
Selamlar!!!
Biraz rötarlı geldim. Yoğun bir süreçten geçiyorum. Saat olarak da birkaç saat erken atacaktım ancak boşluk bulabildim.
Öyle detaylı kontrol edemedim. Hatam varsa affola. Taslağın taslağı gibi atıyorum. İncelemeye kalksam ekleyip çıkaracak çok yer bulurum bu da geciktirir süreci. Bu hali de hoşuma gitti.
Diğer bölüm en son Poyraz'ın ağzından bitmişti, oradan devam ediyoruz. Uzunca bir bölüm yazdım.
Umarım beğenirsiniz. Yorumlarınızı bekliyorum.
Keyifli okumalar!!

23. BÖLÜM
AŞK NEDİR BİLMEYENLER
İnsanoğlu var olduğu günden bu yana derdini anlatmanın bir yolunu aramış, bunun için farklı yollara başvurmuştur. Kimi zaman bir çizimle, kimi zaman müzikle, kimi zaman kelimelerin sığındığı bir satırla… Sanat deriz bu iletişim aracına. Geçmiş ve gelecek arasında, insanın iç ve dış dünyasını birbirine bağlayan derin köprüye; sanat deriz.
Yıllar yılı sanatın her dalını sevmiş, vaktim olduğunca ilgilenmiştim. Belki sustuklarıma cevap aradım bilmiyorum ama gerek görsel, gerek ritmik, gerekse de fonetik sanat olsun sanatın her hâlini takip etmekten oldum olası sıkılmadım. Ablam Fidan’dan kalan bir ilgiydi bu. Çocukluğumda mimariyi, resmi, tiyatroyu, edebiyatı ve daha birçok sanat dalını bana sevdiren oydu.
Birçok şeyi öğretse de bana, kendisi sanatın daha çok fonetik kısmıyla ilgilenirdi; edebiyatla. Ben ne kadar çizmeyi seviyorsam ablam da bir o kadar şiirleri severdi. Bu kadar sevecek ne var bu satırlarda, diye sorardım sözler kalbin anahtarı çünkü kardeşim, derdi bana; bazen tek kelime yetermiş derdini anlatmaya.
Yaş dokuz, bana ilk şiir okuduğu zamanlardı. Hâlâ hatırımdadır o gün. Bir vakitler onun, şimdiyse benim en sevdiğim şairlerden olan Özdemir Asaf’tan birkaç satırlık dizeydi söylediği. “Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,” diyordu şiirde. Ablam bu satırın altını defalarca kez çizmişti, yaram orada der gibi. Adı ne bu şiirin, demiştim. Aşk, demişti.
Özdemir Asaf’tan Aşk.
Sahi, aşk neydi?
“Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin,” diye devam eden Özdemir Asaf şiiri gibi miydi?
Hiçbir fikrim yok. Atilla İlhan’ın da dediği gibi, ben aşk nedir bilmem. Ben gözleri bilirim, bir çift hareye baktığımda karşımdakini görmeyi dilediğim. Gözler ruhun aynasıdır. Ruhunu görmek isterim. Ruhunu görebilir miydim peki bir çift yeşil…
Neyse… Dur şimdi; dur, sakın devam etme. Devam etme çünkü insan bazen duracağı yeri bilmeli. Bazı cümleler bitmemeli, bazı satırların sonu üç noktaya tekabül etmeliydi. Sana bir değil, birkaç kere bir sınır çizildiyse haddini bilmeliydin.
Bazı sınırlar aşılmalı oysa.
Sahi, aşk neydi?
Yalanlarla dolu hayatta tek gerçek belki. Belki de yalanın ta kendisi.
Kıyamamaktı belki de aşk. Bakmaya kıyamamak. Dokunmaya kıyamamak. Gülüşüne dalmaktı aşk. O sıcaklığı kendine yuva yapmaktı. Zamanı o an durdurup o gülüşe takılı kalmaktı. Belki de hiç biriydi. Belki de en büyük aldatmacaydı.
Bir cevabım yok. Dedim ya, ben aşk nedir bilmem. Eski kafalıyım.
Ceyda’nın gözlerimin içine bakarak kurduğu “Aşık mı oldun, Poyraz?” sorusuna da bu yüzden cevap veremedim. Başını hafifçe yana eğdi. Kaşları, cevabı duymaktan korkar gibi çatılmıştı. Dudakları aralanmış, nefesini tutuyordu. Ama cevap alamadı.
Dudakları arasından çıkan ve benden cevap alabilmek için zihnime intikal eden her harf, hiçbir anlam ifade etmiyordu. Bilmediğim bir şeyin cevabını yanlış yerde arıyordu.
Sustuğum için “Cevap vermiyorsun,” dedi bu kez belli belirsiz bir üzüntüyle. Az önceki tartışmamız tamamen havada asılı kalmıştı. “Doğru değil mi? Aşık oldun ona.”
Omuzlarım gerildi. Bakışlarımı ondan kaçırdım. Arkamı dönüp birkaç adım attım. Koltuğa oturmadan önce masanın üzerindeki çizim defterimi aldım. Parmaklarım defterin kapağında gezinirken “Çok konuşuyorsun,” diye söylendim ona. Sadece çok konuşmuyordu, aynı zamanda haddi olmayan şeylere de burnunu sokuyordu.
Sırtımı koltuğa yaslarken kalemi defterin üzerinde rastgele oynattım. Ne çizdiğim hakkında bir fikrim yoktu.
Ceyda karşımda dikildi. “Kaçıyorsun…”
Başımı kaldırmadım. “Sana gitmeni söylediğimi hatırlıyorum.” Kalem elimde hareket ederken benim aksime o ne çizeceğini biliyor gibiydi. Göz çizmek için kontrol çizgileri karalamıştı bile, aynı gözleri. Yine mi, dememek için kendimi zor tutuyordum ama sırası değildi.
Ceyda onu kovmamı umursamadı. Tek istediği benden beklediği cevaptı. “Niye kaçıyorsun Poyraz?”
“Kaçmıyorum.” Ağzımın içinde gevelemiştim. Benim kaçtığım yoktu, ben sınırlarımı biliyordum.
“Kaçıyorsun,” diye yineledi. Nefesimi bırakıp çizimle uğraşmaya devam ettim ama o konuşmakta ısrarcıydı. “İtiraf etmekten mi korkuyo-”
En sonunda dayanamadım, lafını böldüm. Kalemi sert bir şekilde defterin üzerine bırakırken “Saçmalamayı bırak artık!” dedim neredeyse bağırarak. “Oturdum burada senin boş yapmanı dinliyorum ama yeter. Ne aşkı?” Başımı yukarı kaldırıp ona baktım. Kaşlarım istemsizce çatılmıştı. Kafamı sallarken “Ne aşkı Ceyda?” dedim bir kez daha. “Aşık olduğum yok benim, evet ona değer veriyorum, onu çok önemsiyorum ama o kadar. O kadar. Anladın mı? O kadar. Daha fazlası yok, daha fazlası olmayacak.” Daha fazlası olmamalı. İnsan sınırlarını da haddini de bilmeli.
Yanımdaki boşluğa oturdu. Yüzünde, söylediklerime inanmadığında ortaya çıkan o tanıdık ifade vardı; üzgündü bu sefer. Destek vermek istercesine defterin üzerindeki elimin üstüne elini koydu. “Sen buna beni mi yoksa kendini mi ikna etmeye çalışıyorsun?” diye sordu, cevabını biliyormuş gibi başını omzuna yatırırken. “Böylesi kolay mı geliyor?”
Elimi kendime doğru çektim. “Benim kimseyi ikna etmek gibi bir derdim yok.” Kelimelerim kendinden emin değildi ilk defa. “Olan bu.”
Derin bir iç çekti. “Sen kapılmaktan korkuyorsun.” Gözleri üzerimde geziniyordu. “Asıl olan bu. Ama sana kötü bir haberim var Poyraz… Geç kaldın. O kadar çok geç kaldın ki hem de… Hadi geçmiş olsun. Başka ne denir ki zaten. Masada bir sen eksiktin.”
Söyledikleri anlamsız geliyordu. Umursamadım başta, yeniden önümdeki kağıtla ilgilenmeye başladım ama sonra “Ne masası, ne saçmalıyorsun yine?” diye sorarken buldum kendimi, farkında bile olmadan.
Sorum onu güldürmüştü. Bir şey söylemeden elimdeki kalemi çekip aldıktan sonra tepki vermeme fırsat bile bırakmadan kucağımdaki deftere de el koydu. Ardından birkaç sayfa çevirip inceledi. Her sayfa çevirişi arasındaki süre giderek artıyordu. Her resmi daha detaylı inceliyordu. En sonunda birinde durdu, daha çok resim durdurdu onu.
Renkli bir çizimdi. Karakalemden ziyade renklerle çizim yapmayı daha çok severdim ve o resim siyah beyazdan ibaret olmayacak kadar güzeldi.
Ceyda incelediği resmi bana gösterdi. Bunu yapacağımı tahmin etmeseydi o defteri elimden hiç almazdı. Gösterdiği sayfaya uzun uzun baktım. Bakışlarımı kaçırabilseydim bunu çoktan yapardım ama yapamadım. Gözlerimi sanki bana bakıyormuş gibi duran bir çift yeşil gözden çekemiyordum.
En sonunda sessizliği bozan yine Ceyda oldu, sorduğum absürt soruyu yanıtladı ilk önce. “Yaralı kalpler masası,” dedi gülerek, hemen ardından söylediklerini daha iyi anlayabilmem için defteri biraz daha bana yaklaştırdı. “Biz aşıklar oturuyoruz genelde. Tabii kabul etmesi biraz zor oluyor, yani bocalıyorsun. Sonuçta her aşkın sonu güzel bitmiyor ama alışıyorsun sonra. Alışmak zorundasın, alışmayınca devam etmiyor çünkü hayat.”
Defterimi onun elinden aldım. “Bir şeyin bitmesi için önce başlaması gerekiyor,” dedim sayfaları kapatarak. O çizime biraz daha baksaydım gardımı indirecektim. “Ama benim hayatımda başlayan hiçbir şey yok Ceyda, bunu o kafana sok.” Daha iyi anlasın diye gözlerine baktım. “Bir daha da sakın beni kendinle kıyaslama çünkü senin o masada oturma sebebin tamamen kendi salaklığından.” Çetin’den ayrılan kendisiydi. “İkimizin durumu birbirinden farklı.”
Elleri kucağında, karşıya bakıyordu. Söylediklerimi önce düşündü, ardından kabul edercesine başını salladı. Birbirimize yeri geldiğinde sinirlensek de öyle kolay kolay kırılmadığımız için içerlememişti söylediklerime. “Doğru… aynı değil,” dedi sonra iç çekerek, yaşadıklarını düşünüyor olmalıydı. Kısa bir duraksadı, ardından devam etti. “Zaten bu dünyada aşk aynı hissedilebilseydi, farklı hiçbir şey olmazdı. Herkes aynı şeyleri yazıp çizerdi. Aynı satırları karalardı. Piyasada da bunca farklı kitap film bulamazdık.”
“Edebiyat yapma şimdi bana,” dedim söylenerek, söylediklerinin doğru olmasının bir önemi yoktu. Aşkın nasıl hissettirdiğiyle ilgilenmiyordum. “Onu özledin diye gelip bana sarıyorsun. Bu kadar özlediysen benimle uğraşmak yerine gidip barış. Kendin için daha faydalı bir şey yapmış olursun.”
İç çektiğinde bakışları beni buldu. “Ben onunla hayatta barışmam,” derken kendinden oldukça emindi ama ben bir gün aralarının düzeleceğine emindim. “Uzak durmaya devam edeceğim, böylesi benim için daha iyi. Emin ol. Ama yine de tüm bunlara rağmen senin aksine…” Son kelimeyi söylerken özellikle bastırmıştı. “...ben duygularımı kabul ediyorum Poyraz.” Konuyu yine istediği yere çekmişti. Dilimi damağıma vururken ellerim havalandı ama Ceyda tepkimi umursamayıp benimle uğraşmaya devam etti.
“Bir de kendine bak. Kendine itiraf edemediklerini kağıda çizdiğin hâlde hislerini inkâr ediyorsun.”
“Kapat artık şu konuyu.”
Reddetti. “Sen bana cevap verene kadar kapatmayı düşünmüyorum.”
Ellerimi saçlarımın arasına götürüp karıştırdım, uzamışlardı biraz. Yakın zamanda kestirmek şart olmuştu. “Sen cevap istemiyorsun,” dedim Ceyda’ya bakmadan, camdan bahçeyi izliyordum. Harun arkası bize dönük, telefonda biriyle konuşuyordu. “Sen istediğini söylememi istiyorsun.”
“Aynı şey,” dedi bu kez rahat bir tavırla. “Benim söylemeni istediğim şey cevabın kendisi zaten. Resmini çizmişsin ya, resmini. Bundan ötesi mi var?”
Gözlerimi ondan kaçırdım. Defterimi koltuğun kenarına bırakırken “Her şeyi abartma huyundan çok sıkıldım,” dedim geçiştirmek isteyerek. “Öylesine çizdim, öylesine. Bir anlam yükleme.” Başka nasıl cevap verilir, başka nasıl kaçılır; bilmiyordum.
Başını iki yana salladı. “Sen kimseyi öylesine çizmezsin Poyraz.” Güldü belli belirsiz. “Hatta sen hiç kimseyi çizmezsin.”
Verecek bir cevabım yoktu. Pek portre çizen biri değildim, çizdiklerim de tanıdıklarımdan ziyade rastgele yüzler olurdu. Yakınlarımdan tek çizdiğim kişi ablamdı. Ceyda’nın bunu biliyor olması işimi hiç kolaylaştırmıyordu. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Gözlerimi kısa bir anlığına kapattım. Gerçeği yok saymaya çalıştım ama yok saymaya çalıştıkça söyleyemediklerimi çizdiğim sayfa can buldu göz kapaklarımın ardında.
Yeşil gözler. Koyu kestane saçlar. Dolgun dudaklarında ona yakışan gülümseme. Saçlarına yerleştirilmiş çiçekler.
Elvin’in çizdiğim bir resim.
Üstelik Ceyda’nın gösterdiğinden ibaret değildi onu çizmelerim. Bunu birkaç kez daha yapmıştım. Ne yapabilirdim? Gözleri çok fazla çizilesiydi, ne yapabilirdim? Kocaman badem gözleri yeşil yeşil bakıyordu etrafa. Ormanda bulunmak gibiydi harelerine bakmak. Kuşlar cıvıldıyor sanırsın göğüs kafesim içinde, öyle nasıl kaybolmak. Düz bir patika değil yolları, kendi gibi dolambaçlı. İnsanın kayboldukça kaybolası geliyor. Yanaklarında da iki küçük çukur vardı, gülümsemesi büyüdükçe çiçek açıyordu derinlikleri. Gülmek ona çok yakışıyordu. Gülünce bahar geliyordu gözlerine, ormanları cıvıl cıvıl oluyordu. Hep gülsün, hiç kış vurmasın harelerine. Solmasın ağaçları, üzülmesin. Çizdiğim her resim gibi pembe gülsün.
Sahi aşk neydi?
Ben aşk nedir bilmem, Eski kafalıyım.
Ceyda’nın eli omzumun üzerine gitti. “Neyse kuzenin olarak bunu ne kadar bana itiraf etmekte direnmene kurulsam da daha fazla üstüne gelmeyeceğim. Sadece…” Bu sefer ciddileşti. Ne diyeceğini tahmin edebiliyordum. “Unutabiliyorsan -ki hiç sanmıyorum- ama yapabiliyorsan unut Poyraz, lütfen kendini çok fazla kaptırma.” Omuzlarım gerildi. Elvin'in sözleri gelmişti aklıma. Kendini bu oyuna fazla kaptırma Poyraz. Şimdi de Ceyda aynısı söylüyordu. Öyle mi yapıyordum gerçekten, kendimi kaptırıyor muydum?
“Senin için söylüyorum ben, yanlış anlama sakın. Ben de isterim sevdiğin biriyle mutlu olmanı. Her şeyden çok isterim hatta. Sen benim canımsın Poyraz, her şeyimsin. En yakınımsın. Mutlu olmayı da çok hak ediyorsun. Ama böyle devam ederse başta da dediğim gibi en çok sen üzüleceksin. Sen de biliyorsun bunu…” Elini omzumun üzerinden çekip beni bir sonraki cümlesine hazırlamak için derin bir nefes aldı. Söylemesin isterdim.
“O seni senin onu sevdiğin gibi sevmiyor.” Omuzlarım bildiğim kelimelerin ağırlığıyla çöktü. “Hele onun bugünkü halini gördükten sonra… Bir daha kolay kolay birini sevebileceğini sanmıyorum.”
