53. Bölüm

YENİDEN DOĞUŞ

Gizem Gültekin
gizeemikoo

Kitabın sosyal medya sayfaları aşağıdadır. Bölümlerle ilgili bütün duyurular, fanların editleri sayfada paylaşılmaktadır. Sizi de bekliyorum.🌸

 

TikTok=GİZEEMİKOO

Instagram=GİZEEMİKOO

 

 

✨YILDIZI PARLATMAYI UNUTMAYIN LÜTFEN✨

🦋BARIŞMADAN ÖNCEKİ GÜNLER🦋

 

SENA

 

"Bazı anlamlar, kalıplara sığmıyor. Bazı anlamlar, kelimelere sığmıyor. Bazı anlamlar, insanın yüreğine sığmıyor. Bazı anlamlar, yaşarken lanet anlamını kazanıyor. Kazanmaması gereken anlamını, insanın canından can alarak kazanıyor. Ölüm gibi... Masum bir bebeğin ölümü gibi... Üç kelimeden oluşmasına rağmen insanın boğazda yumru oluşturan, Allah'ın cezası kelimeler dizini gibi... Bazı kelimeler, keşke anlamsız olarak kalsa, keşke anlamlarının ne ifade ettiğini asla anlamasak.. Keşke.. Keşke.. Keşke.."

 

Bahar güneşinin altında okuduğum kitaptaki cümleler boğazımda bir şey sıkışmasına sebep oldu. Hamile olan bir insan okumak için neden böyle bir kitabı seçerdi ki? Zaten bebeğimi kaybetmekten korkarken birde böyle bir drama okumama gerçekten gerek var mıydı? Elbette yoktu. Zihnime doluşan karanlık düşünceleri dağıtabilme umuduyla başımı iki tarafa sallasam da başarılı olamadım. Bastırmaya çalıştığım korkularım okuduğum kitap sayesinde gün yüzüne çıkmıştı.

 

Gözlerim yanmaya başladı. Derinden bir of çektim. Kitabın kapağını sertçe kapatırken "Aptal Sena, aptalsın sen. Okuyacak başka kitap bulamadın mı?" diye söylenmeye başladım. Kalbim sıkıntıyla kasılırken karnımdaki huzursuz kıpırtıyı hissedince boşta olan elimi karnımda gezdirdim. Kendimi huzursuz ettiğim yetmezmiş gibi oğlumu da huzursuz etmeyi başarmıştım. "Aferin Sena." diyerek iç geçirdim.

 

Ozan Aslan, tam olarak Aras'ın küçük versiyonu olacaktı. Ne zaman sıkılsam, sinirlerim bozulsa bu durumdan rahatsız olduğunu karnımın içerisindeki kıpır kıpır hareketleri ile dile getiriyordu. Ellerimle kocaman olmuş karnımı okşarken "Tamam anneciğim ben sakinim sende sakin ol. Sadece seçimlerime kızdım o kadar." dedim. Karnımı okşamaya devam ederken hareketlilik azaldı. Başımı sitemle iki tarafıma sallayıp gülümserken hıhlayarak nefesimi verdim. "Biliyor musun oğlum, ben senin adını yanlış seçmişim. Senin adın Junior Aras olmalıymış. Çünkü sen babanın aynısı olacaksın. Beni kimse üzemeyecek, kimse canımı yakamayacak ama sen hepsini yapacaksın."

 

Karnımda bir hareketlilik daha hissettim. Huzursuz zamanlarımda ki kıpırdanmalarını dahi çok seviyordum. Varlığını içimde hissetmek kalbime bahar getiriyordu. Karnımda büyüyen varlığın hareketlerini hissetmek, karnımın üzerinden de olsa ona dokunmak mükemmel bir histi. Gerçi arada bir duvar olmadan dokunmama az kalmıştı. Çağlar iki hafta içerisinde doğumun gerçekleşeceğini söylüyordu.

 

Gözlerim karnımda dururken elimi hareket eden bedeninin üzerinde gezdirdim. "Hiç şikayet etme oğlum. Hoşuna gitmeyen şeylerde sergilediğin tavırlar bile babanın aynısı. Ne olurdu sanki baban yerine amcana ve dayına benzeseydin." Bir kıpırdanma daha hissedince içten kahkahamı koyuverdim. Şikayet ediyor gibi olsam da en büyük hayalim Aras'a benzeyen bir oğlumun olmasıydı ve bu şimdi gerçek oluyordu.

 

Su götürmez başka bir gerçek daha varsa oda babasıyla nasıl uğraşıyorsam oğluyla da o kadar uğraşacağımdı. Tek duam ise babasının karanlık tarafını almamasıydı. Karnımdaki elimin altında ayağı olduğunu hissettiğim yer parmaklarıma doğru dokundu. Gözlerimin içi parlarken dudaklarımda bir gülümseme belirdi. Sanırım bu söylenmelerime karşı şikayetti. "Tamam, tamam bir şey demedim. Ben seni olduğun gibi severim." Tatlılıkla işaret parmağımı birkaç kez karnıma vurdum. "Küçük eşkıyam benim."

 

Midemden gurultu sesleri yükselirken açlık hissi de oluşunca yüzümde solmayan tebessümün yerine yenisi eklendi. "Sen acıktın mı anneciğim, sen bir şeyler mi yemek istiyorsun." Yanımda duran meyvelerden yiyebilmek için bir süredir elimde tuttuğum kitabı meyvelerin olduğu yere meyveleri ise kucağıma almaya karar verdim. Esma Anne meyveleri köyden getirtmişti. Evdeki her şey organik ve iştah açıcıydı. Dudaklarımı iştahla yaladım. Karnımdan ise bir gürültü daha yükseldi.

 

Daha fazla dayanamayacaktım. Meyvelerden tarafıma döndüğümde Aras'ın gülümseyen gözleriyle bana baktığını gördüm. Okyanusunda kıymetli mücevherleri barındıran mavi gözlerine yansıyan güneşin ışıltısını her bakışında ruhumda hissediyordum. Yanıma yaklaşırken neşeli sesiyle "Bir kitapla kavga etmediğin kalmıştı onunla da kavga ettin tam oldu Avukat. Başka eksiğimiz kalmadı şükür." dedi.

 

 

Kaşlarım havalandı. Yüzüme tatlı bir kızgınlık yerleştirdim. "İlk olarak kitapla kavga etmiyordum kendime kızıyordum. İkinci olarak" elimle biraz önce durduğu yeri işaret ettim. "Sen kaç saattir orada durup sapık gibi beni seyrediyorsun? Bu yaptığın insan haklarına aykırı." Tıpkı biraz önce benimkilerin olduğu gibi onun kaşları da havalandı. Sonrasında da sesli bir kahkaha attı. Neye güldüğünü anlamaya çalışarak yüzüne baktım. Söylediklerimde komik bir şey yoktu.

 

"Komik bir şey mi var acaba?" diye sordum. Soruma eşlik eden rahatsız edici bakışlarımı üzerinde hissetmiş olacak ki gülümsemesini bastırdı. Dudakları tek çizgi halini alırken başını iki yanına salladı. Gözlerimi kısıp bakmayı sürdürünce "Kocanı sapık olarak görmen biraz komik sanki güzelim ne dersin?" dedi. Açıklaması mantıklıydı lakin mantıklı olduğunu bilmesine gerek yoktu. Umursamazca omuzlarımı çektim. "Karında olsam beni izinsiz seyretme hakkın yok Aras Yiğitsoy. Bu yaptığın insan haklarına aykırı."

 

Biraz abartmış olsamda geri adım atmadan tavrımı sürdürdüm. Gözlerime "öyle mi?" der gibi bakarken dudakları bilmiş bir edayla aşağıya kıvrıldı. "Cümlemi şöyle düzeltmeme izin ver Avukat." deyince başımı yana yatırıp "Seni dinliyorum." cevabını verdim. Yanıma doğru sokuldu. Elleri burnumun ucunu görmeme engel olan karnıma doğru uzandı. Karnımı yavaşça okşarken bakışlarımız buluştu. "Seni değil de annesi tarafından türlü işkencelere uğrayan oğlumu seyrediyorum." dedi.

 

Oğluma işkence ettiğimi mi söylemişti o? Derinlerde uyuyan mahalle kızı uyandı. O, ellerini beline yerleştirirken bende sitemle yüzüne baktım. Ellerim isyankar bir edayla havaya kalktı. "Pes yani gerçekten pes. Ben şimdi dokuz aydır karnımda taşıdığım oğluma işkence mi ediyor oldum." dedim. Dudaklarındaki gülümseme büyümeye başladı. Havaya kalkan ellerim yere inerken karnımda Aras'ın ellerinin hemen yanında yerini aldı. "Babanın söylediklerini duyuyor musun oğlum? Beni kötü annelikle suçluyor." deyip karnımdaki bakışlarımı Aras'a çevirdim.

 

Uyandığını düşündüğüm mahalle kızının elleri çoktan yere düşmüş, tekrar derin uykusuna dalmıştı. Yerine ise aylardır peşimi bırakmayan lanet hormonlar ortama giriş yaptı. Gözlerim kum kaçmışçasına yanarken "Aşk olsun ama Aras." derken dudaklarım büzüldü. Gözlerimden akan yaşlar usulca yanağımdan aşağıya süzüldü.

