
Bu kitapta geçen kişi ve kurumların tümü hayal ürünüdür.
Bölüm içerisinde geçen siyasetçiler, siyasi partiler ve olayların gerçek hayatla bir bağlantısı yoktur.
*Bu bölüm, On Yedi Eylül serisinin üçüncü cildinin final bölümüdür.*
ON YEDİ EYLÜL (III)
51. BÖLÜM: “EN YÜKSEKTEN DİBE ÇAKILMAK”
⚖️
“Bana eğer kıyamet ne diye sorsalar, başladığın noktaya geri dönmek derdim.”
Yıllar önce doğum günlerimi kahkahalarla, pastalarla ve hediyelerle kutlardım. Severdim bugünü, 17 Eylül’ü. Saatin on iki olmasını, 16 Eylül’den 17 Eylül’e geçmeyi iple çekerdim. İnsanların gönderdiği mesajları ağzım kulaklarımda okurken kendimi önemli hissederdim.
Ve bunun yetişkin olduğum süreçte bir boşluğa dönüşeceğini umarken ne yazık ki hayal kırıklığına uğramıştım.
Şimdi her şey tepetaklaktı. Mutluluk ve heyecan değil, korku ve hüzün vardı. Saatin on iki olmasını beklerken dahi, evet. 16 Eylül, 17 Eylül’den önceki gündü, evet ama o da çok korkunçtu.
İşin kötüsü, bir günün yirmi dört saat olması bugün için en ürkütücü şeydi. Bitmek bilmiyordu, zaman geçmiyordu. Korkum her saat başı katbekat artıyordu.
Ben iyi değildim.
Sabahtan beri annemle “İyi misin? Nasılsın? Ne yapıyorsun? Şimdi neredesiniz?” gibi konuşmalar gerçekleştiriyordum. Kuvöz arkadaşlarımın iyi olup olmadığını kontrol etmek için devamlı Halegül Komiser ile iletişim halindeydim. Gözüm telefonda, aklım hep Varan Alp’teydi.
Şimdiyse gerçekten iyi hissetmediğim için Beyhan Bey’in çalışma odasının önünde durup içeriye girmek için ilk adımımı atmıştım. Kendisine ne söylersem Varan Alp’in çiftlik evine gitmeyeceğine ikna olurdu, meçhul…
Bir iki dakika düşündüm fakat aklıma bir bahane gelmeyince içeri girdim.
Zaten aralık olan kapıyı ittirip ayıp olmasın diye iki kez tıkladıktan sonra “Beyhan Bey,” dedim sabırsız fakat bir o kadar da sakin bir tınıyla. Gözlerini bana çevirdiği an, Varan Alp’in gözleriyle bakışıyormuş gibi hissetmiştim; evet, o kadar çok benziyorlardı. “Az önce söylediklerime inanmadınız ama gerçekler bu. Varan Alp şu an yolda, İstanbul’daki çiftlik evinize gidiyor. Eğer engel olmazsanız belki de ölecek.”
Alelacele konuşmama rağmen beni anladı ve cümlem bittiği an tekdüze bir bakışla “Geç, otur,” dedi. Masasına yapışık siyah sandalyeye doğru ilerleyip oturdum. Başımı ona doğru çevirdiğimde göz göze geldik, gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı, sonra da “Her şeyi biliyorum,” dedi. “Sizin bildiğinizden de çok şey biliyorum.”
Onun aksine kaşlarımı çatıp “Kötü şeyler mi peki bunlar?” diye sordum. “Bize zarar verir mi? Neden bahsettiğinizi tam anlamadım.”
Onaylarcasına gözlerini yumdu. “Alp de bunun farkındaydı.”
“Neyin?”
Eğer bilmeceler bir insan halinde olsaydı bu kişi Beyhan Çakmak olurdu. Dediği hiçbir şeyi anlamıyordum ve geri zekâlı olmadığımdan da emindim.
“Çiftlik evine girmek onun için tehlikeli bir hareket, bu konuda herkes hemfikir.” Söylediği cümle mantıklı gelince başımla onayladım. “Ve benim bundan haberim var. Kendisini kurtaracağımı biliyor, bu yüzden çiftlik evine gidiyor.”
Varan Alp, Beyhan Bey’in sakladığı sır dolayısıyla çiftlik evine gidip kendi hayatını tehlikeye attığında, Beyhan Bey’in onun hayatını seçeceğinden emin olduğu için ve sırf sırrı açığa çıksın diye gerçekten de hayatını tehlikeye atmaya gitmişti.
Hayretle bakakaldım.
Demek o yüzden bizi geçiştirip duruyordu. En başından beri planı buydu.
“Peki sizin sakladığınız sır ne?” diye sordum doğal bir merakla. “Ve umarım gerçekten de onu hayal kırıklığına uğratmayıp hayatını kurtaracaksınızdır.”
Gülümsedi. “Uğratırsam ne yaparsın?”
“Ne mi yaparım?” Sesim biraz yükselmişti. “Ciddi misiniz siz? Varan Alp benim…” dedikten sonra duraksadım. “Değer verdiğim biri. Tabii ki arayıp kendisine bu durumu bildiririm.”
“Merak etme. O bana eşimin emaneti…” Bir süre duraksadı, tabii ki masasının üstünde duran çerçeveye baktı. Tam karşımda durduğu için çerçevenin içindeki fotoğrafı görmesem de Ülkü Hanım’ın içinde olduğunu anlayabilmiştim. “Onun hayatını tehlikeye atmak eşime saygısızlık demektir. Üstelik öyle bir baba da değilim.” Kelimelerini tane tane söylüyordu. “Niye oğlum ölsün isteyeyim? Bu, saçmalık.”
“Sakladığınız sır ne?” Az önceki sorumu tekrar etmiştim ama kendisi yanıtlamamakta ısrarcıydı sanırsam. Bu yüzden gözlerimi devirip gülümsedim. “Ya zaten sakladığınız sır açığa çıkacakmış ya… Ben de öğreneceğim, mantıken. Nedir bu sır?”
“Zamanı gelince öğrenirsin.” Masasının üstünde duran kum saatini çevirdi.
İçimi kemiren bir soru vardı, onu yönelttim: “Yıldız simgeli o örgüt var ya, eğer bundan haberdarsanız niçin bizi daha önce uyarma tenezzülünde bulunmadınız?”
“Zamanı gelince anlarsın.” Gözleriyle kum saatini işaret etti.
İçimden sabır çektim, sonra da sesli bir nefes verdim. “Varan Alp ölmeyecek, değil mi? Bunu nasıl engelleyeceksiniz? Söyler misiniz bana?”
“Zamanı gelince kendisi anlatır.”
Kum saatindeki tüm kumlar dökülmek üzereyken ayağa kalkıp elime aldım, sonra da ters çevirdim. Ardından bu durumu da beğenmeyince kum saatini yan yatırıp masasının üstüne bıraktım.