Yerimden ayaklandım. Sözleri beni sinirlendirmişti. Bir beklentimin olduğunu düşünmemeliydi. Ellerim cebimde camekana doğru yürürken “Onun hayatını mahvetmişler, senin söylediğine bak?” diye geveledim ağzımın içinde. Her yıkılışına şahit olmuştum. “Mutlu olsun yeter.” Farkında değildim ama bu bir kabullenmeydi.
Peşimden geldi. Yanımda durduğunda aramıza bir adımlık mesafe bırakmıştı. Kollarını birbirine geçirerek, belli belirsiz bir gülümsemeyle “Mutlu olsun da… tek taraflı aşka razıyım diyorsun yani,” dedi, aksini iddia etmedim ama kabul de etmedim. Sadece sustum.
Mutluluk en çok onun hakkıydı.
“Evlilik oyununuz bitince ne olacak peki?”
Cevabım netti. “Onu da o zaman düşünürüz.”
“Ona alıştın değil mi?” Cevabını bildiği bir başka soruydu. Bu yüzden bu kez kaçmadım. “Alıştım,” dedim. Sürekli gitmekten bahseden kadına fena halde alışmıştım.
Dün tekrar aramızı düzelttikten sonra fark ettim bunu. Onunla tekrar konuşmaya başlamak, bir türlü aydınlatamadığım karanlık bir odadaydım da biri gelip lambayı açmış gibiydi.
“Sen ona daha şimdiden bu kadar bağlanmışken günü geldiğinde nasıl ayrılacaksın?”
“Gitmek isterse onu tutmaya hakkım yok.”
“Gider mi?”
“Gider.”
“Ya kalmak isterse?” Ne çok isterdim bunu. Ama o artık bir yerde kalmazdı. Kalmaktan nefret ediyordu. Yine de böyle bir şeyin olma ihtimali varmış gibi “O zaman dilediği kadar kalabilir,” dedim. Sonra asıl gerçeği söyledim. “Ama kalmaz. Bu şehirde daha fazla durmayacak. Bundan eminim.”
“Kendi mi söyledi?” Bana doğru dönmüştü. Ona bakmadan başımla onayladım. Hem de defalarca kez söylemişti.
“Biliyor musun… Ona ben de en az senin kadar alıştım,” diye devam etti Ceyda. Sesi boşluğa dalmış gibiydi. “Kolay kolay arkadaş almam hayatıma, bilirsin. Yoğunluğumdan dolayı iş arkadaşlarım dışında görüştüğüm tek tük insan vardır ama o benim arkadaşım oldu. Tuhaf bir şekilde fazla iyi anlaşıyoruz. Ciddiyetinin altında garip bir espri anlayışı var, güldürüyor beni…”Aklına bir şey gelmiş gibi kıkırdadı. “Vurulduğu gün anestezi etkisiyle söylediklerini hatırlıyor musun?” Kelimesi kelimesine hatırlıyordum. “O zaman söylediğinde dehşete düşmüştüm ama şimdilerde aklıma geldikçe gülüyorum hâlâ…” Yine güldü. Bacağımdaki kurşunu sezaryenle mi aldın demişti Elvin ona. Daha tam ayılamadığından ameliyatını Ceyda yaptı sanıyordu. “Neyse işte… Sen şimdi gidecek deyince bir hüzün çöktü üstüme. Sanki yarın gidecek gibi… Ne kadar sürecek evliliğiniz? Ne kadar kalacak burada?”
“En fazla bir sene.”
“Bir sene…” diye yineledi. “Bir günde bile çok şey değişiyor, bir senede neler olur kim bilir? Belki unutursun ha?” Hiç inanmayarak söyledi bunu. “Seni biraz olsun tanıdıysam daha çok bağlanacaksın. Gidince de hayata küsersin, ordan burdan toplarız seni artık. Hiç girmeyecektin bu oyunlara ama yapacak bir şey yok, olan oldu. Aldın başına belayı.”
“Yine başladın saçmalamaya. Başımı ağrıttın, git evine de uyu. Uykusuzluk kafa yaptı sende.”
Kahkaha attı. “Sen ayıksın da ne oldu?” diye takıldı bana. “Aşk sarhoşu olmuşsun oğlum. Resimler falan. Yaprak duyda kıskançlıktan geberir. Bir gün beni çizmedin diye ağlayacak sana.”
Kaşlarımı çatarak ona döndüm. “Konuyu açmayacaksın.”
Omuz silkti. “Sen öyle san.”
“Eğer bunu yaparsan,...” diyerek işaret parmağımı uzatıp onu uyardım. “Çetin’i başına sararım. Beni bugün çok sınadın, bak yemin ederim yaparım.” Sonra kapıyı gösterdim, sıkılmıştım ondan. “Hem evin yok mu kızım senin, bir git artık. bir sal beni ya…”
“Öff tamam be,” Yüzünü buruşturdu, Çetin’in adını duymaktan hiç hoşlanmamıştı. “Gidiyorum. Meraklıyım sanki evine.” Koltuğun üzerindeki çantasını aldığında telefonun işaret etti. “Ama bir şey olursa ara. Gelirim hemen.”
“Ararım. Sen de burnunu hiçbir şeye sokma.” Bir daha yaparsa daha fena kavga edecektim onunla. “Uzak dur diyorsam uzak dur.”
“Başlama yine.”
“Ceyda!”
“Tamam ya, tamam. Sana söylemeden başka bir şeye karışmayacağım.” Arkasını dönüp ilerlemeye başladı. Ama sonra bir şey onu durdurdu, tekrar bana döndü. “Bir de…” diye mırıldandı, bakışları defterime kaymıştı. “Eğer duyguların gün geçtikçe daha da artarsa umarım bir gün karşılık bulur. Umarım o da bir gün sever seni.” İçten bir şekilde tebessüm etti. Bunun olmasını gerçekten istiyor gibiydi. Arkasını dönüp gittiğinde “Bu bir yılda değişen şey onun duyguları olsun diye manifest yapacağım artık,” dedi bu sefer kendi kendine. Kapıyı açtığında ise tekrar bana seslendi. “Bu kıyağımı da unutma sakın. Hadi ben kaçtım. Harun’u gönderirsin.”
Kapıyı kapattı. Tek kelime etmem izin vermeden ön bahçeye çıktığında yaptığım şey başımı iki yana sallayarak gülmek olmuştu. Ama sonra söyleyeceği şeyin olurunun olmadığını bildiğim için yüzüm asıldı. Sınırlarımı bilmeliydim.
Kendime gelerek bahçeye çıktım. Havuzun kenarında bugünkü işler için telefon görüşmesi yapan Harun’a seslendim ve Ceyda’yı evine bıraktıktan sonra şirkete gidip Elvin’in eksik kalan işlerini tamamlamasını söyledim. Mırın kırın etse kaçınılmazı kabullenmek zorunda kaldı. İşleri biraz daha birikirse Elvin'in yarın şirkette büyük bir kıyamet koparacağını biliyordu. Fazla mesai ve Elvin’in öfkesi arasında her zaman en nefret ettiği şeyi seçerdi, fazla mesaiyi.
Evim sessizliğe büründüğünde Elvin'i kontrol ettim önce. Uyuyordu hâlâ. Ses çıkarmadan aşağı indim tekrar. Uyandığında beni suçlayacak mıydı? Bilirim, suçlamazdı. Ailen benden ne istiyor demezdi. Babamın onu araştırmasını bile umursamamıştı. Ceyda’nın yaptığı için de bana kızmayacaktı. Yine de ben kızıyordum kendime. Onu kendi ailemin yaptıklarından koruyamadığım için çok kızıyordum. Evlendiğimizde babam ileri gider mi, Aylin onunla uğraşır mı diye düşünmeden duramıyordum. Aylin'e bir şekilde engel olurdum ama babam durmayacaktı. Onu Elvin'den uzak tutmalıydım. Bunun da tek bir yolu vardı. Günlerdir bunu düşünüyordum, bugünden sonra emin oldum. Yapacaktım. Ailemi ondan uzak tutacaktım.
Koltukta oturup başladığım çizime devam ettim, sadece gözlerini çizmiştim. Boyalarım odada olduğu için karakalem başlamıştım, öyle de devam ettim. Ama bu gözlere renk yakışırdı. Ruhunu daha iyi görürdüm böylece.
Neden ruhunu görmek istiyordum bu gözlerin?
Niye engel olamıyordum kendime? Duracağım yer kalbimin sınırları olmamalıydı. Çünkü ben aşk nedir bilmezdim, eski kafalıydım.
Bundan sonra ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim olmadığı gibi dili olmayan ama sürekli bana bir şeyler anlatmaya çalışan kalp denen işe yaramaz organı da susturamıyordum. Onun ilk kez güldüğünü gördüğü andan beri böyleydi vaziyeti. Yanlış yapıyordu.
Resmi bitirene kadar zihnimde Atilla İlhan’ın o satırları sürekli dönüp durdu kafamın içinde, susturamadım bir türlü. Evet, diyordu defalarca. Sen aşk nedir bilmezsin. Sen bir tek onu bilirsin.
Ben aşk nedir bilmem.
Eski kafalıyım.
Bir seni bilirim.
Bir de adın geçince sıkışan kalbimi.
***
Elvin Erden
Cahit Zarifoğlu’nun çok sevdiğim bir sözü var. insan bastıramadığı duygunun esiri olur, diyordu. Dizginlenemeyen her duygu beynin yönetimi yıkar, iradenin tahtına sinsice otururdu. Öfke karar verir, korku yön çizer, acı susmayı öğretir. Peki hissettiklerini gizlemek de bir yönetme biçimi değil miydi? Kontrolü sende olmayan bir şeyi gizleyemezdin ki.
Bu bir aldatmacaydı. Kontrol sende olsaydı acı çekmezdin bu kadar. Kontrol sende olsaydı içine atmaz, tek başına savaşmazdın. Savaşmak da denmezdi buna. Kaçmaktı. Her kaçışta yakalanmak, yakalandıkça sessizliğe hapsolmak. Direnmemek.
Bastıramadığın duygunun esiri olmak.
Acının esiri olmak.
Sessizleşmek.
Sessizliğim bir ayna gibi gizlenen acılarıma kaldırıldığında hoşbeşe kalbimle sohbet ettiğini sanan ama bir an olsun zehirli sözlerini akıtmaktan geri durmayan bu pervasız duygu, yine kaçıp gitmişti bir köşeye. Gizlenmekten de beni yönetmekten de bir an olsun çekinmiyordu. Bir seri katil misali göğsümü yarıp kaçıyordu. Vaktinde kendini göstermiyordu. Birikip birikip taşmak istiyordu.
İnsan acıyı kusar mıydı?
Benim bedenim acıyı kusmuştu. Boş tavanla bakışırken, zihnimde dolanıp duran da bunlardan ibaretti; acıyı kustuğum ve ortalığı dağıttığım anlardan. Yeni yeni kendime geliyordum. Sersem gibiydim. Bana her ne verdilerse fena bir şey olmalıydı. Hâlâ tam ayılamamıştım.
İlaçlar… Çiçekler… Odayı dağıtmam… Not… Zehir…
Her detay aklıma geldikçe yüzüm buruştu. Kendimi kaybetmiştim. İyice anneme dönüşüyor olmam beni korkutuyordu, ona benzememek için saçlarımı bile boyamıştım ama benzemeye devam ediyordum. Onun gibi kriz geçiriyordum. Ya sonra… Hayır, hayır. Sonrası yoktu. Olmayacaktı bir daha. Kendime de öfkeme de hakim olacak, kontrolümü bir daha kaybetmeyecektim. Kaybedersem beni yine doktora götürmek isterlerdi, bunu kabul edemezdim. Anlarlardı.
Biraz daha kendime geldiğimde uzandığım yerden yavaşça doğruldum. Başımı yatak başlığıma yaslarken gözlerim de etrafı tarıyordu. Nerede olduğumu algılamaya çalışıyordum. Kendi odamda değildim. Ama tanıdıktı etraf. Sonra duvarlardaki tablolar, camın yanındaki şövale ve birkaç tuvali gördüm ve cevabımı aldım.
Poyraz’ın evindeydik. Dün de bu odada kalmıştım, onun odasında.
En son Ceyda’nın suyuma kattığı ilacı içtikten sonra yavaş yavaş mayıştığımı hatırlıyordum. Ondan sonrası yoktu. Uyumuş olmalıydım. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama camdan odayı aydınlatan güneş ışıklarını gördüğüm kadarıyla daha gün bitmemiş olmalıydı.
Ya bittiyse ve ben ertesi gün uyandıysam?
Gözlerim yuvalarından çıkacakmış gibi büyürken sağ kolumdaki ağrıyı umursamadan yerimden hızlıca doğruldum. Öyle bir şey olduysa mahvolurdum. İşlerim vardı. Bir sürü işim vardı ve ben hiçbirini yapamadığım gibi bir gün boyunca uyumuş olamazdım.
Tarihe bakmak için etrafta telefonumu aradım ama hiçbir yerde çantamdan ve telefonumdan iz yoktu. Poyraz aşağıda bırakmış olmalıydı. Üzerimdeki ince pikeyi atıp ayağa kalktım. Yatağın yanındaki topuklularımı giymek istemediğim için çıplak ayaklarımla odadan çıktım. Şu an için üstümün başımın ne halde olduğu umursadıklarım arasında ilk sırada değildi.
Aşağı indiğimde mutfaktan geldiğin düşündüğüm garip seslerin yanında başka bir ses daha vardı. Tanıdık bir kadın sesi. “Abi niye açmıyorsun sen şu telefonu?!” diye bağırıyordu. Ses hoparlöre verilmiş olmalıydı.
“Açtım işte Yaprak, ne istiyorsun?”
“Çok sağ ol ya,” dedi Yaprak, iğneleyici bir tavırla. “Erken oldu.” Ardından yine sesini yükseltti. “Niye hiçbirinize ulaşamıyorum ben? Ne yengem açıyor ne sen. Alışverişe gidecektik, işimiz çıktı diyorsun. Dersi ektim o kadar.”
Poyraz ağzının içinde homurdanıyordu. Yaprak’ın onu bunalttığına dair söylendiğine emindim. “Çok da umurunda ya ders,” dedi en sonunda. “Kimse sana gel demedi. Kendi kendine gelin güvey oldun…” Metalin yere çarpma sesi gelince Poyraz ağzının içinden yine bir şeyler söyledi, tam anlayamamıştım. “Hadi uğraşamayacağım şimdi seninle,” diye söylendi sonra. “kapat şu telefonu yüzüne. İşim gücüm var benim.”
“Çok sinirimi bozuyorsun. Hem sen ne yapıyorsun cidden? Garip garip sesler geliyor. Yengem nerede?”
Ben de ne yaptığını merak ediyordum, bunu öğrenmek için mutfağa girecektim ama Poyraz’ın tahammülsüz biçimde “Yemek yapmaya çalışıyorum,” demesiyle adımlarım durdu. Bıçak olduğunu tahmin ettiğim bir şeyi masaya vurdu. Yemek mi yapmaya çalışıyordu? Neden?
Yaprak büyük bir kahkaha kopardı. “Sen?” dedi dalga geçerek. “Yemek yapıyorsun?” Tekrar güldü. “Abicim sen iki yumurta bile kıramazsın, ne yemek yapması?”
Poyraz onu ciddiye almadı. Yine bir metal sesi gelirken “Kapatsana kızım şu telefonu,” diye söylendi. Dolap kapağını açmıştı şimdi de. Kendi kapatmadığına göre eli müsait değildi.
“Haa… Sen telefondan bir şeyler bakıyordun.” Yaprak hayli keyifliydi bu durumdan. “Sürpriz mi yapıyorsun?”
“Yaprak!”
“Tamam ya tamam, kapatırım… Kapatırım kapatmasına da… Aman yarın zehirlene haberiniz gelmesin bize. Sana hiç güvenemedim.”
Gülmemek için elimle dudağımı kapattığımda bir kez daha “Yaprak!” diye uyardı Poyraz.
“Seninle de hiç konuşulmuyor ya.”
“Benimle uğraşmazsan veyahut müsait bir ânımdaysam konuşuruz abicim. Ama değilim…” Yaprak’ın kapatacağını düşünmüş gibi çabucak araya girdi sonra. “Dur, bir şey daha diyecektim,” dedi. “İki saattir boş boş boş konuştun, telefonunu niye açtığımı unutturdun… Oğuz gelecekti. Çalışma odasında, masanın üstünde mavi bir dosya var; onu ver mutlaka.”
Yaprak Poyraz’ın isteğini umursamadan şaşırmış gibi “Oha, Oğuz mu?” dediğinde Poyraz yine “Yaprak!” diye onu uyardı. Bu sefer öncekilerden farklı bir uyarıştı.
Yaprak onu ciddiye almadan devam etti. “Oğuz ne zaman geldi ya?”
“Oğuz değil,” dedi Poyraz, asıl önemli olan buymuş gibi. “Oğuz abi diyeceksin, kaç kere uyaracağım kızım ben seni?” İstemsizce kıkırdadım. Yaprak’a karşı bu tutumu bana inanılmaz komik geliyordu.
