49. Bölüm

48. ÖNEMLİ BİRİNİN OĞLU

Esma Tonguc
esmatonguc

Bu kitapta geçen kişi ve kurumların tümü hayal ürünüdür.

ON YEDİ EYLÜL (III)

48. BÖLÜM: “ÖNEMLİ BİRİNİN OĞLU”

⚖️

“Bazı kapıların sonuna kadar açılmasının sebebi, en sert şekilde kapatılmaktır.”

15 EYLÜL - YAZARIN ANLATIMIYLA

“Ümit Haldun İnal’ın oğlu o,” diyen polis memuru, göz ucuyla İlkhan Taşkın denilen tutukluya kısaca baktı. Hemen ardından “Sert davranmayın. İfadesini alanın ifadesini alırlar. Haberiniz olsun da…” diyerek diğerlerini uyardı.

Organize şubenin nezarethanesinde duran diğer polis memurlarından biri, “Sessiz konuş, duyacak…” diye uyardı. “Hem bunu neden buraya almışlar ki? Cinayetten hüküm yemedi mi?”

“Yok,” diye cevapladı, az önce uyaran polis memuru. Ela gözleri epey büyümüştü. “Henüz hüküm yemedi, dava neticelenmedi. Tutuklu yargılanıyor.”

“Öyle mi?”

“Öyle vallahi. Yıldız simgeli şebekenin üyelerinden biri olduğunu düşünüyorlarmış, bu yüzden dosya organizeye devredildi. Neyse, konuşmayalım daha fazla.”

Nezarethanenin önünde bekleyen polis memurlarının gözü devamlı İlkhan’ın üstündeydi. Dakikalar geçse de bakışları asla başka bir yöne değmemişti, devamlı onu izliyorlardı.

İlkhan ise yalnızca demir parmaklıklara bakarak şeytani düşüncelerle bir plan kuruyordu.

Nezarethanenin giriş kapısı açıldı, içeriye emniyet müdürü Gönenç Hepkaya girdi ve polis memurlarına dönerek “Müsaade edin!” diye emir verdi.

“Emirleriniz, müdürüm!”

“Nezarethaneyi boşaltın, Ümit Haldun İnal geldi!”

Polis memurları nezarethaneden çıkarken müdür, hemen az gerisinde bekleyen korumalara içeri girmeleri için elini havaya kaldırarak sağ tarafı işaret etti. Önden korumalar, hemen arkasından ise Ümit Haldun İnal nezarethaneye girdi. Bir dakika içerisinde de ardında oğlunun tutsak kaldığı demir parmaklıkların önüne vardı.

Korumalar on beş adım kadar geride beklerken müdür, nezarethanenin dışında bekliyordu.

“Niye geldin?” diye sordu İlkhan, tavır dolu öfkeli bir sesle. “Eğer beni ‘Seni buradan çıkaracağım.’ gibi aptal yalanlarınla kandırmaya çalışacaksan ben tokum kral, yemiyorum.”

Oğlunun gözlerinin içine bakan Ümit Haldun İnal, kıpkırmızı olduğunu fark edince “Seni buradan çıkaracağım,” dedi tok bir sesle. İlkhan kahkaha atmak için dudaklarını araladığı an “Ama legal yollarla değil,” dedi babası.

İlkhan’ın alay dolu yüz ifadesi bir anda ciddiyete büründü, ayağa kalkıp babasının yanına doğru iki adım attı. “Nasıl yani?” diye sordu fısıltıyla. “Beni buradan kaçıracak mısın?”

Ümit Haldun İnal, elini hafifçe kaldırıp demir parmaklığı sıktı. Soğuk, tenine değdiği an “Kızımı kaybettim, oğlumu kaybedemem,” diyerek gözlerini yumdu. “Detayları avukatınla ileteceğim. Yeter ki sabret. Ne olursa olsun, buradan çıkacaksın. Sen benim oğlumsun.”

İlkhan istemsizce gülümsedi, sonra da “Avukatımla görüşmeme izin vermediler,” diye fısıldadı öfkeyle. “Öznil olay çıkardı, yine de müsaade etmediler. Bu cinayet bürodaki müdürler, amirler izin vermiyor. Hele o şerefsiz savcı… Adı neydi? Onur!” Elini yumruk yapıp parmaklığa bir kez vurdu. “İşini bitir.”

“Sakin ol.”

“Olamıyorum!” diyen İlkhan, kıkırdayarak elini geri çekti. “Suçsuz yere buradayım, baba. Sen de biliyorsun. Ben neden gidip kardeşimi öldüreyim? Melek’i ben öldürmedim. Öldüren şerefsiz dışarıdayken burada kalmama nasıl göz yumabiliyorsun? Söyle arkadaşlarına! Madem beni buradan çıkaramıyorlar, o zaman beni buraya tıkanların işini bitirsinler. Bir halta yarasınlar. En azından bunu yap.”

Ümit Haldun İnal iki kez cıkladıktan sonra “Her şeyin bir sırası var, oğlum…” diye mırıldandı. “Ben sakin kalıyorsam sen de sakin kalacaksın. Duydun mu beni?” Elini demir parmaklıkların arasından içeri sokup “Gel,” dedi ve yanağına dokundu. İlkhan, istemsizce tebessüm ettikten sonra bir adım yaklaştı. Ümit, iki kez yanağına dokunduktan sonra “Cinayet Büro Amiri Korhan Akkaş ile müdürünün arası iyi ama dediğin savcıyı bilemeyeceğim… Bak oğlum, işten çıkmalarını sağlamamı istiyorsun ama her şeyin bir sırası var. Halkın tepkisini yok sayamayız, onların suyuna gitmeliyiz,” diyerek oğlunu sakinleştirmek konusundaki kararlılığını sürdürdü. “17 Eylül gibi halkın bu kadar dikkatini çeken bir davada savcıyı görevden alırsak işte o zaman kıyamet kopar. Masum olsan dahi suçlu görünürsün. Halk affetmez. Bu nedenle kimseyi görevden almayacağız.”

İlkhan ikna olur gibi olsa da keyifsizliğini sürdürerek “Peki,” dedi. “Nasıl istersen.”

“Sabret. Sana avukatınla haber göndereceğim. Müdür ile görüştüm, bana karşı çıkamaz.” İki adım geriye çekildi. “Avukatınla istediğin zaman görüşebileceksin. Şimdi yalnızca sabret.”

Ümit Haldun İnal arkasını dönüp yürürken İlkhan az önce oturduğu oturağa geçti. Sırıttıktan sonra “İşini bitir dedik, görevden al dedik zannetti…” diye mırıldandıktan sonra kafasını duvara yasladı. “Gebert dedik herhalde.”

Birkaç dakika içerisinde Ümit Haldun İnal, önce emniyet müdürü Gönenç Hepkaya ile bir görüşme gerçekleştirdi, ardındansa cinayet büroya çıkıp yeğeni Teoman’ı ziyaret etti. Bu süreçte herkes etrafında pervane gibi dönüyordu.

Teoman, dayısına karşı soğuktu.

Odasının içerisinde bir ileri bir geri yürüyen genç adamın kıvırcık saçları, gözünün önüne düştüğü sırada kendisi, dayısının karşısındaki bekleme koltuklarından birine geçmişti. İçinde tutamadığı sözleri sonunda, “Daha kaç kişiye zarar versin istiyorsun?” diye dökmeye başladı. “Kör müsün sen dayı?”

Ümit Haldun İnal, ona ikram edilen çaydan bir yudum aldıktan sonra yorgun gözleriyle yeğenine doğru döndü. Asabi hâllerine elbette anlam verebiliyordu, neticede İlkhan’ı sevmemesi kadar doğal bir durum yoktu.

“Rüzgar senden ayrı büyüse onu inkâr eder miydin Teoman?”

Teoman sırıtırken ciddiyetsizlikle başını olumsuz anlamda salladı. “Sen iyice delirdin… İyice!”