Sinir bozucu bir adamdı.
“Bazı şeylerin zamanı yoktur.” Göz ucuyla kum tanelerini işaret ettim. “Bununla kafayı bozmuşsunuz siz…” Odadan ayrılmak için sırtımı Beyhan Bey’e doğru dönüp ağır adımlarla kapıya doğru ilerledim. Kapının yanındaki sarı laleleri görünce ise sinirle arkamı döndüm. Kendisi hâlâ kum saatine bakıyordu.
Gözleri bana değince daha da sinir olup odadan tamamen çıktım.
Yok ya, bu adamın sözüne falan güven olmazdı.
Gerçekten.
En iyisi eniştemi arayıp olanı biteni anlatmaktı. Zaten uygulayacakları plana pek de hakim değildim. Bu nedenle Varan Alp’in canının güvenliğinden asla emin olamıyordum.
Telefonumu cebimden çıkardıktan sonra gece uyuduğumuz misafir odasına doğru ilerledim. İçeriye girdiğimde Mir Beyaz uyanıktı, bu nedenle bir süre ona baktım fakat kendisiyle gece çokça meşgul olduğum için telefona dönüp eniştemi aradım.
O sırada Mir Beyaz, “Burası neresi?” diye sordu boğuk sesiyle.
“Beyhan Bey’in evindeyiz. Sus biraz, eniştemi arıyorum…” Telefonu çalmadı ve ulaşılamadığına dair bir ses geldi. “Allah Allah…” diyerek tekrar aradım fakat yine ulaşılamadı. “Niye açmıyor bu ya? Hani telefonlarımızı seslide tutacaktık.”
“E Seray ablayı ara?”
“Doğru,” dedikten sonra bu kez ablamın numarasını tuşladım. Onunkine de ulaşılamayınca kaşlarımı çatıp “Ne oluyor ya?” dedim. “Acaba telefonlarını mı kapattılar?”
“Sessizdedir belki?” diyerek ayağa kalktı Mir Beyaz. Sırtını tutarken göz ucuyla yamacında durduğu pencereden dışarıya baktı.
Ben de o sırada “Yok, direkt ulaşılamıyor,” dedim. Dudaklarımı büzdüm. “Annemle mesajlaştık az önce. Seray uyuyor, Teoman balkonda falan dedi… Neyse birazdan tekrar ararım.”
Mir Beyaz bıkkın bir nefes verdikten sonra “Hadi biz de benim arabamla dönelim İstanbul’a,” dedi. Çatallı gelen yorgun ve tekdüze sesi dolayısıyla iki kez öksürdü. “Merak etme, bu kez hız yapmayacağım, hatta arabayı ben kullanmayacağım.”
“İsabet olur.” Telefonumu cebime sıkıştırdım. Göz ucuyla odaya baktıktan sonra da “Senin ceketini de şuraya koymuştuk,” diyerek arkamı döndüm. Kapının arkasında duran sandığa doğru ilerledikten sonra içini açtım. “Bu ev de amma eski. Sandık var resmen.”
“Aynen.”
Mir Beyaz’ın ceketini çıkarırken eski bir fotoğraf gördüm. Alıp bakarken ise “Aaa,” dedim tebessüm ederek. Sessizce kıkırdadım. “Varan Alp’e bak sen…”
Sağ elini beline, sol elini ise koltuğun yüksek koluna yaslayan ve gözlerini kısarak havalı bir bakış atan Varan Alp, muhtemelen sekiz dokuz yaşlarındaydı.
Telefonumu çıkarıp fotoğrafını çektim, sonra da sandığın içine geri koydum.
“Al ceketini,” dediğim sırada Mir Beyaz, ruhsuz bir bakışla sandığı işaret etti.
“Melek bahsederdi bu sandıktan.”
Şaşırmıştım. “Hiç hatırlamıyorum ben.”
“Varan Alp’i sormuştum bir kez. Nasıl biri, nasıl anlaşırsınız?.. Bana sürekli saklambaç oynadıklarını, halasının evindeki büyük sandığa saklandıklarını söylerdi. Halasının evi de malum, burası oluyor…” Etrafa kısaca baktı.
Hüzünle gülümsedim. “İyi anlaşırlardı onlar.”
“Muhakkak…” derken ses tonu epey kısık çıkmıştı. “Melek’le kim anlaşmazdı ki? Adı gibi melekti o.”
Dün yaşadıklarımız dolayısıyla daha da hassas bir duygu durumu içerisine girince konuyu değiştirerek “Hadi, sen en iyisi teşekkür et Beyhan Bey’e. Çıktığımızı da iletiver, sana zahmet…” dedim. “Kendisini görmek istemiyorum çünkü.”
Ceketini giyinirken “Niye?” diye sordu. Üstündeki tişörtü düzeltti, sonra da “Bir sıkıntı mı var?” dedi. “Sana kötü bir şey söylemedi, değil mi?”
“Yok, aksine…” Hayret edercesine dudaklarımı büzdüm. “Herkese, daha doğrusu direkt dünyaya karşı bir öfke beslemesine rağmen benimle çok da ters konuşmadı. Mizacı bu şekilde... Ya da ben…” dedim ve sustum bir iki saniye. “Kendisini pek anlayamadığımdan, nasıl davrandığını çözemediğimden yanlış anlamış da olabilirim.”
“Peki buraya gelince nasıl bir tepki verdi? Kızdı mı?”
Hayır, dercesine başımı bir kez kaldırdım. “Umurunda olmadı. Yatağına gidip uyudu.”
Dünden beri ilk kez gülümseyen Mir Beyaz, “Değişik bir adam ya…” diye mırıldandı. “Aynı manitan gibi.” Yanımdan geçip kapıya doğru ilerlerken durdu, sonra da “Dün ben…” deyip duraksadı. Düşündü biraz. “Ne zaman buraya geldik? Mezarlıktan çıkışımı hatırlamıyorum.”
Söyleyip söylememek konusunda kararsız kalsam da “Sen kalkmadın oradan,” dedim zorla da olsa. “Erkin de bir tane patlattı ensene. Hemen bayıldın.”
Şok oldu. “Ne?”
“Evet…”
“Erkin Savcı bana vurdu ve ben bayıldım mı?” Hayretle kaşlarını çattı. “Neyse!”
Kapıyı tamamen açıp odadan çıkınca ben de peşinden ilerledim, ardından holün ortasında durup odaları kontrol etti. Çalışma odasının önünde durunca da “Beyhan Bey orada,” dedim sessizce.
Mir Beyaz kapıya iki kez tıkladıktan sonra “Beyhan Bey merhaba,” dedi saygıyla.
Cevap vermesini beklerken beş saniye geçirdik. Ben holde beklediğim için ikisinin de yüz ifadesini göremiyordum.
