
ON YEDİ EYLÜL (III)
46. BÖLÜM: “GALİPLER”
⚖️
“Oyunu kuralına göre oynamaktansa oyunu kurmayı yeğleyenlerdik biz.”
12 EYLÜL 2028, SALI
ON YEDİ EYLÜL DAVASI, ARA DURUŞMA GÜNÜ
Sol kulağıma küpemi taktım ve saati kontrol ettim, biraz daha zamanım vardı.
Sinir bozukluğuyla ve tabii ufak bir heyecanla titrek bir nefes alırken bu kez sağ kulağıma küpemi taktım. Saçlarımı geriye doğru attıktan sonra boynumdaki kırmızı fuları düzelttim ve masanın üstünde duran aynamdan makyajımı son kez kontrol ettim.
Avukat olmak benim için bir bakımdan da özgürlük gibiydi. Giydiğim cübbenin verdiği sorumlulukların ağırlığını taşıyordum tabii, orası ayrı ama diğer yandan da taşıdığının altında kalmamak refah değil mi?
Tarafın oluyor bir kere… Nerede durman gerektiğine sen karar veriyorsun, cümleler en çok senin dilinde şekilleniyor; ya soluna bakıp şikâyetçi oluyorsun ya da sağına bakıp şikâyet edilen, yerin hiçbir zaman aynı kalmıyor.
Bir tarafı olmayan bertaraf olur, derler… Bu sözü alnıma yazmış olsaydım şayet, aynaya her baktığımda ancak bu kadar benimseyebilirdim.
Cübbemi kolumun arasına aldıktan sonra çantamı omuzuma takıp odamdan ayrıldım. Büronun çıkışına doğru yürürken topuklularımın sesi yine bazı yüzlerin bana çevrilmesine sebep oldu. Tabii bunun nedeni topuklu ayakkabılarım değil, muhtemelen herkesin merak ettiği duruşmadaki müdafi olacak olmam da olabilirdi.
“Hop hop hop!” diye karşıma çıkan Aykut, duygusal düşüncelerimden sıyrılmama neden olurken beni gülümsetmeyi başardı çünkü baştan aşağı mor giyinmişti. “Al bakalım bunu,” diyerek parmaklarının arasında tuttuğu minik nazar boncuğunu bana uzattı. “İhtiyacın olacak, kem gözlerden ırak olacaksın, Miraycığım…” Ardından tuhaf bir sesle “Unutma,” diye ekleyip nazar boncuğunu parmaklarımın arasına bıraktıktan sonra omuzuma dokunurken “Sayer Hukuk burası,” dedi ve gözlerini kırpıştırdı. “Sen de Miray’sın, sana inanıyorum.”
Sanki ilk kez duruşmaya çıkıyormuşum gibi rollere bürünmesi de acayipti bu adamın. Gerçi bu duruşma, çoğu duruşmadan önemliydi. Kendisi de bürosu adına etki yaratacak bir duruşma için epey heyecanlanmış gibiydi.
Klasik Aykut.
“Bir duruşup geleceğim, abartma,” dedikten sonra nazar boncuğunu gömleğime tutuşturdum.
Bugün beyaz gömlek ve beyaz etek giymiştim; beyazın daima saflığı temsil ettiğine inanırdım, kardeşim de ben de öyleydik, bu yüzden bembeyaz giyinmiştim.
Aykut, üstüme tutuşturduğum nazar boncuğuna bakarken “Canım avukatlar, buraya bakın bakalım!” dedi ve bir anda iki sefer peş peşe alkış tuttu. Başımı çevirdiğimde herkes merakla bu yöne bakıyordu. “Miray’a moral alkışı! Koray’ı alıp gelmezse de kendisini kovuyorum!”
Herkes alkış tutarken ben de hafifçe Aykut’un koluna vurdum. “Bak, zaten kaç gündür uyku uyuyamıyorum, deli etme beni, vururum!”
“Umarım uyumadığına değer… Aksi takdirde hem işsiz kalacaksın hem de depresyona gireceksin. Zaten hâli hazırda çalkantılı bir aşk hayatın var, bunlar da üstüne tuz biber olur. Hah!” Arkasını dönüp podyumda yürüyormuş gibi iki adım attı ve odasına girdi. Kapıyı kapatmadan önce “Bol bol su iç!” diye bağırmayı da ihmal etmedi.
Aldırmadan yürüdüm, bürodan çıktım ve derin bir nefes alıp İstanbul’un pis havasını içime çektim. Yalan yok, bu kez gerçekten umudum vardı; matematiksel hesaplamalarım, Fırat’ın tanıklığı ve Beyhan Bey’in 17 Eylül 1998 günü için anlatacakları mahkeme heyeti için önem teşkil edecekti. Bir umut, tutuksuz yargılanma almak için heyecanlanmıştım işte.
Adliyeye doğru yürümeye başladım; gereksiz heyecanım kimi zaman karnımı ağrıttı ama dik durup ruh hâlimdeki dengesizlikleri önemsememeye dikkat ettim. Her adımımda başka bir kelime ekledim savunma cümlelerime, her sokakta başka bir savunmamı düşündüm ve bu şekilde gide gide yolu sonunda tamamladım.
Adliyenin önündeydim.
Saati kontrol ettiğimde, duruşmaya on beş dakika kaldığını fark ettim. Bizden önce herhangi bir duruşma yoktu, yani beklemeyecektik muhtemelen.
Adliye girişindeki güvenlik kapısının hemen önünde beliren haber muhabirlerine kısaca baktıktan sonra avukat girişinden değil de vatandaş girişinden mi girsem, diye düşündüm ama Allah aşkına, bunlardan mı korkacaktım ben?
Avukat-personel girişine doğru emin adımlarla ilerledim. İçlerinden bazıları arkası dönük olduğundan kameralarını bana dönük tutmuşlardı, bense yalnızca önüme baka baka yürümeye devam etmiştim.
“Müdafi geliyor, tutun kamerayı, çabuk,” diye bir ses işittiğim an başımı onlara doğru çevirdim. Bir yandan yürümeye devam ederken diğer yandan da en az on kameranın, yanlış saymadıysam sekiz mikrofonun bana doğru uzatıldığını fark edip olduğum yerde kalakaldım.
Tabii ki sorular peş peşe gelmeye başladı. “Miray Hanım, bir 17 Eylül doğumlu olarak beş gün sonra gelecek doğum gününüz için alınacak önlemlerden kısaca bahsedebilir misiniz?”
Başka bir muhabir, “Kardeşinizi bu mahkemede savunabilecek misiniz? Bize biraz düşüncelerinizden bahsedebilir misiniz? Daha önce konuşmamıştınız, bugün konuşmayı düşünür müsünüz acaba?” diye sorunca sesli bir nefes verdim.
Elimi biraz havaya kaldırdıktan sonra “Tek bir şey söyleyeceğim,” deyip arkama adliyeyi alacak şekilde hafifçe döndüm. Kameraların beni çektiğinden emin olduğum an “Önce arkadaşımı beş kurşunla yaralayıp ölümüne sebep olduğu için, ardından süt kardeşimin haksız yere cezaevinde kalıp katil olarak anılmasına sebep olduğu için, şimdiyse öz kardeşimin aylarca hapis yatıp gençliğinin baharında ona büyük bir kâbus yaşattığı için; birkaç saat sonra duruşmada tutuklu yargılanacak olan İlkhan Taşkın’ın sonu olacağım,” dedim.
Gelen soruları bu kez dinlemeden adliyenin içine girdim, güvenlikten geçtikten sonra da ikinci kata çıkıp duruşma salonunun önüne yürüdüm.
Şimdiden toplananlar toplanmıştı, keyfim yerine gelmişti; belki de biraz da burada kudurtmam gerekiyordu onları.
Katta bulunan beş güvenlik, bizim duruşmamız için burada bekliyordu.
Birkaç tanıdık gazetecinin bana doğru bakıp iyice süzdüklerini fark ettiğim an, başımı sağ tarafıma doğru çevirdim. Gördüğüm ilk kare, Teoman’ın ve Mir Beyaz’ın buraya doğru hızla ilerlemesinden ibaretti. Şaşkın ve telaşlı yüzlerinin ardından gelecek haber beni şimdiden bozguna uğratırken sakin kalamadım ve onlara doğru iki adım atarak aramızdaki mesafeyi kapattım.
“Ne oldu?” diye sordum hemen. “Kötü bir şey yok, değil mi?”
“Miray,” dedi Mir Beyaz, kısık bir sesle. Kulağıma doğru eğilirken eniştemin kaygılı gözleriyle meraklı gözlerim buluştu. “Dün, akşama doğru neler olduğundan haberin var mı?”
“Yok,” dedim kısık bir sesle.
Eniştem etrafa göz gezdirirken Mir Beyaz, “Az önce Varan Alp söyledi, Başsavcı maalesef davayı Kamil Savcı’dan almış, daha doğrusu almak zorunda kalmış,” diye sıkıntıyla söylendi. “Dün değişmiş yani duruşmanın savcısı.”
Şoka girdiğimden dolayı birkaç saniye öylece bakakaldım. İnanamıyordum.
“İyi de neden?” diye sordum öfkeyle. Mantıklı bir sebep düşünürken ise “İnanamıyorum! Haberim yok böyle bir gelişmeden! Niye?” diye sormaya devam ettim.
Böyle bir aksiliğin gerçekleşmesi için önemli bir hadise olması gerekirdi çünkü Kamil Savcı kısa bir süredir bu davayla ilgilenmesine rağmen epey emek vermişti ve görevini de layığıyla yerine getirmişti.
Ne olabilirdi ki onu görevinden alıkoyacak?
“Varan Alp de bilmiyor ne olduğunu…” dedi eniştem, etrafına kısa bir bakış attıktan sonra. “Neyse, Koray’ı getirdiler mi? Konuştun mu sen?”
Derin bir nefes alıp verdim. “Görmedim daha…” dedikten sonra kaşlarımı çattım. “Peki yeni savcı kim? Tanıyor muyuz?”
İkisi de başını olumsuz anlamda sallayınca elimi çantama daldırıp telefonumu çıkarmaya çalıştım.
Mübaşir duruşma salonunun kapısını açarken ona doğru dönüp arkamı işaret ettim. “Aman dikkat edin, sanıkların aileleri yakın oturmasın,” diye uyardım sessizce. Mübaşir başını olumlu anlamda sallarken ben de telefonumu açıp Varan Alp’i aradım.
Eniştemle Mir Beyaz da duruşma salonuna girdiler.
Birkaç saniye Varan Alp’in telefonunu açmasını beklerken bu saatte bile deliye döndüğüm doğruydu.
Telefonu meşgule verdi ama üç saniye sonra karşımda dikildi, ben de telefonu çantama attım.
“Bu işine yarar mı?” diye sorunca elindeki beyaz tahtaya bakakaldım.
Kısaca inceledikten sonra “Bırak şimdi tahtayı,” dedim ve tahtayı elime aldım. Biraz ağırdı. “Yeni savcı kim? Neden duruşma öncesi savcı değişiyor? Başsavcı bizimle dalga mı geçiyor? Neymiş o çok önemli mesele?”
Bana doğru bir adım attı. “Başsavcı bana bir bilgi vermedi.” Öfkeyle gözlerimi yumdum. “Kamil Savcı da ateş topu gibi şu an, benimle bile konuşmuyor. Anlamadım tam…”
Bıkkınlıkla sesli bir nefes verdim, sonra da sırtımı duvara yasladım. O da yüzümü incelerken “İyi misin?” diye sordu.
“Biraz modum düştü,” diye itiraf ettim. “Kaç senelik avukatım, ilk defa savcının duruşmadan önceki gün değiştiğini görüyorum.”
Başını olumsuz anlamda salladı. “Ama şu an bunu değiştirebilir miyiz? Hayır.” İkna edercesine gözlerini kırptı. “Değiştirebileceklerine odaklanırsan senin için daha iyi olur.”
Gözlerimi kaçırdıktan sonra “Tamam,” deyip gözlerinin içine dikkatlice baktım.
Varan Alp’le İzmit’ten döndükten sonra birbirimizi hiç görmemiştik ama sürekli iletişimdeydik. Eskisi gibi değildi, beni hep arıyordu ve konuşmaya çalışıyordu. Fakat duruşma üzerine kafamı o kadar çok yormuştum ki ikimizin arasında ne gibi gelişmeler oldu, onu fark edememiştim.
Beyhan Bey’in odasındaki sarı laleleri gördükten sonra Varan Alp’e biraz yumuşamıştım. Nedenini bilmiyordum, istemsizce değerli hissettirmişti.
Ama daha önce değersiz hissettiğim çok an olmuştu.
Ona yeniden güvenip güvenmemek konusunda kararsızdım. Bariz görünen duygularımı bastıramazdım tabii ama yine de kararsızdım. 17 Eylül’ün yaklaşıyor olması, duruşma günü, belirsizlik… Her şey üst üste binince daha da stres oluyordum. Ama bana daha önce kötü gelmesine rağmen hâlâ iyi gelen bu adam, yine bir şekilde bana destek oluyordu.
Savunmamı hazırlarken beni aramıştı, belki de çizerek savunma yapmam gerektiğini söylemişti, bana tahta bulup getirmişti.
Düşüncelerimden sıyrılmama sebep olan dokunuşu, sessiz ve sakindi. Koluma değen parmaklarına kısaca baktıktan sonra, “Çok bir şey değişmeyecek, merak etme,” dedi.
Başımla onayladıktan sonra “İlkhan’ın avukatı da değişmemiştir umarım,” dedim gülümseyerek.
Elini geri çekerken gülümsedi, sonra da “O da değişsin, müşteki vekili de değişsin,” dedi hızlıca. “Senin karşında dağ olsa yıkılır muhtemelen.”
Kaşlarımı çatarak gülümsediğimde pot kırmış gibi bakakaldı, toparlarcasına açıklama yapmak için dudaklarını aralayınca da “Kabul ediyorsun yani,” dedim. Gülümsemem iyice derinleşti.
“Hiçbir zaman kötü bir avukat olduğunu iddia etmedim.”
Aynen, dercesine başımla onaylarken “Avukatlık mı?” diye sordum. “Ben başka bir şeyi kastetmiştim.”
Donakaldı, sonra da gözlerini kaçırıp yutkundu. Etraf gittikçe kalabalıklaşırken gözleri insanlara değdi, ardından toparlanarak “Doğru,” dedi. “Her zaman öyleydi.”
Sesli bir nefes verdikten sonra “İyi bari,” deyip çantamın düşen kolunu omuzuma getirdim. Ardından duruşmaya kısa bir süre kaldığını fark edip “Ben yavaştan geçiyorum,” dedim.
Aklı başında değilmiş gibi “Nereye?” diye sorunca gözlerim kısıldı.
“Duruşma salonuna.”
“Ha evet,” dedikten sonra ileriyi işaret etti. “Ben tahtayı getirtirim içeriye. Ağır şimdi, sen taşıma.”
“İyi,” deyip son kez baktıktan sonra ağır ağır yürüyüp bekleme koltuklarından birine oturdum.
Kısa bir süre kendi içimde neler olabileceğini hesap ettikten sonra koridordaki hareketliliğe göz gezdirdim. Çoğu avukatın ya da izleyecek vatandaşın gözü, elbette 41. Ağır Ceza Mahkemesi Duruşma Salonu kapısında ve hemen yanındaki bekleme koltuğunda oturan bana değip sıkıldıkça başka yönlere sapıyordu.
Gazetecilerin çoğu, duruşmanın başlamasına kalan dakikayı sosyal medyadan duyurup müdafinin -yani benim- adliyeye geldiğini de ekledikten sonra bir bilgi edinememişti anlaşılan. Savcının geçtiğimiz günlerde değişmesi, kamu için de yargı tayfası için de epey ani ve korkunç bir haberdi, sosyal medya da pek sıcak bakmayacaktı. Arkada neler döndüğünü fazlasıyla merak ediyordum.
İlkhan’ın avukatı Emirhan gözüküyordu fakat araları bozulduğu için anlaşmalarının da bozulduğunu düşündüğümden ötürü bu bana çok garip gelmişti. Belki de yüklü bir miktar ödenmişti Emirhan’a, o da savunmayı kabul etmişti. Olabilirdi bu… Ya da o da son dakika başka bir avukatla anlaşmıştı, bu da pek umurumda değildi.
Tanık listesini inceledikten sonra nereden başlayacağımı son kez tekrar edip sakinleşerek ayağa kalktım.
Muhtemelen birazdan başlayacak olan duruşma sebebiyle koridor epey kalabalık hâle gelmişti, herkes buraya bakıyordu.
Mübaşir kapının önüne çıktıktan sonra “2027/138 esas!” diyerek duruşmanın başladığını duyurdu. “Birazdan sanıklar içeri alınacak, Avukat Hanım.” Bunu bana dönerek söylemişti.
Koridordaki kalabalık gittikçe çoğalmaya başladı, ben de gerilerek mübaşire döndüm ve “Bakabilir miyim dosyaya?” diye sordum. “Bu arada burası çok kalabalık, arkadaşlar ilgilenecek mi?”
Mübaşir dosyayı bana gösterirken “İnsanlar merak ediyor, o yüzden geldiler muhtemelen, gizlilik kararı kalktı ya… Ama merak etme, içeride üç gazeteci bir de birkaç avukat var. Baro Başkanını saymıyorum, diğer savcıları da… Onları aldık. Kimlik bakıyorum genelde, akrabaları da aldım. Yer kalmadı başka…” diye bilgi geçti kısaca.
“Tamam,” dediğim sırada elindeki dosyayı okuyordum. “E burada savcı ismi de müdafi ismi de yazmıyor. Ne alaka?”
Kaşları havaya kalktı. “Dosyayı sabah aldım, kapılara asmak için ama bazılarında yazmıyor…” Sadece 17 Eylül davası için değildi bu, diğer davalarda da müdafi ya da müşteki vekili yazmıyordu. “Birazdan heyet gelir, geç istersen Avukat Hanım. Oturma düzenini sağlayacağım, inşallah sıkıntı çıkmaz. Tanık var mı içeride? Sen de bir bak istersen, herkese tek tek soruyorum.”
Başımla onayladıktan sonra oflayarak içeriye kısa bir bakış attım. “Teoman!” diye seslendim enişteme doğru. “Mir Beyaz, gelsenize!”
İkisi de bana doğru dönünce elimle gelmelerini işaret ettim.
“Siz tanık mısınız?” diye sordu mübaşir, dosyaya bakarken.
“İkisi de tanık,” dedim.
“Tamam, biz içeride duramıyoruz sanırım,” diyen Mir Beyaz, bekleme koltuğuna geçti. “Annemler nerede?”
Teoman Mir Beyaz’ın yanına oturdu, ben de onlara doğru eğildim. “Burası size emanet. Güvenlik falan var ama siz de polissiniz ya hani, bir zahmet azıcık etrafa dikkat edin.” Koridora kısa bir bakış attım. “Annemler gelince söylersiniz, sıra sıra çağırılacaksınız. Eğer ara verilirse çıkacağım yanınıza. Bir de sakin olsunlar, tamam mı?”
İkisi de uslu çocuklar gibi arkasına yaslanıp başını olumlu anlamda salladı.
Duruşma salonuna ilk adımımı attığımda, içerinin epey karışık olduğunu fark ettim. Tüm koltuklar dolmuştu, herkes birbiriyle konuşuyordu ve mahkeme heyeti henüz yerinde değildi. Müşteki vekilinin olduğu kısma baktığımda kimseyi göremedim. Müdafi masasına doğru ilerlerken Varan Alp’in en önde oturduğunu fark ettim, tahtayı sanık kürsüsüne doğru bırakmıştı.
Yanından geçerken başını kaldırdı ve “İyisin, değil mi?” diye sordu.
Başımı olumlu anlamda salladıktan sonra sandalyelerin önünden geçip müdafi masasına doğru yerleştim. Zabıt katibinin geldiğini gördüğüm an, sandalyeden kalkıp beyaz tahtayı önüme çektim. Kısa bir süre mübaşirle konuştum ve tanıkların gelip gelmeyeceği hakkında bilgiler verdim, o da salonda herhangi bir tanık olup olmadığını sordu.
Beş dakika içerisinde sessizlik sağlandı. Aslında heyecan yapmamıştım ama az biraz gerilmiştim; bunun sebebi hem savcının değişmesi hem de vekillerin henüz duruşma salonu içerisinde bulunmamasıydı.
Bir tek ben vardım.
Sağımda duran kapı açıldı, mübaşir öne çıktı ve heyet gelmeye başladı.
Gördüğüm görüntü karşısında önce kaşlarımı kaldırdım, sonra da sesli bir nefes verip Varan Alp’e doğru döndüm.
Gelen kişi Onur’du.
Neden şaşırmamıştım acaba?
Sinirle önümdeki tahtanın duruşunu düzeltirken heyetin geri kalanı da geldi ve herkes sandalyesine yerleşti. Mahkeme başkanı, zabıt katibine doğru eğilerek fısıltıyla birkaç kelime mırıldandı. Ben de önümdeki mikrofonu düzeltip tahtayı herkesin görebileceği şekilde iyice sabitledim.
Duruşma salonuna kısaca göz attıktan sonra Elif’in ve Menderes’in de geldiğini görünce başımla onaylayıp gözlerimi kırptım. Anneleri, tanık olacağından ötürü dışarıdaydı; tıpkı diğer tanıklar gibi.
Tekrardan masamdaki diğer müdafi sandalyesine ve müşteki vekili masasına doğru kısaca baktıktan sonra birkaç kez öksürüp sesimi kontrol ettim.
Koray’ın daha fazla içeride kalmasına göz yumamazdım. Onu bugün o delikten çıkartmak zorundaydım. Bu yüzden ne olursa olsun sakin kalmak zorundaydım…
Şu an gözlerini üzerime diken Onur’dan ya da mahkeme başkanının sert ve sorgulayıcı bakışlarından ötürü gerilmek, yalnızca acemilikti. Ben oraları geçeli seneler olmuştu.
Evet, sakin kalmak zorundaydım.
Kolunu havaya kaldırarak zannımca kolundaki saate bakan hakim, bulunduğum masaya baktıktan sonra bakışlarını duruşma salonunun kapısına doğru çevirdi. Mübaşir içeri girdi, kapıyı kapatmadı ve başıyla onayladı, ben de müdafi ya da müşteki vekilinin geleceğini anlayıp kaşlarımı havaya kaldırarak bakışlarımı sabit tuttum.
Gözlerimi kıstığımda gördüğüm ilk kişi, cübbesini giyerek koltukların arasından geçen bir kadındı. Kıvırcık saçlarını cübbesinin arasından çıkarıp havalandırdığında, ön koltuktaki avukatların ve birkaç tanıdık yüzün ona dönük olduğunu fark ettim. İçimde körüklenen öfkeye asla engel olamazken elimi yumruk hâline getirip sıktım ve yanıma doğru gelen bu kadına, anlamadığımı belli eden bir bakışla sırıttım.
Sandalyeye otururken “Merhaba,” demeyi de ihmal etmedi. Müdafi olduğunu, ancak yanıma oturduğunda kavrayabilmiştim.
Gözlerime inanamıyordum.
“Dalga mı geçiyorsunuz?” diye fısıldadım yüzüne doğru. Sandalyeme oturup “Siz savcı yardımcısı değil miydiniz?” diye sorunca sorgulayıcı bir bakışla neredeyse tüm vücudumu süzdü.
İğrenircesine yüzüne hava yaptı ve “Parfümünüz çakma sanırım, biraz ağır kokuyor…” dedi kısık bir sesle. Hayretle bakakaldım. “Ayrıca evet, savcı yardımcısıydım ama görevimden istifa ettim, avukatlığa geri döndüm.”
Hâlâ inanamıyordum.
Varan Alp’e doğru dönüp bakışlarını kontrol ettiğimde Öznil’e kilitlendiğini fark ettim, o da şok olmuştu.
“Baroda tanıdık var sanırım,” dedim gereksiz bir nefretle. “Ne ara aldınız ruhsatınızı, kimliğinizi?” Bu kez ben ona iğrenerek baktım. “Ne ara savcı yardımcılığından istifa edip katil savunuculuğuna geçtiniz?”
Bana acemi bir avukatmışım gibi esefle bakakaldı. “Katil demek için neticelenmiş bir dava hakkında konuşmamız gerekirdi, sen resmen yargısız infaz yaptın…” Ses tonumu taklit etti. “Öyle değil mi?”
Kısık bir sesle, duymayacağı şekilde “Başlayacağım şimdi senin yargına da infazına da…” diye söve söve başımı heyete doğru çevirdim. Sabitlediğim bölgede duran tahtaya bakan hakim, gözleriyle işaret edip soru sorar gibi başını salladı. “Gerekli,” diye açıkladım kısaca. Bu kez sesimi yüksek tuttum. “Savunma için gerekli.”
Kaşları havaya kalktı. “Savunma için tahta mı kullanacaksınız?”
Başımla onaylarken Öznil denilen bu ne idüğü belirsiz hukukçu, “Resim dersinde değiliz ama…” diye fısıldadı saçlarını kulağının arkasına sıkıştırarak.
Gözlerim önce Ümit Haldun İnal’a, ardından da “Sanıkları içeri alalım!” diyen hakime döndü.
