50. Bölüm

BIÇAK SIRTI

Gizem Gültekin
gizeemikoo

❤️YILDIZI PARLATMAYI UNUTMAYIN❤️KEYİFLİ OKUMALAR❤️

 

 

🦋ÖNCELIKLE BU KADAR GEÇ BÖLÜM GELDIĞI IÇIN HEPINIZIN AFFINA SIĞINIYORUM. BIR AKSILIK ÇIKMAZSA BUNDAN SONRA BÖLÜMLER ESKISI GIBI DÜZENLI GELECEK.🦋

 

SENA

 

Düşün, düşün, düşün. Düşün Sena, oğlun için en doğru olanı düşün. Onun geleceği için en doğru olanı düşün.. Onu en güvende tutabileceğin yolu düşün.. Düşün Sena düşün.. Zihnime avının ölmesini bekleyen akbabanın acımasızlığı ile üşüşen cümleleri sıraya koymakta zorlanıyordum. Dün geceden bu yana çıkmazında çıkmazına düşmüştüm. Aldığım her kararla içine düştüğüm bataklıktan çıkmak yerine daha da batıyordum.

 

Ellerimi saçlarımın arasına geçirip hırsla çekiştirdim. Ne yaparsam yapayım, nasıl düşünürsem düşüneyim işin içinden çıkamıyordum. Çünkü lanet olası işin çıkar yolu yoktu. Bu öyle bir bataklıktı ki kalmak isteyeni de içine çekiyordu çıkmak isteyenide.... Zihnimde yine aynı ses yankılandı. "Düşün Sena, düşün." İşlerin içerisinden çıkarmıyor oluşum yetmiyormuş gibi bir de aptal ses çıkmıştı başıma. Susturamadığım, delirene kadar beynimde yankılanan lanet ses.. Selim'in ölümünü öğrendiğimde zihnimde sürekli yankılanan lanet ses...

 

Düşüncelerden kurtulabilme umuduyla başımı sağa sola salladım. Başarılı olamadım. Ses hala beynimin içerisinde dönüp duruyordu. Sıkıntıyla şakaklarımı ovarken burnumdan derin bir nefes alıp sesi susturamasam da duymamaya çalıştım. Derin nefesler alıp verirken gözlerimi yumdum. Karmakarışık olan zihnimi güzel şeylerle doldurmayı denedim. Ben, bebeğim, Aras ve sonsuz mutluluk.. Düşündüğüm her güzel anıyla dudaklarım mutluluktan kıvrıldı. Birkaç dakika içerisinde azda olsa başarılı olabildim. Susmamıştı ama eskisi kadar aklımı karıştıracak güçte de değildi.

 

Sesi kısmayı başarmış olsam da sorun hala dağ gibi önümde duruyordu. Karmakarışık ve bizi kurtarmanın hiçbir yolu yokken kapana kısılmış olma hissi tenimi istila ediyordu. Önümde duran artı eksi kağıdına baktım. Aras'ın işlerde devam etmesinin artı ve eksi yönlerini yazmaya çalışmıştım. Çalışmıştım diyorum çünkü bir madde dışında bütün maddelerin sonu aynı yere çıkıyordu. Aras mafya olmaya devam ederse de rahat yaşardık etmezse de.. Mafya olmaya devam ederse de yanımızda olup olmayacağı kesin değildi, etmezse de... Mafya olmaya devam ederse de düşmanları peşimizi bırakmazdı, etmezse de.

 

Buna benzer yazdığım bir sürü madde vardı ve hepsinin de sonu aynı yere gidiyordu. Bir madde hariç... Eğer Aras mafya babası olmaya devam ederse oğlumuza hak ettiği gibi sağlıklı bir gelecek kuramazdık. Ona her insanın yaşaması gereken çocukluğu, gençliği yetişkinliği veremezdik. Canını korumaya çalışırken en güzel yıllarını çalmaya hakkımız var mıydı? Yoktu. Dünyaya gelmek kendi tercihi olmayan birine bunları yaşatmaya hakkımız yoktu.

 

Aras işleri bırakınca da canlarımızın garantisi olmadığını biliyordum. Karanlığa bir kez bulaştın mı sen ondan kurtulmak istesen de onun seni bırakmayacağının farkındaydım. Geçmişimiz asla peşimizi bırakmayacaktı. Ama en azından deneyebilirdik. Oğlumuza her konuda tercih şansının olduğu başka bir hayat sunabilirdik.

 

Acımasızca "Peki siz canınızın güvenliğini tam olarak sağlayamazken bu hayatı oğluna nasıl sunacaksın Sena? Yavuz'un gücü sizi korumaya yetecek mi?" diye soran iç sesimin sesiyle koca bir yumruya dönüşen hayallerim boğazımda takılı kaldı. Yetmezdi. Yavuz, Aras kadar acımasız, gözü kara ve katil ruhlu değildi. O daha çok diplomasi adamıydı, son çare olarak kan döküyordu. Ayrıca onların ikisi bir bütündü. Biri olmadan diğerinin varlığı hiçbir işe yaramazdı. Buda demek oluyordu ki; Yavuz, Aras gibi olana kadar -tabi olabilirse- ailemiz güçsüz ve savunmasız kalacaktı.

 

Bu düşünce boğazımda bir şeyler sıkışmasına neden oldu. Acaba bencillik mi ediyordum? Çekirdek ailemi kurtarmak isterken bize kucak açan, her daim yanımızda olan ailemizi yüz üstü bırakarak onlara ihanet mi ediyordum? Kafamı geriye doğru atıp çaresizce inledim. Her düşüncemin sonucu bir çözüme ulaşmak yerine daha başka bir sorunun kapısını aralıyordu. Ben ne yapacaktım?

 

Burada kalmak güvenliğimiz dışında bir sürü sorunun meydana gelmesine neden olacaktı. Belki de... Belki de yeni Aras Yiğitsoy'u kendi ellerimle büyütecektim. İşte asıl sorun buydu... Kendime bile itiraf etmekten kaçtığım sorunum buydu.. Ben oğlumu nasıl koruyabileceğimi bilmiyordum. Korumaktan kastım can güvenliği değildi. Ben onun ruhunu nasıl koruyabileceğimi bilmiyordum. Oğlumun tertemiz geleceğini nasıl koruyacağımı bilmiyordum. Boğazımdaki yumru büyüdü. Kalbim acımasız bir mengene tarafından daha çok sıkıldı.

 

Önünde iki yol olacak olsa da ergenlik döneminin getirdiği hırslar, öfkeler onu babasının yoluna itecekti. Kolay yoldan en güçlü olmayı seçecekti. Okulunu bitirip adaletin aydınlık tarafında yer alarak en güçlü olmak varken o karanlıktan yürümeyi tercih edecekti. Armut dibine düşerdi. Ve benim buna dayanacak gücüm yoktu. Daha Aras'ın tenine karışan kan ve barut kokusuna alışamamışken oğlumunkisine asla alışamazdım. Onu belinde silahla görmeye dayanamazdım.

 

Ciğerlerime büyük bir hava çektim. Aldığım oksijen yeterli gelmedi. Terleyen avuç içlerimi pantolonuma silerken ayağa kalktım. Yavaş adımlarla pencereye yürüdüm. Boynumda başlayan küçük ürperti omurgamdan aşağı kaydı. Bacaklarım beni taşımayı reddedince sedaladim. Elimi uzatabileceğim kadar yakında olan pervaza tutundum. Gücümü az da olsa toparlayana kadar öyle durdum. Kendimi iyi hissedince doğrulup titrek bir nefes daha aldım.

 

Kulpu çevirip temiz havanın içeriye girmesine izin verdim. Gündüzleri hava ılımaya başlasa da geceler hala soğuktu. Soğuk havanın etkisiyle hafif titrerken ciğerlerime derin bir nefes çektim. Dışarıyı seyrederken düşüncelerin susmadığı zihnimin aksine ne kadarda sessiz olduğunu fark ettim. Benim ruhum savaş alanıyken gökyüzünde sayısız yıldızın parladığı gecede büyük bir sükûnet hakimdi. Gözlerimi kapayıp zihnimdeki karmaşadan kurtulmak adına sessiz geceyi dinlemeye başladım.

 

 

Zihnimin içerisinde sadece aldığım derin nefeslerini duyana kadar sessizliği dinlemeye devam ettim. Zihnim dinginleşip kafamın içerisinde yankılanan sesler susunca gözlerimi yavaşça açtım. Kararımı vermiştim. Aras'a işleri bırakmasını söyleyecektim. Canımız zaten öyle de böyle de güvende olmayacaktı. Aras, karanlığında yitip gitmeye devam ettikçe bizim düşmanlarımız artacaktı. Yeni gelen her düşman beraberinde daha büyük sorunları getirecekti. Sırf bu yüzden bile buralardan uzaklaşıp var olan düşmanlarımızdan korunmayı sağlayarak temiz bir hayat kurabilirdik.

 

Bunları yapabilmek için de güçlü olmak zorundaydım. Geleceğimizi inşa edebilmek için güçlü olmak zorundaydım. Açık pencereyi kapatıp kalktığım koltuğa yöneldim. Pencereden vuran ay ışığının aydınlattığı salonda koltuğa doğru yürüdüm. Üzerime enkaz misali çöken düşünceleri uzaklaştırmaya çalışarak koltuğa oturdum. Aras'ın gelmesini beklerken kollarımı göğsümde birleştirip başımı koltuğun başlığına yasladım.