“Uyandın mı?” oldu Beyhan Bey’in ilk söylediği. “Bir daha kimseyi tehlikeye atmazsın diye ümit ediyorum.”
Mir Beyaz duraksadı, sonra da “Sağ olun, gece diye gelip burada kalmışız herhalde,” dedi kekeleyerek.
“Mühim değil.”
Terslemediği için şaşırdığımda Mir Beyaz, “Eyvallah, hoşça kalın,” dedi.
Beyhan Bey, Mir Beyaz arkasını döneceği esnada “Komiser!” diyerek onu durdurdu. “Yanına memur almadan kız kardeşini İstanbul’a götürmek gibi bir ahmaklık yapma.”
Kısık olan gözlerim tamamen açıldı.
“Tabii,” dedi Mir Beyaz da. “Öyle yapacağım.” Mahcuptu biraz. “Dün kendimde değildim, oldu bir şeyler… Şimdi iyiyim.”
Beyhan Bey birkaç saniye sonra “Çıkın,” dedi.
Mir Beyaz bu cümleden sonra arkasını döndüğünde yüzünde tuhaf bir ifade vardı. Bana dış kapıyı işaret edip “Bu adam deli, çıkalım hemen buradan,” diye fısıldadı. “Hadi Miray. Hadi…”
Telefonuma bildirim gelince cebimden çıkardım ve yürürken eş zamanlı olarak ekrana baktım. Gördüğüm mesaj ile beraber holün ortasına mıhlandığımda, kalbime büyük bir ağrı saplanmıştı.
HALEGÜL KOMİSER:
Bir terslik var. Çiftlik evine geçiyoruz.
Yazıyor…
Ümit Haldun İnal çiftlik evindeymiş. Varan Alp’e zarar gelmesin diye oraya gitmiş olabilir. Tüm plan altüst oldu. Seninki de evine gidecekmiş, diğer 17 Eylüllüler de evinde. Bilmek istersin diye düşündüm.
Sertçe yutkunduktan sonra kimseye zarar gelmediğini anlayıp derin bir nefes aldım. Telefonu cebime sıkıştırdıktan sonra “Sıkıntı yok,” dedim Mir Beyaz’a doğru. “Beni Varan Alp’e bırakırsınız, sonra sen annemlerin yanına geçersin. Tamam mı?”
“Bir şey mi olmuş?” diye sordu kaşlarını çatarak. “Ekrana kilitlendin kaldın. Varsa söyle.”
“Yok yok… Herkes evdeymiş, tüm 17 Eylüllüler.”
“Niye emniyette değillermiş?” diye sorunca dalga geçtiğini düşünüp kaşlarımı çattım. “Ha doğru, yandı birazcık…”
“Biraz mı? Neredeyse bir kat yandı, kül oldu Mir Beyaz.” İleriyi işaret ettim. “Hadi, çıkalım artık.”
⚖️
Sitenin önünde durduktan sonra “Tamam mı?” diyerek onay istercesine Mir Beyaz’a doğru döndüm. Uykuluydu ve hiçbir şey umurunda değilmiş gibi davranıyordu. “Teoman’a da söyle, telefonunu açık tutsun. Anladın mı? Bir de anneme şey dersin…” Ofladım bir süre. “Ne desen…”
“Tamam, sıkıntı etme, emniyette olduğunu söylerim.”
Polis memuru ile kısaca bakıştığımızda bıkkın gözlerine zoraki bir tebessüm ettim. “Siz de Mir Beyaz’a iyi bakın, olur mu?” dedim.
Arkadaki iki polis memuru başıyla onayladı. Mir Beyaz ise “Kızım ben zaten polisim,” dedi, gururuna yediremez gibi.
“Ya o ayrı o ayrı.” Koluna dokunduktan sonra gülümsedim. “Ne olur dikkat et. Tamam mı?” Kulağına fısıldadım: “Kimseyi kaybetmek istemiyorum.”
Başıyla onayladı. Aynı şekilde kulağıma “Seni bensiz bırakmam ama sen de beni sensiz bırakma,” dedi. Ardından burnumu sıkıp araca doğru yürüdü.
Sitenin içinde beni bırakıp çıkışa doğru gidene kadar arabaya bakıp durdum. İçimde kötü bir his vardı fakat bu, bulunduğumuz gün dolayısıyla zaten geceden beri devamlılığını sürdürüyordu, bu yüzden alışmıştım da…
Yine zor bir gün geçirmiştik ama en azından kimse tehdit altında değildi. Hem Saide Hanım hem Fadik Hanım kurtulmuştu hem de tüm 17 Eylüllüler ve yakınları olarak tehlikede değildik.
Bu sene kimse ölmeyecekti.
Kendimi teskin ettikten sonra Varan Alp’in dairesinin bulunduğu bloğun içine girdim, ardından asansöre binmek için koridora doğru ilerledim. Beni gören polis memurları durdurunca “17 Eylüllüyüm,” diyerek kimliğimi göstermek için kartlığımı cebimden çıkardım.
“Siz avukatsınız, tanıyorum ben sizi de ne olur ne olmaz bakalım.” Çokbilmiş bir tavırla sırıttı.
Başımla onayladım. “Haklısınız, tabii…”
Kimliğimi çıkarırken oldukça zorlandım, sonra da kaldırıp memur arkadaşlara gösterdim. “Tamam hanımefendi, buyurun, geçebilirsiniz.”
Aralarından geçip asansöre doğru yürüdüğüm esnada telsizle “Miray Hilde Lalezar kata çıkacak,” diye anons geçti bir arkadaş. Diğerleri kendi arasında konuşuyordu.
Asansöre bindim, Varan Alp’in dairesinin bulunduğu katta indim ve tabii ki yine üç polis memuru arkadaşla karşılaştım. Kartlığa sıkıştırmadığım kimliğimi tekrardan gösterdiğimde bir şey söylemeden daireye yürümem için müsaade ettiler.
Birkaç adım attıktan sonra durakladım, arkamı dönüp kontrol ettim. Sürekli tetikteydim ve istemsizce endişeleniyordum.
Kapıya tıklamak için elimi havaya kaldırdığım an kapı açıldı, karşımda da Kamil Savcı’yı gördüm. Yüzü bana dönük değildi, konuşuyordu: “Arka kapıda da var, için rahat olsun…”
Kapıyı tamamen araladığında ise “Merhaba,” demiş bulundum.
Beni karşısında görünce ufaktan korktu, “Aman, korktum kız…” dedi sonra da komik bir sesle. “Gel, Öznil, çıkalım biz.”
Öznil mi?
Kaşlarımı çatıp “Ne işi var onun burada?” diye sordum. Kamil Savcı yüzünü bana çevirince Varan Alp’i henüz yeni görebilmiştim. Öznil de kapının pervazında tip tip bana bakıyordu. “Sana diyorum ya! Katili savunan sözde avukat, hey! Ne yapıyorsun sen burada? Müvekkiline muhbirlik mi?”
