
❤️YILDIZI PARLATMAYI UNUTMAYIN LÜTFEN❤️
ARAS
Bedenim amansız bir derdin pençesinde kıvranıyordu. Çaresizlik içerisinde çırpınırken yolumu bulamıyordum. Yandığım cehennemden kendimi bir türlü kurtaramıyordum. Bir şeyler iyiye giderken bambaşka şeyler kötüye gidiyordu. Ve ben kötüye giden hiçbir şeyi kontrol edemiyordum. Yavuz dışında hiç kimseye güvenemiyordum. Düşmanlarım karşıma çıkmak yerine korkakça sırtımdan hançerliyordu. Önceden olsa yapacakları hiçbir şeyden korkmazdım ama şimdi işler değişmişti. Artık korumam gereken bir ailem vardı.
Her an tetikte olmaktan zaman ayıramadığım ailem. Bana ihtiyaçları olduğunu görmezden geldiğim daha doğrusu göremediğim ailem... Onları korumam gerektiğine kendimi o kadar çok kaptırmış, korkularımın üzerime üşüşmesine o kadar çok izin vermiştim ki hem evladımın hem Sena'nın bana ne kadar ihtiyacı olduğunu görememiştim. En önemlisi de benim onlara ne kadar ihtiyacım olduğunu bu sabaha kadar anlayamamıştım.
Sena aylardır hamile olmasına rağmen ben ne evladım olacağına sevinebilmiştim ne de oğlum olacağına. Her gülümsememde sevincim yarım kalmış, onlara bir şey olacak korkusu boğazımda yumru olarak takılı kalmıştı. Korktuğum başıma gelmişti. Mafya babası olmaktan oğluma babalık yapamıyordum. Berbat bir koca olduğum gibi berbat bir babasıydım da. Evladım, kaç aydır bizimle beraber olmasına rağmen ben ilk kez bugün varlığımı ona hissettirmiştim. İlk kez bugün onu her şartta seveceğimi, ne olursa olsun arkasında duracağımı, canım pahasına onu koruyacağımı söyleyebilmiştim.
Oysa kendime söz vermiştim. Babam gibi bir baba olacaktım. Bir gün bu dünyadan göçüp gitsem bile evladım her çıkmaza düştüğünde yanında olduğumu hissedecekti. Selim iken ben nasıl babam gibi olmaya çalıştıysam oda benim iyi huylarımı görüp ben gibi olmaya çalışacaktı. Onun babası Aras Yiğitsoy değil, Selim Egeli olacaktı. Ama bugün görüyordum ki ben bunu bile başaramamıştım.
Evladıma yetemiyor oluşum yetmezmiş gibi yalandan nefret ettiğini söyleyen, yalan söyleyenlere en ağır cezayı veren ben Sena'ya yalan söylemiştim. Kulaksız, evladımın canını almak için fırsat kollarken ben Sena'nın dikkatini yalan söyleyerek Yavuz ile Yeliz'e çekmiştim. Aslında tam olarak yalanda sayılmazdı. Eğer ben izimi kaybettirip gidersem Kulaksız, beni bulmak için Yavuz'a zarar verecekti. Sena'ya söylediğim her şey başımıza gelecekti. Ama bu ona kısmende olsa yalan söylediğim gerçeğini değiştirmiyordu.
Elimi yüzüme götürüp sertçe ovuşturdum. Aklıma gelen her çıkmaz yeni bir çıkmaza girmeme sebep oluyordu. Zihnimi toparlamam gerekiyordu. Güzel şeyler düşünmeye çalıştım. Aklıma Sena'ya yapacağım sürpriz geldi. Bugün Sena adliyedeyken bebek odası kurulacaktı. Bebeğimize alınan eşyalar Sena'nın rahatça yerleştirebileceği şekilde ayarlanacaktı. Esma Ana ile Yeliz yerleştirmeyi teklif etse de ben oğlumuza ait her şeyin Sena ile benim elimden hazırlanmasını istiyordum. En azından bu kadarını yapabilmeliydim.