 

Ağladığımı gören Aras telaşla önüme eğildi. "Güzelim şaka yaptım." deyince ağlamama devam edip omuzlarımı yukarıya çektim. Hüzünlü sesiyle "Sena'm öyle demek istemediğimi sende biliyorsun." Kendini açıklaması ağlamamı durdurmaya yeterli olmuyordu. Karnımdaki ellerini çekerken parmağını karnıma doğru salladı. "Bana bak ufaklık artık doğsan ve annenin hormonlarını rahat bıraksan çok iyi olur." Tatlı hallerine gülmek istesem de başaramadım. Elleri yüzüme gitti. Yanaklarımdan akan yaşları silerken pişmanlıkla gözlerimin içerisine baktı. "Güzelim özür dilerim, seni kırmak istememiştim."

 

Dudaklarım aşağıya doğru büzülmeye devam etti. Aras'ın gözlerimin içine bakıp özür diliyor olmasına rağmen ağlamamı durduramıyordum. Neden ağladığımı bile tam olarak bilmiyordum. Aras'ın sağ eli karnıma gitti. "Oğlum, annene özür dilediğimi ben anlatamıyorum sen anlatır mısın?" derken karnımı okşuyordu. Karnımdaki hareketliliği hissedince Ozan'ın da babasına hak verdiğini anlamamak mümkün değildi. Onları daha fazla üzmeye hakkım yoktu. Burnumu çektim. Elimle hoyratça gözlerimi sildim. Çatallaşan sesimle "Tamam affettim seni." dedim.

 

Dudakları mutlulukla kıvrıldı. Karnıma doğru eğilip "Teşekkürler oğlum." diye fısıldadı. Başını kaldırıp içimi aydınlatan gözleri gözlerime kilitlendi. Hafif esen rüzgarın saçımı savurunca saçlarımı yüzümden çekmek için elimi karnımdan kaldırdı. Parmakları karnımdan yüzüme doğru kalkarken gördüğüm şeyle kaşlarım çatıldı. Ellerindeki neydi?

 

Göz bebeklerim büyüdü. Gördüğüm manzarayı idrak etmemle nefesimin kesildiğini hissettim. Nereye kaybolduğunu bilmediğim sesimi güçlükle buldum. "A... Aras elin.. Elin." diyebildim. Umursamaz tavrıyla "Ne varmış elimde." derken başını ellerinden tarafa çevirdi. Sanki ellerindeki ıslaklığın farkında değildi. Ben tepki vermesini beklerken başını kayıtsızlıkla tekrar bana çevirdi. Kanlı ellerini yüzüme doğru tuttu.

 

Yüzündeki gülümseme önce şeytani bir sırıtmaya dönüştü sonra da yok oldu. Bakışlarındaki aşk soldu yerine ise nefret tohumları serpildi. "Neye şaşırıyorsun ki Sena? Ellerimdeki kanın sebebi sen değil misin?" deyince şaşkınlıktan açılan ağzımla neyi kastettiğini anlamaya çalışarak dikkatle yüzüne baktım. Derin maviliklerin içi karardı. "Bebeğimizin ölmesine sebep olan sen değil misin Sena? Senin yaptıkların yüzünden bebeğimiz ölmedi mi? Kanı senin yüzünden dökülmedi mi? Ellerim"

 

Bahar havası hiç var olmamış gibi yerini karabulutların çöktüğü havaya bırakırken tozu dumana katan rüzgar eklendi. Kalkmak için hareketlendiğim esnada bileğimden tutarak kalkmamı engelledi. Tiksintiyle dudakları kıvrılıp "Bebeğimizin kanı senin yüzünden ellerimize bulaşmadı mı?" deyince bakışlarım kendi ellerime kaydı. Titreyen ellerimden aşağıya kan damlaları süzülüyordu. Korkuyla ağzım aralanırken kanlı ellerimi hızla ağzıma götürüp kapattım. Bu.. Bu olamazdı.. Bebeğim karnımdaydı.

 

Kanın başka sebebi olmalıydı. Birkaç dakika öncesine kadar karnımda hareket ediyordu. Kabus görüyor olmalıydım. Uyanmak isteyerek başımı iki tarafa salladım. Uyanamadım. Korkak bakışlarım Aras'a çevrildi. Nefretle bakmaya devam ediyordu. "Kabus görmüyorsun Sena. İnanmazsan karnına bak. Bebeğimizin katili sensin." Yalan söylüyordu. İspatlamak için hızla karnıma baktım. Dümdüzdü. Biraz önceki şişlik yok olmuş, üzerimdeki bembeyaz kazak kana bulanmıştı.

 

Bebeğim yok olmuştu. Bebeğimiz yok olmuştu. Ağlamak istesemde yapamadım. Göz pınarlarım kurumuş, bir damla yaşın düşmesine izin vermiyordu. Nefesim ciğerlerimde dondu kaldı. Kendini nefes almaya zorladım. Kanlı ellerimle göğsümü çekiştirsem de nefes alamadım. Bir an önce lanet kabustan uyanmam lazımdı. Olduğum yerden kalkmak istesem de yapamadım. Karnıma giren bir acıyla kıvranmaya başladım. İki büklüm olup karnıma sıkıca sarıldım.

 

Aras'tan yardım alma umuduyla etrafıma bakındım. Yoktu. Etraf zifiri karanlığa bürünürken Aras'a dair hiçbir şey yoktu. Ağaçlardaki kurumuş yapraklar etrafa saçılıyor, biraz önce güneşten korunmamı sağlayan şemsiye oradan oraya savruluyordu. Boynumdan bedenime doğru ürperti yayıldı. Korkuyordum. Karnımdaki dayanılmaz ağrı, korkudan yerinden çıkmak üzere olan kalbim ve olanları anlayamayan gözlerimle çaresizliğin pençesine düştüm.

 

Kurtulmamın bir yolu olmalıydı. Uyanıp oğlumu karnımda hissetmenin bir yolu olmalıydı. Olmak zorundaydı. Bir çıkış bulabilme umuduyla etrafa bakınmaya başladım. Hiçlik dışında bir şey yoktu. Nasıl olduysa önce gözlerimden aşağıya dökülen yaşın sıcaklığını hissettim. Sonrasında dayanılmaz acıma uzaklardan gelen bir ses karıştı. Birisinin endişe içerisinde adımı seslendiğini duydum.

 

Başımı çevirip sesin geldiğini düşündüğüm yöne baktığımda bir karartı gördüm. Ses adımı seslenmeye devam ediyordu. Oraya doğru yürümek istedim. Adımımı havaya atmadan karnıma bıçak saplanır gibi bir sızı saplandı. Azda olsa yükselen adımım olduğu yere düştü. Gözlerimi sımsıkı kapattım. Kabustan kurtulmak sese ulaşmak zorundaydım. Kalbimdeki acıdan da bedenimdeki acıdan da kurtulmanın başka yolu yoktu.

 

Güçlükle adımlarımı o yöne atmaya çalıştım. En sonunda titreyen bacaklarım beni taşımadı ve yere sertçe düşmemle gözlerim açıldı. Yeliz ile Yavuz endişeli gözlerle bana bakıyordu. Kabus gören kişiye dokunulması ruhsal sorunlara sebep olduğu için seslenmeyi daha doğru bulmuş olmalıydılar. Yeliz hızla yanıma oturup sıkıca elimi tuttu. Tedirgin sesiyle "Kabuslar mı yine?" diye sorunca başımı evet anlamında salladım. Evet yine lanet kabusları görüyordum. Bebeğimi kaybettiğim günden beri ne zaman uyusam masal gibi başlayan bir rüyanın yangın yerine dönüşmesiyle uykumdan sıçrayarak uyanıyordum.

 

Selim öldüğünde de aynı şeyleri yaşadığım için kabus görmek garip gelmiyordu lakin her güzel anın kendimi suçladığım bir cehenneme dönüşmesi kalbimi de ruhumu da bin parçaya bölüyordu. En acısı da katil olmamdı. Bebeğim Aras yüzünden değil benim yüzümden ölmüştü. Onun katili Aras değil bendim. Aras beni defalarca uyarmıştı ve ben onu dinlememiştim. O gün Kadir, çocuğun gelmesine izin vermemişti ve ben yine dinlememiştim.

 

"Yeliz'im, sen Sena'nın diğer tarafına geçsen, bende yarasını kontrol etsem olur mu? Kan sızmış." diyen Yavuz'un sesiyle daldığım düşüncelerden sıyrıldım. Ağrıma rağmen ikisine mutlu gözlerle baktım. En azından hayatımızda bir şey güzeldi. En azından onlar birlikte ve mutluydu. Yeliz yanımdan kalkıp yatağın diğer tarafına geçerken Yavuz'da elindeki ilk yardım çantasını komodinin üzerine bırakıp yanıma oturdu. Bakışlarım kanın nereden sızdığını anlamak için vücudumda gezindi. Göğsümde bir sorun görünmüyordu lakin karın bölgemde kan izi vardı.

 

"Demek ki kabusumdaki şiddetli ağrımın sebebi buydu." diye düşünürken Yavuz "Bakabilir miyim?" diye sorunca başımı sallayıp tişörtümü yukarıya çektim. Sargının altından sızan kan çok değildi. Dikişler açılmamıştı lakin ziyadesiyle zorlanmış olmalıydı. Yavuz yaranın üzerindeki sargı bezini yavaşça kaldırdı. Dikkatle dikişleri kontrol ederken iyi çıkarmaya çalıştığı sesiyle "Karı koca dikişlerle zorunuz ne anlayamıyorum, illa açtıracaksınız. " deyip hafif tebessümle yüzüme baktı. "Gerçi sen Aras'tan daha iyisin, o olsaydı şimdiye dikiş diye bir şey kalmazdı."