Uyarırcasına öksüren Varan Alp, “Miray…” dedikten sonra içeriyi işaret etti. “Sen gel, ben sana anlatacağım.”
Öfkeyle Öznil’i işaret edip “Yüzsüz,” dediğim sırada Kamil Savcı’ya ayıp olduğunun farkındaydım. Kız kardeşiydi sonuçta. “Savcım kusura bakma ama… Cinlerim tepeme çıkıyor! Sakin kalamıyorum.”
“Aman…” diyen Öznil, çantasını koluna takıp saçını arkaya doğru savurdu. “Sen evinde saklanırken ben katil dediğin adamla devletime muhbirlik yaptım, ne haber?” Sol gözünü kırptı. “Bir halt bilmeden konuşuyor ya…”
“Öznil!” dedi Kamil Savcı yüksek bir sesle. “Yürü, hadi! Yaptığın yanlıştı! Kız sinirlenmekte haklı.”
Varan Alp aynı kınayıcı bakışla Öznil’e baktı ve bıkkın bir nefes verdi. Bense “Sonuçta katili savundun,” dedim ve itekleyerek içeriye girdim.
“Bak hâlâ!” dedi Öznil, yüzüme bağırarak. “Haddini bil!”
Öfkeme hakim olamayacağım için arkamı döndüm ve “Allah’ım sabır ver,” dedim. “Dalacağım yoksa. Yapıştıracağım suratına bir tane, görecek gününü.”
“Savcım, tamam, konuşuruz biz sonra…” diyen Varan Alp, kapıyı hemen kapattı. Bana döndüğündeyse “Miray sen niye İzmit’ten döndün?” diye sordu sinirle. “Tehlikeli olduğunun farkında değil misin? Daha 17 Eylül bitmedi, elini kolunu sallayarak geziyorsun! Sabah mı oldu sanki?”
“Yok, geri zekâlıyım ben! Havanın karardığını fark edemedim! Sabah akşam algım yok!” diye terslediğimde bön bön baktı suratıma. “Kovuyorsan gideyim ama?”
Kapıyı açmak için yöneldiğimde kulpuna yerleştirdiğim elimin üstüne elini getirip “Kovmuyorum,” dedi sessizce.
Elimi geri çekerken oldukça zorlandım çünkü bir süre boyunca bırakmadı. Aynı tavırlı sesle “Evine katil savunucusu manyak bir kadını aldığına inanamıyorum ya!” dedim. Bıkkın bir nefes verince ise portmantoya yaslandım, onu seyrettim. “Tamam, Kamil Savcı’yı ben de çok seviyorum ama bir yere kadar! O da kız kardeşi oluyor… Orada duruyorum işte.”
“Miray, eğer Öznil İlkhan’ın kaçacağını söylemese…”
Sözünü kestim: “İlkhan demek ki Öznil’e de güvenmedi Varan Alp.”
“Bu Öznil’i kötü kalpli mi yapıyor yoksa iyi kalpli mi?”
Gözlerimi belerttim ve sinir bozukluğuyla kahkaha attım. “Bu Öznil’i iyi kalpli mi kötü kalpli mi yapıyor, bilemem Varan Alp ama bu, Öznil’in bir katili delicesine savunduğu gerçeğini de değiştirmiyor.”
“Geldi, bizden özür diledi, telafi etmek istedi ve…”
Yine sözünü kestim: “Umurumda değil.”
Bir süre duraksadı. Sonra da “İyi,” diyerek arkasını döndü, odasına yürüdü.
Tartışmanın devam edeceğini düşündüğüm için bir süre arkasından baktım, odasına girdiğini fark edince de peşinden yürüyüp “İyi mi?” diye sordum. “Ya Melek öldü, Melek! Melek’i öldüren şerefsizi savundu bu kadın! Onu bana nasıl savunabilirsin ya?”
Odasına girdiğimde içeriyi aydınlatan tek ışık, holün ışığıydı.
“Miray, ben Öznil’i falan savunmuyorum. Tamam mı? Öznil kim ya? Umurumda değil! Kamil abiyle birlikte gelip bilgi verdiler.” Hayretle bakakaldı. “Bak, iki saat sonra nöbetim var.”
Saatin on olduğunu biliyordum, geç olduğunu da ve nöbetinin olduğunu da… Ama onu çok merak etmiştim.
Gitmem gerektiği için “Baban ne biliyor?” diye sordum. Kavga faslını kapatmak için bu adımı atsam da yine yanlış bir cümle kurmuştum. “Seni kurtaracağını düşündüğün için kendini ateşe atacaktın, değil mi?”
Bilmiyormuş gibi bir süre baygın baygın baktı, sonra da başını olumlu anlamda salladı. “Sonra konuşalım,” deyip masasının üstündeki telefonunu kaldırdı. Ekranda Öznil’in cevapsız araması olduğunu görünce ise sakin kalmaya çalışarak ellerimi yumruk yaptım ve sıktım.
Zamanı değildi ama “Öznil neden sana ‘Bütün erkekler aynısınız,’ diye bir mesaj atmıştı o akşam?” diye sordum. Açık ekranı dolayısıyla aydınlanan yüzüne baktığımda göz göze geldik. Babamın yaralandığı gün geldi aklıma, sonra da “O gün tüm gece ilgilendin diye mi?” dedim.
“Sabahında sordun ya, cevapladım ya ben de…” Biraz sinirlendi. “Ben sana aynı soruları sorsam hoşuna gider mi?”
Ses tonundaki miskinlik gitgide azalırken “Pardon da ne soracakmışsın bana?” dedim.
“O dingil herif seni adliyeye bırakmıştı ya,” dedikten sonra bir adım attı bana doğru. Onur’dan bahsettiğini anlayınca ve bana doğru bir adım daha atınca gerilip kapının pervazına yaslandım. Elimi masaya koyup başımı ona doğru kaldırınca göz teması kurar kurmaz “Mesela soruyor muyum Ankara’da nasıl bir arkadaşlığınız vardı da İstanbul’a kadar peşinden geldi, diye…” dedi.
İma ettiği durum dolayısıyla “Ne demeye çalışıyorsun?” diye sordum.
“Sen ne demeye çalışıyorsan ben de onu diyorum farz et.”
Ondan beklemediğim cümleler kurunca yanımda duran çöp kutusunu kaldırıp masaya boşalttım. Yaptığım hareketi fark edince masaya dönüp ona aylar önce yazdığım mektubu eline aldı. Sanki zarar verecekmişim gibi korurcasına arkasına gizlerken ben de bıkkın bir nefes verdim.
“İma ettiğin şey çok çirkindi,” dedim dişlerimin arasından.
“Ha seninki de o şekilde o zaman?”