Büyük bir sinirle “Dikkat et de o resmi suratında çizmeyeyim,” dedikten sonra önüme döndüm. Onun duymayacağı bir şekilde “Geri zekâlı,” diye mırıldandım. Kimdi ya bu kadın? Dün bir, bugün iki… Neyin nefretiydi de gelip bize dadanmıştı?
“Aslında seninle bir derdim yok, o yüzden boş boş konuşma. Hem bak, ayıp oluyor artık.” Parmağını gözüme sokarcasına heyeti işaret etti. “Benim derdim iki kişiyleydi, onu da hallettim.” Kısaca sevimsiz yüzüne baktıktan sonra Varan Alp’i işaret etti. “Önce onunla.” Kaşlarım çatıldı. Kamil Savcı’nın olduğu kısmı işaret ederken “Şu sakallı, bıyıklı adam benim abim,” dediğinde tabiri caizse şoka girdim. “İkisi yüzünden görevden atılabilirdim, problem yaşadık, oldukça…”
Sandalyemi geriye çekerek “Kamil Savcı senin abin mi?” diye sordum emin olmak adına.
Başıyla onayladı. “Ta kendisi.”
“İnanamıyorum ya,” dedim iğrenircesine. “O adam sayesinde davaya daha yakındık, güvende hissediyorduk kendimizi ama senin yüzünden davadan mı çektiler?” Duruşma salonunda olmasak bir tane patlatırdım suratına da dua etsin ki birazdan başlayacaktı. “Tabii işin içinde Ümit Haldun İnal ya da Yenilikçi Halk Partisi olunca savcıyı değiştirirler, avukatı kabul etmemezlik yapmazlar ya da Ümit’in oğlunu savunuyorsan baro hemen avukatlık ruhsatını geri verir. Böyle böyle yürüyor işler… Ümit Haldun İnal’ın yanında olan, yargıda da mı kazanıyor? Ha işte o biraz zor…”
Öznil, bakışlarını dik tutup sanık kısmına doğru dönünce o an Koray’ın ve İlkhan’ın geldiğini fark ettim. İkisi de sanık kürsüsünün arkasındaki sandalyelere yerleşmişti. Koray’ın yanında jandarma vardı, zavallı kardeşim o kadar zayıflamıştı ki…
Hakim duruşmayı, “Sanıklar İlkhan Taşkın, Behzat Ali Yücesoy ve Koray Lalezar duruşma salonuna alındı. Sanık müdafi Öznil Kavakcı ve Miray Hilde Lalezar’ın; müşteki vekili Ceren Derviş’in geldiği görüldü. Açık yargılanmaya başlandı,” diye başladı.
Şaşkınlıkla başımı müşteki vekiline doğru çevirdim. Geldiğini fark etmemiştim ve onu tanımıyordum. Muhtemelen Ümit Haldun İnal, kızı için oğlunu da tehlikeye atmayacak ve oğlundan asla şikâyetçi olmayacak kıytırık, pısırık, toy bir avukat bulmuştu.
Öznil de demek ki hem Behzat’ın hem de İlkhan’ın avukatı olmuştu.
CMK’da böyle bir madde vardı ancak gerekçeyi sağlayabiliyorlar mıydı, muamma. Birbirinden çelişkili birçok beyanda bulunmuşlardı zamanında. Bu yüzden Emirhan, Behzat Bey’in vekilliğinden çekilmişti.
Ama Öznil başarmıştı demek.
Ne hikmetse…
Hakim iki kez öksürdükten sonra salona kısa bir bakış attı, daha sonra Koray’ı işaret ederek “Koray Lalezar’dan başlayalım,” dedi.
Koray iki adım öne çıkarken elimi kalbime götürdüm ve hüzünle kardeşime baktım, elimi indirdiğim anda da ilk gördüğüm kişi şerefsiz İlkhan’dı. Yanında da abisi şerefsiz Behzat oturuyordu.
Dişlerimi sıkarken başımı sola doğru çevirip “İki günde ne kadar yalan uydurabildiyseniz hepsini sizinle birlikte bu duruşma salonuna gömeceğim,” diye fısıldadım. Öznil bu söylediğimi duydu ancak cevap vermedi.
Mahkeme başkanı elindeki dosyaları kısaca okudu: “Koray Lalezar, bize taksi aradığını, birkaç kamyon gördüğünü, yolun karşısına mı artık, neresiyse…” dedi kısık gözleriyle. “Oraya buraya geçip en son taksiye bindiğini söylemişsin. Anlat bakalım, tekrardan dinleyelim.”
Koray onay beklercesine bana bakınca başımı salladım. Kürsüdeki mikrofona eğilerek konuşmaya başladı: “Hakim Bey, ben aşağıya koşarak indim…” Kekeledi ancak iki saniye sonra toparlandı. “Taksi aradım, biraz yolda yürüdüm, çok karanlıktı, kamyonlar geçiyordu, otostop çektim ama kimse durmadı, bakmadı bana. Neyse, ileriye doğru gittim, dedim ya, sonra geriye yürüdüm, çiçekçinin çaprazında sanırım, orada bir otoban var, oraya indim. Suç mahalline yakın bir yer. Daha sonra, şansıma ben tam o tarafa yürürken önümden taksi geçti, ben de bindim. Ama hani şey,” derken eli kolu titriyordu. “Telefon çekmediği için ben kimseye ulaşamadım, efendim. İlk tek diş çektiğinde, direkt babamı aradım, bayağı korkmuştum çünkü…”
“Babanı nereden aradın? İnsan bir polisi aramaz mı? Ailen hukukçu kaynıyor maşallah… İçlerinden birine haber verebilirdin. Alıkonulduğunu iddia eden sensin,” diyen hakim ne yazık ki haklıydı.
Koray birkaç saniye bekledi, sonra da “İnanın o an sadece eve gitmek istiyordum,” dedi savunmasız bir ses tonuyla. “Tek hayalim eve gidip güvende hissetmekti. Eniştemi falan karıştırmak istemedim, korktum.”
“Tamam da neden korktun? Diyorsun ki: Bir şey yapmadım,” diye tekrarladı hakim. “Bir şey yapmayan bir çocuk niye korkar? Anladık geceydi, karanlıktı falan da genç adamsın. Neyden korktun Koray?”
Koray bıkkın bir nefes verdi. “Babamın mesajları geldi, Sayın Hakim. Onun mesajlarını görünce ona hemen ulaşabileceğimi düşündüm.”
“Koray, sana neden korktuğunu sordum,” dedi mahkeme başkanı bastıra bastıra.
Araya girmek için müsaade istedim, hakim bana dönünce ise ayağa kalktım. “Müvekkilim, tıpkı sizin de söylediğiniz gibi genç bir çocuk.” Çocuk, kısmını iyice bastırmıştım. “Genç adam… Derken?” İstemsizce gülümsedim. “Bu işin kadını erkeği yok, korkmak ya da cesur olmakla da bir ilgisi yok… Korktuğu durum apaçık ortada. Bahsettiği cümleler, HTS ve PTS kayıtlarınca doğrulandı ve hepsi dosyada yer alıyor. Müvekkilimin ürkmesinin nedeni, öncesinde alıkonulması. İsterseniz önceki gün ne yediğinden başlasın anlatmaya?”
Bir tık sert çıkıştığımdan ötürü hakim başını yana yatırarak bıkkın bir nefes verdi. “Avukat Hanım, izin verirseniz işimizi yapalım. Biz de meseleyi iyice anlayalım diye uğraşıyoruz burada,” deyince tepkisiz kalıp sandalyeme oturdum. Hakim, “Koray Lalezar, devam et. Tamam, öncesinde alıkonulduğun için korkuyordun. Geçtik. Eee? Sonra neler oldu?” diye sorularına devam etti.
Koray hemen “Babam beni alacağını söyledi, ben de on dakika civarı bekledim, gelip beni alacağında da nerede olduğumu tam göremedim, bilmiyordum, anlayamadım. Ama şey, Gebze’ye yakın bir yerdeydim herhalde, dakikadan ötürü söyledim bunu,” diye açıklamaya başladı. “Sonra beni aldı…” dediğinde kafası karışmış gibi kaşlarını çattı. “Evet, aldı, İstanbul’da bir işimiz olduğunu söyledi, çok korkuyordum ve sorgulamadım.”
“Baban sana ne olduğunu sormadı mı Koray?” diye araya girdi Onur.
Koray “Sordu,” dedi hemen. “Anlattım, şok oldu adam.” Elini havaya kaldırıp indirdi. “Ama işi çok acildi, bir yandan da yol gittik, geri döndük yani.”
Hakime döndüğümde öfkeden sırıtmamak için epey direndiğini fark ettim. Şansımıza bu kez daha genç bir hakim denk geldiğinden sert ve gıcıktı.
“Ben korktuğum için çok sorgulamadım. Yine oradan geçtik, çok korktum,” dedi Koray, gayet samimi bir dille. “O ara saat daha 00.00 olmamıştı, ablama mesaj atmamıştım oradan geçerken, bunu da oradan hatırlıyorum. Telefon da pek çekmiyor o taraflarda. Tam beş dakika sonra Melek ablamın bulunduğu otobandaymış sinyalimiz, ben de o yüzden buradayım Sayın Hakim.”
Hakim dosyaları karıştırırken “Araç hiç durmadı mı?” diye sordu.
Koray “Hayır, durmadı. Trafikte yavaşladık ama durmadık,” deyince ise başını salladı.
“Koray, sen,” dedi hakim, kararsız bir bakışla. “Enişten polis, süt kardeşin, ağabeyin yani, o da polis… Hani diyorum ki: Acaba silah kullanmaya meraklı olabilir misin?”
“Hiç silah kullanmadım, profesyonel atış yapamam,” dedi Koray, tıpkı ona ezberlettiğim gibi.
Hakim sesli bir nefes verdi. “Peki Koray,” dedi korkutucu bir sesle. “Melek İnal’ı sen mi öldürdün?”
Koray başını olumsuz anlamda salladı. “Melek ablayı ben öldürmedim.”
“Babanla işin neydi? Niye bir kamera kaydı yok, neden aracın içinde senin olduğunu ispatlayamıyoruz? Tesadüf mü şimdi bunlar?” diye yüksek bir sesle sormaya başladı hakim.
İzin istedim ve sonrasında da ayağa kalktım. “Sayın Hakim, izninizle HTS ve PTS kayıtlarınca onaylanan ve dosyada yer alan, sanığın ifadesini doğrulayacak bir anlatımda bulunmak istiyorum. Tüm salonun, heyetin ve meslektaşlarımın anlayacağı biçimde anlatmak isterim. Fakat bundan önce tanığımın salona çağrılmasını ve dinlenilmesini talep ediyorum.”
Hakim başını sallarken “Başlayalım bakalım,” dediği an duruşmanın uzun süreceğini anlamıştım. “Tanığı alalım salona.”
İki dakika içerisinde Fırat, jandarma ile beraber mahkeme salonuna giriş yaptı. Tanık kürsüsüne doğru yürürken ben de tekrardan ayağa kalktım, olur da soru sormak istersem diye.
“Tanık önceki duruşmalarda tanıklık ettiği için yemin edilmeyecek,” diye kısa bir hatırlatma yaptı hakim. “Fırat Gümüşpala, önceki duruşmalarda ettiğin yemini sana hatırlatmak isterim.” Ardından Onur’a doğru kısa bir bakış attı ve “17 Eylül davası yürütülürken kamera görüntülerinize ulaşılmış, daha sonra da TCK 188 ve 6136 sayılı Kanun - Madde 13/1 gereğince hapis cezasına çarptırılmışsın,” diye başladı.
Onur başıyla onayladıktan sonra Fırat’a doğru dönerek “O gün orada yine bu ceza kapsamında işlediğin suçlar nedeniyle mi bulundun?” diye sordu.
Fırat, “Sayılır,” dedi, kararsız kalarak. “Aslında o şekilde değil. Örgüt bana telefonla ulaşıp yapmam gerekenleri tek tek söyledi, ben de yerine getirdim.”
“Örgüt dediğin kişiler arasında Sema Ağca isminde bir üye var mıydı?” diye sordu hakim, Erkin’i kaçıran kadının adını ve soyadını vererek. “Kendisini tanıyor musun ya da ismini duydun mu?”
Fırat’ın gözleri kısıldı. “Ben oradan kimseyi tanımam. Bana bir keresinde bir işimde yardımcı oldular, ben de onlara yardım etmeye devam ettim. Parası da iyiydi.”
“Para karşılığında bir polis memurunun silahını taşıyıp başka bir yere götürdün yani?” diye sordu Onur, sert bir sesle. “Ve sanık Koray Lalezar’ı alıkoydun… Öyle mi?”
“Evet. Ben bunları o zamanki savcıya anlattım zaten.”
Hakim hemen, “Evet, okudum, fark ettim, biliyorum yani,” dedikten sonra zannımca ifadeyi bir kez daha okudu. “Sonraki duruşmalarda da bir kez tanık olarak çıkmışsın ve ifadenle çelişen bir beyanda bulunmamışsın çünkü pek konuşmamışsın.”
Onur, hakime doğru başını çevirip “Sayın Hakim, kendisine saatler ve dakikalar hakkında soru sormak isteriz. Eski savcılar pek üstüne düşmemiş fakat bir uyuşmazlık çıkar diye ben, kendisine bir soru yöneltmek istiyorum,” dedi. Hakim ise başıyla onayladı. Onur, bu kez Fırat’a dönerek “Çiçek buketinin içine silahı bıraktın, sonra da oradan ayrıldın,” diyerek onaylamasını istedi. “Değil mi?”
“Evet, doğrudur.”
“Koray Lalezar senin yanından ayrıldıktan kaç dakika sonra sen aşağıya indin ve hangi yolu kullandın?”
Tıpkı Fırat gibi ben de bunu epey düşündüm.
Fırat, “Yani…” dedi ve duraksadı. “En fazla beş dakika.”
Onur bu kez Koray’a döndü. “Sanığa sorum var,” diyerek ayağa kalkmasını sağladı. “Koray, peki sen aşağıda dolandığını iddia ettin ve taksiye binene kadar belirli bir süre geçtiğini söyledin ya… O hâlde niçin Fırat’la karşılaşmadın?”
Koray bana doğru dönünce biraz düşündükten sonra söz hakkı istedim.
Hakim başıyla onaylayınca ise “Müvekkilimin dolandığı bölge ile Fırat Gümüşpala’nın aracı park ettiği bölge arasında -yani çiçekçi- epey mesafe var. Teoman Çakmak’ın aracına bindiğini de ispatladığımızı belirterek karşılaşma ihtimallerinin yüzde elliden bile az olduğunu söyleyebilirim,” diye kısaca açıkladım. Tahtaya doğru yürüdükten sonra “Bölgeyi kısaca çizmek isterim,” dedim ve kabataslak bir resim oluşturdum. “Eğer çiçekçiden çıkıp otobana girdiyse, İstanbul yoluna girmesi için sağ tarafı kullanması gerekecek. Müvekkilim Koray Lalezar’ın yürüdüğünü ve araç aradığını iddia ettiği bölge, bu kısımda kalıyor.” Daha da sol taraflara gelecek şekilde daire çizdim. “Yani isterse arada on dakikalık bir boşluk olsun, müvekkilim Koray Lalezar ile tanık Fırat Gümüşpala’nın karşılaşma olasılığı çok düşük.”
Fırat, bana destek çıkarak “Doğru, ben sağ taraftan gittim,” dedi.
Ona gerek yoktu zaten, bu yüzden “PTS kayıtlarında da her şey sabit,” diyerek yine hukuku kullandım.
Onur başıyla onayladı, hakim de “Peki, tamam,” diyerek önündeki ifade dosyasına döndü. “Tanığa bizim de elbette birkaç sorumuz var,” dediğinde ise tahtadan ayrılarak sandalyeme doğru yürüdüm, daha sonra da oturdum. Önümdeki kâğıda savunmamı not olarak eklerken hakim de “Koray Lalezar’la daha önceden tanışmıyordun, değil mi?” diye sordu.
Fırat başını olumsuz anlamda salladı. “Yok, tanışmıyordum.”
“Onu alıkoymanın sebebi, onu polis memuru zannediyor oluşunmuş, doğru mudur?” diyerek tekrardan ifadelerde de bulunan o soruyu sordu.
“Evet.”
Hakim başını sallarken “Bunu sana düşündürten şey silahı elinde tutuyor olması olabilir mi? Ya da seninle boğuşması, seni tehdit etmesi?.. Bir terslik yaşandı mı?” diye soru sormaya devam etti.
Merakla Fırat’a döndüm. “Yok, hiçbir terslik yaşanmadı. Süt çocuğu gibiydi zaten. Acayip korkuyordu,” dedi uzata uzata. “Değil silahı eline almak, silahla yan yana gelse ödü kopardı muhtemelen.”
Hakimin kaşları çatıldı. “İfadelerde ya da tanık beyanlarının hiçbirinde silahı, Koray’ın elinde görmediğini söylemişsin? Şimdi yeni bir soru soralım: Gözünden kaçırdığın bir vakit, Koray silahı eline almış olabilir mi? Seni tehdit etmek için olabilir ya da senden kaçmak için?”
Hevesle elimi kalbime götürdüm ve buradan bir şey çıkması için kısmen umutla doğruldum.
Fırat bir süre sessiz kaldı. “Çiçekçideyken silahı tutmasını istedim, tutmadı.” Yüzünde küçümseme ifadesi vardı. “Buketin içine koydum ben silahı, sonra da çiçek buketini ona verdim. Belki o ara parmağı falan değmiş olabilir.”
“Yahu silahı eliyle tutmuş, kavramış olabilir mi, diye soruyoruz sana!” dedi mahkeme başkanı, sertçe. “Sen de diyorsun ki, parmağı değmiş olabilir!” Hayretle kaşlarını çattı. “Düzgün cevap ver. Boş bir anınız oldu mu? Arkanı döndüğün ya da onu silahla yalnız bıraktığın bir an…”
Fırat’ın gözleri kısıldı. “Bir tane amca vardı çiçekçi dükkânında. Belli yani, kafası kırık…” dediğinde herkesin kaşları çatıldı. Mahalle ağzıyla konuşmasa iyiydi. “Bize buketi yaptı, bahçeye kadar yürüdü, sonra baktım midesini tutuyor. Koray’a döndüm, ödü kopmuş zaten, dedim bari ben amcayı içeriye götüreyim…” İki kez öksürdükten sonra devam etti. “Bunu deyip buketi Koray’a teslim ettim, amcanın koluna girdim, sonra baktım kusmaya başladı, ben de eğilip sırtını sıvazladım. O arada Koray silaha dokunmuş olabilir.”
Hem suçlu hem yardımsever… Fırat’ın profili epey çelişkiliydi.
“Var mı kamera kaydı?” diye sordu mahkeme başkanı, savcıya doğru.
Onur başını olumsuz anlamda salladı. “Tek bir kamera kaydına ulaşılmış, bir de telefondan çekilen görüntü var tabii…”
“Anladım,” dedi hakim, bana doğru dönerek. “Sizin sorunuz var mıdır müdafi?”
Ayağa kalktıktan sonra Fırat’a doğru dönüp “Evet, var,” dedim. Fırat yüzünü bana çevirince “Sence maktulü, Koray öldürmüş olabilir mi? Hal ve hareketlerini en son sen gördün...” diye sordum.
Müşteki vekili ayağa kalkıp “Sayın Hakim, bu objektif bir soru değildir ve mahkemeye somut yararı bulunmamaktadır. İtiraz ediyoruz,” deyince sinir bozukluğuyla gülümsedim.
Mahkeme başkanı bana doğru dönerek “İtiraz reddedildi, yine de dinleyelim,” deyince rahat bir nefes verdim, müşteki vekili de yerine oturdu. Adını bile hatırlamadığım, salağın tekiydi. Asıl onun hiçbir yararı yoktu mahkemeye.
Fırat, “Koray yapmamıştır çünkü aşağıya inip kaçtığı için geri dönüp silahı almasının manası yok. Bir de neden çıplak elle ateş etsin ki, geri zekâlı mı bu?” diyerek kendince Koray’ı savundu.
Mahkeme heyeti ve Onur, Fırat’ın mahalle ağzıyla konuşması nedeniyle sabır fısıltılarıyla bir tavana bir de birbirlerine bakıp durmuştu.
“Ya kusura bakmayın ama ben olsam eldivenle ateş ederdim, zaten silaha eldivenle dokundum,” diye devam etti Fırat. “Ben de bir insanı öldüremem tabii, o kadar değil ama olur da zorunda kalsam kendimi neden ifşa edeyim ki?”
Aklın yolu birdi, çocuk doğru söylüyordu.
“Tamam, sessizlik şimdi…” dedi mahkeme başkanı, kısık bir sesle. “Avukat Hanım, başka sorunuz var mı? Mahkeme için katkısı olmayacaksa daha fazla soruya lüzum yok.”
“Kendisi çiçekçiye giderken park yolunu mu kullanmış yoksa ileri yürüyüp merdivenlerden mi inmiş? Bunu sormak isterim,” dedim ki bu konu üstünden daha fazla varsayım yapılmasın.
Fırat kaşlarını çatıp “Ben…” dedi ve duraksadı. “Parkı gördüm aşağıda ama insanlar var diye diğer taraftan yürüdüm. Önce çapraz yürüyerek aşağıya indim, merdivenleri görünce de oraya yürüdüm çünkü bayağı karanlıktı, yolu falan kaybettim, merdivenleri görmem iyi oldu yani…”
Fırat’ın parkta insan gördüğünü söylemesi tutarlı bir beyandı, gerek olursa diye savunmama eklemek adına tekrardan not aldım.
“Merdivenlerden inerken herhangi bir şahısla karşılaştın mı?” diye sordu Onur.
Fırat bir süre duraksadı, ardından “Ya yalan olmasın, kimseyi görmedim ama merdivenlerin üstünde daha yeni sönmekte olan bir izmarit gördüm,” deyince gözlerimi belerttim.
Bunu şimdi mi söylüyordu?
Müşteki vekili ayağa kalktıktan sonra “Belki de sanık Koray Lalezar içmiştir? Bu da mahkemede somut bir delil niteliği taşımaz,” deyince önümdeki bilgisayarı kafasına fırlatasım geldi ama tabii ki böyle bir şey yapmadım, barodan atılmak gibi bir isteğim yoktu.
Kaşlarımı çattım. “Müvekkilime yapılan kan testlerinden düzenli olarak sigara içmediğini görebilirsiniz Avukat Hanım,” demeyi tercih ettim.
“Düzenli olarak içtiğini iddia etmedim.”
Hakim bir anda “Kendi aramızda konuşmuyoruz,” diye sertçe ikaz etti. Fırat’a doğru döndü tekrardan. “Tanık söylesin. Sanık Koray Lalezar’ın yanında var mıydı sigara falan? Çakmak da olabilir. Fark ettin mi?”
“Yoktu,” dedi Fırat. “Silah ya da çakı var mı, diye ceplerini aramıştım. Arabaya da baktım, bir şey yoktu vallahi.”
Müşteki avukatla göz göze gelince keyifle gözlerimi kırptım.
Hakim bu kez Koray’ı işaret etti. “Koray Lalezar, ayağa kalk.” Kardeşim, tıpkı hakimin söylediği gibi ayağa kalkıp dimdik durdu. “Sigara içtin mi o gün? Yanında sigara paketi ya da çakmak var mıydı?”
“Sayın Hakim, ben sigara kullanmam. Kan testlerimde de mevcuttur,” dediği an kibar dili ve saygısı nedeniyle gülümseyerek baktım yüzüne. “Bir iki kez kullandığım olmuştur ama onda da pek benlik olmadığını fark ettim. Ailem de şâhidimdir.”
Mahkeme başkanı, Koray’ın söylediklerinden sonra başını olumlu anlamda salladı. “Peki sen aşağıya inerken hangi yolu kullanmıştın?”
“Ben restorandan direkt aşağıya indim.”
“Yani?” diye sordu hakim anlamayarak. Bir yandan da bilgisayarı inceliyordu. “Nasıl bir yoldan aşağıya indin?”
“Ormanlık alandı,” dedi Koray kısaca. “Bir de çok dikti, inerken kolumu falan çizmiştim. Hatta indiğim kısımdaki ağaçlardan biri çok kalındı, hatırlıyorum, biri üstüne sarı bir bez bağlamıştı. Korkmuştum o ağacı görünce.”
Mahkeme başkanının yüzü bilgisayara dönüktü, buna rağmen sırıttı. “Sen böyle her şeyden korkar mısın?” diye sordu yavaş yavaş. “Biraz cesur ol ya…”
Koray ne diyeceğini bilemeyerek bana dönünce tebessüm ettim.
“Artık korkmuyorum Sayın Hakim,” dedi birkaç saniye sonra. “Merdivenlerden inmedim, o bölgenin de biraz çaprazda kaldığından emindim çünkü dediğim gibi, biz sol taraftan geldiğimiz için çiçekçinin alt tarafları, yani sağ taraf İstanbul yoluydu, fark edebiliyordum.”
Mahkeme başkanı bir süre duraksadı, heyetle kısa bir konuşma içerisine girdi. Ardından bana dönüp “Başka bir soru yoksa tanığı salondan çıkaralım, çok kısaca savunmanızı dinleyelim,” deyince başımla onayladım.