 

Kabusun etkisinden sıyrılabilme umuduyla Yavuz'un sohbetine dahil olmaya çalışarak "Dikişlerden çok çektin anlaşılan." dedim. Elindeki batikonlu pamuğu dikişlerin üzerine yavaş yavaş bastırırken yüzünde derin bir gülümseme belirdi. Başını hafif hafif sallayıp eğik olan başı yerinde sabit kalırken kaşlarını kaldırarak bana baktı. "Ne sen sor ne ben söyleyeyim." Sesli ve kısa bir kahkaha attı. "Senin avukatımız olacağını söylediğim gün önce kaşımı sonrada kum torbasını yumruklayarak dikişini patlattı." dedi.

 

Olanları bu kadar rahat anlatmasına hala alışamamıştım. Aras'ın, kendisine uyguladığı şiddeti görmezden gelmesine ise asla alışamayacaktım. "Savcı'nın odasından çıktığınız gün Aras'ı duruşma saatine kadar bir odaya almışlardı hatırlarsan." deyince "Evet." cevabını verdim. Elindeki pamuğu havaya kaldırıp işaret parmağını öne doğru uzattı. "İşte o zamanda aynı gün içerisinde ikinci kez dikişlerini açtırdı." derken gözlerim büyüdü ve kaşlarım hayretle havalandı.

 

Aras gerçekten tam bir ruh hastasıydı. Onu vurduğum gün aklıma geldi. Uyuşturmadan dikiş attırmış ve yüzünde gram acı oluşmamıştı. Güçlü bir adamdı. Acılardan besleniyordu lakin onunda zayıflıkları vardı. Fiziksel acılara karşı kabukları ne kadar sert olsada duygusal acılarda zayıftı. Acılarını, öfkesinin arkasına saklayanlardandı. Ama şimdi bunu bile başaramamıştı. Acısını öfkesinin arkasına bile saklayamamıştı. Hastaneden sonra asla karşıma çıkmadı. Kendisini o kadar çok suçluyordu ki yüzüme bakacak yüzü bile kendinde bulamıyordu. Oysa bilmediği bir şey varsa suçlu olan o değil bendim.

 

Boğazımda nefesini kesen düğüm oluştu. Alt dudağımı dişlerimin arasında ezdim. Bir haftadır bir kez nasıl olduğunu sormamıştım. Merak etmediğimden değil ona iyi gelmeyeceğimi bildiğim için sormamıştım. Şimdi ise tek istediğim nasıl olduğunu öğrenmek yaralarımızı beraber sarmaktı. Soluğumu verirken "O nasıl?" diye sordum. Yavuz'un yüzündeki gülümseme silindi. Batikonlu pamuğu çıkardığı sargı bezlerinin üzerine koydu. Eline yeni sargı bezi aldı.

 

 

Gözlerime bakmamakta ısrarcıydı. Sargı bezini yaraya doğru koyarken iç çekti. "İyi demek isterdim ama değil. Hayat ile arasında olan bütün bağları koparıp attı. Ne yemek yiyor, ne uyuyor ne de konuşuyor." Soluğunu koyuverdi. "Senin anlayacağın yaşayan bir ölüden farksız." derken yüzünün aldığı şekli gördüm. Korku, endişe, tedirginlik, çıkmaza düşme ve daha bir sürü sayamadığım his yüzünde asılı kaldı.

 

Elinin tersini hoyratça alnına sürdü. Sıkkın bir nefes verdi. "Günlerdir Kulaksızı arıyorum. Günlerdir Aras'ı hayata döndürecek bir şey arıyorum." Başını hiddetle sağa sola salladı. "Bulamıyorum. Ne yaparsam yapayım Aras bir yaşam belirtisi vermiyor. Sanki adından da itibarından da vazgeçmiş, ruhunda yaşayan Aras'ı da Selim'i de öldürüp başka birine dönüşmüş gibi." Dudaklarını sımsıkı birbirine bastırdı. Sertçe iç çekti.

 

Başını kaldırıp bana kısacak bir an baktığında bakışlarındaki kaybetme korkusunu kalbimin ta derinliklerinde hissettim. "Sena, ben onun gözlerinde intikam ateşini bile görmüyorum." Bakışları onay istercesine Yeliz'e kaydı. Yeliz'in başını salladığını gördüm. Yavuz tekrar bana baktı. "Sena, önce sizin sonrada ailemizin dağılmasından korkuyorum." Normalde olsa sözleri sonrası gözlerimin dolmaması için büyük bir uğraş vermem gerekirdi lakin ben ağlayamıyordum bile.

 

Gözyaşlarım akmasa da sözlerinin ağırlığı boğazımı kurttu. Aras iyi değildi. Benden daha kötü bir halde olduğuna emindim. Yıkılmıştı ve nasıl toparlanacağını bilmiyordu. Birbirimize yar olursak düzelip ayağa kalkabilirdik lakin ne onun benim yüzüme bakmaya cesareti vardı nede benim onun yüzüne bakmaya. Aras suçsuz olmasına rağmen kendisini suçlarken ben suçlu olduğum halde nasıl onun yüzüne bakabilirdim ki? Nasıl karşısına çıkabilirdim?

 

Yavuz söylediklerimi duymuş gibi "Sana ihtiyacı var." dedi. Bakışlarım kahverengi gözleri ile kesişti. "Senin de ona ihtiyacın var Sena." Lafı söyleyen o değilmiş gibi umursamazca önüne dönüp bandajın üzerine bantları yapıştırmaya başladı. Sohbetin başından beri sessizliğini koruyan Yeliz "Yavuz haklı bebeğim." deyince ondan tarafa döndüm. Oturduğu yerde bağdaş kurup ellerimi sıkıca tuttu. "Her gece Aras'ın yastığına sarılıp uyuyorsun. Eve geldik geleli üzerinde sana ait bir şey görmedim. Aras'ın tişörtleri dışında bir şey giymiyorsun. Kendinden kötü olduğunu bildiğin için onun nasıl olduğunu sormaya bile korkuyorsun."

 

Gözlerim uzun zamandır ilk kez doldu. Onsuzluğun verdiği acıyı birinden duymak ağır geliyordu. Kalbimin lanet bir mengene tarafından her an her saniye sıkıldığının bende farkındaydım. Onsuz nefes alamadığımın bende farkındaydım. Sanki boynuma lanet bir ilmek dolanmıştı ve Aras olmadan aldığım her nefeste giderek sıkılaşıyordu. Dolan gözlerimi hızla sildim. Üst dudağımı içe doğru çekip hafifçe dişlerimin arasına alıp bıraktım. Boğazımı temizleyerek "Farkındayım ama ona iyi gelecek miyim emin değilim." dedim.

 

İlk yardım malzemelerini getirdiği çantaya koyan Yavuz'un başı kalktı. "Sena, Aras'ın en karanlık zamanlarında bile ona iyi gelen tek şey vardı." derken gözlerini gözlerime kilitledi. "Sen." Elindeki çantayı yan tarafına bırakıp bedenini benden tarafa çevirdi. "Sena, ben sana Aras'ı karanlığından kurtarabilecek tek kişi olduğun için geldim. Karanlığında iğne deliği kadar aydınlık olmadığını bilmeme rağmen aydınlığı ol diye geldim. Ve sen, ne beni, ne de Hamdi Babayı yanıltmadın." Gözlerimin içerisine beni kendime getirmek istercesine baktı. "Sen onun aydınlığı oldun. Sen onun buzdan kalbini erittin. Sen, Aras'a insan olduğunu hatırlattın."

 

Derin bir nefes alıp verdi. Dudaklarını dilinin ucuyla ıslatıp "Eğer ona iyi gelecek bir şey varsa oda sensin." dedi. Ruhumdaki yük ağırlaşıyordu. Başını iki yana salladı. "Sena, bebeğinin katili sen değilsin. Onu bizden alan sen değilsin. Aras'ta değil. Onu bizden alanlardan intikamımızı almak için ayağa kalkmanız lazım." Ağzından çıkan her kelime de haklıydı. Canımın bedenime fazla geldiğini ve çıkmak istediğini her hücremde hissediyordum. Lakin kendimi Aras'ın karşısına çıkmaya hazır hissetmiyordum. Daha kendi duygularımı yaşayamazken ona nasıl destek olacaktım ki? "Bilmiyorum Yavuz. Bilmiyorum."

 

Oturduğu yerden kalktı. Yatağın üzerinde duran çantayı eline aldı. Son kez bana bakıp "Sen söylediklerimi bir düşün olur mu Sena? Ama kendine haksızlık etmeden düşün.." deyip cevabımı beklemeden çıktı. Boğazımda büyüyen tükürüğü güçlükle yuttum. Yavuz giderken en zor şeyi istemişti; kendime haksızlık etmememi... Ama benim kendimi suçlamadığım bir gün değil bir saniye bile yoktu. Aras'ın karşısına çıkacak yüzüm yoktu.

 

Kollarını bağlayıp arkasına yaslanan Yeliz "Yavuz her zaman olduğu gibi yine haklı." deyince sıkkınlıkla "Biliyorum." diye mırıldandım. Bir şeyleri biliyor olmak bir şeyler yapabileceğim anlamına gelmiyordu. Arkaya doğru yaslanıp başımı Yeliz'in omzuna yerleştirdim. Gözlerimi sıkıca kapattım. Rüyamda okuduğum kelimeler zihnime doldu. Bazı anlamlar kelimelere sığmıyor. Bazı anlamlar, keşke anlamsız olarak kalsa...