“Ne abisi ya… Benim iki tane abim var zaten. Sen ve Selim abi. Tarık’tan da iki dakika önce doğduğum için büyük olan benim. Başlama yine lütfen.”
“Seni bilmiyorum sanki ben. Çetin’e abi diyorsun.”
Yaprak yine savunmaya geçti. “Ceyda ablayla ilişkisi vardı diye bir zamanlar ailedendi. Ağız alışkanlığı işte abicim. Hem korkma, yemedim arkadaşını. Benim zaten bir sevgilim var.” Gözlerimi yumdum. İşte o son söylediğini söylemeyecekti. Konu Yaprak ve karşı cins olunca Poyraz kafayı yiyordu.
Bir şeyin düşme sesi geldi önce, ardından Poyraz ağız dolusu küfür mırıldandı ve Yaprak’a “Beni çıldırtmadan kapat şu telefonu,” dedi. Yaprak onu sinir etmenin verdiği mutlulukla telefonu kapattı.
Poyraz bu sefer suyu açmış “Allah’ım sen bana sabır ver,” diye söyleniyordu. “Sevgilim var diyor, bana diyor.”
Dudaklarımı birbirine bastırmış gülmemi engellemeye çalıştım ama işe yaramadığı gibi kahkaham daha da büyüdü. Daha fazla kapının ardında dikilmek yerine mutfağa girdim. Poyraz sesimi işittiği için başını kaldırmış benim olduğum yere doğru bakıyordu. Kaşları havalanırken hâlâ uyuduğumu sandığı için şaşkındı biraz. Beni baştan aşağı süzdü. Nasıl olduğumu anlamaya çalışıyordu. “Ne zaman uyandın sen?” diye sordu sonra.
Sorusunu es geçip “İnanılmazsın,” dedim. “Rahat bıraksana şu kızı. Genç kız, tabii ki sevgilisi olabilir.”
Söylediğime burun kıvırdı. Bu konuyu dert yanmaya devam edecek gibiydi. Konuyu değiştirmek için “Aç mısın?” dedi ardından, orta tezgahın üzerindekilere ümitsizce bakarak. “Çocuklar bir şey getirecekti, gelirler yakında.”
Ona doğru yaklaştım. Tezgahın üstünde birkaç farklı sebze vardı. Dün yemek getirmelerini isterken dolabı da dolduracak şeyler söylemişti, tazelerdi hâlâ. “Sen açsın galiba?” Yaprak’ın dediği gibi yemek yapmayı bilmiyorsa ve böyle uğraşıyorsa acıkmış olmalıydı. Ona yardım etmek için bıçağı elinden alacaktım ki bakışlarım musluğa tuttuğu diğer eline kaydı. Kan vardı parmaklarında.
“Elini mi kestin?”
Telaşla eline uzandım ama müsaade etmedi. “Küçük bir kesik, boş ver.”
Başımı iki yana salladım. “Olmaz öyle, mikrop kapar açık bırakırsan.” Etrafa göz gezdirmeye başladım, sonra aklıma dün gece evi kurcalarken gördüğüm ilk yardım çantası gelince Poyraz’ın “Nereye?” demesini umursamadan mutfaktan çıktım.
Saniyeler sonra salondaki dolaptan aldığım ilk yardım çantasıyla geri döndüm. Bir yerleri kurcalamanın her zaman bir faydasını görürdüm. Çenemle onu işaret ederken “Uzat elini,” dedim. Bu sefer ikiletmedi beni. Musluğu kapattıktan sonra elini uzattı.
Parmağı hâlâ kanıyordu. Kesiğe bakınca yüzüm buruştu istemsiz. “Bu mu küçük yara?” demeden kendimi alamadım. “Biraz daha ilerlesen kemiğini de aradan çıkaracaktın.” Güldü söylediğime. İlk yardım çantasından çıkardığım pamuğu parmağına bastırırken çatık kaşlarımla ona baktım. “Gülmesene. Parmaksız kalacaksın, gülüyorsun hâlâ.”
“Olacakla öleceğe çare yok.”
Hâlâ gülüyordu. Sinir olduğum için pamuğu biraz daha sert bastırdım bu yüzden. Yüzü buruştu ama sesini çıkarmadı. “Tut şunu,” dedim. Dediğimi yapıp, pamuğu tuttuğunda bu sefer başka bir pamuğa batikon döküp parmağını temizledim. “İyi o zaman,” dedim sonra, söylediği cümle için. “Babaanne söyleriz, elin için bir cenaze töreni düzenler. Arkasından da bir şeyler okuyalım ister misin? Var mı istek parça?”
“İstek parça mı?” Absürt bir şey söylemişim gibi güldü. “Çarpılacaksın bak.”
Omuz silktim. “Çarpıldım ben zaten çarpılacağım kadar. Daha ne kadar çarpılabilirim?.. Tut şunu da.” Batikonlu pamuktan sonra bu sefer küçük bir sargı bezi çıkardım ve parmağına sardım. Daha iyi görünüyordu. “Tamamdır, parmağını ipin ucundan kurtardık. Bir teşekkürünü alırım.”
“Favori doktorumsun artık.”
Alayını görmezden gelip önce ellerimle birlikte kesme tahtasını yıkadım, ardından kattlea su koydum ve kan olmuş bıçağı es geçerek başka bir bıçak aldım. “Yemek yapmayı bilmiyorsan neden uğraşıyorsun?” dedim biberleri ince ince doğrarken. “Ve biz niye buradayız?”
“Ya sen bıraksana şunları, geç dinlen,” diyerek elimden bıçağı almaya çalıştı ama izin vermedim.
“Hem beceriksizsin hem işime karışıyorsun, bir dur.” Kaşlarımı çatarak ona baktım. Uğraştığım işe birinin burnunu sokmasını hiç sevmiyordum. “Hem aç değil miydin sen?”
Soruma soruyla karşılık verdi. “Boş ver şimdi beni. Sen aç mısın? Saatlerdir bir şey yemedi-”
Lafını böldüm hemen. “Bak sakın bana ilaç diye başlayan uzun tiradlar atma, hiç havamda değilim.” Yemek ve ilaç konusunda ondan takıntılısını tanımıyordum.
Hafifçe gülüp beni işaret etti. “Onu hallettik biz.” Gösterdiği yere, koluma baktım. Hatta uzun uzun baktım. Biraz morarmıştı.
Şaşkın bakışlarımı kolumdan çekip Poyraz’ı çevirdim. “Kim deşti kolumu?” Ciddi ciddi birkaç iğne izi vardı. Evde bana bakan hemşire hiç böyle morartmamıştı.
“Ceyda,” diye kaçamak bir cevap verdi. “O pek damar yolu açmıyormuş, yeni öğrendim ben de. Bilseydim hastaneye götürürdüm.”
Kimin yaptığından çok merak ettiğim asıl şey, ben uyurken ilacımı ilk zamanlar aldığım gibi damardan aldırmış olup olmadığıydı. Bıçakla kolumu gösterirken “İlaçlarımı buradan mı verdiniz?” diye hayretle söyleniyordum ki Poyraz çabucak bıçağı tuttuğum yerden uzaklaştırdı.
“Keseceksin şimdi bir yerini,” dedi ters ters.
Yüzümü buruşturdum. “Ben sen değilim. Gayet dikkatliyim.” Tekrar sebzeleri doğramaya devam ettim. “Bir gün ilaç almasam kıyamet kopmazdı da neyse. En azından kafamı ütülemezsin artık.”
Kettle dakikalar sonra kaynadığına dair ses çıkardığında Poyraz benden önce davranıp çıkarmış olduğu geniş tencereye suyun tamamını boşalttı. Dün çalışanlarına aldırdıkları arasındakilerden spagetti vardı masada. Ben de makarnayı paketinden çıkarıp tuzla birlikte tencereye boşalttım.
Ardından doğrama işime döndüğümde girmem gereken toplantılar aklıma geldiği için yüzüm düştü. “Sinir krizi geçirecek zamandı,” diye söylendim kendi kendime, tüm öfkemi sebzelerden çıkarmak istercesine doğruyordum. “Bir sürü işim kaldı, hangi biri bitecek?”
“İşleri boş ver,” diye araya girdi Poyraz. Onun için demesi kolaydı, benim gibi düzeni oturmayan bir programı yoktu. “Harun hallediyor her şeyi. Önemli olan… Nasılsın şimdi?”
Sorusuyla birlikte ellerim de hareket etmeyi bıraktı. Mutfağa girdiğimden beri bunu sormak için kıvranıp durduğunun farkındaydım. Nasıldım ben de bilmiyordum ama kötü değildim, artık değildim. “Bilmem,” diye yanıtladım bu yüzden dudaklarımı büzerek, “kötü değilim galiba. Gitgelliyim ya ben biraz; böyle esiyor, dağıtıyorum ortalığı. Şimdi daha sakinim ama.” Güldüm belli belirsiz. “Korkma yani, evini başına yıkmam.”
“Evi dağıtman önemli değil Elvin…” İlk yardım malzemesinden kullandıklarımı çöpe attığında gözlerinin hâlâ üzerimde olduğunu hissediyordum. “o hâle gelmemen önemli olan.”
Tebessümle yanıtladım onu. “Gelmem, rahat ol. Kimsenin beni yıkmasına izin vermeyeceğim bir daha. Bu sondu.” Savaşacağımı söylemiştim kendime. Uyandığımda yeni bir sayfa açacak, artık ağlamayacaktım. Gülmek zorunda değildim ama ağlamayacaktım bir daha.
“Konuşmak ister misin şimdi, yoksa sonra mı konuşalım?”
“Öğrendin mi her şeyi?” Ben uyurken Ceyda’yla ona her şeyi anlatmış olmalıydı.
Onaylar bir mırıltı çıkardı. “Öğrendim… Ve Ceyda’nın böyle bir şey yapması…” Sesinde mahcubiyet vardı. “Onun adına özür dilerim.”
Tekrar bıçağı bıraktığımda bezgin bakışlarım onu buldu. “Başkaları yerine neden sen özür diliyorsun?” Hep böyle yapıyordu. “Senlik bir mesele yok. Ceyda ile benim aramda. Ben zaten onun neden böyle bir şey yaptığını anlıyorum. Sadece…”
Cümlemi o tamamladı. “Yanlış zamanlamaydı.”
“Evet,” diye onayladım. “Yanlıştı.” Dolaplardan birinden çıkardığım tavalardan birine yağ döktüm ve biberleri koydum. “Kızdım ona biraz, o çiçekleri görmeseydim belki böyle delirmezdim… bilmiyorum. Üst üste geldi diye patladım herhalde.” Aksini düşünmemesini umdum. Yine psikolog diye tutturmasını, görünmek ister misin; sana iyi gelecek, demesini istemiyordum ama öyle bir şey yapmadı. Onun yerine ben domatesleri doğrarken biberleri karıştırdı ve “O çiçekler?” diye sordu. Merak ettiği şey beni delirme noktasına getiren çiçeklerdi. “Onun gönderdiğine emin misin?”
Derin bir nefes aldım. Buna nasıl cevap verilir bilmiyordum. Poyraz da hemen cevap vermeme için zorlamadı zaten. Önce kaşığı ondan alıp biberleri biraz karıştırdım, sonra tekrar son kalan domatesi doğradım. Ortamı ocağım sesi ve benim doğrama seslerim kaparken, zihnimde dolanıp duran kim olabilirleri düşünüyordum. Aklımda pek fazla seçenek yoktu. Sadece Görkem yapabilirmiş gibi geliyordu ama ya o değilseleri de bir köşeye bırakamıyordum. Onun olmaması ona olan hislerimi değiştirmeyecekti, sadece başka biri varsa ve ben göz ardı ediyorsam ileride başım ağrıyacaktı.
Biberleri yeteri kadar karışmıştı, üzerine domatesleri ve dolaptan çıkardığım salçayı ekleyip karıştırdım, biraz da baharat ekledim. “Bilmiyorum,” diyebildim sonra, neredeyse fısıldamıştım. “Emin değilim.”
“Başka biri geliyor mu aklına? Annesi?”
Başımı iki yana salladım. “Hiç onluk bir hareket değil. Feyza Soykan çiçek göndermekle uğraşmaz, direkt zehirler, ki yaptı da. Didem desem… onun bu tarz şeylere zekâsı yetmez. Görkem…” Adını andığım için yüzüm buruştu. “Bilmiyorum. Onu artık tanıdığımı sanmıyorum. Bana gösterdiği her şey yalan olduğunu öğrendiğimden beri her hareketimi sorgular oldum. Yapmış olsa şaşırmam. Yapmamış olsa yine de bunlar başıma geldi ve her şey onun yüzünden.”
“Diyelim onlar değil,” dedi Poyraz dolaptan kremayı çıkarırken. Kremalı seviyordu demek. Ben de severdim. “Başka kim olabilir? Tehdit ediyordu pezevenk. Bir elime geçsin bak ben onun–”
“Bir dur,” diyerek lafını böldüm. “Ne çok küfrediyorsun sen ya. Bir de arkadaşlarını uyarıyorsun.” Başımı ümitsizce iki yana salladım. “Bilmiyorum dedim ya. Aklıma kimse gelmiyor. Ama mutlaka öğrenmemiz lazım. Kim gönderdiyse o günü biliyor.” Uçurumdan atlamak istediğimden sesli söz etmek istemedim. “Bunu birkaç kişi dışında kimse bilmiyorken o biliyor. Sağlıklı düşünmediğim için o an sadece Görkem’i suçladım ama onun da -eğer beni takip ettirmediyse- o günden haberi yoktu… Hatta şey… Bak yeni aklıma geldi. Eşyalarımı almaya eski işyerime gitmiştim ya…”
Kaynayan makarnanın altını kapattığında “Ee…” dedi devam et dercesine. Makarna suyundan biraz sosa katıp makarnaları süzdüm ve makarnanın tamamını sosun içine attım.
“E'si… Tartıştık işte. Senin her şeyi bilip bilmediğin konusunda salak salak sorular sordu. Ben de biliyor, hatta kaç kere beni ölümün ucundan aldığından haberin var mı falan dedim. Ölüm dediğim an buz kesti. Şaşırmıştı. Beklemiyor gibiydi ama bilmiyorum, oyun da yapıyor olabilir. Dedim ya, her şeyi beklerim.”
Poyraz lafımı bölmeden dikkatle beni dinledi. Sonra beni şaşırtacak o cümleyi kurdu. “O değil bence. Bence bunun altında çok başka biri var.”
Makarnalar hazırdı, tüpü kapatıp ona döndüm. “Nasıl emin olabiliyorsun? Aklımda başka bir isim var mı?”
Sessiz bakışları bir süre gözlerimde takılı kaldı. Bir şey söyleyecek gibiydi ama o an ne söyleyeceğini bulamıyordu ya da belki söylemek istemiyordu. Başımı hafifçe sallayarak onu teşvik etmeye çalıştım ama gözlerimden kaçtı. Bir adım daha atıp, arkasını döndü ve yanımdan uzaklaştı. Ne yapacağımı bilemedim, afallamış bir şekilde arkasından bakakaldım. Neyi söylemekten çekiniyordu?
Antrasit renkli mutfak dolaplarından bir tabak çıkarırken, "Hissel," dedi neredeyse kısık bir sesle. "O herifte başka bir şey var evet ama... Günlerdir senin şirketine yaşattığın krizle uğraşmaktan vaktini buna harcamaz. Eğer oysa, onun ağzını burnunu kırarım, bu ayrı mesele. Ama başka seçenekleri de düşünmemiz gerekiyor.”
“Başkasıysa hazırlıksız yakalanmayalım diyorsun?” Sorumu başıyla onayladığında bu sefer başka bir seçenek sundum ona. “Aylin veya baban olabilir mi? Dediğine göre beni araştırıyorlar.”
Olumsuz bir mırıltı çıkardığında iki tabakla yanıma yaklaştı. “Sanmıyorum,” derken kendinden emindi. “Babamın tarzı değil ama yine araştırırım. Aylin ise…” İsmini anmaktan rahatsızlık duymuştu. “O notu yazan o olsaydı bugün başımı ağrıtmak yerine büyük bir şov yapardı.”
Kaşlarım merakla havalanırken “Aylin’le mi konuştun bugün?” diye sordum. Neden bilmiyorum ama tuhaf hissetmiştim. İçimde, adını veremediğim bir duygu sürekli benimle uğraşıp duruyordu ama tepki vermedim.
Makarnaları tabağa dolduğunda “Daha çok o musallat oldu,” diye yanıtladı sorumu, omzunun üzerinden bana kısa bir bakış atarken. “Bu konuda bir şey bilseydi anlardım ama haberi yok.”
Ben daha çok başka bir şeyi merak ediyordum. Başımı hafifçe yana eğmiş, yüzüne bakmaya çalışırken “Ne söyledi?” diye sormaktan geri duramadım.