Güzel düşüncelerde bile ruhumu sıkacak bir detay çıkıyordu. Derin bir nefes aldım. Havalar artık güzelleşiyordu. Yazın geldiğinin habercisi olan güneş odanın içerisini bütün ihtişamı ile dolduruyordu. Bütün kainatı aydınlatan güneş bir tek ruhumu aydınlatmıyordu. Sıcak havasıyla insanları sokaklara döken güneş bir tek benim buz tutmuş yüreğimi ısıtmıyordu. Yüreğimde belli belirsiz bir korku hissettim. Sanırım doğan güneşin, güneşli günlerin, iç ısıtan ailelerin varlığı benim karanlığımı bitirmeye yetmeyecekti. Ben karanlığımdan sıyrılmaya çalıştıkça beni daha çok içine çekecekti. Sıkıntıyla derin bir iç çektim.
Zihnimde bile mutlu olamıyordum. Gözlerimi pencereden usulca çektim. Dirseğim koltuğun koluna dayalıyken bıkkınlıkla indirdim. Parmak uçlarımla belli belirsiz bir ritim tutmaya başladım. Bir süredir sessizce oturan Yavuz daha fazla sessiz kalamayıp "Aras." diye seslendi. Parmaklarımı koltuğun koluna sabırsızlıkla vururken Yavuz'dan tarafa döndüm. Elini ensesine götürüp sıkıntıyla ovuşturdu. "Hamdi Baba arkamızdan iş çevirdiyse ve gerçekleri bizden sakladıysa ne yapacağız?"
Nefesim düğümlendi. Gerginlikten kaslarım yanıyordu. Hamdi Babanın yapacağı açıklama ile ilgili en ufak bir fikrim yoktu. Bunca zaman kimi sakladığına ya da koruduğuna dair bir fikrim yoktu. Bana ihanet edip etmediğini bilmiyordum. Sahi dostum değil de düşmanımsa ne yapacaktım? Baba, arkamdan iş çevirdiyse ne yapacaktım? Bile isteye susup evladımın bu ateşte yanacak olmasına izin verdiyse cehennemimde onu da yakabilecek miydim?
Cevabı basitti. Eğer baba bilip de sustuysa sadece Yiğitsoy ailesine bütün İstanbul'a öfkemin ateşi düşerdi. Aklımdan geçen soruların cevabını bilmesem de bildiğim tek bir şey vardı; ailemi korumak için kendimde dahil kimsenin gözünün yaşına bakmazdım. Sena'ya on üç yıllık bir aile borcum vardı. O borcu ödememe mani olacak olan kim olursa olsun karşısında beni bulurdu.
Başımı iki yana sallarken "Herkesi, her şeyi yakıp yıkacağımı biliyorum da gerisinde ne olur bilmiyorum Yavuz. Yaktığım ateşin içerisinde kimlerin yanıp kavrulacağını bilmiyorum." dedim. Dişini alt dudağına geçirirken sıkıntıyla başını salladı. Kelimelerin tükendiği andaydık. İnsan, düşmanına her türlü cezayı keserdi, gözünün yaşına bakmadan acımasızca öldürürdü. Peki ya düşmanı onu bu günlere getiren babasıysa ne yapardı? Düşmanlarına kestiği cezayı ona nasıl keserdi?
Derin düşünceler içinde boğulurken tıklatılan kapının sesi ile derin bir nefes aldım. Kapıyı önünü ilikleyerek açan Hakan "Abi, Hamdi Baba geldi." deyince başımı sallayıp karşılamak için ayağa kalktım. Çiftliğe gitmek yerine babayı galeriye çağırmıştım. Hamdi Babanın söylediklerine ikna olmazsam ne kadar büyük felaketlere yol açacağımı biliyordum ve bunun Esma Ananın yanındayken olmasını istemiyordum.
Girişe doğru yürürken Yavuz "Abi, ne olursa olsun son ana kadar sakin kalmaya çalış olur mu? İhanet ettiyse bile neden ettiğini anlayalım sonra ne yapacağımıza bakarız." deyip göz ucuyla cevap bekleyerek baktı. Ne kadar zor bir şey istediğinin oda bende farkındaydık. Baba ihanetini onaylarsa o an ne yapacağımı ben bile bilemezken Yavuz'a bununla ilgili bir garanti veremezdim. "Umarım Yavuz, umarım kendimi kontrol edebilirim."