Başımla onayladıktan sonra “Aynen,” dedim. Sesim nedense yükselemiyordu, bu şekilde kalıyordu. “Keşke Ankara’daki ilişkimizi sorgulamadan önce niye Ankara’ya gittim, onu sorgulasaydın.”
Mektubumu gözümün önüne getirerek “Onun cevabını yazdığın için sormaya gerek duymamışımdır belki?” dediğinde ise kısmen hak verdiğim için göz ucuyla mektubu inceledim.
“Yine de arayıp sorabilirdin.”
Mektubu masaya bıraktı. “Yapma Miray ya…” dedikten sonra gerçekten bıkkın konuştuğu için istemsizce kendimi suçlu bulmaya başladım. “Hem güvenimi kır hem de bir şeyler yolunda gidecekken kalkıp beni terk et, sonra hiçbir şey olmamış gibi geri dön… Daha sayayım mı?”
“Bir şeyler iyiye mi gidecekken?” Sinirden ağlamamak için kendimi çok zor tutarken o da başıyla onayladı. “Ya yüzüme bile bakmıyordun! Dalga mı geçiyorsun? Burada kalsaydım yine yüzüme bakmayacaktın, affetmeyecektin!”
Hızlıca “Nereden biliyorsun?” diye sordu. Kaşlarını çatmıştı.
“Kendin söyledin!” diye bağırdım ben de. “Kendin dedin ya! Kaç kere seninle konuşmam gerekiyordu? Gurursuz muyum ben? Bir kere konuştum, olmadı, ikinci, olmadı, üçüncü!”
Elini alnına götürüp saçlarını biraz geriye attı, sinirlendiğinden ötürü de bir süre gözlerimin içine bakamadı. Veya… Diyecek bir şey de düşünmüş olabilirdi.
Hazır susmuşken “Bana ne zaman beni sevdiğini söyledin?” diye sordum.
Şaşırdı.
“Ne alaka?” diye sordu. “Ayrıca söylediğim olmuştur.”
“Ben hatırlamıyorum ve artık inanmıyorum da.” Bir adım attım ona doğru. Başımı hızlı bir hareketle yüzüne doğru kaldırdım. “İnsan sevdiği kadına öyle davranmaz.”
Sabrı sınanıyormuş gibi odasının farklı köşelerine baktı, sonra da tekrar bana döndü. “Ne yaptım, nasıl davrandım?”
Yüzümün her bir zerresini incelerken “Ya açıklamama izin bile vermedin, beni dinlemedin, direkt yok saydın! Hayatında yokmuşum gibi davrandın!” diye peş peşe sıraladım. “Sinirden aklıma gelmiyor. Tamam mı? Daha çok cümle sayarım. Hah!” dedim hatırlar gibi. “Beni yalnız bıraktın, o şerefsiz eniştenin şirketinin önündeyken! Sonra ne dedin? ‘Enişteme selam söylersin,’ dedin!”
“Miray…” Duraksadıktan sonra devam etti: “Bir kez bile sesimi yükselttim mi?” Başını olumsuz anlamda salladı. “Hayır. Kandırdım mı? Yalan söyledim mi? Hayır.” Gözlerimi kaçırınca “Bak yüzüme,” dedi sinirle. Baktım. “Ben seni bırakıp gittim mi? Hayır. Aynı şeyi ben sana yaşatmış olsam hadi, bunların hepsini yapmış olayım,” dedi imkânsız bir şeyden bahseder gibi. “Yine de seni bırakmazdım.”
“O gün şirketin önünde bıraktın ya Varan Alp… Konuşmama izin bile vermedin. Kapıyı açtım, gözünün içine baktım, konuşmadın. Soru bile sormadın. Artık kendi kendine kafanda ne kurduysan ona inanmıştın belli ki ama işler öyle sandığın gibi olmuyor, tamam mı? Yaptığım iğrenç bir şeydi, kabul ediyorum ama o kadar fazla şey yaşadıktan sonra da senin hiçbir tavrını hak etmedim.”
Bir gözü öfkeyle diğer gözü de hüzünle bakarken yorgunluğuna yenik düşüp pes edercesine bir bakış attı. “O günlerde öfkem çok tazeydi, yapamadım. Sonra zamanla yumuşamaya başladım. Ne olduğunu ben de anlamadım zaten. Seni sinirlendirmek, üzmek istemedim hiçbir zaman. Sen öyle mi düşündün?” Geçmişteki Miray’ı düşünüp anlamaya çalıştım ama kafamı toplayamadım, zaten beni beklemeden devam etti: “Eğer öyle düşündüysen yanlış düşünmüşsün. Sadece kaçıyordum senden.”
“Niye?” diye sordum artık bir nebze bile olsun hak vereyim de içimdeki öfke azalsın diye. “Niye kaçıyordun? Ben zaten her şeyi en başından anlatacaktım. Sana söylemek istediğimi ama Erkin’in engel olduğunu, zamanla söylemenin zorlaştığını…” Zorla nefes alıp verdim. “Ne düşündüysen artık… Senden sır saklamak için bizzat sana yaklaştığımı falan mı?”
“Hayır,” dedi hemen. “Zaten bunu yapsaydın beni öptükten sonra günlerce benden kaçmazdın.”
Kafasında tıpkı yapboz parçaları gibi birleştirdiği olaylara sahte bir tebessümle yanıt verdim. Sonra da “Yani Varan Alp, sen beni anladın ama bile isteye affetmedin,” dedim. “Zaten söylemiştin de… Hâlâ neyi konuşuyorsak…”
Gitmek için arkamı dönecekken “Bir dakika,” dedi ve biraz yanıma yaklaştı.
Ona döndüm yine. “Ne?” dedim sadece.
Masanın önündeki sandalyesini tuttu ve bir adım daha attı. “Konuşmuştuk zaten önceden ama,” dedi hatırlatmak ister gibi. “Sende bir şeyler varsa bile yeniydi, bende ne varsa eskiydi. Seninle alakalı her şey tanıdıktı. Okuduğum kitabı tekrardan okuyup hata yapıyor gibiydim. Çünkü zamanında öyle olmuştu. On beş yaşındaki Miray da hayal kırıklığına uğratmıştı, o da kalbimi kırmıştı. Sonra bir on beş sene daha geçmiş, yine kalbimi kırmış gibiydi. Bu bir kere olmadı ki Miray. Sen beni 17 Eylül’den sonra da görmedin,” dediğinde neden bahsettiğini anlayıp bıkkın bir nefes verdim. “Gidip o adamla yemeğe çıktın mesela. Yanına uğrayacağımı unuttun. Sonra ne söylediğini hatırla… Bir kere kırılmadı yani kalbim. Bir şeyler yolunda gidecekken sonu hep kötü oldu. Zihnimden ziyade kalbimde seni akladıkça hayal kırıklığına uğrattın beni. Babam gibi mesela. O da aynısını yapıyordu. İyi oluyordu, sonra kötü oluyordu. Sıkılmıştım artık bu durumdan. Böyle bir yol seçtim ama senin gidebileceğini hesap edemedim. Böyle olacağını düşünemedim.”
