52. Bölüm

EVLAT ACISI

Gizem Gültekin
gizeemikoo

ARAS

 

Evlat... Canından öte olan parça... Nefes alsın, kalbi atsın, mutlu olsun diye kendini paraladığın eşsiz varlık.. Ayağına taş değmesin diye yollarındaki bütün taşları temizlediğin ;eline diken batar da canı yanar diye ona zarar verecek dikenlerin kendi ellerini parçalamasına razı olduğun ciğerinin köşesi.. Kanından canından verip var olması için çabaladığın gözümün nuru... Tahtını yapıp bahtını yapamadığın şeydir evlat...

 

Eskiler dünyada yaşanabilecek en ağır acının evlat acısı olduğunu söylerler. İnsanı delirtecek kadar ağır, yaşama hevesini öldürecek kadar acımasız bir acı olduğunu her zamansız ölümde diler getirirler. Bizim oralarda ise ata acısı biber acısına benzer, üzerine ayran içersin geçer gider. Evlat acısı ise acur acısına benzer, dilindeki tadını silsen de boğazına yapışan acılıktan uzun süre kurtulamazsın, ne içtiğin ayran fayda eder ne de su derler...

 

Bu gün en acı şekilde öğrendim ki bu lafları kim dediyse doğru söylemiş. Babam öldüğünde canım yanmış olsa da şu anda hissettiğim acı kadar yoğun bir acı hissetmemiştim. Evet canım yanmıştı, evet üzülüp kahrolmuştum ama şu anda yaşadığım kadar değildi. Babam öldüğünde anneme "Bu kadar büyük başka acı yaşayamam. Sena'nın bırakıp gitmesinden daha ağır çaresizlik, daha ağır acı.." dediğimde "Allah göstermesin ama eğer bir gün canından can giderse asıl büyük acının ne olduğunu görürsün.. Ne anne babanın ölümü ne de eşinin ölümü evladın kadar yakmaz canını" derdi. Şimdi anlıyordum ne kadar haklı olduğunu. Şimdi anlıyordum en ağır acının evlat acısı olduğunu...

 

İçim buz kesmişti. Defalarca yumrukladığım duvarın kanlı yüzü aldığı o kadar darbeye rağmen karşımda arsızca sırıtırken sızlayan sağ elim dışında en ufak bir şey hissetmiyordum. Zaman sanki hızlandırılmış bir film karesi gibi akıp geçiyordu. Bense algımı kaybetmiştim. Ağlayamıyordum, üzülemiyordum, nefes almak dışında en ufak bir tepki veremiyordum. Yüreğim yangın yeriyken ruhum soğuklukta Sibirya'dan beterdi.

 

Sena'dan ve oğlumdan iyi haber almak için çöktüğüm duvar dibine tekrar çöktüm. Bir dizimi dik tutup kırarak karnıma doğru çektim, diğerini de öne doğru uzattım. Dik dizimin üzerinde elim çaresizlik içerisinde sallanıyordu. Başımı seri ama aralıklarla duvara vururken gözlerim sıkıca kapalıydı. Hem zihnim hem duygularım o kadar karışıktı ki ne yapacağımı bilmiyordum. Kalbim acıyordu. Sanki etim kemiğimden sıyrılıyor, kalbim bir el tarafından vahşice parçalanıyordu. Aldığım her nefes evladıma ihanetti.

 

Ne benim yaşadıklarımın ne de Sena'ya yaşattıklarımın telafisi yoktu. Yaralarımızı sarmanın bir yolu yoktu. Kendi acımdan geçmiştim ama Sena'nın yaşadıkları bir insan kalbinin yaşayacağından da kaldıracağındanda çok öteydi. Önce abisini, sonra sevdiği adamı en sonda da bebeğini kaybetmişti. Yaşamak için tutunduğu ne varsa bir bir ellerinden kayıp gidiyordu. En acısı da kaybının sebebi bendim. Oğlumuz benim yüzümden ölmüştü.

 

Ameliyathanenin kapısı açıldı. Sena'yı odasına götürmek için çıkardılar. Duvara elimi koyup güçlükle ayağa kalktım. Sersem adımlarla sedyeye doğru ilerledim. Işıl ışıl parıldayan yüzü solgundu. Dudakları tek çizgi halindeydi. Bilinci yerinde değildi lakin bebeğinin ondan gittiğini hissettiğini neredeyse ağlayacak olan yüz hatlarından görebiliyordum. Kalbimin bugün sayısız kez olduğu gibi yine bin parçaya bölündüğünü hissettim. Güçlükle yutkunurken saçını okşamak için uzanan ellerim havada kaldı. Ona dokunmaya hakkım yoktu.

 

Sena'nın başında bekleyen hasta bakıcıya başımla onay verdiğimde sedyeyi koridor boyu ittirmeye başladı. Sena'nın odasına giden neredeyse cansız bedeniyle birlikte Esma Ana ile Yeliz'de onunla birlikte ilerledi. Gözlerimi yumup soluğumu sesli bir şekilde verdim. Kendimi buraya ait hissetmiyordum. Kendimi bu dünyaya ait hissetmiyordum. Kendimi Sena'nın yanına bile ait hissetmezken nerede ait olabilirdim ki zaten?

 

Kalktığım yere ilerleyip biraz önceki gibi oturdum. Başımı duvara dayayıp ritmik şekilde vurmaya devam ettim. Sena'nın yanına gitme cesaretini kendimde bulamıyordum. Onun yüzüne bakacak yüzü kendimde bulamıyordum. Tek yapabildiğim burada öylece oturmaktı. Hamdi Baba karşımdaki sandalyeye oturdu. Yavuz ise yanıma çöküp başını omzuma yerleştirdi. Sena'nın kontrollerini yapan Çağlar yaklaşık yarım saat sonra yanımıza geldi. "Sena iyi abi." deyince gözlerimi kapatıp açtım. En azından şimdilik o iyiydi.

 

Çağlar'da tıpkı Yavuz gibi başını omzuma yerleştirdi. Yanımda olduklarını göstermek istediklerini bilsem de şu koca dünyada kendimi tek başıma hissediyordum. Yapayalnız... Kimsesiz.. Yere göğe sığamıyordum. Kalbim hem cehennemde yanıyor hem de buz kütlesine dönüşüyordu. Acımasızlığı ile övündüğüm ruhumu bile kaybetmiştim. Her beş dakikada bir aldığım nefesler ciğerime yetmediği için yenisini alıyordum.

 

Zaman fütursuzca geçip gitti. Gün ışıkları hastane koridorlarını aydınlatana kadar öylece kaldık. Hastanede hareketlilik başlayınca Çağlar yanımızdan kalktı. Ameliyathanenin yanındaki bir odaya doğru ilerledi. Attığı yavaş adımlara kısa bir süre baksam da sonrasında bakışlarımı tekrar soğuk koridora çevirdim. Nereye gittiği ya da neden gittiği zerre umurumda değildi.

 

Yaklaşık bir dakika sonra Çağlar'ın girdiği odanın kapısı tekrar açıldı. Başı önüne eğili olan Çağlar yavaş adımlarla gelirken ellerinde tuttuğu şey dikkatimi çekti. Dikkatle beyaz beze sarılı olan şeye baktım. Şeye diyorum çünkü onun aklımda olan şey olmasını istemiyordum. Beyaz şeyin arasında duran bedenin evladımızın bedeni olmasını istemiyordum. Buna dayanamazdım. Güçlükle ayağa kalktım.

 

Çağlar önümde durdu. Alt dudağını dişlerinin arasında ezerken bir kez bile olsun yüzüme bakmadı. Sesli bir yutkunma sonrası çatallaşan sesiyle "Abi, Sena uyanmadan defnetmek isteyeceğini düşündüm." dedi. Nefes alamadım. Bir şey nefes boruma saplanıp kaldı. Ciğerlerime derin ve bir o kadar da sesli bir soluk çektim. Dudaklarımdan sözcükler dökülmemeye yemin etmişti sanki. Ne kadar istersem isteyeyim konuşamadım.

