
Bu kitapta geçen kişi ve kurumların tümü hayal ürünüdür.
ON YEDİ EYLÜL (III)
50. BÖLÜM: “ACI GELENEK”
⚖️
“İnsanlar acılarının geçmediğini nüksettiğinde anlarlar.”
Emniyetin bahçesindeki kalabalık yavaş yavaş dağılırken itfaiye organize şubedeki yangını söndürmüştü. Her taraf toz dumandı.
Peş peşe üç kez öksürdükten sonra bana uzattıkları su şişesini avucumun içine aldım ve içmeden önce Varan Alp’e döndüm.
Su şişesini Varan Alp’e uzatıp “Al, sen iç,” dedim ve iki kez öksürdüm.
Toparlanmış gibi gözüken Varan Alp, “Sen iç, öksürüyorsun,” dedikten sonra şişeyi eline alıp kapağını açtı. İçmem için dudağıma kadar getirince zor bela içtim suyu.
Erkin yanımıza geldikten sonra “Alp, Mir Beyaz’ı gördünüz mü siz?” diye sordu. Etrafıma kısaca baktıktan sonra iki kez öksürüp Erkin’e döndüm. Beynime kan gitmemişti resmen.
Varan Alp, “Şuradaki bankta oturuyordu, fazla uzaklaşmış olamaz,” deyince başımı olumsuz anlamda salladım.
“Hayır ya,” dedikten sonra park halindeki araçları kontrol ettim. “Arabası yok!” diye bağırdım, tüm bahçeyi inletecek şekilde. “Kendisi mi gitmiş, İlkhan mı kaçırmış? Baksınlar hemen!” Yanlarına doğru yürüdükten sonra Varan Alp’in, telefonunu kulağına götürdüğünü fark ettim. Erkin’e dönüp “Erkin söyle, kameralara baksınlar. Ne duruyorsun?” dedim ve iki kez daha öksürdüm.
Menderes’in sesini yanımda işittim: “Avukat atla,” dedikten sonra kendi aracını işaret etti.
“Nereye, hayırdır?” dedi Varan Alp de.
Menderes’in işaret ettiği yöne bakarken “Herkes bizim araca biniyor, hadi,” dedi.
“Mir Beyaz orada mı?” diye sorduğumda telefon ve telsiz seslerinden, ek olarak koşuşturmalardan ötürü kimseyi tam anlamıyla duyamıyordum.
“Mir Beyaz mı? Yo.”
Erkin bana Mendereslerin aracını işaret edip “Sizi iki memur arkadaşla beraber bu araca alıyoruz, hemen geçin,” dedi. “İçerisi hallolunca yeniden alacağız. Mir Beyaz’ı da bulacağız, merak etme.”
“Hadi… Diğeri nerede?” diyerek koluma dokunan Menderes’i anlayamamıştım. “Avukat, diğer kadın nerede ya? Adını unuttum. Doktor olan.”
“Elif mi?” diye sorunca Erkin yanımıza gelip durdu.
“Doktor da ortada yok galiba… Nereye gitti bunlar ya?” diyen Erkin’e döndüğümde, mavi gözlerinin telaşla bir o yöne bir bu yöne baktığına şahit oldum.
Merakla etrafıma bakarken “Arabada sadece Jack ve Isabelle mi var?” diye sordum. Menderes başıyla onaylayınca ise “Tamam,” dedim ve cebimden telefonumu çıkardım. “Şimdi Elif’i arıyorum, ulaşıyorum… Sakin…”
Varan Alp iki adım atıp yanıma ulaştıktan sonra “Miray sen arabaya geç,” dedi. “Kamera görüntülerine bakacaklar, içerisi hâlâ sıkıntılıymış. Bir iki dakika sonra gireceğiz, dediler.”
“Ben Elif’i arıyorum şimdi,” dedikten sonra telefonu kulağıma götürdüm. İçimden bildiğim tüm duaları okurken telefon, dördüncü kez çaldıktan sonra açıldı. “Elif!” dedim merakla. “Neredesiniz? Alo?”
“Miray!” Elif’in sesi beklediğimden kötü gelince kaşlarımı çattım. “Miray… Mir Beyaz’ı durduramıyorum. Aracına bindik, bir anda İzmit’e sürmeye başladı.” Duraksarken hıçkırarak ağladı. “Miray, arabayı çok hızlı kullanıyor, beni duymuyor resmen!”
Elimi alnıma götürdükten sonra “Ya neden İzmit’e gidiyorsunuz? Delirdi mi bu çocuk? Telefonu versene sen ona!” diye bağırdım. “Elif! Duyuyor musun beni?”
Erkin ve Varan Alp birkaç kaş göz işaretinden sonra arabalarını işaret edince peşlerine takılarak yürüdüm. O sırada Elif de “Miray, Melek’in mezarını görmek istediğini söyledi. Bağçeşme’ye sürüyor. Ben sana konum atacağım ama hızlı gelmezseniz yetişemezsiniz. Kafayı yemiş gibi kullanıyor aracı. Duymuyor beni resmen!” diye durumu açıklamıştı.
Oflayarak “Tamam,” dedikten sonra sertçe yutkundum. “Sen konum at, geliyoruz.”
Erkin, Varan Alp’in arabasını işaret etti ve “Yetişelim, durduralım şu manyak herifi,” dedi. “Derdi neymiş? İlkhan’ı falan mı görmüş?”
İlkhan’ın kaçtığını henüz yeni yeni anımsadığımda sertçe arabaya vurdum.
“Ne oldu?” diye sordu Varan Alp de. “Bin, hadi.”
Ön koltuğa binip emniyet kemerimi taktıktan sonra arka kapılar açıldı. Menderes, Erkin ve Korhan Amir’i görünce kaşlarımı çatıp arkamı döndüm.