 

Yaklaşık yarım saatlik bekleyişin ardından kapıdaki korumaların hoş geldin abi diyen seslerini duydum. Aras gelmişti. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Her ne kadar bana tercih hakkını o sunmuş olsa da söyleyeceklerim karşısında ne tepki vereceğini kestiremiyordum. Belki de blöf yapmıştı. Aslında hiçbir zaman işleri bırakmayı düşünmüyordu. Benim onun yanında olup olmadığımı test ediyordu. Aras akıl oyunlarını severdi. Böyle bir şey yaparsa hiç şaşırmazdım.

 

Konuşmaktan vazgeçecek miydim? Asla. Sebebi ve sonucu her ne olursa olsun Aras ile konuşacaktım. Ona istediğim şeyi söyleyecektim. Kabul etmek ya da etmemek onun seçimiydi. Kapıda bir süre oyalandıktan sonra kapıyı kapatarak üst kata çıkmak için merdivenlere yöneldi. Nereye kaybolduğunu bilmediğim sesimi bulup "Aras." diye seslendim. Olduğu yerde duraksadı.

 

Göreceğim şeyi biliyor olmama rağmen titreyen ellerimle koltuğun köşesinde duran duya uzanıp salonun ışığını yaktım. Gözlerim önce göreceğimi düşündüğüm şeyin olmadığını anlatsın diye gözleriyle buluştu. Birkaç saniyelik bakışmamızda üzerini değiştirmediği için kendisine lanet okuduğunu anlayabiliyordum. Sonrasında ise ifadesiz bakışlarım kan sıçrayan gömleğine kaydı.

 

Ne göreceğimi bilsem de bu manzarayı görmek her seferinde boğazımda bir yumru oluşmasına sebep oluyordu. Yanmasına yabancı olmadığım gözlerim dolarken boğazımda düğüm olan tükürüğümden kurtulma isteğiyle yutkundum. Daha fazla bu manzaraya katlanmamak için başımı önüme eğdim. Neredeyse benim bile güçlükle duyduğum sesimle "Kanlı bir gece olmuş anlaşılan." diye mırıldandım.

 

Kayıtsız çıkan sesiyle "Öyle." deyip duraksadı. Düzensiz nefes alışverişlerinden konuşmaya devam etmek istediğini lakin ne söyleyeceğini bilmediği için sustuğunu anlayabiliyordum. Peki söylemek isteyip de yutmak zorunda kaldığı şeyler umurumda mıydı? Elbette hayır. Cehennemimizin bittiği dışında duyacağım hiçbir cümle umurumda değildi. Huzur dışında hiçbir şey umurumda değildi.

 

Aras ile konuşacağım konu dışında herhangi bir sohbete girmek istemiyordum. Tek derdim söylemeden durduğum her saniye kafamın içeresinde katlanarak büyüyen kararımı bir an önce kurtulmaktı. Dizlerimin üzerine doğru eğilip ellerimi önüme sarkıttım. Aras ise merdivenlere doğru yöneldi. İstemsizce ama bir o kadar da kinayeli olarak "Kan ve barut kokusundan bu kadar nefret ediyorsan üzerine bulaşmasını engellemelisin." sözleri döküldü dudaklarımdan.

 

Aslında böyle bir şeyi söylemeyi planlamamıştım. Bu konuyla ilgili konuşmak bile yoktu aklımda. Nasıl olduğunu anlamadığı bir şekilde sözcükler dudaklarımdan dökülmüştü. Sanırım cümlelerim ruhumdaki ucu bucağı görünmeyen karanlık fırtınanın dışa vurumuydu. Ayrıca bir anda söylemiş olsam da söylediklerimde haksız olduğumu da düşünmüyordum. Pisliğin içerisinde gezersen paçalarının pislik olmasını engelleyemezdin. Bir şekilde sana bulaşırdı.

 

Söylediğimi es geçen Aras konuyu değiştirmek isteyerek "Güzelim sen neden uyumadın?" diye sordu. Kalbim boğazımda atmaya başladı. Boynuma geçirilen ilmek yavaşça sıkılmaya başlarken ensemden sırtıma doğru terler usulca yol almaya başladı. Korkuyordum. Aras'ın her şeyi yanlış anlama ihtimalinden korkuyordum. Aylardır ben Selim değil Aras'ım diyen adamın bir kez verdiği taviz sonrası aldığım kararı duyduğunda vereceği tepkiden korkuyordum

 

 

Ankara'da, beynini masayla birleştirdiği adamın neden olduğu gergin atmosferi dağıtmak için benim dikkatimi dağıtacak şeyler söylediğini biliyordum. Babalık ile ilgili söyledikleri ise gerçekte olabilirdi beni oyalamak için ortaya attığı bir yalanda. Öğrenmenin tek yolu vardı. Yüzüne bakmadan boğazımı temizledim. "Seninle konuşmak için bekledim."

 

Cümlelerimi duyan Aras yanıma oturup dizimin üzerinde duran ellimi tuttu. "Seni dinliyorum Güzelim." Oturduğum yerde dikleştim. Derin bir nefes aldım. Duyacağım cevaptan korkuyordum lakin korkunun ecele faydası olmadığını en iyi de ben biliyordum. Başımı kaldırıp ona döndüm. Isırdığım dudaklarımı serbest bırakıp dilimle hoyratça ıslattım. Boşta olan elimle alnımı kaşırken önce nabzını yoklamaya karar verdim. "Aras ben senin söylediklerinden sonra bir karar verdim."

 

Boş bakışları ile yüzüme bakmaya devam etti. Daha bana ne söylediğini, beni nasıl zor bir karar aşamasına sürüklediğini hatırlamazken söylediklerimi duyunca acaba ne tepki verecekti? Konuşmadan beni anlayacağına dair umut kırıntısı arayarak gözlerine bakmaya devam ettim. Boş bakışların yanında sinirlenmeye başladığını gösteren kasvet dışında bir şey yoktu. Sesini sakin tutmaya çalışarak "Evet Güzelim." deyince bir derin nefes daha alıp yanaklarımı şişirerek verdim.

 

Öyle ya da böyle bu gece bu konuşma olacaktı. En fazla benim onun yanında olmadığım ile ilgili bir sürü laf söyler sonrasında da çeker giderdi. Ben ise içimdekileri söylememeye devam edersem bir süreden sonra koca bir balona dönüşüp patlayabilirdim. Ayrıca ben hamileydim. Sürekli düşünmek bebeğim için zararlıydı. En iyisi söyleyip kurtulmaktı. İç sesim "Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın Sena." diye gez verince suskunluğumu bozdum.

 

Gözlerinin içine bakmadan "Aras ben senin işleri bırakmanı istiyorum. Sadece bebeğimizin babası ol istiyorum." deyip başımı ondan tarafa çevirdim. Kaşları çatıldı. Keskin mavi gözlerine anlam veremediğim bir bakış hakim olurken adem elmasını yerinden oynatacak kadar yutkundu. Elimin üzerinde duran elini çekip önüne döndü. İşte başlıyorduk. Onun yanında durmadığımı iddia edeceğin cümlelerini duymaya hazırdım.

 

Ellerini saçlarının arasına geçirip derin bir kaç nefes aldı. Başını karar verdiğini belli eder şekilde aşağı yukarı salladıktan sonra benden tarafa döndü. Dizimin üzerinde duran üst üste ellerimin üzerine ellini koydu. Benim düşündüğümün aksine ne yüzünde ne de gözlerinde en ufak bir sinir ibaresi yoktu. Buğulanan mavilikleriyle bakarken "Sena.. Sena'm... Sana bu teklifi sunan benim, ucu bucağı görünmeyen bir cehennemden çıkmamızın yolu olduğunu söyleyip seni umutlandıran da benim. Ama." deyip derin nefesini verdi.

 

Ama... Ama... Herkes bilirdi ki amaların sonraları hep hoşa gitmeyen cümlelerle devam ederdi. Bu amanın sonu ise sadece hoşuma gitmeyecek cümle değil hayatımızı değiştirmemizin önündeki en büyük engeli doğuracaktı. Kalbimin tam orta yerine acımasız bir el tarafından saplanan kazık saplanmakla kalmayıp aynı el tarafından derinlere doğru çekiçle çakılmaya başlandı. Göğsümde sıkışan nefesimi Aras'a belli etmeden sakince vermeye çalıştım.

 

"Güzelim yapamayız." deyince akmak için hazırda bekleyen gözyaşlarıma daha fazla engel olamadım. Hormonlarım yüzünden durmayan ağlamalarımla başım belada olsa da şimdi gerçekten canım yandığı için ağlıyordum. Telaşlı elleri gözlerimi bulup parmak uçları ile akan yaşı silerken sakinleştirmeye çalışan yumuşacık sesiyle "Şşş... Ağlama.. Daha söyleyeceklerimin sonunu dinlemeden ağlama.. Gözünden akan her damla yaş kalbime kor olup düşerken seni mutlu edecek şeyler söyleyemediğim için beni kahretme." dedi.

 

Sesi o kadar yumuşak, o kadar naifti ki ona karşı gelemedim. Başımı sallayıp gözlerinin derinliklerine baktım. "Yapamayız derken şimdi yapamayız Sena'm. Eğer ben işleri şimdi bırakırsam bizi en sevdiklerimizden vururlar. Biz canımız yanmasın diye buralardan gitmek isterken ölünceye kadar acısı asla geçmeyecek bir ." dedi. Ona hak veriyordum ama bende haklıydım.