Söyleyeceklerimi toparladıktan sonra zorla da olsa “Mektubumu okuyup bir şey söylemedin,” dedim.
“Veda mektubuna ne söylenir?” diye sorduğunda göz ucuyla masaya baktı. “Son sözü söyleyip gitmiştin zaten.”
Boğazımdaki acı, gözyaşlarımı tuttuğum içindi. “Ben çok zor zamanlar geçirdim, psikolojimi de toparlayamadım.” Tekrardan göz göze geldik. “Eğer yanımda olsaydın, ilk zamanlardaki gibi…” dedim hatırlatmak istercesine. “Ben yine atlatırdım.”
Başını olumlu anlamda salladı. “Ankara’ya gitmiştin Miray.”
En başa döndüğümüz için sinirle güldüm ve “Hâlâ aynı şeyleri söylüyorsun!” diye bağırdıktan sonra önümden çekilmesi için ittirdim ama kıpırdamadı bile. “Ayrıca çok merak ediyorsan Ankara’yı… Bok gibiydi!” dedikten sonra bir kez daha ittirdim. Hızımı kesmeden devam ettim: “Çok yalnız kaldım ben orada! Aman senden ne diye gizliyorsam! Senin yüzünden bok gibiydim en çok! Hatta iğrenç bir şehir, tamam mı? Yalnızlık kokuyor! O söylediğim tüm güzel sözleri geri alıyorum! Belki kaybettiğim Varan Alp’i bulurum diye âşık olduğun şehre gittim ama sen burada kalmaya devam ettin!”
Birkaç kez daha ittirip yumruklayınca en son pes edip kollarımı tuttu.
“Ne Onur’u ya? Umurumda bile değildi. Yüz vermedim ben ona! Aklım sendeydi çünkü! Bunu da gizlemiyorum, ne düşünürsen düşün, umurumda değil.” Kollarımı geri çekmeye çalıştım ama bırakmadı. “Ayrıca o bana hep gül aldı,” dediğim sırada kendimi tutamayıp ağladım en son. “Hoş, başka bir şey alsa yine tavlayamazdı beni.” Bir süre duraksadım. “Senin hayalin benim tüm hayatımdaydı, her yerdeydi. Zordu yani benim için de… Çok merak ediyorsan eğer boş yere bizi birbirimizden ettin. Salaksın sen!”
22.10 – Varan Alp’in doğum saati
Kollarımı ellerinden kurtarmaya çalışırken bu ândan önceki tüm dokunuşlarının aksine sert bir hareketle, zaten bir santim arkamda duran duvara yaslayıp yüzünü yüzüme doğru yaklaştırdı. Kollarımı indirip aynı şekilde duvara yaslarken sıkı sıkı tutan ellerini asla bırakmadı ve hafifçe eğilerek “Ben Ankara’ya âşık falan değildim Miray. Ben ne Ankara’ya âşıktım ne de beni şu ana kadar kıskandığın herhangi bir kadına,” dedi. Nefesi dudaklarıma çarparken “Ben hayatım boyunca bir tek seni sevdim,” derken dudaklarımız birbirine değdi, ben de gözlerimi kapattım. Göğsüm hızla inip kalkarken “Ve bunun değişmesi imkân dahilinde değil,” deyip beni öpmeye başladı.
Üzgün ve sinirli olduğum için teması yumuşak olsa da sanki neredeyse bir sene boyunca süren ayrılığımızın hıncını çıkarır gibi sertçe öpüşüne karşılık verdiğimde bileklerimi tutan elleri gevşedi. Nefesiyle karışan nefesim içimde büyük bir fırtına koparınca ellerimi kaldırıp boynuna götürdüm. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyordum çünkü sanki ağır çekimdeymişiz fakat buna tezat da acelemiz varmış gibi birbirimizi öpüp duruyorduk.
Saniyeler boyunca dudaklarımdan çekilmedi, ben de onu bırakamadım. Bu kez adımları beni geriye doğru çekerken nefes almak için dudaklarımı dudaklarından çektim. Parmaklarını belimde hissedince tenim ürperdi. Göğüs kafesimiz birbirine değince gözlerimi açtım ve anında göz göze geldik.
Başını biraz daha eğerek dudaklarını boynuma bastırınca parmaklarım koluna doğru kaydı, istemsizce kolunu sıkmaya başladım. Birkaç saniye sonra bir iki adım daha geriye doğru ittirdiği sırada parmaklarım, tişörtünün ucuna doğru ilerledi. Tişörtünün kumaşını avucumun arasında sıktığımı fark ettiğim an dudağını çenemden alt dudağıma kadar sürttü.
Öpücüklerimiz derinleşirken aramızdaki mesafe tamamen yok oldu.
22.12 – Miray’ın doğum saati
⚖️
HAKİM BAKIŞ AÇISI, 03.25
Başını ellerinin arasına alan Varan Alp, “Hiç beklemiyorduk,” dedi dişlerinin arasından. “Yani… Kim tahmin edebilir ki?”
Kamil Savcı, arasının bozuk olduğu eşi Halegül Ulutaş’a doğru kısa bir bakış attıktan sonra “İhbar geldiğinde de gelemez ki aklına böyle bir şey,” diye fısıldadı. “Asıl sıkıntı… Kriminal bir baksın da…” Arabanın içindelerdi, bu nedenle rahat konuşabiliyorlardı. “Eğer 17 Eylül’de öldürüldüyse… Bu her şey yeniden başlıyor demek.”
Halegül Komiser, Varan Alp Çakmak’ın aracına doğru iki adım attıktan sonra cama tıkladı. Varan Alp, Halegül’ü fark eder etmez camı açtı ve “Geliyorum,” dedi sessizce.
“Savcım hemen gelmeniz gerekiyor.”
Varan Alp başıyla onayladığı sırada Halegül ve Kamil göz göze geldi. Kamil hemen “Bir şey mi buldunuz?” diye sordu.
Tavırlı halinden ödün vermeyen Halegül Komiser, “Etik olmaz, savcım bakacak,” dedi.
“Yalnız eğer maktul 17 Eylül’de öldürüldüyse savcının bakması da etik olmayacak, komiser,” dedi Kamil lafını esirgemeyerek. “Şimdi söyle.”
Halegül Komiser gözlerini devirdikten sonra “Varan Alp Savcım, olay yerine gelebilirsiniz,” diyerek önceki cümlelerini tekrar etti. “Kriminal size gereken bilgileri verecek.”
Varan Alp, Kamil’e doğru dönüp “Savcım, ben gidip inceleyeyim, geleceğim,” dedi.
Komiser Halegül, olay yerine varıp gereken incelemeleri yaparken Varan Alp de birkaç dakika içinde maktulün bulunduğu yere varmıştı.