Fırat, jandarmalar eşliğinde mahkeme salonundan çıkarılırken ben de ayağa kalktım. Bu süre zarfında izleyici kısmında oturan Varan Alp’e kısa bir bakış attım; o da tıpkı benim gibi şimdiden yorulmuşa benziyordu.
Gözlerimi Varan Alp’in üstünden sonunda çektiğimde, bu kez İlkhan’ın pişkin simasıyla denk geldim. Değil babası olacak Ümit Haldun İnal, Yargıtay gelip onu korusa mahkûmiyet almasına engel olamayacaktı. Bugün bu şerefsizin tutuklanmasını sağlamak zorundaydım. Hiç değilse kardeşimi o delikten çıkarmak zorundaydım, en azından bu gerekiyordu!
İlkhan’ın üstünden gözlerimi çekip aniden “Sayın Hakim,” diyerek söze girdim. “Tanığımızın beyanlarıyla birlikte müvekkilim Koray Lalezar’ın restoranın önünü terk ettiğini ve otobana indiğini, önceki mahkemelerde sunulan HTS ve PTS kayıtlarınca desteklemiş olduk. Müvekkilimin silaha dokunma olasılığı, tetiği çekmese bile silahı kavrayıp onu alıkoyan şahsa yöneltme olasılığı yüksektir fakat tıpkı kendisinin de belirttiği gibi daha önce silah kullanmaması, tanık beyanlarınca kuvvetlenen silahtan korkma duygusu bize kendisinin suçsuz olduğu konusunda kuvvetli bir delil sunmaktadır. Nasıl ki cinayetin bir video kaydı yok, müvekkilimin de silaha öncesinde dokunduğu anın video kaydının olmaması normaldir fakat kendisi aylardır sebepsiz yere cezaevindedir. Üstelik tanık beyanında sabittir ki: Merdivenlerin üstünde henüz yeni sönmekte olan izmaritin görünmesi, olay yerinde bir başkasının da olacağının ispatıdır. Ne tanık Fırat Gümüşpala ne de müvekkilim Koray Lalezar, o gece sigara tüketmemiştir. Yeni sönmüş izmarit, önceki mahkemelerin içeriğinde de çokça bahsedilen sigara mevzusunu yeniden açığa çıkarmıştır. Müvekkilimin dosyada tutuksuz yargılanması, diğer sanık İlkhan Taşkın’ın tutuklu yargılanması, bizler için çok daha umut vadedecektir, bu nedenle taleplerim, savunmamda sabittir.”
Tüm bu söylediklerimi hızlı konuştuğumdan ötürü neredeyse üç nefeste bitirdiğimden ötürü dilim damağım kurumuştu. Zabıt katibine tekrar yazdırana kadar da epey süre geçmişti. Normal şartlarda duruşmaya ara vereceğimiz o süreye gelmiştik. Muhtemelen birkaç tanık dinledikten sonra duruşmaya ara verilecekti.
Sandalyeme oturduktan sonra birkaç yudum su içtim fakat yanımda bir hareketlenme meydana gelince elimdeki su şişesini masanın üstüne bırakarak başımı soluma doğru kaldırdım.
Öznil söz hakkı isteyerek ayağa kalkmıştı.
“Buyurun,” dedi mahkeme başkanı.
“Müvekkilim İlkhan Taşkın’ın tüm şüpheleri tanık beyanlarınca giderildiğinden ötürü kendisinin bir dahaki duruşmaya kadar tutuksuz yargılanması daha adil bir karar olacaktır, bu nedenle tutuksuz yargılanmasını talep ediyoruz,” dedi geri zekâlı. Normalde insanlara hemen gerzek tanısı koymazdım ama hangi akla hizmet İlkhan şerefsizini savunurdu ki? Ve bunu yapan bir kadındı!
Cıklayarak ayağa kalktım ve “Sayın Hakim, o hâlde beş gün sonraki cinayetten sonra kendisini tutuklarsınız ama bu kez…” derken hakim sözümü kesti.
“Lütfen!” dedi sertçe. “Söz hakkı istemeden konuşmuyoruz. Biz sizi dinledik, şimdi diğer müdafiyi dinleyelim.”
Yumruğumu sıkarak sandalyeme geçtim.
Öznil alelacele, “Müvekkilimin tek şüphesi karın boşluğundaki yaralanmadır ve olay ilk duruşmada tanık beyanlarıyla beraber aydınlanmıştır. Bunu ısrarla uzatmak acemiliktir, Sayın Başkanım. Yani biz şimdi her tanığı beş kez mahkemede tanık olarak mı çıkaralım? O hâlde yargı aşaması ne kadar uzayacak? Şimdiden duruşma başlayalı yarım saat hatta kırk dakika oldu bile… Bu gidişle akşama kadar burada kalırız. Herkesi dinlemenin manası nedir?” deyince hayretle kaşlarımı çattım.
“Gerekirse sabahlayacağız,” dedi hakim, sert ve oldukça ters bir sesle. “Pes edenler adliyeden şimdi çıkabilir. Ne kadar tanık varsa dinleyeceğiz, taleplerinizi ve savunmalarınızı da bu aşamalardan sonra söyleyin lütfen.” Bunu ikimize de söylemişti.
Öznil oflayarak sandalyesine oturdu.
“İddia makamı olarak olay gününü kısaca anlatması için Teoman Çakmak’ın tanık olarak dinlenmesini talep ediyoruz Sayın Hakim,” dedi Onur.
Sıra Teoman’daydı.
“Tanığı alalım salona,” dedi mahkeme başkanı, mübaşire doğru.
Kısa bir süre içinde Teoman, tanık kürsüsüne doğru ilerledi. Sonra da önceki duruşmalarda ettiği yemin ona hatırlatıldı.
Teoman’a süre dolayısıyla hızlıca Koray’la olan ilişkisini sordular.
Bu şekilde açıkladı: “Koray benim kayınbiraderim, kendisini çok da severim. Polis memuruyum ve…” Duraksadı. “Silaha ya da direkt mesleğime özel bir ilgisi yok, olsa fark ederdim. Zararsız, genç bir çocuktur. 17 Eylül dosyasıyla da maalesef bu şekilde bir bağlantısı oldu ama tamamen tatsız bir mesele yüzünden.”
“Siz o gün Koray’ı nereye götürecektiniz?” diye sordu hakim, önündeki dosyayı karıştırırken.
“Koray’la beraber o tarihte İstanbul’da ikamet ettiğim evime geçecektik.”
“Kendisi niçin İstanbul’a gelmişti? Hafta içi…” Hakim düşünceli bir yüz ifadesiyle bakışlarını Teoman’da sabit tuttu. “Genelde hafta içi gelmediği hakkında bilgiler var önümde. Tek başına İstanbul’a yolculuk yaptığı günler cuma ve hafta sonu gözüküyor. Niçin perşembe?”
Hakimin bu sorusu yersizdi.
“Ya hafta sonu gelmesinin nedeni hafta içi okulu var, ondan ötürü…” diyerek Koray’ı işaret etti. “Değil mi Koray?”
Koray başıyla onayladı ve durumu açıklamak için mikrofona doğru eğildi. “Genelde ailemle yolculuk yaparım. Bazen sıkılınca birkaç kez tek başıma yolculuk ettiğim de oldu, bunlar da okulum vardı diye hafta sonu gerçekleşti. Henüz okulum açılmamıştı, ben de eniştemle takılıp ablama geçerim, diye düşündüm.”
Hakim tekrardan Teoman’a döndü. “Kendisinde şüpheli bir hareket sezdiniz mi?”
“Hayır,” dedi Teoman soğuk bir sesle.
“Başka bir yere gitmek istediği oldu mu?” diye ekleme yaptı Onur.
Teoman yine “Hayır,” dedi.
“Siz emniyetten direkt eve geçecektiniz ama ifadelerde bulunan mesele dolayısıyla Savcı Bey’in evine geçtiniz, doğru mudur?” diye sordu hakim. “Bu mesele de epey karışık, daha çözen olmadı…”
Teoman utanç dolu bir tebessümle gözlerini yumup geri açtı. “Neticelendiği için biz de çok kurcalamadık Sayın Hakim.”
“Doğrudur,” diyen mahkeme başkanı, Onur’a döndü. “Sayın Savcım, eklemek istediğiniz bir soru var mıdır?”
Onur da “Tanığa başka sorum yok,” dedikten sonra arkasına yaslandı.
“Tamamdır, siz salondan çıkabilirsiniz,” diyerek kapıyı işaret etti hakim. Teoman da hızlı adımlarla salondan ayrıldı. “O halde Mir Beyaz Küfe’yi de dinledikten sonra ara veririz, bölünmesin şimdi.”
Mahkeme heyeti başıyla onayladı.
“Tanık Mir Beyaz Küfe’yi salona alalım.”
Mir Beyaz salona girdi, kendisi davada hâlâ yargılandığından ötürü yemin etmedi ve hemen sorulara geçildi.
“Tutuksuz yargılanmanıza rağmen dava hâlâ hükme geçmediğinden sanık sıfatıyla tanık olacağınızdan yemin etmeyeceksiniz,” diyerek kısaca bilgi verdi mahkeme başkanı. “Mir Beyaz Küfe, o gece, 16 Eylül akşamı, Fırat Gümüşpala’yı ya da Koray Lalezar’ı bölgede gördünüz mü?”
Mir Beyaz mikrofona doğru eğilip “Koray Lalezar’ı görmedim Sayın Hakim fakat Fırat Gümüşpala, içinde ruhsatı bana ait olan silahın bulunduğu buketi bizzat teslim eden şahıstır,” dedi.
“Kendisini bölgeyi terk ederken gördünüz mü?” diye sordu hakim.
Mir Beyaz başını olumsuz anlamda salladı. “Melek’in direkt alerjisi başladığı için restorana girdik, kapıyı kapattık.”
“Peki sen buketin niçin geldiğini sorgulamadın mı?” diye sordu Onur, garipseyerek.
Mir Beyaz kaşlarını çattı. “Ya tabii düşündüm ama restoranı kapattırmıştım, belki restoran sahibi ya da çalışanlardan biri kibarlık yapmıştır, ablam ve eniştem yollamıştır, en kötü ihtimal yanlış gelmiştir, falan filan… Bu gibi düşünceler geldi aklıma, pek sorgulamadım.”
Hakim pek tatmin olmadı. “Arabanı alıp seni darp etmeye çalışıyorlar, buna rağmen gidip niçin kız arkadaşına sürpriz yapmakta ısrarcı oluyorsun sen? Anlayamadık.” Gözlerimi devirdim ve ayağa kalkmak için izin istedim, hakim müsaade etmedi. “En son yaparsınız savunmanızı.”
“Sayın Hakim duruşmada beş belki daha fazla tanık çıkacak, gece mi yapacağım savunmayı? Anlamadım,” diyerek karşı çıktım.
Tüm heyet bozularak bana dönünce ise oflaya oflaya oturdum.
Mahkeme başkanı sabır fısıltılarıyla Mir Beyaz’a müsaade edercesine “Buyur, sen cevap ver,” dedi. Ara ara tip tip bakmayı da ihmal etmedi. Sanki biz bayılıyorduk tanıkların sözünü kesmeye! Daha önce tutuklu yargılanan bir sanığa neredeyse iştirak mı ettiniz diye soracaktı, bir de bana tip tip bakıyordu. Ya sabır…
Mir Beyaz’ın pişman olduğu aşikârdı, bu nedenle hüzünle “Bu her zaman başımıza gelebilir,” demeyi seçti. “Polisim, her gün anormal olaylarla karşılaşıyorum. Bana tuhaf gelmemişti. Hem ne olursa olsun o gün, günlerden 17 Eylül değildi.”
Sol tarafımda bir hareketlenme hissedince Öznil’in ayağa kalktığını fark ettim. Hakime döndüğümde ise cinnet geçirircesine müdafi masasına bakıyordu. Sanırım birazdan bağıracaktı.
“Sayın Hakim, tanığın beyanları hayatın olağan akışına uygun değildir,” dedi Öznil dünyanın en klişe avukat cümlesini kurarak. “Tanığın beyanlarının heyetçe değerlendirilmesini ve müşterek faillik bulunup bulunmadığına ilişkin hususların araştırılmasını talep ediyoruz.”
Mahkeme başkanı bıkkın bir nefes verdikten hemen sonra “Taleplerinizi şimdi yazıya geçirmeyeceğiz! Tekrar ediyorum! Tanıklar dinlendikten sonra ya da tek bir tanığın beyanları sonlandıktan sonra savunmalarınızı gerçekleştirin! Aksi söz konusu olursa mahkeme uzar!” diyerek sertçe ikaz etti.
Negatif enerji basınca gözlerimi yumdum ve birkaç saniye bekledim.
“Peki Sayın Hakim,” dedi Öznil, yerine geçerek.
Mir Beyaz direkt “Sayın Hakim, tutuksuz yargılandığım bu davada henüz aklanmamış olmamın sebebi, hükmün verilmemiş olmasıdır. Aksi durumda zaten beraatim gerçekleşecekti. Olay yerine olan yakın konumum, maktulün erkek arkadaşı olmam, maktulle en son benim görüşmüş olmam ve susma hakkımı kullanmam, aldığım tehdit dolayısıyla delilleri kendi aleyhime olacak şekilde emniyete teslim etmem şüphelerimi artırmıştı ama vekilim, cinayeti tek başıma ya da iştirakla gerçekleştirmediğimi kanıtladı. Bu konuların geçildiğini varsayarak Koray Lalezar için tanıklık etmeyi kabul ettim. İştirak söz konusu olamaz, ben bunu kabul etmiyorum,” deyince rahat bir nefes verdim.
“Tamamdır, sen sorulara cevap versen yeterli,” dedi mahkeme başkanı. “İddia makamına soruldu: Başka bir sorunuz var mıdır Sayın Savcım?”
Onur başıyla onayladı. “Komiser Bey, önceki mahkemelerde yeğeniniz Buse Yılmaz’ın pedagog eşliğinde sorduğumuz sorulara verdiği yanıtları duydunuz. Bu beyanlar açıkçası, duruşmanın bu celsesinde bile önem teşkil ediyor.”
“Doğru,” dedi mahkeme başkanı başıyla onaylayarak.
“Siz de genelde suskun kalmışsınız,” dedi Onur, tuhaf bir bakış atarak. Elinin tersliyle alnındaki teri sildi. “En azından bu konu nezdinde bu şekilde olmuş, gerisi bu duruşmayı ilgilendirmesin, öyle olsun…” Mir Beyaz’ın az önceki beyanlarına ithafen kurmuştu bu cümleyi. “Ama yeğeninizin anlattıklarını bir de sizden duysak, en azından bu duruşmayı ilgilendiren hususları aydınlatsanız karar aşaması için yardımcı olmuş olursunuz.”
Mir Beyaz başıyla onayladıktan sonra “Yeğenimi kaostan kurtarıp içeriye götürdüm, restorana. Bu süre zarfında kimseyi görmedim. Koray ya da Fırat yoktu, ifadelerinde vesaire de bulunduğu üzere zaten çoktan restoran çevresini terk etmiş olmaları gerekiyor. Yani bu bağlamda olumlu bir tanıklık yapabilirim, o an orada değillerdi. Melek’in gittiği yön,” derken bir anda duraksadı. Muhtemelen kötü olmuştu. “Merdivenlere doğru yürümüştür muhtemelen çünkü biz o taraftan geldik. Bildiği taraftan yürüdüğünü düşünüyorum. Ayağında topuklu ayakkabı vardı, dümdüz yürümüş olması kuvvetle muhtemel. Koray’ın da söylediği gibi yollar biraz bozuktu, ormanlık bir araziydi, incelendi, bunlar da yazıldı zaten. Maktulün ilerlediği yol, bu bir varsayım, düz yoldur muhtemelen. Merdivenlerle parkın birleşimindeki alan da suç mahalli olarak kayıtlara geçti zaten. Yani Koray’ın asla uğramadığını iddia ettiği bir bölgede kalıyor. Tahminimizce de tetikçi,” dedi sertçe ve İlkhan’a doğru döndü. “Merdivenlerin bulunduğu bölgede gizlenmekteydi.”
Onur hemen “Maktul Melek İnal, sigara kullanır mıydı?” diye sordu. “Yanınızda çakmak ya da sigara bulunuyor muydu?”
Mir Beyaz hemen “Hayır, Melek sigaradan nefret ederdi,” diye yanıtladı.
Ardından hakim “Ben şimdi şunu anlamadım…” dedi, kaşlarını çatarak. “Koray’ın indiği bölge ve maktulün yürüdüğü düz bölge, ikisinin karşılaştığı bir nokta olamaz mı?”
Direkt ayağa kalktım. “Sayın Hakim yapmayın, HTS kayıtları ortada yokken bu yalnızca bir varsayım oluyor.”
“Tamam da siz diyorsunuz ki, Fırat Gümüşpala çiçekçiye, Koray Lalezar da bodoslama aşağıya yürümüş. Tetikte parmak izi olan Koray, bodoslama aşağıya inen Koray ama maktul Melek İnal’ı bir başkası mı öldürdü?”
Olayı toparlamak adına “O hâlde merdivenlerde görülen, yeni sönmekte olan izmariti de açıklamanızı talep ederim. Müvekkilim Koray Lalezar niçin ormanlık alanda yarım saat bir saat civarı beklesin?” diye birkaç soru yönelttim. “Ayrıca Sayın Hakim, Koray Lalezar niçin 17 Eylüllüleri katletsin? Bunun için nasıl bir motivasyonu olmalı ki bunca cinayeti gerçekleştirsin? Karşı avukatı ya da diğer sanığın avukatı nasıl destekler bunu? Yalnızca tetikte parmak izinin bulunmuş olması bunları ispat etmez. Lütfen yapmayın!” dedim en son dellenince.
Mahkeme başkanı başını ellerinin arasına alıp bir süre Koray’a doğru baktı, ben de öfkeyle sandalyeme oturdum. Herkes birkaç saniye suspus bekledi.
Onur, “Mir Beyaz Küfe’ye sorularımız bu kadardır Sayın Hakim,” diyerek sessizliği bozdu.
“Peki.” Mahkeme başkanı kolundaki saati kontrol etti. “Duruşmaya on beş dakika ara verildi, herkes dışarıya çıksın.”
Mübaşir, verilen aranın ardından herkesi tek tek dışarıya çıkması için yönlendirirken ben de çantamı koluma asıp direkt Varan Alp’e doğru döndüm. İlkhan’ın ya da abisi olacak şerefsizin yüzünü bile görmek istemiyordum, eminim ki onlarla takışsam duruşmaya karşı olumsuz bir etki oluşurdu, bu nedenle avukatı olacak kıvırcık gıcığı ve kendisini asla takmayarak önünde bir top A4 kâğıt bulunan kapının yanından direkt izleme alanına geçtim.
Varan Alp’in iki sıra arkasında bulunan Ümit Haldun İnal’a doğru kısa bir bakış attıktan sonra “Oğlunuzu savunması için tıpkı oğlunuz gibi geri zekâlının tekini bulmuşsunuz, ne mutlu size!” diyerek iki kez alkış tuttum. Soğukkanlı kalmak için epey çaba sarf ederek gülümsedim. O ayağa kalkarken tepkisizdi; ben duruşma salonundan çıkmak üzereydim, etrafımız da kalabalıktı bu nedenle gazetecilere pek malzeme vermemek adına “Senin merteben hukukta sayılmaz, bunu unutma,” diye fısıldadım. Zaten duruşma salonundan ayrılmak için adım atmadan Varan Alp omuzuma elini atarak dışarıya yürüdü, ben de tabiri caizse sürüklendim.
Duruşma salonundan çıkar çıkmaz koridordaki kalabalığı fark edip kaşlarımı çattım.
Teoman önümüze geçti ve “Şuraya geçeceğiz, konuştum ben güvenlikle,” diyerek personellerin kullandığı kapıyı işaret etti. “Hadi, hadi, herkes seninle konuşacak yoksa. Yürü,” diyen eniştem ne olduğunu anlayamadan kolumdan tutarak diğer koridora geçirdi beni.
Bir dakika sonra ancak cümle kurabildim.
“Ya tamam, sakin... Ne soracaklar sanki…” dedikten sonra cübbemi çıkardım, terlemiştim biraz.
Varan Alp, “Adem amca gelmedi mi?” diye sorunca etrafa göz attım. Gerçi burada kimse yoktu. Babam gelmiş olsa bile muhtemelen duruşma salonunun önünde beklerdi, orada da görmeme fırsat bile kalmadan Teoman beni buraya sürüklemişti.
Eniştem de “Aşağıda onlar,” dedi kısaca. “Miray ne oldu şimdi? Mir Beyaz’ı göremedim, bitti mi tanık beyanı?”
“Bilmem, hakim bir şey söylemedi ama savcının…” derken duraksadım, ardından öfkeyle “Onur’un soruları bitmiş,” diye düzelttim. “Bir Onur eksikti gerçekten…”
“He ya…” dedi Teoman, Varan Alp’e doğru kısa bir bakış atarak. “Hemen Başsavcı’ya yaranmıştır tabii…”
“İyi bilir o yaranma işlerini,” dedi Varan Alp, duvara yaslanarak.
Kaşlarımı çattım, hemen sonra da “Öznil yüzündenmiş meğer,” diyerek öfkeyle sırıttım. “Meğer kendisi Kamil Savcı’nın kardeşiymiş, sizin dayınız olacak iş bilmez de sokmuştur araya siyasetçi kimliğini hemen Kamil Savcı’yı çekmiştir davadan… Normalde avukatlar vekalet koyamaz çünkü,” dedim enişteme. “Öz abisi ya… Ama burada savcıyı atmışlar davadan. Bak sen şu işe…”
Varan Alp yalnızca ofladı.
Eniştem telefonunu çıkarıp birkaç saniye ekranda oyalandı, ben de kafamı toparlamak için Varan Alp’in yaslandığı duvarın karşısındaki duvara yürüdükten sonra sırtımı yaslandım. Dediğim gibi, koridorda kimse yoktu, duruşma salonunun hemen arkasında olduğumuzdan dolayı da oradan kalabalık sesi geliyordu yalnızca, onun dışında sessizdi.
“Pişt,” dedi Teo, yakınımdan bir sesle. Gözlerimi açıp bulunduğu bölgeye baktığımda, telefonunu ceketinin cebine sıkıştırıyordu. “Ne olacak sence? Fırat işe yarar bir bilgi verdi mi?”
Rahat bir nefes vererek “Merdivenlerden inerken yeni sönen bir izmarit görmüş,” diye izah ettim durumu. “Koray’ın yanında da çakmak vesaire olmadığını söyledi, yani suç mahalline yakın bir bölgede başka bir şahsın da bulunduğunu teyit ettik.”
“Süper,” dedi Teoman, bana anlam veremezcesine bakarken. “Bu moralsizlik ne kızım? Azıcık olumlu baksana.”
“Zaten… Bu olumlu hâlim,” diyerek bedenimi işaret ettim. “Hakim çok gıcık…” dedikten hemen sonra Varan Alp’in olduğu duvara doğru çevirdim gözlerimi. “En az kardeşin kadar.” Bunu bilerek yüksek bir sesle söyleyince Varan Alp’in kaşları çatıldı.
“Ne gıcıklığımı gördün?” diye sordu sakin bir sesle.
Hep söylerdim bunu… Mesleği gereği cevabını bildiği soruları sorup teyit etmekten zevk alıyordu bu savcılar.
Varan Alp’in, nedendir meçhul, Öznil’in savcı yardımcılığından istifa ettiğini ve Kamil Savcı ile kavgalı olduğunu bana söylememesi sinirlerimi hoplatmıştı.
Eniştem arkasını dönerken “Lan tamam,” dedi kısık ve sakin bir sesle. “Acıkmadın mı sen Miray? Bir şeyler atıştır.”
“Tokum ben,” dedim ve Varan Alp’e gıcık bir bakış attım.
Teoman’ın bakışları Varan Alp’te sabitlendi. “Senin niye moralin bozuk?” Bu kez onun olduğu tarafa doğru yürüyünce merakıma engel olamayarak yanlarına doğru ilerledim, sonra da o duvara yaslandım. Eniştem beni görünce “Tamam, sonra anlatırsın,” dedi.
Bozulmadım ama sinir olduğum için gözlerimi devirdim.
Teoman, “Sen tok olduğuna emin misin? Tost most bir şey yeseydin? Bak duruşma uzun sürecek, belli…” diyerek sorularını tekrar etmeye başlayınca tekrardan onlara doğru döndüm.
“Diğer arada atıştırırım bir şeyler.”
Koridorun kapısı yavaşça aralanınca üçümüz de o tarafa doğru döndük. Gelenin Mir Beyaz olduğunu gördüğümde de istemsizce tebessüm ettim çünkü kendisini çok iyi ifade etmişti. Güçlü kalmayı başarmıştı. Onunla gurur duyuyordum.
Beklemediğim bir şaşkınlıkla telefonunu havaya kaldırdı ve “Yorumlar havada uçuşuyor,” dedi. Teoman yanıma doğru bir iki adım attı, Mir Beyaz da “Gazeteciler duruşmadaki tüm cümleleri anında sosyal medyaya salıyor, kamuoyu da maşallah yardırıyor… Benim bile aklıma gelmeyen detayları yazmış insanlar. Yok efendime söyleyeyim, Fırat Gümüşpala’nın gördüğü izmarit yalancı tanıklıkmış, Miray uydurmuşmuş…” diye açıklamaya devam etti.