“O nedenmiş?”

Teoman’ın kaşları çatıldı. “Sence mevzu evladına duyduğun sevgi mi? İnkâr etmeni istediğimiz şey, İlkhan’ın senin oğlun olması değil, dayı! İnkâr etmeni istediğimiz şey, Melek’i İlkhan’ın öldürdüğünü düşünmüyor oluşun! Lütfen artık kendine gel, mantıklı düşün. Ne olsun istiyorsun, anlamıyorum. Bir de gelip o gerzeği ziyaret etmişsin!”

Teoman’ın odasının kapısı aniden açıldığında, ikisinin de başı o tarafa doğru döndü. Sertçe açılan kapı ikisini de ürkütmüştü fakat gelen kişinin yüz ifadesi kadar değil.

Varan Alp, avucunun içindeki araba anahtarını masanın üstüne fırlattıktan sonra kapıyı yine sertçe örttü. Ardından selam bile vermeden “Ne diyor Korhan Amir?” diye sordu. “Sen o şerefsizi ziyaret mi ettin dayı?”

Yeğenleriyle baş edemeyeceğini anlayan Ümit sükunetini koruyarak “Oğlumu ziyaret ettim,” dedi. “Ne var bunda? Hakkım değil mi?”

“Yo, değil!” diyen Varan Alp, abisiyle dayısının tam ortasında durdu fakat koltuğa oturmadı. “Sen bayağı siyasetçi kimliğini kullanarak katilin tekiyle görüşme gerçekleştirmişsin. İnan, bu pek de savunabileceğim bir şey değil. Bir de oğlum, oğlum deyişin yok mu? Deli ediyorsun beni! Bir kendine gel artık!”

Ümit Haldun İnal, çaprazındaki koltuğu işaret ettikten sonra “Alp, otur. Sizi bayağıdır görmüyorum, özledim,” dedi kısık bir sesle.

Teoman çok kısık bir sesle “Ya sabır, ya hak…” dedi.

Varan Alp ise öfkesi tazeyken “Bu gidişle daha çok özlersin sen beni,” dedi. “O herifle ne konuştun?”

“Hiç,” dedi Ümit Haldun İnal. “Hiçbir şey konuşmadım.”

“Sen ne olsun istiyorsun?” diye soran Varan Alp, bu kez gerçekten merak ettiği için koltuğa oturdu ve dayısına dönerek gözlerini kıstı. “Ben de mi öleyim, he? Kızını öldürdü, kızını!”

Ümit başını olumsuz anlamda sallayarak “Melek’i öldürmediğini söylüyor,” dedi. Sertçe yutkundu. “Senin kardeşin aylarca Melek’in ölümüyle suçlanan çocuğun ablasıyla beraber yatıp kalktı.” Teoman, bu duyduğuyla neye uğradığını şaşırırken Varan Alp söyleyecek söz bulamadığı için kaşlarını çatıp beklemişti. “Hâlâ evlisin.” Teoman’a doğru döndü.

Teoman, “Senin psikolojin bozulmuş,” derken bile sesi titremişti. “Söylemeyeyim, söylemeyeyim diyorum! Benim karımın da kardeşinin de adını ağzına alma bir daha, odamdan da çık dayı, lütfen, hadi!”

Abisinin sözlerine katılan Varan Alp, “Ablamı Buket’le tehdit etsin, Adem amcayı omuzundan yaralasın, küçücük bebekle takas etmek için teklif yapıp hepimizi dinden imandan çıkartsın, sen hâlâ hayal âleminde yaşa! Aklını mı kaybettin?” diye devam etti.

“Kuzeninin üstündeki mermilerin çıktığı silahın tetik kısmında kimin parmak izi vardı Alp?” diye öfkeyle söylenen siyasetçi, burnundan soludu. “Sırf halk sokağa dökülmesin diye benim oğlum harcandı.”

Teoman, “Dayı, sen görüntüleri izlemedin mi?” diye sordu sinirle. “O meymenetsiz İlkhan Miray’ın evine gizli gizli girmiş, görmedin mi? Daha neyin tantanasını yapıyorsun?”

Ümit Haldun İnal ayağa kalktı, ardından yeğenlerinin gözlerinin içine öfkeyle baktı. “Benim oğlum, İlkhan,” dedi tane tane. “Melek’i öldürmediğini söyledi. Şimdi gidin diğer ailenizin yanına! İleride suçlu kimmiş görürsünüz, ortaya çıktığında da ‘dayıcığım, kusura bakma’ dersiniz...”

Varan Alp, “Dayı, şimdiden kusura bakma,” deyip ayağa kalktı, karşısında durdu. “Ama maalesef gayrimeşru oğlun yüzünden başımıza gelmeyen kalmadı, sırf karını aldattın diye metresinin psikopat oğulları tüm sevenlerimi rahatsız ediyor ama suçlu ne sen ne oğlun ne oğlunun abisi. Değil mi? Suçlu masum insanlar. Nedense hep öyle olur.”

“Sınırını aşma, Alp.” Ümit Haldun İnal, yeğeninin takım elbisesinin üstünde duran Türk bayrağı rozetinin bir santim altına parmağını sertçe dokundurdu. “Mesleğinden olma durduk yere.”

Varan Alp duyduğu cümle karşısında ne diyeceğini bilemedi. Bunu duymayı asla beklemiyordu.

Ümit Haldun İnal, Teoman’a doğru döndü. “Aynısı senin için de geçerli. Bana bunları yaptırtmayın.”

Odadan hızlı adımlarla çıktığında, arkasında bıraktığı iki yeğeni de neye uğradığını şaşırır gibi birbirlerine bakakalmışlardı.

“Bu adam kör mü ya?” diye soran Teoman, elini ensesine götürerek bir süre ovdu. “Yemin ediyorum, gerim gerim gerildim! Dayım olmasa ağzını yüzünü dağıtmıştım. Dua etsin annemin hatırı var.”

Varan Alp, masanın üstüne fırlattığı araba anahtarını göz ucuyla aradıktan sonra ilerleyip avucunun içine aldı. Ardından, “O şerefsiz zırt pırt görüşmesin avukatıyla,” dedi sertçe. “Müdahale ediyorsunuz, değil mi?”

“Dayım müdürümle konuşmuştur. Artık müdahalelerimiz işe yaramaz.”

Varan Alp üç kez cıkladıktan sonra kısaca emniyetin içerisine göz attı. “Yarın akşam bir aksilik çıksın istemiyorum abi.” Endişeyle abisine döndü. “Aklım hep diğerlerinde, başlarına bir iş gelecek diye korkuyorum.”

“Bir bok yapamaz.” Teoman kendisinden emin konuşmuştu fakat sesindeki tedirginlik de bas bas bağırıyordu. “Ne yapabilir ki? Nasıl örgütlenebilirler İlkhan emniyetteyken?”

“Behzat?” diyen Varan Alp dudaklarını büzdü. “Ne bileyim… Cezaevinde olabilir ama telefon görüşmesi yapması çok da zor bir şey değil.”

Teoman, Varan Alp’i kısaca süzdükten sonra “Oğlum sana ne oldu?” diye sordu. Yeni fark etmişti. “Gözlerinin altı mosmor. Uyumadın mı gece?”

“Uyudum.” Elbette yalan söyledi ve bunu sürdürdü: “Uyudum ya şey… Erken uyandım. Bir de dün çok bilgisayar ekranına baktım, ondan kızarmıştır gözlerim.”

Bu yalanlar Teoman’a inandırıcı gelmemişti ancak salağa yatıp “Ha, iyi…” demeyi tercih etti. “Bir gece kaldı malum güne. Gel bizde kal.”

Varan Alp başını olumsuz anlamda salladı. “Yok, ben evde kalayım.”

“Oğlum gel kal!” diye ısrar etti abisi.

“Abi yok, evde kalayım.”