 

Sessizliğimden ne düşündüğümü anlayamayan Yavuz söze girdi. Bakışları hala yerde olan Çağlar'a "En iyisini düşünmüşsün." deyip başını bana çevirdi. "Abi." diye söze girdikten sonra benden cevap beklese de konuşmadım. "Sena, abisinden sonra kendini öldürme teşebbüsünde bulundu. Selim'den sonra ise neredeyse ölmeyi başarıyordu. Sena kendine gelmeden önce yapılması gerekeni yapalım derim. Bu acıyı kaldıracak kadar güçlü değil." Bende güçlü değildim lakin kimse benim güçsüzlüğümü görmüyordu. Banada güçlü olmak dışında bir seçenek kalmıyordu.

 

Başımla onayladım. Ellerim Çağlar'ın elinde tuttuğu bebeğime giderken göğsümdeki bu iğrenç baskıyla nasıl başa çıkacağımı bilmiyordum. Küçücük beden kollarıma bırakıldığında dünyadaki en ağır yüke dönüştü. Bedeninin altındaki ellerim titredi. Kollarım dermanı kalmamışçasına taşımayı reddetti. Kalbimdeki yük ellerimdeydi. Kalbim kaburgamın altında nefesimi kesecek şiddette kasılırken gözlerimi sıkıca yumdum.

 

Zaman durdu. Sesler sustu. Düşünemiyordum. Hissedemiyordum. Ömrüm boyunca hissetmediğim bir acının altında eziliyordum. Yüreğim yangın yeriydi. Bütün ülkeyi içerisindeki her şeyle beraber ateşe vermek istiyordum. Aldığım her nefes evladımın hakkıydı ve aldığım her nefes bana evladımdan alınan nefesi hatırlatıyordu. Gözümden aşağıya usulca yaşlar süzülürken ağzımı aralayıp soluğumu sesli bir şekilde verdim.

 

Ne olurdu sanki yaşadığım her şey Yavuz'da olduğu gibi kötü bir kabustan ibaret olsaydı? Ne olurdu sanki gözlerimi açınca Sena'yı yanımda uyuyor oğlumu ise annesinin karnında bulsaydım. Gözlerimi açmak, gerçeklerle yüzleşmek istemiyordum. Tarifi olmayan bu acıyla nasıl başa çıkacağımı bilmiyordum. Benim yüreğim böyle yanarken ben böyle çaresizlik içerisinde kıvranırken Sena'nın halini düşününce soluğum ciğerlerimde asılı kaldı.

 

Sena, evladımızı içinde hissetmişti. Onun varlığını, küçücük bedeninin karnının içerisindeki hareketlerini hissetmişti. Olacağını öğrendiği ilk günden beri bebeğimizi hayatının odak noktası haline getirmiş, evladımızı benden korumak için saçma sapan kararlar dahi almıştı. Şimdi ise masum beden kollarımın arasındaydı. Annesinin sevgi dolu, sıcacık karnında olması gereken evladım buz gibi toprağın koynuna girecekti. Ait olmadığı yere...

 

Omzuma değer el ve Yavuz'un "Abi" diyen hüzünlü sesi ile gözlerim yavaşça açıldı. Ellerimdeki beyaz beze sarılı evladıma dolu gözlerle bakmaya devam ederken "Abi, mezarlığa gitmemiz gerekiyor." deyince güçlükle başımı salladım. Çıkışa doğru yürümeye başladım. Adımlarım arabaya doğru ilerlese de ne yaptığımı idrak edemiyordum. Beynimin içerisinde yoğun bir sis vardı. Hareket ediyordum, konuşuyordum, tepki veriyordum ama hiç birini bilinçli olarak yapmıyordum.

 

 

Evladım dışında her şey anlamsızdı. Ondan ayrılmak istemiyordum. Arabanın ön koltuğuna otururken bile oğlumu tutmayı teklif eden Yavuz'un kollarına bırakmadım. Bırakamadım. Benimle geçirmesi gereken yılları, dakikalara sığdırırken bir adım öteme gitmesine izin veremedim. Araba hareketlenirken kollarımda tuttuğum evladımdan gözlerimi bir saniye olsun ayıramıyordum. Sanki ona bakmaya devam edersem bez parçasının altında hareketlenecekti. Sanki onun gitmesini istemediğimi sevgi dolu bakışlarımdan sezmesini sağlayabilirsem, bizi bırakıp gitmeyecekti.

 

Yol boyunca imkansızlıklarla dolu düşünceler arasında savrulup durdum. Küçücük bir umut derdindeydim. Ozan Aslan'ımın yaşadığına dair küçücük bir umut... İçimde bir şüphe filizlendi. Belki de Yavuz ve Çağlar yanılmıştı. Evladım yaşıyordu. Bez parçasını kaldırmalı ve nabzını kontrol etmeliydim. Yaşıyor olabilirdi. Yüzüne bakarsam, kollarımın arasına alıp sıkıca sarılırsa sıcak nefesini hissedebilirdim. Ellerim bilinçsizce bez parçasına uzanırken Yavuz'un "Abi yapma." diyen uyarıcı sesiyle duraksadım.

 

Acının bin bir tonunu görebildiğim gözlerine baktım. "Abi, bırak bebeğin hayallerindeki gibi kalmaya devam etsin. Onu..." derken boğazına bir şey takılmış gibi duraksadı. "Yeğenimi bu haliyle hatırlama. Hem Sena'dan ayırırken hem de.." deyip duraksadı. Kaşlarım çatıldı. Ne demek istediğini anlayamadım. Tereddütlü ellerim bezi tutarken aklıma gelen şeyle yutkundum. Boğazımı yakan bir acıyla tükürüğüm aşağılara indi. Sena karnından vurulmuştu ve kurşun evladımın minicik bedenine isabet etmiş olmalıydı.

 

Ellerim acıyla bezi bırakırken başımı sallamakla yetindim. Bedenini tek parça halinde tutmayı dahi becerememiştim. Evladıma layık bir baba olamamıştım. Ülkeye nam salmış, İstanbul'a korku salmış MERHAMETSİZLİĞİ VE KANA SUSAMIŞLIĞI İLE BİLİNEN ÜNLÜ MAFYA BABASI ARAS YİĞİTSOY... Mafya babası olmayı becerip oğluna baba olma olmayı beceremeyen oğlunu koruyamayan adam...

 

Yapmam gereken sadece bir şey vardı. Ailemi ayakta tutmak için yapmam gereken lanet olası tek bir şey.. Baba olmayı becermek... Onu bile becerememiştim. Sevdiğim kadının ruhundaki ve bedenindeki yaralarını silip atmam gerekirken çok daha fazlasının açılmasını engelleyememiştim. Yavuz'un tekrar "Abi." diyen sesiyle başımı ondan tarafa çevirdim. Şoför yeri boştu. Bacağımda ufak bir esinti hissedince başımı diğer tarafa çevirdim. Arabanın kapısını açmış bana bakıyordu.

 

"Abi, geldik." deyince nerede olduğumuzu anlayabildim. Ruhsuz adımlarla arabadan indim. Başımı kaldırıp yeşilliklerle çevrili mezarlığa baktım. Kanım çekildi. Yeşil ilk kez huzursuzluk veriyordu. Başımı kaldırıp Yiğitsoy Aile Mezarlığı tabelasına baktım. Kuruyan dudaklarımı ıslatıp ilerlemem için bekleyen Hamdi Baba ve Yavuz'dan tarafa döndüm. Boğazımı yakan soluğumu verdim. "Baba, iznin olursa oğlumu.." deyip duraksadım. Böyle bir şeyin dudaklarımdan nasıl döküleceğini bilmiyordum. Bir insanın dudaklarından bu kadar büyük bir nasıl dökülürdü ki?

 

Boğazımda yumru olan tükürüğümden kurtulmak için yutkundum. Sesimi normal çıkarmaya çalışsamda başaramadım. "Baba iznin olursa oğlumu Ozan'ın yanına gömmek istiyorum. Annesinin canından öteye koyduğu abisinin yanına ,canımızdan öte olan evladımızı emanet etmek istiyorum." Eğer Sena olsaydı böyle olmasını isterdi. Biz oğlumuza kavuşana kadar oğlumuzu en güvendiği adama, dayısına emanet etmek isterdi. Bende onun istediğini yapacaktım; canımdan can olan evladımı dayısına emanet edecektim.