Sinirden köpürüp “Ne saçmalıyorlar ne?” diye sordum yüzümü ekşiterek. “Aynen, barodan atılmayı göze alarak geri zekâlının tekini yalan söylemesi için tanık kürsüsüne çıkaracağım ben!” diye bağırdım öfkeyle. “Geri zekâlı hepsi. Ümit Haldun İnal’ın satın aldığı anonim kullanıcılar değilse ben de bir şey bilmiyorum!”
“Hayda…” dedi Teoman, telefonunu Varan Alp’e göstererek.
“O ne? Bakayım?” dedikten sonra telefonuna doğru uzanıp elime aldım.
BURÇAK GÜNDÜZ @burcakgunduzhaber
Duruşma başlamadan evvel sanık Koray Lalezar’ın ablası ve aynı zamanda avukatı Miray Hilde Lalezar ile sanık İlkhan Taşkın’ın avukatı Öznil Kavakcı sözlü bir tartışmaya girdiler.
YANITLAR (2559)
ANONİM KULLANICI: Burçak Hanım size zahmet Koray’ın ailesine sorar mısınız gece orada ne işi varmış? Bunun açıklamasını biri yapsa da ona göre suçlasak. Ablası bir arkadaşını bir kardeşlerini savunup duruyor neyi savunduğu belli değil. İddiaları öğrenebilir miyiz?
ANONİM KULLANICI: Melek İnal’ın katillerinin cezası kesilecek! Bir kardeşini çıkardın, diğerini çıkaramayacaksın!
ANONİM KULLANICI: Koray denilen iti içeriye geri sokun. Her ay aynı tanıklar çıkarılır mı? Böyle mahkeme mi olur?
Daha fazla dayanamayarak “Bunların hepsinin fotoğrafını alın, hakaret edenlere hakaret davası açacağım,” dedikten sonra telefonu eniştemin eline tutuşturdum. “İnanamıyorum, gerçekten… Halk nasıl bu kadar kör olabiliyor? Şu kadını da araştıracağım. Bakalım doğru mu yazmış söylediklerimi? Umarım tarafsızdır yoksa ona da dava açacağım.”
Sinirden ellerim titreyince Varan Alp, “Tamam, kapatın telefonları. Şimdilik bakmayın,” diyerek Teoman’ın telefonunu alıp ekranı kilitledi. “Üç tanık daha çıkacak, sonra muhtemelen yine ara verilir. O zamana kadar kafandakileri toparla.” Bunu direkt bana söylemişti ve haklıydı.
“Senin bitti mi?” diye sordu Teoman, Mir Beyaz’a doğru.
Mir Beyaz “Ne bitti mi? Tanıklık mı?” diye sordu anlamayarak.
“He aynen.”
“Savcının soruları bitmiş, herhalde Hakim Beyimizinkiler bitmiştir,” dedi Mir Beyaz da duvara yaslanarak. “Şimdi sıra kimde? Adem amcada mı?”
Başımla onayladım. “Babamı alırız önce. Sonra Elif’in annesi Saide Hanım ile Menderes’in annesi Fadik Hanım gelecek sıra sıra. Anneler sadece 1998 akşamını anlatacak,” diye kısaca açıkladım.
“Ya duruşmalar ayrı ayrı olsaydı daha kısa sürerdi de…” dedi Teoman, kol saatini kontrol ederken. “Şimdi hem İlkhan şerefsizinin suçunu hem de Koray’ın suçsuzluğunu ispatlamaya çalışıyoruz, o biraz sıkıntı.”
Varan Alp, “En azından olay yerinde başka biri olduğuna dair şüphe oluştu hakimin kafasında. Bence bunu lehinize çevirin. Geçen sene Miray’ın ifadesinde, İlkhan’ın kredi kartı ekstresinde yani Aykut’un savunmasında, hastanedeki hemşirenin ifadesinde hep sigara kokusu aldıklarına dair beyanlar var. Bunları savunmanda kullan,” deyince gerçekten de işimize yarar bir beyan olduğunu fark ettim. Hepsi örtüşüyordu. “Bir de Adem amcanın ifadesi çok önemli. Belki İlkhan’ı içeriye tıkamayız ama Koray’a tutuksuz yargılanma gelebilir. Kaç aydır yatıyor çocuk…”
Mir Beyaz da Teoman da olumlu yanıtlar verirken arkamı döndüm ve düşünmeye başladım.
Varan Alp’in ifade ettiği olay zinciri ve kafasındaki düşünceler asla az buz şeyler değildi mahkeme nezdinde ancak yine de tutuksuz yargılanma için yeterli olur muydu, bilemiyordum. Olumsuz düşünmek manasızdı, bu nedenle olumlu düşünmeye karar verdim ve duruşma arası dolana kadar dakikalarca yürüyüp düşündüm.
Aniden kafama dank etti.
Beyhan Bey gelecek miydi?
Mübaşirin sesi yankılanınca eş zamanlı olarak arkamı dönmüştüm. Varan Alp ile Teoman dip dibe fısıldaşmakla meşgulken Mir Beyaz, şüpheyle beni inceliyordu hatta göz göze geldiğimizde de kafamdaki düşünceleri anlamış gibi başını sallayıp sol gözünü kırpmıştı.
Teoman yüzünü bana çevirdi ve “Hadi,” diyerek koridorun kapısını araladı. “Siz içeri girin, ben Adem babamı alıp geliyorum.”
Mir Beyaz kapıya doğru yürüdü, biz de Varan Alp ile geride kalıp arkalarından yürüdük. Koridordaki kalabalık, yöneltilen telefonlar ve mübaşirin bağırması beynimi patlatırken kalabalığın arkasındaki bir çift gözle kesişti gözlerim.
Varan Alp bir anlığına kolumdan tutunca göz temasımızı kaybettim ancak o kişinin Beyhan Çakmak olduğundan emindim.
“Varan Alp baban mıydı o?” diye sorduğumda güvenliklerin arasından geçiyorduk.
“Senin baban mı?” diye sordu duruşma salonuna girdiğimizde.
Duraksadım. “Yok, senin baban,” dedim sessizce. Mahkeme heyeti yerindeydi, izleyiciler de aynı şekilde. En son biz gelmiştik.
“Babam gelmez Miray,” dedikten sonra bakışlarıyla ileriyi işaret etti.
Adım gibi emindim, gelmişti.
İstemeye istemeye Öznil’in yanındaki sandalyeye geçtikten sonra başımı sağa doğru çevirdim. Heyet kendi arasında konuşuyordu.
Onur’la gözlerimiz buluşunca hemen geri çektim.
“Duruşmaya verilen on beş dakika aranın ardından devam edildi,” diyen mahkeme başkanı, gözlerini önce bana daha sonra da Onur’a doğru yöneltti. “Önce Adem Lalezar’ı alalım,” diyerek savcıdan onay aldı, ardından mübaşire dönerek başıyla onayladı. Mübaşir, babamı tanık olarak duruşma salonuna getirmek için dışarıya doğru ilerledi. Heyet kendi arasında konuşmaya devam ederken ben de kısmen İlkhan’a doğru kısa bir bakış attım. Koray’ın dört yan koltuğunda oturuyordu ve tip tip herkesi inceliyordu.
Şerefsiz.
Babam sonunda duruşma salonuna girdi, heyete ve savcıya kısaca kimlik bilgilerini söyledi, ardından da yeminsiz dinlenmeye başladı:
“Koray’ın babasıyım,” diyerek lafa girdi babam. “Önce 2027 gecesini anlatacağım Sayın Başkan.” Kısaca bana baktıktan sonra anlatmaya başladı: “16 Eylül 2027’de önceden benden borç alan bir grup ne idüğü belirsiz heriften paramı almak için İstanbul’a gidecektim.”
Hakim babamın lafını böldü: “Madem o gün İstanbul’a gidecektin, oğlunu niye ablasına sen bırakmadın?”
“Ben akşamüstü borç verdiğim adamın kardeşine uğradım, Gebze’de bir kahvehanesi var. Bana kardeşinin İstanbul’daki mekânının adresini verdi. Git, burada bir el oyun oyna, sana geri verirler paranı, dedi. Yani akşamüstü karar verdim İstanbul’a yolculuk etmeye. İsterseniz kamera görüntülerine baktırın.”
Onur pek anlamamış gibi “Sen niye bir iki el oyun oynayacaksın da sana para verecekler? Anlamadım,” diye sordu.
“Öyle… Değişik değişik herifler, Sayın Savcım. Kendilerini pek tanımam etmem,” diye açıkladı babam.
Hakim başıyla onayladıktan sonra “Devam et sen amca,” dedi.
“Koray sabah aman, öğlenleyin çıktı yola,” dedi babam savunmasız bir sesle. “O gittiğinde ben daha kahvehaneye uğramamıştım. Neyse velhasıl, ben İstanbul’a doğru yola çıktım, dediği mekâna uğradım, başka bir yerde olduğunu söylediler. Pendik’in de ilerisinde, neredeyse Gebze’de bir yer yani… Oraya gittim, orada da değildi. Döndüm dolandım…” dedi babam ve birkaç saniye duraksadı. “Bu arabaları kaydeden sistemde hepsi gözüküyor,” diye ara bilgi geçti. “En sonunda nerede olduklarını bir arkadaştan öğrendim, mekânlarına gitmek için tekrardan İstanbul yoluna girdim. O sırada da gece vaktiydi neredeyse, Koray’ın beni aradığını görünce de o civarlardaydım, gittim çocuğumu aldım. Taksiden indi, arabama bindi.”
“Buradan bir kayıt çıkmadı, değil mi Sayın Hakim?” diye sordu Onur.
“Yok, kayıt gözükmüyor ya… Bir kamera kaydı olsa…” dedi hakim, ardından duraksadı. “Sen devam et.”
Babam, “Baktım, çocuğun yüzü kireç gibi. Ne olduğunu sordum. Bana Teoman’ın aracında olduğunu, Teoman araçtan inince de birinin arabayı çaldığını söyledi,” diyerek devam etti tanıklığına. “İnanamadım, şok oldum. Teoman’ı arayayım dedim, çalmadı bile, telefon düzgün çekmiyordu oralarda. İstanbul’a gidelim, benim işimi halledeceğiz, ondan sonra da emniyete gideriz, dedim Koray’a. Koray çok korkuyordu, hemen arabaya bindi. Biraz geçti, Koray da 17 Eylül olacak, ablamın doğum gününü kutlayacağım, dedi. Gençlerin arasında, benim çocuklarım hep saat on iki oldu mu birbirlerinin doğum günlerini kutlarlar. Kutladı. Ondan sonra biz mekâna vardık, yaklaşık yirmi dakika sonra. Meğer geçtiğimiz yerlerden birinde Melek kızım varmış ama ne bir trafik vardı biz geçerken ne başka bir şey. Zaten sağ taraf hep orman… Telefon oralarda düzgün çekmez, yüksek yerler değildir oralar. Şehir daha tepede kalıyor. Kağıthane gibi düşünün. Pendik’in içinde Kağıthane. Çok nadir çekti telefon. Tepeye çıktığımızda mesaj gidiyor, aşağıya iniyoruz, affedersiniz ama normalde radyo açsak o da çekmeyecek. Gittik mekâna…” dedi babam biraz soluklandıktan sonra. “Saat en fazla on ikiyi yirmi beş falan geçiyordur. İçeri girdim, görmemem gereken bir şey gördüm Sayın Hakim,” deyince bıkkın bir nefes verdim. “Hemen çıktık oradan, neredeyse kalmadık bile. Elimi bir yere sürmek istemedim. Koray zaten arabadan hiç çıkmadı. Bir tane görüntü var, onda da yüzüm seçilmiyor ve tek başıma olduğum için delil sayılmıyor. Koray hiçbir şeye bulaşmadı.”
“Sen ne gördün orada?” diye sordu mahkeme başkanı.
“Bir kavga,” dedi babam, sonra da onunla konuştuğumuz gibi pek açıkça belirtmedi. “Ben oradaki adamları tanımam etmem. Belli, beni oraya yollayan herif pis bir işe bulaşayım istemiş. Borcunu istemeyeyim istemiş. Ya beni de o kavgaya sokacaklardı ya da ölüp gidecektim.”
Hakimin kaşları havaya kalktı. “Ceset mi gördün yoksa? Doğruyu söyle.”
“Çok büyük bir kavga vardı,” dedi babam, hemen reddederek. “Silah sesi duydum, yalan olmasın…”
“Niye polisi aramadın? Baba oğul maşallah…” dedi hakim, elini havada sallayarak. “Bir ölmediğiniz kalmış ama nedense polisi aramıyorsunuz? Senin kızın avukat, damadın polis, damadın biraderi savcı,” dedikten sonra üç kez cıkladı. “Hiç mi aklınıza gelmedi?”
Ayağa kalkmak için izin istediğimde babam “Bir sürü insan vardı, korktuk biz, hemen kaçtık. Zaten emniyete gidecektik, ben söylerdim,” diye açıklamaya devam ediyordu.
“Yahu amca, emniyete gidene kadar oradan on tane ölü mü çıksın? Bu nasıl bir düşünce?” Hakimin başı bana doğru döndüğünde sinirlenmişti. “Avukat Hanım tanık beyanı bitsin, savunma alırız. Kaç kere söyleyeceğim daha?”
“Sayın Hakim müvekkillerimin emniyet güçlerini aramaması bir suçmuş gibi davranıyorsunuz oysa seyirci etkisi gerçeğini de es geçemezsiniz. İllaki biri polisi arar, diye düşünmüş olabilir; ek olarak aramak zorunda değil ve yol boyunca telefonları düzgün çekmediğinden yine çekmeyeceğini düşünmüş olabilirler. Şayet mahkemenin uzun sürmemesi için her beyandan sonra nasıl ki savunma almıyorsanız ben de duruşmanın uzamaması için böyle alakasız sorular sorulmamasını talep ediyorum.”
Hakimin yüzündeki tebessüm, sinirdendi. “O halde itirazınız reddedildi. Ne sorup sormayacağımı kimseye hesap vermeyeceğim.”
Heyetteki diğer hakimler esefle kınar gibi birkaç bakış savurdu.
Onur, birkaç saniye sonra “Sayın Hakim, Koray Lalezar’ın HTS kaydı tanığın beyanını kanıtlar nitelikte. Bu hususta başka soru sormayacağım, lüzum yok. Sadece şu kamera kaydı meselesini aydınlatmak için söyleyeyim, dedim. Kamera kaydına ihtiyaç yok. HTS dökümü sistemde zaten,” deyince ben de sinirlenerek sandalyeme oturdum.
Bunun bizi savunmasına mı kalmıştık şimdi?
“Peki,” diyen hakim, tekrardan babama doğru döndü. “O gece hakkında söylemek istediğiniz başka bir şey var mı?”
Babam başını olumsuz anlamda salladı. “Yok.”
“O hâlde 1998’e gidelim,” dedi mahkeme başkanı, önündeki dosyadan birkaç yaprak geriye giderek.
“Hayır,” diyen babamın ne yaptığına anlam verememiştim. “Önce bu üçkâğıtçı sevimsizin,” dedi öfkeyle. Arkasını dönüp İlkhan’la göz göze geldi. “Koluma nasıl ateş ettiğini anlatacağım size.”
Hakim başını olumsuz anlamda salladı. “Eğer kanıtlanırsa, delil olarak mahkemelere geçer. Biz de gerekeni yaparız. Bunun için tanıklık yapmanıza gerek yok. İfadelerde mevcut zaten.”
Babam hakimi pek sallamadı. “Evime geldi. Beni küçücük torunumla ve iki çocuğumla tehdit etti, koluma ateş etti, bir de gitti güvenlik kayıtlarını sildi. Eee?” dedi yüksek bir sesle.
“Sesinizin tonuna dikkat edin,” dedi mahkeme başkanı.
“Benim saygım burada herkese sonsuz ama insan bir sorgulamaz mı yahu? İfadesini alıp evine yolladılar bu adamı…”
Öfkeden ellerimi yumruk haline getirip sıktım.
Babam hızını alamayıp “Ben mi kendimi vurdum? Ben mi kendime ateş ettim? He? Niye biri bana ateş etsin? Hasmım mı var? Yok!” diye bağırmaya devam etti. “Ya Allah aşkına şunun tipinde hayır mı var? Tipe bak! Şekilsiz!” İlkhan’ı işaret etti.
İlkhan esefle kınar gibi cıkladı, Behzat ise babama bakarken kaşlarını epey çatmıştı.
Öznil bir anda ayağa kalktı ve “Sayın Hakim, müvekkilime yönelik mesnetsiz iddialar ve suçlamalar bu şekilde hakaretle devam ederse tanığı dava edeceğimi belirtmek isterim,” dedi.
Sessizce kıkırdadıktan sonra otuz iki diş sırıtarak “Ne davası Avukat Hanım? Ne mesnetsizliği? Senin müvekkilin sütten çıkmış ak kaşık mı? Bak, sanık olarak yargılanıyor!” dedim. İlkhan’ı işaret ettim. “Ayrıca babam hakaret etmedi. Git bir yargıtay kararlarını karıştır, barodan bir haftada ruhsatını geri alınca avukatlığı unuttun herhalde.”
“A a!” diyen Öznil, iftiraya uğramış gibi kaşlarını çattı. “Sayın Hakim, sanık müdafi, tıpkı tanık gibi mesnetsiz iddialarla iftiraya uğramama sebep olmuştur.”
Hakim tokmağını yaklaşık beş kez masaya vurduktan sonra “Bu şekilde aranızda konuşamazsınız!” diye sertçe uyardı. “Duruşma salonundayız, izin alarak konuşmanız gereken yerde aranızda konuşuyorsunuz! Ben sana müsaade ettim mi?” diye neredeyse öldürecekmiş gibi baktı Öznil’e. Bakışları bana dönünce gözlerimi kaçırdım ancak o buna rağmen “Sen ne diye laf atıyorsun? İş bilmez misiniz hiç?” diyerek beni de ikaz etti. “Bir daha bu şekilde kargaşa yaşanırsa ara vereceğim. İzleyici de değilsiniz ki dışarı atamıyoruz!” Cıklayıp heyete döndü. “Son kez uyarıyorum.” İkimize birden işaret parmağını kaldırdı. “Savunmalarınızı en son yapın.”
Öznil sandalyesine oturup biraz daha uzaklaştı benden. İsabet oldu.
Babama doğru dönen mahkeme başkanı, “Siz de rica ediyorum beyefendi, tanıklık edecekseniz mahkeme yararına edin. Sizin yüzünüzden ortalık karıştı. Suçlamak için burada değilsiniz, avukat da değilsiniz. Anlıyorum, babasınız, yüreğiniz kanıyor ama bu şekilde devam ederseniz lehe değil aleyhe beyan oluyor,” diye açıkladı.
Babamla kısaca bakıştık.
“Kusura bakmayın,” dedi babam.
“Tamam, devam edin,” diyen hakim başını olumsuz anlamda salladı. “Devam etmeyin, etmeyin...” diye düzeltti söylediğini. “1998’e gidin lütfen.”
“17 Eylül 1998’de, eşlerimizi bırakıp dışarı çıktık. Ondan önce hep beraberdik. Orada bir kadın vardı, ismi Yıldız, oğlunun olduğunu da bilmiyorduk, oğlu da Behzat Ali Yücesoy. Bunlar bilinenler… Şimdi benim anlatacağım kısım, bilinmeyenler…” diye başladı babam. “Bu…” dedi, ardından duraksadı. “Neyse hakaret etmeyeceğim, İlkhan denilen…” Sustu. “İlkhan doğdu. Orada doğmuş. Zaten iki tane tanık var, onlar anlatır, dediğim gibi vallahi ben yoktum. Beyler dışarıdaydı, az ilerideydik. Yangın çıkınca biz koştuk, kapıyı açmaya çalıştık. Karılarımız dumandan zehirlenecek diye kapıyı kırdık. Kapının kilidi bozulmuştu, açana kadar da bayağı zaman geçti. Kapıyı bir açtık, neredeyse herkes baygındı. Ayık olanlar durumu anlattı. İlkhan’ı Yıldız doğurmuş, orada çalışan bir kadın. Karnı çok belli değildi, hiçbirimiz anlamamıştık ki zaten pek tanımazdık. Eşlerimiz doğumda yardım etmişler. Kolonya dökmüşler yere, yok efendim havai fişekler fitillenmiş, kadın doğum yaptıktan sonra yanmış, zaten nabzına baktığımızda ölüydü. Her yeri yara bere, yanık… Bir de yeni doğum yapmış. Sonra biz tabii çocuklarımızın, karılarımızın derdine düştük, kadını dışarı, arka bahçeye çıkardık. Polis geldiğinde orada değildi,” diyerek yalan söyledi.
“Ha kadın kayboldu…” diyen hakim, pek inanmamıştı. “Yahu yanıp kül olmuş olsa kemiği kalırdı. Kimi kandırıyorsunuz? Gömdünüz mü kadını?”
Babam başını olumsuz anlamda salladı. “Gömdülerse de bilmiyorum. Ben kendi karımın derdine düşmüştüm o an.”
“Bebeği ne yaptınız?” diye sordu Onur.
Babam başını arkasına çevirdi, İlkhan’la göz göze geldiler. Ardından da “Onu yıkayıp giydirmişlerdi, sonra biz de caminin avlusuna bıraktık,” diye açıkladı.
Mahkeme salonunda sessizlik oluştu.
“Sonra peki?” dedi hakim sessizce. “Gidip annesini de gömdünüz mü?”
“Bilmiyorum,” dedi babam. “Diğerlerine sorarsınız.”
“Herkes kendi hanımıyla ilgilendi yani…” diyen hakim, moral bozukluğuyla önündeki ifadeleri inceledi. “Herkes suçu birbirine atıyor, maşallah…”
Babam bıkkın bir nefes verdi. “Benim 1998 gecesiyle ilgili anlatacaklarım bu kadar. Değerlendirmek size kalmış. Yani intikam için iyi bir motivasyonu olan İlkhan’la üzerine suç atılmış oğlum bir değil, haberiniz olsun.”
“Sana ne düşündüğünü sormadık, lütfen sadece gördüklerini anlat,” dedi hakim.
Birazdan ne düşündüğümüzü hukuk diliyle bağıra bağıra anlatacaktım. Sabır… Sadece sabır…
“Tamam, dışarı çıkabilirsin,” diyen mahkeme başkanının ardından mübaşir babamı dışarı çıkardı. “Tanık Saide Kuşçu’yu alalım.”
Elif’in annesi tanık olarak dinlenecekti.
Yaklaşık üç dakika bekledikten sonra sonunda Elif’in annesi Saide Hanım, duruşma salonuna getirildi. İzleyicilerin arasından geçerken bile korku dolu bakışlar savuran bu kadının hemen ardından Elif, arkasından da Erkin duruşma salonuna girmişti. En arkadaki iki sandalyeye geçtiklerinde onlara bakmayı bırakıp hakime döndüm.
Mahkeme başkanı iki kez öksürdü ve önündeki ifadeyi incelemeye başladı. Zabıt katibiyle beraber kimlik bilgilerini yazılı olarak tutanağa geçirdiler. Ardından hakim, herkesin ayağa kalkmasını istedi.
Mübaşir, “Herkes ayağa kalksın, yemin edilecek,” diye kısaca bilgi geçti arka taraflara doğru.
Hepimiz ayağa kalktık. Hakim hızlı bir şekilde “Bildiğini dosdoğru söyleyeceğine namusun ve vicdanın üzerine yemin ediyor musun?” diye sordu.
Saide Hanım başıyla onayladı. “Yemin ederim,” dedi mikrofona eğilerek.
“17 Eylül 1998’de siz de Seka’daki özel kurumda eğitim görmüşsünüz,” diye başladı mahkeme başkanı. Gözlerini Saide Hanım’a çevirdi ve “Lerzan Elif Kuşçu’nun annesisiniz. Burada sizden istediğimiz tek bir bilgi var: 17 Eylül 1998’de, kurumda kilitli kaldığınız andan itibaren neler yaşandı ve kimler oradaydı?” diye sordu.
Saide Hanım soruları aklında tutmak ister gibi bir süre gözlerini tavana dikti, ardından “Gebe kadınların tümü oradaydı, Gülay Hanım oradaydı, bize spor yaptıran hocamız…” diye kısaca açıkladı. Bana doğru dönünce Elif’e anlattıklarım geldi aklıma. Umarım Saide Hanım da anlatabilirdi. “Yıldız da vardı tabii…” Heyete doğru döndüğünde gözlerinin dolduğuna şahit oldum. “Biz o gün neler olduğunu pek hatırlamıyoruz, üstünden de geçmiş otuz sene ama Yıldız’ın doğum yaptığı anı asla unutmam. Yere kolonya döküldü, üstüne de alevli havlu düştü. Bizim tek isteğimiz Yıldız’ın yaşamasıydı, oradan herkesin sağ salim çıkmasıydı.” Hüzünle yutkundu. “Gülay Hanım, Yıldız’ı doğurtan kişi. Biz de sıcak sudur havludur falan yardım etmeye çalıştık. Mutfağa doluştuk. O gün orada bir erkek çocuğu vardı, Yıldız’ın oğlu… Adını unuttum, bilmiyorum. Bu kadar hatırlıyorum,” dedi dağınık bir şekilde anlatarak.