Gözleri bir süre yüzümde oyalanıp durdu. Bunu sormam onu rahatsız etti mi etmedi mi anlamıyordum. Cevap vermediği her saniye, içimdeki huzursuzluk daha da büyüdü ama o sadece “Boş ver,” diyerek beni geçiştirdi ve dolaptan içecek bir şeyler çıkardı. “Burada mı yemek istersin, salona mı geçelim?” Konuyu hızla değiştirmişti.
İki seçeneği de sevmedim. "Bahçede yiyelim," dedim. Hava o kadar güzeldi ki, bu ormanlık alanda miss gibi doğa kokusuyla bir şeyler yemek muazzam olurdu.
Poyraz’ın gözleri büyüdü, “Olmaz,” dedi çabucak. “Bahçede sürprizim var. Şimdi görürsen yemek yemezsin sen.”
“Sürpriz mi?” diye sordum, şaşkın bir şekilde. Böyle bir şeyi beklemiyordum. Bahçede ne tür bir sürpriz olabilir ki? İlgimi çekmişti bile.
Adımlarım geri geri gitmeye başladı ama Poyraz bunu hemen fark etti. Kolumdan tuttu, hızlıca yakaladı ve sargıdaki işaret parmağını sallayarak “Yerinde dur,” diye uyardı beni. “Sonra bakacaksın.”
Çocuk gibi dudak büzdüm. “Ama merak ederim.” Başımı hafif sağa yatırdım. Yüzümdeki gülümsemeyle iki elimi birbirine bastırmış, parmaklarımı dudaklarımın üstünde tutuyordum. “Sadece bakacağım, gerçekten.”
Keçi herif, yine kabul etmedi. “Hiç güven vermiyorsun,” dedi iğneleyici gülümsemesiyle, “önce yemek, sonra istediğin yaparsın…” Çenesiyle kapıyı işaret etti. “Hadi salona geçelim.”
Omuz silkip “Yemeği ben yaptım, masayı da sen hazırlarsın. Ama bir güzellik yapıp müzik açabilirim, nasıl fikir?” dedim, gözlerim kısıldığında başımı omzuna yatırmış, dudaklarıma yerleştirdiğim alaycı gülümsemeyle ekledim. “Ona izin varsa tabii.”
Salonunda bir pikap ve çeşit çeşit plaklar vardı. Ama dün gözlerimle ilgili söylediği garip sözlerden sonra ondan kaçtığım için, açıp açmamak konusunda tereddüde düşmüş, ona da soramamıştım. Ama şimdi, dün olmamış gibi davrandığım için biraz daha rahattım.
“Açabilirsin elbet…” Gözlerinde sormama bile gerek olmadığını anlatan bir bakış vardı. Sonra uyarı dolu sesiyle devam etti. “Ama bahçeye çıkmak yok.”
Gözlerimi devirmeden edemedim. Çıkmayacağım dediysem çıkmayacaktım. Onu ardımda bana gülerek bıraktıktan sonra salona geçtim ve hemen şöminenin biraz ilerisinde kalan dolabın üzerindeki plakların önünde buldum kendimi. Sıra sıra dizilmişti. Poyraz’ı biraz tanıdıysam çeşit çeşit sanatçılardan ve türlerden plakları olduğuna emindim. Biraz klasik, biraz nostaljik havası vardı. Bence Farid Farjad sevebilecek tipte biriydi.
İlk önce karşıma Evgeny Grinko'nun bir plağı çıktı, hemen ardından tahmin ettiğim gibi Farid Farjad'tan bir plak vardı. İranlı bu sanatçının keman çalışını çok beğeniyordum, tüylerimi ürpertiyordu. Çoğu bestesini dinlemiştim. Ama benim genel olarak tercihim Türk müziklerindeki nostaljiden yanaydı. Bu yüzden Chopin, Beethoven, Tchaikovsky gibi sanatçıların plaklarını es geçip istediğim parçaları aradım. Neredeyse hepsi 45lik plaktı. İlk elime gelen Sezen Aksu'nun Firuze kapaklı plağı olunca durdum, devamına bakmadım şimdilik. Yüzümdeki gülümseme büyürken bundan yıllar öncesine gittim. Ben takmamıştım ama plak sanki benden bağımsız pikaba oturmuş etrafında dönerken, zamanın çarkını da döndürüyordu kendisiyle. Geçmişe akıyordu.
Yirmi altı yıl öncesine gidiyordu.
Annemin en sevdiği şarkıydı bu.
Gülümsemem silinmedi. Biraz daha çiçek açtı bu sefer. Öyle çok tebessüm ettim ki gözlerim bile kısılmıştı. Mutlu olduğunda kısılırdı benim gözlerim böyle. İnsan neden mutluluğu en çok geçmişin tozlu raflarında buluyordu bilmiyorum ama geçmişin yeri geldiğinde çok güzel olduğu da bir gerçekti. Onları hatırlarken içime hüznün oturmadığı nadir bir andaydım. “Sen nazlı bir çiçek,” diyen şarkı sözleri kafamın içinde çalan pikapta dönüp dururken adımın Elvin olmasını sağlayan şarkıyı dinlemeyeli ne kadar çok zaman geçtiğini fark ettim.
Bir orman kuytusu diyordu sonra. Babamın orman gözlü kızı için yazılmıştı gibiydi sanki bu sözler.
Ne kadar süre geçmişin sokaklarında karış karış, bakılmadık tek bir köşe bile bırakmadan gezdim bilmiyorum ama beni takılı kaldığım plaktan “Nereye daldın?” diyen ses çıkardı. Beklemediğim için yerimden sıçarken ona döndüm.
Beni korkuttuğu ve geçmişe giden zaman makinesi gibi zihnimde akıp giden pikabı durduğu için kızmak yerine yüzümdeki tebessümü silmeden “Geçmişe,” diye yanıtladım sorusunu. “Geçmişe daldım.”
Ne ara getirdiğinin farkında olmadığım tabakların yanına çatal-kaşık koyduktan sonra bana doğru yaklaştı. “Seni gülümsettiğine göre güzel bir anı olmalı.” Merakla bana baktı, anlatmamı istiyordu.
Başımla onayladım onu. “Çok güzel,” dedim ve elimdeki plağı gösterdim. “Annemin en sevdiği şarkıydı bu. Babamla onun şarkısı bir, bu şarkı iki…” Dudaklarımdan minik bir gülümseme kaçtı. Beş yaşındaki Elvin konuşuyordu şimdi sanki. “İstisnasız her gün teybe kasetlerini takıp dinlerdi. O günleri hatırladım. Hatta adımı bile bu şarkı sayesinde aldım ben, biliyor musun?”
Poyraz, söylediklerimi büyük bir tebessümle dinlerken son söylediğime şaşırmıştı. “O nasıl oldu?” diye sordu merakla.
Büyük bir hevesle anlatmaya başladım. “Annem bu şarkıyı o kadar çok dinliyordu ki babam da ben doğduğumda adımı Firuze koymak istedi… Hani şarkıda kıskanır rengini, baharda yeşiller diyor ya… Gözlerim de öyle yeşildi diye bir de.” Plağa bakarken tekrar kıkırdadım. Annemin günlüğünde okumuştum tüm bunları.
“Annem hemen reddetti tabii. Şarkıda sürekli ağla Firuze diyor, kızım ileride güzelliği için niye ağlasın Mehmet Bey, diye kızmış babama. Ağlamasın, gülsün; çok gülsün hatta benim güzel kızım demiş.”
Bu kadar ağladığımı görseydi çok üzülürdü. Adım belki Firuze olmadı ama ben yine çok ağladım annecim, özür dilerim. “Sonra şarkıda nazlı çiçek geçiyor diye annem de adımı onun cennetten gelen nazlı çiçeği olduğum için Elvin koymaya karar vermiş.”
Poyraz’ın kendi gözleri de gülüyordu. Elimden plağı aldığında “Adın yakışıyor sana,” dedi ve plağı takayım mı der gibi pikabı işaret etti. “Annen en güzel kararı vermiş.”
Bu şarkıyı seviyordum ama dinlersem yüzümdeki gülümseme gidebilir, yerini hüzne bırakabilirdi. O yüzden başımı iki yana sallayıp başka plaklara baktım. Plaklar arasında gezinirken adım için söylediğine “Yakışıyor mu dersin?” diye sordum muzip bir tavırla.
Zeki Müren, Muazzez Ersoy, Nilüfer, Sezen Aksu, Esmeray ve daha bir çok sanatçıdan plaklar vardı. Neyi seçeceğime daha karar vermemiştim. Biraz daha oyalanırken Poyraz derinden gelen, neredeyse buğulu bir sesle “Öyle derim,” dedi. Adım için söylediğini hemen anlamamıştım. Ta ki bir sonraki cümlesine kadar.
“Çünkü senin gibi gülüşüyle çiçekler açtırabilen başka biri yok.”
Kalakaldım.
Hemen bir adım yanımda dikilmesi, bakışlarının üzerimde olması ve bir an olsun çekmeyi düşünmemesi ellerimle birlikte bedenimin de hareket etmesine engel oldu. Sözleri ritmimi hızlandırırken, aynı anda içimde bir yerlere dokunuyor, neredeyse işkence ediyordu. Neden böyle şeyler söylüyordu? Neden kafamı bu kadar karıştırıyordu?
Elime gelen rastgele bir plağı, ona bakmadan pikaba taktım. Ne açtığım hakkında hiçbir fikrim yoktu. “Ben…” dedim bocalayarak. Hâlâ yüzüne bakmıyordum. Tanıdık bir melodi hafif bir cızırtıyla salona yayılırken birkaç adım ondan uzaklaştım. “Ben bir ellerimi yıkayıp geleyim,” dedim aceleyle. “Sen de… şey… sofraya geç. Soğumasın yemek. O kadar uğraştım.”
Evet; o kadar uğraşmıştım ki makarna değil de kraliyet sofrası hazırlamıştım, aynen.
Hızlıca salondan çıkıp lavaboya gittim ve biraz oyalandım. Sabah buradan işe gideceğim için dün kıyafetlerle birlikte makyaj çantamı da getirmelerini istemiştim. Dolaptan onu çıkardım ve içinden aldığım makyaj temizleme suyunu pamuğa döküp yüzümü temizledim. O kadar ağlamıştım ki yüzüm gözüm birbirine girmişti. Çok çirkin hissediyordum kendimi. Makyajdan kurtulunca biraz daha ferahladım. Böyle daha iyiydi. Ama kızaran yanaklarıma bir çare bulmam lazımdı. Ben böyle utangaç biri değildim.
İşim bitince saçlarımı tepeden kıskaçlı pembe lotus tokasıyla toplayıp lavabodan çıktım ve salona geçtim. Poyraz masada oturmuş telefonuyla ilgileniyordu. Plaktan Muazzez Ersoy’dan Duydum Ki Unutmuşsun çalarken bakışlarım koltuğun üzerindeki deftere ve kalemlere kaydı. Dün yukarıda gördüğüm tuvallerden sonra onun resim çizip çizmediğini merak edip duruyordum, hatta klasik müzik sevmesini biraz da bu yönüne bağlamıştım. Sanat tarihini de seviyordu. Resim çizdiğine artık emindim, çiziyordu. Şimdi de nasıl çizdiğini merak ediyordum.
Koltuğa yaklaşırken “Sen resim mi çiziyorsun?” diye sordum. Sorumla birlikte Poyraz’ın bakışları hızla beni buldu. Defteri elime aldığım anda yerinden kalktı. İlk sayfayı açtığımda bir orman resmiyle karşılaştım. İki yana dizilmiş yeşil ağaçların arasından, maviyle yeşilin birbirine karıştığı uzun bir dere geçiyordu. Aşırı gerçekçiydi. Bu kadar profesyonel bir çizim beklemiyordum.
Gerçeküstü bir yeteneği vardı.
Devamını merak ettiğim için diğer sayfaya geçecektim ki, sayfayı çevirmemle defterin elimden çekilmesi bir oldu.
“Ya bakıyordum…” dedim ona dönerken. “Çok güzel çiziyormuşsun, ne cevherler varmış sende.”
Defterinin sayfalarını kapattı. Söylediğimi umursamadan “Yemeğini ye, soğuyacak,” dedi. Resmine bakmamdan rahatsız olmuş gibi duruyordu. Belki de kimseye göstermiyordu, izin almadan bakmam yanlış olmuştu.
Plaktan gelen “Duydum ki unutmuşsun, gözlerimin rengini,” diyen sesle birlikte başka bir şey söylemeden başımı salladım ve masaya geçtim. Çatalı ve kaşığı elime aldıktan sonra ona bakmadan yemeğe koyuldum. Poyraz da defterini bir yere koyduktan sonra çaprazımdaki yerine oturdu. İkimizden de bir süre ses çıkmazken en sonunda hatamı kabul ettim ve başımı hafifçe ondan yan çevirerek “Özür dilerim,” dedim.
Anlamamıştı. “Ne için?” diye sordu boş boş bana bakarak.
“Defterine izinsiz bakmam yanlıştı. Dün odanda tuvalleri görünce merak ettim. Kolay kolay bir şeyi merak etmem ben aslında. O yüzden işte… yanlıştı yani, bakmamı isteyip istemediğini düşünemedim. Kusura bakma.”
Çatal ve kaşığını tabağının üzerine bırakırken gözlerini bana dikti. “Özür dilenecek bir şey yok ortada, resimlerimi görmek istiyorsan daha sonra başka çizimlerimi gösteririm sana.”
Teyit etmek için açık açık sordum. “Bakmamdan rahatsız olmuyorsun yani?”
Gülerek başını salladı. “Olmuyorum.”
Önce rahatladığım için nefesimi bıraktım. Ardından gözlerimi kıstım ve “O zaman niye elimden çekip aldın?” dedim bu sefer ters ters. “Resimlerini gizleyen garip sanatçılardan olduğunu düşünüp, sanatına saygısızlık ettiğimi sandığım için iki dakikada vicdan azabı çektim burada.”
Anında huysuzlaşmam hoşuna gitmiş gibi başını önüne eğmiş gülüyordu. “Öyle her çizdiğimi göstermiyorum. Başkalarını gösteririm istersen,” dedi tekrar yemeğine dönerken.
“Niye?” Kaşlarım çatıldı. “Devlet sırrı mı var o defterde? Onu niye göstermiyorsun? Diğerlerinden farklı ne çizdin ki? Hazine haritası falansa söz kimseye demem bak.” Göz kırptım. “Aramızda kırışabiliriz.”
“Aynen,” dedi abartılı bir alayla. “Gömü buldum, onu saklıyorum.”
Söylediği beni güldürdü. Kıkırdarken yemeğimi yemeye devam ettim. Birkaç yudum bardağımdaki içecekten içtim. “Göstermeyeceksin o defteri yani,” dedim bir kez daha şansımı deneyerek. Kaşlarını hayır der gibi kaldırdı. Ofladım. Ama çizimlerimi merak ediyordum. Bu sefer kendi söylediği seçeneği sundum. “O zaman diğer çizimlerini göster. Tek sayfayı gördüğüm hâlde ağzım açık kaldı. Nasıl çizebilirsin öyle? Ben çöp adam bile çizemiyorum.”
Benimle uğraşacak bir şey bulduğu için keyifli biçimde konuştu. “İyi olmadığın bir şey mi var?” Gözleri büyüdü yalandan. “Kıyamet kopacak.”
“Ha ha ha!” diye karşılık verdim sahte gülüşle. “Komik şey seni…” Ona ters yapmaya devam edecektim ama sonra aklıma bir şey geldi, gülümsedim. Ters ters bakarsam kabul edeceği varsa bile etmez diye abartılı güldüm hatta. “Portre çiziyor musun sen?” diye sordum önce. Ne istediğimi anlamış gibi anında “Hayır,” dedi.
“Çizmiyor musun?” İnatla sordum tekrar.
“Pek çizmiyorum.”
Kaşlarımı kaldırdım. “Çiziyorsun hani.”
Cevabı netti. “Herkesi çizmiyorum.”
Yine tatlı tatlı gülümsemeye başladım. “Beni çizer misin peki?” Başımı yan yatırıp biraz daha gülümsedim, çenem çıkacaktı yerinden ama kabul etsin diyeydi hep bunlar. “Her zaman resmim çizilsin istemiştim.” Aslında tam şimdi istemiştim ama onun bunu bilmesine gerek yoktu. “Yetenekli birini bulmuşken kaçıramam.”
“Hiç çeneni yorma, çizmeyeceğim. Kimseyi çizmiyorum ben.”
“Hiç mi?” diye direttim ama yine “Hiç,” dedi. Bir daha da zorlamadım. Bir kere hayır dediyse kolay kolay evet diyecek bir adam değildi. Onun inadıyla daha fazla savaşacak değildim. Üstelemeyip omuz silktim ve yemeğime döndüm.