 

Belki de asıl anlamlı olan şeyler anlamını öğrenmek istemediğimiz duygulardı. Belki de biz mutluluk denilen sahtekarın oyununa geliyorduk. Mutluluk sadece yalandan ibaret olan, kısa süreli bir oyun ya da kısa bir film falandı. Belki de biz çocuklara uyumaları için uydurduğumuz mutluluk hikayelerinde onların yerine uyuyan taraf olmuştuk.. Belki de mutluluk; acılarımızı örtmek için bulduğumuz saçma bir kılıftı..

 

 

Böyle düşünüyorum çünkü mutluluk eğer anlamsız kalmasını istediğim şeyler kadar anlamlı olsaydı tıpkı acılar gibi uzun soluklu olurdu. Tıpkı acılar gibi yüreğimizdeki yangınını seneler sonrasında bile ilk günkü gibi hissederdik. Son yaşadıklarımdan sonra emindim artık; mutluluk birbirimize söylediğimiz yalanlardan başka bir şey değildi. Kendimizi kandırmamıza yarayan aptal duyguların toplamıydı.

 

Amansız bir acının pençesinde kıvranıyordum. Ne yana dönersem döneyim, nereye gidersem gideyim acımda minicik de olsa bir azalma olmuyordu. Bebeğim ölmüştü. Aras ile benden olan mucizemiz bizi bırakıp gitmişti. Daha doğmandan hayatımıza aydınlığı getiren mükemmel varlık benim koynumda değil soğuk, kara toprağın koynunda yatıyordu. Bedeninde ona aldığım kıyafetler değil beyaz bir bez parçası vardı. Üzerini ise Esma Annenin bin bir emekle ördüğü battaniye değil de karanlık ve toprak örtüyordu.

 

 

Aklıma o lanet gün geldi. Bebeğimizin öldüğünü öğrendim anda kollarım karnıma sıkıca dolandı. Tırnaklarım elbisemin altından derimi yırtarcasına sıkarken ne düşüneceğimi bilemez haldeydim. Koca bir boşluk ve sonsuz acıdan başka bir şey hissetmiyordum. Her uyanışımda avazım çıktığı kadar feryat edip hıçkırıklara boğulduktan sonra sinir krizi geçiriyor ve sonra da doktorlar tarafından uyutuluyordum. Bu döngü böyle kaç kez gerçekleşti bilmiyorum.

 

 

Son uyanışımda ise ağlayamadım. Hastanenin boş, soğuk, ruhsuz duvarına öylece baktım. Saatler saatleri kovaladı. En sonunda Yeliz'in yakınımdan ama bir o kadar da uzaktan gelen sesini duyunca tepkisiz bakışlarımı ona çevirdim. Korku dolu gözlerle bana bakıyordu. Sırayla odadakilere baktım. Herkesin gözünde aynı korkuyu gördüm. Acaba yine deliriyor muydum? Aslında onlara kızamıyordum da çünkü bende aklımın beni terk ettiğini, bir kez daha böyle bir kaybı kaldıramayacağımı düşünüyordum.

 

Zihnim bebeğim, Aras ve benim aramda gezinip duruyordu. Aras'ın bebeğimizle konuşması, oğlumuzun onun sesine tepki vermesi, karnımda hissettiğim küçük kıpırdanma, bebeğimizin cinsiyetini öğrendiğimiz gün, Aras ile kurduğumuz güzel hayaller... Kısacası delirmem için her şey uygundu. Acım, anılarım, yıkılışım...

 

 

Delirmedim, korkmayın. Acım o kadar ağır geldi ki deliremedim. Canım o kadar yandı ki aklım bedenimi terk etmeye korktu. Oysa delirmek ne kadar da kolaydı. Aklının başından gitmesi, çektiğin acıyı unutmak ne kadaarr da kolaydı. Bebeğimi kaybettiğim ilk an delirmek istedim. Şu aciz aklımın başımdan uçup gitmesini istedim; olmadı. İzlediğim bir dizide ana karakter çektiği acı sonrasında "Delirmek Albayım... Kim bilir ne güzel şey. Düşünsene, aklın yok bir kere. Beni hep bu aklım mahvetti Albayım" demişti.

 

Ne kadar haklı olduğunu ilk kez Selim'in öldüğünü öğrendiğim gün anlamıştım. Şimdi ise ikinci kez sözün doğruluğunu bütün hücrelerimde hissediyordum. Ben, Selim'in hayaliyle haftalarca mutlu mesut yaşamıştım ve delirdiğimden de haberim yoktu. Aras hayatıma girene kadar on üç yıllık hayatımın en güzel zamanları olarak kalmıştı. İşte bu yüzden bile delirmek bazen insanın başına gelebilecek en güzel şeydi. Delirseydim her şey Selim'de ki gibi çok kolay olacaktı. Deliremedim.

 

Dakikalar geçiyordu, saatler geçiyordu, günler geçiyordu. Ama içimde ki acı bir türlü geçmiyordu. Geçmediği gibi başımı her çevirdiğim köşede bebeğimden bir parçayı gördüğüm için katlanarak artıyordu. Aldığım her nefeste ciğerime acımasız bir hançer saplanıyordu. Bir el acımasızca kalbimi parçalıyordu. Yaşadıklarımın kabus olmasını istiyordum. Bebeğimin hala karnımda olmasını istiyordum. Bu lanet acıya bir son vermek istiyordum.

 

Veremedim. Ne yaşadığım acı azaldı ne acıma son verebildim ne de delirebildim. Aklım inatla bedenimi terk etmedi, çektiğim acıyı damarlarımın içerisinde buz gibi akan kanımda bile hissediyordum. Acıma son vermek delirmekten daha basitti. Ölüm, bir nefes kadar yakındı. Ama yapamadım. Acıma son veremedim. Aras için yaşamak zorundaydım. Tabi buna yaşamak denirse..

 

Vebalıydım ben. Aras'a aydınlık olayım diye hayatına girmiş ikimizi de kör kuyulara atmıştım. Neye elimi atarsam atayım kuruttuğumu bilmek ruhumu amansız bir girdabın içerisinde oradan oraya sürüklüyordu. Sevdiğim ne varsa ellerimden kayıp gidiyordu. Ne yaşamayı becerebilmiştim ne de yanımdakileri yaşatmayı. Ben sadece acı çekmeyi hak ediyordum. Daha fazlasını asla hak etmeyecektim.

 

Hayatımı üç erkeğe adamıştım. Üç erkek için yaşamaya çalışmış, iyi bir insan olmak için çabalamıştım. Olmadı. Beceremedim. Ne onlar için yaşamayı becerebildim ne de onları kaybettikten sonra ölmeyi. Her kaybımda öldüm deyip yaşamaya devam ettim. Zaten böyle bir varlık değil miydi insanoğlu? Öldüm der arsızca yaşardı...

 

Aklıma seneler önce okuduğum bir söz geldi. Ne güzel söylemişti Mevlana; "Allah der ki; kimi benden çok seversen onu senden alırım... Ve ekler; "Onsuz yaşayamam" deme, seni onsuz da yaşatırım. Ve mevsim geçer, gölge veren ağaçların dalları kurur, sabır taşar, canından saydığın yar bile bir gün el olur, aklın şaşar. Dostun düşmana dönüşür, düşman kalkar dost olur, öyle garip bir dünya. Olmaz dediğin ne varsa hepsi olur..."Düşmem" dersin düşersin, "Şaşman" dersin şaşarsın. En garibi de budur ya, "Öldüm" der durur, yine de yaşarsın." diye. Benimki de tıpkı öyle.. Öldüm deyip yaşamaya devam ediyordum. Tabi nefes almak yaşamak sayılırsa..

 

Oğlumuzun öldüğünü öğreneli sekiz gün, on altı saat, yirmi sekiz dakika geçmişti. Diğer insanlara göre geçen zaman bu kadar kısaydı. Bende ise zamanın kavramı bile kalmamıştı. Izdırabın döngüsünde bir o tarafa bir bu tarafa savruluyordum. Sanırım seneler geçtikçe acı ile ilgili var olan şansımı da yitirmiştim. Oysa Selim öldüğünde çok daha şanslıydım. Onun tenine değen parfüm tenime değiyor, onun ellerinde tuttuğu şal omuzlarımı örtüyordu. Şimdi ise bebeğimin kokusunu içime çekeceğim ufacık bir şey bile yoktun ellerimde.

 

 

Acıdan tebessümle kıvrıldı dudaklarım.. O kadar çaresizdim ki bebeğimin kokusunun olduğu bir bez parçasına dahi razıydım. O kadar acizdim ki Selim'de çektiğim acı kadar acı çekmeye razıydım. Ama canım ondan çok daha fazla yanıyordu. Kalbim mengene tarafından sıkılırken ciğerlerim kızgın demirle dağlanıyordu. Ve ben acımı nasıl ifade edebileceğimi bilmiyordum. Acılarımı anlatabilecek kadar kelime bilmiyordum.

 

Çevremdeki herkes sabret buda geçer diyordu. Sabret buda geçer... Tabi ki bu da koca bir yalandı. Ömür geçiyordu da buda geçer dedikleri hiç bir şey geçmiyordu. Sevdiklerim ellerimin arasından kayıp gidiyor, ben ise kurumaya yüz tutmuş yaprak misali oradan oraya savruluyordum. Kısacası geçer dedikleri her şey üzerine yenilerini de ekleyerek hayatımda kalmaya devam ediyordu.