“Lan gel dedik! Deli ettiniz beni!” Teoman ayaklandı. “Bizimkiler de dün uyuyamadı zaten. Baktım herkes mutfakta toplanmış sohbet ediyor,” derken ceketinin cebinden cüzdanını çıkarmıştı. Kartlarını kontrol ettikten sonra “Gündüz uyuyor onlar,” diye devam etti. “Miray da dün bizde kaldı.”

Varan Alp başını olumlu anlamda sallarken “İyi,” dedi tekdüze bir sesle.

“Varanım sen de savcıyım ayağına cesaret şovu çekme, gel bende kal.” Cüzdanını cebine sıkıştırdı. “En çok senin için korkuyorum. Niye bilmiyorum ama…” Teoman’ın sesi titredi. “Gerçi biraderimsin diye de olabilir.” Cümleleri, duygusallığından ötürü saçma bir hâl alınca Varan Alp bir saniyeliğine de olsa gülümsedi. “Oğlum gülme… Dün bizim evden çıkarken aklım sende kaldı.”

“Sıkıntı etme abi, Erkin’le kalırım ben.” Varan Alp, odanın kapısını açtı ve çıkması için abisine yol verdi. Beraber odadan çıktılar ve yürümeye başladılar. “Kamil Savcım da ‘Yanına gelirim,’ falan dedi. Adama söz vermiş gibi oldum.”

Teoman tavırlı bir sesle “Zaten son zamanlarda abin Teoman değil, Kamil Savcın oldu,” deyince Varan Alp merdivenlerden inecekken durdu. “Ne oldu?” dedi Teoman bir adım indiğinde. “Bir şeyini mi unuttun?”

“Abi sen çık,” derken kaşları çatılmıştı. “Aklıma bir şey takıldı, onu araştırıp geleceğim.”

“Ne takıldı? Bana söyle, ben baktırayım.”

“17 Eylül ile alakalı değil,” diye yalan söyledi ki abisinin kafasına da takılmasın. “Sen git, başlarında dur.”

Teoman başını bir kez salladıktan sonra “Tamam, eyvallah, hadi…” deyip kendini bıraka bıraka merdivenlerden indi.

Varan Alp arkasını döndükten sonra Mir Beyaz’ın masasına doğru ilerledi, onu göremeyince ise etrafa kısaca göz attı. Aklına takılan şey, Mir Beyaz’a sorup öğrenebileceği bir bilgiydi; bu nedenle bir süre masasının önündeki sandalyeye geçip onu bekledi.

Bir dakika boyunca gelmeyince memurlardan birine “Baksana,” diye seslendi. “Mir Beyaz emniyetten çıktı mı?”

“Kendisi ifade odasında,” diye bir yanıt alınca başıyla onayladı.

Varan Alp beklemeye karar verdi, çokça ağrıyan gözlerini bir süre kapattı ve başını geriye doğru getirerek derin bir düşünceye daldı. Aklını kurcalayan detay, dün Erkin’in Elif’in dairesine gittikten sonra yanına uğramadan siteden alelacele çıkması ve sorduğu tüm soruları tek tek geçiştirmesiydi. Neler olduğunu merak ettiği için Mir Beyaz’ın yanına gelmişti, neticede Elif’le yakın ilişkisi olan Mir Beyaz’ın ta kendisiydi.

Şayet bilmiyorsa dahi Elif’i arayıp neler olduğunu öğrenebilirdi.

Beş dakikanın ardından Mir Beyaz, elinde ifade tutanağıyla masasına doğru yürürken hemen Varan Alp’i fark etmişti. Gözlerini kapalı görünce bir süre bedenine baktı, ardından “Savcım,” dedi sessizce. Varan Alp gözlerini açar açmaz duruşunu dikleştirdi ve Mir Beyaz ile göz göze geldi. “Beni mi bekledin?”

Varan Alp başıyla onayladıktan sonra “Sana sormam gereken bir şey var,” dedi. “Ama aramızda kalacak, söz ver.”

Dosyaları masaya bırakan Mir Beyaz, “Tamam,” dedi pek anlamasa da. “Miray’la mı alakalı?” Aklına tabii ki sadece Miray gelmişti ve bu soruyu otomatikman sertçe sormuştu.

Varan Alp, “Hayır, değil. Elif’le alakalı,” deyince Mir Beyaz’ın gözleri kısıldı.

“Elif mi?”

“Evet.”

“Ne olmuş Elif’e?” İstemsizce endişelenmişti. “Aman savcım, sakın alıkonuldu, falan deme… Bak,” derken bile sesi titremişti. Melek’in acısını kalbinin en derininde hissederken “Yeter ama artık,” dedi hüzün ve öfke karışımı bir ses tonuyla. “Ne oldu?”

Varan Alp lafı çok uzatmadan “Ya öyle bir şey yok, ben uyduruyor da olabilirim ama Elif bizden bir şey saklıyor olabilir mi? Senin böyle bir durumdan haberin var mı?” diye sordu.

Mir Beyaz endişesinin yersiz oluşu sebebiyle rahat bir nefes verdi, sonra da “İki gündür falan Elif’le konuşmuyoruz. Annesi ile annem normalde her gün görüşür, iki gündür onlar da görüşmüyor,” dedi. “Belki de korkudan evden çıkmıyorlardır.”

“Allah Allah…” diyen Varan Alp geriye yaslanırken kısaca düşündü. “Aramızda kalsın…” dedikten sonra Mir Beyaz’ın yüz ifadesini kontrol etti, onay olarak başını salladığını görünce de hemen “Ben iki gündür sizin sitede nöbetteyim,” diye itiraf etti Varan Alp. “Diğer türlü aklım kalacağı için bizzat ben kapıda beklemek istedim.”

Mir Beyaz, duyduklarına şaşırsa da belli etmeyerek “İyi yapıyorsun,” dedikten sonra sertçe yutkundu. “Elif’le alakalı bir terslik mi sezdin savcım? Söyle, gerekirse ben de seninle nöbette kalırım.”

“Elif’in annesi evden çıkmadı da…” diyen Varan Alp, dudaklarını büzüp kısaca düşündü. “Ben nöbete geçmeden kamera görüntülerini istedim siteden, verdiler. İnceledim. Elif ve Erkin, Elif’in dairesine girmişler. Sonra evden çıkmışlar ama nedense Erkin bir şeye yetişiyormuş gibi çıkmış. Elif de öyle gibiydi ama… Hani Elif zaten sürekli bir endişe halinde, saf bir kızcağız…” diye açıklamaya devam etti. “Ama Erkin’i öyle gördüğüm için şüphelendim. Aradım, açtı, her şey normalmiş gibi konuştu.”

“Allah Allah…” Mir Beyaz başıyla onayladı. “İstersen ben Elif’in yanına gideyim, onunla konuşayım. Yani sanmıyorum, bir sıkıntı olsa Elif beni arar.”

Varan Alp’e mantıklı geldi. “Tamam o zaman.”

“Savcım sen yine siteye mi?” diye sordu Mir Beyaz.

Dalgınlığı dolayısıyla duyamayan Varan Alp, “Anlamadım?” dedi sessizce.

“Bizim siteye mi geçeceksin?”

“Yok, ben eve geçeceğim. Gece gelirim.”

“Tamam, ben de yanına uğrarım o zaman.”

“Anlaştık.”

15 EYLÜL – 23.00 – MİRAY HİLDE LALEZAR

Dünyanın en sıkıcı ve aynı zamanda en gergin ortamlarında olmak meslek hayatım boyunca alıştığım bir durum olsa da bugünün hakkını vermek için en az yirmi sene daha avukatlık yapmış olmam gerekebilirdi.

Annem kestiği elmaları bize uzatarak dizisini izliyor, Koray cezaevinde çokça uzak kaldığı telefonundan kısa videolar izliyor, babam telefonundan tıpkı kendi duruşmamı beklerken diğer duruşmalarda yaptığım gibi okey oynuyor, eniştem ve ablam ise masaya çöreklenmiş sessizce flört ediyorlardı.