“Saide Hanım,” dedi Onur, muhtemelen taramalı tüfek gibi art arda gelecek sorularından ilk olanını huzurlarımıza sunarak. “Yangının çıktığı ilk an, niçin bu yangın durdurulmadı? Biri kasıtlı olarak yangını başlatmış olabilir mi?”
“Yok, hayır…” dedi Saide Hanım tok bir sesle. “Her şey bir anda oldu, kimsenin o an yangın çıkaracak mecali yoktu. Orada Tülay Hanım dışında tüm kadınlar gebeydi. Kimse, kimseyi tehlikeye atmak istemezdi, bundan da eminim ama zaten dediğim gibi, kimse kendini de tehlikeye atmak istemezdi.”
Onur başını olumlu anlamda salladı. “Peki doğumun gerçekleştiği ana tanıklık ettiğinizi söylüyorsunuz ya… Doğan bebeğin ikiz olma ihtimali ya da kız çocuğu olma ihtimali var mıdır?”
Saide Hanım’ın kaşları çatıldı, benimle göz göze geldi, sonra da hemen “Yok, ben gördüm, erkekti ve tek çocuktu,” dedi.
“Yıldız Hanım’ı orada yalnız mı bıraktınız?” diye sordu hakim. “Bile isteye mutfakta yanmasını mı istediniz?”
Saide Hanım acayip derecede gerilmişti, ta buradan anlıyordum.
“Hayır, hayır, kesinlikle böyle bir şey yok…” dedi hüzünle. “Biz bebeği battaniyeye sardık, Ülkü Hanım’ı hep beraber salona doğru taşıdık çünkü kadın bayılmıştı, hamileliği de tehlikedeydi. Yani biz orada can kurtarmanın, birbirimizi kurtarmanın derdindeydik. Niye bize yemek hazırlayan zavallı kadını öldürelim?”
İlkhan bir anda sol eliyle oturduğu sandalyeye yumruk atınca tüm bakışlar ona doğru döndü.
Gözlerimi belerterek gülümsedim, sonra da hakime doğru döndüm. Umarım böyle fevri hareketler yapmaya devam ederdi ki savunmamda herkesin şâhit olduğu öfkesine yer verebileyim…
“Lütfen sessiz olalım,” derken şüpheli bakışlarını İlkhan’a yönelten hakim, hemen ardından Saide Hanım’a döndü. “Siz devam edin. Yıldız Hanım orada yalnız mı kaldı?”
Saide Hanım kısa bir süre düşündü. “Ya orada bir anda havai fişekler patladı, yangın büyüdü… Kimse önünü göremiyordu, herkes kendi derdindeydi Hakim Bey. Ben ne desem yalan olur, az önce yemin ettim, suç olmasın durduk yere.”
“Tamam,” dedi mahkeme başkanı.
Onur, “Sonra neler oldu?” diye sordu. “Eşleriniz kuruma girdiler mi?”
Saide Hanım başıyla onayladı. “Evet, kapıyı kırıp içeriye girdiler. Ülkü Hanım baygındı, Biran Hanım kriz geçiriyordu, hepimiz dumandan zehirlenecektik neredeyse… Tanımadığım birkaç kadın daha vardı orada, bir tanesinin sancısı tuttu, doğurmak üzereydi.” Bir süre daha düşündü. “Sonra biz aşağı indik, erkeklerden birkaç kişi yukarıda kaldı. Ambulanstır, itfaiyedir, polistir vesaire gelene kadar biz aşağı inmiştik zaten. Çok geç fark etti herkes yangını…”
“Hangi eşler yukarıda kaldı?” diye sordu mahkeme başkanı.
“Hatırlamıyorum.”
Başını sallayan hakim tatminsiz bir tınıyla “Peki,” dedi.
“Behzat Ali Yücesoy, yani Yıldız Hanım’ın büyük oğlu… O da içeride miydi? Gördünüz mü?” diye sordu Onur.
Saide Hanım başıyla onayladı. “Evet, onu da gördüm.”
“Yani annesinin diri diri yandığına şahit oldu…” dedi mahkeme başkanı, ağzını arar gibi.
Saide Hanım oyuna gelmedi. “Yıldız’ın yandığını görmedim, dedim ya Hakim Bey.”
“Yangın esnasında oğlu neredeydi? Niye ondan bahsetmedin o zaman?” diye sordu hakim.
“Görmedim.”
“Hiç mi görmedin? En son gördüğünde ne alemdeydi?”
Saide Hanım düşündü. “Yani üstünden otuz sene geçmiş… Dedim ya, şimdi ne desem yalan olur. Allah çarpar. Yemin ettim. Yalan söyleyemem.”
“Tamam o halde. Başka eklemek istediğin bir şey var mı?” Hakim, Onur’a doğru döndü. “Sayın Savcım, siz? Sizin bir sorunuz var mı?”
“Yok, Sayın Hakim.”
Saide Hanım, “Hatırladığım bunlar, umarım işinize yarar,” demekle yetindi.
Hakim laf sokmayı asla ihmal etmeyerek “Keşke otuz sene önce söyleseydiniz… Belki bu kadar çok ölümle sonuçlanmazdı,” deyince huzursuzca kıpırdandım. “Tamam, tanık salondan ayrılabilir. Mübaşir, diğer tanığı alalım. İsmi…” dedikten sonra kaşlarını çattı. “Fadik İnegöl.”
Söz hakkı isteyerek ayağa kalktım, hakimin gözleri de benim üstümde sabitlendi. “Sayın Hakim, diğer tanığın benzer cümleler kuracağından eminim. Bu nedenle hatırlatmak durumundayım: İlkhan Taşkın da 17 Eylül 1998’de dünyaya gelmiştir, hem de kuvöz arkadaşlarımın tümünden önce. Annesinin ölümüyle sonuçlanan büyük yangından sonra biz diğer 17 Eylüllüleri öldürmek gibi insan dışı, anormal bir motivasyona sahip olabilmesi kuvvetle muhtemeldir.”
Ben otururken Öznil ayağa kalktı ve “Sayın Hakim, adliyede bir tanığımız daha var,” dedi. Dehşet bir ifadeyle başımı ona doğru çevirirken kaşlarım çatıldı. “Bu tanığın ardından kendisinin de dinlenilmesini talep ediyorum. Müvekkilimin suçsuzluğunu kanıtlayacağından oldukça eminim.”
Büyük bir şokla gözlerimi izleyici kısmına yönelttim. Gazetecilerle göz göze geldim, ardından bundan haberdarmış gibi sakince tebessüm ettim fakat zoraki tebessümümün samimi olmadığından emin olan Varan Alp’e döndüğümde, onun da Öznil’e kilitlendiğini fark ettim.
Kimi çıkarabilirdi ki tanık olarak?
Yine yalancı tanık mı çıkaracaklardı?
“O hâlde önce Fadik İnegöl’ü dinleyelim, ardından müvekkiliniz İlkhan Taşkın’ı. Daha sonrasında da tanık beyanıyla sanığınızın söylediklerini desteklersiniz ve savunmanızı yaparsınız,” dedi mahkeme başkanı. Ardından gözlerini bana çevirip “Sonra tekrardan size döneriz,” deyince başımla onayladım. Müşteki vekiline doğru döndü. “En son sizi dinleriz.”
Fadik Hanım kürsüye doğru geldiğinde, düşüncelerimden zar zor sıyrılmıştım.
Kimlik bilgilerini paylaştı ve yemin etti; bu yaklaşık beş dakika civarı sürmüştü.
Fadik Hanım gür bir sesle “Menderes İnegöl’ün annesiyim, o gece de Seka’daydım,” deyince mahkeme başkanı tebessüm etti.
“İsterseniz daha sessiz bir biçimde mikrofona eğilerek konuşabilirsiniz.”
Fadik Hanım da “Tamam,” dedi umursamaz bir tınıyla. Gözü bana doğru dönünce beni tanıdı, ben de tebessüm ettim. İyi giyimli ve balıketli bir kadındı, saçlarını kızıla boyamıştı ve mikrofona her eğildiğinde dalgalanıyordu. “Ben o gün…”
“İsterseniz biz soru soralım, siz cevaplayın,” dedi Onur, ardından da hemen sorusunu yöneltti: “O gece orada kimler vardı, hatırlıyor musunuz?”
“Gebe kadınlar vardı.” Kaba sesiyle yanıtladı ve öksürdü iki kez. “Bir tane spor eğitmeni vardı, o kaldı bizimle. Sonra Yıldız diye bir kadın vardı, yemek yapan hatta o gün orada doğurdu. Biz doğurttuk. Ben, bir de bahsettiğim spor hocası…” Duraksadı birkaç saniye. “Oğlu vardı onun, oğlu… Mavi gözlü bir oğlan.”
“Kimin oğlu?” diye sordu mahkeme başkanı.
“Yıldız’ın oğluydu.”
“İsmini hatırlıyor musunuz?”
Fadik Hanım cıkladı. “Oradaki gebe arkadaşlarımın adını bile zar zor hatırlıyorum.”
“Fakat Yıldız Hanım’ın ismini direkt söylediniz?” diye şüpheyle soran mahkeme başkanının bu işi çok kurcaladığı aşikârdı. “Yangın kasıtlı bir şekilde mi çıkarıldı? O an orada mıydınız?”
“Yok, yangın yere havlu düşünce çıktı. Havlu ocağa düşünce yandı, yerler de hep kolonyaydı falan filan…” Etrafına kısa kısa bakışlar attı. “Ülkü Hanım vardı, rahmetli…” Gözlerimi Varan Alp’e çevirdiğimde telefonuyla ilgilendiğini fark ettim, ardından Elif’le ve Erkin’le tek tek göz göze geldim. Fadik Hanım o sırada hâlâ anlatıyordu: “O fenalaştı, sonra diğer gebeler fenalaştı, birileri bayıldı, ötekiler kavga etti falan filan…”
“Kim kavga etti?” diye sordu Onur hemen.
“Yahu tanımam etmem… Kapı açılmıyordu, vallahi ben bile açamamıştım.” Kendisini işaret etti. “Hanımlar doğuracaktı neredeyse. Yani yalan yok, öleceğiz zannettik Hakim Bey.”
“Niye sustunuz bunca zaman? Orada bir kadın yanmış, ölmüş… Çocuğunu bırakmışsınız caminin avlusuna!” Mahkeme başkanı öfkeyle İlkhan’a doğru döndü. “Sonra da sır gibi saklamışsınız. İki çocuk öksüz kalmış o gece!”
Aslında üç çocuk öksüz kalmıştı çünkü Varan Alp de annesini kaybetmişti.
Fadik Hanım başını bir aşağı bir yukarı salladı, ardından da “Sır gibi saklamak denmez, Hakim Bey. Biz o gün çok büyük bir travma atlattık. Hamileliğimizin son birkaç ayını beraber geçirdiğimiz bacılarımla yangında mahsur kaldık. Duman yuttuk, öleceğiz zannettik… Ödümüz koptu yahu! Bir de gebeydik!” diyerek oradaki herkesi savundu. “Herkes tabii ki önce çocuğunu, kendisini, diğer evlatlarını düşünecek, kendi hayatını düşünecek.”
“Ülkü Hanım’a yardım etmişsiniz ama Yıldız Hanım mutfakta yanmış, fark etmemişsiniz…” diyen Onur’un söylediğini algılamamla kaşlarımı kaldırmam bir oldu. “Bunun sebebi, Ümit Haldun İnal’ın eşi Sude İnal ile Yıldız Hanım’ın aynı ortamda oluşu olabilir mi? Kavga bunun için çıkmış olabilir mi? Ve bunun doğurduğu başka sebeplerden ötürü de seri katil peyda olmuş olamaz mı?”
Fadik Hanım bir anda “Yahu Savcı Bey!” dedi gür sesiyle. İtiraz dolu bir gülümsemeyle tüm heyeti hatta tüm mahkeme salonunu yerle bir ettiği doğruydu. “Biz orada kadının bebesini doğurmuşuz, battaniyeye sarmışız, götürmüşüz içeriye bir güzel giydirmişiz! Diğer tarafta dumandan zehirlenmek üzere kaç tane gebe var… Yani orada herkes kendi derdine düşmüş, Ülkü ablamız bayılmış, diğerleri çığlık atıyor… Siz olsanız ne yapardınız acaba?”
“Ben olsam diye bir şey yok.” Mahkeme başkanı, anında itiraz etti. “Burada soruları sana biz sorarız, senin sormaya hakkın yok.”
“Yahu tamam, soru sorun Hakim Bey…” Bu kadın benden de dobra ve cazgır çıkmıştı. “Ama siz otuz seneyi aşmış dava hakkında sorular soruyorsunuz. Biz canımızdan bezmişiz, zaten oğullarımızın canı tehlikede… Kızlarımızın!” diye ekledi ve duraksadı. Herkes pürdikkat Fadik Hanım’a odaklanmıştı. “İki senedir anlaşılmış ki 17 Eylül’de yavrularımızın canına kıyılıyor ama siz daha bu çocuklar doğduğunda, hayatta olmayan bir veledi tutuklamışsınız. İş midir bu?”
Uyarı niyetine üç kez peş peşe öksürünce Fadik Hanım bana doğru döndü ve sırıttı.
Hakim, kısık bir sesle “Tövbe estağfurullah…” diye mırıldandı. “Hanımefendi, tanıklık etmek mahkeme heyetine hesap sormak demek mi? Lütfen sorularımıza kısa kısa ve net cevaplar verin. Bugün de herkes bir acayip yahu! Böyle mahkeme görmedim ömrümde…”
Fadik Hanım, “Tamam, sadece sorulara cevap vereceğim!” dedi melodili bir cümle kurarak.
Şarkı söyler gibi söylediği için mahkeme başkanının kaşları çatılırken “Buyurun savcım, sorunuz varsa sorabilirsiniz,” dedi. Muhtemelen bugün, buradan deli olarak çıkacaklardı veyahut istifalarını da verebilirlerdi, hiç şaşırmazdım.
Onur, Fadik Hanım’a soru sormadan önce “Iıııı!” diyerek tüm dikkatleri üstüne çekti. “Oradaki havai fişek meselesini pek anlayamadık. Siz açıklayabilir misiniz?”
Fadik Hanım, “Memnuniyetle!” dedi yüksek bir sesle. “Bak şimdi Savcı Bey, bizim kurumun üst katında bir teras vardı.” Onur başıyla onayladı. “Tülay Hanım, spor hocamız yani, bir de kurumun müdürü, gebelerin eğitimi bitince düğün gibi bir eğlence düzenlermiş. Havai fişekler de mutfakta, kapının kenarında duruyordu. Onların fitillenme yeri var, orasını açtık, akşam terasa çıkınca patlatacaktık.”
“He eğlence için oradalardı…” dedi Onur, garipseyerek.
“Başka ne için olacak?” diye sordu Fadik Hanım sinirle. Geri zekâlıya bakar gibi gözlerini kocaman açmış, hem Onur’a hem de mahkeme heyetine öfke dolu bakışlar savurmuştu.
Gülümseyerek cıkladım.
Onur’un kaşları havaya kalktı. “Neyse… Devam edin…” dedi, titrek bir sesle. Sanırım Fadik Hanım’dan ürkmüştü.
“Patlamış işte orada. Hepimizin ödü koptu vallahi!” Vücudu titredi. “O anı hatırladım, kusura bakmayın. Yani etraf dumaaan…” dedi uzata uzata. “Burnumuzu kapatıyoruz, camları falan açıyoruz, Tülay Hanım dışarıya bağırıyor, baygın vaaar…” Beş kez cıkladı. “Bir de havai fişekler patlayınca dedik, bittik biz…”
Mahkeme heyetinin fısıldaştığına şahit olunca ben de direkt Onur’un tepkisini ölçmek için ona doğru baktım. Bilgisayar ekranına odaklanmıştı.
Mahkeme başkanı, “Havai fişek patlamadan önce yangın çıkmıştı yani?” diye sordu.
“Tabii ki!” dedi tok bir sesle Fadik Hanım.
“Çokça bahsi geçen Yıldız Hanım’ın otopsi raporu yok ki kontrol edelim…” diyen hakime hak verdiğim için başımı eğerek yere doğru bakmaya başladım. “O hâlde tanık dinlendi, duruşmaya yarım saat ara verildi, lütfen salonu boşaltalım.”
Masanın üstünde bana ait ne varsa kaldırdım ve çantamı koluma takarak ayağa kalktım. Duruşma salonunun epey kalabalık olması sebebiyle kapının önünde büyük bir kalabalık oluştu.
Fırsat bu fırsat, hazır Öznil de ayrılmamışken yanına kadar yürüdüm ve “Hayırdır?” diye sordum. İki gözümü birden kırptığımda, yüzüme anlamadığını belli eden bir bakışla bakakalmıştı. “Ne tanığı bu? Kimi çıkarıyorsunuz?”
“Sizi ilgilendirir mi?” diyen ses, Öznil’e ait değildi. Arkamı döndüğümde İlkhan’ı görür görmez yüzüne tüküresim geldi.
“Avukat Hanım! Salonu boşaltıyoruz!” diyen hakim ve bize doğru yürüyen mübaşiri görünce söyleyeceğim şey yarıda kaldı.
İlerlerken yüksek bir sesle “Kimi tanık çıkarırsanız çıkarın, kazanamayacaksınız!” diyerek meydan okudum. Koray’ı jandarmalar diğer kapıdan çıkarırlarken Öznil çok anlamadığım bir cümle kurmuştu. Duyamadığım için de “Sinek gibi vızıldamaya devam edin anca…” diye cevapladım kendimce.
Kendimi sonunda duruşma salonundan dışarıya atabildiğimde, etrafın içeriden de kalabalık olduğunu fark ettim. Tüm avukatlar, vatandaşlar hatta kattaki tüm güvenlikler buraya toplanmıştı.
Personellerin kullanabildiği koridorun kapısına doğru ilerledim ve açar açmaz bizimkileri görebildim. Derin bir nefes aldığımda, herkes kendi arasında bir şeyler konuşuyordu.
Sanırım beni içeride unutmuşlardı.
Bekleme koltuğunda Varan Alp, Teoman, Mir Beyaz ve babam vardı; önlerinde de Erkin, Elif ve Elif’in annesi Saide Hanım öylece duruyordu. Yanlarına doğru ilerlerken katı kontrol ettim, bizimkiler dışında kimse yoktu.
Ben yanlarına yürürken babam konuşuyordu, kurduğu son cümle de “Hakimi de bence Ümit Haldun İnal ayarladı,” olmuştu. “O ne öyle yahu? Vallahi bakın, şu duruşmanın sonunda hele bir Koray cezaevinden çıkmasın, hak hukuk kanun dinlemem basarım adliyeyi! O sidikli, şerefsiz katil evime kadar girip beni torunumla tehdit etti!”
Yanlarında durunca hepsinin gözü bana doğru döndü.
“Baba tamam, biraz sakin ol,” dedim kısık bir sesle. “Hakimle öyle konuşulur mu?”
“Ne dedi ki?” diye sordu Erkin.
Babam hiddetle “Gerçekleri söyledim!” dedi hızlıca. Teoman, elini babamın omuzuna getirdi ve bir iki kez destek çıkarcasına vurdu. “Akıl var, mantık var… Allah aşkına!” dedi ve en son yerinden kalkar gibi hareketlendi fakat tekrar oturdu. “Koray kaç yaşında ya? Bir kez eline silah mı almış?” Üç kez cıkladı. “O zaman evime gelip beni vuran da rahmetli dedem miydi?”
Teoman sırıtınca kendim engel olamadım ve gülerek “Baba!” dedim. “Tamam, yeter… Hadi, kalk sen. İstersen dışarı çık, hava al, sonra yine gel. Ben senin söylediklerini uygun bir dille ifade edeceğim Sayın Hakim’e.”
“İçimde kalırdı, içimde…” demeye devam etti.
Saide Hanım, “Vallahi ben çok bilgi veremedim yavrum, işine yarar mı?” diyerek omuzuma dokununca başımla onayladım. “Yemin ettim ya, o yüzden sadece bildiklerimi söyledim.”
“Ablacığım tabii ki işimize yaradı,” dedim tebessüm ederek. “Otuz sene önce kapanmış bir davada tanık değil de ne işimize yarayacak başka?”
“Yalnız ben…” dedi Elif, fısıldayarak. “Menderes’in annesi Fadik abladan bir tık korkmuş olabilirim.”
İstemsizce kıkırdarken Varan Alp’le göz göze geldiğimde bir terslik olduğunu fark ettim. Herkesin aksine onun ruh hali duruşmanın başından beri pek iyi değildi. Hep olumlu cümleler kuruyordu fakat gözlerindeki korku ve şüphe, beni olumsuz düşünmeye iten en büyük etkendi.
Erkin hafifçe öksürdükten sonra “Zaten senin korkmadığın bir şey mi var?” dedi kısık bir sesle.
Elif, “Ya ne alaka şu an?” diye sordu öfkeyle.
Babam ikisine tuhaf tuhaf bakmaya başladı.
Erkin, Elif’e çevirdiği gözlerini kıstı ve “Yalan mı?” diye sordu.
Teoman babama doğru döndü, babam da Teoman’a; ikisi de birbirine tuhaf tuhaf bakıyordu.
“Ne oluyor?” diye sordum hiçbir şey anlamayarak.
Elif o sırada “Sen sıkılmadın mı bana bulaşmaktan?” diye sormakla meşguldü.
Bu kez hepimiz Erkin’e ve Elif’e doğru döndük.
“Ben mi sana bulaşmışım?” diyen Erkin, tartışmanın başını hatırlamıyordu anladığım kadarıyla. “Benim işim gücüm yok, sana mı bulaşacağım doktor?” Cıkladı. “Aynen.”
Bıkkınlıkla oflayan Elif “İşin gücün yok ki! Olsa burada olmazdın hem!” diye yanıtladıktan sonra Erkin’in kaşları çatıldı. “Kamil Savcı burada mı? Bak!” Etrafını işaret etti.
Erkin aniden “Kamil Savcı ne alaka? Konumuz Kamil Savcı mı?” diye patlayınca tartışmanın başını unuttuğum için başımı kaşıdım. “Senin de işin gücün yok o zaman?” diye soran Erkin neredeyse Elif’in dibine gireceği için korkuyla Saide Hanım’a bakakaldım. O da Erkin’den korkmuştu anlaşılan çünkü ikisini şaşkınlıkla izliyordu. “Sen niye hastanede değilsin?”
“Annem tanık!” diye bağırdı Elif, ardından annesinin varlığını anımsamış gibi arkasını döndü. “Anne,” dedi gülümseyerek.
“Kızım…” diyen Saide Hanım, iki kez öksürdü. “Niye Savcı Bey oğluma bağırıyorsun? Şey olmaz mı? Günah değil mi?”
Babam tuhaf bir sesle “Ne?” diye sordu. “Ne günahı?”
Mir Beyaz ve Teoman, ciddi kalamayıp kahkaha atarlarken ben de ciddi kalamayıp kıkırdadım.
“Ay aman…” diyen Saide Hanım, elini bir kez kafasına vurdu. “Az önce yemin ettim ya, aklım günahta kaldı. Hani, suçtur… Diyecektim.”
Erkin gülümseyerek “Teyzeciğim bu daha ne ki…” deyince kollarımı göğsümde bağladım ve merakla dinledim. “Kendisi bana hakaret bile etti.”
Saide Hanım büyük bir telaşla Elif’e doğru döndü.
Elif büyük bir öfkeyle “Yalancı!” deyince Erkin büyük bir keyifle sırıtmaya devam etti. “Anne, yalan söylüyor, sakın inanma! Ben öyle biri miyim?”
Hızını alamayan Erkin paşamız da “Teyze, hakareti geçtim…” dediği an Elif’in ağzı beş karış açıldı. “Yahu kaşım patladı, pansuman yapacağı yerde bir dövmediği kaldı…”
Elif, dişlerinin arasından “Allah’ım bana sabır ver,” deyip annesinin koluna girdi. “Anne, gel, ben sana anlatacağım. Buradan gidelim yoksa uyuz olacağız ikimiz de…”
Elif ve Saide Hanım yanımızdan geçip giderlerken Erkin büyük bir keyifle sırıtmaya devam etti, sonra da duvara yaslandı. Hepimiz ona bakakalmıştık.
Erkin sonunda gülümsemesini kestiğinde, herkese tek tek göz gezdirdi. “Ne var ya?” diye sordu, özellikle de Teoman’a bakarak. “Hayırdır?”
Eniştem iki kez imayla öksürdü. “Hayırdır, hayır… Hayırlı işler.”
“Ne diyorsun Teo?” diye soran Erkin, bu kez ciddiydi. Üç kez esefle cıkladıktan sonra başını başka bir yöne çevirdi. “Bir yakıştırmadığın biz kalmıştık. Varan Alp ile Mira…” dedikten sonra dudaklarını ısırdı.
Varan Alp, Erkin’in lafını “Sus artık Erkin, bugün çok boş yaptın,” diye bölünce ben de gözlerimi belerterek babama döndüm.
Kaşlarını çatarak Erkin’e baktığını fark ettim. “Ne?” diye sordu, sonra da Varan Alp’le bana doğru dönüp ikimize de kısa kısa bakışlar attı. “Teoman?” diyerek Teoman’a döndü. “Hayırdır?”