 

Karanlığıyla savaşıma daha onun kim olduğunu bilmeden girmiştim. Onu korumak için hayatımdan, ideallerimden vazgeçmiştim. Ve Aras dün akşam kalbimde küçücük umut tohumunun yaşarmasına izin verirken şimdi ise acımadan koparıyordu. Madem bırakamayacaktı, madem gidemeyecektik o zaman neden ruhuma umut tohumları ekmişti? Neden yandığımız cehennemden kurtulabileceğimizi hissetmememe sebep olmuştu? Boşluğa düştüğümü hissettim.

 

Konuşmak için derin bir nefes aldım. Dudaklarım aklımdan geçenleri söylemek için aralanırken Aras konuşmama izin vermeyip "Neler söyleyeceğini biliyorum." diyerek konuşmaya devam etti. Başını aşağı doğru sallayıp "Haklısın. Sana işler kesinleşmeden bu teklifle gelmemeliydim. En büyük gayesi beni karanlığımdan çekip çıkarmak olan seni ne zaman olacağı belli olmayan bir umut dalgasının içerisine düşüncesizce sürüklememeliydim." dedi.

 

Alt dudağını dişlerinin arasında ezerken birkaç saniyeliğine duraksadı. "Sana söylediğim her şeyde samimiydim. Buralardan çekip gitmek, sadece oğlumuzun babası olmak ile ilgili söylediğim her şey gerçek fikirlerim ve duygularımdı." deyince ağlamaklı çıkan sesimle "O zaman neden gitmiyoruz Aras? Söylediğin her şeyde ciddi ve samimiysen neden gitmiyoruz?" diye sordum.

 

Ellerini ellerimden çekti. Durgunlaştı. Dudakları aşağı doğru bükülürken oturduğu yerden kalktı. Ellerini cebine sokup pencerenin önüne doğru yürüdü. Vereceği cevap acımasızca olacağı için susmayı tercih ettiğini biliyordum. Ve ben bana karşı içine kapanmasından nefret ediyordum. Sesimi biraz öncekine nazaran daha kontrollü çıkararak "Aras neden gitmiyoruz ya da şöyle sorayım neden gidemiyoruz?" diye sordum. Bir süre beklesem de cevap gelmedi. Sessizlik arttıkça havadaki oksijen ciğerlerimi rahatlatmak yerine içime her çekişimde işkenceye dönüşüyordu.

 

Dayanamayıp "Dün akşam olanlar yüzünden mi?" diye sorunca başını hayır anlamında iki yana salladı. Sakinliğimi daha fazla koruyamadım. "O zaman ne? Bana söylemediğin lanet gerçek ne? Fikrini değiştiren şey ne?" diye bağırdım. Bütün bedenimin titremesine engel olamıyordum. Oturuyor değil de ayakta olsaydım çoktan olduğum yere yığılıp kalmıştım. Bu tür öngörülemezlikler içimin korkunç bir endişeyle kaplanmasına sebep oluyordu.

 

Öfkem elbette Aras'ın suskunluğuna değildi. Sinirim korkularımaydı, öngörülemez olanlaraydı, bir günlüğüne de olsa yeşerttiğim çiçeklerimi soldurmasınaydı. Öfkem yaşadığımız hayataydı. Kalbim ciğerimi tıkayan bir düğüm haline geldi. Aldığım her nefes geçtiği yerleri kanatarak ciğerlerime ulaşıyordu. Bedenime ve ruhuma taşıyabileceğinden çok daha fazlası yüklenmişti ve ben kaldıramıyordum.

 

Peki benim düşmeye hakkım var mıydı? Yoktu. Güçlü olmak zorundaydım. Acımasızlığı ile nam salan, ülkenin karanlık tarafının neredeyse tamamını dış ülkelerin ise yarısını kendine düşman eden adamın karısı olduysam güçlü olmak da zorundaydım. Aras'ı kimsenin zoruyla seçmemiştim. Evlendiğim adamın hayatının ne olduğunu en başından beri biliyordum.

 

Dirayetimi toparlayarak yoğun hislerimden sıyrıldım. Mantığım zihnimi ele geçirirken kontrol altına aldığım sesimle "Aras, bana neler olduğunu anlatacağına söz verdin. Tamam, anladım bir yere gitmek için şu an uygun bir zaman değil. Ama neden?" duraksayarak sesli bir nefes verdim. "Hem karın hem de avukatın olarak nedenini bana anlatmak zorundasın. Bana en azından bu kadarını borçlusun." Benden tarafa dönmedi. Sessizliğini korumaya devam etti. "Sen Aras Yiğitsoy'sun, sen verdiğin sözü tutarsın."

 

Son cümlemi onu gaza getirmek için söylememiştim. Gerçekten Aras'ın verdiği sözleri tuttuğunu bildiğim için ona bunu hatırlatmaktan başka bir niyetim yoktu. Ve hatırlatmam da işe yaradı. Benden tarafa dönerken sağ cebindeki elini çıkardı. Vücudu tam olarak bana döndüğü esnada burun kemerini sıkıp sıkıntılı bir nefes verdi. "Gerçekten neler olduğunu duymak mı istiyorsun?"

 

"Evet."

 

Keskin hatlar ve mavi gözler beni hapsederken "Eğer biz çekip gidersek bedelini Yavuz ile Yeliz ödeyecek." dedi. Hareket bile edemedim ama ruhum yerinden çıkacak gibi oldu. Ses beynimin içerisinde yankılanmaya başladı. "Yavuz ve Yeliz ödeyecek." Mutluluğu daha yeni bulmuş olan kardeşlerimiz ödeyecekti. Nefesim ciğerlerimde donup kaldı. Kendimi nefes almaya zorladım. Aras ise sözlerine devam etti. "Yavuz, daha benim yokluğumla olan mücadelesini veremeden ya kendisinin ya da Yeliz'in canını alacaklar." deyince gözlerini gözlerimden kaçırdı.

 

Ruhum apayrı iki parçaya bölündü. Birisi acı içerisinde kıvranırken diğerinde vahşi tüketici bir öfke patlak vererek ruhumun her santimini ele geçiriyordu. Ailemden birinin daha ölmesine izin veremezdim. Onları bırakıp gidemezdik. Bunca yıl yaşadıkları hayat kendilerine bile ait değildi. Biz iyi olalım diye bizim hayatımızı yaşamışlar kendi hayatlarının varlığını bile unutmuşlardı. Hak ettikleri şey ölüm değil mutluluktu.

 

Ben derin düşüncelerle boğuşurken Aras çoktan yanıma gelmiş ve koltuğa oturmuştu. Elleri ellerime değince düşüncelerden sıyrılıp Aras'ın derin maviliklerine baktım. "Sena'm sana söz veriyorum Kulaksız belasından kurtulduğumuz gün tüm karanlığımızı bırakıp buradan gideceğiz. Yavuz bensizliğe alışana kadar onun gölgesi olacağım, düşmanlarımızla tek başına baş edebileceğini gördüğüm gün, içim rahat bir şekilde sadece oğlumun babası olacağım. Ama şimdi onları bu ateşte tek başlarına bırakamayız. Onlar bizim için kendi hayatlarından vazgeçmişken bencilce davranamayız."

 

Duraksadı. Gözlerimi gözlerine sabitlerken bana ihtiyacı olduğunu yüreğimin en derinlerinde hissettim. "Sena'm. Güzelim, o gün gelene kadar yanımda olmana, benimle savaşmana ihtiyacım var." Göğsümde beni ikiye bölmekle tehdit eden alışık olmadığım bir ağrı oluştu. Bu hissin beni etkilemesine izin vermedim. Bebeğim de kardeşlerimde benim için çok değerliydi ve biz bu cehennemden ya beraber kurtulacaktık ya da beraber yanmaya devam edecektik.

 

Ellerimi ellerinin altından çekip üzerine yerleştirdim. Ellerini sıkıca tutarken gözlerinin içine kararlılıkla baktım. "O zaman bizde uygun zaman gelene kadar bekleriz. Belki o zamana kadar sadece bizim için değil herkes için kurtuluş yolu bulmuş oluruz." Gergin omuzları gevşerken derin nefesini verdi. Dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu. Başını sağa doğru yatırdı. Işıldayan gözleri ruhumu aydınlatıyordu.

 

Öne doğru eğilip sıcak dudaklarını alnımla buluşturdu. Geriye çekilip gözlerime ruhuma sızmak istercesine bakarken "Rabbime her zaman soruyorum. O kadar günahımın arasında nasıl bir sevap işledim de bana ödül olarak seni verdi diye. " dedi. Ağzından cümleler dökülürken aşkla bakan gözlerinden yayılan ateş küle çevirecek kadar yoğundu. Bebeğimin babası olan adamın aşk dolu cümlelerine çoktan alışmış olmam gerekirken kalbim hala olması gerekenden hızlı atıyordu.

 

Gülümsemem derinleşti. "Belki de senin değil Selim'in işlediği bir sevabın ödülüyüm." Kaşları havalandı. Yüzüne muzip bir gülümseme yerleşirken bakışlarında şeytani bir parıltı belirdi. Kulağıma doğru eğilip "Öyle mi diyorsun?" deyince küçük kız çocuğu edasıyla kıkırdayıp başımı salladım. Benden biraz uzaklaşıp başını yana yatırdı. Gülümsemesi hala yüzündeydi ama biraz daha keskinleşen gözleri dudaklarıma ve gözlerime daha çok odaklanmıştı.