“Amirim,” dedim şaşkınlıkla. “Siz neden geldiniz? Biz alıp geliriz hemen.”
Varan Alp arabayı çalıştırdıktan sonra Korhan Amir, “O beni dinler, ben halledeceğim,” dedi. Telefonumu kontrol ettiğimde Elif’ten konum geldiğini görüp hemen Varan Alp’e uzattım.
Erkin, Menderes’e doğru dönüp “Sen niye bindin, hayırdır?” diye sordu.
“Avukatımı yalnız bırakmak doğru olmaz.”
Varan Alp, “On beş dakika uzaklıktalar,” dedikten sonra arkasını döndü. Arabayı çalıştırdıktan sonra ise “Hızlı süreceğim, sıkı tutunun,” dedi. Göz göze geldiğimizde duraksadı, sonra da “Hızlı kullanayım mı?” diye sordu sessizce.
Şu durumda korkularımı pek önemsemediğim için “Sür,” dedim.
“Yakalayamazsak ne yapacağız? Şu an çok büyük tehlikedesiniz, Alp.” Erkin kafasını aramıza kadar getirdikten sonra Varan Alp’e döndü. “Ne yapsak, yol yakınken dönüp memurlardan bir iki kişi mi göndersek?”
Öfkeyle Erkin’e döndükten sonra “Emniyet yanıyor, 17 Eylüllü iki kişi kimse görmeden bahçeden ayrılıyor, memurları mı göndereceksin?” diye sordum. “Emniyet de artık emniyetli değil.”
Korhan Amir, “Erkin Savcım, gelin, gelin,” dedi sessizce. Erkin’i kendisine doğru çekmeye çalıştı. “Biz buradayken bir şey olmaz evelallah. Siz sakin olun. Alıp hemen döneriz.”
“Ya amir, baksana,” deyip elini yine aramıza soktu Erkin. İşaret parmağı, ekrandaki konumu gösteriyordu. “Karşıya geçmiş, deli gibi İzmit’e sürüyor herif. Bir de sorumsuz, Doktor’u da yanında götürmüş. Kendisine sahip çıkamıyor, yanında kadını da götürüyor.”
Öfkeyle Erkin’e döndükten sonra “Elif kendisi binmiştir araca! Mir Beyaz’la ne alakası var? Ayrıca düzgün konuş,” dedim ve önüme döndüm. Camdan dışarıya bakarken “Melek’in mezarına gideceğini söylemiş,” dedim. “Artık… Ne bileyim… İnsan kızamıyor.”
“Ya Miray,” diyen Erkin, açıklamak istercesine lafa girecekken durdu. Birkaç saniye sonra da “Tamam, haklı zaten Mir Beyaz, haksız demiyorum ama Doktor’u araçtan indirip o şekilde gidebilirdi, değil mi? Kızın zaten her şeyden ödü kopuyor. Kalpten gidecek en son,” dedi.
Varan Alp aracı gerçekten de epey hızlı kullandığı için bir anlığına başım döndü fakat hemen toparladım, ardından “Çakarları açsana. Yok mu sende?” diye sordum.
“Savcım evet, aç çakarları da yakalayalım şunu,” diyen Korhan Amir, hemen ardından “Alo, İso. Şimdi sana canlı konum atacağım, bizi takip etsinler. Bir de şu İlkhan şerefsizi nereye kaçmış, etmiş? Bir gelişme olursa, kamera kaydı, hemen bana atıyorsun. Duydun mu? Yanımda şey var… Varan Alp Savcı, Erkin Savcı var… Evet, evet…” dedi. Bir iki saniye sustu. Sonra da “Buu, adı neydi? Doktor Elif ve Mir Beyaz Komiser İzmit’e gidiyormuş, yolda falan çevirme varsa anons geçin durdursunlar. Plakasını mesaj olarak gönderirim. Evet, diğer iki 17 Eylüllü de yanımızda. Hemen yap ama! Duydun mu?”
Korhan Amir sonunda telefonunu kapatınca yola odaklandım.
“Savcı ne yaptın be?” diyen Menderes, koca elini aramıza kadar getirdi.
Erkin, “Hey hey!” diye bağırdı. “Tepeme çık istersen!”
“Savcı ben sana demiyorum, tamam mı?” diyen kaba sesli Menderes, beynimi patlatacak derecede yüksek bir sesle “Bu ne ya?” dedi. “Aranız yirmi dakika açık. Sen buna yetişebileceğini mi zannediyorsun? Bursa’dan geldiğimde bile daha hızlı sürüyordum, azıcık acele et de benim kuvöz arkadaşlarım ölmesin.”
Varan Alp sessiz bir fısıltıyla “Kes sesini,” dedikten sonra direksiyonu hızlı hızlı çevirerek şerit değiştirdi. Midem ağzıma gelmişti. “Biz ne yapıyoruz sanki…” Ardından ters bir bakışla Menderes’in eline baktı. “O koca elini oradan çek.”
Korhan Amir, “Oğlum sen bir sakin ol,” dedi, muhtemelen Menderes’e. “Arkana yaslan, rahat ol. Silahın var mı?”
Erkin şaşkınlıkla “Ne?” dedi. “Bana mı dedin onu?”
“Yok, Menderes’e dedim.”
Korhan Amir’e doğru döndüğümde gayet ciddi olduğunu fark ettim, sonra da önüme döndüm.
Menderes gururla “Bizimkilerden kaptım bir silah,” dedi ve arkasına yaslandı. “İlkhan bidonu karşıma çıkarsa vururum.”