Bir bu eksikti gerçekten.
Eniştem durumu kurtarmak adına “Varan Alp ile Miray’ı şeye gönderecektim ben,” deyip başını kaşıdı. “Ha evet ya! Miray, sen bir şeyler atıştıracaktın. Bak, sinirlenirsin, bayılıp kalırsın falan… Duruşma bayağı uzadı. Git de yemeğini ye!”
Ne diyeceğimi bilemeyerek “Evet,” dedim ben de.
Varan Alp de durumu bozmamak için ayağa kalktı. “Ben birini yolladım, tost getirecek şimdi,” dedikten sonra ileriyi işaret etti. “Onu diyordu Erkin de…”
“Tost mu?” dedim kaşlarımı çatarak. “Buranın tostu güzel değil, sucukları çok kötü.”
Varan Alp gözlerini devirerek “Ya çift kaşarlı yaptırdım sana, hadi,” dediği an gülümsedim ve başımı ona doğru çevirdim.
Babam öksürene kadar ikinci potu kırdığımızın farkında değildim.
Mir Beyaz gözlerini belerterek alt dudağını dişlerken eniştemin korku dolu bakışları tavana yönelmişti, Erkin ise sadece sırıtarak karşı duvara bakakalmıştı.
Gülümsedim ve “Eniştem de sağ olsun, her şeyi düşünmüş,” diye geçiştirdim. “Değil mi baba?”
Babam zoraki bir tebessümün ardından bakışlarını Varan Alp’te sabitledi. “Kızım git yemeğini ye, hadi, sinirliyim zaten…” diye beni geçiştirince elimi omuzundan çekip duruşumu dikleştirdim.
Çantamı eniştemin üstüne, dosyaları da Mir Beyaz’ın kucağına bıraktıktan sonra en son cübbemi çıkarıp babama doğru uzattım. Hemen ardından bir iki adım ileride bekleyen Varan Alp’in yanına doğru ilerledim, ardından yavaş yavaş yürümeye başladık.
“Kim bu sürpriz tanık?” diye sorduğumda, beşinci adımımızdaydık.
Varan Alp kısaca arkasına baktıktan sonra “Bilmiyorum, mübaşire sordum ama tanık listesinde yazmadığını söyledi,” deyince şaşırmadım.
“Önlem alacağımızı bildikleri için son dakika sürprizlerinden hiç ödün vermediler sağ olsunlar. Dayın gerçekten güzel yapıyor işini,” diyerek koridorun sonundaki kapının önünde durdum. “Varan Alp biz buraya geldik de…” Koridorun diğer ucunda kalan babama doğru kısa bir bakış attım. “Ortada tost vardır umarım. Ben acıktım.”
Başıyla onayladı. “Var.”
Sesi keyifsiz çıktığı için “Sen neye bu kadar bozuldun?” diye sordum.
Kapının yamacındaki koltuğa oturdu. “Bozulmadım,” dedi sonra da. Göz teması kurar kurmaz “Sinirlendim,” diye açıkladı kısaca.
“Kime?” diye sorarken yanına oturdum.
“Genel,” dedi, sıradan bir sohbet içerisindeymişiz gibi.
Israr etmemek için çok direndim ancak başaramadım ve “Ya bu Öznil, savcı yardımcısı değil miydi? Yani savcı olmayacak mıydı? Yanlış anlamış olamam,” dedim, aklımdakileri dökerek. “Ne ara istifa etti de gitti barodan ruhsatını aldı?”
“Onunla o geceden beri konuşmadım pek ama Kamil abiden intikam almak istediği için vekalet koyduğundan yüzde doksan eminim.” Pek öfkeli değildi bunları söylerken. “Yine de bir katili savunarak mesleğine geri dönmesi hiç hoşuma gitmedi, özellikle Kamil Savcımın dosyadan alınması hiç hem de hiç hoşuma gitmedi. Bir de o meymenetsizi savcı diye duruşma salonuna diktiler, bir halt bildiği yok. Tuhaf tuhaf işler…”
Bu kadar konuşmasını beklemediğim için ilk başta sırıttım, ardından ciddiyetle “Söylediğin her şeye tek tek katılıyorum,” dedim.
“E hani?” diyerek başını bana doğru çevirdi. Göz teması kurunca da “Sen bana sinir olmuştun az önce? Geçti mi?” diye sordu.
Gözlerimi bir kez kırptım. “Geçti, evet.”
“İyi bari… Gerçi durduk yere neden trip yediğimi anlamadım ama söz konusu sensen sorgulamamam gerektiğini yeni yeni kavrıyorum, yavaş yavaş...”
Kaşlarım çatıldı. “Hiç de durduk yere trip atmam…” Ne diyeceğimi bilemedim, birkaç saniye duraksadım. O da bu söylediğimden sonra onaylamadığını belli eden bir bakışla gözlerini kaçırdı fakat hâlâ gülümsüyordu. “Ne?” dedim ben de kabullenemeyerek. “Trip atsaydım torpidondan çıkan tokaya trip atardım ben.”
“Hadi canım,” dedi sahte bir şaşkınlıkla. “Halbuki gördüğün gibi yerine bırakıp hiç soru sormamıştın, takdir etmiştim seni.”
“Dalga geçme be!” Bakışlarımı gözlerinde sabit tuttum. “Hiçbir şey söylememiş halimdi o.”
Bir türlü ikna olmadı ve “O yüzden bir evlendirmediğin kaldı ki pardon,” deyip hemen bakışlarını kaçırdı. “Evlenip evlenmediğimi de sormuştun. Sırf o gün izinli olduğum için evlendiğimden şüphelendin Miray. Yani daha…” Duraksadı. “Ne diyeyim ben daha?”
“Belki yapmıştın bir delilik. Olamaz mı?” Güldüm. “Olabilir bence.”
“Ben senin gibi fevri ve sinirli değilim. Olmaz.”
Bıkkınlıkla sesli bir nefes verdim. “Bayağı sakinsin gerçekten.” Kıkırdayınca yüzü bozuldu, yüzü bozulunca daha çok kıkırdadım. Sinirim bozulmuştu.
“Beni delirten sensin,” deyince gülüşüm istemsizce durdu.
“Nasıl yani?” diye sordum anlamayarak. “Nasıl delirtmek?”
“Sinirlendirmek,” dedi hemen.
Bu kez hüzünle gülümsedim. “Olsun…” dedim sonra da. Bedenimi tamamen ona doğru çevirdim. “Her insanın bir sınırı vardır, en sakin karakterlerin arkasında bile gizli bir deli vardır bence. Bir de…” dedim çokbilmiş gibi. “Ben sakinim.”
“Aynen, bayağı sakinsin…”
Tam şu anda, pencereden vuran güneş sebebiyle çok açıp bir kahve tonuna dönmüştü gözleri. “Bence,” dedim ve daha derin baktım gözlerine. “Beni delirten de sensin.”
“Nasıl yani?” diye sordu daha sakin ve yumuşak bir sesle. “Nasıl delirtmek?”
“Sinirlendirmek,” diyerek onu tekrarladım.
Dudaklarımı aralayıp tekrardan lafa girecektim ki titreşim sesi gelmeye başladı ve gözlerim direkt ceketine ilişti. Muhtemelen telefonu çalıyordu.
Telefonunu çıkarıp aramayı cevaplandırdı, sonra da ayağa kalkıp etrafına bakmaya başladı.
Birkaç saniye sonra fark ettim ki bana ayarladıkları tost gelmişti.
Tostu bana doğru uzatırken “Sağ ol,” dedim.
“Sen ye, ben bir dayımla konuşayım,” deyince gerilerek duruşumu dikleştirdim.
“Nasıl? Ne konuşacaksın?” diye sordum art arda.
Arkasını döndü ve ilerlerken “Sürpriz tanık kimmiş, onu öğrenmeye çalışacağım,” dedi.
Yürüyüp uzaklaştığı için söz hakkı kalmadı bana, bu nedenle ben de merak ede ede tostumu kemirmeye başladım. Az önce fark etmemiştim fakat yerken anlamıştım ki oldukça acıkmıştım. Sinirin açlık yaptığı aşikârdı.
Tostumu yarıladığımda çantam yanımda olmadığından ötürü ayağa kalktım ve koridorun sonuna doğru kısa bir göz attım. Çantamı bizimkilere bıraktığım için de direkt yanlarına yürüdüm. Babam yoktu bu kez, sadece Erkin ve Teoman oradaydı. Muhtemelen babam da Mir Beyaz da annemin yanına inmişti, bahçeye.
Tostumdan bir ısırık aldıktan sonra Teoman’ın yanına oturdum ve “Yok mu bir haber?” diye sordum. Telefonumu çantamdan çıkarmaya çalışırken epey bir süre geçti.
“Yok,” dedi Erkin.
Sonunda telefonumu elime alıp ekranı kontrol ettiğimde, Aykut dışında kimsenin mesaj atmadığını fark ettim.
AYKUT SAYER:
Miraycığım, bu Burçak denilen kadını mahvedeceğim, az kaldı.
Ne saçmalıyor yahu?
Ayrıca Adem Bey’in hakime olan tavrı yüzünden içtiğim kahveyi püskürttüm.
Yeni stajyerlerin birini Anadolu diğerini de Çağlayan’a yolladım.
Miraayy!
Miraycığım, lütfen telefonuna bakar mısın?
Miray! Onur denilen değişik savcı mı davaya atanmış?
İnanamıyorum!
Aykut’un yazdıklarını ancak sindirdiğimde, eş zamanlı olarak eniştem “Varan Alp nereye gitti?” diye sormuştu.
Aykut’a cevap yazarken “Varan Alp sürpriz tanığın kim olduğunu öğrenmeye çalışacak,” dedim. Kafam karıştığı için de klavyede ellerim hep yanlış harflere gitti. En son Aykut’a “Boş ver şimdi Onur’u, sen Burçak’ın gönderilerine bak. Bir de yanıt veren kullanıcılardan bizim tarafımıza hakaret edenler varsa bana fotoğrafla gönder lütfen. Büronun sosyal medya hesabından da açıklama yap: Hakaret içeren tüm mesajları ve paylaşımları yayınlayan kullanıcıları dava edeceğimizi söyle. Tamam mı?” yazdıktan sonra telefonumu kilitleyip çantama attım.
Erkin iki kez öksürdükten sonra “Buraya gelirken Beyhan amcayı gördüm,” deyince eniştemle aynı anda başımızı ona çevirdik.
“Ne?” diye sordum sevinçle. “Gelmiş mi?”
Eniştemin gözleri bana doğru döndü, kaşlarını çatarak “Sen mi çağırdın?” diye sordu. Genelde çoğu sohbetimizi dalgaya vuran şen şakrak eniştemden eser kalmadığı için şaşırdım. Konu babası olunca direkt mesleğindeki ciddiyete bürünüyordu.
Başımı olumsuz anlamda salladım. “Bana geleceğini söylemedi.”
Kaşları havaya kalktı. “Yani onu çağırdın, öyle mi?” Beti benzi attı. “Miray,” dedi sonra da. “Yahu bak…” Kısık bir sesle devam etti: “Babamın psikolojisi iyi değil, biliyorsun. Normal bir adam değil. Soğuk nevalenin teki… Gelip şimdi tanık kürsüsüne çıksa, yalan beyanda bulunsa ne yapacağız? Dayımla araları iyi, biliyorsun.”
Olumsuz anlamda bir kez cıkladıktan sonra “Yapmaz öyle bir şey,” dedim.
“Kızım delirdin mi?” diye sordu eniştem, kısık fakat çığlığı anımsatan soğuk sesiyle. “Sürpriz tanık ya babamsa?”
Gözlerimi devirdim. “Senin baban buraya yalancı tanık olmak için gelmez. Üstelik gelirse ve yalan beyanda bulunursa bunun sonuçlarına katlanacağını bilir.” Tostumdan bir ısırık aldım.
Erkin bıkkın bir nefes verdikten hemen sonra “Varan Alp’i sonsuza kadar kaybetmek pahasına böyle bir çılgınlık yapacağını pek zannetmiyorum ben,” dedi.
“Ben de,” dedim tok bir sesle.
Teoman, sırıttı. “Çok umurundayız zaten…”
“Öylesiniz,” dedim yumuşak bir sesle. “Enişte şu an bunları konuşmanın sırası değil, biliyorum, farkındayım ama gidip tanık çıkmasını istediğimde beni alenen reddetmedi. Ağzından Varan Alp’in adı düşmüyor, adamın tek istediği Varan Alp.”
Teoman’ın kaşları havaya kalktı. “Bir planı vardır.”
Omuzlarımı silktim. “Yok bir planı. Varan Alp ile arasının düzelmesini istiyor.”
“Bize de söylüyor zaten bunu ama bana hiçbir zaman samimi gelmedi. Çocukken de ara ara Varan Alp’i severdi, araları düzelirdi, sonra bir anda nefret tarafına geçer, çocuğun hayatını kaydırırdı.” Bu söylediklerinden sonra kalbimin acıdığını hissettim. “Ben Beyhan Çakmak’a güvenmiyorum.”
Gözlerimi Erkin’e çevirdiğimde onun da oldukça keyifsiz olduğunu fark ettim.
Teoman, konuyu değiştirmek istercesine kol saatini kaldırıp “On iki dakika kalmış,” dedi. Ardından ayağa kalkıp “Ben bir Seray’ı arayacağım, ne yapıyor ne ediyor… Görüşürüz,” deyince başımla onayladım.
Erkin’le koridorda yalnız kaldık, o da ağır hareketlerle yanıma oturdu.
“Fırat’ın tanıklığına yetişemedim,” deyince başımı yüzüne çevirdim. “Ne söyledi? İzmarit olayını biliyorum. İşine yaradı mı söyledikleri?”
Başımla onayladım. “Evet.”
“İyi bari.”
“İyi mi kötü mü birazdan anlayacağız…” Kalan tostu da ağzıma attıktan sonra kâğıdını buruşturup yakınımızdaki çöp kutusuna attım.
Yaklaşık on dakika sonra saati son kez kontrol ettiğimde yarım saatlik aranın sonlandığını gördüm ve koridordan ayrılarak duruşma salonuna geçtim. Bu kez duruşma salonuna giren ilk kişi bendim, muhtemelen herkes bahçeye inmişti ve yeni yeni çıkıyorlardı yukarı.
Mahkeme heyeti yerine dizildi, Hakim Bey’i görünce de samimiyetsiz bir gülümsemeyle selam verdim. Kendisi pek oralı olmasa da heyetteki diğer hakimler gülümsememe karşılık vermişti.
Onur, sandalyesinin arkasına astığı cübbesini giyinirken gözlerimi üstünden çektim ve yeni yeni dolan izleyici kısmına göz gezdirdim.
Dosyalarımı masaya bıraktım ve sandalyemi masaya yaklaştırarak duruşma tutanağının önceki kısımlarını inceledim. Kendi dosyalarımı karıştırarak savunmamın bulunduğu sayfayı açtım ve üstünü çizdiğim yerlere kısaca göz gezdirdim.
Soluma doğru döndüğümde mübaşir, tutuklu sanıkların bulunduğu koridorun kapısını açtı. Koray’ın geleceğini anlayınca tebessümle o yöne döndüm. Umarım bugün özgürlüğüne kavuşmasını sağlayabilirdim.
Fakat bir sıkıntımız vardı… Bu sürpriz tanık kimdi acaba?
Koray, sanık kürsüsünün arkasında bulunan sandalyelerden birine geçti. Jandarmalar ise Koray’ın yanına oturdu. Ardından önce İlkhan, sonra da Öznil geldi. Bir iki dakika sonra müşteki vekili gelip karşımızdaki masaya geçti.
Hakim mahkeme düzenini incelercesine salona kısaca göz gezdirdi, ardından mübaşiri yanına çağırıp bir şeyler söyledi.
Annemi, babamı, Teoman’ı, Mir Beyaz’ı ve Elif’i içeriye girerken gördüğümde derin bir nefes alıp verdim. Artık ara verilmeyebilirdi, yani hakim kararını yarım saat içinde verebilirdi.
Varan Alp, yanında babasıyla beraber duruşma salonuna girince gözlerimi kocaman açarak ikisine de hayretle bakakaldım.
En önde boşta kalan iki sandalye vardı, oraya geçtiler.
O zaman Beyhan Bey tanık olarak çıkmayacaktı. Ne yani? Duruşmayı izlemeye mi gelmişti?
Az önce Teoman, İlkhan’ın lehine tanık olarak çıkacağını iddia ettiğinde belli etmemiştim ama içime kurt düşmüştü. Bu yüzden aleyhe de lehe de tanıklık yapmayacak olması benim için olumlu bir haberdi.
Mahkeme başkanı, “Sanıklar yerini aldı, duruşmaya verilen yarım saatin ardından devam edildi,” diye kısaca bilgi geçti. “Sanık İlkhan Taşkın,” diyerek kürsüyü işaret etti hakim. “Ayağa kalkar mısın?”
İlkhan ayağa kalktıktan sonra kürsüye doğru ilerledi. “Buyurun efendim,” dedi kibar bir tınıyla. Bir tane çakabilseydim keşke suratına… Dua etsin ki meslek etiğime tersti.
“16 Eylül gecesinde, 17 Eylül’ün ilk saatlerinde evde olduğunu belirtmişsin, doğru mudur?”
“Doğrudur, başkanım.” Yalancı şerefsiz.
Hakim başıyla onayladı. “Kredi kartın çalınmış, öyle söylemişsin fakat müşteki vekilinin oldukça geçerli bir savunması var. Buna karşı söylemek istediğin şeyler var mı?”
İlkhan başını olumsuz anlamda salladı. “Yalan olduğu apaçık bellidir Sayın Hakim. Kendisi dışarıda olduğumu ispatlayan bir kamera kaydı bulmadığından ötürü böyle bir yol seçmiştir.”
Sinirlerime hakim olamamaktan korktuğum için gülümsemeyi tercih ettim.
Mahkeme başkanı, “Peki müşteki vekili, yani o zamanki müşteki vekili niçin böyle bir hamlede bulunsun?” diye sorunca merakla İlkhan’a doğru döndüm. Acaba buna nasıl bir yalan uyduracaktı?
“Sayın Hakim, kendisi Ümit Haldun İnal’ın avukatlarından birisiydi ve aralarında çıkan sorun hasebiyle bana saldırıp babamı sinirlendirmek istedi.” Gazetecilere iyi malzeme çıkmıştı. “E hâliyle böyle bir koz eline geçmişken…”
Hakim yüzünü ekşitti. “Diğer müşteki vekili niçin böyle bir hamlede bulunsun?”
İlkhan’ın gülümsemesi derinleşti. “Bizzat kendisi şimdilerde davada sanık müdafi olmayı tercih eden bir katil savunucusu.”
“Laflarına dikkat et!” diye aniden köpürmeyi ben de beklemiyordum. “Sayın Hakim,” diyerek ayağa kalktım. Hakim bu kez, anlamadığım bir sakinlikle başını olumlu anlamda sallayıp konuşmama müsaade etmişti. “Rica ediyorum, tutuksuz da olsa sanık sıfatıyla yargılanan bu şahsı, bir avukatı kışkırtacak şekilde konuşmasına müsaade etmeyin. Lütfen…” Yerime oturdum.
Mahkeme başkanı söylediklerimin ardından rahat bir şekilde “Henüz hüküm verilmediği için her iki taraftan da ricam tutuklu ya da tutuksuz yargılanan her iki sanığa da ‘katil’ dememesidir,” dedi.
Sinirden ve stresten bacaklarımı sallayıp durdum bir süre.
Birkaç saniye sonra İlkhan, “Peki, kusura bakmayın,” dedi sevimsiz ve kaba sesiyle. “O hâlde, şu şekilde izah edeyim: Kendisi tutuklu yargılanan sanığın ablasıdır, Sayın Hakim. Kendisi delil karartmamış olsa bile bir vakit evvel Fırat Gümüşpala ile Koray Lalezar’ın restoran civarında kaydedilmiş kamera görüntülerini bile bile susmuştur. Tabii ki suçu bana atmaya çalışacak.”
Hakimin gözleri bana döndüğünde, öfkeden çenemi sıkmakla meşguldüm. Tüm vücudum zangır zangır titriyordu.
Sakin kalmak zorundaydım.
“Suçu neden sana atıyor, bir de onu konuşalım mı İlkhan?” diyen Onur’un bu çıkışını beklemediğim için şaşkınlıkla başımı doğrulttum. “Sen niçin bu mahkeme nezdinde sanık sıfatıyla yargılanıyorsun? Şüpheli sıfatından sanık sıfatına geçmen öylesine alınmış bir karar mıydı? Ne demek istiyorsun? İki avukatın şikâyeti üzerine mi dönemin savcısı sana bu sıfatı yüklemiş? Hayırdır?”
Kaşlarım çatıldı ve İlkhan’a çevirdim gözlerimi. Biraz gerilmişti.
“Sayın Savcım…” dedikten sonra duraksadı. “Sanığım evet… Az önce Mir Beyaz Küfe tanık olarak çıktığında, beraat alacağını söylemişti hatırlarsanız…” Sesi titremeye başladı, iki kez öksürdü ve el kol hareketleri arttı. Demek ki gerildi…
“Ne dedi?” diye sordu Onur, anlamayarak. “Ne beraatinden bahsediyorsun?”
İlkhan, başını izleyici kısmına doğru çevirdikten hemen sonra “Kendisi, hüküm verilseydi beraat alacağından bahsetti ve kendisini savundu. Benim de buna hakkım var çünkü ben de söylediğiniz gibi dava nezdinde hem sanığım hem de tutuksuz yargılanıyorum,” dedi hızlıca.
“O hâlde sen de makul gerekçelerle kendini savunabilirsin,” diyen Onur, önündeki bilgisayara baktıktan hemen sonra sırıttı. “Söyle bakalım, geçtiğimiz günlerde Adem Lalezar omuzundan yaralandığında neredeydin?”
İlkhan oltaya gelmedi ve “Saatini hatırlamıyorum savcım, bilgi verirseniz…” dedi.
“Gece yarısıymış,” diyen Onur sırıttı. “Cezaevindeki oğlu mu gelip ateş edecek? Bu hususta bana tutarlı gelen tek bir ifaden dahi yok.”
İlkhan dalga geçer gibi gülümsedikten sonra “Ya savcım, yapmayın…” dedi. “Sayın Hakim…” Mahkeme başkanına doğru döndü bu kez. İspatlamaya çalışır gibi el kol hareketleriyle kendisini gösterdi ve “Ben o gece bürodaydım, kamera kayıtlarında da gözüküyor zaten,” demekle yetindi.
Söz hakkı isteyerek elimi havaya kaldırdım. Mahkeme başkanı müsaade edercesine başıyla onaylayınca ise “Söz konusu kamera kayıtları 22.10 ile 23.14 arasındadır, Sayın Hakim. İtiraz ediyoruz,” dedikten sonra yerime oturdum.
Mahkeme başkanının gözleri İlkhan’a döndü, ardından Onur’a. Onur hemen beni destekleyerek “Sanık müdafinin beyanı doğrudur, Sayın Hakim,” dedi. Ardından İlkhan’a döndü.
“İddia makamına soruldu,” diyen mahkeme başkanı, Onur’a döndü. “Sanığa kasten yaralamaya ilişkin ya da duruşma özelinde başka sorunuz var mıdır, savcım?”
Onur başıyla onayladı. “İlkhan Taşkın, Behzat Ali Yücesoy ile kardeş olduğunuz ilgili makamlarda yapılan testler sonucu kanıtlandı. HTS kaydının şu an benim nezdimde pek de önem teşkil etmediğini belirtmek isterim zira 17 Eylül doğumlu birkaç kuvöz arkadaşını arayıp ‘katil olduğunu’ apaçık belli eden tetikçi, başka hatlar kullanmaktaydı; bu bağlamda benim görüşüm, tetikçinin başka bir hat üzerinden görüşme yapması dolayısıyla isminize kayıtlı hattın bulunduğu telefonu evde bırakabileceğiniz ihtimalinin yüksek olduğudur. Kredi kartı ekstresinde bulunan belli bir markanın çikolatası, belli bir markanın sigarası…” dedi bastıra bastıra. “Sizin tarafınızdan çoğu kez üst üste satın alınmıştır, tüm deliller bu yöndedir. Daha önceki tiyatro oyunlarınızın bir kısmı incelendiğinde, sesinizi incelttiğiniz kayıtlar ile tetikçinin daha önce Miray Hilde Lalezar’ı arayıp tehdit ettiği kayıtlardaki ses bizzat uyuşmaktadır.”
Öznil anında ayağa kalkıp “Sayın Hakim, kesinlikle itiraz ediyoruz çünkü Sayın Savcı’nın analizlerini bir bilirkişi raporu varmış gibi lanse etmesi mahkeme nezdinde delil niteliği taşımamaktadır,” dedikten sonra yerine oturdu.
Mahkeme başkanı başıyla onayladı. “Sayın Savcım, itirazı kabul etmek durumundayız.”
Gözlerimi devirdim.