 

"O zaman seni Selim ile baş başa bırakayım. Anlaşılan burada Aras'a gerek yok." deyip ayağa kalktı. Kendisini kendisinden kıskanmış olamazdı değil mi? Benimkisi de soruydu söz konusu Aras Yiğitsoy ise nefesini bile kıskanabilirdi. Telaşla bende hemen arkasından ayağa kalktım. Elini kavrayıp "Aras ben öyle demek isteme.." diyerek kendimi savunmaya çalışıyordum ki gülmeye başladı. Benimle alay ediyordu. Sitemle "Aşk olsun Aras." dedim.

 

Beni kendine doğru çekerken avuçlarını kürek kemiklerimin arasına bastırdı. Fısıltıyla "Olsun tabi Güzelim." deyince kulaklarımdan ayak parmak uçlarıma uzanan ılık bir kıpırtı belirdi. Ses tonu dahi tahrik olmam için yeterli oluyordu. "Odamıza çıkalım ve aşk nasıl oluyormuş görelim ne dersin?" Sesi nefesime karışıyordu ve o ses bütün bedenimi yakıp kül ediyordu. Gözlerime cevap bekleyerek bakan Aras'a aynı fısıltılı sesle "Neden olmasın." deyince belimi bıraktı. Ben elimden tutup yukarı çıkarmasını beklerken bir anda ayaklarım yerden kesildi. Korkunun sebep olduğu çığlık istemeden ağzımdan kaçınca yüzü buruştu.

 

"Kulağımın dibinde bağırma Avukat." İlk kez kucağına aldığı günde aynı şeyi söylemişti. Çıplak ayaklarıma yoldan bir şeylerin batmasından korktuğu için kucağına aldığı gün dün gibi aklımdaydı. Keyifli bir kahkaha atarken "Sende beni kucaklamaya yer arama o zaman." cevabını verdim. Maviliklerindeki karanlık arttı. Yırtıcı hayvan misali bakarken "Seninle ilgili daha nelere yer aradığım konusunda odamızda konuşmaya ne dersin karıcığım?" dedi. Dudaklarımdan cevabımın dökülmesine izin vermeden dudakları dudaklarıma kapandı ve odamıza doğru ilerlemeye başladı.

 

**************

 

Sabah ışıkları odaya dolarken gözlerim usulca açıldı. Olduğum yerde gerindim. Evimiz de kış hakim olsa da bahar güneşi huzurla uyanmama yetiyordu. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Aras çoktan gitmiş olmalıydı ve ben her zaman ki gibi tek başıma kalmıştım. Yastığı ile dertleşmek için başımı çevirdiğim anda görmeyi beklemediğim manzarayla karşılaştım. Aras evdeydi, hala uyuyordu. O kadar masum, o kadar tatlı uyuyordu ki uyanıkken çevresine kan kusturan adamın yanımda yatan adam olması mümkün değildi.

 

Vücudumu yavaşça ondan tarafa çevirdim. Parmak uçlarım narince yüzünde gezinirken bir adamın kirpik diplerine dahi aşık olmanın ne demek olduğunu bir kez daha anladım. Ondan da onunlayken başıma gelecek olan her şeyden de razıydım. Ben onun; yüzündeki yaşanmışlıklarının izleri olan derin çizgilerine, kurşun izlerine, yaralarına, mavi gözlerine, aydınlığa çıkarmaya çalıştığım ruhuna, öfkesine, aşkına kısacası ona ait her şeye aşıktım.

 

Parmak uçlarım yeni çıkmaya başlayan sakallarında gezinirken "Gözlerinle yedin beni Avukat." diyen uyku mahmuru sesi odaya doldu. Okyanus mavisi gözleri gözlerimle buluştu. Uyku mahmuru yüzünde ise hala masumiyet vardı. Dudakları tebessümle kıvrıldı. Yüzünde gezinen elimi tutup avuç içime minik bir öpücük bıraktı. Hayranlıkla onu seyretmeye devam ederken dudaklarındaki gülümseme küstah bir boyuta ulaştı. "Gözlerinle yemek yetmediyse istediğin şekilde yemene izin verebilirim." deyip göz kırptı.

 

Ağzım kocaman açılırken gözlerimi kırpıştırarak ona baktım. Arzu dolu bakışları tenimde gezinirken dudaklarımda duraksadı. Nefes alıp verişim hızlandı. Gözlerini gözlerimden çekip "Asla öyle bir niyetim yoktu. Ayrıca oğlum çok aç ve bir an önce yemek yememiz lazım." diyerek onun büyüsüne kapılmadan hızla yataktan kalktım. Yüzü memnuniyetsizlikle kırıştı. "Küçük canavar, daha doğmadan seni benden çalmaya başladı, doğunca kim bilir neler yapacak." diye söylenirken yataktan kalktı. Bu hallerine içten bir kahkaha attım. Aras'ın daha doğmayan bebeğimizi kıskanması hoşuma gidiyordu.

 

Ellerimi karnıma götürüp "Ama babası sen böyle dersen oğlumuz senin onu kıskandığınııı ve " derken neşeli ses tonumu bırakıp sahte bir üzüntü ekleyerek "Onu sevmediğini düşünür." deyince Aras hızla yanımıza geldi. Önümde diz çöküp yüzünü karnıma doğru götürdü. Elleri karnımdaki yerini alırken yüzü ile karnım arasında çok az mesafe vardı. Ünlü mafya babası Aras Yiğitsoy'a bu hayatta ikinci kez diz çöktüren kişi doğmamış oğlu olmuştu.

 

"Asla öyle düşünme babacığım. Annen söz konusu olduğunda en büyük rakibim olabilirsin ama bu seni canımdan çok sevdiğim gerçeğini değiştirmiyor. Sen benim bu hayattaki en büyük varlığım, en güzel başarımsın.. Anneni senden kıskansam da, sözümden çıkıp başını beladan belaya soksan da, sürekli olarak kavga etsek de sen benim her zaman canım olacaksın. Ve benim seni sevmekten ya da düşünmekten vazgeçtiğim bir an olmayacak." derken mutlulukla onlara bakıyordum.

 

Gözyaşlarım uzun zamandır ilk kez mutluluktan akmaya başlarken Aras sözlerine devam etti. "Kız olmadın diye üzüldüğümü, seni sevmediğimi de düşünme. Ben, bana aşık bir kızım olsun annen kıskansın istiyordum ama sen annene aşık bir oğul olacağın için ben sizi kıskanacağım." derken hafifçe güldü. "Seni canım pahasına da olsa koruyacağım oğlum. Senden asla vazgeçmeyeceğim." deyip karnıma öpücük bıraktı.

 

 

Kalbim daha önce hiç hissetmediğim şekilde çarpıyordu. Ruhumun ücra köşesinde uyuyan ve varlığını bilmediğim bir duygu birden filizlenerek baharı getirdi. Aras ile bebeğimizi ilk kez böyle görüyordum. Aras'ın bebeğimize olan sonsuz şefkatini ilk kez bu kadar net hissediyordum. O harika bir baba olmuştu. Daha doğmadan bebeğimizin kalbine dokunmayı başaracak kadar harika bir baba olmuştu.

 

Güçlü bir yutkunma sonrası yanaklarından aşağıya süzülen yaş parlayarak varlığını belli etti. Kalbim bin parçaya bölündü. "Sana sunamadığım hayat için benden nefret etsen de ben seni hep seveceğim oğlum." derken sesi titredi. Kalbimdeki ağrı artarken nefesim ciğerlerimde dondu. Aras'ın kendine işkence etmesine dayanamıyordum. Oğlumuz ondan nefret etmeyecekti. Babasını çok sevecekti ve idol olarak babasını alacaktı. Kafasını iki yana salladı. "Sana hak ettiğin hayatı sunamadığım için beni affet babacığım." Sözlerinin doğruluğu kalbimi delip geçse de günahını tek başına üstlenmesine dayanamıyordum. O bu hayat düşmemişti. Bu hayata itilmişti.

 

 

Gözyaşlarımı ellerimle silip ayağa kalkan Aras'ın yüzünü avuçlarımın arasına aldım. Mavi okyanuslara çöken kırmızı keder izleri yüreğimi ağrıttı. "Senden asla nefret etmeyecek." Gözleri tekrar dolarken başını iki yanına sallayıp "Bilmiyorum." diye fısıldadı. Karşımda koca bir adam değil, çaresizliğin yüklediği acizliğin altında ezilen bir adam vardı. "Ben biliyorum, senden nefret etmeyecek."

 

Dudaklarımı dudaklarına örtüp derin bir öpücük bıraktım. Kendimi geriye çektiğimde yüzü hala avuçlarımın arasındaydı. "Hani bana dün demiştin ya nasıl bir sevap işledim de seni buldum diye." dedim. Başıyla dediğimi onayladı. "Aynı soruyu bende soruyorum biliyor musun? Acaba ben ne kadar büyük bir sevap işledim da karşıma sen ikinci kez çıktın? Yaralarımı sarıp bana yar oldun?"