Erkin cıklarken “Oğlum sen uslanmaz mısın lan? Hadi Korhan Amir şaka yaptı. Biz neciyiz burada? Çıkar lan silahını,” dedi. “Savcının yanında kurduğu cümlelere bak. Sanırsın Yargıtay Başkanı. Düzgün otur.”
Menderes, “Yalnız savcı, ayıp oluyor,” deyince oflayarak ne kadar yol kaldığına baktım. “Bu silahımdır ve ruhsatlıdır, avukatım da yanımdadır, hakkımı yedirtmez kendisi ama şimdi biraz durumu kötü olduğu için savunamıyor. Ben kendimi savunayım madem.”
“Tamam lan kes,” dedi Erkin de. “Koy onu beline, durduk yere çıkartma.”
“Emirleriniz, savcım.”
Korhan Amir, “Hey Allah’ım ya…” dedi bir anda. “Bu İlkhan denilen herif, kocaman bir araca binip kendisi kaçmış. Zaten yangın çıkar çıkmaz ilk bu inmiş aşağı… Bakın…”
Arkamı dönmedim çünkü merak da etmiyordum.
“Onu dışarıda görürsem hiç çekinmem, öldürürüm,” dediğim an Varan Alp’in yüzü hızlıca bana döndü. Ona bakmasam da sinirlendiğini anlayabilmiştim. Bu nedenle “Bakma öyle,” dedim, kısık bir sesle. “Yapmadığı şey kalmadı. Dürüst olun, emniyeti yakmasını kimse beklemiyordu. Kendi işini yine kendi halledecek sözde.”
“Öyle bir şeye müsaade eder miyiz, kızım?” diyen Korhan Amir’i pek ciddiye alamamıştım. “Organizedeki eşeklere gereken cezayı bizzat Gönenç Müdür ile vereceğiz, aklın kalmasın. Zaten muhtemelen biri ona yardım etmiştir. Yangının nasıl çıktığı anlaşılsın hele… Onu da anlarız.”
Menderes öküz gibi böğürerek “Oha!” deyince irkilerek arkamı döndüm. İşaret parmağıyla yine arabanın ekranını gösteriyordu. “Varan Savcı, hey! Adın gibi olsan, varsan artık şuraya! Yirmi beş dakika oldu ya! Araba kullanamıyorsan ver, ben kullanayım!”
Varan Alp cıklayarak sabır fısıltısıyla gaza basarken Erkin, “Kes lan,” dedi Menderes’in kulağına doğru. “Kes, demedim mi sana? Sus artık be adam! Sus!”
“Savcım, Mir Beyaz uçmadığına göre Varan Savcımız arabayı yavaş kullanıyor. Yalan mı?”
Bu kez ben öfke dolu bir tınıyla “Menderes ya sus ya da in! Şaka mısın sen ya? Durumun ciddiyetinin farkında mısın?” diye bağırdım.
Göz göze geldiğimizde üzülerek başını eğdi. “Tamam avukat, bağırma.”
“Allah’ım ya…” diyerek önüme döndükten sonra gerçekten de aramızın epey açıldığını fark ettim. Varan Alp olabildiğince hızlı kullandığından ötürü pek laf edemediğim için oflamaya devam ettim.
Erkin yine aramıza kafasını getirince somurtarak ona doğru döndüm. Yalnızca Varan Alp’e bakıp “Alp, ne yapacağız?” diye sordu sessizce. “Acaba geri mi dönsek?”
“Saçmalama, karşıdayız.”
“Maşallah… Ne ara karşıya geçtik? Ben daha arka sokaktayızdır diye tahmin ediyordum. O kadar yavaş kullanıyor ki…” diye soran Menderes, muhtemelen hiç dışarıya bakmamıştı.
Erkin araya girerek “Ya tamam da…” dedikten sonra saati kontrol etti. “Tehlikeli ya hani… Sizin için endişeleniyorum. Siz geri dönün, ben başka araç bulup takılayım peşlerine.”
“Olmaz,” dedi Varan Alp, tok bir sesle. “Yakalayamazsak da mecburen bugün İzmit’te kalırız. Babamın evine gideriz.”
“Basmazlar mı diyorsunuz?” Erkin, geriye yaslandı. “Bir de bir grup İstanbul’da bir grup İzmit’te… Yani tehlikeli olmaz mı?”
Korhan Amir, “Ekip taktım peşimize, hiçbir şey olmaz,” dedi rahatça.
“Amir sen de…” diyen Menderes, kıkırdamıştı. “Herifler emniyeti yaktı, sen hâlâ rahatsın he...”
Öfkeyle gözlerimi yumdum, anlaşılan yol epey uzun olacaktı.
⚖️
Bir saati aşkındır yoldaydık ve açıkçası Mir Beyaz’a yetişebilmiş değildik. Sırf geri dönmemek için İzmit’e gidiyorduk, neden gittiğimizi bilmiyorduk… Tuhaf bir gece olmuştu bizim için.
Mir Beyaz’ın mezarlığa varmak üzere olduğunu fark ettiğimde, Varan Alp’e konumu işaret edip “Beş dakikaya oradayız,” dedim. Arabadaki herkes suspustu, ilk dakikalardaki enerjilerinden eser yoktu.
Varan Alp, arkasını döndükten sonra “Korhan Amir, ekipler varmış mı Bağçeşme’ye? Soruşturur musun?” dedi kısık sesiyle.
Hafifçe arkamı döndüğümde Menderes ve Erkin’in birbirlerine yaslanarak uyuyakaldığını fark ettim ve kendimden hiç beklemesem de gülmeye başladım. Dudaklarımın arasından iznim olmaksızın yayılan kıkırdamaya karşı Varan Alp’in kaşlarını çattığını fark edince ise kısmen utanarak önüme döndüm. Ardından yine kısık bir sesle, “Menderes ve Erkin birbirlerine yaslanarak uyumuşlar,” diye fısıldadım.