Onur bozuntuya vermeyerek “Neyse,” deyince tekrardan başımı kaldırıp söyleyeceklerini merakla dinlemeye başladım. “Mahkemede dinlediğimiz tanıklar, sanık İlkhan Taşkın’ın ailesidir, bu nedenle yeminsiz dinlenmişlerdir; yalancı tanıklık ağır bir suçtur ve bu hususta asla mesnetsiz bir iddiada, özellikle iftirada bulunmadığımı belirterek kendilerinin yalan söyleyebilme ihtimalinin olduğunu da söylemek yükümlülüğünde olduğumu hissediyorum.” Onur’un söyledikleri bir anlığına beni gaza getirince duruşumu dikleştirip kendi savunmamla karşılaştırdım. Birçok beyanımla benzerdi. “Yine, 17 Eylül doğumlu Miray Hilde Lalezar’ın çantasına konulan ses kayıt cihazının, İlkhan Taşkın ile sohbet etmesinin hemen ardından konulması da tesadüf dediğimiz bu zincirleme suçları arşa çıkarmaktadır. Kendisine tüm bunların mantıklı bir açıklaması olup olmadığını sormak da mesleğimin en sevdiğim yönüdür.” Sırıttı.
İlkhan’a doğru döndüğümde sinirli ve bozuk olduğunu fark ettim.
“Sayın Hakim, ben sözü avukatıma bırakmak istiyorum. Kendisi çıkaracağımız tanığın ardından savunmamı bizzat gerçekleştirecektir. Ben de sanık olarak susma hakkımı kullanmak istiyorum, izninizle…” Geriye doğru yürüdükten sonra sandalyesine oturdu. Yanında oturan abisine kısa bir bakış attı.
Hakimin keyfi pek yok gibiydi, bu nedenle bıkkınlıkla Öznil’e doğru döndü.
“Sanık müdafi, buyurun…”
Öznil ciddiyetle “Tanığımın salona alınmasını talep ediyorum,” dedi.
“Tanığı salona alalım,” dedi mahkeme başkanı.
Kimin geleceğini kestiremediğim için oldukça endişeli bir biçimde duruşma salonunun kapısına bakarken mübaşirin kapıyı kapatmasıyla içim ürperdi. Birkaç saniye içinde içeriye alınacak tanığın tanımadığımız bir isim olmasının imkânı yoktu; bu nedenle her kim içeriye girecekse sakin kalmam, durumu kontrol altına almam ve savunmamı tanığın oldukça aleyhine bir biçimde beyan edebilmem için soğukkanlı durabilmem en mühim meseleydi.
Gözlerimi izleyici kısmına çevirdiğimde tanıdığım herkese tek tek baktım. Gözlerinin ardında gizlenen korkuyu anlayabiliyordum çünkü ben de o şekilde hissediyordum.
Onlar korkabilirdi ama benim korkmamam gerekiyordu.
Duruşma salonu bir satranç tahtasıydı, stratejik hamleler ve hukuki bilgiler çok önemliydi fakat en önemlisi de duygularını bir kenara atabilmekti. Oyunu kuralına göre oynamalıydı insan… Fakat oyunu kuralına göre oynayan her daim kazanır mıydı, sanmam. Bu nedenle oyunu kuralına göre oynayan değil, oyunu kuran olmalıydım.
Ben olmalıydım.
Ne müşteki vekili ne de Öznil… İkisi de değil.
Ne mahkeme heyeti ne de Onur… Onlar da değil.
Benim bir şeyler yapmam lazımdı. En çok da sakin kalmam lazımdı.
Mübaşir duruşma salonunun kapısını aralayıp içeriye girdiğinde nabzımın epey hızlandığı yadsınamaz bir gerçekti fakat içeriye giren kişiyi gördüğüm hissettiğim şok, sanki daha fazlası mümkünmüş gibi kalp atışımı oldukça hızlandırmıştı.
Yorgun göz altı, belki de sabah taramadığı solgun saçları, kızarmış gözleriyle içeriye giden kadının yüzündeki suçluluk beni mahvetmişti.
Sandalyeye mıhlanmıştım sanki.
Gelen kişi, Leman Hanım’dı.
Ve adım gibi emindim ki ya Buket’le ya da canıyla tehdit edilmişti, başka bir açıklaması olamazdı.
Gözlerim Leman Hanım’dan sekip Varan Alp’e ve Beyhan Bey’e döndüğünde ikisinin tepkisinin birbirinden apayrı olduğunu anlamam pek de zor olmadı. Beyhan Bey oldukça rahat bir vaziyette bekliyormuşçasına kızını izlerken Varan Alp kaşlarını çatarak ayağa kalkmıştı.
Leman Hanım içeriye girerken Varan Alp önünde durdu.
Sertçe yutkunduğum sırada eniştemin de ayaklanmaya çalıştığına fakat babamın buna müsaade etmediğine şâhit oldum.
Dengem altüst olmuştu.
İki kez öksürdükten sonra mahkeme başkanına doğru döndüm, o da neler olduğunu anlamaya çalışır gibi “Savcım bir sorun mu var?” diye sordu. Bunu Varan Alp’e söylemişti.
Mübaşir, Leman Hanım’ın karşısında duran Varan Alp’e doğru başını kaldırarak tuhaf bir bakış atınca Öznil’le göz göze geldik. Otuz iki diş sırıtıyordu.
Tüm nefretimle başımı sağıma doğru çevirirken delirmemek için içimden sabır çekiyordum.
Aniden ayağa kalktım ve “Tanık buyursun artık,” dedim, soğukkanlı bir sesle. “Savcım siz neden duruşmanın seyri açısından önem taşıyan bir tanığı durduruyorsunuz şu an? Anlamıyorum.”
Hakim Bey bana katılırcasına “Savcım siz tanığı mı durduruyorsunuz? Öyleyse lütfen önünden çekilir misiniz? Bu etik değil,” deyince Varan Alp arkasını dönüp direkt bana doğru baktı.
Delirmiş gibi bakıyordu.
“Gelsin,” dedim, hallederim dercesine.
Varan Alp bu dediğimden hemen sonra anında itiraz ederek “Sayın Hakim, belli ki kendisi tehdit edilmiş, izin verin, ben önden konuşayım,” deyince bıkkın bir nefes verdim.
“Biz kendisine sorarız savcım… Lütfen…” diyen hakim, bu kez sertti. “Müsaade eder misiniz?”
Koray’la göz göze geldiğimizde yüzündeki ifadenin, mahkemenin önceki süreçlerinden farklı olduğunu anladım çünkü korkuyordu. Korktuğunda yüzünde mahzun bir ifade oluşurdu, sürekli başka taraflara bakardı, kıpırdanıp dururdu…
Kardeşimin suçsuz yere yargılanmasını kaldıramıyordum.
Delirecektim artık!
Leman Hanım, Varan Alp’in omuzuna çarparak büyük bir öfkeyle izleyicilerin arasından geçti ve kürsüye kadar yürüdü; bu süreçte asla yüzüme bakmadı, göz göze gelmedik. Ardından kürsüye dokunup direkt oradan destek alarak mikrofona doğru uzandı.
“Kendi hür ve özgür irademle buradayım.”
Leman Hanım’ın kurduğu ilk cümle buydu…
“Peki… Herkes ayağa kalksın.” Hepimiz yemin edileceği için ayağa kalktık. “Bildiğinizi dosdoğru söyleyeceğinize namusunuz ve şerefiniz üzerine yemin ediyor musunuz?” diye sordu hakim.
“Yemin ederim,” diyen Leman Hanım’ın sesi titremişti.
Leman Hanım’ın gözleri, hemen bir metre arkasında duran eski eşi Behzat şerefsizine doğru değdiğinde, aralarında gerilimli bir bakışma geçti. Daha yumuşak bir yüz ifadesiyle eski karısını inceleyen Behzat, gözlerini kaçırıp önüne döndü.
Leman Hanım ise sertçe yutkunduktan sonra hakime doğru bakmaya başladı.
Sandalyeme oturdum, sakince ne anlatacağını bekledim çünkü başka çarem şimdilik yok gibi görünüyordu. İçimde yaşadığım kıyameti dışarı vurmamalıydım, sakin kalmalıydım…
Mahkeme başkanının sorduğu ilk soru “Leman Hanım, İlkhan Taşkın’ın lehine nasıl bir tanıklık yapacaksınız? Olay günü kendisini gördünüz mü yoksa?” olmuştu.
Leman Hanım’ın yüzünün kasıldığına bizzat şahit oldum. Gözleri bana değmedi lakin kafasını hafifçe benim olduğum yöne doğru çevirdi hatta kürsüye yasladığım tahtaya bile kısaca baktı. Ardından oldukça soğuk bir sesle “Ben…” dedi ve iki kez öksürdü. “17 Eylül’de…”
Başımı geriye doğru hareket ettirdiğimde kuracağı cümleyi tahmin ettiğim için epey gerilmiştim.
“Evet?” dedi hakim, sabırsız bir ses tonuyla. “Ne gördünüz?”
“Koray ile Behzat’ın konuşmalarını duydum,” dediği an elimi alnıma yapıştırıp gözlerimi yumdum. Vücudum kaynar kazan gibi ısındı hatta kulaklarım tıkanır gibi oldu. “Behzat, Koray’a 17 Eylül’de bir şeyler söyledi…”
Hakimin kaşları çatıldı. “Behzat Bey, sanık Koray Lalezar’a neler söyledi? Bu konuşma nerede gerçekleşti? Lütfen daha açıklayıcı konuşun. Bu oldukça önemli bir gelişme.”
Sertçe yutkundum ve Leman Hanım’ın ne uyduracağını bekledim. “Şey dedi,” diyerek Koray’a döndü. İnanılmaz bir üzüntü içerisinde titreyen dudaklarını ısırdı ve önüne döndü. Ağlamamak için direniyor gibiydi ve salondaki herkesin geri zekalı olmadığı müddetçe bunu anlayabileceğini zannediyordum. İki kez öksürdü, kendisini toparlarcasına gülümsedi. “Koray… Eski eşim Behzat Ali Yücesoy’a ‘Söylediğini yaptım,’ dedi.”
Nefesim tıkanır gibi olunca boynumu ve ensemi ovdum. Başıma çok büyük bir ağrı saplanmıştı.
“Bu konuşma nerede gerçekleşti?” diye sordu hakim.
“Konuşma…” diyen Leman Hanım, sertçe yutkundu. “Hastanede.”
Koray’a doğru döndüğümde gözlerini yumup başıyla onayladı, kaşlarım çatıldı. Bu ne demekti şimdi? Gerçekleşmiş miydi bu konuşma?
“Başka?” diyen Onur, sırıttı. “Bu kadar mı? Kendisi basit bir eylemi gerçekleştirmiş olamaz mı? Neticede akrabasınız…”
Leman Hanım’ın kaşları havaya kalktı ve “Olabilir…” dedi.
Mahkeme başkanı ofladıktan hemen sonra üç kez cıkladı. “Savcım, ne diyorsunuz?” Fikrini almak ister gibi Onur’a doğru döndü.
Onur anında “Yetersiz bir tanıklık,” dedi, yüzünü buruşturdu. “Kurulan cümle çok basit. Her şekilde yorumlanabilir ne yazık ki.”
Öznil ayağa kalkıp söz hakkı istedi. “Sayın Hakim, tanığa daha çok soru sorulmasını talep ediyoruz. Kuytu köşede gerçekleşen bir diyaloğun önem teşkil ettiğini düşünüyoruz.”
“Tanığa soralım…” diyen mahkeme başkanı, öylesine soru sorar gibi bıkkın bir ifadeyle Leman Hanım’a döndü. “Kuytu köşede mi gerçekleşti bu konuşma? Fısıldaşarak mı konuşuyorlardı mesela?”
Leman Hanım başıyla onayladı ve “Evet,” dedi. “Behzat, Koray’ın omuzuna bir iki kez destek çıkarcasına vurup ‘Aferin.’ dedi.” Leman Hanım bile söylediğine inanmıyor gibiydi. “Karşılığını alacaksın…” diye eklediğinde dayanamayarak güldüm.
Sinirlerim çok bozulmuştu.
Öznil büyük bir hırsla ayağa kalkıp “Sayın Hakim, tanığımızın beyanı niçin bu kadar sıradan bir beyanmış gibi karşılandı? Ben anlamıyorum,” deyince daha çok güldüm hatta neredeyse kıkırdayacaktım, neyse ki duruşma salonunda ciddiyeti savunuyordum…
Sakin ol Miray, gülme Miray…
“Üstelik Behzat Ali Yücesoy, davada tutuklu yargılanan bir diğer sanıktır ve tetikçi olarak yargılanan Koray Lalezar ile kuytu köşede gerçekleşen bir diyaloğunun tanığı vardır. Bu kez yeminsiz dinlendi, diyemeyeceğinize göre… Sayın Savcım…”
Onur, Öznil cümlesini bitirir bitirmez “Benim söylediklerim, kendi fikrimdir ve en gerçekçi gelen, delillerle kuvvetlenen, bilhassa burada dakikalarca konuştuğum cümlelerden oluşurken sizin beyanlarınızın…” diyecek oldu ancak Öznil müsaade etmedi.
“Bizim beyanlarımızın delil niteliği taşımadığını iddia edemezsiniz.”
“Ederim,” diyen Onur, hakime doğru döndü. “Sayın Hakim, sanık müdafi yeteri kadar desteklenecek savunma bulamayınca şahsıma saldırmaktadır. Beyanlarımın arkasındayım.”
Bir tekme de ben atmak için ayağa kalktım ve “Ben itiraz ediyorum,” dedim. Öznil aynı şok ve nefretle bana doğru dönünce “Tanığın şâhit olduğu ikili konuşma, iki akraba arasında olan öylesine bir konuşma olabilir. Yani ben bu konuşmanın bizzat beş katına şâhit olduğumu ifadelerde beyan ettiğimde, ne kadar yetersiz geldiyse bu aşamada itiraz etmek durumundayım. İki akraba arasında geçen iki kelimelik diyalogla tutuklu yargılanmanın devamına mı karar verilecek? Anlamıyorum ben. Ablam Seray Lalezar 17 Eylül 2027’de doğum yaptı, tüm akrabalarım da bir adli tıp içerisinde bir hastanede döndü dolaştı, Sayın Hakim.” Duruşma salonuna ölüm sessizliği yayıldı. “Koray Lalezar’ın 17 Eylül cinayetleriyle hiçbir alakası yoktur!” dediğimde sesim iyice öfkeli çıkmıştı. “Önceki iki cinayette kendisinin HTS kaydı ikamet ettiği evinde çıkmıştır, bu cinayetlerin Bölge Adliye’de birleştirilmesi üzerine kararın, müvekkilimin aleyhine bir biçimde tutuklu olmasının hiçbir mantıklı sebebi yoktur.”
Mahkeme başkanı, sözümü keserek “Tanık salondan ayrılsın,” deyince öylece kaldım. Bana doğru dönüp “Avukat Hanım, duruşmaya on beş dakika ara vereceğim, bu aranın ardından son kez savunmalarınızı alacağım, kararı da sonra açıklayacağım,” deyince oflayarak sandalyeme geçtim. Ardından yüksek bir sesle “Duruşmaya on beş dakika ara verildi! Salonu boşaltalım!” dedi.
Eşyalarımı toparladıktan sonra Öznil’in yüzüne bile bakmadan direkt duruşma salonundan ayrıldım. Bu kez kapının önünde trafik olmadan kendimi dışarı atabildiğim için az da olsa mutluydum.
Diğer aralarda girdiğimiz koridora doğru koşar adımlarla ilerlerken koridordaki kimseye bakmadım.
Kendimi koridorda ilk attığımda nefesim içime kaçmış gibi hissettim, hatta çantamı direkt bekleme koltuklarından birinin üstüne fırlattım ve derin bir nefes alıp verdim.
Bir anda koridorun kapısı açılınca eş zamanlı olarak önce Leman Hanım, arkasından da eniştem gelmişti ve ağzından çıkan ilk kelime “Tamam da sen bunu bilmiyor musun?” olmuştu. “Kafayı mı yedin ya? İnsan kardeşini aramaz mı? Ben ablam, karımın yanında, çocuğuma karıma sahip çıkıyor derken bir bakıyorum tanıkmış duruşmada!” Varan Alp arkadan gelip kapıyı kapattı.
“Abi bağırma,” dedi fakat onun da sesi sertti. “Abla söyle, neyle tehdit ettiler seni?”
Leman Hanım duvara doğru yürüyüp pencerenin kenarında durdu. “Buket sabah kayboldu.” Boynu kıpkırmızıydı Leman Hanım’ın. Ağlamaya başladı ve “İlkhan onu okula getirdi, Teoman,” dedi.
“Bana niye söylemiyorsun?” diye bağırdı Teoman, öfkeyle. “Kafayı mı yedin sen? Neciyiz…” deyip durdu, ardından benim de burada olduğumu fark etti.
Varan Alp ofladıktan sonra “Abla sen böyle bir kadın mısın? Niye onların oyununa geliyorsun? Başka ne söylemeni istediler? Bu kadar mı?” diye sorunca Leman Hanım başını bir sağa bir sola salladı. “Ne?” diye sordu Varan Alp ile Teoman, aynı anda.
Leman Hanım işaret parmağını kaldırıp bana doğrulttu. Çatık kaşlarım gevşerken içime nedensiz bir korku doldu.
“Eğer duruşmada tanık olarak çıkmazsam Miray’ı hemen öldüreceğini söyledi.”
Yanlarına doğru yürürken “Ne zaman söyledi bunu?” diye sordum. “Babama da aynısını söyledi Leman Hanım. Siz neden bizden gizlediniz ki? Halledemeyeceğimizi mi düşündünüz?”
Leman Hanım “Of,” dedi ağlamasının arasında. “Buket onun kucağındaydı, amcası olduğunu biliyordu, güveniyordu ona… Anlayamazsınız…” Sertçe yutkundu. “Çocuğunuz yok sizin.” Ardından Teoman’la göz göze gelince öfkeyle “Rüzgar’la tehdit edince yerinde duramadın, onu öldüreceğini söyledin ya Teoman, hatırlamıyor musun?” diyerek Teoman’ın omuzlarından tuttu. “Aynısını yaşadım, hatta şahit oldum. Bir de üstüne Miray’ı öldüreceğini söyledi, hem de 17 Eylül gelmese bile bunu hemen yapacağını söyledi…”
Eniştem kendisini sertçe geri çekti ve “Onu karşımda söylese beklemeden öldürürdüm. Kim lan o bizi tehdit ediyor?” dedi hiddetle.
“Tamam, susun.” Varan Alp’in sesi de yükselince Leman Hanım’a bakmayı kesip gözlerimi ona çevirdim. “Başka bir şey söylemeni istedi mi? Sadece bu mu yani?” Leman Hanım sessiz kalmayı seçince Varan Alp “Abla!” diye bağırdı yüzüne doğru. “Başka ne yapmanı istediler?”
“Buket hâlâ okulda Alp. Bak, beni buraya bürodaki avukatlar getirdi, onlar götürecek. Hiçbir şey söyleyemem. Artık zorlamayın.” Ağlaması durunca bana doğru döndü. “Dikkat et,” dedi ve bir anda yanımızdan ayrıldı.
Eniştem kapı kapandığı an “Bu ne lan böyle?” dedi öfkeyle. Üstündeki ceketi çıkarıp en yakınımızdaki bekleme koltuğuna fırlattı. “Var bu işte bir iş…”
Düşündüm… Bir ya da iki dakika geçti, sessiz kalıp düşündüm fakat bir sonuca varamadım.
Teoman en son “Babam?” dedi şaşkınlıkla. “Bak, yalan olmasın, ablamdan değil babamdan bekliyordum.”
Varan Alp, abisine doğru dönüp “Babam bana izlemeye geldiğini söyledi,” dedi sessizce.
“O da biliyor olmasın?” diye sordu Teoman.
“Yok ya…” diyen Varan Alp, gözlerini bana çevirdi. “Duruşma bitince bir yere kaybolma. Ben götüreceğim seni eve.”
Eniştem, “Tamam, ben götürürüm onu,” dedikten sonra ceketini fırlattığı yerden geri aldı. “Sen bu İlkhan’ı takip ettir, bir şey yap, şu…” dedi küfreder gibi. “Savcılığının hayrını göremedik. Bir görelim artık!” diye bağırdıktan sonra öfkeyle dışarı çıktı.
Varan Alp ile yalnız kalınca keyifsiz bir ifadeyle gözlerinin içine baktım. “Ablam evde yalnız mı kaldı şimdi?” diye sordum aklıma gelen ilk soruyu sorarak. “Yoksa birileri var mı?”
“Vardı birileri de… Ablam onlara görünmeden çıktıysa…”
Ofladıktan sonra “O zaman Mir Beyaz, ablamın yanına gitsin,” diyerek elimi cebime götürdüm ancak telefonumun çantamda olduğunu hatırlayınca boş bir ifadeyle etrafa bakındım. Çantamı bekleme koltuğunun üstüne bırakmıştım.
“Dur, tamam, ben ararım,” dedi Varan Alp, durumu fark edince.
Duvara yaslandıktan sonra “Sence ne olacak?” diye sordum. Asla neler olacağını kestiremiyordum.
“Maalesef,” diyen Varan Alp, telefonunu kapatıp cebine attıktan sonra “Mesaj attım,” dedi kısaca. Başımla onayladım. “Ne olacak, ben sana söyleyeyim,” diyerek az önceki sorumu hatırlatınca. “Duruşmayı bir sonraki aya erteleyecekler, tutukluluğu devam edecek…”
Başımla onayladım. “İlk başta umutluydun.”
Bıkkın bir nefes verdi. “Ablam kafaları karıştırdı.”
“Ya,” dedim küçümseyerek. “Saçmalığın daniskası. Ben savunmamda yerim, yutarım o beyanı.”
Varan Alp başıyla onayladı. “Evet, iyi savundun, yine savunursunuz ama… Şimdi telefon trafiklerine baktıracaklar. Daha önce Behzat’la Koray telefonda görüşmüş mü? Ablamın tanık olduğu diyaloğun gerçekliği falan derken… Duruşma bir sonraki aya ertelendi diye anons geçecek Hakim Bey…”
“Ha bu oyalamak içindi diyorsun…” diye karşılık verdim söylediklerine. “Çok mantıklı bir hamle. Araştırılacak bir olay örgüsü… Gerçekten mantıklı. Bravo. Üç beş aptal yüzünden beş gün sonra yaşama olasılığımız düştü.”
Sinirle “Niye öyle söylüyorsun? Olmayacak öyle bir şey,” deyince gülümsedim.
“Korktun mu sen?”
Tebessümümü iyice inceleyip mana veremezcesine “Miray, sorduğun soru komik mi?” deyince gözlerimi kaçırdım.
“Üf, tamam ya… Sen de moral vereceğin yerde olumsuz olumsuz konuşuyorsun. Onur bile daha çok destek çıktı.”
Kaşları çatıldı. “Ne?” dedi anlamayarak. “Olanları söyledi sadece.”
“Bayağı bayağı bizim tarafta olduğunu belli etti…”
“Savcının tarafı olmaz,” dedi sertçe. “Ne doğruysa onu söyler, ne uygunsa onu talep eder.”
“He he…” diyerek elimi havada salladım. “Savcının tarafı adalettir, adalet de bizim tarafımız. Kendi ağzınla söyledin.”
“Taraf diye bir şey yok.”
İstemsizce kıkırdadım. “Ay tamam, anladık, anladık…” dedim uzata uzata.
“Miray, senin bu sükunetin hiç hayra alamet değil,” dedikten hemen sonra kol saatini kaldırıp saati kontrol etti. “Yedi dakika kalmış.” Gözleriyle bekleme koltuğunu işaret etti. “Bana savunmanı oku.”
“Ne?” Anlayamamıştım. “Delirdin mi? Yedi dakikada nasıl okuyacağım? Hem stres olurum ben… Duruşmaya boşuna mı ara veriliyor? İçeride karar veriyorlar şu an…”
Varan Alp, “Doğru, tamam,” derken sağ olsun ümitsizliğini de gizleyememişti.
Koridorun kapısı dan diye açılınca ikimiz de korkuyla kapıya doğru döndük. Beyhan Bey’in geldiğini görünce ise rahat bir nefes verdim ve gözlerimi yumdum. Ödüm kopmuştu ya…
Ağır ağır yanımıza yürürken kapıyı açık bırakması gözümden kaçmamıştı.
Yanımda durduktan hemen sonra Varan Alp’e doğru döndü. “Bizi yalnız bırakır mısın?” diye sordu gayet kibar bir şekilde fakat bu soruyu bana sorduğunu düşünüp hareketlenecekken kolumdan tuttu. “Alp’e söylüyorum.”
Bir süre üçümüz de birbirimize tuhaf bakışlar attık.
“Peki,” dedim ve tekrardan duvara yaslandım. O kolumu bırakırken gözlerim Varan Alp’in üstündeydi.
“Çıkamam. Ne konuşacaksan yanımda konuş,” dedi sertçe.
Varan Alp’in koluna dokunarak “Abartma Varan Alp, kapıda bekle işte,” dediğimde itiraz edercesine başını havaya kaldırdı.
“Olmaz,” dedi tok bir sesle.
“Bu devirde babana bile güvenmeyeceksin, diye boşuna dememişler. Kendisi bu sözün vücut bulmuş hâli, ne yazık ki…” diyen Beyhan Çakmak, ciddiyetle karşımızda durmaya devam etti. “Beş dakika otuz saniyem var, lütfen Avukat Hanım’la yalnız görüşmeme müsaade et.”