Bir süre müzik eşliğinde ikimiz de sessizce yemek yedik. Karışık plak takmıştım, her seferinde farklı sanatçıdan bir parça çalıyordu. Sonra ona bozulduğumu sanmasın diye “Beğendin mi?” diye sordum tabağını göstererek.
Neredeyse hepsini yemişti. “Beğendim,” dedi büyük bir iştahla. “Bir tabak daha yerim, eline sağlık.”
“Afiyet olsun… Normalde soğan, sarımsak da koyardım ben bunun sosuna, öyle çok daha güzel oluyor ama bugün yeteri kadar ağladığım için bir de soğanının beni ağlatacak olması düşüncesine tahammül edemediğimden bu seferlik pas geçtim. Bir dahakine öyle yaparım.”
Bardağı elime aldığımda kendinden o kadar emin biçimde “Söyleseydin, ben doğrardım,” demişti ki içmeden bıraktım masaya.
Dudaklarımın arasından küçük bir kahkaha koptu. “Sen?” dedim alaycı bir tonda, sardığım parmağını işaret ederek. “Sen doğrayacaktın?” Tekrar güldüm. “Parmak soteli makarna yemek istersem sana gelirim ama sen şimdilik, şimdilik de değil uzun bir süre soğandan…” Mutfağın olduğu yer işaret ettim. “...hatta direkt mutfaktan uzak dur, can sağlığımız için.”
Tabağını bitirmiş ayaklanırken “Senin eline düşenin vay haline,” diye söylendi. Sonra söylediklerime istifaden tabağıyla mutfağa gitti. Benim tabağım doluydu hâlâ, kendine yeni bir tabak daha dolduracaktı.
Geri geldiğinde bu sefer “Mutfağı sağlam bıraktın mı?” diye sordum. Baştan aşağı onu süzdüm. “İyi iyi, sağlam duruyorsun.”
Sabır çeke çeke yerine oturdu. “Sakar değilim,” diye söylendi sonra.
Aynen aynen dercesine başımı salladım. “Hiç değilsin.”
“Yaprak yüzündendi, ayarlarımla oynadı.” Hâlâ savunma içerisindeydi. Yaprak’a karşı abi kıskançlığı da yüzüne yerleşince tatlı durmuştu biraz.
Makarnadan bir çatal daha aldıktan sonra “Sahi, sen Yaprak’a niye öyle çıkıştın?” diye sordum. “Oğuz’a abi demek zorunda mı?”
“Onları da mı duydun sen?” diye sordu önce, başımla onaylayınca devam etti. “Evet, demek zorunda. Sen bilmiyorsun onu, el kadarken bile Oğuz’un peşindeydi.”
Kıkırdadım. “Çocukluk aşkı yani?”
Tersti Poyraz’ın tepkisi. “Deme şunu. Ayar oluyorum.”
“Ne var canım,” dedim dudak bükerek. “benim de vardı çocukluk aşkım. Şimdi aşk dünyanın en iğrenç duygusu olarak gelebilir ama çocukluk aşkı masumdur.”
Söylediğimden rahatsız olmuş gibi kıvrandı ama sonra “Çocukluk aşkın mı vardı?” diye sordu merakla.
“Vardı tabii, beş yaşındaydım daha.”
“Hatırlıyor musun hâlâ?”
“Ben beş yaşımı asla unutmam. Yirmi altı yıllık hayatımın en güzel yaşıydı.” Annem de babam da yaşıyordu. Bu konudan uzaklaşmak için soruyu bu sefer ona yönettim. “Senin var mıydı çocukluk aşkın?”
Hiç düşünmeden “Hayır,” dedi. Aylin'le aynı yerde büyümüştü, onu da mı sevmemişti? “Aşka pek inanmazdım ben.”
Böyle bir cevap beklemiyordum. “Neden?” diye sordum.
“Ablam ölmezdi o zaman.”
Asıl bu cevabı beklemiyordum. Çatal ve kaşığı elimden bırakırken afallamış gözlerle Poyraz’a baktım. Plaktan Sezen Aksu'dan Keskin Bıçak çalarken odadan başka ses çıkmıyordu. Cümlesi öyle büyük lokmaydı ki ne yutabildim ne kusabildim, oturdu kaldı kursağıma. Konuşamadım. Ablasını öldüren aşk mıydı?
“Sevmenin fazlası zehir demişti bana, onu son gördüğüm gün.” Sanki bana değil de kendine söylüyordu. “Birini çok sevmemeliymişiz.” Başını kaldırıp bana baktı. “Güzel sevmekmiş makbulü. Güzel sevmeyeceğin bir kalbi sevmeyeceksin. O yüzden ben… aşk nedir bilmem.”
Şimdi böyle dese de onunla daha önceki konuşmalarımda birinin tekrar sevebileceğini söylediğini hatırlıyordum. Benim aksime bu konuda daha pozitif biriydi. Şimdi söylediği çocukluğu icin miydi, yoksa şimdiki düşünceleri mi bilmiyordum, soramıyordum da. Yaralar kanatılmamalıydı. Ablasını da soramadım bu yüzden. Sessizce yemeğimi yedim.
Sonra dayanamadım. Çenem durmuyordu benim bugün. Tabağımı bitirdiğimde kendime söylediğim cümleyi ona da kurdum. “Aşk, doğru zamanda yanlış insana denk gelmektir,” dedim. “Yanlış insanı doğru sevdiğini sanırsın, sonra o doğrunun altında ezilip kalırsın. Yanlış insanı güzel de sevsen çok da sevsen bir şey değişmez yani anlayacağın. Yanlış her zaman yanlış olarak kalacak.”
“Doğrusu var mıdır bunun?”
“Denk gelene vardır belki. Ama sanmıyorum. Eskileri bu yüzden severim ben. Eskiden aşklar da güzeldi. Şimdi insanlar yanlış.”
“İnsanlar yanlış…” diye yineledi söylediğimi. Ardından kendi kendine bir şeyler mırıldandı. “Tek doğruymuş gibi geliyor oysa…” Ne için dediğini sorgulamadım, boş tabağımla birlikte yerimden kalktım.
“Ben doydum, sürprizimi görebilir miyim?” Az önceki ifadesizliği tamamen silip yerine en başlardaki gülümsememi bıraktım. “Sonra resimlerini de göreceğim.”
Onaylar bir mırıltı çıkarıp ayaklandı ve elimdeki tabağı aldıktan sonra “Sen git bak,” diyerek mutfağa doğru yürüdü. “Ben gelirim şimdi.”
Masayı toplaması işime gelirdi. Önce lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadım, batırmıştım her yerimi. Ardından arka bahçeye çıktım. Başta cam kapının yanındaki masaya baktım. Hiçbir şey yoktu. Kaşlarım çatıldı. Sürprizi Harry Potter'ın pelerini mi giydi diye sormaya kalmadan bakışlarım bu sefer havuzun biraz ilerisindeki çimenlik alana kaydı.
“Oha!” dedim verebileceğim en afallamış tepkiyi vererek. Merlin'in sakalı diye çığlık da atabilirdim. Buna inanamıyordum! Çiçekler vardı; rengarenk, çeşit çeşit çiçekler vardı hem de.
Ayağımın çıplak olmasını umursamadan havuzun etrafından dolanıp çiçeklere baktım. Pembe gül ağacı vardı, çok güzeldi. Kamelyalar, ortancalar, yaseminler, lavantalar, erguvanlar… Anemon bile vardı. İnanamıyordum! Poyraz bunları bana daha önce göstermemekte, yemek yemeyi boşverip çiçeklerle ilgileneceğimi düşünmekte çok haklıydı. Tam olarak onu yapardım.
Dizlerimin üstüne eğilip toz pembe tonlarındaki güllere dokundum. En sevdiklerimdi. Biraz yaklaştım onlara, burnumu değdirdiğimde buram buram gelen kokusu mutluluktan çıldırtacaktı beni. Çok güzeldi, hepsi o kadar güzeldi ki oturup güzelliklerine ağlayabilirdim. Ama bugün ağlamak yok, bugün sadece gülecektim.
Çiçeklerin yanında gübreler, saksılar da vardı. Poyraz toprağa ekmem için almış olmalıydı. Zaten bahçesinde havuz dışında hiçbir şey yoktu. Bu çiçekler renk katacaktı buraya. Her birini en doğru yere ekecektim.
Önce çapa ve küreği elime aldım. Çapayı çimenlik bölge vura vura kazmaya başladım toprağı. Biraz kazdım, sonra biraz daha derken aniden yükselen müzik sesiyle omzumun üzerinden eve döndüm. Sesin böyle fazla gelmesi garip gelmişti çünkü. Ama gördüğüm şey daha garipti. Poyraz’ı kucağında pikapla bahçeye girdiğini görmek beklediğim bir şey değildi. Güldüm bu hâline. Pikabı masaya koyduğunda “Başlamışsın bile,” diye seslendi bana doğru.
Çalan müzikle omzumu indirip kaldırdım, gülümsüyordum. Şarkının giriş müziği bitince önüme döndüm ve “N’olur sormasınlar bana, n’olur söyletmesinler bana derdimi…” diyen Sezen şarkısına eşlik ederek toprağı kazmaya devam ettim. “Saklarım ben onu kendime, yerim kendi kendimi…”
Poyraz elinde iki eldivenle yanıma yaklaştı, bir çiftini bana uzattı. Tırnaklarım uzun olduğu için eldivenleri elime geçirdim.
“Ayakkabısız rahat mısın, giymen için bir şey getireyim mi?”
“Gerek yok ya,” dedim açtığım çukuru ellerimle eşeleyerek. “Toprağa basmak iyi geliyor bana, bütün negatif enerjimi alır şimdi.” Gübrelerin olduğu torbayı işaret ettim. “Bunu açsana sana zahmet.”
Poyraz onaylar bir mırıltı çıkarıp ayaklandığında, hem kazdım toprağı hem de yerimde kıpırdana kıpırdana eşlik ettim şarkıya. “Kaç yıl geçti aradan ayrı ayrı… Bitsin artık bu hasret buluşalım gayrı…”
Açtığım çukur gül ağacının gireceği kadar derindi. Poyraz da gübreyi getirince dibine biraz onlardan döktüm, ardından gülü saksıdan çıkarmak için ayaklandım. Poyraz benden önce davrandı, Ben saksıyı tutarken o çekti ağacı. Çok uzun değildi zaten; bir metre ya vardı, ya yoktu. Sonra Poyraz çiçeğin kökünü açtığım çukura koydu. O sabit tutarken ben etrafına gübreleri ve kazıp çıkardığım toprakları koydum. Ağaç tamamen oturduğunda kürekle kenarlarına iyice bastırdım. Sadece sulamak kalmıştı. Tüm çiçekleri ekince toplu şekilde ıslatmayı düşünüyordum.
“Güzel oldu,” dedi Poyraz güllere bakarak. “Yakıştılar bahçeye.”
“Çiçeksiz bahçe mi olur zaten, bak nefes aldı etraf.” Güldüm belli belirsiz. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. “Çiçek almak nerden geldi aklına peki?”
“Yolda gördüm. Seveceğini düşündüm.”
Hevesle başımı sallayarak onayladım onu. “Çok sevdim!”
Çiçekleri işaret ederek “Diğerlerini de ekelim mi?” diye sordu.
Onu onayladım ve küçük saksıdaki anemon çiçeklerinin yanındaki su dolu kutuyu aldım. Anemon soğansı bir bitkiydi. Saksıdakilerle birlikte soğanlarını da alması güzel olmuştu. Her tarafa dikebilirdik. “Bu şekilde almak senin aklına gelmez, aldığın çiçekçi mi önerdi?” diye sordum soğanları ona göstererek. Anemon soğanlarını birkaç saat ılık suda bekletmek daha iyi kök salmasını sağlıyordu. Poyraz’ın bu bilgiye sahip olduğunu sanmıyordum.
Teslim olurcasına elini kaldıran Poyraz, “Ben öneri istedim, onlar da ne lazımsa verdi,” dedi. “Ne nasıl ekilir bilmiyorum, sadece şunların anemon olduğu bilgisi aklımda.”
Saksıdakileri gösteriyordu. Gülerek “İkisi de aynı bunların,” diye yanıtladım onu. Fındıktan hallice boyu olan soğanlarla, anemon saksısına baktı sırayla. Kaşlarını çattı. Nasıl aynı olduğunu anlamaya çalışıyordu. Onu merakta bırakmadım. “Bu soğanları ekiyoruz,” dedim, “ilkbahara kadar da bu saksıdakiler gibi çiçek açıyorlar. Aslında eylül gibi ekilirse daha iyi olur ama bir şey olmaz, ekeriz biz.”
“Nereye ekelim?”
Biraz ileriyi gösterdim. “Şen şurayı kaz, bir beş santim kadar…” Gül ağacının yanını işaret ettim sonra. “Ben de buraya ekeyim.”
Poyraz söylediğim yapıp kazmaya başladığında “Anemon Yunanca rüzgâr demek,” dedim onunla aynı işlemi yaparken. Başını kaldırıp bana baktı.
“Ondan adı Rüzgâr çiçeği demek o zaman.”
Güldüm söylediğine. “Öğrenmişsin bir şeyler.”
“Sayende bir sürü garip şey öğrendim.” Yapma bir söylenmeyle demişti bunu. “Çikolatanın köpekleri öldürdüğünü ve Satürn'ün hidrojen ve helyumdan oluştuğu için sudan bile hafif bir gezegen olduğunu neden bildiğimi merak ediyorum bazen.”
Bunları ona haftalar önce, işe gitmeme izin vermediği için başını şişirmek için söylemiştim. Hatırlıyor olması beni şaşırttı.
“Bilgi güçtür,” dedim üste çıkmaya çalışarak. “Ne var bunda, çıkar bir gün karşına.”
“Tabii, Osman Hamdi Bey'in Kadıköy'ün ilk belediye başkanı olduğu bilgisi bana gizli kapılar açtıracak.”
Güldüğünde kaşlarımı çattım ve toprağı işaret ettim yüzümle. “Çok konuşma da kaz. Daha çok çiçek var burada.”
Dediğimi yapıp kazmaya devam etti. Ona Anemonların nasıl ekileceğini gösterdikten sonra diğer çiçekleri de ektik. Bahçenin her köşesine, hatta ön taraflara bile bir şeyler ekmiştik. Her çiçekle ilgili ona bilgiler verdiğimde can kulağıyla beni dinledi, susmamı istemedi. Hatta anlattıkça sorular bile sordu.
En çok anemonları merak etmişti. Onların Uzak Doğu kültüründe kötü haber olduğunu söylediğimde hiç hoşlanmamıştı bundan. Ekmeyelim bile demişti. O anki yüz ifadesi o kadar komikti ki çiçekleri sularken büyük bir kahkaha atmıştım. Gülmeme de ayrı ayar olmuştu. Onu sakinleştirmek için o çiçeklerin Orta Çağ Avrupa’sında hastalıklardan koruduğuna dair bir inanç olduğun söylediğimde rahat bir nefes vermesi bana daha büyük bir kahkaha attırdı. Japonlara ekstra kurulup söylendi saçma sapan inançları var diye. Bu çiçekleri niye böyle kafasına taktığını anlamadım ama bu hali çok hoşuma gitmişti. Salak ve şapşal arasında garip bir şeye dönüşüyordu.
Bahçede işimiz bittiğinde hava çoktan kararmıştı. Çamurlu ayaklarımı hortumla yıkadığım gibi kendimi duşa attım. Neyse ki hâlâ kıyafetlerim vardı burada. Benden sonra o da duş aldığında birlikte çalışanlarının getirdiği yemeklerden yedik, bu sefer sofrayı ben toparlayıp yıkadım.
Başka işim kalmadığı için Poyrazın salona geri getirdiği pikaptan rastgele bir plak taktım ve gözlerimi kapatıp bir süre koltukta öylece uzandım, hiçbir şeyi düşünmedim. İğrenç olacağını sandığım günü o kadar güzel bitirmiştim ki, işlerim bile aklıma gelmemişti. Ne saati sormuştum ne telefonumu. Her şey Poyraz’ın sayesindeydi. Beni neyin mutlu edeceğini biliyordu. Sevmediğim çiçekler yüzünden delirdiğim günü sevdiğim çiçeklere can vererek bitirmemi sağlaması onun ne kadar ince düşünceli biri olduğunun en büyük kanıtıydı. Onunla vakit geçirmeyi seviyordum.
Sonra Poyraz’ın eşyalarımı koyduğu yerden telefonumu aldım, uyandığımdan beri ilk kez elime alışımdı. İşlerime bakacaktım ama Yağmur'dan yarım saat önce birkaç arama geldiğini görünce işi bir kenara bıraktım ve onu aradım. O üst üste bu kadar aramazdı. Defne yine annesinin telefonunu çalmış olmalıydı.