Varan Alp dikiz aynasından kontrol ederken “Erkin uyanınca olay çıkarmaz umarım,” diye mırıldandı. “Neyse… Miray,” deyip göz ucuyla ileriyi işaret etti. “Geldik Bağçeşme’ye.”
“Savcım,” diyen Korhan Amir’e döndüğümde, kaşlarını çatarak ön camdan ileriyi işaret etti. “Mesaj geldi şimdi. Etrafa dağılmış herkes. Yani eğer İlkhan ya da şebekeden biri buralardaysa yakalanacak. Çok dikkat çekmemek için sivil gönderilmiş.”
İçime sinince rahat bir nefes verdim ve “Hadi,” dedim. Varan Alp aracı Bağçeşme’nin ön kapısına doğru getirdi, ardından park etti. Ben de bu süre zarfında emniyet kemerimi çözdüm.
Erkin, “Geldik mi?” diye aniden kalkınca Menderes de uyandı, ikisinin mahmurluğuna bakarken başımı olumlu anlamda salladım.
“Bak,” dedi Varan Alp omuzuma dokunduktan sonra. “Mir Beyaz’ın arabası orada. Galiba daha arabadan inmemişler.”
Karanlık olduğu için arabanın içini görememiştim.
Erkin, “Ben şimdi göstereceğim ona,” deyince kaşlarımı çatarak arkamı döndüm. Konuşmama fırsat bile vermeden öfkeyle “İn Menderes mafyası! Ne duruyorsun?” dedi yüksek bir sesle. İçim bir kötü olunca ben de dayanamayıp kapıyı açtım, sonra da arabadan indim.
Uyuşan bacaklarım açılsın diye yere birkaç kez ayaklarımı vurdum, sonra da Mir Beyaz’ın arabasına doğru yürüdüm.
Diğerleri peşimden gelirken Mir Beyaz’ın arabasının kapısı açıldı, ben de duraklayıp buraya gelmesi için tam önünde durdum. Arabasıyla aramda on adım kadar bir mesafe vardı.
Arabadan çıkarken “Niye geldiniz ya?” diye yüksek bir sesle bağırdı. Solumda duran mezarlığa bakarken bile içim ürperirken Mir Beyaz’ın sesinin yaptığı yankı, korku filmlerini anımsatmıştı. “Melek’i görüp gelecektim!”
Yanımdan gölge gibi geçen Erkin, “Ulan dingil!” diye bağırdıktan sonra arabayı işaret etti. “Ne yaptın lan kıza? Arabadan çıkamamış.”
Mir Beyaz, arkasını dönüp tuhaf bir bakış attı, ardından “Uyuyor o,” dedi.
“Bayıldı, demiyor da.”
Erkin büyük bir öfkeyle Mir Beyaz’ın omuzuna çarptı, sonra da arabaya doğru yürüdü. Bir yandan Elif’i merak ederken diğer yandan da kısaca etrafı gözetledim, ardından Mir Beyaz’ın gözlerinin içine baktım.
“Miray, sen de Elif’in yanına geç,” diyen Varan Alp’i yanı başımda hissettiğim an irkilerek başımı kaldırdım. Korktuğumu anlamış gibi omuzuma dokundu, sonra da “Gel,” dedi ve yürümeye başladı. “Biz amirle hallederiz, siz arabada kalın.”
Mir Beyaz’a doğru tekrardan kısa bir bakış attığımda, mezarlığa girmek için kapıya doğru baktığını fark ettim. İçim bir kötü oldu.
Beynimin içi uyuşmuş gibi önce durakladım, sonra da Varan Alp’e “Dur,” dedim. “Ben de gelmek istiyorum.”
“Miray, yapma…” Varan Alp beni tamamen kendisine doğru çevirirken Korhan Amir ile Mir Beyaz’ın, mezarlığın kapısının önüne doğru ağır ağır yürüdüğünü fark ettim. “Bak bana,” diyerek gözlerimi ona çevirmemi sağladı. “Mir Beyaz şu an sağlıklı düşünemiyor, kafası pek iyi değil. Ama sen sağlıklısın, değil mi?” İstemeyerek de olsa başımı hafifçe sallayınca “Heh,” dedi. “Gece gece mezarlığa gelmek normal mi sence? Bak, in cin top oynuyor, bomboş yer. Karanlık bir de. İyi gelmez sana. Biz seninle sonra geliriz. Gündüz yani.”
Söyledikleri mantıklı gelince duygusallığımı bir kenara bırakıp “Ona da iyi gelmez ki Varan Alp,” dedim. Sesim titremişti. “O da girmesin o zaman.”
“Olay çıkarır, kriz geçirir, baksana şu haline…” diyerek tekrardan soluma doğru dönmeme sebep oldu. Yere çökmüş, ağlayarak kapının kulpuna tutunuyordu ve belli ki sessizce ağlıyordu. “Sen şimdi Elif’in yanına geç, bu Menderes de…” diyerek göz ucuyla Menderes’e baktı. Birkaç adım arkamızdaydı. “Yanınızda dursun. Geleceğiz hemen. Erkin de burada zaten.”
Erkin’e doğru döndüğümde aracın kapısını henüz yeni açtığını fark ettim. Ardından Varan Alp’e ileriyi işaret edip “Hemen dönün,” dedikten sonra Erkin’in yanına yürüdüm.
Elif’in, arabanın içinde kıpırdandığını gördüğümde eş zamanlı olarak Mir Beyaz’ın ağlarken verdiği sesli nefesleri duyuyordum. Gittikçe daha kötü hissederken Erkin, “Doktor, kal arabada. Baygın mısın, diye baktım sadece. Çıkmayacaksın,” dedi.