 

Ben ise ömrüm boyunca sıkça yaptığım şeyi yapıyordum. Sevdiklerimin yasını tutuyordum. Aslında tuttuğuma yas da denilemezdi. Kalbim taşlaşmıştı. Hastanede kaldığım iki gün boyunca ilaçlarla uyutulmuş üçüncü gün ise susarak uyanmıştım. İki gündür yüzümün kurumasına izin vermeyen göz pınarlarım durulmuş, yüreğimde yanan ateş buz kütlesine dönmüştü. Nedenini bir türlü anlayamıyordum. Adını bir türlü koyamadığım duygular bedenimi de zihnimi de esir almış durumdaydı. Ruhsuzdum. Hissizdim.

 

Dalga olmak istiyordum. Bana ait olmasını istemediğim kayıplarımı dalgaların yaptığını yapıp sahile vurmak istiyordum. Vuramıyordum. İstediğim hiç bir şeyi yapamıyordum. Düşüncelerden sıyrılma isteğiyle derin bir nefes verip "Kadir nasıl?" diye sordum. Uyandığımın dördüncü günü per perişan halde odama gelmiş benden defalarca af dilemişti. Ortada affedilecek bir şey olmadığını, olanların benim suçum olduğunu birçok kez söylememe rağmen kendini suçlamaya devam etmişti. Odadan çıkmadan önce "Yenge benim görevim; seni ve doğacak bebeğini korumaktı, koruyamadım. Affet beni." deyip vereceğim cevabı beklemeden öylece çıkıp gitmişti.

 

Kadir çıktıktan hemen sonra Yeliz'e ,Kadir'in bir delilik yapmasından korktuğumu söylemiştim. Oda vakit kaybetmeden Yavuz'a ulaşmış ve Kadir'in söylediklerini anlatmıştı. Üç gün kadar Kadir'den haber almadık. Sonrasında bir gece eve geç gelen Yavuz; Kadir'in onu arayarak "Abi bugün son bir yere bakacağım. Eğer canımızdan can alan şerefsizi orada da bulamazsam kendi canımı alacağım. Hakkınızı helal edin." dediğini söyledi. Söylediklerini duyunca yüreğim ağzıma geldi. Benim yüzümden olan bir kaybı daha kaldıramazdım.

 

Neyse ki Yavuz yüreğime su serpen haberi verdi. Araması sonrasında Yalçın'ın telefon sinyalinden Kadir'in yerini tespit ettiğini, depolardan birinde berbat halde bulduklarını, Kulaksız ile ilgili bilgi toplamak için kendisini paraladığını söyledi. Kadir, Yavuz'u görünce masanın üzerindeki silahın namlusunu çenesinin altına yerleştirmiş ne derse desin indirmeye ikna edememiş.

 

Dil dökmeleri sonrası başarıya ulaşamayan Yavuz pes etmiş. Durumu Aras'a bildirmiş ve Aras her zamanki Araslığını yapıp Kadir'in karşısına bile çıkmadan telefon üzerinden "Eğer oraya gelip beynini dağıtmamı istemiyorsan o silahı indir Kadir. Sonrasında da hemen buraya gel." diye emir verince Kadir silahı indirmiş. Aras'a olan sadakatlerine hayran olmamak elde değildi. Aras isterse ölüme gidiyorlar, Aras istemezse ölümden vazgeçiyorlardı. Aras'a karşı duydukları nasıl bir sevgi ve nasıl bir korkuydu ki bu kendi hayatların bile daha üstündü?

 

"Aras ile beraber karanlıkta boğulmakla meşgul. Belki galeriye gidip hayatlarına doğmak istersin ne dersin? Tabi önce kendini iyileştirmen lazım." deyince sessiz kalmaya devam ettim. Yeliz olduğu yerde doğrulup önüme doğru eğildi. Gözlerimin içine ruhumu okumak istercesine bakarken "Bana iyiyim masallarını anlatmayı bırak Sena. İyi olmadığını biliyorum." dedi. Verebilecek bir cevabım yoktu. İyi miyim değil miyim bende bilmiyordum.

 

"Sena içine atma, intikam mı almak istiyorsun al. Öfkeni mi kusmak istiyorsun kus. Bağıra çağıra ağlamak mı istiyorsun ağla. Ama sana yalvarırım içine atma." deyince hızlı bir nefes verdim. Bu konuşmayı yapmadan konunun kapanmayacağı belliydi. "Yeliz, iyi miyim yoksa değil miyim bilmiyorum. Tek bildiğim kalbimin buz kestiği. Ağlayamıyorum, üzülemiyorum, en kötüsü de deliremiyorum." Elimi kalbime götürüp işaret parmağımla göğsüme vururken "Acıyor, çok acıyor ama bir türlü duygularıma yansımıyor." dedim. Yeliz'in gözlerinden aşağıya yaşlar süzülürken beni kollarının arasına çekti. "Her zaman yanındayım biliyorsun değil mi?" diye sordu. Sımsıkı sarılırken "Biliyorum." cevabını verdim.

 

Birbirimize sarılmamız sonrası tekrar Yeliz'in omzuna başımı yasladım. Gözlerim kapalı bir şey düşünmemeye çalışarak geçirdiğim süre zarfında odanın kapısı tıklatılınca başımı Yeliz'in omzundan kaldırıp geleni görmek için kapıya baktım. Ağlamaktan gözleri şişen Esma Anne ve acısını sakladığını düşünen lakin bunu bir türlü başaramayan Hamdi Baba kapıda duruyordu. Yerimden kalkmak için kıpırdandığım esnada Esma Anne "Otur kızım kalkma." dedi. Başımla onayladığımı görünce yüzünde Hamdi Baba buruk bir tebessümle bana bakıp "Gelebilir miyiz kızım?" diye sorduklarında "Tabi buyurun." dedim.

 

 

Esma Anne, Yavuz'un biraz önce kalktığı yere otururken Hamdi Babada karşımdaki koltukta yerini aldı. Hamdi Baba yüzüme acıyla baktı. Kelimeleri nasıl toparlayacağını bilmiyor gibiydi. Derin bir soluk alıp verdi. "Kızım, senden özür dilerim. Bir baba olarak senin Aras'a iyi geleceğini, birbirinizin yaralarını saracağınızı düşündüm. Ama hata ettim. Senin yaşayacaklarını düşünmeden bencillik ederek seni ailemize dahil ettim. Her şey iyi olsun diye uğraştım, olmadı." derken sesindeki kederi soğuk duvarlar dahi hissediliyordu. "Özür dilerim kızım. Var olan acılarının üzerine yenilerinin eklenmesine sebep olduğum için, baban olarak seni koruyup kollayamadığım için özür dilerim."

 

Ağlamaya hazır olan gözlerinin hüznü yüreğimin en derinlerine ulaştı. "Keşke zamanı geriye alabilsem kızım. Keşke çektiğin acıları yüreğinden çekip alabilsem." Başını iki yana salladı. "Ama yapamıyorum kızım ne zamanı geri alabiliyorum ne de acılarını." Gözünden aşağıya bir damla yaş süzülürken Hamdi Baba hızla sildi. Kalbimin tam ortasında abim öldüğünden beri hissetmediğim bir his belirdi. Bu his o kadar kuvvetliydi ki bütün bedenimi ele geçirmesi iki saniyeden daha kısa sürdü.

 

Elimi karnımdaki dikiş yerine hafifçe bastırdım. Olduğum yerden yavaşça kalkıp Hamdi Babaya doğru yürüdüm. Önünde durunca ayağa kalktı. Dolan gözlerimle gözlerine bakıp "Benim babam, sizin bana sahip çıktığınız gibi sahip çıksaydı yaşadığım hiçbir acıyı yaşamazdım. Öz babam sizin düşündüğünüz kadar beni düşünseydi ne ruhumda ne de bedenimde bu kadar yara açılmazdı." derken önümdeki ellerimi birbirine kenetledim.

 

Dudaklarımdan dökülen gerçekler keskin bir bıçak gibi içimi delip geçti. Alt dudağım titredi. Etime hilal şeklinde oluklar kazınıncaya dek tırnaklarımı derime bastırdım. Dirayetimi toplayınca derin bir nefes aldım. Aldığım oksijen geçtiği yerleri yakarak ciğerlerime ulaştı. "Nasipten öteye yol yok insan payına düşeni yaşarmış derler. Ne yapalım bizim payımıza da acı çekmek düşmüş."

 

Başımı önüme eğdim. Gözümden aşağıya süzülüp parkeye düşen yaşıma engel olamadım. Derin bir iç çektim. Geriye kalan yaşlarda gözlerimden usulca aşağıya yol alırken Hamdi Babaya baktım. Bebeğim öldüğünden bu yana bedenim kendini salıvermemek için tuttuğu şiddeti bıraktı. "Baba canım çok yanıyor." cümlesinin dudaklarımdan dökülmesiyle daha fazla bastıramadığım hıçkırıklarım sel olup aktı. Hamdi Babanın güvenli kolları beni sararken gölgesinde huzur bulacağımı bildiğim çınarın göğsüne başımı dayadım.

 

Yüreğimde soğuduğunu düşündüğüm acım birden alevlendi. Gözümden yaş değil kan akıyordu. Damarlarımda ise kan yerine zift ya da zehir aktığına yemin edebilirdim. Ruhum mahşer yerine dönmüştü ve ben ağlamama engel olamıyordum. Bacaklarım kısa bir süre sonra beni taşımayı reddetti. Olduğum yere çökerken Hamdi Baba bir an olsun bana sarılmayı bırakmadı. Esma Anne saçlarımı usul usul okşarken Hamdi Baba da saçlarımdan öpüp "Ben buradayım kızım." diyerek beni sakinleştirmeye çalışıyordu. Hamdi Babanın güvenli kollarına sığınıp ne kadar olduğunu bilmediğim bir süre ağladım. Sonrasında ise yine hiçliğe boğuldum.