Sıkıntıdan kafayı yemek üzereydim, arada bir Aykut ve Menderes ile mesajlaşıyordum ama onlardan da çok sıkılmıştım.

Babam ayağını sehpanın ayağına uzatıp esnerken “Bengü kapat şu diziyi, başım şişti ya!” dedi en az benim gibi bıkkın bir vaziyette. Anneme doğru döndüğümde pek de oralı olmadığını ve kestiği elmalardan birini yanı başında bulunan Koray’ın ağzına tıkıştırdığını gördüm.

Ablam ayağa kalkarken “Mısır mı patlatsam? Canım çekti,” dediğinde başımı hafifçe soluma doğru çevirdim.

Koray, “Off!” dedi bir anda canlanırken. “Abla tam da canım mısır çekmişti, biliyor musun? Yemin ederim! Telepati mi kurduk, ne yaptık!”

Eniştem, “Seray,” diyerek kolundan tutunca ablam olduğu yerde kalakaldı. “Ben onları geçen gün yaktım.”

“Nasıl yaktın?” diye sordu ablam bir anda sinirlenerek. “Teo şaka mısın sen? Ne zaman yaktın? Of! Dışarı da çıkamıyoruz… Hem sen ben yokken mısır mı yedin?”

Babam kısık ama sinirli bir sesle “Sensiz mısır yemek haram mı kızım?” diye sordu.

Koray ayağıyla bacağıma vurup gülerken çokça keyifsiz olduğumdan yalnızca sırıttım. O sırada eniştem de “Babam ya, canım babam! Böyle de savunur damadını,” dedi. “İsterseniz aldırayım memur kankilerden birine? Gerçi dün de un aldırdık, ayıp olur ya… En iyisi ben gideyim.”

Ayağa kalkıp “Enişte,” dedikten sonra üstümü düzelttim. “Sen dur, ben gideyim. Kaç gündür evde kalmaktan gına geldi, delireceğim yoksa.”

“Miray, olmaz.” Eniştem önümde bariyer gibi durdu. “Geç otur, ben alıp geleyim.”

“Ya enişte, saat olmuş 23.00. Nereden bulacaksın bu saatte açık market? Ben bir koşu eve gideyim, bende vardı.”

Annem tedirgin de olsa “Kızım dikkatli dikkatli git, yanına da neydi ismi…” deyince gülümsedim. “Muhsin miydi, Tahsin miydi? O çocuklardan birini al.”

“Anneciğim, her yer polis zaten, sakin ol…” Enişteme döndüm. “Enişte sen de… Ay nereye gidiyorum sanki? Bir kaldırım ineceğim, yoldan karşıya geçeceğim. Sakin…”

Ablam ayaklandıktan sonra “Miray dikkat et, tamam mı?” dedi.

“Ay yeter!” dedim en son. “Mısırı alıp geleceğim.”

Dış kapıya yürüdüm, ablam beni geçirdi ve sonunda biraz da olsa dışarı çıkabildiğim için derin bir nefes alarak asansöre bindim. Giriş katını tuşladıktan sonra kapı kapanana kadar aynadan kendime baktım ve saçlarımı düzelttim. Üstümdeki tişörtü düzelttikten sonra kapıya doğru döndüm.

Asansörden indiğim an telefonum çalınca arka cebimden çıkardım ve Menderes’in aradığını gördüm. Açar açmaz “Efendim kaçak?” diye sormuş bulundum. “Geldin mi İstanbul’a?”

“Avukat, İstanbul’a şimdi vardık. Eve geçeceğim şimdi. Aklın kalmasın, vallahi yanıma yedi tane koruma aldım.”

Bloktan çıkarken gülümsememi tutamamıştım. “Mendo çok merak ediyorum, yedide durduran ne oldu?”

“Avukat vallahi sekizincisi çekilmiyor. Hepsi leş leş adamlar,” dediğinde merdivenleri bitirmek üzereydim. Arka kapıdan çıkmak için bloğun çevresinde tur attım. O sırada Menderes de “Bakma lan, tuzluk,” diyordu muhtemelen yanındaki adamlara. “Avukatım sana demedim. Bir tane maviş var burada, o deccal savcıya benziyor, Allah inandırsın kayıp ikizi gibi ha!”

Endişeyle “Menderes yamacındaki adamlara bile dikkat et, arkandan vurmasınlar seni,” dedikten sonra etrafta bekleyen sivil polislere selam verdim. “Ben de şimdi eve geçiyorum, işim var, sonra konuşuruz.”

“Eyvallah avukat.”

Telefonumu kapatıp cebime sıkıştıracağım esnada Varan Alp’in arabasını görünce kaşlarımı çattım, sonra da emin olmak için arabanın yanına doğru yürüdüm.

Onun arabasının plakasıydı, emindim.

Cama doğru eğilip içeriye baktığımda Varan Alp’in şoför koltuğunda gözlerini kapatarak durduğunu görünce endişeyle peş peşe cama vurdum. Ardından koşa koşa şoför kapısına yürürken bir an kalp krizi geçirdiğimi bile düşündüm.

Korkudan dilimi yutmak üzereydim.

Eğilmeme gerek kalmadan kapı ağır bir hareketle açılınca derin bir nefes verdim, sonra da araçtan inen Varan Alp’e tutunarak “Ay bir şey oldu sandım,” dedim nefes nefese. “Ne yapıyorsun sen burada Varan Alp?”

“İyiyim Miray, sakin ol.” Bana doğru eğilip omuzuma dokundu, sonra da arabasının kapısını kapattı. Yeni uyandığından ötürü gözleri kıpkırmızıydı. “Şey oldu,” dedi ve sesini toparlamak için iki kez öksürdü.

Söyleyecek bir şey bulamadığını umarak “Sen neden yukarı çıkmıyorsun ki?” diye sordum. Üzüntüden ne diyeceğimi bilemedikten sonra “Burada uyumuşsun resmen,” dedim. Korkudan deli gibi atan kalbim sonunda yavaşlayınca ben de yanında durmak için tıpkı onun gibi arabaya yaslandım. “Mantıklı bir açıklaman yok herhalde? Sustuğuna göre…”

“Kalabalık.”

Hüzünle gülümserken “Kalabalık dediğin ailemiz,” dediğimde geldiğimden beri gözlerimin içine bakamayan Varan Alp gözlerini kısarak bana bakmıştı. “Yani abinin ailesi, senin de ailen sonuçta, değil mi?”

Bakışlarını ilerideki herhangi bir bölgeye sabitledikten sonra “Sıkıntı yok,” deyince bir kez cıkladım, sonra tekrardan ona bakmaya başladım. Ben onu incelerken “Canlı kamerayla takip ediyorum ama evde durmak içime sinmiyor,” dedi. “Sen buradasın, Rüzgar burada.” Cıkladı. “Burada beklemek en doğrusu.”

Yeni çıkan sakallarına baktıktan sonra gözlerimiz kısa bir süreliğine kesişti, yorgun olduğunu fark ettim. “Ama böyle de nöbet tutuyormuşsun gibi olmuş,” dedim içimden geçenleri tek tek söyleyerek. “Olmaz ki… Nasıl uyuyacaksın? Bir de arabadasın!” Azıcık sinirlenmiş olabilirdim. “Yorgunluktan gözlerinin altı mosmor olmuş. Yerin de rahat değil. Olmaz. Gerçekten yorgunluğun yüzünden belli oluyor.”

Sırıttıktan sonra “Çirkin miyim yani?” diye sordu. Bana gönderme yaptığını anlayınca ben de gülümsedim.

“Dalga geçme.” Toparlanıp karşısına geçtim, sonra kollarımı göğsümde bağladım. “Hemen çıkıyorsun, şimdi, hadi.”