Açtığı kapıyı kapatmasına müsaade etmeyen Elif, “Mir Beyaz nerede?” diye sordu çıldırmış gibi. Arabadan çıkarken Erkin’i ittirdi ve ileriye doğru baktı, Mir Beyaz’ı görünce de yürümeye çalıştı fakat Erkin kolunu sertçe kavrayıp karşısında durdu.
“Ne yapıyorsun, hayırdır? Geç araca,” dedi sertçe.
Elif’in beti benzi atmıştı, gözlerinin altı kıpkırmızıydı. “Çık önümden!” diye bağırdı Erkin’den kurtulmaya çalışarak. “Ya beni bıraksana!” Kolunu sonunda Erkin’den kurtardı ve ne ara ne dediğini anlayamadığımda, kaşlarımı çatarak mezarlığa doğru bakmıştım.
Benim de kafam iyi değildi.
“Herifin peşinden niye mezarlığa gidiyor ki bu?” diye sordu Erkin kaşlarını çatarak.
Elif’in neden gittiğini bilsem de sustum, sonra da bıkkın bir nefes vererek kollarımı göğsümde bağladım.
“Amirim, bırak, lütfen…” diyordu Mir Beyaz ağlayarak. Menderes’e döndüğümde acıyarak baktığını fark edince istemsizce ağlamaya başladım ve buna asla engel olamadım.
Korhan Amir ve Varan Alp, mezarlığın kapısının önünde dikilirken Mir Beyaz çömelmişti ve sadece ağlıyordu. Henüz mezar taşını bile görmemişti oysa.
Buraya gelmek benim için de çok zordu, özellikle zaman geçtikçe daha da beter oluyordu. Acıya alışmıştım ama burası çok farklıydı. Arkadaşımın bedeninin, toprağın altında çürüdüğüne bizzat şahit olmak çok korkunç ve ifade edilemeyecek kadar üzücü bir duyguydu.
Her şey sanki bir rüyadaymışım gibi ağır ağır işlerken en son dayanamadım ve ağır adımlarla da olsa mezarlığın kapısına doğru yürüdüm. Korhan Amir, Mir Beyaz’a doğru eğilecekken Mir Beyaz son anda ayaklandı ve “Yaklaşmayın sakın!” diye bağırdı. “Bak sakın…”
“Oğlum bak, saat çok geç…” Korhan Amir, Mir Beyaz’a dokunmaya çalıştı ancak Mir Beyaz buna müsaade etmedi. Kolunu geri çekip geriye iki adım attı, sendelese de ayakta durdu ve tamamen mezarlığın içine girdi.
Erkin, benden hızlı yürüyüp mezarlığın kapısına kadar gittikten sonra “Tamam, siz burada durun, ben getiririm,” dedi. “Duygulanırsınız, kalırsınız falan. Uğraşmayalım.”
Mezarlığın içine girecekken Elif’in de içeri girdiğini görünce kaşlarımı çattım. Ne yapacağımı bilemediğim için “Elif! Sen burada kal!” diye bağırdım, sonra da peşinden yürüdüm.
Herkesin sesi birbirine karışırken odaklanabildiğim tek eylem, Mir Beyaz’ın arkasından yürüyen Elif’in peşinden yürümekti. Fakat açıkçası Varan Alp benimle konuştuğundan beri bu saatte, bu karanlıkta ve bu sessizlikte Melek’in mezarını görmemem gerektiğinin çok net bilincindeydim.
Erkin sinirle “Miray dur sen de şurada!” dedikten sonra peşlerinden yürüdü. Bir yandan etrafı kontrol ederken diğer yandan da Elif’e yetişmek üzereydi.
Adımlarım durduğunda, Melek’in mezarını göz ucuyla görebilmiştim.
Başımı hemen arkama doğru çevirdim ve soluklanmak için bir mezar taşından destek aldım. Varan Alp’i ve Korhan Amir’i görünce de ne diyeceğimi bilemeyerek bir süre onlara doğru baktım. İkisi de yanımda bekledi. Hatta sonra Menderes’in de geldiğini fark ettim.
Varan Alp, “Gel,” dedikten sonra ayakta durmamda yardımcı oldu. Bedenimi onunkinden destek alarak hareket ettirirken bir yanım geri dönmek istese de öbür yanım Mir Beyaz’ı yalnız bırakmak istemediğimden ileriye doğru yürüyordu işte.
Erkin en son dayanamayıp pes etti fakat gördüğüm sahne, Elif’in de mezar taşına on adım kala donakalmasıydı.
Mir Beyaz’ı, Melek’in mezarının yamacında görünce bakmaya dayanamadığım için gözlerimi kapattım, sonra da durdum.
Aramızda hepi topu on metre vardı, bu yüzden hıçkırarak ağladığını çok net duyuyordum.
“Bir keresinde üçümüz beraber mezarlığa gelmiştik,” derken dayanamayıp yere çöktüm. Varan Alp’i de kendimle birlikte kaldırım taşı gibi olan bir bölgeye oturttuğumda, ağlayarak kafamı göğsüne gömmüştüm. “Melek çok ağlıyordu tabii…” Annesinin mezarına bakarken dudaklarımı birbirine bastırdım, sonra zorla da olsa devam ettim: “Çiçek getirmişti bir sürü.”
Mir Beyaz, mezarlığa ziyarete geldiğimiz ilk gün yaptığı gibi dizinin üstüne çökerek başını Melek’in mezar taşına doğru yaslayıp ağlarken bir ara sesi yüksek geldiği için duraksayıp konuşamadım.
Herkes suspustu.