Galeri kapısından çıktığımız esnada Hamdi Babada son basamağa adımını atmıştı. Güneş sırtından vururken kısılan gözlerimle ona baktım. Neden çağırdığıma anlam veremeyen bakışları ile yüzüme baktı. Açıklama yapmadan eğilip elini öptüm. Benim arkamdan Yavuz elini öpmüş olsada ona karşı olan soğukluğumuzu hissettiğine emindim. Ciddiyetle önce beni sonrada Yavuz'u süzerken sessizliğini bozup heybetli sesiyle "Evlat, eve neden gelmedin de beni galeriye çağırdın?" diye sordu.
Elimle içeriyi işaret ettim. "Odada konuşuruz baba." Bir cevap vermeden içeriye ilerledi. Arkasından bizde yürüdük. Ense kökümden omurgama doğru bir ürperti hissettim. Babanın vereceği cevap karşısında yaşayacağım çaresizlik canımı yakıyordu. Oysa Sena'dan önce her şey ne kadar da kolaydı. Yavuz'u öldürmeye kalktığımda bile canım bu kadar yanmamıştı. Şimdi ise kalbim huzursuzca kasılıyordu. Ne yazık ki Sena sayesinde artık sadece acımasız bir katil değil insandım da.
Baba odaya girip Yavuz'un biraz önce kalktığı koltuğa oturdu. Yerime geçmeyi düşünsemde gözlerinin içine bakarak konuşmak istediğim vazgeçtim. Bir insanı ele veren yer gözleriydi. Baba bana yalan söylerse gözlerinden anlardım. Karşısına oturdum. Yavuz'da yanımdaki tekli koltuğa geçti. Konuşmanın bölünmemesi için çaylar gelene kadar beklemeyi seçtim. Tik tak öten saat dışında odada en ufak bir ses yoktu.
Hakan elinde tuttuğu tepsideki çayları masanın üzerine bıraktı. Sıcak bardağı avcumda bir o tarafa bir bu tarafa gezdiriyordum. Soracağım sorudan değil de alacağım cevaptan sonra ne yapacağımı bilememek canımı sıkıyordu. Hamdi Baba arkasına yaslanıp gözleriyle bizi süzerken bütün heybetiyle derin bir soluk verdi. "Seni.." duraksayıp bakışlarını Yavuz'a kaydırdı. Sağ elinin işaret parmağını ikimiz arasında gezdirirken "Sizi dinliyorum." dedi.
Dilimi dudaklarımın üzerinde gezdirdim. Bütün ciddiyetimle Hamdi Babanın yüzüne baktım. Ne kadar kaçarsam kaçayım cevabını bilmek zorundaydım. İhanetin cezası ölümdü ve baba bana ihanet ettiyse cezası belliydi. "Kulaksız ya da Kartal kim baba?" Sesim o kadar soğuk ve keskin çıkmıştı ki odada yayılan yankısını duyunca ben dahi huzursuz oldum. Gözlerinden belli belirsiz bir şaşkınlık dalgası geçti. Belli ki bizim bu bilgiye ulaşabileceğimizi düşünmüyordu. "Ya da senin gerçekleri öğrendikten sonra soruyu bu kadar sakin sormanı beklemiyordu." diyen iç sesime hak vermeden edemedim.
Eski Aras çoktan ortalığı yakıp yıkmıştı. Enkazın altında ilk ezilenin kendisi olacağını bilse de öfkesinin kölesi olmuş gereken hesabı dün gece sormuştu. Peki şimdiki Aras ne yapıyordu? Yavuz'un söylediklerine ikna olup eve gitmiş, karısı ile güzel bir uyku çekmiş ve sabah sakince babanın gelmesini beklemişti. Bazen eski halimin mi yoksa bu halimin mi daha iyi olduğuna karar veremiyordum. Eskiden insanlar benden korkarken şimdi en güvendiklerim bile arkamdan iş çeviriyordu.