 

Hamdi Baba "Sen nasıl istersen evlat." deyince ruhsuz adımlarım Ozan'ın mezarına doğru ilerlemeye başladı. Attığım her adımda Sena'nın vurulma anı karabasan misali üzerime çöküyor, nefes almamı engelliyordu. Zihnimde ki görüntülerden kurtulabilme umuduyla başımı iki yana salladım. Tam olarak etkisi olmasa da görüntüler silikleşti. Ciğerlerime bugün defalarca kez yaptığım gibi yeni bir nefes daha aldım.

 

Ozan, Eroğlu mezarlığına gömülmek istemediğini vasiyet etmişti. Sena'nın söylediğine göre Kahraman Eroğlu bu duruma karşı çıksa da Ozan'ın avukatlarına verdiği vasiyetname sonrasındaysa çaresiz kalmıştı. Aile mezarlığının yanında küçük bir yer alıp Ozan'ın defin işlemlerini oraya yapmışlardı. Şimdi o yer oğlumla dayısına ev sahipliği yapacaktı.

 

Ozan'ın mezarının önünde durdum. Yan taraftaki boşluğa doğru yürürken gördüğüm şeyle beynimden vurulmuşa döndüm. Gerçi birisi çıkıp gerçekten vursaydı hayır demezdim. Gözlerim bir süre yerdeki kanda takılı kaldı. Evladımın ve annesinin kanında... Yavuz "Abi buraya geleceğimizi bilmediğim için." deyip duraksadı. Sesli bir yutkunma sonrası cümlesine devam etmeyerek titreyen sesiyle "Hakan halledin burayı." diye bağırdı. Hızla yanımıza gelen Hakan kanın olduğu yere su döküp kanın çıkması için çaba harcarken gözümü bir an olsun oradan alamıyordum. Kan suya karıştı, su kana... Bir süre sonra su galip geldi. Evladım gibi annesiyle ona ait kanları da kaybolup gitti.

 

Gözlerimi tekrar Ozan'ın mezarına çevirdim. Ölüm tarihi ile doğum tarihine baktım. 25 yaşında daha gençliğinin baharında ölmüştü. Kahpe bir kurşuna kurban gitmişti. Oğlum gibi... Dayısının sadece adını değil kaderini de almıştı. Oğlum, dayısının yanında ölmüştü. Annesi ona dayısının adını vermeyi istemişti. Dayısı gibi bir adam olmasını istediği için dayısının ismini vermişti. Lakin dayısının huyunu değil kaderini yaşamıştı. Evladım da, tıpkı günahsız Ozan gibi babasının karanlığının bedelini ödemişti.

 

Yüzümü ıslatana kadar gözümden akan yaşların farkında değildim. Çenemden usulca evladımın üzerine damladı. Babasının ona verebildiği tek şey acıdan akan gözyaşlarıydı. Elimde bebeğim yüreğimde bitip tükenmek bilmeyen kederi ile dururken evladımın mezarı kazıldı. Yavuz, küreği her toprağa vuruşunda ikimizin gözünden de bir damla yaş aşağıya doğru süzüldü. Çağlar ise mezar başına gelmeden önce kızaran gözlerini silip diğer küreğin başına geçmişti.

 

Dost dediğim üç beş kişi dışında hiç kimseyi istememiştim. Çünkü biliyordum arkamda insan yığını olsada ben kendimi kalabalıklar arasında yalnız hissetmeye devam edecektim. Sanki bütün insanlığımı, yakınlarımı, sevdiklerimi, iyi niyetimi ve daha adını koyamadığım bir sürü duyguyu evladımın sarılı olduğu kefene koymuştum da onunla beraber toprağın altına gömecektim. Vücudum yanıyor ve her an bir yere yığılacakmış gibi hissediyordum.

 

Toprağı kazma işlemi bitince Yavuz elindeki küreği toprağa sapladı. Yüzüme acıyla baktı. Bu oğlumun benden koparılma zamanı geldiği anlamına geliyordu. Ayaklarım geri geri gitsede mezara doğru yürüdüm. Kazılan minicik mezara dolan gözlerimle baktım. Ben şimdi evladımı buraya mı bırakacaktım? Minicik bedenini güçlü kollarım yerine kara toprak mı saracaktı? Damarlarımda akan kan buz kesilirken kulağımda, atan nabzımı duyabiliyordum. Karanlık tüm bedenimi sarmış, tüm mutluluğumu almış gibiydi.

 

Mezarın içerisine usulca indim. Oğlumu yerleştirmek için hafifçe öne eğilirken duraksadım. Onu oraya bırakma gerçeği kalbimi delik deşik ediyordu. Doğruldum. Evladımı sardıkları bez parçasını göğsüme doğru bastırdım. Başımı kefene gömüp hiç duymadığım kokusunu ciğerlerime çekmek için derin bir nefes aldım. Psikolojik bir şey mi yoksa gerçekten mi oldu bilmiyorum ama burnuma ona has bir koku doldu.

 

Burnumun direği sızladı. Acım beni aştı, dağ oldu. Daha fazla dayanamadım. Kollarımın arasında göğsüme sıkıca bastırmaya devam ederken hıçkırıklara boğuldum. Ağlamalarım şiddetleniyor, feryatlara dönüyordu. Bu kadar acıyı kaldıramıyordum. Benim ölmem gerekiyordu onun değil. Günahkar olan bendim o değil. Kalbim, ciğerlerimi tıkayan bir düğüm haline geldi. Yaşadığım duyguların tarifi yoktu. Tek bildiğim bütün kemiklerimi aynı anda kırsalar bu kadar canım yanmazdı. Bu bir insanın kaldırabileceğinden çok daha fazlaydı.

 

Bedenim ağlamanın etkisiyle sarsılırken ilk kez ne duygularımı ne de ağlamalarımı kontrol edebiliyordum. İçimdeki acı fazlaydı, dayanamıyordum. Bu kayıp, bu acı, bedenime de aklıma da ağır geliyordu. Minicik bedenin toprağa gireceğini düşündükçe delirecek gibi oluyordum. Kendimi toparlayamıyordum. Ağlamam, öfkem, pişmanlığım, kalbimin acısı hepsi ama hepsi birbirine girmiş haldeydi.

 

Ne kadar olduğunu bilmediğim bir süre oğlumun kokusunu ciğerlerime çekerek ağladım. Akan gözyaşlarımla acım katlandı. Bedenim krize girmişçesine titriyordu. Omzuma koyulan bir el ile başımı gömdüğüm kefenden kaldırdım. Tepemde bana bakan Hamdi Baba başıyla mezara koymamı işaret etti. Bedenim, ellerim, dizlerim kısacası bütün vücudumu zangır zangır titremesi arttı. Son kez kokusunu içime çektim. Tüm pişmanlığımla "Özür dilerim babacığım. Seni korumayı beceremediğim için özür dilerim. " diye fısıldadım.

 

Kollarımdaki ağırlığı tüy kadar hafif olan lakin kalbimdeki ağırlığı dünyadaki hiç bir ağırlığa eş değer olmayan bedeni usulca toprağa bıraktım. Elini uzatan Yavuz'un elinden sıkıca tuttum. Mezardan çıkınca son kez canımdan cana baktım. Yavuz'un elime tutuşturduğu kürekle ilk toprağı atarken emindim artık. Ben insanlığımı, kalbimi, sevgimi, aydınlığımı, yaşama sevincimi en önemlisi ise unvanımı toprağın altına gömüyordum. Artık sadece Aras Yiğitsoy'dum.

 

Küçücük mezarının üzerini örtmek uzun sürmedi. Beraber yaşadığımız zaman gibi ayrılma zamanımız da kısacık sürdü. Herkes bir bir giderken oğlumla tek başıma kaldım. "Senden yaşama hakkını aldım. Senden gülümseme hakkını aldım. Senden annenin sıcak kucağını, tatlı bakışını aldım. Biliyorum yaptığımın telafisi yok ama beni affet oğlum. Seni koruyamadığım için, bizimle olduğun süre boyunca sana sevgimi hissettirmekte aciz kaldığım için beni affet." Cümleler ağzımdan güçlükle dökülüyordu.