“Sonra Melek,” derken ağlamaktan konuşamadığım için bir an neden bunu anlattığımı sorguladım. “Çiçekleri bırakırken şey demişti: Acaba ilk hangimiz öleceğiz?” Aldığım tek nefesi bile taksit taksit aldığım için sesim titredi. “Hani olur ya, şakasına sorarsın. Bilemezsin tabii, kim ne zaman ölecek ama ölüm denince akla hep altmışlı yetmişli yaşlar gelir ya… Sordu işte.”
Varan Alp’in, sağ kolumda duran elinin sıkılaştığını hissedince bıkkın bir nefes verdim.
“Annesinin mezar taşını öperdi hep. Niye bu kadar erken gitti diye yakınırdı… Ama biz, şu an onun yattığı yer var ya…” Melek’in mezarına bakarken yanaklarımdaki ıslaklığı sildim. “Orada üçümüz dururduk, beklerdik. Şimdi orada Melek var. Her gece bu soğukta, toprağın altında…” Nefessiz kaldığımı hissedince sustum ve sadece Varan Alp’ten destek alarak sakinleşmeye çalıştım.
Buna bile halim kalmamıştı.
Korhan Amir’in adım sesleri tüm sessizliği bozarken konuştuğum andan itibaren yüzüne bakmadığım Varan Alp’e sonunda baktığımda, gözlerinin ve yüzünün kıpkırmızı olduğunu fark ettim.
Onun da canıydı, onun da yakınıydı… Beraber büyümüşlerdi. Bu yüzden her şeyi boş vererek sıkı sıkı sarıldım ona.
“Oğlum, tamam, hadi,” diyen Korhan Amir’i duyunca başımı o yöne doğru çevirdim. Elif’in hâlâ aynı pozisyonda ağlayarak Mir Beyaz’ı izliyor olmasına şaşırırken Korhan Amir tekrardan “Mir Beyaz!” dedi sertçe. “Bak oğlum, beş dakika oldu! Hadi! Ne konuştuk sabah seninle?” Mir Beyaz zorluk çıkarınca “Ne konuştuk sabah? Mir Beyaz!” demeye devam etti. Korhan Amir, Mir Beyaz’ı kaldırmaya çalıştıkça Mir Beyaz sanki toprağa gömülmek istiyormuş gibi mezar taşını sıkı sıkı tutuyordu. “Oğlum yapma, sabaha kadar burada kalamazsın. Bak gelip seni de vururlar, vallahi yakma başımızı! Hadi! Hadi oğlum, kalk. Gördün, konuştun,” dedikten sonra çekiştirdi Mir Beyaz’ı ama Mir Beyaz kalkmadı. “Hayda… Yahu derdin ne Mir Beyaz?”
Mir Beyaz en sonunda yalnızca Bağçeşme’yi değil, tüm şehri inletecek şekilde “Derdim mi ne?” diye bağırdı. Sesinden ürkünce sertçe yutkundum. “Ya amirim sen ne dediğini duyuyor musun?” Ağlamaktan ne dediği seçilmese de öfkelendiği için konuşmaya devam ediyordu: “Umurumda mı sence ya? Gelsinler, vursunlar beni! Bu kızın babası, sırf öz oğlu diye kızının katilini savunuyor! Bu kızın burada kemikleri sızlıyor! Sence benim umurumda mı ya? Sikmişim adaletini!”
Elif geriye doğru yürüyünce göz ucuyla ona baktım, yanımızdan geçip gitti.
Pek halim kalmadığı için zorla da olsa ayaklanmaya çalışınca başım döndü, o sırada Mir Beyaz sözlerine kaldığı yerden devam etti: “Ya ulan gözümün önünden bir gece olsun gitmiyor!” diyerek önündeki toprağa tekme savurdu. Oturduğu için bir eli mezar taşında, diğer eli de yerdeydi. Sözcüklerinin her biri kalbime bıçak gibi saplanınca ayakta zorla da olsa durdum, sonra da yanına doğru yürümeye çalıştım.
“Oğlum yok! Bir olana, bir ölene! İkisine de çare yok!” diye bağırdı Korhan Amir. Etrafını işaret etti. “Gecenin körü, körü! Bu saatte buraya gelinmez oğlum! Her şeyin bir adabı var!”
Mir Beyaz gözlerini kıstıktan sonra mezarı işaret etti, sonra da “O niye her gece burada amirim o zaman?” dedi. Erkin’in yanından da geçtikten sonra sonunda yanlarına ulaştım ve Mir Beyaz’a kalkması için elimi uzattım. “Miray bırak!”
“Burada kalamazsın, kalk artık,” döküldü dilimden. Sözcüklerimi seçebilecek kadar kendimde değildim ne yazık ki.
Mir Beyaz başını olumsuz anlamda salladı, sonra da “Sen de başlatma 17 Eylül’üne!” diye bir anda bağırdı yüzüme doğru. Nefret eder gibi baktıktan sonra “Melek geçen sene bugün, şu an…” dedi tane tane. “Adli tıptaydı.” Zorla yutkundu, sonra ağlarken hıçkırdı. “Tanınmıyordu bile. Sen şimdi onu bırakıp gidecek misin buradan?” Başını olumsuz anlamda salladı. “Ben gitmeyeceğim.”