Sakalını sıvazlayan Hamdi Baba düşünceli bir sesle "Demek öğrendiniz." deyince kalbimden bir şeyler koptu. İtirafın hançeri yüreğimin ta derinlerine battı. Nefesimin kesildiğini hissettim. Karşı koyamadığım öfke volkanı kabararak taşarken yumruğumu koltuğun koluna vurup ayağa kalktım. Odaya sığamıyordum. Seneler önce Sena'nın ettiğini düşündüğüm ihanetinden sonra yaşadığım en büyük ihanet buydu. Belki de onun ihanetinden daha büyüktü.
Sena'ya saf bir sevgi ile bağlıyken Hamdi Babaya bütün karanlığımla bağlıydım. Sena'ya çocuksu duygular beslerken -kendime bile itiraf edemesem de- Hamdi Baba karanlığımın ortasında beni bu günlere getiren kahramanımdı. Yavuz dışında herkesten nefret ettiğim, sadakatini sorguladığım dönemde ben Hamdi Babaya güvenmiştim. O beni ölen oğlunun yerine koyarken bende onu ölen babamın yerine koymuş 13 senedir ailem demiştim. Gözümü kırpmadan onun için ölüme gidecekken o benim oğlumu ölüme göndermek üzereydi.
Sağ elimdeki bardağı sıkıca kavrarken sol elimi de saçlarımın arasına öfkeyle geçirdim.. Sakin ama bir o kadar da soğuk sesimle "Demek doğru." dedim. "Demek bana, bize olan ihanetin doğru baba." Boğazım kurumuş, kelimeler ise yapışıp kalmıştı. Ne lanet bir histi bu böyle. Ondan nefret edip öfkeden delirirken bile baba diyebiliyordum. Kalp acımın öfkemin önüne geçmesine izin verebiliyordum. İnsan olmak böyle bir şeyse ben insan olmak istemiyordum. Selim olmak istemiyordum.
Baba öldürücü bakışlarını üzerime dikti. Yüzü kaskatı kesilirken "Ben sana ihanet etmedim Aras." deyince başımı hiddetle salladım. "Etmedin öyle mi? Etmedin!!" Elimde olan bardağı duvara çarptım. İçerisindeki çay ortalığa saçılırken bardağın kırılma sesi odada yankılandı. Sakinliğimi daha fazla koruyamadım. "Senin sakladığın gerçek yüzünden ben haftalardır karım ve evladımla sınanıyorum. Senin sakladığın şey yüzünden ben evime gönül rahatlığı ile gidemiyorum. Ben, daha doğmayan evladıma babalık yapamıyorum. Ve sen bu adamın kim olduğunu bilip benden saklıyorsun!!" derken kükreyen sesim odanın içinde yankılandı.
Gözlerinin içine nefretle baktım. "Böyle baba olmaz olsun." Yüzüme acıyla bakana kadar ne söylediğimin farkında bile değildim. Sözlerin ağırlığı boğazımı kuruttu. İncinmiş bakışlarıyla burnunu ve alnını kırıştırdı. Bir kaç saniye içerisinde kendisini toparladı. Sinirlenince alnında seğiren kası yine seğirmeye başladı. "Ben, sana ihanet etmedim Aras. O adamın kim olduğunu bildiğimi de söylemedim." Bakışlarını birkaç saniyeliğine Yavuz'a çevirdi. "Ne sizi, ne gelinimi ne de torunumu tehlikeye atacak, canını acıtacak bir şeye izin vermedim."
Açıklamasına inanmak istiyorum. Gerçekten bana ihanet etmiş olmamasına inanmak istiyordum. Kalbim bütün gün oyun oynamak için sabırsızlıkla babasının işten dönüşünü bekleyen ama babası kapıdan girer girmez yüzüne tokat yiyen çocuğun üzüntüsüyle kasılıyordu. Soruma verdiği ilk cevaptan sonra söylediği her şey anlamsızlaştı. Babaya olan inancım bin parçaya ayrıldı. Benden habersiz olayları durdurmaya çalışıyor olsa bile Kulaksızı benden saklaması ihanet ettiği gerçeğini değiştirmezdi.