“Nereye?” diye sorduğunda bıkkın bir nefes verdim. Tam itiraz edecekken “Abimlere mi, yoksa…” deyince neyi kastettiğini anlayamadım. İki saniye geçince beynimde bir ampul yandı, şaşkınlığımı gizleyemedim.

Yüzüne bakmamak için tekrardan yanına geçip arabaya yaslandım, kollarımı göğsümde bağladıktan sonra “Ne dediğini hiç anlamadım,” dedim yalandan. “Uykudan yeni kalktın, kafan bozuk herhalde.” Zorla gülümsedim.

“Sen neden dışarı çıktın?” diye sorduğu sırada bacağımı salladığımı fark edip bunu kestim. “Nasıl izin verdiler çıkmana?”

Gözlerimi devirdim. “Çok sıkıldım. Evden mısır alacağım bahanesiyle çıktım işte.” Ofladım. “Gerçekten çok sıkıldım, gerçekten!” Abarta abarta kollarımı açtım. “Ya annem sürekli ev işi yaptırıyor, Rüzgar o kadar ağlıyor ki kulağımın hasar aldığından çok şüpheliyim, Koray’ın video izleyip kahkaha atmasından bıktım!” Varan Alp’e doğru döndüğümde tebessüm ettiğini fark ettim ama ben hâlâ çok sinirliydim. “Babam çevrim içi okey oynuyor, eniştemle tavla oynadığında zaten ev mahşer yeri gibi! Ay ablamla bile konuşamıyorum, evde özel alanımız kalmadı. Bıktım.”

“Tamam, sabret bir gece daha.” Sükunet dolu bir tonla kurduğu bu cümleye kınar gibi bir bakış attım. Yüzümü incelerken “Yarın sabah emniyete gelirsin, diğer kuvöz arkadaşlarımızla güzel güzel sohbet edersin,” diye devam etti. “Zaten maşallah, hepsi çok yakın arkadaşındı, değil mi?”

İstemsizce güldüm. “Kıskandın mı?”

“Ne münasebet.”

“Bana pek öyle gelmedi.” Dirseğim koluna çarptı. “Hayırdır Varan Alp? Beni çok çok çok sevdiler diye kıskandın mı?”

“Yo,” dedi uzata uzata. “Sen seni kıskanmamı istiyor olabilir misin?”

Dalga geçer gibi “Ne alaka?” dedim aniden. “Yok öyle bir şey.”

“Var öyle bir şey.”

“Ne çabuk unuttun Menderes’i kıskandığın günleri…” Elimi havada salladım. “Bal gibi de kıskanıyorsun.”

Varan Alp’in gözlerindeki yorgunluk bir anda silinir gibi oldu. İnkâr havasına geçerken “Ben kıskanç bir adam değilim, yok öyle bir şey,” dedi.

“Kendini çok kötü savunuyorsun. İyi ki avukat olmamışsın.”

Dalga geçer gibi güldü. “Sen de iyi yalan uyduruyorsun, iyi ki avukat olmuşsun.”

Somurttuktan sonra “Sensin yalancı,” diye takıldım. “Tamam, hadi, güldük eğlendik… Şimdi ya evine gidiyorsun ya da abinlere çıkıyorsun. Karar senin.”

“Yahu kalabalık diyorum, nesini anlamıyorsun…” dedikten sonra ne diyeceğimi bilemedim. “Sen tek başına gitme.” Ceketinin cebinden araba anahtarını çıkarıp kilit düğmesine bastı, ardından tekrardan cebine sıkıştırdı. İleriyi işaret ederek “Beraber gidip alalım şu mısırı,” dedi.

En azından biraz yürümüş olur diye “Peki,” dedim. Yürümeye başlamadan “Sen dün de mi buradaydın?” diye sordum. “Öyle hissettim nedense…”

Önce geveler gibi oldu, sonra “Buradaydım, evet,” diye yanıtladı. Gözlerinin altındaki morluğu yeni yeni anlamlandırırken “Ara ara uyuyakaldım, o kötü oldu,” dedi ve minik bir tebessümle sitenin çıkış kapısını açtı.

Önden ben yürüdüm, kapıdan geçerken de “Eee gözüne çarptı mı bir şeyler? Nöbet tuttuğuna değsin bari…” diye mırıldandım.

Arkamı döndüğümde kapıyı kapattığını fark ettim. “Evet,” dedi birkaç saniye sonra. “Bir açıklaması yok ama… Dün Erkin buraya gelecekti ya, hatırlıyor musun?” diye sorunca başımla onayladım. Bize emniyetteki durumlardan bahsedecekti. “İşte o meselenin yalan olmasının sebebi Erkin’in meşgul olması değil, Elif’le beraber siteden çıkıp gitmesiymiş.”

Duyduklarıma inanamayarak sırıtırken “Ne?” dedim. Sesimin keyifli çıktığını anlayan Varan Alp ise bir süre otuz iki diş sırıtan beni anlamaya çalışır gibi bir bakış atmıştı. “Elif’e bak sen ya… Bir de inkâr ediyordu.” Kıkırdadım.

“Neyi?”

Gülmemem gereken bir gündü ancak neredeyse kahkaha atacaktım.

“Neyi olacak Varan Alp? Erkin ile Elif’i diyorum, anlasana.” Derin bir nefes alıp verdiğimde gözlerindeki bakışı çözememiştim. “Sen ne düşünüyorsun bu konu hakkında? Pek manidar baktın sanki savcım…” diye ağzını aramaya başladım. “Dürüst ol. O kadar takıştılar ki istemsizce sen de yakıştırdın. Değil mi?” Hevesle ona doğru döndüğümde yolun ortasında durduğum için o da durdu. “Değil mi?” diye tekrar ettim neşeyle.

Burun kıvırır gibi oldu. “Aklıma bile gelmedi.”

Yürümeye devam edince “Yalaaan!” diye bağırdım peşinden. İki koca adım atıp yanına vardığımda “Gerçi doğru da olabilir. Suç mahallinde hiç göze çarpmayan detayları fark eden Varan Alp,” deyip kaldırıma çıktım. “Gözünün önündeki nefret aşk temalı çifti fark edemeyebilir. Niye?”

Gülümser gibi oldu ama gülmedi, ardından meraksız bir tınıyla “Niye?” diye sordu.

“Çünkü siz erkekler bir tık,” dedikten sonra işaret parmağımla başparmağımı birleştirdim. “Kalpsizsiniz.” Elimi indirdim.

“Bu kadar saçma çok az cümle duymuştum.” O da kaldırıma çıkınca az önce eşitlenen boyumuz arasındaki dağlar kadar fark ortaya çıktı, başımı kaldırmak zorunda kaldım. “Erkeklerin de kalbi var, yanılıyorsun.”

Dudaklarımın arasından bıkkın bir nefes yayıldı. “Aynen,” dedim ben de sırf gıcık etmek için. “Aşklarını tek kalemde silebilen erkeklerin de kalbi var mı?”

Bir süre yanıt vermeden gözlerimin içine bakınca kaçacak delik aramak için sağıma döndüm, sonra da tam dudaklarımı aralayıp boş boş konuşmaya başlayacağım esnada “Var,” dedi kısık bir sesle. Dikkatle onu dinlemeye koyuldum, gözlerim bu kez gözlerinde değil, dudaklarındaydı. “Ve tek kalemde silemiyorlar.”

“Tek kalemde siliyorlar,” dedim arada sırada uğrayan bir ciddiyetle. “Yalansa yalan de.”

“Güven kırılınca kalem de kırılmış oluyor.” Rüzgâr saçlarımı hafifçe savururken gözleri saçlarıma değdi. “Ama yine de silemiyorsun.”

“Buruşturup çöpe atıyorsun ama?”