 

"Seni dayına emanet ediyorum oğlum. Annenle ben yanına gelene kadar bizi bekle olur mu?" Veda zamanı gelmişti artık... Üzerini toprakla örttüğüm evladımın son kez toprağını okşadım. Gözlerimden akan yaşı elimin tersiyle silip oturduğum yerden doğruldum. Yan tarafta yatan Ozan'ın mezarına doğru yavaş adımlarla yürüdüm. Ellerimi kaldırıp dua etmeye başladım. Duam sonunda ellerimi yüzüme sürdüm. Mezar taşına parmak uçlarımı sürerken. "Seninle tanışmak için bambaşka hayallerim vardı. Kız kardeşini istemeye, onu her zaman mutlu edeceğimin sözünü vermeye gelecektim." dedim.

 

Nefesim kesildi. Yerine derin bir soluk aldım. "Ben kız kardeşini de yeğenini de koruyamadım. Onlara bir şey olmasına engel olamadım." Burnumu elimin tersiyle sildim. "Ama sana söz veriyorum Sena artık benim yüzümden üzülmeyecek, ruhunda yeni yaralar açılmayacak. Gerekirse benden gidecek, acılarına acı eklenmeyecek." Gözlerim evladımın ıslak toprağına kaydı. "Senin adını taşıyan oğlum sana emanet, ben ona bakmayı beceremedim ama sen iyi bak olur mu?"

 

Konuşmak için olan azıcık dermanım da tükendi. Her şeyimi arkamda bırakıp mezarlıktan çıkmak için yürüdüm. Biraz ileride bekleyen Yavuz "Bir saniye" diyerek telefonu kulağından çekti. "Abi, Yeliz seninle konuşmak istiyor." deyince başımı sallayıp telefona uzandım. Konuşmaya mecalim yoktu. Ama güçlü görünmek zorundaydım. "Efendim Yeliz." Sanki bu anı bekliyormuş gibi ağlayan sesine eklenen telaşlı sesiyle "Aras, Sena uyandı. Bebeği karnında göremeyince sinir krizi geçirdi. Sakinleştirici verdiler. Biran önce gelsen iyi olacak." dedi.

 

"Geliyoruz Yeliz." dedim durgun bir sesle. Telefonu Yavuz'a uzattım. Ben şimdi Sena'ya ne diyecektim? Onun masum gözlerinin içine nasıl bakacaktım? Kendim çaresizliğin cehenneminde yanarken Sena'ya nasıl çare olacaktım? Karanlığım aydınlığa çıkıyor derken her geçen gün kendimle beraber Sena'yı da karanlığa sürüklüyordum. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Cıvıldayarak uçan kuşların sesi kulağıma doldu. Hafif bir meltem bahar çiçeklerinin kokusunu burnuma getirdi. Benim aksime hepsi mutluydu.

 

Sessizce arabaya doğru ilerledik. Yüreğimizin derdi dilimize o kadar ağır geliyordu ki yol boyu hiçbirimizin ağzından tek kelime çıkmamıştı. Hastaneye ulaştığımızda arabadan inip hızlı ama bir o kadar da yavaş adımlarla Sena'nın odasına doğru yürüdüm. Attığım her adımda yüreğimin ta orta yerine bir hançer saplansa da Sena'nın karşısına çıkmak zorundaydım. Bana şifa olan kadına cefa olduğumu gözlerinin içine bakarak söylemek zorundaydım.

 

Kapının önüne gelince duraksadım. Göğsüm ciğerlerime yeterli nefes alamıyormuş gibi inip kalktı. Derin bir nefes aldım. Kapıyı açmak için kulpa uzatıp gözlerimi sıkıca kapattım. Kendimi hazır hissetmek istiyordum lakin ne kadar beklersem bekleyeyim hazır hissetmeyeceğimi biliyordum. Kaçmanın faydası yoktu. Lanet yüzleşme er ya da geç olacak ve ben evladımla beraber karımı da kaybedecektim. Hamdi Baba'nın koridorun diğer ucundan "Evlat" diyen sesiyle gözlerim yavaşça açıldı. Gözyaşlarımı silme gereği duymadan başımı ondan tarafa çevirdim.

 

Hamdi Baba arkasında bekleyen Yavuz ile birlikte bana bakıyordu. Benim gibi gözleri yaşlı olan Hamdi Baba yüzüme kederle bakarken başıyla karşıda duran sandalyeleri gösterdi. Sandalyelere doğru yürüdüm. Hamdi Babanın yanına oturdum. Derin bir nefes alıp verdi. Söyleyeceği her neyse diline de yüreğine de ağır geldiği belliydi. "Yükün ağır evlat. Yükün taşıyabileceğinden çok daha ağır." dedi. Bakışlarından Aslan öldüğü gün yaşadığı acının aynısını bugün benim evladımdan ayrılırken de yaşadığını görebiliyordum. "Aynı acıdan yanmanı istemesem de yandın evlat. Yüreğindeki yangını da en iyi ben bilirim."

 

Elini omzuma koydu. "Canının yanmasına engel olamam, yüreğindeki yangını söküp atamam lakin baban olarak her zaman buradayım." Kendimi daha fazla tutamayarak Hamdi Babaya sıkıca sarıldım. Hıçkırarak ağlamak istesem de yüreğim buz kesti, yapamadım. Sanki eski, ruhsuz halime dönüyordum. Bağıra çağıra değil de eskisi gibi için için ağlayabiliyordum. Hamdi Baba sırtımı sıvazlarken "Her şey düzelecek evlat. Acını unutacaksın demiyorum ama azalacak. Günden güne azalacak." dedi.

 

Kendimi ondan ayırırken avaz avaz söylediklerine inanmadığımı söylemek istesem de bir şeyler konuşmama izin vermedi. Elini dizime vuran Hamdi Baba "Derlermiş ki; insan sevdiği birini kaybettiğinde yüreğinde 40 mum yanarmış. Her geçen gün bir mum sönermiş. 40. gün ise tek bir mum kalırmış ve o mumum ateşi sonsuza dek yanarmış...Evladının mumu yüreğinde sonsuza denk yanacak lakin biraz önce de söylediğim gibi ilk günkü acısıyla değil evlat." dedi.

 

İkna olmayan bakışlarımı fark etmiş olacak ki "Nereden biliyorsun baba dersen kendimden ve anandan biliyorum. Aslan'ın acısı hala yüreğimizde ama ilk günkü gibi ağır değil. Yaşınız genç tekrar anne baba olursunuz." deyince yüzüm istemsizce buruştu. Sena'ya tekrar yakınlaşacağımı asla düşünmüyordum. O, bensiz daha mutlu olacaktı. Hamdi Baba ise tepkimi yanlış anladı. "Evlat, bebeğiniz olmaz diye düşünme, bak bize kaç yaşından sonra Allah önce iki tane erkek evlat." derken Yavuz ile beni gösterdi. "Sonra da iki kız evlat verdi."

 

Söyledikleri sonrası kendimi açıklama gereği duysam da yapamadım. Sena ile ilgili aldığım kararı bilirlerse beni durdurmaya çalışacaklarını biliyordum. Bir elimin tırnaklarını diğer elime geçirirken "Baba, benim yüzümden oldu. Ben, onu korumaya çalışırken sevgimi gösteremediğim için oldu." cümleleri bilinçsizce dudaklarımdan döküldü. Hamdi Baba acıyla güldü. "Evlat, aynı şeyleri bundan 13 sene evvel benim söylediğimi bilmek seni azda olsa rahatlatır mıydı?" diye sorunca kısılan gözlerimle ona baktım.

 

"Aslan benimle, senin oğlun gibi kısacık bir süre yaşamadı senelerce yaşadı. Senelerce gerçek sevgimi görmek için bekledi ama ben onun canını korumaya o kadar odaklanmıştım ki ölene kadar ona eksik verdiğim sevgiyi anlayamadım." derken sesindeki pişmanlık ve keder ete kemiğe büründü. "Kimseye bir şey diyemedim lakin senelerce onun ölümünden kendimi suçladım. Ben ona sevgimi gösterseydim belki de hiç bir şey böyle olmayacaktı diye gecelerce düşündüm." Soluğunu sesli bir şekilde verdi. "Şimdi görüyorum ki onun ölümü benim suçum değildi, kaderdi."