 

Tebessümle bakarken önüme gelen saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. "Ben sana yardan çok yara oldum Güzelim. Yar olduğumu düşünüyor olman senin yüce gönüllülüğünün göstergesi. Yoksa ilk zamanlar ne çekilecek ne de sevilecek bir adam değildim. Senin yerinde başkası olsaydı çoktan benden vazgeçerdi." Dudaklarından güzel sözcükler dökülse de gözlerinden bana yaptıkları için ne kadar pişman olduğunu ve hala ne kadar çok acı çektiğini görebiliyordum.

 

Var olan dertlerine birde vicdan yükünü eklemeye devam etmesini silemiyordum. "Sende ben iğrenç bir insanken benden vazgeçmedin. Unuttun mu beni karanlığımdan çıkarıp "KALBİ ATAN HİÇ KİMSE KARANLIKTA KALMAMALI. BİR YOLUNU BULUP AYDINLIĞA ÇIKMALI" demiştin. Bende senin bana söylediğini yaptım Selim'e benzediğini düşündüğüm seni aydınlığa çıkarmaya çalıştım."

 

Alt dudağı içe doğru çekildi. Neşesi kayboldu, duruldu. Aşk dolu sözler söylemişken durulmasına sebep olacak şeyin ne olduğuna anlam veremiyordum. Tek kaşım havalanırken "Neden durulduğunu sorabilir miyim?" deyince kendini toparlamaya çalışsa da başarılı olamadı. Aklından geçenlerin güzel düşünceler olmadığı belliydi. Sitemli çıkan sesimle ile "Aras." deyince derin bir nefes verip bana döndü.

 

Yüzünde ciddi ifadesi belirirken gözlerimin içine merakla baktı. "Uzun zamandır sormak istiyorum ama travmanı tetikleme korkusuna soramıyorum." deyince merakla ben bakmaya başladım. "Sena'm sen benim Aras değil de Selim olduğumu nasıl anlayamadın? Tamam cesedi mi gördün ama hiç mi bu adam yaşıyor olabilir mi diye gelmedi aklına?" deyince dudaklarımı içe doğru çekip dişlerimin arasına aldım.

 

Bazen bu soruyu bende kendime soruyor olsam da cevabını her zaman biliyordum. Hayatımda ilk kez bir acıyı o kadar net hissetmiştim ki acıyla başa çıkamamış delirmiştim. Öyle bir can yanmasıydı ki bu sanki birisi acımasızca kalbimi ve ruhumu parça parça söküyor ve ayaklarının altında eziyordu. Kendimi hiç bu kadar çaresiz, kimsesiz, aciz ve paramparça olmuş hissetmemiştim. Abimin ölümü sonrasında hayatıma giren Selim'e o kadar bağlanmış, onu hayatımın merkezine o kadar almıştım ki onunla birlikte bende ölmüştüm.

 

Titrek bir nefes verdim. "Ben senin.. Yani Selim'in ölümünden sonra senin de bildiğin üzere delirdim." Başıyla beni onayladı. "Klinikten çıktıktan ve İstanbul'a geldikten sonra Denizli'ye gidip kapının önünde saatlerce bekledim. Cenazeni görmüş olsam da öldüğüne hala inanamıyordum. Her şey babamın oyunudur, sen eve çıkar gelirsin diye saatlerce bekledim. Elbette sen gelmedin. Mahalle sakinlerine ve esnafa sizi soruşturduğumda herkesten senin öldüğünü ve senin ailenin tek erkek çocuğu olduğunu öğrendim. Amcanların seneler önce öldüğünü söylediler lakin bir oğulları olduğundan da kimse bahsetmedi. Egeli ailesine mensup tek erkek evlat senmişsin gibi davrandılar. Senin anlayacağın Yavuz'a dair hiç bir bilgi yoktu elimde. "

 

Derin bir nefes almak için duraksadım. Kuruyan dudaklarımı dilimin ucuyla hoyratça ıslattıktan sonra konuşmaya devam ettim. "Tabi Denizli dönüşü benim için daha vahim bir dönemdi. Senin hala yaşadığına kendimi o kadar inandırmıştım ki Denizli'den dönünce neredeyse tekrar delirecektim. Baktığım her yerde seni ya da sana dair bir şeyleri görüyor, konuştuğum insanlarda senin cümlelerini arıyordum. Hayatıma her giren insanı sen bana ulaşamadığın için senin gönderdiğini sandığım bir dönem bile oldu. En sonunda adliyede gözleri senin gözlerinin tonunda olan bir suçluya Selim diye seslenince kendime bir dur demem gerektiğine karar verdim."

 

Acıyla güldüm. "Sen yani Selim hayatımın her anında her dakikasında oldu. Onsuz ne uyudum, ne yemek yedim, ne güldüm ne de ağladım. Ama bana onu hatırlatan her şeyi de görmezden gelmeye başladım." Omuzlarımı yukarıya doğru çektim. "Eğer bir şeyleri görmezden gelirsen bir süre sonra gerçekten de görünmez oluyorlar. Burnunun dibine gelmesini geç birisi gözüne de soksa fark etmiyorsun. Beynim de sağ olsun kötü anıları sildiği için sana dair senden başka bir şey kalmadı. Ve bende bir kez daha delirmemek için senin aldığın şal ve evinden çaldığım parfüm şişeleri dışında her şeyi görmezden geldim."

 

Söylediğim her kelime kalbimden koparak çıksa da artık canımın yanmadığını fark ettim. Selim'den bahsetmek onunla ilgili konuşmak artık canımı yakmıyordu. Aras haklıydı. Sevdiklerimin ölümü ile ilgili travmamı aşamamış olsam da Selim'in ölümüyle ilgili olanı çoktan aşmıştım.

 

Sessizliğimi üzüntü olarak algılayan Aras kollarını belime dolayıp pişman sesiyle "Özür dilerim Güzelim." diye fısıldadı. Sıcak göğsüne daha çok sokuldum. "Özür dilemeni gerektiren bir şey yok. Söylediklerinde haklısın ben Selim travmamı aştım. Artık yeni travmalarım var." Söylediklerimde son derece ciddiydim. Selim'in ölümünün yerini sevdiklerime bir şey olursa korkusu almıştı. Yeni travmam ise onlarsız kalmaktı.

 

Saçlarımı koklayıp üzerine öpücük kondurdu. Bende kendine has kokusunu ciğerlerime kadar çektim. Barut ve kan kokmadığında ne kadar da güzel kokuyordu. Ama kaçarım yoktu. Ne yazık ki barut ve kan kokusunu bir süre daha duymak zorundaydım. Birbirine sarılı bedenlerimizin uyumu bütün sıkıntılardan uzaklaşmış şekilde bir süre öylece kalırken odanın içinde yankılanan telefonun sesiyle bozuldu. Aras'ın kolları hala gevşemezken yerimde kıpırdanarak "Aras telefon çalıyor." dedim.

 

Umursamaz tavırla "Duyuyorum Sena'm. Şu anda karıma sarılmakla meşgulüm, telefonu sonrada cevaplayabilirim." deyince hafif tebessüm ettim. Sarılmaktan bende fazlasıyla memnundum. Boynuna masum bir öpücük bırakıp göğsüne daha çok sokuldum. Telefonun sesi tekrar odayı doldurunca bu sefer kendimi onun bedeninden ayırmaya çalıştım. Başarılı olamadım. Kolları o kadar güçlüydü ki o izin vermeden çıkmam mümkün değildi. "Aras gerçekten önemli bir şey olmalı." deyince daha fazla direnmeden oflayarak kollarını bedenimden çekti.

 

Komodinin üzerindeki telefonu uzattım gönülsüzce aldı. "Söyle Yalçın" Yalçın ne söylediyse Aras'ın kaşları çatıldı. Okyanus maviliklerine çıkacak fırtınanın habercisi olan maviliklerdeki koyu hareler belirginleşti. Duruşu bir anda biraz önce beni kollarına alan adamdan başka bir adama dönüşürken "Gerekli mi?" diye soran sesi ise ürkmeme yetecek kadar soğuktu. Odanın içerisine ağır kasvet çökerken üşüdüğümü hissettim. Buz gibi sesiyle "Tamam" deyip kapattı.

 

Çenesini sinirle oynatırken telefonu yatağın üzerine fırlattı. Alnında belirginleşen damara baktım. Öfkesini saklamaya çalışarak "Dava günü bayıldığın için imzalamayı unuttuğun evraklar varmış. Savcı iti bizzat kendin gelerek imzalamanı istemiş." dedi. Davanın üzerinden kaç ay geçmişti, ifademi almak için beni adliyeye çağırmıştı ve Fırat'ın aklına imza işi yeni mi gelmişti? Bu işte bir iş olduğu apaçık belliydi. Yine o mercimek beyninin içerisinde kim bilir ne sinsilikler dönüyordu kim bilir.

 

Kuruyan boğazımı ıslattım. Huzursuzluğumu elimden geldiği kadar gizledim. "Tamam bende gider imzalarım o zaman." Neredeyse alev alacak olan gözleri bana döndü. Bakışlarına tezat olan sesiyle "Hazırlan beraber çıkarız Güzelim." dedi. Birlikte mi gidecektik? Mümkün değildi. Aras'ın benimle gelmesi demek Fırat'ın ekmeğine yağ sürmek demekti. Geçen seferki öfke krizinin haberini aldığına ve Aras'ı tahrik etmek için bunu kullanacağına emindim. Bir şekilde Aras'ın gelmesine engel olmam gerekiyordu.