 

**************************

 

Hamdi Babanın kollarında uyuyup kalmıştım. Yavuz'un kucaklayarak yatağa taşıdığını hayal meyal hatırlıyordum. Gözlerim hafif aralandığında yüzü Aras gibi gelmiş olsa da ciğerlerime dolan kokusundan Aras olmadığını anlamam kısa sürmüştü. Aras yoktu ve ben ona gidene kadar o; ne bana ne de kendisine gelemeyecekti. Sabah uyandığımda kendimi ne kadar iyi hissedebilirsem o kadar iyi hissediyordum.

 

Yeni gün yeni kararları da beraberinde getirmişti. Biliyordum ki artık paramparça olan sadece kalbim değildi. Eskiden olduğum mutlu, masum kızda ölmüştü. Bir gecede değiştim. Eski halim yıkılmaya meyilliyken yeni halim yakıp yıkacak kudrete ulaştı. Sevdiklerim dışında kimseye merhametim kalmadı. Bazı insanlara merhamet etmek, kendi mezarına toprak atmak gibiydi ve benim kendi mezarıma toprak atacak gücüm yoktu. Ölme sırası başkalarındaydı. Düşünmem gereken, kaybetme konusunda benden daha zayıf olan bir adam vardı ve ben onun için ayağa kaldırmak zorundaydım.

 

Yataktan yavaşça kalkıp üzerime rahat bir şeyler geçirdim. Güçlükle merdivenlerden indim. Hamdi Babalara yakalanırsam evden çıkmama izin vermeyeceklerini bildiğimden yavaşça kapıdan çıktım. Yavaş adımlarla arabaların yanına doğru yürürken geldiğimi gören Hakan telaşla yanıma gelip "Yenge bir sorun mu var?" diye sorunca "Beni galeriye götür." dedim. Başını sallarken "Emrin olur yenge." cevabını verdi. Arabaya geçmeme yardım etti. Kendisi de şoför koltuğuna geçince sessiz araba yolculuğumuz başladı.

 

Yaklaşık bir saatlik yolculuk sonrasında Hakan'ın yardımıyla arabadan indim. Yağan yağmurdan ıslanmamam için şemsiye açıp merdivenlerden çıkmama yardım ettikten sonra yanımda ayrıldı. Dikiş yerlerimde ağrım yoktu ama dikkatli olmazsam bir sıkıntı çıkabilirdi. Aras'ı ayağa kaldırmaya gelmişken kendim bir yerlerde yığılıp kalamazdım. Yavaş ve dikkatli hareket etmek zorundaydım.

 

Aras'ın odasının önüne doğru yürüdüm. Pencereyi açmış dışarıyı seyrediyordu. Nefesim ciğerlerimde donup kaldı. Kendimi nefes almaya zorladım. Buğulanan gözlerimdeki yaşları güçlükle geriye ittim. Yavuz'un söylediğinden daha kötüydü. Omuzları her zaman dik olan adam gitmişti. Yüzünü göremesem de yorgunluğunu, yılgınlığını yüreğimde hissedebiliyordum. Aras bitmişti.

 

Ve benim onu ayağa kaldırmam gerekiyordu. Ne ailemizin yıkılmasına ne de onun yıkılmasına izin veremezdim. Bu saatten sonra gözümün gördüğünden korkmayacak, hak edene hak ettiği neyse verecektim. Ne demişlerdi. "Hiçbir hatayı affetmem, ikinci şansa da inanmam. Ölüyle işim gömene kadardır, sonrasını Allah affetsin." Bu Sena'yı onlar yaratmıştı ve karanlığımla baş etmek de onların sorunuydu. En tehlikeli öfke iyi kalpli birini içinde doğmuştu işte...

 

Titreyen ellerimle kapıyı açıp içeriye geçtim. Kapının arkasında aldığım kararlar odanın kasveti ile sarsıldı. Gerçekten istediğim bu muydu bilmiyordum? Kararsızlık öyle bir içime işledi ki kendimi hasta gibi hissettim. Belirsizlik ruhumu sıktı. Gerginlikten kaslarım yanıyordu. Gözlerimi sıkıca kapatıp hangi kararımı uygulayacağımı düşünmeye çalışsam da zihnimdeki düşünceler karman çorman bir hal aldı. Madem karar veremiyordum öncelik olarak Aras'ı ayağa kaldırırdım gerisi sonrasının meselesiydi.

 

Başımı eğmeden omuzlarım dik odanın ortasına doğru yürüdüm. Kaybolan kendimi de sesimi de güçlükle buldum. Derin bir nefes aldım. Tüm ciddiyetimle "Daha benden ne kadar kaçacaksın Aras?" diye sordum. Adem elmasını oynatacak güçte yutkunurken gözlerini sıkıca kapattı. Gelişimi beklemediği her halinden belliydi. Bir süre sonra bakışlarını ifadesiz tutarak benden tarafa döndü.

 

Çantamı masanın üzerine bırakırken kaşlarım cevap beklercesine havalandı. "Bir cevap vermeyecek misin?" Üst dudağını içe doğru çekip alt dişleriyle ısırdı. Vereceği cevabın en umursamaz şekilde olmasını sağlamaya çalıştığına emindim. Birkaç saniye bekledikten sonra başını birkaç kez salladı. Sesini tam da tahmin ettiğim gibi kayıtsız tutmaya çalışarak "Senden kaçmıyorum Avukat. Sadece işlerim yoğundu." dedi. Dudaklarım yukarı doğru kıvrılırken başımı alayla sallayıp "Eminim öyledir." dedim.

 

Söylediğime cevap vermek yerine eliyle koltukları işaret ederken "Oturmaz mısın?" diye sordu. Cevap vermeden koltuklara doğru yürüdüm. Yorgun maviliklere uzun uzun baktım. Öldürdüğü iki adamdan birini arasam da bulamadım. Ne yazık ki bulmaktan başka çarem yoktu. Sevdiklerimizi koruyabilmemiz için Aras Yiğitsoy'un geri dönmesi gerekiyordu. Karanlıksa karanlık, acımasızlıksa acımasızlık, işkenceyse işkence.. Ailemizi korumak adına ne gerekiyorsa onu yapacaktı.

 

Benden beklediğinin aksine konuşma yapacaktım. Ciddiyetimi anlamalıydı. Dikişlerimin izin verdiği ölçüde öne doğru eğilip ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim. Aras'ın gözlerine gözlerimi diktim. Sert ve hesapçı sesimle "Gerçekten işleri bıraktın mı?" diye sorunca tam da beklediğim gibi afalladı. Gözleri kısılırken ağzı şaşkınlıkla aralandı ve birkaç saniye öyle kaldı. Sonrasında kafasını hafifçe salladı. Sinirden neredeyse inleyecektim. Bunu yapmış olamazdı. Ailemizi yüz üstü bırakmış olamazdı. Ayağa kalmak zorundaydı.

 

Öfkeyle ona baktığımı görünce şakaklarını sıkıntıyla ovuşturdu. Ağzından çıkacak tek bir sözü bekledim, konuşmadı. Öfkem sessiz geçen her saniye büyüyordu. Hiddetle "Demek doğru. Ünlü mafya babası Aras Yiğitsoy oğlunun intikamını almak yerine korkak gibi köşesine çekildi öyle mi?" dedim. Kaşları çatıldı. Şaşkın bakışları üzerimde gezinirken ne düşündüğünü anlamaya çalışsam da başaramadım. Peki bu benim onu ayağa kaldırmama engel miydi? Elbette hayır.

 

 

"Bir buçuk hafta önce ben gidersem ailemiz dağılır diyen adam şimdi ailemizi başsız bırakıyor öyle mi? Tıpkı oğlumuz.." derken sesimin titremesine engel olamadım. Cümleler dilime yüreğime oldu. "Gibi sevdiklerimizi de ölüme terk ediyor öyle mi?" Söylediklerimin ağırlığı boğazımı kuruttu. Vücudum yanıyordu ve her an bir yere yığılacakmış gibi hissediyordum. Derin bir nefes aldım.

 

Aras durgun sesiyle "Sena, benim niyetim kimseyi ateşe atmak değil. Ama beni de anla. Artık durmam lazım. Hem seni hem kendimi hem de sevdiklerimi korumak için durmam lazım." dedi. İstemeyerek de olsa ona hak veriyordum. İstanbul'un en güçlü mafya babası olmasına rağmen oğlunu koruyamamış olmanın verdiği vicdan yükünü tahmin edebiliyordum. Lakin kararımda kesindi. Kayıplarımızın artmaması için Aras ayağa kalkmak zorundaydı.

 

Başımı iki yana salladı. "Yanılıyorsun Aras. Eğer sen durursan canımız daha çok yanacak. Eğer sen bırakırsan bizden oğlumuzdan daha fazlasını alacaklar." Soğuk gözleri gözlerimle buluşunca dün gece gördüğüm kabus birden gözümün önüne geldi. Gözlerim benden habersiz doldu. Acımı daha fazla gizleyemiyordum. Ben bu kadar güçlü değildim. Acılarımla barışık değildim. Tam vazgeçmek üzereyken iç sesim "Bu sefer delirmediğine göre belki de sandığından daha güçlüsündür Sena. Belki de bu sefer gücünü fark etmen gerekiyordur." deyince kendime geldim. Ailemiz için bunu başarmak zorundaydım.