 

Aslan ile Hamdi Baba arasındaki ilişkiyi ilk kez duyuyordum. Esma Ana ile sürekli bahsi geçse de Hamdi Baba, Aslan ile ilgili iş ve ölümü dışında asla konuşmazdı. Cevap vermek için dudaklarım aralandığı esnada Sena'nın odasının kapısı açıldı. Gözleri kan çanağına dönen Yeliz "Aras, Sena uyanmak üzere." deyince "Geliyorum." cevabını verdim. Ellerimi dizlerime sürüp ayağa kalktım. "İzninle baba." Gözleriyle onayladı. Beni taşımayı reddeden dizlerimle odaya girip kapıyı ardımdan kapattım. Yatağa doğru yürürken Sena'nın yüzüne baktım. Yüzü ameliyattan sonra gördüğümden daha solgundu. Yüzündeki keskin çizgiler kasılmış, dudakları ise mutsuzlukla bükülmüştü.

 

Karşısındaki koltuğa yürüdüm. En ağır hesaplaşma zamanıydı. Diri diri derimi yüzseler bu kadar acı çekmezdim. Bu öyle bir imtihan öyle bir acıydı ki ne günahımı taşımaya gücüm vardı ne de günahım için af dilemeye yüzüm. Bakışlarım Sena'nın üzerinde gezinirken kirpikleri usulca aralandı. "Aras." diye mırıldandı. Boğazımı temizleyip nereye kaybolduğunu bilmediğim sesimi güçlükle buldum. "Buradayım."

 

Başını benden tarafa çevirdi. Yorgun gözleri gözlerimle buluştu. "Çok kötü bir kabus gördüm." Duraksayıp susuzluktan çatlayan dudaklarını dilinin ucuyla ıslattı. Gözleri buğulanırken "O kadar kötüydü ki hatırlamak bile kalbime tarifsiz bir acı veriyor." dedi. Gözlerini kapatıp bir süre bekledikten sonra araladı. "Bebeğimiz... Bebeğimiz ölüyordu." Yutkundu. Başını iki yana salladı. "Neyse ki kötü bir kabustu, göğsümden vurulmam büyük şans."

 

Göğsünden vurulmasını lütuf olarak gören kadına ben bebeğinin öldüğünü nasıl anlatacaktım? Yapamazdım. Ne o bunu duyacak kadar güçlüydü ne de ben ona bu söyleyecek kadar. Acımızla yüzleşebilecek kadar gücümüz yoktu. Eğer karnı azda olsa büyümemiş olsaydı en azından kendisini toparlayana kadar bir şeyleri saklayabilirdik lakin şimdi bu şansımızda yoktu. Oğlumuz içinde hareket etmeye ve kendini göstermeye çoktan başlamıştı.

 

Söylediklerini cevapsız bıraktığımı görünce tedirgin bir sesle "Aras, bir sorun mu var?" diye sordu. Cevap veremedim. Bedenim kaskatı kesildi. Sena olduğu yerde kıpırdandı. "Aras gördüklerim sadece bir kabustu değil mi? Bebeğim hala yaşıyor değil mi?" derken sesinde ki korku bütün bedenimde berbat bir etki yarattı. Dilim ise hala laldi. İstesem de ağzımdan tek kelime dökülmesine izin veremiyordum.

 

Sena'nın gözleri korkuyla açılırken elleri karnını buldu. Oradaki boşluğu hissettiğini biliyordum. "Bebeğim, bebeğim nerede? Aras bebeğim nerede?" diye sorarken eliyle karnını yoklamaya devam ediyordu. Ne diyeceğimi, nasıl teselli edeceğimi bilmiyordum. Mahkum olduğum karanlığın en ağır gününü yaşıyordum ve ne yazık ki bu yangında tek başıma değildim. Mavi mücevherlerindeki kırmızılıklar gözlerinden boşalan yaşlarla artıyordu.

 

 

Yalvaran gözleri gözlerimi bulurken tıpkı gözleri gibi yalvaran sesiyle "Aras ne olur, ne olur bebeğimizin iyi olduğunu söyle. Onun bizi bırakmadığını söyle." dedi. Kendimi kastığımın için çenem titriyordu. İradem zayıflıyordu. Saklamaya çalıştığım duygularım Sena'nın halini gördükçe başa çıkamayacağım bir hal alıyordu. Sessizliğimi görünce ağlamaları önce "Aras yalvarırım." diyen yakarışlara dönüştü. Gözlerimi gözlerinden kaçırınca da "Hayır. Hayır o ölmüş olamaz." diyen haykırışlara.

 

Yerimden kalkıp onu kollarımın arasına almak istesem de izin vermedi. Çırpınışları her saniye daha da artıyordu ve ben oğlumdan sonra onu kaybetmekten ölesiye korkuyordum. "Sena, Sena'm dikişlerini açtıracaksın." derken beni duymuyordu. "Beni Çağlar' götür, bebeğime baksın." diyerek kolundaki serumu çıkarıp yerinden kalkmaya yeltendiği anda gücümü arttırarak Sena'yı kollarımın arasına aldım. Başını göğsüme yasladım. "Aras yalvarırım, oğlumuz yaşıyor de. Yalvarırım.." derken bedeninin titremeye başladı. Yeliz'in söylediği şey oluyordu. Sena tekrar sinir krizi geçiriyordu.

 

Sena'yı kendimden uzaklaştırıp önüne düşen saçları elimle çekerken boğuk sesimle "Güzelim, bana bak" dedim. Bakmadı. "Oğlumu getir bana." diyen yalvarmaları dışında bir şey duymadığına emindim. "Yavuz." diye bağırdım. Odanın kapısı açıldı. Önce elinde şırınga ile hazır bekleyen Yavuz içeriye girdi hemen arkasından da Yeliz. Yavuz elinde tuttuğu enjektördeki ilacı Sena'nın koluna enjekte ederken Yeliz ise göz yaşları içerisinde Sena'yı sakinleştirmeye çalışıyordu. Lakin çabalarımız nafileydi. Sena hiçbirimizi duymuyordu.

 

Yavuz'un yaptığı sakinleştiriciden sonra titremesi azalan Sena'nın bir süre sonra haykırışları da sessizliğe karıştı. Gözlerinin kapandığını görünce başını usulca yastığa bıraktım. Islak yüzünü parmak uçlarımla okşadım. Kayıplar konusunda zayıf olan Sena'mı ayağa nasıl kaldıracaktım? Delirirse ben ne yapardım?

 

Daha fazla burada kalamıyordum. Oda üzerime üzerime geliyordu. Nefes alamadığımı hissettim. Elimle üzerimdeki siyah tişörtün yakasını çekiştirdim. Bir işe yaramadı. Hala ciğerlerime yeterli oksijeni alamıyordum. Kamufle ettiğim duygularımı daha fazla kontrol altında tutamıyordum. Yavuz'un gözlerine baktım. Zihnimden geçenleri anlamış gibi "Ben buradayım abi, bir şey olursa ararım seni." deyince başımla onayladım.

 

İçimdeki yangının gözyaşlarına dönüşmesi için dışarı çıkmak zorundaydım. Sena'nın yanında ağlamaya hakkım yoktu. Ona bu acıyı yaşatan benken acısına ortak olmaya hakkım yoktu. Ne evladım olmasına layıktım ne de onun acısını insanlarla paylaşmaya... Sena'ya doğru eğildim. Saçlarını usulca okşayıp alnına bir öpücük bıraktım. Hastane odası serin olmasına rağmen teni yanıyordu. Yüreğindeki yangın tenine vuracak kadar büyüktü.

 

Doğrulup dışarıya çıkmak için adımımı atacağım esnada Sena'nın sıcak elleri soğuk ellerime değdi. Başımı hızla ondan taraf çevirdim. Gözleri kapalıydı. Belli belirsiz çıkan sesiyle "Aras bana oğlumuzu getir." diye mırıldandı. Akmayacağına söz verdiğim yaşlarım gözlerimden firar etti. Boğazımda oluşan yumrudan kurtulmak için yutkunsam da işe yaramadı. Güçlükle ayakta duruyordum. "Özür dilerim." deyip kapıya doğru ilerledim.