“Biliyorum!” diye bağırdıktan sonra omuzunu sıkıca tutup onu kaldırmaya çalıştım. “Geri zekalı! Sen ablanı koruyacaksın diye ben hem senin hem Melek’in arkasında durdum ya, hatırlıyor musun?” diye bağırınca yüzü titredi, gözlerini kırpıştırdı. “Herkesten laf yedim! İnsanlar benim şerefsiz bir katil savunucusu olduğumu düşündü, buna rağmen savundum ya seni! Hani bir bok konuşmadın günlerce, ha? Hatırlıyor musun? Nankör müsün sen Mir Beyaz? Ayakta duracak halim yoktu, acımı yaşayamadan seni savunmak için kaç gözyaşı içime döktüm de çıkıp seni her şeye rağmen savundum! Ama gel gör ki ben Melek’i burada bırakıp gidecekmişim ama sen burada kalacakmışsın ya! İşe bak!” Çekiştirdim onu. “Kalk! Gideceğiz buradan! Seni de bugün kaybedemem ben! Kalk!”
“Ya bırak!” diyerek inatlaşmaya devam edince Korhan Amir’e doğru döndüm. Gözleri dolmuştu.
Erkin buraya doğru yürüdükten sonra Mir Beyaz’a doğru eğildi ve bir anda sert bir hareketle ensesine vurdu. Mir Beyaz, ayaklarıma doğru düşerken bilincini kaybettiğini fark ettim.
Ensesinden tutarak kaldıran Erkin, “Amir tut ucundan,” diyerek etrafını gözetledi. “Miray sen de hızlı hızlı yürü, arabaya gir. Alp! Hadi! Oyalanmayın! Yürüyün!”
Az önce ne yaşadığımı düşünürken Melek’in mezar taşına baktım ve birkaç saniye sonra peşlerine takıldım.
⚖️
Kocaeli Emniyet Müdürlüğü ile irtibat halindeydik fakat hiçbirimizin hali kalmadığından ötürü bizi direkt Varan Alp’in babası, Beyhan Bey’in evine getirmişlerdi. Gecenin körü ancak daldığım uykumdan dolayı sabahın körü de diyebileceğim 08.00 saatinde uyandığımdan beri sadece karşımdaki koltukta uyuyan Mir Beyaz’a bakıyordum.
Ayağa kalkıp camdan dışarıya baktığımda, binanın önünün onlarca polis memuruyla kaplı olduğunu fark edip odanın kapısına doğru ilerledim. Odadan çıkarken ses çıkarmamaya özen gösterdim, sonra da holde öylece kaldım. Kim, hangi odada bilmediğim için Beyhan Bey’in çalışma odası olduğunu bildiğim odaya doğru yürüdüm çünkü bu eve daha önce girdiğimde yalnızca bu odayı görebilmiştim.
Aralık olan kapıdan içeri girmeyip durdum, birkaç fısıltı işitince de kaşlarımı çatarak dinlemeye başladım:
“Yani?” diyordu Varan Alp’in bıkkın sesi. “Bilmiyorsun herhalde kasanın şifresini? O zaman ben gidip kasayı alayım, emniyete teslim edeyim, patlatsınlar. Sonuçta içinde o gecenin kayıtları var.”
Beyhan Bey iki kez öksürdü. “Alp, bunu sana kim söyledi? Hâlâ benimle paylaşmadın.”
Yaşlı adamın cümlesi bitince Varan Alp birkaç saniye duraksadı, sonra da “Bizi şebeke düzenli olarak aradı, sonra da bu kasanın içinde görüntüler olduğunu söyledi. Biz de senin çok yakın savcı dostunla bir alakası olup olmadığını düşündük de…” dedikten sonra güldü. “Ben direkt senden şüphelendim gerçi.”
İğneleyici bir biçimde konuşup babasına laf sokması tuhaf gelmişti.
“O yüzden mi İzmit’e gelip evime sığındın?”
Kaşlarımı çattıktan sonra Varan Alp “Kimsenin senin evine sığındığı falan yok,” dedi gayet soğukkanlı bir şekilde. Sesinde sinir bozukluğuna dair bir ton sezmemiştim. “Bunu onlara borçlusun çünkü.”
“Şükürler olsun ki kimseye bir borcum yok.” Beyhan Bey çok netti. “Sen hariç.”
Varan Alp pek anlayamasam da konuyu değiştirip “Hadi, hadi itiraf et. Bu örgüte bilgi sızdırıyorsun, değil mi? Hatta belki de başındaki sensindir,” dedi.
İşte bu söylediği beni gerçekten şaşırtmıştı.
Beyhan Bey öfkeyle “Benimle düzgün konuş. Senin karşında emekli Ağır Ceza Hakimi var. Kimi neyle suçluyorsun?” diye sordu. Sesindeki sertlik tüylerimi ürpertmişti. “Benim mesleğim mafya muhbirliğine evrilecek, öyle mi? Lafını derhal geri al.”
“O zaman söyle,” diyen Varan Alp’in dinlerken arkamdan bir tıkırtı geldi. İkisi de susunca holden ses geldiğini anladıklarını düşünüp sanki onları dinlememiş gibi odaya doğru ilerledim ve karşılarında durdum. Tam da tahmin ettiğim gibi ikisi de sorgulayıcı bakışlarla yüzüme bakıyordu.
Ne diyeceğimi bilemeyince etrafa baktım, sonra da dudaklarımı araladım. “Lavabo neredeydi acaba?” diye sorunca Beyhan Bey’in sert bakışlarına maruz kaldım. Yediremeyince de “Pardon da o kadar bağırdınız ki değil ben, aşağıdaki polis memurları bile sesinizi duymuştur, Beyhan Bey. Niye öyle bakıyorsunuz, anlamadım,” dedim hızlıca. “Ayrıca eğer ne olduğunu düzgün anlatmazsanız Varan Alp çiftlik evine gidip sırf şebekeyi çökertmek için…”
“Miray!” Varan Alp, susmam için kaş göz işareti yaparken ayağa kalktı.
Beyhan Bey ise “Böyle bir ahmaklık yapmaz benim oğlum,” diyerek sözde beni yalancı çıkarmaya çalıştı. “Ben de böyle oyunlara gelmem. Duydun mu? Sana bir iyilik yaptım, şimdi sen de bana bir iyilik yapıp çalışma odamı terk et.”