 

"Ben tek gitmek istiyorum." Bu sefer öldürücü bakışların hedefi bizzat bendim. Çenesini uzaktan fark edilebilecek kadar sert sıktı. Öfkesini kontrol altında tutmaya çalışıyordu. "Aras lütfen. Geçen seferden almam gereken bir intikam var ondan ve eğer sen gelirsen alamam. Alsam bile istediğim şekilde olmaz. Senin karın olduğum için aldığım bir intikam olur ama ben Sena olduğum için ona hak ettiğini vermek istiyorum."

 

Net tavrıyla "Olmaz Avukat." dedi. Yanına yaklaştım. Yağmurda kalmış yavru kedi misali bakarken "Lütfen, ona haddini bildirme hakkımı elimden alma." dedim. Kararsız bakışlarını benden çekip pencereye çevirdi. Beni korumak için böyle yaptığını bilsem de onun gölgesinde yaşamamı istiyor oluşu sinirlerimi bozuyordu. Bunca yıldır o yanımda yokken ben herkesle tek başıma savaşmıştım. Tamam, Aras her zaman beni her şeyden koruyan görünmez kahramanım olmuştu ama düşmanlarıma haddini bildiren de bendim.

 

Yatağın ucuna oturup ikna olarak dönmesini bekledim. Zira ikna olmazsa onu dinlememek zorunda kalacaktım. İnsanlık için kısa benim için ise upuzun olan bir süre sonra sakallarını sıvazlayarak döndü. "Tamam git ama yanında Yavuz'da olacak." deyince başımı iki yana salladım. "Ha sen gelmişsin ha Yavuz bir farkı olmaz." Gerçekten de olmazdı. Yavuz'da en ufak şeyde Aras gibi müdahalede bulunacağı için Aras'ın gelmemesinin bir anlamı kalmazdı.

 

Öfkeyle soludu. "Gerçekten beni çok zorluyorsun Avukat." Haklıydı. Bazen onu çok zorluyordum, bazen deli ediyordum, bazense öfke nöbetleri geçirmesine yol açıyordum. Ama benimle olmanın bedeli de buydu; Kararlarıma saygı duymak. Eliyle ensesini ovuşturdu. "Yanında Kadir gelecek ve sen adliyeye seninle gelecek olan adamlara zorluk çıkarmayacaksın. Ayrıca Kadir'in yanından ayrılmayacaksın anlaştık mı?" deyince yataktan sevinçle kalkarak yanına gittim.

 

Yanağına uzanıp öpücüklere boğup hemen geri çekildim. Elini karnıma koyan Aras başını eğdi. "Oğlum annen benim onu korumama izin vermiyor o yüzden anneni koruma işini sana veriyorum. Çok sinirlendiğinde ya da gerildiğinde midesini bulandırmaktan asla çekinme olur mu?" Söylediklerine içten bir kahkaha atarken karnımda tuhaf bir seğirme hissettim. Bebeğimiz Aras'ın sesine tepki veriyordu.

 

Ellerim şaşkınlıkla karnıma giderken bir karış açtığım ağzım ve irileşen gözlerimle Aras'a baktım. Tedirgin bakışlarını üzerimde gezdiren Aras "Güzelim bir sorun mu var?" diye sordu. Ağzım kulaklarımda Aras'a bakarken elini tutup hareketliliğin olduğu kısma götürdüm. "Senin söylediklerinden sonra hareket etti. Yani tam olarak hareket denilemez ama kıpırdandı Aras."

 

Gözlerinin içi parladı. Hissetmek için elini karnıma daha çok bastırırken "Güzelim sen ciddi misin?" diye sorunca başımı salladım. Karnıma bakıp "Babacığım sen benim sesime tepki mi verdin?" diye sorunca elinin altında bir seğirme daha oldu. Mavilikleri kocaman açılırken tıpkı benim gibi onun yüzünde de şaşkın bir ifade belirdi. Gözlerinden bir damla yaş aşağı doğru süzülürken başını şükredercesine havaya kaldırdı sonra da bana çevirdi. Boşta olan elini yanağıma yerleştirdi. Bakışları ile kalbimi ısıtırken "Teşekkür ederim Sena'm, bana bunları yaşattığın için teşekkür ederim." dedi.

 

Gözlerinden akan yaşın izlerine öpücük kondurdum. "Asıl ben teşekkür ederim sevgilim. Bu kadar güzel bir baba olduğun için teşekkür ederim. Ve senden nefret etmediğini söylemiştim." Bebeğim beni haksız çıkarmamıştı. Aylardır bana tepki vermeyen küçük mucizemiz babasının içten konuşması sonrası varlığını belli etmişti. Oda benim gibi Aras'a hayrandı. Babasının varlığı bile huzurlu hissetmesine yetiyordu.

 

Bir süre daha Aras ile karnımdaki hareketlilikleri inceleyip sohbet ettik. Sonrasında ise Aras galeriye geçti bende adliyeye gitmek için kendimi banyoya attım. Hızlı bir duş aldıktan sonra yatak odasına geçip dolaptan beyaz gömlek ve altına yeni aldığım kumaş pantolonumu geçirdim. Hamilelik kilolarım ve durmayan boğazım yüzünden çoğu kıyafetimin içine giremiyordum ve bu durum geçen hafta alışveriş yapmama sebep olmuştu. Saçlarımı kurutup makyajımı yaptım. Son olarak saçlarımı at kuyruğu yaparak hazırlığımı tamamladım.

 

Merdivenlerden dikkatle inip ceketimi alarak kapıya yöneldim. Evin kapısından çıktığımda Yavuz'un kapıdaki korumalarla sohbet ettiğini gördüm. Gülümseyerek yanlarına yürüdüm. "Günaydın." Korumalar "Günaydın yenge." cevabını verip yanımızdan ayrılırken Yavuz gönülsüzce "Günaydın." dedi. Adliyeye onlarla gitmediğim için tavırlı olduğunu anlamak zor değildi. Beni koruma iç güdüsüyle böyle davrandığını biliyordum. Elimi koluna doğru götürdüm.

 

Güven veren bakışlarımla ona bakarken "Yavuz, bir şey olmayacak güven bana." dedim. Başını sallamak dışında bir cevap vermedi. Anlaşılan sağ salim eve geldiğimi görmeden soğuk tavırları değişmeyecekti. Söylediklerime cevap alamayacağımı bildiğim için arkamı dönüp arabaya yöneldim.

 

Bahçe kapısından çıkmak üzereyken yanıma gelen Yavuz "Sena seninle gelmemi istemediğine emin misin?" diye sordu. Özgüvenimle başımı salladım. "Evet Yavuz, son derece eminim." dedim. Kahverengi gözlerinin etrafındaki koyu hareleri yüzüme dikince sinirli halinin Aras'a ne kadar da benzediğini fark ettim. Hırsla kafasını iki yana sallayıp yanımdan uzaklaştı. Arabaya doğru ilerledim. Kadir'in açtığı araba kapısından yerime geçip oturdum. Adliyenin önüne geldiğimizde Kadir inmem için arabanın kapısını açtı. Gülümseyerek teşekkür ettikten sonra adliyeye doğru yürüdüm.

 

Hemen yanımda yürüyen Kadir'e göz ucuyla baktım. Geniş omuzları dik, yüzü kaskatıyken bakışlarında daha önce onda hiç görmediğim sertlik hakimdi. Olduğum yerde durdum. Benim durduğumu gören Kadir'de durdu. Ne olduğunu anlamak isteyerek baktı.

 

Soluğumu hızla koyuverdim. "Ben Fırat ile konuşurken her ne olursa olsun araya girme Kadir." deyince ona hiç yakıştıramadığım şekilde kaşları çatıldı. "Benden bunu isteme yenge." dedi. Kadir her ne kadar benim için çalışıyor olsa da Aras ve Yavuz'a tam bağlıydı. Onlara ihanet etmesinin nedeni bile onları koruma isteğiydi. Ayrıca buraya gelirken Aras'ın Fırat konusunda ona tam yetki verdiğine emindim.

 

Peki bunlar benim geri çekilmemi sağlar mıydı? Tabi ki hayır. Ben istediğimi öyle ya da böyle alırdım. Meydan okuyan gözlerimi gözlerine diktim. "Kadir, Aras'ın gelmesine bu yüzden izin vermedim. Fırat'a haddini ben bildireceğim. Ne sen ne de Aras değil ben." Bir cevap vermeden bakmaya devam etti. "Aras'ın sana ne dediği umurumda değil. Şimdi burada ben varım ve senin sadakatini göstermen gereken Yiğitsoy'da benim." deyince yüzü buruştu. Hırsla soluğunu verip başını salladı.

 

Keyifle gülümseyip yürümeye devam ettim. Dava dosyaları ile ilgilenen memurun odasına girip gerekli evrakları tek tek okuyarak imzalamaya başladım. Yaklaşık yarım saat süren işlem sırasında Fırat ortalıkta görünmüyordu. "Acaba seninle uğraşmaktan vaz mı geçti Sena?" diye soran içi sesime "Hiç sanmam." cevabını verip önümdeki son evrağı da imzaladım. Oturduğum sandalyeden kalkıp adliyeden çıkmak için koridora doğru ilerledim.