 

Hastaneden kendimi dışarıya attığımda ne yapacağımı neredeyse gideceğimi bilemez haldeydim. Hiçbir yere sığamıyordum. Yer ile gök arasında sıkışıp kaldım. Kendimi hiçbir yere ait hissetmiyordum. Bilinçsizce arabaya doğru ilerledim. Cebimdeki anahtarı çıkarıp arabayı açtıktan sonra içine geçtim. Nereye gideceğimi bilemez halde hareket eden arabayla hızla ilerlemeye başladım. Arabayı bir yere vurma ya da kafama sıkıp dünya denen cehennemden siktir olup gitme düşünceleri beynimde dönüp dursa da kendime engel oldum. Sena'yı acılarıyla yalnız bırakamazdım.

 

Zihnimde biriken düşünceler o kadar yoğundu ki arabayı durdurana kadar kendimi en huzurlu yere evimize getirdiğimin bile farkına varamamıştım. Arabadan yavaşça indim. Kapıdaki korumalar kapı önünde sıraya geçip "Başın sağ olsun abi." derken başımla cevap vermek dışında bir şey yapmadım. Sahi başım gerçekten sağ mıydı? Sevdiğini kaybeden sağ kalıyor muydu? Kalmıyordu. Başım da, kendim de çoktan ölmüştü.

 

Eve girince merdivenlere doğru yürüdüm. Bilinçsizce ilerliyordum lakin aklımın da kalbimin de beni en doğru yere götüreceğini biliyordum. Merdiven trabzanlarına elimi koyup etrafa bakarken derin bir nefes aldım. Daha dün sabah kahkahalarımıza şahit olan ev şimdi ölüm sessizliğine bürünmüştü. Daha dün sabah her rengi içinde barındıran ev siyahtan daha siyaha dönüşmüştü. Sanki bu saatten yaşayacağımız hayatı yansıtıyordu .

 

Merdivenden yukarıya doğru çıktım. Yatak odasına gideceğimi düşünsem de ayaklarım beni başka bir yere götürdü. Oğlumuz için hazırlanan odaya doğru yürüdüm. Parmaklarım kapısında gezinirken ay ışığının aydınlattığı odaya baktım. Sena ile yerleştirmeyi planladığım eşyalar kolilerde odanın ortasında duruyordu. Adımlarım beşiğin yanında duran koltuğa doğru ilerledi. Sena geceleri kalktığında rahat etsin diye bebek odasına rahat, sallanabilir bir koltuk aldırmıştım.

 

Hemen yanındaki komodinin üzerine de oğlumuzun ilk ultrason resmini çerçeveletip koydurmuştum. İlk ultrasona kavgalı olduğumuz dönemden girdiği için Sena bende ultrason fotoğrafı olduğunu bilmiyordu. Bense ona sürpriz yapma hevesiyle oda yapılana kadar bu bilgiyi kendime saklı tutmuştum. Yüreğimi dağlayan çerçeveye baktım. Dizlerim beni taşımaktan vazgeçince koltuğun üzerine yığılıp kaldım. Titreyen ellerim çerçeveyi buldu. Ultrason fotoğrafına uzun uzun baktım.

 

"Annen benden gittiğinde yüreğimde yeşerttiğim nefretle ortalığı yakıp yıktım. Şimdi sen gittin ve ben ölmek dışında bir şey yapmak istemiyorum oğlum." Gözümden çerçeveye bir damla yaş düştü. "Senin intikamını alacak kadar bile kendimi güçlü hissetmiyorum. Senin gelişin gücüme güç katarken gidişin beni acizleştirdi, güçsüzleştirdi. Ayağa kalkmaya bile dermanım yok." Duraksayıp boğazımı lav misali yakan soluklarımdan birini daha verdim.

 

Çerçeveyi özlemle okşadım. "Keşke zamanı geriye alma şansım olsa, keşke sana sevgimi ispatlama en önemlisi de seni yaşatabilme şansım olsa. Bunları yapabilmem karşılığında canımı isteseler canımı veririm. " Başımı hiddetle iki yana salladım. "Ama yok, öyle bir şansım yok. Seni geri getirebilme şansım yok. Annene mutluluğunu geri verme şansım yok. Ne seni ne de anneni koruma şansım yok."

 

Titreyen nefesimi verdim. Gözlerimi sıkıca kapattım. Nedensizce gözümün önüne oğlumun büyümüş hali geldi. Kocaman delikanlı olmuş, bana ve Sena'ya sımsıkı sarılan hali.. Gözlerim açıldı. "Eğer...Eğer sen olsaydın anneni korurdun, değil mi babacığım?" derken dudaklarıma buruk bir tebessüm yerleşti. Bir kaç saniye içerisinde de silindi. "Ama sen öyle bir gittin ki içimde bana dair bir şey bırakmadın. Ruhumda bir şeyler söndü. Artık ne adımın ne de soyadımın önemi kaldı. Beni öyle bir cehenneme attın ki babacığım her nefes alıp verişimde seni koruyamadığım için kendimden nefret ediyorum." Cümlelerim biterken ruhum karanlığa bedenim ise hıçkırıklara teslim oldu.

 

1 HAFTA SONRA

 

 

Seneler önce bir kitapta aşık olmaması gereken iki karakter birbirine aşık oluyordu. Oysa erkeğin, bir saniyeliğine bile olsa kendini kontrol altında tutamaması kıza ölüm getirecekti. Kız ise buna rağmen ölümü göze alıp erkeğin yanında kalmaya devam ediyordu. Tıpkı bizde olduğu gibi. Ve orada geçen cümleler bizi daha doğrusu beni anlatıyordu. "Aslan kuzuya aşık olur. Ne mazoşist ve hastalıklı bir aslan." Ben oradaki aslandım işte. Hastalıklı, mazoşist...

 

Sena ile ilk karşılaştığımız anda buralardan çekip gitmem gerekirdi. Onun hayatıma dahil olmasına izin vermemem gerekirdi. Ben Aras Yiğitsoy'dum. Eğer en başında gerçekten onun hayatımdan gitmesini isteseydim ne babanın ne de Yavuz'un kararıma karşı çıkmalarını dinlemez, Sena'yı hayatımdan çıkarırdım. Lakin onun gitmesini bende istememiştim. Aptal gibi onun hayatımda kalmasına göz yummuştum. Benimle yanmasına izin vermiştim.

 

Ellerimi hırsla saçlarımın arasına geçirip çekiştirdim. Öfkeli çıkan sesimle "Arabanın patlatıldığı gün onu göndermem gerekiyordu. Senelerce nasıl uzaktan koruduysam o saatten sonra da o şekilde korumam gerekiyordu." derken ağzımdan çıkan her kelimede kendime karşı olan nefretim büyüyordu. Nasıl böyle bir hata yapabilmiştim? Onu canımdan çok severken benimle yanmasına nasıl izin verebilmiştim?

 

Keşke Savcı'nın dediği gibi olsaydı işler. Sena, benim kim olduğumu öğrendiği anda benden vazgeçseydi. Bir ömür benden nefret etseydi de yanımda durmasaydı. Gerçi aptallığın büyüğü bendeydi. Ona hiçbir şey söylememeliydim. Benim kim olduğumu öğrenmesine izin vermemeliydim. Keşke... Keşke.. Keşke.. Derin bir nefes verip elimi sertçe masaya vurdum. Keşkeler için çok geç kalmıştım. Bir şeyleri değiştirmek için çok geç kalmıştım.

 

En kötüsü de Sena'nın karşısına çıkacak cesareti hala gösterememiştim. Ona ne diyeceğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Bebeği ölen bir anne nasıl teselli edilirdi ki? Ne denirdi? Hele de bebeğimizin katili benken Sena'ya nasıl bir açıklama yapabilirdim? Karşısına çıkıp ne diyecektim? "Özür dilerim. Senin beni çekip çıkarmak için kendinden vazgeçtiğin karanlığım ve cehennemim yüzünden oğlumuzun ölümüne sebep oldum. Hatalıyım beni affet mi?" Kim böyle büyük bir günahı affederdi ki? Kim evladının katili olan adamı affederdi?

 

Nefes alamadığımı hissettim. Oturduğum koltuktan kalkıp pencerenin önüne doğru yürüdüm. Son üç gündür her akşamüzeri olduğu gibi bu günde yağmur yağıyordu. Pencereyi usulca araladım. Ciğerlerime ıslanan toprak kokusunu çekerken gözlerimi de bir daha asla açmamayı umarak sıkıca yumdum. Ciğerlerime çektiğim her soluk geçtiği yerleri kızgın demirle dağlıyordu. Uyku ise semtime bile uğramıyordu artık. Kısacası yaşamak omuzlarıma yük olmuştu. Ölmek istiyordum.