 

Kendisiyle savaşmaya başladığını görebiliyordum. Yapamadığı iç hesaplaşması başlamıştı. Yanında olduğumu gösterebilme umuduyla ellerini sıkıca kavradım. Buğulanan mavilikler gözlerimle buluştu. Sesimi hem olabildiğince ikna edici hem de onu kendine getirecek kadar sert çıkarmaya çalışarak "Oğlumuz gitti ama ben buradayım. Sevdiklerin burada Aras. Ayağa kalkman lazım. Ayağa kalkmamız lazım. Doğacak çocuklarımızı, sevdiklerimizi korumak için buna mecbursun." dedim. Dudaklarımdan dökülen cümlelerin acıyan canını daha da acıttığını biliyordum.

 

Kısacık bir an sessiz kalsa da birkaç saniye sonra ellerini hızla ellerimden çekti. Tepkisine afalladım. Beklediğim şey kesinlikle bu değildi. Gözlerini gözlerimden çekince boşluğa düştüm. Sabırsızlıkla ayağa kalktı. "Yapamam Sena, yapamam. Sende kendi iyiliğin için benden uzak dursan iyi olur." Söylediği her kelimede şaşkınlığımın daha da artmasına engel olamıyordum. Karşımdaki adam benim sevdiğim, hayran olduğum adam olamazdı. Gözleri boş karnına kaydı. "Bir evladını kaybettin ama başka evlatlarının yaşamasını sağlayabilirsin."

 

Gözlerime hüzünlü bakmasına rağmen yaptıkları söylediklerine tezattı. Arkasını dönüp kapıya doğru ilerledi. Beni arkasında bırakıp öylece çekip gidecekti öyle mi? Benim ve ailemizin değeri gözünde bu kadardı öyle mi? Hislerime daha fazla engel olamayacağımın farkındaydım. Bu kadardı işte, buraya kadardı. Aras olmadan güçlü olma sürem buraya kadardı. O olmadan hayata da düşmanlarıma da karşı gelme gücüm yoktu. Onsuz ben zayıftım. O bilmese de; Aras benim hem zayıflığım hem de gücümdü.

 

Gözyaşlarım yüzümü ıslatırken ağlayan sesimle "Beni bu acıyla daha ne kadar baş başa bırakacaksın? Senin omuzunda ağlamaya ihtiyacım varken beni daha ne kadar kokun sinen yastıkta uyuyakalmaya mahkum edeceksin?" diye bağırdım. Hem oğlumuz yoktu hem de Aras. Aynı anda hem bu kadar acıya hem de yokluklarına dayanamıyordum artık.. "Oğlumuzu abime emanet ettin beni ise kimsesiz bıraktın. Peki hiç mi düşünmedin sende ellerimden kayıp gidersen ben güçlü kalamam, ölürüm." Daha fazlası çıkmadı ağzımdan daha fazlasına sesim yetmedi.

 

Olduğu yerde durdu. Gözyaşlarım yüzümü ıslatırken arkasını dönüp hızla bana yaklaştı. Ağlamaktan sarsılan bedenimi kollarının arasına çekip sıkıca sarıldı. Kokusunun burnuma dolmasıyla nefes aldığımı hissettim. Kalbim tekrar atmaya başladı. Ruhumdaki eksik parçanın birisi tamamlandı. Diğeri ise ebediyen eksik kalacaktı. Saçlarımın arasına öpücükler bırakırken "Özür dilerim Güzelim, her zaman olduğu gibi seni tek bıraktığım için özür dilerim" diyerek sayısız kez özür diledi.

 

Son özrünü duyduktan sonra kendimi biraz geriye çektim. Hem onu anladığımı açıklamak istiyordum hem de bir yanlış anlamayı düzeltmek.. Kendisini suçlaması kendisine yaptığı en büyük haksızlıktı. Oğlumuzun ölmesi onun değil benim suçumdu. Göğsümü günlerdir sıkan mengene her zamanki olduğundan daha çok sıkılaştı. Gözlerimi gözlerine kilitledim. "Özür dileme. Kendini suçladığın için karşıma çıkmadığını biliyorum. Yüzüme bakmaya yüzün olmadığını bildiğin için eve gelmediğini de biliyorum."

 

Duraksadım. Kelimelerin dudaklarımdan nasıl döküleceğini bilmiyordum. Günahımı nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum. İnsan kalbine ağır gelen şeyin dudaklarından dökülmesine nasıl izin verebilirdi ki? "Ama unuttuğun bir şey var Aras." deyince kısılan gözleriyle yüzüme baktı. "Sen gereken bütün tedbirleri aldın. Etrafıma etten duvar ördün. Ben ise hata yaptım." Kuruyan boğazımı ıslatmak için yutkundum. Yutkunma sonrası boğazım yandı. Kapanan gözlerim tekrar açıldığında yaşlar usulca yanağımdan çeneme yol çizdi. "Kadir'i dinleyip o çocuğun yanımıza gelmesine izin vermeseydim bebeğimiz hala yaşıyor olacaktı."

 

Elleri telaşla akan yaşlarıma giderken "Hayır, hayır, hayır Sena'm. Senin suçun değildi. Sen sadece bir çocuğun para kazanmasını istedin o kadar. Senin suçun değildi." deyince buruk bir tebessümle ona baktım. Keşke her şey Aras'ın söylediği kadar olabilseydi. Keşke bende onun düşündüğü gibi düşünebilseydim. O anda bir şey daha anladım. Aras'ın kalbi boşuna kararmamıştı. İnsan kaldıramayacağı yükün altına girince ya deliriyordu ya da karanlığa hapsoluyordu.

 

Kendimi toparlayarak "O zaman senin suçunda değildi Aras. Kimsenin suçu değildi. Yaşadıklarımızın hepsi kaderdi." dedim. Güçlü olmak ve ailemizi korumak için gerekirse bizden canımızı alanlardan canını almak zorundaydık. Duraksayıp burnumu çektim. Gözyaşlarımla ıslanan tuzlu dudaklarımı yaladım. "İnsan sevdiklerinden çok fazla sınanınca kaderin büyüklüğüne karşı çıkmayı bırakıyor. Başına gelene bir şekilde razı oluyor."

 

Ellerim ellerini sıkıca kavradı. "Benim içinde kolay değil. Ne yüreğimdeki ne de karnımdaki boşluğu nasıl dolduracağım bilmiyorum." derken omuzlarımı yukarı çektim. Ağzımdan çıkacak her kelime dile kolay kalbe zor olan türden olsa da söylemeliydim. "Ama denemek zorundayız Aras. Canımız ne kadar yanarsa yansın kaderimize boyun eğmek zorundayız." deyince gözlerimin içerisine dikkatle baktı.

 

Birkaç dakikalığına dikkatle yüzümü süzdü. İyi miyim yoksa iyi gibi mi davranıyorum anlamaya çalıştığına emindim. Sanırım oda diğerleri gibi delirmemden korkuyordu. Delirmemiştim. Sadece acılarımdan beslenmeyi öğrenmiştim. Beni yaktıkları ateşi ellerimle söndürüp küllerimden yeniden doğmuştum. Aras tedirgin sesiyle "Sena'm." diye konuşmaya başladığı esnada odanın kapısı aniden açıldı.

 

 

Korkuyla yerimden hafifçe sıçradım. Aras'ın odasına kapıyı çalmadan girmek ölüm fermanını imzalamak demekti. Ölüm fermanını imzalayanın kim olduğunu görmek için başımı kapıya çevirdim. Nefes nefese kalan Yavuz önce Aras'a sonrada bana baktı. Günlerdir yorgun bakan gözlerinde canlılık vardı. Dikkatle gözlerine baktım. Bu gördüğüm karanlık değildi kaşlarım çatıldı. Aras'ta gördüğüm bakışların aynısıydı. İntikamcı, soğuk, nefret dolu... Dudakları sinsi bir gülümseme ile kıvrılan Yavuz'un dudaklarından "Abi, Kulaksızı bulduk." cümlesi döküldü.

 

Duyduklarımın doğru olup olmadığına emin olmaya çalışarak Yavuz'a baktım. Kahverengi gözleri siyaha dönük yüzünde ciddi bir ifade vardı. Onu bulmuştuk. Bebeğimizi bizden alan aşağılık katili bulmuştuk. Başım hızla Aras'a dönerken onunda bana baktığını fark ettim. Elleri bedenimden ayrıldı. "Sana burada beni beklemeni söylesem dinlemezsin değil mi?" deyince başımı hayır anlamında iki tarafa salladım.

 

Bıkkınlıkla başını aşağı yukarı salladı. Tek kaşı havalanırken "Bende tam olarak öyle tahmin etmiştim." deyip sıkıntıyla soludu. Beni burada asla bırakamazdı. Oğlumu benden alan aşağılık herifin gözlerinin içine bakacak, bebeğimi benden almanın hesabını soracaktım. Bize ölüm getiren şerefsizin gözlerinde ölüm korkusunu görecektim. Gözlerinde tıpkı Yavuz ve bendeki gibi intikam ateşi yanan Aras dikkatle yüzüme baktı. "Yanımdan bir saniye olsun ayrılmayacaksın Sena." deyince bir saniyeliğine de olsa irkildim.

 

Aras bana ciddi olduğu zamanlarda Avukat derdi Sena değil. Bu hitap şekli yeni olduğuna göre ne kadar kararlı olduğunu anlamam için seçilmiş olmalıydı. Teslim olur şekilde ellerimi havaya kaldırdım. "Tamam." Kararsızlığı yüzünden okunurken sıkıntılı bir iç çekti. "Umarım pişman olmam Avukat. Umarım." Cevap vermedim. Çünkü ikimizde biliyorduk ki beni götürmezse, o şerefsiz ile yüzleşmeme izin vermezse işte o zaman pişman olacaktık. Bebeğimin acısı geçmeyecekti lakin ruhumda büyüyen karanlık yok olup gidecekti.