“Yalan söylemiyorum. Kendiniz sorun, konuşun. Ayrıca çok teşekkürler ya…” dedim dalga geçercesine. “Allah razı olsun, değil mi? Zaten elinizde olan bir delili duruşma arasında gizem yaratarak bana teslim ettiniz. Tam da sizlik hareket.”
Sözde adama teşekkür edecektim, bir hakaret etmediğim kalmıştı.
Beyhan Bey, kısık bir sesle “Tövbe estağfurullah,” derken başını sola yatırarak göz ucuyla yere baktı.
Varan Alp’e döndüğümde aynı bıkkınlıkla bana baktığını fark ettim. İkisini de tek cümlemle delirtmiştim. Harika…
“O zaman ben gideyim,” dedikten sonra arkamı döndüm. “Siz de bir zahmet… Oğlunuz ölsün istemiyorsanız hani…” dediğimde yüzü ekşidi. “Kime bilgi sattınız, itiraf edin.”
Donuk bakışları, Varan Alp’i buldu. “Derhal odamdan çıkın.”
“Ben de mi?” diye sordu Varan Alp sinirle.
“Sen de!”
Daha fazla dayanamadığım için arkamı dönüp yürüdüm, odadan çıkınca ise holün ortasında durup kollarımı göğsümde bağladım. Yorgun bakışlarıyla beraber odadan çıkıp kapıyı sertçe kapatan Varan Alp görüş açıma girince kollarımı indirip meydan okurcasına bir bakış attım.
“Sen niye gelip işimi bozuyorsun ki?” diye sordu doğal olarak. “Belki anlatacaktı?”
Umursamadığımı belli ederek somurtkan bir bakış attım, sonra da “Sen ölme diyedir belki,” dedim. “Malum, bana sormadın.”
“Neyi?”
Tekrardan göz teması kurdum. “Çiftlik evine gidebilir miyim, diye sormadın.”
Çok yorgun olduğu belliydi, bakışları bile şekillenmiyordu. Sadece uykulu bakıyordu, arada kaşlarını çatıyordu o kadar.
“Başka çaremiz yok. Ayrıca öleceğimi falan düşünüyorsun da adamlar çiftlik evine giremeyecekler bile…”
“Nereden biliyorsun? Belki planınızı bozacaklar. Ya ters bir şey olursa? O zaman ne olur, hiç düşündün mü?” diye peş peşe sinirle sordum. Sonra da “Yok ama sen ne düşüneceksin ya…” dedim ve baştan aşağı inceledim onu. “Umurunda değilizdir.”
Bana doğru bir adım atıp “Kimsiniz siz tam olarak? Söyle de ona göre açıklayayım,” dedi.
“İşte… Ben…” dedikten sonra duraksadım. Aklıma direkt eniştem geldi. “Eniştem mesela!” diye neredeyse çığlık atacaktım. “Merak ediyor olamaz mı?”
Bıkkın bir nefes verdi. “Bu plan uygulanılacak. Sen de paşa paşa kabul etsen iyi olur.”
Yanımdan yürüyüp giderken arkasından “İnsaf ya!” diye bağırdım ama durmadı. “Daha dün arkadaşımın mezarının başında ağladım ben! Varan Alp!” Peşinden yürüdükten sonra dış kapıyı açmadan karşısında durdum. Göz teması kurduğumuzda, “Hiç mi korkmuyorsun ölmekten?” diye sordum. “Gerçekten biraz da olsun korkmuyor musun? Etrafındakiler senin için endişeleniyor, umurunda değil. Bu mu planın? Kökten kurtulmak için adamları ayağına kadar getirmek… Şeytanın aklına gelmez, bravo!” Yalandan alkış tutarken ellerime baktı, sonra gözlerimin içine. Kapıyla arasına girdikten sonra “Hem bok gibi bir plan,” dedim hiç çekinmeden. “Hem de hayatını riske atıyorsun.”
“Ölmekten korkmuyorum Miray,” diye fısıldadı yüzüme doğru. “Korkmuyorum. Ama söylediklerinin aksine… Sevdiklerimi düşünüyorum.”
Dudaklarımı büzdüm, hayret edercesine bir bakış attım. “Sevdiklerini de düşünüyorsun…” diye tekrar ettim.
“Evet, düşünüyorum.”
“Böyle mi düşünüyorsun?”
“Nasıl?” diye sorunca gözlerimi devirdim.
“Hayatını riske atarak.”
Başını olumsuz anlamda ağır ağır salladı. “Onların korkmasına gerek yok, iletirsin.” Her kelimesini bastıra bastıra söyleyince daha da sinir oldum. “Çünkü bir şey olmayacak.”
“Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?” diye sordum patlayarak.
Müsaade istercesine “Tamam, çekil,” deyince istemsizce geriye doğru iki adım attım. Kapıyı aralarken “Geri döneceğim,” dedi.
Kapıyı kapatıp çıkınca oflayarak arkasından bakakaldım. Sertçe yutkunduktan sonra holde yalnız olduğumu fark edince de Mir Beyaz’ın uyuduğu odaya doğru ilerledim.
EŞ ZAMAN
HAKİM BAKIŞ AÇISI
17 Eylüllülerin hiçbiri, olması gerektiği yerde değildi.
Ve belki de bu yüzden 17 Eylül yine sakin geçmeyecekti.
Acı gelenek, kendisini adı gibi acı bir biçimde tekrar edecekti.
Ve buna saatler kalmıştı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 61.35k Okunma |
4.1k Oy |
0 Takip |
52 Bölümlü Kitap |