Yorgun gözleri her bir zerremi ezberlemek ister gibi yüzümde gezindi. “Kâğıdı yırtıp paramparça edemedim, yakamadım,” derken göz ucuyla etrafına baktı. Sonra da “O çöplük de hep orada kaldı,” diye devam etti. “Sen peki?”

“Ben ne?” diye sordum ve bunaldığım için gözlerimi kaçırıp durdum.

“Sen tek kalemde silmedin mi?”

Sağıma doğru bir adım attım ve yönümü tekrardan ona çevirdim. “Ben silmedim,” dedim ve sırıttım. “Üstünü çizdim.”

Muhtemelen pek anlamadı, gözleri kısıldı. “Nasıl yani? O ne demek?”

“Mimlendi yani,” dedim kafasını karıştırmak için. “Bir kez hata yapan bir daha hata yapar.” Bir iki saniye kafasını kaşıdıktan sonra “Yani silince bile kâğıtta izi kalıyor Varan Alp, üstünü çizmek lazım,” dedim. “İyice karalamak lazım.”

“Sen ne kadar karaladın tam olarak?”

Eğer yorgun ve pişman olmasaydı muhtemelen kahkaha atacağım bu cümleye yalnızca tebessüm ettim.

“Ben çizdim sadece.”

Bana doğru bir adım atarken “Miray, sen şimdi ne demeye çalıştın, anlamadım,” deyince kaçarcasına bir adım daha attım.

Uzatmak istemediğim için “Aaa gelmişiz bile!” diyerek sitenin kapısını işaret ettim. “Hadi, içeri girelim de annemler çok beklemesin.” Yürürken bedenimin yavaştan uyuşmaya başladığını fark edince gerildiğimi anlayıp ensemi bir iki kez kaşıdım. “Merak ederler,” diye devam ettiğimde başını salladı, sonra da benimle beraber içeri girdi.

“Ankara’yı nasıl buldun?” diye sorduğunda konunun değişmesine bir anda adapte olamadığım için sertçe yutkundum.

“Ankara…” dedikten sonra hatırlamaya çalıştım. “Güzeldi! Anıtkabir mesela… Daha önce görmemiştim, oraya gittim birkaç kez.”

Başıyla onayladı. “İyi yapmışsın. Hangi semtte kalmıştın?”

“Cebeci.”

Şaşırdı. “Ben de orada kalmıştım.”

“Bilmiyordum,” dedim şaşkınlıkla. “Ya gider gitmez baktım bir yer işte… Adliyeye ve Sayer’e yakın olsun, yeter kafasıyla... Orada da hemen buldum.”

“İyi iyi, eskidir ama iyidir orası. Öğrencilik hayatımda da büyük bir yer kaplıyor.”

“Vaay,” derken çoktan oturduğum bloğun önüne gelmiştik bile. Önden yürüyüp merdivenlere çıktım, sonra da “Ben de sevdim aslında Ankara’yı,” dedim. “Hatırlıyor musun? İstanbul Hukuk – Ankara Hukuk kavgası yapmıştık seninle.”

Başıyla onayladığında cebimden anahtarımı çıkardım. “Hatırlıyorum.”

“Sen bana şey demiştin… İstanbul’da Ankara yok.”

Dış kapıyı açmak için şifreyi girerken “Bence beni anlamışsındır,” diye yorumladı bu söylediğimi.

“Ankara’ya haksızlık etmek istemem ama çok karamsar bir şehir.” Kapıyı beraber açtık, içeriye önce ben girdim. Sonra da asansörün olduğu yönü işaret ettim. “Buradan gideceğiz.” Yürürken de “Pek benlik değil yani,” diye devam ettim. “Tam senlik.”

Asansörün sesi kata yayılınca aralanır gibi olan dudakları bir anda kapandı, başımı çevirdiğimde de asansörün içindeki birkaç kişiyle göz göze geldim. Geçmeleri için yana kayıp müsaade gösterirken asansörün kapanmaması için kolumu uzatıp bekledim, herkes inince de asansöre geçtim.

Varan Alp asansöre girdiğinde dördüncü kata basıp arkama yaslandım. Asansörde kalma klişeleri gözümün önünden geçmesin diye “Ankara Adliyesi savcıları ne kindar ya,” dedim konu açmak için. Bana doğru dönünce zorla gülümsedim. “Kamil Savcı hariç.”

“Ben de pek yakın değildim oradakilerle.” Bana katılır gibi oldu. “Bir duruşma savcısı vardı, acayip sıkıntılı bir herifti ya…” Benimle bu şekilde konuştuğu için şaşırmıştım. Resmen dedikodu yapıyorduk. “Denk gelmişsindir mutlaka.”

“Ağır ceza mı?”

Başıyla onayladı. “Ayhan Savcı.”

“Kel Ayhan!” diye hiddetle neredeyse bağırdığım sırada aramızda ciddiyetsiz ama korkutucu derecede sessiz bir bakışma geçti. “Ne ya? Öyle. Tamam, insanların dış görünüşüyle dalga geçme yaşını geçtik, aynen Varan Alp…” Asansör katta durunca önden ben indim. “Bir savcının arkasından böyle konuşmam da yanlış, farkındayım ama Peygamber de değil neticesinde!”

Arkamı döndüğümde “Yani, kel demen hoş olmadı ama gıcık herifin teki diye bir şey demeyecektim,” diyordu. Ne iyi adamdı ama… Sanırım annem haklıydı. Ben Varan Alp’in yanında çok çingene kalıyordum. “Eee?” deyince düşüncelerimden sıyrılarak gözlerinin içine baktım. Bana doğru bir adım atıp gözlerimin içine bakarken “Hangisi senin dairen?” diye sordu.

Kendime gelirken anahtarı havaya kaldırdım ve sallayarak “Şurası,” dedim. Tam da kapının önündeydik. “Aaa sen benim evime ilk defa geliyorsun,” derken kilide soktuğum anahtarı çevirmekle meşguldüm. “Acelemiz olmasa sana bir kahve yapardım ya…”

Tamamen insanlıktan kurduğum cümleyi yanlış anlayıp anlamadığını kontrol etmek için arkamı döndüğümde gülen gözleri dolayısıyla hayrete kapıldım. Fakat “Yok, ben senin elinden kahve falan içmem,” dediğinde rahatlayarak gülümsedim. “Sonra bir kötü oluyorum.”

Kapıyı tamamen açıp içeri girdim, o içeri girmeden de holün ışığını yaktım. Cevabımı geciktirmeyi sevmediğim için “Sen kaşınmıştın o gün,” dedim kendimi haklı çıkarmak için. “Resmen kahvemin çimentoya benzediğini söylemiştin Varan Alp hem de duyduğumu bilmene rağmen. O günün sinirini de…” Varan Alp içeriye girdi, kapıyı örttüm. “Karabiberle çıkardım.”

Yüzü ekşidi. “Adını duyunca da kötü oluyorum, biliyorsun, değil mi?”

Hatırlattığı durum sebebiyle sırıtırken “Peki, tamam, anladık,” dedim ve içeriyi işaret ettim. Ardından büyük bir şokla dudaklarımı aralarken “Şey!” dedim gülerek. Kapının pervazına doğru ilerleyip tam ortasında durdum. “Sen burada bekle, ben mısırı alıp geleyim.”

Merakla “Niye?” diye sorunca da dudaklarımı büzdüm.

“Yorulma, gerek yok. Alıp gelirim hemen.”

“Yalan…” deyince gözlerimi devirdim. “İçerisi dağınık, değil mi?”

“Pardon, ne dağınıklığı? Ben çok düzenli bir insanımdır bir kere!” Kapının arasından çekilip salonun ışığını açtım, o da merakla içeriye baktı. “Bak, dağınık falan…”

Varan Alp’in kısılan gözleri bir noktada sabitlenince o yöne baktığımda cübbemin televizyonda asılı kaldığını anlamam pek uzun sürmemişti.