 

Tamda tahmin ettiğim gibi gri takımının içerisinde elleri cebinde olan Fırat pişkin gülümsemesi ile beni koridorun başında bekliyordu. Damarıma kadar tiksinti hissederken derin bir nefes aldım. İşte başlıyorduk. Bu sefer beni yaralamasına izin vermeyecektim. Ne söylerse söylesin zehrinin kanıma işlemesine izin vermeyecektim. Omuzlarımı dikleştirip başımı kaldırdım. Sağlam adımlarla ondan tarafa doğru yürüdüm.

 

Küstah bakışları attığım her adımda üzerimdeki baskıyı arttırmaya devam etse de görmezden geldim. Yüzüme yerleştirdiğim küçümseyici gülümseme ile yanına yaklaşıp çantamı iki elimle tutarak önümde tuttum. Beni görünce elleri cebinde olduğu yerde sallandı. Alaylı gülümsememle "Sayın Savcım, adliye binasında olmasaydık yollarımı gözlediğinizi düşünürdüm." dedim.

 

Sağ elini cebinden çıkardı. Küçümseyici bir eğlenceyle elini çenesinde gezdirdi. "Onurlu bir Avukatın yolunu gözlüyorum lakin o avukat sen değilsin." Dudakları çarpık bir gülümseme ile büküldü. Gözlerimi kıstım. Muzip bir ifade ile gülerken ağırlığımı bir ayağımdan diğerine verdim. "Derler ki insanın yolu kendisine benzeyenle kesişirmiş. Demek o yüzden beklediğiniz Avukat gelmedi." deyince anlamayan gözlerle bana baktı. Dudaklarımdaki gülümseme arttı. "Diyorum ki; onurlu bir avukatla karşılaşmak için önce ONURLU bir SAVCI olmanız gerekmez mi?"

 

Soğuk ve öfke dolu gözlerle bana bakması zerre umurumda olmadı. Dudaklarıma buz gibi bir gülümseme yayıldı. Benden tiksindiğini her bakışında en küçük hücreme kadar hissedebiliyordum. Elbette bu da umurumda değildi. "Asla hatalarından ders almayacaksın değil mi Sena? Asla düzelmek için çabalamayacaksın? Yanlış yerde durduğunu" derken dudağı iğrenerek kıvrıldı. "O, caniden çocuk yapacak kadar aptal aşık olduğunu göremeyecek kadar körsün."

 

Sabrım pamuk ipliğine bağlıydı ve Fırat o ipi koparmayı başarmıştı. Kimse ne bebeğime ne de babasına laf edemezdi. Hele de bu kişi insan bile olmayı beceremeyen Fırat'sa. Bakışlarına aynı içtenlikle karşılık verirken "Kimden çocuk yapmalıydım mesela?" diye sorup duraksadım. İşaret parmağımı yüzüme götürüp ritim tuttururken düşünüyormuş gibi yaptım. "Hımmm kimden? Kimden? Kimden?" derken sahte bir aydınlanma ile sırıtarak parmağımı ona doğru uzattım. "Hah buldum. Uyuşturucu kartelinin başında olan, gençleri zehirlemekten asla vazgeçmeyen babama yardım eden, devletin ona sunduğu makamı kendi çıkarları için kullanan bir adamdan olabilir mi ne dersin?"

 

Katlanan öfkesi ete kemiğe bürünüp soğuk duvarlarda vücut buldu. Öfkeden renkten renge giren yüzü kazandığım zaferin zevkini katlayarak arttırıyordu. Sıktığı dişlerinin arasından "Beni o adamla bir tutma." diye tısladı. Derin bir nefes alırken kaşlarım zevkle havalandı. Üstün bakış attım. "Sen, asla Aras ile bir olamazsın ki Fırat. Sen, onun gibi bir adam olamazsın." Dudaklarım küçümseyici bir eda ile kıvrıldı. "Senin adına üzgünüm ama sen adam bile değilsin."

 

Gözleri öfkeyle kapandı. Çenesi kitlendi. Burnundan kızgın boğa misali derin nefesler alıp vermeye devam etti. Bir süre sonra gözleri açıldı. "Biraz önce dedin ya seninle mi olmalıyım diye." derken son söylediklerimi sindiremediği için duymazdan geldiğini anladım. Yüzüme doğru eğildi. "Seni en iyi tanıyan da benim en çok hak eden de.. Sırf bu yüzden bile evet benimle olmalıydın."

 

Midemden boğazıma doğru ekşimtırak bir tat yayıldı. Söyledikleri midemin bulanmasına yetmişti de artmıştı bile. Buruşan yüzümle "Ölsem bile seninle olmam Fırat. Aras'tan öncesinde de benim için sen yoktun sonrasında da olmayacaksın." dedim. Ateş püsküren gözlerimi gözlerine sabitledim. "Şimdi çekil yolumdan." Omzuna çarparak koridorda ilerlemeye başladım. Arkamdan "Bazen ne düşünüyorum biliyor musun?" diye bağırdı. Derin bir nefes alıp sıkılarak topuklarım üzerinde ondan tarafa döndüm.

 

Küçümseyici bakışlarını üzerimde gezdirirken "Eminim Ozan, kiminle veli olduğunu ve kimden çocuk beklediğini görseydi senin için ölümü göze aldığına utanırdı." dedi. Sözleri bedenimi sarstı, içimdeki tepkisizliği sıcak bir öfke dalgasıyla yok etti. Rahatsız edici bir kahkaha attım. Fırat, tekrar delirdim mi diye şaşkınlıkla yüzüme baktı. Derin bir nefes alıp yanına yürümeye başladım. Daha fazla kendimi tutmaya niyetim yoktu.

 

Sağ elim yanağı ile buluşurken tokadın sesi bütün koridorda yankılandı. Yüzüne inen tokadın etkisiyle afallayan Fırat boş bakışlarla yüzüme bakarken meydan okuyan gözlerimi gözlerine dikip işaret parmağımı ona doğru salladım. "Abimin adını o sefil ağzına bir kez daha alırsan, beni bir kez daha ondan vurmaya kalkarsan yiyeceğin şey tokat olmaz."

 

Afallayan ifadesi yüzünde kalmaya devam ederken konuşmak için ağzını aralıyordu ki izin vermedim. Alaylı çıkan sesimle "Sana göre beni en iyi tanıyan kişi sensin ya Fırat" deyip küçümseyici bir bakış attım. "Neler yapabileceğimi de en iyi sen bilirsin. Eğer bir kez daha beni abimle sınarsan olacaklardan ben sorumlu değilim. Bir mermi 5 lira. Eminim canın 5 liradan daha değerlidir." Sesim bir kamçı gibi havayı delip geçti.

 

Ona söz hakkı tanımadan topuğumun üzerinde dönüp çıkışa yöneldim. Hemen arkamdan gelen Kadir hızlanarak önüme geçip arabanın kapısını açtı. Ben yerime yerleşirken "Yenge gençler arasında bir laf var ya; öyle ölmez füze at diye, aynısını sana da kullanmak gerekir. Öyle ölmez füze atsaydın." deyince "Emin ol abin benim yerime onu da atar." cevabını verdim. İçten bir kahkaha atan Kadir "Haklısın yenge." cevabını verdi.

 

Fırat'a hak ettiklerini söylemiş olsam da abim ile ilgili haklı olduğu yerleri görmezden gelemezdim. Abim, beni ve Kerem'i kirli işlerden uzan tutmak için kendisini feda etmişti, bense onun fedakarlığına nankörlük edip bataklığın göbeğine atmıştım kendimi. Vicdan azabı göğsüme otururken nefesimi tutup gözlerimi yumdum. Kalbim sıkıntıyla kasılmaya başladı. Sanki boynuma görünmez bir el tarafından kalın bir urgan geçirilmişti de aldığım her nefeste acımasızca sıkılıyordu.

 

Ne yapmam gerektiğini biliyordum. Abime kendimi açıklamam gerekiyordu. Beni korumak uğruna canından vazgeçmişken Aras'ın kim olduğunu öğrenmesi gerekiyordu. Bunu vicdanımı rahatlatmak için değil abim olduğu beni her zaman koruyup kolladığı için yapmam gerekiyordu. Hem ben ona defalarca Selim'i anlatmıştım, Selim öldüğünde neler yaşadığımı en iyi bilenlerden birisi oydu. Aras'ın kim olduğunu da anlatırsam ona olan aşkımı bildiği için beni affederdi. Abiler kardeşlerini her zaman affederdi.

 

Durgun bir sesle "Evden önce Zincirlikuyu Mezarlığına gidelim Kadir." deyince aynadan bana bakıp "Önce Aras Abime sormam lazım yenge." dedi. Başımla onayladım. Aras ile konuşan Kadir gerekli izni aldıktan sonra mezarlığa sürdü. Aras, abimin yanına gitmek istediğimi tahmin etmiş olacak ki hiç zorlu çıkarmamıştı.

 

Mezarlıkta inince yavaş adımlarla abimin mezarına doğru yürüdüm. Benimle birlikte eli tetikte bekleyen yaklaşık yirmi adam ilerliyordu. Abimin mezarına yaklaşınca Kadir'e baktım. Belli bir mesafe de duran Kadir diğer adamları da abimle rahat konuşabileceğim bir mesafede durdurdu. Ellerim mezar taşını okşarken gözyaşlarım çoktan yüzümü ıslatmaya başlamıştı bile. Titreyen sesimle "Abi." dedim.