Aramam birkaç çalışımdan sonra açıldı ama Defne'nin aksine Yağmur beni yanıtladı. Önce nasıl olduğumu sordu. Evdekilerinin aksine o Poyraz’ın kucağında şirketten çıktığımdan haberdardı. Selim beni ve Poyraz’ı sorunca beni Poyraz’ın kucağında gören çalışanlar ona anlatmıştı. Böyle bir şey yaşadığım için sinirlensem de kendimi sakinleştirdim tekrar. Günümü sinirli bitirmek istemiyordum.
Yağmur'a iyi olduğumu, onları telaşlandırmamak için eve gelmediğimizi söyledim. Biraz konuştuktan sonra çoktan uyuyakalmış olan Defne'yi benim yerime öpmesini söyleyerek telefonu kapattım. Benim de uykum geliyordu artık. Ceyda’nın verdiği ilaç yüzünden saatlerce uyusam da bahçeyle uğraşmak beni yormuştu ama değmişti de.
Poyraz bahçeden içeri girerken esneyerek ayıklandım. “Benim uykum var,” diye mırıldandım mahmur bir sesle. İşlerime yarın bakacaktım.
Yukarı işaret etti. “Sen git uyu.”
“Sen?” dedim sorarcasına. “Yine burada mı kalacaksın? Belin falan tutulacak bak. Kocaman yatak, gel uyu işte. Manyak mısın?” Dün de böyle yapmıştı, gel diğer tarafta uyu dememe rağmen aşağıda kalmakta diretmişti. Bana küçücük bir şey söylediğinde utanıyordum hemen ama bu teklifi yaparken fazla rahattım.
“Sen uyu,” dedi yine.
Gözlerimi devirdim. “Korkma, yemem seni. Sessiz sakin uyurum ben… Hem evlenince de aynı odada kalmayacak mıyız zaten?”
Pikaptaki plağı çıkarırken “Gerek kalmayacak,” dedi, bana bakmıyordu.
“Nasıl yani?” diye sordum afallayarak. “Ailenle aynı evde iki ayrı odada nasıl kalacağız?” Bu olur şey değildi, kimse inanmazdı o zaman evleneceğimize.
Ama Poyraz beni şaşırtacak başka cümle kurdu. “Onlarla aynı evde kalmayacağız,” dedi.
Ona doğru yaklaşırken “Bu ne demek?” diye dikildim karşısında. Nereden çıkmıştı birden böyle?
Başını öne eğip gözlerimin içine baktı. “Evlenince taşınacağız demek.”
Kaşlarım havalandı. “Taşınacağız?” dedim sinirlerim bozulmuş gibi gülerken.
“Evet.”
Artık sinirleniyordum. “Bana ne zaman söylemeyi düşünüyordun?” diye çıkıştım, başımı iki yana sallayarak. Böyle önemli bir şeyi tek başına karar vermesi doğru değildi. “Hem nereden çıktı bu taşınma işi? Sırf aynı odada kalacağız diye mi böyle yapıyorsun sen?”
Söylediklerim onu rahatsız etmiş gibi kaşlarını çattı. “Konunun bunla alakası yok, Elvin.”
Kestirip attım. “Var!” dedim, neredeyse bağırarak. Benden rahatsız olduğunu hissediyordum. “Ama böyle hissediyorsan niye evlenmek istedin ki o zaman başta? Böyle oyunlarla uğraşmak yerine birini sevip evlenseydin.” Sinirlerim bozulmuştu. Gülmek istedim ama kendime engel oldum. Biraz da ben sebep olmuştum bu duruma. Hiç evlenelim demeyecektim. “Hayır yok ben bu bu oyuna girmekte ısrarcıyım diyorsan,” diye devam ettiğimde dudaklarımı büzüp ellerimi iki yana kaldırdım. “Ne bileyim, nişanı da uzatabilirdik. Birkaç aya da ayrıldık derdik, biterdi. Ne demek ev değişikliği?”
“Saçma sapan konuşma!” diye çıkıştı bana. “Rahatsız değilim. Dinlersen anlatacağım.”
Kollarımı birbirine kavuşturdum, ağırlığımı sağ ayağıma verdim. Diğer ayağımın parmaklarını art arda indirip kaldırdığımda onu gösterdim ve “Anlat,” dedim.
“Sen gideceksin,” dedi bir çırpıda. Gerçekler bir tokat gibi yüzüme çarptığında hareket etmeyi bıraktım, ellerim boşluğa düşmüştü. Hiçbir şey diyemedim. Ne zamandır unutmuştum bunu. “Evdekilerde çok alıştı sana. Aynı evde yaşarsak daha da alışacaklar, Elvin. Ben buna izin veremem.”
Böyle bir cevap yüzümün asılmasına neden oldu. Ailesini benden korumak istiyordu, gidişimden. Haklıydı. Bir şey diyemezdim ki. Defne’nin üzülmesini ben de istemiyordum. Bunu hiç düşünememiştim. Gideceğim gerçeği ile onu düşünmediğim için çok sinirlendim kendime. Ama yine de Poyraz’ın her şeyi benim için değiştirmesinden rahatsızdım. Bu sebepten “Benim yüzümden düzenini mi değişeceksin,” dedim, sinirliydim bu duruma. “O zaman hiç uğraşma. Başlamadan bitirelim bunu. Ben böyle bir yükün altına giremem çünkü. Ailenle arandaki engel olamam.”
“Sen engel değilsi–”
Lafını kestim. “Öyleyim. Kendimi fazla kaptırdım, haklısın. Alışacaklar bana ama böyle de olmaz. Böyle evden ayrılmama izin vermem. Başlamadan bitirelim.”
Gözlerimin dolacağını hissettim. Ondan kaçmak için arkamı dönüp gideceğim sırada kolumu tutu. “Hiçbir şeyi bitirdiğimiz yok,” diye çıkıştı ters ters. “Saçma sapan konuşma.” Beni biraz daha kendine doğru çekti. Aramızda çok az bir mesafe kalmıştı. “Bak… Bana bir daha bitirelim falan diye gelme sakın, ben sana bu iş bitene kadar bir daha seni bırakmayacağımı söyledim. Sen de kabul ettin, bitti. Bu konuyu kapat artık.” Yine itiraz etmek için ağzımı açacaktım ama diğer elini kaldırıp beni susturdu. “Ev konusuna gelince… Eğer evlenmeseydik ben yine taşınacaktım o evden. Ha bugün ha yarın. Fark etmez. Babamla aynı evde kalmayı sevmiyorum, anlaşamadığımız da biliyorsun. Yani sadece seninle ilgili mesele değil bu, kendim için de istiyorum bunu. Anladın mı? Böyle hepimiz için daha iyi olacak, inan bana.”
“Yine de olsa taşınacak mıydın?”
“Evet,” dediğinde gözlerimin içine baktı. “Taşınacaktım.”
Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı salladım ve “Peki…” dedim. Kendimi geri çektim. Kollarımı bıraktığında aramızda kalmayan mesafeyi biraz açtım. “Öyle olsun.” Arkamı dönüp gidecektim ama diyecek bir çift lafım kaldığı için yeniden ona baktım. “Her şeye tamam ama eğer evden gitme suçu üzerime kalırsa ve annen bana darılırsa, onu oğlundan ayırdığımı söylerse bir an düşünmem, çıkarırım yüzüğü. Kendi yoluma bakarım.” Bu iş bittiğinde ve ondan boşandığımda da belki darılacaktı Yasemin Hanım bize ama şimdi her biriyle yüz göz olmaya devam edeceksem onların nefretini sırtımda taşıyamazdım. “Bir annenin nefretini aldığım için de seni bir daha hayatıma sokmam. Bunu bil, ona göre hareket et.”
Yeniden arkamı döndüğümde “Annem senden asla nefret etmez,” dedi Poyraz, ona bakmadım.. “İçin rahat olsun. Bana kızacak bu konuda. Sana tek kelime bile etmez… Beni iyi biliyor çünkü.”
“İyi.” Üzgün bir sinir vardı üzerimde. Aslında doğru olanı yaptığını biliyordum, biliyordum ama üzülmeden de edemiyordum. En az onlar kadar ben de alışmıştım hepsine. Alışmamam için en iyi şey o evden gitmekti.
Merdivenlere yaklaştığımda “Yarın ev bakalım ister misin?” diye sordu. Ona döndüm ve “Her şeye tek başına karar veriyorsun. Bunu da halledersin,” dedim. “İşerimle uğraşacağım ben.”
“Peki…” O da rahatsız gibiydi bu durumdan. “Bahçeli olsun ister misin? Çiçek ekeriz.”
Reddettim onu. “İstemem,” dedim. “Gidince iz kalmasın arkamda. Sen de düzgün bakamazsın zaten, suyu fazla verirsin. Çiçeklere de yazık olur. Ruhsuz evlerden olsun, onlardan bak.”
3 hafta sonra
Bazen bazı şeyler hiç bitmeyecek, aynı döngü sürekli devam edecek gibi gelse de her şey mutlaka bir gün biterdi. İllaki biterdi. Döngü bir yerde kırılırdı elbet. Sürecin sonunda önemli olan; sen nasıl görünüyorsun, değiştin mi, zaman giderken seni de götürürdü mü beraberinde… Önemli olan buydu. Yoksa hiçbir şey kalıcı değildi. Güneş bile vakti geldiğinde batıyor, vakti geldiğinde yeniden doğruyordu. Süreç mi bitmeyecekti?
Hastane sürecim de bana o sürecin içinde süründüğüm ve hiç bitmeyecekmiş gibi geldiği korkunç anlardan ibaretti. Her seferinde ilaç kullanmaya devam edecek, sürekli kontrollere gelecek ve tahliller vereceğim sanıyordum. Her seferinde yeni bir şey çıkacak diye ödüm kopuyordu.
Ama bitmişti.
İnanamıyordum ama gerçekten bitmişti. Bir saate kalmadan bu hastane çıkacak olacağım düşüncesi bile garip geliyordu. Aylar sonra ilk defa gerçek anlamda nefes aldığımı hissediyordum.
Ameliyatım sorunsuz geçmişti. İlk gün kontrol amaçlı yoğun bakımda kaldığım saatler; zamanın içine çivi gibi çakılı kaldığım, bir dakikanın bile bir saat gibi geldiği o korkunç süreçten ibaretti ama iyiydim şimdi. Ceyda sürekli yanına gelip gitmiş, beni tek başıma bırakmamıştı.
Onunla konuşuyordum. Aramız bozuk değildi zaten. Benden habersiz bir şeyler yaptığı ve yanlış zamanda bana bunu açtığı için ona kızsam da daha sonra defalarca kez özür dilediği için affetmiştim. Daha çok başımı şişirene kadar özür dilediği için sırf sussun diye yapmıştım. Onunla iyi anlaştığım için işime gelmişti de biraz. Aramız kötü olsun istemezdim.
Poyraz benden daha çok kızmıştı ona. Kendi yoğun bakıma sadece beş dakika girebildiği için ayrı kurulmuştu hatta. Ama beni yalnız bırakmadığı için içi biraz olsun rahattı. Sürekli beni rahatsız edecekler şeyler söylememesi konusunda iğneleyip durduğunu öğrenince gülmemek için zor durmuştum.
Ertesi gün normal odaya alınınca bir an olsun yanımdan ayrılmadı. Ameliyat günün sabahı toplantı için Bursa'ya gittiği halde söz verdiği gibi vaktinde gelmiş, o ândan beri de her saniye yanımda olmuştu. Yataktan ilk kalktığımda, koridorda yürüdüğümde, bahçeye çıktığımda elimden tutan hep o oldu.
İşlerin tamamını Harun’a bırakmıştı. Harun her gün ağlaya ağlaya hastaneye geliyordu. Onu sinirlendirmek için yalandan kendi işlerimden de ona kitleyeceğimi söylediğimde ortalıktan kayboluyordu. Ciddi olmadığımı bildiği için böyle davrandığını biliyordum. Yokluğumda Betül’e çok fazla yardımcı olduğundan haberdardım.
Son bir haftadır gayet iyiydim, kendin başıma da yürüyebiliyordum ama eve gitmek istediğimi her dile getirdiğimde Poyraz inatla reddetmişti. Bunun için az kavga etmemiştik. Eve dönersem işe de gideceğini bildiği için inadına bir hafta fazla yatmamı sağlamıştı. Sonunda doktorlarım da istersem çıkabileceğimi söylediğinde ikna olmak zorunda kaldı, kolumdaki son ilaç bittiğinde bu buram buram ilaç kokan korkunç yerden gidebilecektim. Bundan sonra bir haftalık ilaç kullanacaktım, ondan sonra ilaçlarla da işim bitiyordu. En çok ilaç içmeyeceğim için mutluydum. Tepemde sürekli ilaç ilaç diye gezen bir Poyraz görmek beni yeteri kadar bunaltmıştı zaten.
Sabırsız gözlerle, damla damla akan seruma bakarken Tarık’la Yaprak’ın tartışmasını yarım kulak dinliyordum bir yandan. Hastaneden çıkacağım için yanıma gelmişlerdi. Bu süreçte onlar da en az Poyraz kadar yanımda olmuşlardı. Hayatım boyunca etrafımın hiç bu kadar kalabalık olduğunu hatırlamıyordum. İyi gelmişti. Ama bunu kendime bile itiraf etmekte zorlanıyordum.
O gün Poyraz'ın bana söylediği dönüp duruyordu çünkü kafamın içinde. “Gideceksin,” demişti, sürekli “Gideceğim,” dediğim için. Gidecektim. Alışmamam gerekiyordu bu kalabalığa.
“Allah belamı versin hâlâ gülüyorum yenge,” diyen Tarık’ın sesi düşüncelerimi böldü.
Benimle konuştuğunu fark edince gözlerimi serumdan ayırıp ona çevirdim. Onları dinlemeyi çoktan bıraktığım için neye güldüğünü anlamamıştım. “Neye?” diye sordum, başımı hafifçe sallayarak.
Cevabı Yaprak verdi. “Bu salak, ameliyata girdiğin gün söylediğine takıldı hâlâ.” Buruşturduğu yüzüyle Tarık’a bakıyordu.
Tarık onu umursamadı. O gün kurduğum cümleyi aynen tekrarladı. “Cehennemden önce bu dünyada bir tur daha görüşelim…”
Bu sefer büyük bir kahkaha attı. O an söylediğimi unutmuştum bile. İstemsizce ben de güldüm. “Ayıp olmasın diye o zaman gülmedim yenge ama harbi dünyanın en komik kadınısın ya…” Ellerini kumral saçlarının arasına geçirdi, bakışları bana kilitlendi. “Kritik anlarda tam benim yapabileceğim bir espriydi bu. Nasıl kaçırdık?”
Yaprak hiç düşünmeden onun ensesine bir tane yapıştırdı. “Bu salak sen odadan çıkınca ne dedi biliyor musun yengecim?” dedi bezgince. Bilmediğimi anlatmak için gülerek başımı iki yana salladım. “Acilen bir kaza geçirmem lazım dedi,” diye devam etti. “Bu cümleyi kurmadan cehenneme gidersem fena koyar dediği için abim bir tane yapıştırdı kafasına hatta.” Ardından bir tane daha vurdu Tarık’ın ensesine. “Sen ne kadar mal bir insansın ya. Ben annemin karnında senin beynini mi yedim, ne yaptım anlamıyorum ki.”
Tarık hınçla Yaprak’ın saçını çekti. Yaprak ona küfretti. Yirmi üç yaşındalardı ama ikisi de hâlâ çocuk gibiydi. “Soru mu bu, yedin tabii,” dedi sonra Tarık. “Sendeki çene Defdef’te yok.”
“Ya bir sus,” diye karşılık verdi Yaprak. “En azından senin gibi saçmalamıyorum. Gayet zekiyim ben.”
Tarık dudaklarını büzüp onun son söylediğini ince bir sesle taklit ettikten sonra kahkaha attı. “Hâlâ okulunu bitirmedin ama zekisin, tabii.” Yaprak’ın yüzünü avuçları arasına alıp art arda kumral saçlarını okşadı. “Dünya zekisidir benim ikizim. Einstein yanında halt etmiş.”
Yaprak, Tarık’ın ellerini yüzünden sertçe savurdu. Ardından bir kez daha ona vurmak için hamle yaptı ama Tarık hızlıydı bu sefer; hemen ayağa fırlayıp ondan uzaklaştı.
“Sen okudun da ne oldu?” diye bağırdı sonra Yaprak, sinirlenmişti. “Götü başı dağıtmış o parti senin, bu club benim geziyorsun. Bir işe yaradığın mı var, hayırsız! Ben abimle birlikte iş yapıyorum en azından.” Poyraz Uludağ projesine onu da katmıştı. Bursa'daki mimarlarla çalışıyordu.
Tarık burun kıvırdı. Zerre kadar umurunda değildi. “Aferin kurşun asker,” dedi umursamazca. “Çalış.”
Bu noktada daha fazla dayanamadım. Sırtımı yataktan biraz doğrultup, hâlâ hemen yanı başımda dikilen Tarık’a baktım. “Sen hiç çalışmayacağını sanıyorsun herhalde,” dedim.