Varır varmaz direkt kriminal uzmanından açıklama istedi. Kriminal uzmanı ise şu şekilde anlattı:
“Sayın Savcım gördüğünüz gibi, maktul katille epey boğuşmuş görünüyor. El parmaklarındaki yaralanma tam düşecekken tutunduğu ve birkaç saniye debelendiği izlenimini verdi. Tahmini ölüm saati ise…” Kriminal uzmanı, Cumhuriyet Savcısı Varan Alp Çakmak’ın gözlerinin içine baktı. Savcının oldukça endişelendiği aşikârdı. “Muhtemelen saat on ikiden önce, Sayın Savcım. Maktul, 17 Eylül’de öldürülmüş.”
Maktulün göğsündeki yaraya bakan Varan Alp’in şaşırdığını kimse söyleyemezdi. Son dört yılda ölümsüz geçen bir 17 Eylül mümkün değildi, 2028’de de nöbetçi savcıyken ona denk gelmişti.
“Görgü tanıkları nerede?” diye soran Varan Alp’in gözlerinden uyku akıyordu resmen. Günlerdir gözüne uyku girmemişti.
Başkomiser Halegül Ulutaş, olay yeri inceleme ekibinin yanından ayrıldıktan sonra savcının yanına doğru yürüdü. “Sayın Savcım,” diyerek kollarını göğsünde bağladı sarışın kadın. “Görgü tanığı pek konuşacak durumda değil, ağzını bıçak açmıyor.”
Varan Alp’in gözleri, kaldırımın kenarında oturan muhtemelen kırklı yaşlardaki o kadına doğru döndü. Küt saçları, vücudu titrediği için sallanıp duruyordu. Ona uzattıkları su şişesini sürekli reddediyor, sadece ağlıyordu. Büyük bir travma edindiği aşikârdı.
Polis memurları sarı şeridi kaldırıp Varan Alp Çakmak’ın geçmesini sağladı. Hafifçe eğilip şeridin altından geçen savcı, tek görgü tanığına doğru ilerledi.
“Hanımefendi merhaba, ben Cumhuriyet Savcısı Varan Alp Çakmak.” Ses tonu ne kibardı ne de sert. Kadın, başını kaldırıp Varan Alp’in gözlerinin içine bakmaya başladı. “Biliyorum, zor bir durum fakat bize ne gördüğünüzü anlatmazsanız olayı çözemeyiz. Yardımcı olur musunuz?”
Küt saçlı görgü tanığı titreyen dudaklarını araladı ve “Aşağıya düştü işte…” dedi titrek bir sesle. Sertçe yutkundu. “Tam önüme.” Aldığı nefesler ona yetmiyormuş gibi geliyordu. “Ben sonra bayıldım, çok korktum… Çok kan vardı üstünde.” Başını olumsuz anlamda sallarken göz kapakları istemsizce kapanmıştı.
Görgü tanığı geceyi anımsayınca öğürür gibi ileriye doğru eğdi başını, sonra da kusamadı.
“Başka bir detay hatırlamıyor musunuz? Mesela düştüğünde saat kaçtı? Yukarıdan gürültü sesleri geliyor muydu?” diye peş peşe sormaya başladı Varan Alp.
Kadın, aydınlanır gibi “Evet…” dedi dehşet verici bir fısıltıyla. “Düşmeden önce telefonumdan saati kontrol etmiştim, on ikiye üç vardı…” Kaşları çatıldı. “Ve o zavallı…” İlerideki cesede baktı. “Düşmeden hemen önce…” Taksit taksit konuşmasının geçerli bir sebebi vardı, çok korkuyordu. “Şey oldu…”
“Ne oldu?” diye sordu Varan Alp, gözlerini kısarak. “Söyleyin.”
“Endişelenmeyin hanımefendi, kendisi savcı,” diyerek güven vermeye çalıştı Başkomiser Halegül Ulutaş. “Lütfen.”
Kadın, başını tekrardan yukarıya doğru kaldırıp göğü işaret etti. “Havai fişekler patladı.”
Varan Alp, işler karıştığından ötürü gözlerini devirdikten sonra birkaç polis memuru çağırdı yanına. Mobese görüntülerinin, parti binasının içinin derhal aranmasını talep etti.
Bir iki dakika boyunca da kimseyle konuşmadı, sadece etrafa bakınıp durdu.
Çevredeki mobese görüntülerinin incelenme emrini veren savcının gözü hâlâ kaldırım taşına oturarak ağlamakta olan küt saçlı kadından ileriye gidemiyordu. Havai fişek, 17 Eylül ve bir 17 Eylüllünün daha ölmesi, onu asla uyanamayacağı bir kâbusun içine sürüklemiş gibiydi.
Cesedi ceset torbasına yerleştirip olay yerinden uzaklaştıran görevliler, arkada duran kriminal uzmanı ve komiser Halegül Ulutaş, var gücüyle araştırmalarına devam ediyordu. Varan Alp Çakmak, nöbetçi savcı olduğu için baktığı bu vakadan geri çekilmesi gerektiğinin farkındaydı; tüm dengesi tekrardan altüst olmuştu ve kuzeninin yasını tutmasına fırsat bile kalamadan tekrardan böyle bir hadiseyle karşılaşması onu daha da sarsmıştı. Duygusal olmamaya çalıştıkça sürekli başına bir iş geliyordu, duyguları daha da karmaşık bir hâle bürünüyordu.
O da insandı… Onun da duyguları vardı.
“Komiser, bakar mısın?” diyerek arkasını dönen Varan Alp, Halegül Komiser’e seslenmişti.
Halegül Komiser hemen savcıya doğru yürüdü ve “Buyurun savcım?” dedi merakla.
“17 Eylül davası bildiğiniz üzere Onur Büyükkaya Savcı’da.” Halegül, bu kez 17 Eylül cinayetlerinin devam ettiğinden emin olmuştu. Karşısındaki adamın doğum günü de 17 Eylül olduğundan bu durum epey tuhafına gitmişti. “Siz kendisine gereken bilgileri verirsiniz. Şimdi, binadaki kamera kayıtlarına eksiksiz bakılacak.” Halegül hemen başıyla onayladı. “Kim girdi, kim çıktı… Tüm vatandaşların kimliği tek tek saptansın. Tek bir kişiyi bile atlamayın. Adli Tıp’tan bilgi gelince beni de bilgilendirirseniz sevinirim.”
Halegül Komiser, “Emir anlaşıldı Sayın Savcım,” diyerek ekibini topladı.
“Çatı katından neler çıktı? Baktı mı kriminal?”
Halegül pek bir bilgi olmadığından ötürü sıkıntılı bir sesle “Savcım ne yazık ki çatı tertemiz ama diğer katlardan illaki bir delil çıkacaktır, aklınız kalmasın. Arkadaşlar hâlâ araştırıyor,” dedi.