“Ya Rüzgar işte ya!” diyerek televizyona doğru yürüdüm, ardından hafifçe kıkırdadım. “Eşek sıpasına bak sen, cübbemi televizyona asmış.”

“Rüzgar görmeyeli uzamış galiba, televizyona cübbeni astığına göre…” dediği sırada cübbemi derhal oradan kaldırıp koltuğun üstüne attım. Bu kez fırlattığım bölgeye bakan Varan Alp, “Şey vardı orada, atınca altında kaldı,” deyince deyim yerindeyse rezil hissetmiştim.

Cübbemi kaldırdıktan sonra koltuğun üstünde tarağımı gördüm. “Bu da şey, ben dün bir Sayer’e uğradım ya… Gitmeden saçlarımı tarayayım dedim.” Bahane değildi, gerçekti. “Sonra eniştem aradı, telefon çekmedi, buraya geldim falan… Öyle, unutmuşum burada.”

Onu ilk başta salona sokmak istemememin sebebi arkasında duran sarı lalelerdi ve henüz görmemişti.

Fakat bu kadar dağınık olduğunu bilsem asmalı kilit vururdum kapıya.

Amerikan mutfağıma dönen gözlerim sayesinde arkasında kalan bölgeyi fark eden Varan Alp, kımıldamadan mutfağa doğru kısaca baktı. Mutfakla salonun birleştiği duvarın önündeki sehpayı ve üstünde duran sarı laleleri fark etmemesi için yapacak bir hamlem ne yazık ki kalmamıştı.

Bu nedenle gereksiz endişemi boş verip “Evimi özlemişim,” dedim aklıma gelen ilk cümleyi kurarak. “Annemler beklesin, ne olacak? Kahve yapayım.”

Adımımı atmak üzereyken “Gerek yok, uğraşma,” deyince öylece kaldım.

“Gerçekten mi? Tamam, söz, atmayacağım o biberden içine. Sen de ne inatçı çıktın…”

Yüzündeki sakin ifadeyi incelerken “Ondan değil,” dedi kısaca. “Merak etmesinler seni.” Sen bilirsin, der gibi kafamı yana yatırdıktan sonra Varan Alp’in gözleri televizyon ünitesini işaret etti. Arkamı döndüğümde Melek’le beraber çekindiğim mezuniyet fotoğrafımı gördüm, sonra da Varan Alp’e döndüm. Ben döner dönmez sıkıntılı ama bir yandan da neşeli bir sesle “Ne güzel gülmüş,” dedi. Cümlesini bitirdiği an göğüs kafesime tamamen yayılan bir acı hissiyle baş başa kaldım.

“Babasından zar zor izin almıştı, sırf mezuniyetime gelebilmek için.” Fotoğrafa bakmadan konuşmak için tamamen arkamı döndüm. “Bazen onsuz yaşamaya nasıl alıştığımı sorgulayıp duruyorum.”

Yüz ifadesi bana katılır gibiydi. Gözlerindeki yorgunluk bu kez hüzünle karıştığında Varan Alp’i uzun bir süre sonra ilk defa bu kadar güçsüz gördüğümü söyleyebilirdim. Çökmüş gibiydi.

“Bu ara rüyalarıma giriyor,” dediğinde az önce tüm göğüs kafesimi ağrıtan kalp ağrım, daha yüksek bir acıyla vücuduma yayıldı. “Bazen iyi bazen kötü…” dedi ne diyeceğini bilemeyerek. “Hiç böyle olacağını düşünmemiştim.”

Ara ara içimi kemiren bir soru vardı, ona da sormak istediğim.

Ve sordum da:

“Mir Beyaz’ı suçluyor musun?”

Gözlerini mezuniyet fotoğrafımdan çekip bana çevirdi. “Mir Beyaz’ı mı?” diye sorduğunda başımla onayladım. “İlk günlerde o kadar suçladım ki sonrası için içimde öfke kalmadı.”

“Bende de tam tersi oldu. Bazen, yani geceleri genelde… Özellikle şehir dışında yaşadığım süreçte Mir Beyaz neden o gün ısrarla Melek’i restorana götürdü, diye düşünmekten kafayı yedim.”

“O da çok zor şeyler yaşadı,” dedikten sonra yanı başında duran koltuğa tutundu, sonra da oturdu. Yorgun olduğu apaçık belli olan Varan Alp’i yormamak için sertçe yutkundum. Hatta konuyu değiştirmek için dudaklarımı bile araladım ama susmadı. “Yani yeğenini nasıl yalnız bıraksın çocuk, değil mi? Kendimi onun yerine koydum. Ablası, kocasını öldürdü, ortada yok. Yani… Neyse ya… Dünya saçması.”

Pembe ablanın hâlâ ortada olmayışına gözlerimi devirirken “Değil mi?” diye katıldım ona. “Hayır o kaçak hayatında ne kadar mutlu olabilir ki? Kızı da yanında değil.”

“Ne yapıyorsa kendine yapıyor o da.”

“Doğru.”

Salona sessizlik çökünce göğsümde bağladığım kollarımı yeni fark etmiştim. Kollarımı indirirken Varan Alp elini ceketinin iç cebine doğru ilerletip telefonunu çıkardı. Ayakta kalmamak için yanına oturdum.

Bana doğru dönerken telefonunu aramıza bıraktı, sonra da “Bugün dayım emniyete geldi,” dedi. Sesindeki huzursuzluk ruh halinden ötürü müydü yoksa anlatacağı mesele yüzünden mi, pek anlayamamıştım.

“Öyle mi?” dedim ben de şaşırarak. “İlkhan’la mı görüştü yoksa?”

“Maalesef,” diye yanıtladığında gözlerimi devirdim. “Abim anlatmadı mı size?”

Duruşumu dikleştirirken “Anlatmadı da… Neyi? Bir şey mi oldu?” diye peş peşe sordum.

Üstümde sabitlediği bakışlarını orta sehpaya doğru yöneltirken sıkıntılı bir nefes verdi. “Abimi ve beni,” dedi ağır ağır. “Tehdit etti.”

“Nasıl bir tehdit?” diye sordum şaşkınlıkla. “İlkhan’ı kimseyle görüştürmüyorsunuz diye mi? Anlamadım.”

“Ben dolaylı yoldan 1998 gecesinin suçunu ona atınca beyefendi bayağı alındı,” dedi sinirle. Söylemek istediği fakat söyleyemediği bir şey olduğunu düşündüm ama sesimi çıkarmadım. Dudakları aralandı, “Ya abime de şey dedi işte,” dedi ve alnını kaşıdı biraz. “Koray cezaevinden çıktı ya şimdi…”

Öfkeyle “Eee?” dedim. Sinirden bacaklarımı sallıyordum.

“Kendisi suçu ısrarla Koray’ın üstüne atmaya çalıştığı için abimin sizinle olan yakınlığı yüzünden biraz kışkırttı.”

Sinirden kıkırdadım, sonra da “Ya bu adam geri zekâlı mı?” dedim sertçe. Elim ayağım titrerken “Kızını öldürdü ya, kızını! Başka biri ölse, oğlunu korusa yine saçma ama bir anlam yüklerdik, değil mi? Öz kızını öldüren herifi nasıl savunur size karşı? Benim iki kardeşim de haksız yere yattı bir de bu mesele yüzünden!” dediğimde sesim olduğundan yüksek çıktığı için endişeyle bana döndü.

Omuzuma dokundu ve “Tamam, sakin ol. Abim de ben de söylememiz gereken şeyleri söyledik,” diye sessizce konuştu. Omuzumda duran parmakları beni sakinleştirirken öfkemi diri tutmak için geriye çekildim.

“Eee?” dedim sonra da. “Sonra da sizi bizimle mi tehdit etti?” Bir kez cıkladı. “Bravo! Ne iyi adam ama… Tertemiz siyasetçi.”

“Bayağı temiz… O kadar temiz ki polis ve savcı olan iki yeğenini sırf kendi tarafında değil diye meslekleriyle tehdit etti.”