Yaprak sırıtırken Tarık’ın yüzü anında düştü. “Yenge, sen hâlâ orada mısın ya?”
Onu çalıştıracağımı çoktan unuttuğumu sanıyordu. “Sen benden kaçacağını mı sandın?” dedim sakin ama net bir sesle. “İşin bile hazır.” Bunu duyunca gözleri büyüdü. “Haftaya düğünüm var,” diye devam ettim. “Ondan sonraki hafta ikizin—” Yaprak’a dönüp kaşlarımı çattım; yaptığından memnun olduğu için sırıtıyordu. “—kendisi bize sormadan bir haftalık yurtdışı tatili ayarladığı için yine burada olmayacağım. Ama ondan sonraki hafta, sen eninde sonunda benimle çalışacaksın Tarıkcım.”
Dudaklarımı öne doğru büzüp başımı salladım. Poyraz ve Selim gece gündüz çalışırken o yan gelip yatıyordu, tabii ki izin vermeyecektim. “Psikolojik olarak kendini hazırlasan iyi edersin. Benimle çalışmak öyle gündüz kızlarla gece barlarda takıldığın kadar rahat değil.”
“Budur ya!” diye atladı Yaprak. Ardından Tarık’a dönüp dilini çıkardı. “Yengem benimle dalga geçiyor, tabii ki götürmeyecek diyordun ne oldu.” Sesini kalınlaştırarak Tarık’ın taklidini yaptıktan sonra kıkırdadı. “Ağlayacaksın galiba.”
Tarık'ın keyfi kaçmıştı biraz. Kendi kendine söylenir gibi, “Abim bile böyle zorlamıyor beni,” dedi. Gelmeyeceği konusunda işi yokuşa sürmeye devam ederse bu sefer Poyraz’ın onu işe sürükleyeceğini biliyordu aslında. Ondan pes etmişti böyle. Bana da saygı duyuyordu. Aksime gitmezdi kolay kolay. ““Senden çekeceğim var galiba yengecim,” dedi sonra. “Ben en iyisi son günlerimi yaşamaya gideyim.” Kapıyı işaret etti gitmek için. Gülerek başımı salladım. “Yakında çalışmaktan öldü dersiniz.”
Tarık kapıya yaklaşırken Yaprak arkasından yüksek sesle seslendi. “İlk iş gününde çelenk göndereceğim merak etme.”
Tarık geri durmadı. Kapı kolunu indirirken, arkasına bile bakmadan, “Sevgilini abimin ellerine verdiğimde onun cenazesine de gönderirsin,” dedi. ve Yaprak’ı arkasından öfkeli biçimde bırakmanın keyfiyle odadan çıktı.
“Şuna bak ya,” diye söylendi Yaprak. “Göt. Tehdit ediyor beni.”
Güldüm ona. “Rahat ol, abin bir şey yapamaz.”
Hiç inanmıyordu. “Sen öyle san yengecim. Konu ben olunca abim fazla korumacı davranıyor. Gidip dövmez tabii, öyle biri değil ama dövmekten beter ediyor.”
“Sen seviyorsan,” dedim omuz silkerek, “gerisi boş ver.” Gözlerim tekrar seruma kaydı; bitmesine az kalmıştı. “Baktın abin çok bunaltıyor seni, bana söyle. Ben de onunla uğraşırım.”
“Ya… yengecim…” dedi Yaprak birden. Yerinden fırladığı gibi yanıma geldi ve sıkıca sarıldı bana. Hiç beklemediğim için ellerim bir an havada asılı kaldı. “Bir tanesin sen!” Sesi fazlasıyla neşeliydi. Çenesi omzuma değdiğinde gülümseyerek ellerimi sırtına doladım. O sırada kapı açıldı. İçeri giren kişi bizi bu vaziyette görünce “Tam olarak ne kaçırdım?” diye sordu.
Poyraz’dı. Üzerindeki beyaz gömleğin kollarını kıvırmış, bize bakıyordu.
Yaprak benden uzaklaşırken bakışlarını kapıya çevirdi. “Her şeyi de bilme abicim,” dedi. Onunla uğraşmayı seviyordu.
Poyraz’ın dudağının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Kapıyı ardından kapatıp içeri girdi. İş konuşmak için Yaprak ve Tarık burada diye dışarı çıkmıştı. Ortalıkta Tarık’ı göremeyince, “O zibidi arkamı döndüğüm gibi kaçtı mı?” diye sordu bezgin bir sesle.
“Yok,” diye yanıtladı Yaprak, gülerek eski yerine oturduğunda. “Yengem travmalarını tetikledi onun.”
Bu sefer ben de güldüm. Poyraz anlamamış gibi bakınca, “İş konusu ya,” dedim. Hatırlayınca o da güldü. Sonra yanıma yaklaşıp seruma baktı. “Bitmiş bu.” Serumun üzerindeki mandal gibi şeyi aşağı indirip kanım setin içine akmasın diye kapattı. Daha önce olmuştu. “Çağırayım birini de çıkarsınlar. Sonra eve gidelim.”
Yaprak’la aynı anda birbirimize baktık ve “Hayır,” dedik. Biz plan yapmıştık bile.
Poyraz’ın kaşları havalandı. “Ne demek hayır?”
“Eve gitmiyoruz,” dedim net bir sesle. “Ertelediğimiz alışverişe gidiyoruz.”
Alışveriş bahaneydi. Hava çok güzeldi ve kendimi bir yere daha fazla kapatmak istemiyordum. Eve gidersem herkes oturup dinlenmemi isteyecekti ama ben gayet iyiydim. Biraz daha yatarsam kafayı yiyecektim.
“Ama–” diye itiraz edecek gibi oldu, hemen müdahale ettim. “Aması yok, çok sıkıldım ben yatmaktan. Yürümek istiyorum. Hem Defne ve Yağmur da gelecek…” Sırıtarak gözlerimi kıstım. “Biz planı çoktan yaptık yani anlayacağın. Beni işe göndermemek için bu kadar uğraştığın için sen de gidemezsin, tıpış tıpış peşimizden geleceksin.”
Yaprak durumdan açıkça keyif alarak “Duyuyorsun ya abicim,” dedi, “emir büyük yerden.” Ardından birden ciddileşti. “Haftaya düğün var ve benim kıyafetim bile hazır değil. İnanılır gibi değil. Mekânı ne zaman seçeceğiz? Daha davetiyeler var… Off!” Yerinden ayaklandı. Az önceki eğlenen ifadesi tamamen yok olmuştu. Telaşlanmıştı şimdiden. Bir ileri bir geri giderken “Hepsi nasıl yetişecek bunların?” diye söylendi Poyraz'a. “İzin vermedin ki geçen hafta bakalım. Yok dinlenmesi lazım, yok sonra diye diye bütün zamanı yedin bitirdin. Pes sana abi, pes!”
İyi olduğum hâlde Poyraz düğünle ilgili bir şeyler bakmama izin vermiyordu. Sağlığım onun için tek öncelikti. Açıkçası ben de tekrar yeni bir düğün hazırlığı için öyle hevesli değildim, o yüzden çok üstüne gitmedim bu olayın. Rastgele bir şey seçsek de olurdu.
Poyraz onun telaşını ciddiye almadı. “Çok konuşma da git hemşire çağır,” dedi çenesiyle kapıyı işaret ederek. “Serum çıksın da nereye istiyorsanız gidelim.”
Yaprak telefonunun çalmasıyla oturduğu yerden kalktı. “Önce gelinlik bakalım!” dediğinde mutluluk yeniden yüzüne yerleşmişti, benim aksime. Gelinlik kelimesini duyduğum ân hem gerildim hem de kötü bir his çöktü içime. Ameliyatımdan iki gün önce düğün tarihi alırken her şey normal gelmişti bana; zamanı vardı ya, evleneceğimi daha tam idrak edememiştim herhalde ama düğün günü yaklaştıkça sahte bir evlilik bile olsa yeniden gelinlik giyme düşüncesi beni korkutuyordu.
“Böyle mi olacaktı, insanı sonsuz derecede mutlu kılan şey, aynı zamanda üzüntüsünün kaynağı mı olmalı?” derdi Goethe, Genç Werther'in acılarında. Werther, her ne kadar pek haz ettiğim bir kitap karakteri olmasa da defalarca kez altını çizmiştim bu cümlenin. Hayatımda ilk kez gelinlik giydiğimde çok mutluydum, özenle yaptırmıştım. Hayallerimi içine sığdırırım sanmıştım. Oysa beni sonsuz derecede mutlu eden ân, o gelinliği giydiğim günken üzüntümün kaynağı da o gündü. Gelinlik günümün kefeni olmuş, mutluluğumu da benimle öldürmüş, bir daha gelinlik giyeceğim zamanda yüzümde bekledikleri mutluluğu benden çalmıştı.
Yaprak telefonuna cevap vererek odadan çıktığında ben öylece boşluğa bakıyordum. Bir hastane yatağındayım şimdi, tıpkı o gün gibi. Üzerimde gelinlik yerine hastane kıyafeti vardı. Üzerinden dört ay geçmişti, bebeğim yaşasaydı bu zamanlarda doğum yapacaktım belki. Şimdi o yoktu. O zamanlardaki ben de yoktum. Özel hazırlattığım o gelinliği giyip onunla evlenmek istedim diye yaşamıştım tüm bunları ben. Mutluluğum yoktu.
Hayır ağlamayacaktım, bu konuda kendimle anlaşmıştım. Kriz geçirdiğim günden beri bir kez bile ağlamamıştım hatta. Şimdi de ağlamayacaktım. Sadece üzgün hissediyordum. Üzüntümü gizlemedim ama. Poyraz’ın yanında duygularımı gizlememe gerek yoktu. İyiymiş gibi yapmama hiç gerek yoktu. Kendi istemişti bunu, duygularını dilediğin gibi yaşa yanımda demişti. İçime atarsam hasta olurmuşum ona göre. Hasta olursam hastaneye gelirdim yine. Tam çıkacakken hiç olur şey değildi. O yüzden üzüldüm ben de. İçimde ne kadar üzüntü biriktirdiysem hepsini dışarı attım.
Sonra “Nasılsın?” diyen tanıdık, yumuşak tınıyı işittim. Hemen yanı başıma, yatağın kenarına oturdu. Başım öne düşmüştü. Çenemi tutup kaldırdı. Gözlerimin içine baktı. “Üzgün duruyor biraz ormanlar.”
Dürüst oldum. “Üzgünüm biraz.”
İçten bir gülümseme sundu bana. “İstersem gitmeyiz bugün oraya.” Neye üzüldüğümü anlamıştı, hep anlıyordu beni. “Denemek istemiyorsan boş ver. Kimse bir şey diyemez sana. Ölçülerine göre hazırlatırız bir şeyler, olur biter. Yeter ki asılmasın suratın böyle.”
Başımı omzuma yatırdığımda benimle evlendiği için ona üzüldüm. “Keşke mutlu bir düğün hazırlığı yapabileceğin biri çıksaydı karşına,” dedim kısık bir sesle. “Sen mutlu olmayı hak ediyorsun. Sahte bir evlilik yerine mutlu bir evliliğinin olmasını çok isterdim.”
Çenemdeki parmakları yanaklarıma kayarken o hâlâ gülümsüyordu. Söylediklerim umurunda olmamıştı. “Ben mutluyum zaten,” dedi saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırırken. “Gerçeklere ihtiyacım yok.”
“Yine de–” dedim, devam etmeme izin vermedi.
“Yinesi yok. İyi kisi var.”
“İyi ki mi var?”
“İyi ki varsın.”
Bunu beklemiyordum. Hiç beklemiyordum hatta. Gözlerim gözlerine değdiğinde mavilerinin uçsuz bucaksız derinliğinde koybolacağımı sandım; öyle nasıl derindi gözleri de, sözleri de. Kaçırdım bakışlarımı. Bakamazdım ki şimdi. “Şey…” diye mırıldandım, başımı hafif sağa çevirerek. Ellerini yanaklarımdan uzaklaştırmak istedim biraz. Teması sözlerinden sonra kafamı daha da karıştırıyordu.
Elini yavaşça çekti sonra. İyi ki dedi diye hatırladım ona vereceğim şeyi. Aslında sonra verecektim ama konu değişsin diye şimdi versem daha iyi olurdu. Onun tarafındaki ikili çekmeceyi işaret ettim, “Orayı açar mısın?” dedim.
Dediğimi yaptı, çekmeceyi açtı ama içindekini çıkarmadı. Şaşırmıştı. “Bu ne?” diye sordu hediye paketi için. Aslında çok önceden alacaktım ama hastanede olmam ve onun beni bir an olsun yalnız bırakmaması yüzünden bir türlü fırsat bulamamıştım.
Dudağımın iki kenarında beliren büyük bir gülümsemeyle “Hediye,” dedim. “Senin için.”
Şaşkınlığı geçmemişti. “Benim için mi?”
Önce ona kızdığım sebep için kaşlarımı çattım ve “Doğum gününü kutlamamıza izin vermedin diye erken alamadım,” dedim ters ters. Sonra yine gülümseyip hediyeyi açmasını istedim. Neredeyse on iki gün önce doğum günüydü. Artık otuz yaşındaydı ama sırf ben hastanede yatıyorum diye bırak aile arasında kutlamayı, pasta bile kestirmemişti. Kaç yaşına geldim, ne pastası diye söylendi bile hatta. Biraz da bu yüzden üzülüyordum. Benimle ilgilenmekten kendi hayatına zaman ayırmıyordu. Oysa doğum günleri her zaman gelmezdi.
Biraz utanmıştı hediye almama. “Hiç gerek yoktu,” derken bile geveliyordu sanki. Çekmeceden üstteki paketi çıkardığında, altta birkaç tane daha olduğunu görünce şaşkınlığı arttı. “Kaç tane aldın?”
“Sormasana, bak işte.”
Büyük olanı paketinden çıkardı. Profesyonel çizim setini görmek, yüzündeki gülümsemeyi büyütürken bana döndü bakışları. Resim çizen biri için ideal hediye diye düşünmüştüm, o da beğenmiş gibi bakıyordu. Yanında da eskiz defteri vardı. Onu da ayrı beğenmişti.
Kalemleri incelediğinde “Bununla çizersin artık beni,” diye takıldım ona. Çizmeyeceğini biliyordum. Yaprak da söylemişti bunu. Poyraz’a kaç kere yalvardığı hâlde bir kere bile çizdirememişti kendini. Garip bir prensibi vardı. Kimseyi çizmiyordu.
O da bana takıldı. “Bakarız.”
“Bence bir gün başaracağım bunu.”
Cevap vermedi, diğer hediyeleri açmakla ilgilendi. Kitabın olduğunu tahmin ettiğim pakete uzandığında “Bunların hepsini hangi ara aldın da getirdiler buraya?” dedi bu kez.
Kibirle sırıttım. “Benim isteyip de yapamadığım bir şey yok…” Bu konuda böbürlenmekten kaçınmazdım asla. Gülerek bana baktığında açsın diye paketi işaret ettim. “Bak onu çok seveceksin bence.”
Kenarları kırışmış ve sararmış kitabı paketinden çıkardığında kapağı görür görmez bakışları yine beni buldu. “Orijinal baskı mı bu?” dedi hayretle. “Bunu bu kadar kısa sürede nasıl buldun?”
Elinde A Tale of Two Cities vardı; İki Şehrin Hikâyesi’nin orijinal ilk baskısı. Normalde kolay kolay kitaplarımı paylaşan biri değildim, hatta hiç değildim ama Poyraz’ın bu kitabı sevdiğini öğrenince ona vermek istemiştim. “Bulmadım ki,” dedim sağ omzumu silkip. “Benim bu. Harun’dan eski evimden almasını istemiştim. Ağlaya ağlaya getirdi sağ olsun.” O evi hâlâ boşaltmıştım, bütün manevi eşyalarım oradaydı ama hâlâ gidemiyordum.
“Kendi kitabını niye bana veriyorsun? Hiç gerek yoktu buna.”
“Canım istedi, verdim. Ne var bunda?”
Kitabı bana doğru tuttu. “Bak emin misin? İstersen vermem sonra.”
“Biraz daha sorarsan pişman olacağım. Sus.” O kitabın altını çok fazla çizmiştim. Başkası olsa asla vermezdim ama ona verdiğim için üzülmüyordum. Aksine, mutluydum. “Kitabın içine baksana bir,” dedim sonrasında. İçinde başka bir hediyem daha vardı.
Dediğimi yapıp kitabın sayfalarını çevirdi. Bir şey onu durdurdu. İçindeki iki kağıdı çıkardı, uzun uzun baktı. Biraz daha baktı ve biraz daha. Ardından bana baktı ve “Bilet?” dedi anlamayarak. “Sanat galerisine?”