İyice merak ederek Varan Alp’e döndüm. “Hadi…” dedim sonra da.
Nazlanarak da olsa “Tamam,” der demez elimi kolundan çektim. Varan Alp hiç istemeyerek -bunu yüz metre öteden bakan bile anlardı- kapıya doğru yürüdükten sonra koridordan ayrıldı ve bize müsaade etti.
Merakla baktığım yaşlı adam, “Leman en büyükleridir fakat en zayıf olanlarıdır,” diye lafa girdi. “Ona kızma. Şayet bir hamle yaptıysa bu hamlenin büyük sonuçlar doğuracağını bile yer yerinden oynasa bile adım atmaz. Akıllıdır fakat korkaktır da… Ama insanın aklını kullanabilmesi için önce korkmaması gerekmekte bazen, bu nedenle kendisi bugün bir akılsızlık yaptı. Duygusal insanlar hatayı zorunluluk olarak görüp kendilerince iç dünyalarında kendilerini affederler.”
Başımla onayladım. “Yani?” diye sordum anlamayarak. “Bana bunları neden anlatıyorsunuz?”
Elini ceketinin cebine götürdükten sonra bir takı kutusu uzattı bana. Kaşlarımı çatınca ise “Bu, kızımın hatasının telafisi olmaktan ziyade sana verdiğim sözü ifade eden bir hediye,” demekle yetindi. “Şaşırmanı ve anlamlandıramamanı çok iyi anlıyorum. Bu gayet normal.”
Kutuyu ondan alırken “Ne var içinde?” diye sordum. Açtığım an bir USB görünce “Ne var bu bellekte?” diye sordum hızlıca. “Lütfen bana işe yarar bir delil olduğunu söyleyin.”
“Maalesef içini açmak için üç dakikan kaldı. Laptopun da yok yanında, değil mi?”
Gözlerimi belirterek “Burada ne var?” diye sordum, merakla. Sinirlenerek “Benimle dalga mı geçiyorsunuz? Burada bizi kurtaracak bir delil mi var?” diye sorduğumda gülümsedi. “Yahu söylesenize!”
“Mahkeme heyetine teslim etmen en doğrusu olacaktır.”
Dişlerimin arasından “Siz niye böylesiniz?” diye sorduğumda tebessümünü yüzünden asla eksik etmediği için daha da sinirlendim. “Burada aleyhime bir delil olmadığını nereden bileceğim? Güvenmiyorum size. Lütfen söyler misiniz? Lehimize mi?”
Arkasını dönüp yürürken “Dediğimi yap,” demekle yetindi.
Kafayı yiyecektim.
Kapıyı araladığı an Varan Alp’in arkası dönük bedenini gördüm önce. Beyhan Bey, Varan Alp’in yüzüne bile bakmadan oradan çıkınca gözlerimi yumarak çantama doğru koştum. Dosyaları sıkıştırdığım çantamı parmaklarımın arasına alırken sol elimdeki kutuyu saklarcasına ellerimi yumruk haline getirdim.
“Miray.” Varan Alp’in gözleri bedenimde gezindikten sonra gözlerime döndü. “İyi misin? Ne dedi sana?”
Zorla gülümsedim. “Bir şey demedi. Hadi, içeriye girelim, geç olacak.”
Sorgular gibi gözlerimin içine bakıp “Sende bir şey var,” dedi sessizce. “Ne oldu? Moralini mi bozdu? Kötü bir şey mi söyledi?”
Abarttığını belli eden bir oflamanın ardından “Bana başarılar diledi sadece…” dedim. “Bir de senin ne kadar gıcık olduğunu konuştuk…” deyip yanından geçtim, sonra da ilerledim.
“İnanamıyorum sana ya… Yalancılık konusunda ne kadar geliştirmişsin kendini!” Önümde durduğu an duruşma salonunun kapısını açmamıştım daha. “Ablam hakkında gereksiz bir savunma yapıp moralini bozdu, değil mi?”
Mübaşir, “Birazdan başlayacak,” diye anons geçtiğinde, katın bu bölümünün boşaltıldığını fark ettim. Karşımızdaki duruşma salonunun kapısının önündeki avukat ve vatandaşlar dışında kimse yoktu.
Başımı Varan Alp’e doğru kaldırıp “Bozmadı moralimi,” dedim. İşimi şansa bırakamazdım, bu duruşmada vermeyecektim delili. Sırf Varan Alp’in aklını karıştırmak için ona doğru yaklaşıp “Ama moralimin bozuk olduğunu düşünüyorsan şu an bana sarılarak düzeltebilirsin,” dediğimde iki dakikadır uydurduğum tüm yalanlara son vermiştim.
Söylediğim cümleyi beklemediği için şaşırınca zorla da olsa gülümsedim, o da tabii ki kolunu belime sararak bana sarıldı.
Çenemi omuzuna bastırdıktan sonra kokusu burnuma dolunca hissettiğim duyguyu hiçbir şekilde tarif edemezdim. Bu yüzden birkaç saniye gözlerimi yumup sadece durdum.
Kendimi geri çektiğimde ise “Tamam, hadi…” dedim toparlanarak. “Başladı, içeri girelim.”
Arkama bile bakmadan duruşma salonuna girdim, hızlı adımlarla yerime geçtim. Göz ucuyla salona baktığımda Mir Beyaz dışında herkesin burada olduğunu fark ettim.
Çok stres olmuştum.
Avuç içimi açıp kutuyu masanın üstüne bıraktım, aynı şekilde çantamı da…
Heyet kendi arasında fısıldaşırken Öznil’e doğru döndüm ve fark ettim ki onun gözleri masanın üstündeki kutudaydı.
Otuz iki diş sırıtarak “Ne oldu, çok mu korktun?” diye sordum. “Avukatlık zordur ya…” Yüzümü yüzüne yaklaştırdım. “O üstündeki cübbe ağır geldi herhalde? Bak.” Duruşma salonunu işaret ettim. “Burası Ağır Ceza… Orada iki katil var.” Gözlerimle Behzat’ı ve İlkhan’ı işaret ettim. “Sen de onları savunuyorsun,” dediğimde kaşları iyice çatıldı. “Ama katil oldukları ortaya çıkınca ne olacak? Katil avukatı olacaksın…” Sırıttım. “Ağır gelir sana, yükünü kaldıramazsın. Sonra ağlama ama tamam mı?”
“Sana ne be?” dedi kaşlarını çatarak. “Kimsin de beni ve zekâmı aşağılayacak haddi buluyorsun kendinde?”
Hiç beklemeden “Sen bir katili savunuyorsun, hem de bir kadının katilini,” dedim ki ne olduğunu anlayabilsin.
“Bunu bilemezsin.”
Duruşma hâlâ başlamadığı için rahatlıkla “He he,” dedim ve sandalyemi yaklaştırdım. “Kendisi bizzat bana söyledi de katil olduğunu, ben oradan biliyorum. Ama sen bir hırs uğruna bilmediğin işlere kalkışırsan ben de bunları söyleyecek haddi kendimde bulurum.”
“Ergen ergen konuşma ya… O adam senin neyini bu kadar seviyor, nasıl katlanıyor sana acaba?”
Gözlerimi kısarak “Kim?” diye sorunca cevap vermedi ve önüne döndü.
Mahkeme başkanı “Duruşma, on beş dakikanın ardından tekrar başladı,” derken zabıt katibine doğru kısaca eğildi. Ardından bizlere döndü. “Önce sanık Behzat Ali Yücesoy’u kürsüye doğru alalım.”
Behzat, ağır ağır kalktı ve kürsüye doğru yürüdü. Ardından, “Eski eşim Leman Çakmak’ın söylediği beyanlar doğrudur,” dedi.
“Neden Koray Lalezar’a ‘Aferin, karşılığını alacaksın,’ gibi cümleler söyledin? Ne yapmıştı?” diye sordu Onur.
Behzat Bey, “Susma hakkımı kullanıyorum,” dedi sırıtarak.
“Koray Lalezar suçlu muydu, Behzat?” diye soran mahkeme başkanı pek sertti.
Behzat Bey, “Bilemem, o gece yaşananlar karışık,” diye dalga geçercesine bir yanıt verdi.
Mahkeme başkanı sinirle “Otur,” deyip bu sefer Koray’a doğru döndü. “Koray, sen gel kürsüye. Söyle bakalım, Behzat Yücesoy’la 17 Eylül 2026 günü ne konuştun? Ne hakkında konuştunuz?”
Koray büyük bir moral bozukluğuyla “Sayın Hakim, hatırlamıyorum,” derken sesi titremişti. “Ama o gün sürekli yan yanaydık, hepimiz yan yanaydık. Ablam da söyledi zaten, yeğenim doğmuştu.”
“İyi, peki. Sen otur bakalım. Şimdi de sanık İlkhan Taşkın’ın ve Behzat Ali Yücesoy’un avukatı Öznil Kavakcı’nın savunmasını alalım. Buyurun Avukat Hanım…”
Öznil, savunmasını yapmaya başladı:
“Sayın Hakim, öncelikle müvekkilime yönelik atılı tüm suçlara itiraz ediyorum. Bu duruşma özelinde ise bahsi geçen tanık beyanlarının çoğunu yetersiz bulduğumu belirtmek istiyorum. Tutuklu yargılanan sanık Koray Lalezar hakkında elimizde pek de az buz olmayan bir delil vardır; bu delil, ruhsatı Mir Beyaz Küfe’ye ait olan silahın tetik kısmında bulunan parmak izidir. Önceki duruşmalarda da bir kez tanık olarak çıkarılan Fırat Gümüşpala’nın bu husustaki beyanları yetersizliğini korumuştur. Ne bir kamera kaydı vardır ne de yeterli beyan… Üstünden bir sene geçmiş bir olayı bu kadar detaylı hatırlaması veyahut daha önce ne ifadelerinde ne de tanık beyanında belirtmediği cümleleri kurması cabası. Gördüğünü iddia ettiği yeni sönmekte olan izmariti müvekkilimin bıraktığını kanıtlayan hiçbir ipucu bulunmamaktadır. Suç mahallinde görülen ipuçlarının tümü kriminal ekibi tarafından geç de olsa toplanmıştır, bu nedenle bu hususta da söylenecek pek bir söz kalmıyor.”
Birkaç saniye duraksadıktan sonra devam etti:
“Tanık Mir Beyaz Küfe’nin hal ve hareketleri değerlendirildiğinde, kendisinin tutuksuz yargılanmasının bile doğru bir karar olmadığını düşündüğümü ekleyerek bir müşterek faillik söz konusu mu, araştırılmasını talep ediyorum. HTS kaydı evde bulunan, iki tanık tarafından da evde olduğu desteklenen müvekkilime kurulan komploları tamamıyla reddediyorum. Kendisine duruşma sürecince edilen hakaretleri, iftiraları kınıyorum ve şimdiyse Adem Lalezar’a gelmek istiyorum. Kendisi cinayetin işlendiği saatlerde oğlunun yanında bulunduğunu iddia ediyor fakat bulunduğu kamera kaydında, yanında oğlunun olmamasını hiçbir şekilde açıklayamıyor. Sanık müdafinin savunmaları bu bağlamda çok yetersiz kalıyor zira kendisi, müvekkilinin niçin ormanda bu kadar dakika (bir saat civarı) beklediğine anlam veremezken otostop çekerken yarım saat ya da kırk dakika oyalanmasını asla açıklayamıyor. Adem Lalezar’dan devam edecek olursak, tanığın iddia ettiği bir diğer husus omuzundan yaralanması ve duruşmayla alakasını anlamamaktayım. Husumetlisinin olmadığını iddia ediyor fakat bunu nereden bilebiliriz? Bir de omuzunu sıyırıp ateş eden kişinin müvekkilim olduğunu iddia ediyor ama müvekkilimin siteye girdiğine ilişkin herhangi bir kamera kaydı bulunmamakta. Evin içi incelenmiş, mermi bulunmuş, silah ortada yok… Yani… Asla sabit bir delil bulunmamakta.”
Kaşlarını çatarak dosyasını çevirirken somurtarak dinlemeye devam ettim.
“Teoman Çakmak’ın tanıklığı bambaşka bir boyut zaten… Bunları yalanlamıyorum, yanlış anlaşılmasın ancak kendisi Koray Lalezar’ı ablasına bırakacağını ispatlayarak neye tanıklık ediyor, ben de bunu anlamıyorum. Zaten tetikçinin Koray Lalezar olduğu bir senaryoda bunları planlamış olması olağan. Arabada beklemesi bile bir senaryo olabilir… Gelelim 1998 gecesine… Behzat Ali Yücesoy’un kurumda bulunması evet, azmettirici olduğu konusunda yüksek bir şüpheye düşürüyor fakat o gün yeni doğmuş olan müvekkilim İlkhan Taşkın’ın zaten bebekken gördüklerini hatırlayamayacağı düşünüldüğünde, bu hususta da başka bir aile ile büyümüş müvekkilimin nefretini sağlıklı bir görüşle açıklayamıyor. Ailesine bağlı olan müvekkilimin ailesine bağlı olduğunu diğer müdafinin ve savcımızın beyanlarında da açıkça görmüştük. Kendileri tanık olarak çıkan İlayda Taşkın’ın yalancı tanıklık ettiğini bile iddia ettiler. O hâlde ailesine bağlı İlkhan Taşkın, niçin annesi sırf bir kazada hayatını kaybetti diye o gün doğan bebeklere kin güdüp öldürsün? Sayın Hakim… Zaten bu aynı çikolata ve aynı sigara alışveriş işi direkt yalan… Ne bir kamera görüntüsü mevcut ne de o günkü araçların dış kamerasında müvekkilim görünüyor… Müvekkilim o gün evdeydi, Sayın Hakim. Bu nedenle…” dedi sonunda bitirerek. “Müvekkilimin tutuksuz yargılanmasını talep ediyorum. Behzat Ali Yücesoy’un tutukluğunun kaldırılmasını talep ediyorum. İkilinin herhangi bir yakınlığı iş arkadaşlığı dışında yoktur.”
Hakim başıyla onayladı ve “Müşteki vekiline soruldu,” dedi. “Savcının beyanına eklemek istediğiniz bir şey var mı?”
Müşteki vekili ayağa kalktı. “Sayın Hakim, ben sanık Koray Lalezar’ın tutukluluğunun devamını talep ediyorum.”
Hakim başıyla onayladıktan sonra bana doğru döndü. “Şimdi siz buyurun Avukat Hanım…”
Göz ucuyla masanın üstünde bulunan kutuya baktıktan sonra ayağa kalktım ve emin olamayarak iki kez öksürdüm. Ardından kutuyu geride bırakarak direkt savunmama geçtim:
“Müşteki vekilinin ve diğer sanığın avukatının beyanlarının tümünü reddediyorum. Öncelikle tanık beyanlarının yetersiz bulunması gibi bir durum söz konusu bile olamaz. Kendileri 16 Eylül akşamüstü itibariyle davayı en yakından bilen dört şahıstan ve 1998 senesinde kurumdaki yangında bulunan iki gebe kadından oluşuyor. Bizlere olay gününü ve öncesinde yaşananları izah edebilecek altı tanık, yeminli ya da yeminsiz dinlendi ve bu müdafinin değil, heyetin kararına bağlı olarak değerlendirilecektir. Koray Lalezar’ın 17 Eylül doğumlu kuvöz arkadaşlarını öldürmesi için hiçbir motivasyonu yoktur. Kendisinin ne Behzat Ali Yücesoy ile yakın bir ilişkisi bulunmaktadır ne de hesabında yüklü bir miktarda para bulunmaktadır. Maddi ve manevi anlamda yeteri kadar ödülü bulunmayan bir şahsın keyfi bir biçimde tetikçilik yapacağına dair bir algı oluşmuştur ve bu karar müvekkilimin ömründen tamı tamına on ay çalmıştır. Önceki cinayetlerle bir bağlantısının olmadığı kanıtlanmasına rağmen maktul Melek İnal ile yarım saat aynı civarda bulunduğu için (diğer müdafinin iddia ettiğinin aksine HTS kayıtları her şeyi ispatlamakta) haksız yere tutuklu yargılandığı için tekrardan ve tekrardan itiraz ediyorum. Kendisinin silah kullandığına ve atış yapabildiğine dair bir belge bile yok. Geçtiğimiz sene tetikçinin tehdidi üzerine gittiğimiz Pendik’teki terk edilmiş evin içerisinde yayınlanan görüntüden bahsetmiyorum bile! Erkek kardeşim ve aynı zamanda müvekkilim, ben on sekiz yaşıma bastığımda, yani ben bile daha yeni reşit olduğumda, dokuz on yaşlarındaydı; kamyon kullanmayı bırakın boyu bile yetemez… Çok yetersiz, Sayın Hakim, çok hem de çok yetersiz. Havai fişek geleneğinden de anlaşıyordur, bu cinayetleri gerçekleştiren tek bir tetikçi vardır fakat o tetikçi müvekkilim değildir. Olamaz. Reddediyorum.”
Sesli bir nefes verdiğimde, savunmam dolayısıyla kendimi daha güçlü hissettim ve devam ettim.
“Önceki duruşmalarda sanık İlkhan Taşkın’ın suçsuzluğu falan ispatlanmadı… Duruşma boyunca altını çizerek bunları çokça belli ettik ki kendisi sanık,” dedim bastıra bastıra. “Zaten diğer müdafinin cümlelerinin çoğu, herhangi bir kamera kaydı bulunmamasında dolanıp duruyor. Nedense İlkhan Taşkın nereye giriyor, orada kamera kaydı siliniyor… Bunlar asla tesadüf değilken suç benim müvekkilimin üstüne kalamaz, atılamaz, asla kabul etmiyorum. Suç mahalli yakınlarında görülen izmarit de…” Sırıttım. “Yani zaten suç mahalli bile bir aydan bile çok sonra keşfedilmişken bırakın da izmariti görmemiş olsunlar, Avukat Hanım. Suç mahallinin üstünün toprakla nasıl örtüldüğünü, dikkatlice nasıl temizlendiğini anlatmama gerek yok, bunlar bilinen ve kayda geçen gerçekler. Ayrıca Fırat Gümüşpala’nın tanıklığını sorgulayacak son kişi, sanık İlkhan Taşkın ve avukatıdır. Kendilerinin çıkardığı tanığın beyanı zorlama ve yetersizdir, tabii bu mahkeme heyetinin kararına bağlıdır fakat gerçekler apaçık ortadadır. Mahkemeyi uzatmak için bulundukları bu tanık hamlesinin reddini talep ediyorum. Beş gün sonraki doğum günüm, arkadaşımın ölüm yıl dönümüne dönüşmüşken bırakın da kendim için az çok ürkeyim, değil mi? Bunu da kabul etmiyorum, Sayın Hakim. Bir 17 Eylüllü olarak ölüm tehlikesi ile baş başa kalacağımı bilmeme rağmen müvekkilim Koray Lalezar için bu denli uğraşmamı gerektirecek kadar bozuk değil akli dengem. İşi şahsileştirdiğimin az çok farkındayım ama buna biraz da hakkım olduğunu düşünüyorum çünkü doğum günüm, pardon…” Gülümsedim. “En yakın arkadaşımın ve diğer iki kuvöz arkadaşımın ölüm yıl dönümüne beş gün kalmışken sırf tetik kısmında parmak izi çıktı diye masum kardeşimin hapis yatmasını; eldiven kullanarak atış yapabilecek, telefonunu evde bırakıp diğer hatlarını kullanabilecek, tiyatro oyunlarında meşhur olan sesini beni tehdit etmek için kullandığı telefonundan arayıp bizzat kullanabilecek ve en önemlisi annesinin ölümü ile abisinin dolduruşlarını, zayıflığıyla beraber kabullenip bizi iğrenç bir motivasyonla öldürebilecek İlkhan Taşkın’ın tutuksuz yargılanmasını ne midem ne de kalbim asla ama asla kaldırmıyor.”
İki kez öksürüp toparlamak için son kez dudaklarımı araladım.
“Müvekkilimin tutuksuz yargılanmasını talep ediyorum,” dediğimde salondaki sessizlik sebebiyle meslek hayatımda belki de ilk kez duruşmanın sonlarına doğru gerildim ve fiziksel anlamda zorluk çektim. “Müvekkilime yönelik atılı tüm suçlara itiraz ediyorum. Müvekkilimin tutuksuz yargılanmasını…” Duraksadım ve gözüm masanın üstündeki kutuya ilişti. Zaten söylediğim cümleleri tekrar ettiğim için bana dönen yüzlerin şaşkın olduğunun farkındaydım çünkü ben genelde takılmazdım. “Sayın Hakim, size teslim etmem gereken bir delil var.”
Hakimin kaşları çatıldı. “Şimdi mi?” diye sordu şaşkınlıkla. “Nedir? Niçin daha önce teslim etmediniz?”
Kutuyu parmaklarımın arasına aldım ve “Mübaşir Bey,” dedim sakin kalmaya çalışarak ancak tüm vücudum zangır zangır titriyordu. “Lütfen televizyona bağlayabilir misiniz? Hep beraber izleyelim.”
Gözlerim istemsizce Beyhan Bey’e doğru yöneldi, kendisinin oldukça rahat ve mutlu olduğunu fark ettiğimde ise sinirle yutkundum.
Sabır… Gerçekten sabır.
Mahkeme başkanının şaşkınlığını gizleyememesi beni daha çok ürkütürken mübaşir, kutuyu elimden alıp içini açtı. USB, televizyona bağlanana kadar bir iki dakika geçti; bu süre zarfında kimsenin yüzüne bakamadım.
Korkuyordum.
Kimsenin tepkisine bakacak mecalim de yoktu. Zaten… Muhtemelen herkes şoktaydı ya da merakla televizyona bakıyorlardı.
Televizyon açıldığı an ekranda beliren kamera kaydının, birkaç gün öncesine ait olduğunu fark edince kaşlarımı çattım.
Burası bizim binanın önüydü.
Gözlerimi belerterek kaydı izlerken bir anda sitenin içine giren siyah giyimli bir adamın koşarak yaşadığım evin bulunduğu bloğa yürüdüğünü fark ettim. Siyah giyimli adamın İlkhan olduğu henüz yüzü gözükmediğinden ötürü seçilemezken bu kamera kaydına Beyhan Bey’in nasıl ulaşabileceğini düşündüm…
On saniye sonra evimin kapısının önü olduğunu anladığım koridora geçti. Yangın merdiveni girişinden koridora geçen kişinin İlkhan olduğunu anladığım an ağzım beş karış açıldı.
Salondaki çoğu kişi şaşkınlıkla dolu tuhaf sesler çıkardığında zorla yutkunup İlkhan’a doğru döndüm.
Yüzünde bir yenilgi ifadesi vardı…
Beyhan Bey’e doğru döndüğümde orada oturmadığını fark edince salondan çıkmış olduğunu düşündüm fakat umurumda değildi…
Bitmişti bu iş.
Biz kazanmıştık.
Onur’a döndüğümde açık kalan ağzına götürdüğü sağ elini fark ettim, hemen ardından dolu gözlerimle hakime doğru döndüm. Konuşmaya mecalim yoktu ancak “Sayın Hakim,” dedim zorla gülümsedikten sonra. “Gördüğünüz gibi… HTS kaydı ofis yakınlarında çıkmasına rağmen evime kadar gizlice girip babamı yaralayan şahıs, İlkhan Taşkın’ın ta kendisidir.”
Hakim donakalmıştı resmen.
Heyet kendi arasında konuşurken Onur’la göz göze geldik. Bu aralar hiç hazzetmesem de gözlerimi kırptım ve konuşması için başımı hakimin olduğu yöne doğru çevirdim.
Sandalyeme oturduğumda hüngür hüngür ağlamamak için kendimi çok zor tuttum.
Koray’la göz göze geldiğimizde hayatımda ilk defa duruşma salonunda ağladım.
İki üç dakika sonra hakim, “Sayın Savcım…” diyerek Onur’un konuşmasını rica etti.
“Sayın Başkan, tutuklu sanık Koray Lalezar’ın tutuksuz yargılanmasını; İlkhan Taşkın için kasten yaralama ve tehdide yönelik bir işlem başlatılmasını, yine 17 Eylül davası nezdinde de tutuklu yargılanmasını talep ediyorum.”
Hakim, “Herkes ayağa kalksın,” deyince tekrardan ayağa kalktım.
İçimdeki mutlulukla karışık hüznü tarif edemiyordum… Başarmak ne güzel duyguydu, tadan herkes ne çok şanslıydı…
“Kuvvetli suç şüphesi dolayısıyla tutuklu yargılanan sanık Koray Lalezar’ın tutuksuz yargılanmasına; Behzat Ali Yücesoy’un tutukluluğunun devamına; Mir Beyaz Küfe’nin tutuksuz yargılanmasının devamına; diğer sanık İlkhan Taşkın’ın Adem Lalezar’ı kasten yaralamaya ve tehdit etmeye ilişkin kuvvetli suç şüphesi bulunduğundan ötürü gerekleri yapılmak üzere işlem başlatılmasına ve son anda mahkemeye eklenen delille birlikte 17 Eylül cinayetleri kapsamında tutuklu yargılanmasına karar verilmiştir.”
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 61.35k Okunma |
4.1k Oy |
0 Takip |
52 Bölümlü Kitap |