Söylediklerini üç saniye sonra ancak idrak ettiğimde ağzım beş karış açılmıştı. Bana doğru döndü, tepkimi ölçtükten sonra da sinir bozukluğuyla güldü.

“Yok artık…” Neredeyse küfredecektim. “İnanamıyorum. Gerçi neyine şaşırıyorsam? Bu adam emniyete geldiğinde müdürü ayrı, amiri ayrı…” Sinirle bedenimi ona doğru çevirdim. “Erkin bile davada yüz taraftan mağdur olmama rağmen beni içeriye almadığı komiser odasına Ümit Haldun İnal Beyefendiyi gelir gelmez almıştı. Harika! Bu adam her yerde… Eli kolu her yere uzuyor. Ama sana şunu söyleyeyim,” dedim çünkü sabrım taşmıştı. “Bak, yemin ederim,” dedim ve inanması için koluna dokunup sıktım. “İlkhan’ı hele ki legal ya da illegal Sulh Ceza’ya çıkmadan kaçırtsın…” Yüzümü yüzüne yaklaştırdım. “Önce dayını öldürürüm, sonra İlkhan’ı.”

Sinirle “Miray!” dedikten sonra kolunu çok sıktığımı fark ederek geriye çekildim. “Saçmalama, sakin ol.”

“Aman bırak ya!” Yerimde duramadığım için ayağa kalktım. “Benim arkadaşımın kemikleri çürüdü! Niye?”

Tahammül edemiyormuş gibi ayağa kalktı ve “Sinirden ne söylediğini bilmiyorsun, öyle bir şey yapmazsın,” dedi. “Otur şuraya, sakinleş.”

“Sinirlenmedik de ne oldu? Ya da bir şey yapmayınca, adaleti arayınca… Adam sizi tehdit etmiş.” Koltuğa oturduğum an telefonu titredi. Aynı sinirle “Mesaj geldi!” diye bağırınca pek de oralı olmadı.

Telefonunu elime alıp ona doğru uzatacakken ikinci bir mesaj geldi. Ne yazdığını göremesem de kimden geldiğini fark edince elini uzatsa da telefonu koltuğa bıraktım.

Bir şeyler hep üst üste geliyordu… Ruh sağlığım iyice bozuluyordu.

“Sen Öznil’le mi mesajlaşıyorsun?” diye sordum ve arkama yaslandım. Sabır çeker gibi bakışlarını kaçırınca “İlkhan’ı savundu o, farkındasın, değil mi? Katili savundu yani… Hâlâ nasıl iletişimde olabiliyorsun ya?” diye sorular sormaya devam ettim.

“Konuşmuyorum,” dedi sertçe.

“Sana mesaj atmış.”

“Atıyor,” dediğinde sinirden gülümsemeye başladım. “Bazen atıyor. Ben konuşmuyorum.”

İki yanağımı da dişlerken sakinleşmem gerektiğini fark ettim çünkü artık başıma ağrı girmişti. Önce Melek’e üzülmüştüm; sonra babası olacak patates püresine, şimdi ise sidik kafalı Öznil’e sinirlenmiştim.

Telefonunu eline aldıktan sonra içimden birkaç kez beni ilgilendirmediğine dair cümleler kurdum, sonra da derin bir nefes alıp verdim.

Boynumu iki tarafa doğru eğilip kıtlattıktan sonra gözlerimi açtığımda, Varan Alp’in kaşlarını çatarak telefonunun ekranına baktığını fark ettim. Gerzek kadın ne gönderdiyse Varan Alp’i epey şaşırtmış gibi görünüyordu.

Merakıma engel olmak için bir süre etrafıma baktım, en son dayanamayıp “Ee, ne demiş?” diye sordum. “İlkhan hakkında mı?”

“Dayım İlkhan’ı kaçırtacakmış,” dediğinde duyduklarıma inanamayarak ayağa kalktım. “Tamam da bunu bana neden söylüyor? Bir tutarsızlık var…”

“Ne kaçırtması?” dedim pek de konuşamayarak. “Yurt dışına falan mı?”

“Bilmiyorum.”

“Sor,” dedikten sonra parmak uçlarımda durarak telefon ekranına baktım. Geçtiğimiz günlerde attığı mesajları görünce ise bir anlığına beynime kan gitmedi.

ÖZNİL:

Abime neden söyledin?

İlla rezil edeceksin tabii.

Niye cevap vermiyorsun?

İşine gelmiyor, değil mi?

Aynısınız hepiniz.

Varan Alp acil bir durum var, bunu bilmen gerek.

Bugün İlkhan’la görüşmeye gittim, Ümit Bey’in kendisini kaçırtacağını söyledi.

 

“Emniyeti arayalım o zaman,” dedim titreyen sesimle.

“Yok, ben bir Kamil Savcı’yı arayacağım.”

“Tamam da yarın 16 Eylül,” dedim sertçe. “O zaman şimdiden tüm kuvöz arkadaşları emniyete geçsin. Baksana, kaçırma planı yapıyorlarmış resmen. Hayatımız tehlikede.”

Telefonunu kulağına götürdü, birkaç saniye sonra da “Savcım müsait misin?” dedi ve koltuğa oturdu. “Neredesin?” dedi.

“Hoparlöre ver.”

Varan Alp’in yanına oturduğumda telefonu hoparlöre vererek aramızda tuttu. O sırada Kamil Savcı, “Adliyeden çıktım. Varan Alp, senin nöbet neden 18 Eylül gözüküyor?” diye sorunca kaşlarım çatıldı.

“Savcım sanık tutuklanınca sıkıntı olmaz diye düşündüm de asıl ben sana ne diyeceğim…”

Kamil Savcı iki kez öksürdü, boğuk gelen sesiyle “Ha, söyle. Daha üç saat evvel birlikteydik. Özledin mi hayırdır?” diye sordu.

“Öznil mesaj attı bana.”

Ya sabır…” diyen Kamil Savcı, cümlesini epey uzatmıştı. “Kusuruma bakma Varan Alp. Ben onunla konuşacağım.

“Dayım İlkhan’ı kaçırma planı yapmış, savcım,” dediğinde Kamil Savcı bir süre sessiz kaldı. “Öznil söyledi, detayları bilmiyorum. Sen emniyetin yakınlarındaysan bir git de etrafı kontrol et, diyecektim. Bir de Öznil’le konuşsan… Hani işin içinde yalan dolan varsa bileyim.”

Gözlerimi devirip arkama yaslandım, ardından sesli bir biçimde ofladım.

Kamil Savcı, “Savcım şimdi yanlış anlama ama en iyisi siz de gelin artık,” diye mırıldandı Kamil Savcı. Bir kapı kapanma sesi duydum. “Ben geçeyim emniyete…” Sesi boğuklaştı ve bir süre sessiz kaldı. “Ne olmuş?” dedi sonra da. “Kimi?” deyince Varan Alp ile birbirimize bakakaldık.

“Ne oldu savcım? Geç kaldık deme sakın,” dedi Varan Alp ayaklanarak.

Buz kesen elimi boynuma götürdükten sonra içimdeki gerginlik katbekat arttı.

Varan Alp hepiniz emniyete gelin.” Kamil Savcı’nın sesi çok tedirgin geliyordu. “Katibim söyledi şimdi… Bu İnegöller var ya, Menderes…

Korkuyla ayağa kalktım. “Eee?” dedi Varan Alp de.

Sertçe yutkunduğum esnada Kamil Savcı kısık bir sesle “Annesini kaçırmışlar, Fadik Hanım’ı. Bu babası Suphi İnegöl ortalığı ayağa kaldırmış. En iyisi siz de gelin. Ben Onur Savcı’ya ileteyim, tüm 17 Eylüllüleri emniyete getirtsin,” dedi.

Bölüm : 16.01.2026 20:03 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...