 

Evladımın acısı yüreğimde ağır bir yükken bir de Sena'sız kalmayı kaldıramıyordum. Kokusunu, sesini, bakışlarını özlemiştim. Her gözümü kapattığımda ya mezarlığı ya da Sena'nın ağlayan gözlerini görüyordum. Bana ihtiyacı vardı, hissediyordum. Ama yapamazdım. Ona gidemezdim. Ne kadar istersem isteyeyim, ne kadar özlersem özleyeyim Sena'nın yanına gidemezdim. Benim yanımda olduğu sürece güvende olmayacaktı. Benim yanımda olduğu sürece acılarından kurtulamayacaktı. Bende ondan giderek onun gitmesine izin vermiştim.

 

Bir yanım yaptığımın bencillik olduğunu haykırsa da diğer yanım olması gerekenin bu olduğunu biliyordu. Evet bizim evladımız ölmüştü ve Sena'nın en çok bana ihtiyacı vardı. Ben nasıl hava gibi su gibi ona ihtiyaç duyuyorsam oda bana ihtiyaç duyuyordu. Evladımızın yarım bıraktığı yokluğunu benimle tamamlamak istiyordu. Lakin olmazdı. Benimle olmak demek yeni kayıplara davetiye çıkarmaktı. Benimle olmak demek her gün korku, her gün ölümdü. Sırf bu yüzden bile yollarımızın ayrılma zamanı gelmişti.

 

İç sesimin "Belki de Sena'da seninle aynı fikirdedir Aras." diyen sesiyle yüreğim buz kesti. Haklı olma ihtimali yüksekti. Yavuz'a beni sadece bir kez sormuş sonrasında ise ben yokmuşum gibi hayatına devam etmeye çalışmıştı. Tabi buna ne kadar devam etmek denirse. Göğsünde olan yarası hayati risk teşkil etmese de rahat hareket etmesine engeldi. Kendisine tam olarak geleli iki gün olmuştu. Psikolojik boyutunu söylemiyordum bile. Beni düşünmesini beklemek bencillikten başka bir şey değildi.

 

Ayrıca ben bunları düşünürken iç sesin de söylediği gibi belki de Sena benden çoktan vazgeçmişti. Beni cehennemimde bırakıp kendisine temiz bir sayfa açmaya karar vermişti. Alma ihtimali olan kararları kalbimi ağrıtsa da haklı olduğunu ve bunları istemeye hakkı olduğunu biliyordum. Sena, benim ona yaşattığım acıları değil sonsuz bir mutluluğu hak ediyordu. Ruhu o kadar temizdi ki kirlenmeyi hak etmiyordu. Benim yanımda olursa bugün olmazsa bile bir gün kirlenecekti.

 

Parmağımda takılı olan alyansı baş parmağımla oynattım. Aklımla kalbim çelişiyordu. Biraz önce konuşan aklım beni terk ederken sıra kalbime geldi. Nasıl dayanacaktım ben onsuzluğa? Nasıl onsuz nefes almayı başaracaktım? Önceden ayakta kalmamı sağlayan nefretim vardı. Ona karşı olan bitmek bilmeyen özlemimin önüne geçiyordu. Şimdi ise pişmanlıktan başka bir şeyim yoktu. Kendimden her gün, her dakika her saniye nefret etmem ona olan özlemimin önüne geçmeye yeter miydi?

 

Yetmezdi. Ama başka çaremde yoktu. Sevdiğim kadına daha fazla acı çektirmeye hakkım yoktu. Henüz açılan yaralarını sarmayı becerememişken daha derin yaralar açmaya hakkım yoktu. Onu uzaktan sevmeye devam edecektim. Onun mutlu olması için gerekirse benden kilometrelerce uzağa gitmesine, başka bir tende uyanmasına, yeni bir aile kurmasına göz yumacaktım. Ben ise onun 13 yıl boyunca yaşadığı hayata dönecektim. Ne kalbime ne de yatağıma kimseyi almayacaktım. Parmağımdaki alyans ölene kadar benimle yaşayacaktı. Tıpkı ölene kadar benim ile kalbimde yaşayacak olan Sena gibi.

 

Çiseleyen yağmur damlalarının sesi arasında odanın kapısı açıldı. Yavuz, temiz kıyafet getirmiş olmalıydı. Sena ile karşılaşmak istemediğim için eve kıyafet almaya dahi gitmiyordum. Depodaki koltukta uyuyup uyanıyordum. Yavuz gün içerisinde ara ara eve uğruyor sonrasında da galeriye geliyordu. Yanımda kalmasını istemesem de "Abi, benim evladım ölseydi sen beni tek mi bırakacaktın?" sorusundan sonra veremediğim cevapla beraber itiraz etmeyi de bıraktım.

 

Odanın kapısı kapanırken esen rüzgarla burnuma Sena'nın kokusu doldu. Burada olamazdı değil mi? Kokunun sahibi o olamazdı. Kimin geldiğine bakmak istesem de bedenim izin vermedi. O değilse yaşayacağım hayal kırıklığını bildiğim için kokusunu içime çekmekle yetindim. Adımlar yanıma yaklaştı. En sonunda da arkamda durdu. Ürperen tenimden gelenin Sena olduğuna emin olmuştum. Yüzünü görmesem de onun varlığını yanımda hissedebiliyordum.

 

"Daha benden ne kadar kaçacaksın Aras?" diyen yorgun sesini duyunca tükürüğüm boğazımda takılı kaldı. Ölene kadar diyemedim. Ondan ölene kadar kaçacağımı söyleyemedim. Son zamanlarda sürekli olduğu gibi sesim bilmediğim bir yerlerde saklanmıştı. Kararımı uygulamak için duygularımı saklamak ve güçlü olmak zorundaydım. Bakışlarımı ifadesiz tutarak ondan tarafa döndüm. Her baktığımda ruhumu aydınlatan mavi mücevherler karanlığa bürünmüştü. Göz altları çökmüş, yüzünü asla terk etmeyen masum bakışları yok oluşun yansıması haline gelmişti.

 

Çantasını masanın üzerine bırakırken kaşları havalandı. "Bir cevap vermeyecek misin?" Cevap vermeyi unuttuğumu o ana kadar fark etmedim bile. Üst dudağımı içe doğru çekip alt dişlerimle ısırdım. Ona sarılmamak için kendimi zor tutuyordum. Birkaç saniye bekledikten sonra başımı birkaç kez salladım. Sesimi kayıtsız tutmaya çalışarak "Senden kaçmıyorum Avukat. Sadece işlerim yoğundu." Başını aşağı yukarı sallarken tek düze çıkan sesiyle "Eminim öyledir." dedi.

 

Ne cevap vereceğimi bilmediğimden konuyu değiştirmek en mantıklı olandı. Karşımdaki koltukları elimle işaret ederken "Oturmaz mısın?" diye sordum. Cevap vermeden koltuklara doğru yürüdü. Bende arkasından ilerledim ve karşısına oturdum. Bir buçuk hafta öncesine kadar birbirine aşkla bakan gözlerimiz vardı şimdi ise gergin havayı daha da geren buz gibi sözlerimiz ve gözlerimiz...

 

Sena öne doğru eğilip ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi. Gözlerimin içine hesap soracağını belli eden keskin gözlerini dikti. Yüzleşme vakti gelmişti. "Gerçekten işleri bıraktın mı?" Sormasını beklediğim soru bu değildi. Ağzım şaşkınlıkla aralandı ve birkaç saniye öyle kaldı. Sonrasında kafamı hafifçe iki yana salladım. Şaşkınlığım cevap olmuş olsa gerek dudakları tek çizgi halini alırken başını sallayıp olduğu yerde huzursuzca kıpırdandı.

 

Gözlerinde onda daha önce görmediğim ürkütücü bakışlar belirdi. Sıkıntıyla şakaklarımı ovuşturdum. "Demek doğru. Ünlü mafya babası Aras Yiğitsoy oğlunun intikamını almak yerine korkak gibi köşesine çekildi öyle mi?" dedi. Duyduğum sözlerle afalladım. Ben korkaklığımdan değil acımı yaşamak istediğim için köşeme çekilmiştim. Ölene kadar evladımın yasını tutmak için her şeyi silip atmıştım. Kendimi savunmak isteyerek dudaklarım aralandığı esnada Sena'nın susmamı isteyen eli havalanınca araladığım dudaklarımı geri kapattım.