Dişlerimi göstererek güldüm ve “Evet,” diye onu onayladım. Ellerindeki göstermelik biletlerdi. Dün internetten iki kişilik ayırtmıştım. “Kardeşin bizden habersiz İtalya tatili ayarlamışken boşa geçmesin dedim, gitmişken o meşhur galeriyi de gezelim istedim. gerçi sen kesin gitmişsindir, ben gitmedim ama. Yani daha çok kendime aldım gibi oldu hediyeyi.”
Kahkaha attı. “İtalya’ya gittin mi peki?”
Onayladım. “Bir iki kez falan ama kısa sürdü. İş içindi yani o da, çok gezme fırsatım olmadı.”
“Emin ellerdesin merak etme,” dedi böbürlenerek. “Her yeri avucumun içi gibi bilirim, gezdiririm seni. Hem ben de gitmek istiyordum ne zamandır. İyi oldu.”
Yüzümü buruşturdum. “Hiç de iyi olmadı, bir sürü işim vardı benim.”
“Başladın yine.”
Kaşlarımı çattım bu sefer. “Ne demek başladın yine?”
İşaret ve baş parmağıyla burnumu sıkarken güldü. “İşle kafayı bozdun sen, dur biraz,” dedi, kendimi geri çekmeye çalıştım ama bırakmadı. “İş diye diye güzelim ülkeyi bile gezmemişsin hâlâ iş diyorsun. Sende biraz manyaklık da var ha, kabul et.” Hiç de kabul etmeyecektim, yine yüzümü buruşturdum ve elini ittirdim sonunda, burnumu acıtmıştı. Sinir ediyordu bazen beni.
“Sensin manyak!” diye çıkıştım. “Benden çok da farklısın ya zaten, annen bile seni bana şikayet etti ameliyatımdan önceki gün. Çok çalışıyor, şuna bir şey söyle, beni hiç dinlemiyor dedi kadın. Yalan mı?” Büyüttüğüm gözlerimle başımı abartılı bir şekilde iki yana salladım. “Değil. Dinliyor musun, dinlemiyorsun. Sabah akşam o toplantı senin bu toplantı benim, takıldın durdun. Bir de gözümün önünde yaptın, bana nispet yapıyordun resmen!”
İnanamamış gibi bana bakarken “Sen harbi manyaksın,” dedi, “aptal toplantıların nispetini niye yapayım ben sana, ruh hastası? Ondan mı kafama kitap atmaya çalıştın sen o gün?” Ben bu odada sıkıntıdan patlarken o işlerini yapıyordu, çok sinir olmuştum, kitabı da kafasına atmaya çalışmıştım ama denk gelmedi şansına.
Gözlerimi kaçırmadım. Hiç de pişman değildim. Az bile yapmıştım. “Keşke denk gelseydi.”
Hırslı tavrım onu yine güldürdü, başka bir şey söyleyecekti ki kapı iki kez tıklandı. Poyraz’la aynı anda o tarafa döndük. Gelen hemşireydi. Kapı kapalı değildi, Yaprak aralık bırakmış olmalıydı.
Daha sonra hemşire yanıma yaklaştı, taburculuk işlerim zaten yapıldığı için damar yolunu kolumdan çıkardıktan sonra dilediğim zaman çıkabileceğimi söyleyip, geçmiş olsun dilekleriyle odadan ayrıldı.
Poyraz’la yeniden baş başa kaldığımızda bu sefer o bana bir şey hatırlatmaya çalıştı. “Hazır annemden söz etmişken…” Elindeki hediyeleri komodinin üzerine koyduktan sonra beni işaret etti. “Onun diğer söylediklerini de bir tekrar etsene sen. Ne dediğini hatırlıyor musun?”
Hatırlıyordum ama inadına “Hiç de hatırlamıyorum,” dedim, sonuna kadar inkâr edecektim.
Yatağın altındaki ayakkabımı giyip kalktım ama Poyraz yerinde durmuyordu, dolapların önüne geldiğimde “Hatırlıyorsun hatırlıyorsun,” diyerek peşimden geldi. “Fil gibi hafızan var senin.”
“Palyaço balığıyım ben, hiç hatırlamıyorum.”
Üstümdeki pijamalardan kurtulmak istiyordum. Dolaptan askıda olan tek kıyafeti aldım. Su yeşili, ince askılı, dizimin bir karış altında biten ve yine dizimin bir karış üstünde yırtmacı olan yazlık bir elbiseydi. Diğerleri eşyalarımı bavula koymuştuk çoktan.
Elimdeki elbiseyle Poyraz’a döndüğümde yine burnumu sıkıp güldü. “Yalancı.” Saçlarım önüme düşmüştü, onları omzumun gerisine attığında bakışları kısa bir anlığına elbiseme değdi. Onun aldırdıklarından biriydi. Bir ara çiçekli elbiseleri giymeyi bırakmıştım ama aramız düzelince tekrar giymeye başlamıştım. “Biraz çalışmayı bırakmanı söylemişti ama işine gelmeyince nasıl da kaçıyorsun…” Omzumu silktim, işime gelmiyordu. “Seni de bana şikayet etti, biraz gezin dedi hatta. Yaprak da onun fikrini destekleyip bu tatili ayarladı. İyi yapmış. Sen benden de betersin çünkü.”
Banyo kapısının önüne geçtim ve “Sinirimi bozuyorsun,” dedim ters ters.
“Az bile yapıyorum.”
Suratımı buruşturup banyoya girdim ve çabucak üstümdekilerden kurtuldum. Saçlarımı da tepeden tokayla sabitledim. Dün uyumadan duş alabildiğim için mutluydum. Eğer almasaydım hastaneden çıktığım gibi dışarıda asla gezemezdim.
Banyodan çıktığımda diğer kapı da aynı anda açıldı. Yaprak içeri girdi. Giyindiğimi görünce bir gözünü kıstı, işaret parmağıyla beni gösterdi ve “Ne diyordu abim sana…” dedi. Cevabını beklemeden büyük bir zevkle kendi tamamladı cümlesini. “Çiçek açmışsın. Kesinlikle çiçek açmışsın yengecim. Yakışıyor bu renk sana.”
İstemsizce başımı öne eğip kendime baktım, boydan hiç dikkatli incelememiştim. Bu rengin bana yakıştığını bilsem de öyle çok güzel hissetmiyordum bugün. Bazen olurdu ya hani… Ne yaparsan yap, tonlarca bakım da yapsan, aynadaki yansıman gözüne yabancı gelir. İşte öyle bir andaydım.
Poyraz aksini düşünüyordu, “Güzelsin, güzel,” dedi dolaptan bavulumu çıkarırken. Kendimi incelerken yüzümü buruşturduğumdan olsa gerek ne düşündüğümü anlamıştı.
“Şu lanet yerden gidelim de, nasıl göründüğüm hiç önemli değil.”
Yaprak onaylar bir mırıltı çıkardığında “Ay ben bir şey diyecektim, şimdi aklıma geldi…” dedi sonrasında. Merakla ona döndüm. “Telefonla konuşuyordum ya, kapattıktan sonra hemşireye haber vereyim dedim. Hemşirenin yanına giderken odanın önünde birini gördüm. Çıkıyordu galiba.” Kaşlarını çattı. “Görkem Soykan mıydı o? Niye geldi ki?”
Duyduğum isimle Poyraz’la aynı anda birbirimize baktık. Görkem buraya mı gelmişti? Hangi yüzle?
Hemşire odaya girdiğinde kapı aralıktı. Eğer Yaprak yanılmadıysa ve gerçekten buraya geldiyse, odaya giremediği için kapı aralığından bizi dinlemiş olmalıydı. Ölüp ölmediğimi merak etmiştir. O günden beri bir daha beni aramaya cesaret edememişti ama hastanede yattığımı biliyordu. Hatta utanmadan, bir notun içinde gül demeti yollamıştı bana. O sırada Poyraz odada yoktu şansıma. Notu yırtıp atmış, çiçekleri de hemşirelere vermiştim. Ondan gelecek hiçbir şey istemiyordum hayatımda.
Çiçeklerle ilgili onu açıkça uyarmış olmama rağmen bana çiçek göndermesi fazlasıyla sinirlendirmişti beni. Ama o günkü gibi öfkeyle onu aramadım. Arasaydım beni daha da çıldırtacak şeyler söyleyeceğini biliyordum. Ben de ona verebileceğim en ağır cezayı verdim. Yok saydım..
O gün gelen zakkumların gün geçtikçe Görkem'den gelmediğine emin olmakla birlikte kimin gönderdiğini de hâlâ öğrenememiştik. Sonrasında bir daha geldiyse bile haberim olmadı. Poyraz’ın bu işe el attığını biliyordum. Geldiyse bile Betül’den bana bir şey söylememesini istediğine emdim. İşlerime odaklanmak istediğim için bu konuda ona ters bir tepki vermedim. Ameliyata kadar bazı konuları bilinçli olarak askıya almıştım.
Ama artık iyiydim.
İyileştiğime göre; o çiçekleri gönderenle de, araştırmam gereken Suat Demirkıran’la da, bitirmek istediğim Soykanlarla da ilgilenmeye devam edecektim. Ben belki bir şeyleri ertelerdim ama asla unutmazdım.
Poyraz Yaprak’a dönerek “Boş ver sen şimdi başkalarını,’ dedi, “şu çekmecenin üstündekileri al da arabaya geç.” Konuyu kapatmaya çalışıyordu. Yaprak gözlerini Poyraz’a dikmiş cevap almak için diretirken Poyraz’ın sert bakışlarıyla karşı karşıya kalınca pes etti ve komodinin üzerindeki hediyeleri aldı.
“Açmışsın,” diye takıldı Poyraz’a. Yanında durdu ve defteri gösterdi. “Tam beni çizmelik bir deftermiş, bak.”
Hemen araya atladım. “Ben aldım onu. Sıranı bekle.”
“O benim abim,” dedi Yaprak dik dik.
Hiç geri durmadım. Parmağımdaki yüzükleri gösterdim. “Benim de nişanlım.”
“Sonuçta benim abim.”
“Sonuçta benim kocam olacak haftaya.”
Poyraz gülerek başını öne eğmiş iki yana sallarken gözlerinde de siz iflah olmazsınız bakışları vardı. “İçiniz rahat olsun,” dedi. “İkinizi de çizmiyorum.” Sonra kapıyı işaret etti. “Hadi, yürüyün artık.”
Yaprak’la aynı anda ona yüzümüzü buruşturup odadan çıktık. Çizmezse çizmesindi. Hiç meraklı değildim. Sadece biraz istiyordum; çok değil gerçekten, birazcık.
Sessizce hastanenin çıkışına kadar yürüdük. Kapıdan çıkar çıkmaz yaptığım ilk şey gözlerimi kapatıp ciğerlerime derin bir nefes çekmek oldu. Temiz hava içime doldukça dudaklarımın kenarı kıvrıldı. Uzun zamandır ilk kez huzur sarmıştı bedenimi. İlk defa nefes almak bir yükmüş gibi gelmiyordu, yaşadığımı hissediyordum.
Beni öldürmek isteyenlere inat, vücudumda bıraktıkları hasarlara rağmen ayaktaydım. Sağlıklıydım. İyileşmiştim. Ve her birine inat daha da dik duracaktım.
Ayakta öylece dururken bir el yüzünden gözlerimi açmak zorunda kaldım. Saçlarımdaki kıskaçlı tokayı çıkarmıştı. Saçlarım omuzlarımdan aşağı döküldü. Elinde tokayla bana bakan Poyraz’a bunu neden yaptığını sormak için döndüğümde “Böyle kalsın,” dedi gözlerimin içine doğru.
“Niye?” dedim.
“Daha güzel,” dedi.
Bunu daha önce de söylemişti. Saçlarımı açıkken daha güzel buluyordu. Gözlerimi kaçırdım istemsizce. Böyle şeyler söylemeseydi ne olurdu sanki. Tuhaf hissediyordum biraz. Hayır; kelimelerim bile lâl olmuş da boğazıma dizilmiş, dışarı çıkmıyordu. Öyle garip bir histi. Cevap veremediğim için ayrı bir kuruluyordum. Benim her zaman bir cevabım olurdu ama o böyle şeyler söyleyince kendimi susarken buluyordum, Fazlasıyla haksızlıktı.
Çok sinirlendim bu duruma. Hınçla tokamı ondan alıp saçıma geçirmeye çalıştım ama bu sefer de o tokayı elimden aldı, üstelik cebine attı. “Versene tokamı,” diye diklendim ama umursamadı bile.
Arabanın önünde bekleyen Yaprak, bezgin bir nefesle bize doğru seslendi. “Hey! Hadi ama ya! Sonra flörtleşirsiniz. Yer Cücesi kırk kere aradı beni. Beklemekten sıkılmış hanımefendi. Gidelim artık, yoksa bir kırk kere daha arayacak.”
Yaprak arabaya binerken yürümeye başladım. Flörtleşmiyordum ben, tartışıyordum. İkisi aynı şey değildi.
Poyraz sırıtarak peşimden geldi ama bakışlarım bir noktaya takılınca durduğum için o da durdu.
Birkaç metre ileride bir araba vardı. Tanıdık bir modeldi. İçindeki kişi görünmüyordu ama plakayı biliyordum. O arabanın kime ait olduğunu da.
Görkem’di.
Hâlâ buradaydı. Bugün çıkacağımı duymuş olmalı ki nasıl olduğumu görmek için bekliyordu. Poyraz “Niye durdun?” dediğinde bakışlarımı arabadan çekip ona döndüm.
Görkem’in hâlâ burada olduğunu bilirse sinirleneceğini biliyordum. Gidip kavga çıkarmasından korktum. O yüzden koluna girip sesi alçalarak, “Gidelim,” dedim. “Defne pasta kesmeyi sana bırakmayacak yoksa.”
Onu kendimle sürükleyeceğim sırada söylediğim cümlenin farkına vardım. Elimi koluna biraz daha sarıp dilimi ısırdım çabucak. Pot kırmıştım. Onun geçen doğum günü için bir kutlama yapamasak da en azından pasta kesmek gibi küçük bir planım vardı. Ama soru sormasın diye gelişine kurduğum cümle yüzünden ağzımdan kaçırmıştım.
“Pasta mı?”
Pot kırmanın verdiği utançla başımı sallarken “Pasta ya,” diye tekrarladım.
“Ben niye kesiyorum, sen iyileştin?”
Abartılı bir gülümseme kondurdum yüzüme “Dilim sürçtü,” dedim, “ben diyecektim. Ben keseceğim. Sen niye kesesin zaten.”
Anlamıştı tavrımdan ama anlamazlıktan gelmeyi tercih edip bana uydu. “Öyle olsun bakalım,” dedi.
Arabanın yanına gelince durduk. Kapımı açacağı sırada kolunu bıraktım, hemen açmasın diye elimi elinin üzerine koydum. Söylemek istediğim bir şey vardı.
Omzunun üzerinden bana döndü. Kaşları bir şey mi oldu dercesine havalanmıştı. Onunla uğraşmaktan yukarıda söylemeyi unutmuştum. Geç de olsa o gün kurduğum gibi şimdi de kurdum cümlemi.
“İyi ki doğdun,” dedim büyük ve en içten gülümsememle.
Sonra ne onun ne de benim beklediği bir şey yaptım. Parmak uçlarımda yükseldim, elimi boynuna doladım. Biri görsün diye değil, tamamen içimden gelerek sarılmıştım. Sadece doğum günü için değil, teşekkür de etmek istemiştim ona. Belki bilmiyordu ama onun varlığı karanlık hayatıma ışık olmuştu. Doğduğu için teşekkür etmek istiyordum ona. O doğmasaydı ben belki de ölüp gidecektim 6 Haziran’da ölüm kokan caddede, yaşamayacaktım bile.
Poyraz şaşırmıştı, elleri kalakaldı öylece. Bedeni kasılırken omzuna yasladığım çenemden nefesini tuttuğunu hissettim. “İyi ki tanımışım seni.”
Çok geçmedi, birkaç saniye sonra onun da elleri belimi dolandı. Çenesin boyun girintime yaslandığında iç çektiğini işittim. Çok sıkı sarılıyordu bana, bırakmak istemiyormuş, geri çekilirsem izin vermeyecekmiş gibi.
“İyi ki…” dedi sonra kulağıma doğru, neredeyse fısıldamıştı. “iyi ki çiçek açmışsın sen de hayatıma.”
BÖLÜM SONU...
***

(Elvin saçını boyamasaydı Poyraz'ın çizeceği)
Ben aşk nedir bilmem ama... Sizi çok seviyorum!!!!
Çok güzellerdi bu bölüm. Ayrı güzellerdi. Sonunda evlendiriyorum, diğer bölüm düğünümüz var. Şükür değil mi, şükür!
Diğer bölümde görüşelim.
Esen Kalın!!!
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 14.52k Okunma |
1.58k Oy |
0 Takip |
25 Bölümlü Kitap |