Varan Alp, cesedin kaldırıldığı yere bakarken “Keşke böyle olmasaydı…” diye fısıldadı, ardından çatıya doğru baktı. Havai fişeklerin patladığı anı hayal etti, cesedin düştüğü anı ve düştüğü bölgeyi. “Yazık oldu…” Kaşları çatıldı. “Parti binasında yaşanmış olması…” Başını olumsuz anlamda salladı. “Ne şimdi bu? Anlayamadım pek.”
Komiser, Yenilikçi Halk Partisi binasına bakarken “Olağan gözüküyor savcım. Malum, Ümit Haldun İnal’ın başında olduğu partinin bahçesindeyiz. Maktul çatı katından düşmüş…” diye tüm varsayımlarını dile dökmeye başladı.
Olay yeri inceleme ekibinden bir memur, “Sayın Savcım, komiserim,” diyerek delil poşetini havaya kaldırdı. “Ekibimiz çatı katındaki araştırmalarını sürdürüyor fakat buna bakmanız lazım.” Varan Alp de Halegül de kriminal uzmanına doğru yürüdü. “Merdiven arasında bir akbil bulduk.”
Varan Alp ve Halegül, delil poşetine doğru bakarlarken gördükleri isimle sertçe yutkundular.
“Akbilin üstünde…” dedi kriminal uzmanı. “Maktule ait olabilecek bir kan damlasına rastlandı.”
Halegül, başını Varan Alp’e doğru çevirdikten sonra “Yok artık…” diye mırıldandı. “Derhâl incelensin!” dedi sertçe. Kriminal uzmanı, savcıdan ve komiserden uzaklaştığında Komiser Halegül, Varan Alp’e dönüp “Siz beraber değil miydiniz?” diye sordu.
Varan Alp, Halegül’e doğru dönerken bakışlarını sert tuttu.
“Pardon savcım,” diyen Halegül Komiser, bir iki adım geriye attı. Savcıyla bu şekilde konuşması uygun değildi, hem de olay yerinde. “Savcım biz emniyete geçiyoruz o hâlde…”
Varan Alp, etrafındaki sesleri duyacak kadar kendinde olmadığından ötürü yalnızca bahçenin asfaltına bakıyordu. Bir işler dönüyordu arkada, çok emindi, bu yüzden daha dikkatli ve daha gözü kara olmalıydı; bunun da farkındaydı.
Miray’ın akbilinin ne işi vardı ki parti binasında?
Kaşları çatıldıktan sonra telefonundan saati kontrol etti.
03.48
İki kez öksürüp boğazını temizledikten sonra “On ikiden önce burada olamaz,” diye kendi kendine konuşmaya başladı. Evden kaçta çıktığını bilmediğinden ötürü kesin bir tahmin yapmak zordu fakat yine de kendisini kandırmayı tercih edip Miray’ın numarasını tuşladı.
Telefonuna ulaşılamadı.
Tekrardan kaşları çatıldı ve maktulün bulunduğu alana iyice baktı, ardından parti binasına.
“Sayın Savcım…” diyen komiser yardımcısı, çatıyı işaret etti. “Yalnızca yedinci kattaki kameralar çalışıyormuş, orada da görüntüler yokmuş, haberiniz olsun. Biz emniyete geçeceğiz fakat biliyorsunuz ki maktulün ailesine haber vermemiz gerekiyor. Siz mi dayınızı aramak istersiniz?” Polis memuru duraksadı. Elindeki delil poşetine bakarken “Maktulün üstünden çıkan eşyalara bakarken cüzdanının içinden kimliği düştü. İlkhan Taşkın…” dedi ve Varan Alp’e baktı.
Varan Alp başıyla onayladıktan sonra güç de olsa yutkunup arkasını döndü.
Bu meseleyi çözmek epey zamanını alacak gibi görünüyordu.
DEVAM EDECEK…
Selam.
Bölümün son kısımlarında 22.10 ve 22.12 diye ince yazı tipiyle yazılmış kısımlar Miray ve Varan Alp’in doğum saatini gösteriyordu. Yani bu saat aralığında barışmış oldular. Size bu konuda ipucu vermeye çalışmıştım :)
Şimdi gelelim fasulyenin faydalarına… Yolculuğumuzun dörtte üçünü tamamladık ve son bir kısmımız kaldı. Bu kısım ne zaman gelmeye başlayacak, meçhul. İlerleyen günlerde kitapta ilerlersem eğer sizi bilgilendirip bölüm takvimini paylaşacağım. (instagram: esmatonguc)
Kitabı yayınlamaya başladığımda kırk küsur bölüm vardı elimde, şimdi neredeyse hiç bölüm yok. Stoklu bir şekilde ilerlemeye özen göstermemin sebebi de kimseyi bekletmemekti. Hikâyeyi unutup işleri sizin için zorlaştırmayı hiçbir zaman istemedim. Şimdiyse korktuğum başıma geldi ve sona yaklaşmamıza rağmen elimde yeterli bir bölüm stoğu yok. Bugünleri öngörüp o şekilde ilerledim, bundan sonra umuyorum ki yine aynı şekilde ilerlerim. Sizden de bu süre zarfında biraz sabır bekliyorum. Çünkü gerek özel hayatım gerek okul hayatım, çoğunlukla fiziksel ve ruh sağlığım kitap yazmama bazen engel oluyor.
Biraz MirAlp’e dönelim. Bugün bölümü düzenlerken onları yazmayı ne kadar özlediğimi fark ettim. Yazdığım ilk bölümlerden bahsedince onlar da herhalde, biraz hüzünlendim. Sizce barıştıkları sahne nasıldı? Birbirlerini anladılar mı, birbirlerine duydukları öfke geçti mi? Ya da acaba gerçekten de öfkelenmişler miydi? :)
Asıl bombaya gelecek olursak… Bölüm sonunda da okuduğunuz üzere İlkhan mortingen oldu. Bazılarınız sevinmiştir muhtemelen, bazılarınız da niye cezaevinde sürünmedi diye üzülmüştür. Ben bu noktada susuyorum ve zamanı gelince konuşacağım.
Zaten asıl mevzumuz…
Arkadaşlar, İlkhan’ı kim öldürdü?
O ayrı bir şok bence, gerçekten. O sahnelerin üzerinde çalışıyorum şu an ama… O kadar karışık ki… Anlatamam.
Neyse, neticeye gelelim.
Biz bir süre buralarda olmayacağız. Ne kadar süre ben de bilmiyorum. Ama emin olun, en kısa zamanda gelmek için çabalıyor olacağım.
Instagram: esmatonguc
Whatsapp kanal: Instagram öne çıkanlarda.
Tiktok: sitansel, ikeluonline, 17eylulkitabi
Twitter: esmatonguc
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 61.35k Okunma |
4.1k Oy |
0 Takip |
52 Bölümlü Kitap |