 

"Bir buçuk hafta önce ben gidersem ailemiz dağılır diyen adam şimdi ailemizi başsız bırakıyor öyle mi? Tıpkı oğlumuz.." derken sesi titredi. "Gibi sevdiklerimizi de ölüme terk ediyor öyle mi?" Amacım kesinlikle bu değildi. Ben sadece durmak istiyordum. Durmak ve durulmak. "Sena, benim niyetim kimseyi ateşe atmak değil. Ama beni de anla. Artık durmam lazım. Hem seni hem kendimi hem de sevdiklerimi korumak için durmam lazım."

 

Başını iki yana salladı. "Yanılıyorsun Aras. Eğer sen durursan canımız daha çok yanacak. Eğer sen bırakırsan bizden oğlumuzdan daha fazlasını alacaklar." Gözleri buğulandı. Biraz daha öne eğildi. Sıcak elleri ellerimi kavradı. "Oğlumuz gitti ama ben buradayım. Sevdiklerin burada Aras. Ayağa kalkman lazım. Ayağa kalkmamız lazım. Doğacak çocuklarımızı, sevdiklerimizi korumak için buna mecbursun." Söylediği her cümle ruhumda öldüğüne emin olduğum bir yeri uyandırıyordu.

 

Bu sözleri söyleyen ben olmalıydım. Sena'yı teselli etmesi gereken ben olmalıydım. O bir anneydi ve canı benden daha çok yanıyordu ve ben ona teselli vermeyi bile becerememiştim. Ben ona şifa değil zehirdim. Ondan uzak durmak en doğru olandı. Ellerimi hızla ellerinden çektim. Afalladı. Ayağa kalktım. "Yapamam Sena, yapamam. Sende kendi iyiliğin için benden uzak dursan iyi olur." Gözlerim boş karnına kaydı. "Bir evladını kaybettin ama başka evlatlarının yaşamasını sağlayabilirsin."

 

Son cümle o kadar ağır gelmişti ki yüreğime, nefesim kesildi. Kendimi bir an önce odadan dışarıya atmak istiyordum. Kapıya doğru ilerlediğim anda ağlayan sesiyle "Beni bu acıyla daha ne kadar baş başa bırakacaksın? Senin omuzunda ağlamaya ihtiyacım varken beni daha ne kadar kokun sinen yastıkta uyuyakalmaya mahkum edeceksin?" diye bağırdı. "Oğlumuzu abime emanet ettin beni ise kimsesiz bıraktın. Peki hiç mi düşünmedin sende ellerimden kayıp gidersen ben güçlü kalamam, ölürüm." derken sesi git gide kısıldı.

 

Ağlayan sesi yüreğimi delerken kelimelerinin her biri boğazımda düğümlendi. Ben ne yapıyordum böyle? Sena'nın en çok bana ihtiyacı varken ona en iyi gelecek şeyin bensizlik olduğuna nasıl karar verebilmiştim? Oğlumuzu korumak isterken onsuz kalmışken şimdi aynı şeyi Sena'ya yapıyordum. Oysa onun tek istediği bendim. Yine bencilce davranmıştım. Yine olaylara sadece kendi açımdan bakmıştım. Arkamı hızla döndüm. Gözyaşları içerisinde bana bakan Sena'ya doğru adım atıp aramızdaki mesafeyi kapattım.

 

Onu kollarımın arasına çekip sıkıca sarıldım. Eksik parçam tamamlandı. Yüreğimdeki koca boşluğun bir kısmı doldu, diğer kısmı ise sonsuza kadar boş kalacaktı. Günlerdir hasret kaldığım kokusunu içime çektim. Onun bana ne kadar ihtiyacı varsa benim de ona o kadar ihtiyacım vardı. Saçlarının arasına öpücükler bırakırken "Özür dilerim Güzelim, her zaman olduğu gibi seni tek bıraktığım için özür dilerim" diyerek sayısız kez özür diledim. Sonuncu özrümden sonra Sena kollarımdan az da olsa ayrıldı.

 

Gözlerini gözlerime kilitledi. "Özür dileme. Kendini suçladığın için karşıma çıkmadığını biliyorum. Yüzüme bakmaya yüzün olmadığını bildiğin için eve gelmediğini de biliyorum." derken beni bu kadar iyi tanımasına şaşırmadan edemedim. "Ama unuttuğun bir şey var Aras." deyince kısılan gözlerimle yüzüne baktım. "Sen gereken bütün tedbirleri aldın. Etrafıma etten duvar ördün. Ben ise hata yaptım." Gözlerini sıkıca kapatıp yutkundu. Tekrar açıldığında yaşlar usulca yanağından çenesine yol çizdi. "Kadir'i dinleyip o çocuğun yanımıza gelmesine izin vermeseydim bebeğimiz hala yaşıyor olacaktı."

 

Ellerim telaşla akan yaşlarına giderken "Hayır, hayır, hayır Sena'm. Senin suçun değildi. Sen sadece bir çocuğun para kazanmasını istedin o kadar. Senin suçun değildi." deyince buruk bir tebessümle bana baktı. "O zaman senin suçunda değildi Aras. Kimsenin suçu değildi. Yaşadıklarımızın hepsi kaderdi." Duraksayıp burnunu çekti. Gözyaşlarıyla ıslanan dudaklarını yaladı. "İnsan sevdiklerinden çok fazla sınanınca kaderin büyüklüğüne karşı çıkmayı bırakıyor. Başına gelene bir şekilde razı oluyor."

 

Elleri ellerimi sıkıca kavradı. "Benim içinde kolay değil. Ne yüreğimdeki ne de karnımdaki boşluğu nasıl dolduracağım bilmiyorum." derken omuzlarını yukarı çekti. "Ama denemek zorundayız Aras. Canımız ne kadar yanarsa yansın kaderimize boyun eğmek zorundayız." deyince gözlerinin içerisine dikkatle baktım.

 

Gerçekten güçlü müydü yoksa güçlü mü görünmeye çalışıyordu anlayamıyordum. Kalbimdeki ses ise Sena'nın tekrar delirmemek için kendine dahi oyun oynadığını avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Geçen hafta sinir krizi geçiren kadın ile karşımdaki kadın aynı olamazdı. Yavuz'un gece gündüz ağlıyor, yemeden içmeden kesildi dediği kadınla karşımdaki kadın aynı olamazdı. Susarak ağlıyordu.

 

Böyle olmasına izin veremezdim. Ne pahasına olursa olsun acısını yaşamak zorundaydı. Bilinçaltında kalan duygularını açığa çıkarmazsa işleri daha da çıkmaza sokacaktı. Kollarım beline dolandı. Madem acısını yaşamak için bana ihtiyacı vardı, ben yanındaydım, istediği kadar yıkılabilirdi. Ben yıkıldığı yerden kaldırırdım. "Sena'm." diye konuşmaya başladığım esnada odanın kapısı aniden açıldı.

 

Sena korkuyla yerinden hafifçe sıçrarken benim öfkeli bakışlarım kapıya çevrildi. Nefes nefese kalan Yavuz önce bana sonrada Sena'ya baktı. Gözlerinde gördüğüm karanlıkla kaşlarım çatıldı. Yüzünde ise garip bir tebessüm vardı. Dudakları aralandı. İntikam dolu sesiyle "Abi, Kulaksızı bulduk." cümlesi döküldü.

 

ACUR: OLGUNLAŞMAMIŞ, ACI KAVUN

 

EVET BİR BÖLÜMÜN DAHA SONUNA GELDİK. İLK OLARAK AĞLAYAN OKURLARIMDAN ÖZÜR DİLERİM. 🥺🥺SİZİ ÜZMEK İSTEMEZDİM. 🥺🥺

 

İKİNCİ OLARAK İSE YENİ BÖLÜM HAFTAYA GELMEYECEK. ŞEHİR DIŞINA ÇIKACAĞIM VE YOĞUN BİR TEMPODA OLACAĞIM..🥺

 

BÖLÜMÜ NASIL BULDUNUZ?❤️

Bölüm : 10.01.2026 11:37 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...