Buz gibi bir gülümseme dudaklarımda yayıldı. "Daha dün akşam evladımın canıyla ilgili tehdit edildim. Daha dün akşam senin benden sakladığın gerçekler yüzünden Kulaksızın bana düşman olduğunu öğrendim. Ve sen şimdi bana gelip canlarını tehlikeye atmadığını mı söylüyorsun?" Dudaklarım iğneleyici gülümsemenin etkisiyle sağa doğru kıvrıldı. "Yanılıyorsun Hamdi Yiğitsoy. Sen hem gelinini hem de torununu öyle bir cehenneme attın ki onları oradan kurtarmaya artık senin gücün de yetmez."
Dudaklarımdan dökülen son cümleyi duymamla afalladım. Neden böyle bir şey söylediğime anlam veremiyordum. Oysa hem Sena'nın hem de bebeğimin durumu iyiydi. Canlarını yakacak en küçük olay olmamıştı. Bir şeylerin içime doğmuş olmasından korktum. Göğsümde nefes almamı engelleyen bir ağrı yayıldı. Aldığım derin nefesler arasında cebimdeki telefonu çıkarıp Kadir'e "Her şey yolunda mı?" diye yazdım. Birkaç saniye içerisinde "Sorun yok abi, hala adliyedeyiz." diyen mesajı ile derin bir nefes verdim.
Telefonu cebime atıp ciğerlerime yetmeyen nefesimin yerine yenisini aldım. Kafamı toparlamak isteyerek pencereden tarafa dönüp ellerimi cama yasladım. Ne düşüneceğimi şaşırmış haldeydim. Öfke, nefret, intikam, korku ve adını sayamadığım bir sürü his birbirine girdi. Odanın içerisinde buz gibi bir sessizlik hakimken ilk kez buraya ait olmadığımı hissettim. Beni buraya ait kılan babaya olan sadakatim ve güvenimdi. Şimdi kimsesiz kalmıştım. Gözlerim bastırılmış, yabancı bir duyguyla yanıyordu. Göğsüm yeterince alamadığı havanın etkisiyle inip kalktı.
Sessizce bizi dinleyen Yavuz aramızdaki gerilime daha fazla dayanamamış olacak ki "Baba, neler olduğunu bize tam olarak anlatır mısın? Sen, Kulaksızı gerçekten biliyor muydun? Eğer biliyorsan bunu bizden neden sakladın?" diye sordu. Arkam onlara dönük olsa da Hamdi Babanın bakışlarının sırtımda dikili olduğunu hissedebiliyordum. Derin bir nefes verdi. "Sakladım çünkü emin olmam lazımdı."
Benden gelecek cevap için bekledi. Sorgulamamı neler olduğunu anlamaya çalışmamı istiyordu. Yapamazdım. Kalbimde beynimde o kadar yorulmuş, o kadar sarsılmıştı ki artık bir şeyleri sorgulamak istemiyordum. Sessizliğimi cevap olarak gören Hamdi Baba "Aras'ın, Kartal ismini bana söylediği ilk gün beynimden vurulmuşa döndüm. Çünkü bu ismin hikayesini bilen bir elin beş parmağını geçmeyecek sayıda insan vardı. Bunlardan ikisi ise ölüydü. Aklıma gelen üçüncü kişinin kapısına dayandım." deyince çatılan kaşlarımla ondan tarafa döndüm.
Hamdi Baba bizden gizli operasyon yapmıştı. Aslan öldüğü günden bu yana işlerle asla ilgilenmeyen adam Kulaksız için evden çıkmıştı. Dalgın gözlerim babaya bakınca tamda tahmin ettiğim gibi gözlerinin üzerimde olduğunu fark ettim. Gözlerini gözlerime kilitledi. "Aslan'ın kayınbabası Bülent Karcı." deyince gözlerim kocaman açıldı. Kafamın içi patlayacak gibi oldu. Anlayamıyordum. Ece'nin babasının benimle ne derdi olduğunu anlayamıyordum.
Dün gece Kulaksız ile olan konuşmalara zihnimde yankılandı. "Sana daha öncede söyledim Aras; kaybettiğim cana kaybedeceğin bir can var." Oğlunun ve gelinin ölümünden beni sorunlu tutuyor olabilir miydi? Deli saçmasıydı. Onlar öldüğünde ben onları tanımıyordum bile. Bir ses daha yankılandı zihnimde "Kaybettiğim canın sebebi sen olmasan da yaşayamadığım hayatın tam olarak sebebi sensin." Kaybettiği can kızı olsa bile yaşadığı hayatla benim bir ilgim yoktu. Bülent, silah kaçakçısıydı ve kızı öldükten uzun bir süre sonrasına kadar bizimle iş yapmaya devam etmişti.