 

Suskunluğumu cevap saymış olacak ki elini öne doğru uzatıp "Önden buyur Avukat." deyince çıkışa yöneldim. Yağmur hala yağmaya devam ederken bizde dikkatle arabalara geçtik. Yavuz şoför koltuğunda Aras onun yanında ben ise arkada yerimi almıştım. Aras arkasını dönüp bana baktı. Onu tanıdığım ilk günkü sert yüzü ve insanın içini üşüten bakışları ile karşı karşıya kaldım. "Avukat, dikişlerini zorlatacak en ufak bir şey yaparsan saniyesinde seni oradan gönderirim."

 

Bıkkınlıkla nefesimi verdim. "Aras, oğlumuzu öldüren adamla burun buruna gelince nasıl sakin olmamı beklersin? Ona haddini bildirmeden nasıl durmamı beklersin?" Sorumla bakışları daha da karardı. Alnının üzerindeki damar belirginleşirken çenesindeki damar atmaya başladı. Sıktığı dişlerinin arasından "Avukat, oğlumuzun intikamını ben alırım. Gereken neyse ben yaparım. Kendine zarar vererek birde senin intikamını almak zorunda bırakma beni. Canını acıttığın için senden senin intikamını alamam." dedi.

 

Uyandırmak istediğim karanlık uyanmıştı. Aras Yiğitsoy geri gelmişti. Oğlumuzun kanını yerde bırakmayacağına, ailemizi koruyacağına emindim. "Tamam. Sen nasıl istersen öyle olsun. Ama o şerefsize nefretimi kusmama izin vereceksin. Canımı acıtmadan, oğlumu benden almanın hesabını sormama izin vereceksin." deyince başını şiddetle sallayıp önüne döndü. Anlaştığımızı gören Yavuz arabayı çalıştırdı.

 

Göğsümde her saniye büyüyen öfke volkanı vardı. Aras'a söz vermiş olsam da kendimi nasıl kontrol edeceğimi bilmiyordum. Günlerdir yokluğunu her hücremde hissettiğim acı ruhumu ele geçirdi. Nefesim ciğerlerimde asılı kaldı. Ellerim boş karnıma gitti. Gözlerimi yumup nefesimi tuttum. Sanırım acımı iliklerime kadar yaşamam için iki eksiğim vardı. İlki; acılarıma benimle göğüs gerecek, her zaman arkamda duracak bir baba, ikincisi; Aras'ın eski haline döndüğünü bilmek.

 

Araba hareket ederken Aras'ın "Kimmiş Yavuz? Tanıdığımız birisi mi?" diye soran sesi, beni zihnimin derinliklerinden çekip çıkardı. Alacağımız intikamla ve yüreğimdeki acıyla o kadar meşguldüm ki oğlumuzu bizden alan mahlukun kim olduğunu sormak aklıma bile gelmemişti. Göğsümdeki sızıyı oğlumuzu bizden alan adinin beyni dağılana kadar yok saymaya karar verdim. Omuzlarımı dikleştirip derin bir nefes aldım.

 

 

Aynadan göz ucuyla bana bakan Yavuz "Abi oraya gidince kendi gözlerinizle görseniz daha iyi olur." deyince Aras hırsla soludu. İstediği cevap bu değildi. Ellerini saçlarına geçirip çekiştirdikten sonra sinirle "Lan o zaman nasıl ulaştığını söyle." deyince Yavuz sıkıntılı bir nefes verdi. "Abi, onu da orada görseniz daha iyi olur." Aras cevaba fazlasıyla öfkelenmiş olacak ki yumruğunu arabanın torpidosuna geçirdi. Ben yerimden korkuyla sıçrarken "Sikerim yapacağın gizemi Yavuz." diye kükredi.

 

Aras'ın değişmesini istemiştim ama istediğim tam olarak bu değildi. Dikiz aynasından Yavuz'a baktım. Aras'ın aksine sakinliğini koruyan Yavuz imalı sesiyle "Aras, gizem yapmıyorum sadece orada görseniz daha iyi olur diyorum." deyince kalbimin ortasına bir hançer saplandı. Nefesimin bir anlığına da olsa kesildiğini hissettim. Yavuz'un sesindeki ima nedensizce bu işte babamın parmağı olduğunu düşünmeme sebep oluyordu. Yavuz'un kim olduğunu saklamasının başka bir açıklaması olamazdı.

 

Ruhum kederin bin bir tonuna büründü. Babam olamazdı. Torununa zarar verecek kadar aşağılık bir adam olamazdı. Benden bu kadar nefret ediyor olamazdı. Bir insan evladına bu kadar zarar veremezdi. Ciğerlerime yeteri miktarda oksijen ulaşmıyordu. Ellerim göğsüme giderken nefes alma umuduyla üzerimdeki kazağı çekiştirdim. Kulaklarımda uğultu hissederken damarlarımda akan kan buz gibi oldu. Sanki kafamdan aşağıya kaynar su dökülüyordu. Sakinleşmek için derin bir nefes aldım. Eğer kötüleşirsem Aras onlarla gelmeme asla izin vermezdi. İyi olmak zorundaydım.

 

Yol boyu kendimi sakinleştirmeye çalışırken büyük bir sessizliğe büründük. Hepimizin kafasında karşımıza adi şerefsize yapacağımız türlü işkencelerin geçtiğine emindim. Yaklaşık bir saatlik yolun sonunda bir deponun önünde durduk. Aras arkasını dönüp keskin çıkan sesiyle "Söylediklerimi unutma Avukat" deyince "Tamam, aklımda hepsi." cevabını verdim. İstediği cevabı alan Aras önüne dönüp araçtan inmeye yeltenince bende arabadan aşağıya indim. Yavuz ile Aras'ın ortasında yerimi alarak depoya doğru yürümeye başladık.

 

Kapıdaki korumlar deponun büyük kapısını açtıktan sonra kenara çekildi. Barutun keskin kokusu burnuma dolarken kanımın damarlarımdan çekildiğini hissettim. Karşımda kimi bulacağımı bilmemenin korkusu gerilmeme sebep oluyordu. Eğer karşımda göreceğim adam babam olursa yıkılır kaldıramazdım. Ondan her türlü şerefsizliği beklesem de dünyaya getirdiği kızının mucizesini öldürmüş olmasını kaldıramazdım. Hepsini geçtim oğlumuzun katili babamken Aras'ın yüzüne nasıl bakacaktım?

 

Geniş deponun içerisinde ki duvarların etrafı büyük tahta kutulara yerleştirilmiş silah sevkiyat paketleriyle döşeliydi. Ortasındaki boşlukta ise sandalyeye bağlanmış şekilde adam duruyordu. Kanım çekildi. Kalbim boğazımda atmaya başladı. Titreyen bacaklarımı görmezden geldim. Ortamdaki ışığın loş olması yüzünden karşımdaki kişinin yüzü tam olarak seçilemeyince adama doğru yürümeye başladım.

 

Arkamdan gelen Aras'ın adım sesleri kesildi. Duraksamadan göz ucuyla arkama baktığımda Yavuz'un Aras'ın kolundan tutup bir şeyler söylediğini fark ettim. Korkum ete kemiğe bürünmeye başladı. Nefes alıp verişim yavaşladı. Ürkek adımlarım adama yaklaşırken karşımdaki kişinin genç olduğunu fark ettim. Dudaklarımdan rahatlamanın etkisiyle derin bir soluk kaçtı. Adamın saçlarının siyah olması karşımızdaki adamın babam olma ihtimalini ortadan kaldırıyordu.

 

O zaman Yavuz neden bu kadar gizem yapmıştı? Tedirgin adımlarım biraz önceye göre hızlandı. Gözlerimi kısarak tanımaya çalışsam da kim olduğunu anlayamadım. Beyaz gömleği kana bulanmış, başı önüne düşmüş adama iyice yaklaştım. Baygın olduğunu düşündüğüm adam adımlarımı duymuş olacak ki başını güçlükle kaldırmayı denedi. Başaramayınca tekrar denedi. Göz göze gelmemizle beynimden vurulmuşa döndüm. Olduğum yerde donup kaldım.

 

Bu olamazdı. Bu kadarını yapmış olamazdı. Çocukluk arkadaşım, sırdaşım dediğim adam; yazları beraber havuza girip oyunlar oynadığımız adam; abimden sonra beni babamın gazabından kurtarmak için babamın karşısında duran adam bunları yapmış olamazdı. Bu kadar kötü bir adam olamazdı. Aras ile evlenmemi onaylamıyor oluşu, aşkına karşılık bulamıyor oluşu caniliğinin açıklaması olamazdı. Bebeğimi benden alan o olamazdı...

 

"Fırat..."

 

SİZLERİ BEKLETTİĞİM İÇİN TEKRAR ÖZÜR DİLERİM.. 🥺🥺UPUZUN BİR BÖLÜMLE GELDİM SİZLERE.. 😍😍🥰🥰

 

SENA'NIN DEĞİŞİMİNİ NASIL BULDUNUZ? BÖYLE BİR DEĞİŞİMİ BEKLİYOR MUYDUNUZ? 🫣🫣

 

BÖLÜM İLE İLGİLİ FİKİRLERİNİZDEN MAHRUM ETMEYİN BENİ OLUR MU?🌸🌸🌸💐💐

Bölüm : 01.02.2026 13:39 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...