 

Mezarının etrafını saran mermer taşın üzerine oturdum. Ellerim toprağına uzandı. Toprağını özlemle okşadım. "Özür dilerim abi, uzun zamandır sana gelmediğim, seni unuttuğum için özür dilerim." Bakışlarım karşımda yeşil gözleriyle bana baktığını hissettiğim mezar taşına kaydı. Kendimi açıklamaya çalışarak "Yemin ederim hep aklımdaydın. Seni düşünmediğim bir gün bile olmadı ama gelemedim abi." dedim.

 

Kuruyan çiçekleri ve otları toplamak için tekrar önüme döndüm. "Abi, sana bir şey anlatacağım ama bana kızarsın diye korkuyorum." Mahcup bakışlarım tekrar mezara dönünce hıçkırığa dönen sesimle "Sen bana kızmasın değil mi abi? Sen beni ne olursa olsun anlarsın değil mi?" diye sordum. Tatlı bir rüzgar yüzümü okşayınca tebessümle yeşil gözleri karşımdaymış gibi tekrar mezar taşına baktı. Tıpkı Selim de olduğu gibi abimde de esen rüzgarı, yağan yağmuru, uçan kuşu... Daha sayamadığım bir sürü şeyi cevap olarak düşünüyordum.

 

"Anladım kızmazsın o zaman bende anlatıyorum." diyerek olan her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlattım. En sonunda ise ellerim karnımı buldu. Ağlayan ama bir o kadar da sevinçle şakıyan sesimle "Ve küçük sincabın hamile abi. Adını senden ve Hamdi Babanın oğlu Aslan'dan alan bir yeğenin olacak. Sana benzeyen bir oğlum olacak." dedim. Tatlı esen rüzgar bir kez daha yüzümü yalayıp geçti. Gülümsemem belirginleşirken "Bana kızmayacağını biliyordum abi. Benim adıma mutlu olacağını biliyordum." dedim.

 

Topladığım kuru otları köşeye alırken "Sen, cennete bile kardeşin adına sevinirken kardeşin mezarına çiçek alıp gelmeyi unutuyor." diye hayıflanırken Kadir "Yenge." diye seslendi. Olduğum yerde ondan tarafa döndüm. Elinde tuttuğu kutunun içerisindeki rengarenk çiçekler ışıldayarak parlarken kutuyu yanında küçük bir çapa ile önüme bıraktı. "Aras Abim gönderdi. Kendisi de yoldaymış, telefonuna da bir mesaj göndermiş." dedi.

 

Çiçeklere hayranlıkla bakarken "Tamam bakarım." cevabını verdim. Çiçeklere doğru eğilip kokularını içime çektim. Mis gibi kokuyorlardı. "Abi, sana anlattığım gibi olduğunu sende gördün değil mi? Kalbindeki aydınlığı sende gördün değil mi?" diye sordum. Bir cevap gelmese de abimin de gördüğünü biliyordum. Kalbimde minik bir çarpıntı başladı. Bunun adı aşktı. Bunun adı Aras'tı. Ruhumdaki yaraları sarmayı bilen, yanımda değilken bile beni mutlu etmeyi bilen adamdı.

 

Elim cebimdeki telefonuma uzandı. Aras'ın attığı mesajın üzerine tıkladım. "Güzelim, eğer onayın olursa seni abinden istemek istiyorum. Biliyorum ki seni isteyebileceğim tek kişi abin ve ben onun rızasını almak istiyorum. İsteme çiçeğimi kendi ellerimle getireceğim." Ellerim titrerken ağlamaktan bulanan gözlerim yüzünden artık telefon ekranını göremez hala gelmiştim.

 

Kalbim mutluluktan atarken karnımda kelebekler uçuyordu. Beni abimden istemeye geliyordu. En sevdiğim adam en sevdiğim ikinci adamdan beni istemeye geliyordu. Rüya görüyor olmalıydım. Bu kadar mutluluğun başka açıklaması olamazdı. Gözyaşlarımı iki elimle silip gülümseyerek mezarlığa baktım. "Abi, beni senden isteyecekmiş. Bana babalık yapan senden." Gözlerim tekrar kum kaçmış gibi yanmaya başladı. "Keşke burada olsaydın abi. Keşke Aras ile seni gerçekten tanıştırabilseydim. Bana yine babalık yapsaydın. Belki o zaman bende bu kadar hata yapmazdım."

 

Gözyaşlarımın akmasına izin vermedim. Böyle konuşarak abimi üzmeye hakkım yoktu. Ona güzel şeyler anlatmalıydım, benimle ilgili güzel şeyleri bilmeliydi. Bebek odasını anlatırken Aras'ın gönderdiği çiçekleri abimin mezarına dikmeye başladım. Her çiçeği özenle toprağa yerleştirip güzelce üzerini kapattım. Son çiçeği de kutudan çıkardım. Açtığım toprağa yerleştirip onu da gömdüm. Lakin bir eksik vardı. Her detayı düşünen Aras su detayını atlamıştı. Kadir'e su getirmesini rica etmek için arkamı dönmüştüm ki 15-16 yaşlarında elinde ibrikle gezen çocuk gözüme takıldı.

 

"Doğru ya mezarlıklarda bunları ücretli yapan kişiler var." diye mırıldanarak oturduğum yerden kalktım. Güneş gelen gözlerime elimle siper yapıp biraz ileri de bir mezarı sulayan çocuğa bakarak "Buraya bakar mısın?" diye seslendim. Başını mezardan kaldırıp bana baktı. "Buyur abla." deyince "Buradaki çiçekleri de sular mısın?" diye sordum.

 

"Olur abla." cevabını verip elindeki ibriği suladığı mezarın üzerine bıraktı. Yanındaki yedek ibrikleri alarak bizden tarafa gelmeye başladı. Bu sırada yanıma gelen Kadir tedirgin sesiyle "Yenge adamlar alır gelir suyu, çocuğa gerek yok.." dedi. Bezgin bakışlarımı ona çevirdim. "Küçücük çocuk Kadir, ondan da zarar gelecek değil herhalde. Bırakalım işini yapsın ve yaptığı iş karşılığında da hak ettiğinden fazla parasını alsın." Göz kırpıp mezara geri döndüm.

 

Tamam, karşımda Kadir'e abarttığım kadar küçük bir çocuk yoktu ama cinayet işlemeye hazır bir cani de yoktu. Tek derdi işi olan birisi vardı. Belki de buradan aldığı parayla ailesine destek oluyor ya da okul parasına katkıda bulunuyordu. Elindeki iki ibrikle gülümseyerek yanımıza geldi. Mahcup bir bakış atıp "Başın sağ olsun abla." diyerek mezara doğru ilerledi. "Dostlar sağ olsun." cevabını verip bende onunla birlikte ilerledim.

 

Elinde tuttuğu ibriği özenle çiçeklere dökerken bende çocuğu inceliyordum. Kim bilir neden burada çalışmak zorunda kalmıştı. Aras ile konuşsam acaba bu çocuğa maddi destek sağlamayı kabul eder miydi? Gerçi o kabul etmezse de ben ederdim. Ben düşünceler içerisinde yüzerken çocuk ilk ibriği bitirdi. İkinciyi eline alıp bana göz ucuyla baktı.

 

Bir anda ibriğin içerisinden çıkardığı silahı bana doğru uzattı. Kadirler daha ne olduğunu anlayamadan silahın tetiğine bir kez bastı. Silahın sesi mezarlıkta yankılanırken ikinci bir kurşun sesi daha yankılandı. Sonra bir üçüncüsü dördüncüsü ve beşincisi. Ben neler olduğunu ya da kimin vurulduğunu en başta anlayamasam da karnımda oluşan acıyla ellerim karnımı kavradı.

 

Sıkıca bastırdığım karnıma korku dolu gözlerle baktım. Kanıyordu. Ellerim kırmızıya boyanırken dudaklarımdan fısıltıyla "Bebeğim." dökülebildi. Akan kan belki de bebeğimin kanıydı. Boğazım yırtılırcasına haykırmak istesem de yapamadım. Göğsümde hissettiğim diğer sızının etkisiyle önce dizlerimin üzerine düştüm sonrasında da olduğum yere yıkıldım. Korumalar etrafıma etten duvar örerken Kadir "Yenge" diye bağırarak yanıma geldi. Hala karnımda olan ellerimi var olan gücümle sıkıca bastırdım.

 

Eğer kanamayı azaltırsam onun beni bırakmasını engelleyebilirdim. Eğer karnımı sıkıca kavrarsam bebeğimin beni bırakıp gitmesini engelleyebilirdim. Varlığını daha bu gün hissetmiştim. Beni bırakırsa dayanamazdım. Onun benden gitmesini kaldıramazdım. Onun yaşayacağı daha upuzun bir hayatı olacaktı. Bu kadar erken gidemezdi. Hırıltılı sesimle "Kadir oğlum.. Oğlumu kurr." demeye çalışırken gerisini getiremeden bütün bedenim acı dolu karanlığa gömüldü.

 

BÖLÜMÜN DAHA SONUNA GELDIK. GÜZEL GIDEN BIR BÖLÜM OLSA DA SON NE YAZIKKI ÜZÜCÜ OLDU. 🥺

 

 

UMARIM BÖLÜMÜ BEĞENMIŞSINIZDIR. YORUMLARINIZI SABIRSIZLIKLA BEKLIYORUM 🦋

Bölüm : 24.12.2025 23:36 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...