Hamdi Baba "Bülent ile en son altı yıl önce görüşmüştük. Sende hatırlarsın Aras, işlerden çekileceğini söylemek için gelmişti." diyerek sözlerine devam edince başımla babayı onayladım. "Senin ismi verdiğin gün hesap sormak için kapısına dayandım. Ve gördüğüm manzaradan sonra Kulaksızın o olmadığına ikna oldum." Ne görmüş olabilirdi ki? Kaşlarımı o kadar sert çattım ki başım zonkladı. "Bülent, felç geçirmiş. 4 yıldır yatağa bağlı haldeymiş, parmak ucunu dahi oynatamıyormuş."
"Doğru söylediğini nereden biliyoruz?" diyen Yavuz kafamdan geçenleri benden önce dile getirdi. Hamdi Baba öne doğru eğildi. "Biliyoruz çünkü Oktay'da muayene etti. Bülent'in eşi Meryem Hanıma bildiğim bir doktor olduğunu, birde Bülent'i onun görmesini istediğimi söyleyince hiç itiraz etmeden kabul etti. Oktay geldi ve en ince detayına kadar muayene etti. Sonuç felç olduğuydu."
Kollarımı havaya kaldırıp hırsla avuç içlerimle gözlerimi ovuşturdum. Beynim durdu. Neler olduğunu idrak edemiyordum. Kartal'ın olayı neydi? Bunu bilenler kimlerdi? Elimizde Bülent'ten başka kimse yok muydu? Benimle dertleri neydi? Babaya güvenebilir miydim? Ellerimi gözlerimden çekerken "Off." diye bağırdım. Her cevap yeni bir soruyu doğuruyordu ve ben bu bilinmezliklerden yorulmuştum. Artık bir çıkış yolu olmak zorundaydı.
Bir şeyleri net bir şekilde çözmem lazımdı. Ucunda ölüm olsa da bu siktiğimin işinin bir an önce bitmesi lazımdı. Sabırsızlıkla "Başka kim biliyor bu ismi?" diye sorunca Hamdi Baba düşünceli bir şekilde sakallarını sıvadı. Bu detayı düşünmediği aşikardı. Eğer bizimle olanları paylaşmayı akıl etseydi çok daha öncesinden kim olduğunu bulabilecek oluşumuz gerçeği damarlarımda akan kanın buz gibi olmasına sebep oldu. Öfkemi dizginlemek için derin bir nefes aldım.
Elleri sakallarının üzerinde gezinmeye devam ederken durgun sesiyle "Aslında birisi var ama çok uzun zamandır buralarda değil." dedi.
"Kim baba?"
"Ece'nin ikizi Özgür." derken bana baksa da aklının başka alemlerde olduğu belliydi. "Özgür, erken yaşta evlendi. Karısı Fizik öğretmenliği okuyordu. Temiz yüzlü bir kızdı. Bizim alem ile uzaktan yakından alakası yoktu. Özgür ile bir arkadaş ortamında bir araya gelmişler, aşık olmuşlar. Yıldırım nikahı ile evlendiler. Birkaç ay sonrasında çocukları olacağının haberini aldık. Özgür, 21 yaşında baba olmaya hazırlanıyordu. Ama olamadı." derken soluğunu bıraktı.
Gözlerini benden kaçıran Hamdi Baba "Karısını da bebeğini de öldürdüler." dedi. Yüreğimin orta yerine bir yük oturdu. Kalbim ciğerlerimi tıkayan bir yük haline geldi. Göğsüm sıkıştı. Ciğerlerime yeterince oksijen çekmek için olması gerekenden daha fazla çaba harcamam gerekti. Kendimi nefes almaya zorladım. Bastırmayı bir türlü başaramadığım korkularım hortlayarak karşıma dikildi. Özgür'ün yaşadığı acıyı bütün hücrelerimde hissederken "Nasıl?" diyebildim.
"Kampüs çıkışında onu her zaman almaya gelen arabayı trafik ışıklarında pusuya düşürmüşler. Aracı kurşun yağmuruna tutmuşlar. Oracık da bebek de karısı da ölmüş." deyince derin bir soluk verdim. Tanımadığım bu adam kendi yaşadığı acıyı bana yaşatmak istiyor olabilir miydi? Karısı ve bebeğinin ölümü üzerine kardeşi ve yeğeni ölmüş olduğu için Yiğitsoy ailesine öfkeli olabilir miydi? Her şey olabilirdi. Bu lanet cehennemde her şey olabilirdi.
"O olay sonrası Özgür her şeyi arkasında bırakıp çekti gitti. Ece'nin düğününe bile gelmedi. Bülent olanlardan oğlunun kendisini suçladığını ve kendisi ile konuşmadığını, Ece olmasa ölümü dirimi diye haberini dahi almayacağını söyler dururdu." dedi. Babanın konuşmasını bölen Yavuz sabırsız bir nefes verip "Baba isim ile Özgür'ün alakası ne?" diye sorunca "Eğer sohbet arasında Ece oğluna Kartal ismini koymayı istediğini ama Aslan Can istediği için koyamadığını söylediyse Özgür'de bilenler arasındadır." yanıtını verdi.
Var olduğunu dahi bilmediğim yeni bir düşmanım olmuştu. Tabi düşmanım oysa. Şakaklarımı sertçe ovuştururken masanın diğer ucuna doğru ilerledim. Kendimi koltuğa bırakıp birbiri ardına zihnimde at koşturan düşüncelerimi sıraya koymaya çalıştım. Başaramadım. Özgür için üzülmeli miyim yoksa beni evladım ile tehdit edenin olduğunu düşünüp nefret mi etmeliyim karar veremiyordum.
Düşmanımızın Özgür olduğu bile kesin değildi. Elle tutulur tek kişi oydu ama elle tutulur yanı da yoktu. Yavuz oturduğu yerden kalktı. "Abi, ben bu Özgür'ü bir araştırayım." deyince "Çevresinde bizim ile bağlantısı olan kimler var ona da bir bak Yavuz. Belki aradığımız onunla bağlantısı olan bir düşmanımızdır". dedim. "Tamam abi." dedi. Yavuz odadan çıkarken bende başımı tekrar pencereden tarafa çevirdim.
Ne düşüneceğimi ya da ne hissedeceğimi bilmiyordum. Hamdi Baba benden habersiz benim iyiliğim için uğraşmıştı. Olaylara benim açımdan bakınca baba yaptıklarını benden habersiz yapmıştı. Eğer olanları daha önce söylemiş olsaydı biz Özgür'e daha erken ulaşacaktık. Onun açısından bakınca da oğlunu ve torununu korumak isteyen bir babanın yapması gerektiğini yaptığını biliyordum.
Şimdi ben ondan nefret mi etmeliydim yoksa beni ve ailemi korumaya çalıştığı için teşekkür mü etmeliydim? Karmakarışıktım. Hamdi Baba'nın "Evlat." diyen sesini duyunca ondan tarafa döndüm. "Biliyorum lider sensin. Ailenin büyüğü ben olsam da liderliğini tanımam gerekirdi. Yaptıklarımı ve şüphelerimi sana söylemem gerekirdi." derken pişmanlığını görebiliyordum. "Baban olarak sen ve ailen için çabaladığımı göstermem gerekirdi." duraksayıp derin bir nefes verdi. Gözleri doldu. "Aslan'ı ve ailesini koruyamayıp ellerimden kayıp gitmelerine izin vermişken size aynısı olmasın diye uğraşıyordum. Sana söylemediğim için hatalı olduğumu biliyorum. Ama bende insanım be evlat, bende hata yapabiliyorum."
Kalbim acımasızca kasıldı. Babaya söylediğim ağır laf aklıma gelince pişmanlıktan orada ölmek istedim. Ben bir baba olarak nasıl evladım için çabalıyorsam oda benim için çabalıyordu. Yerimden hızla kalkıp Hamdi Babanın yanına doğru ilerlerken oda ayağa kalktı. Eğilip elini öptüm. Doğrulduğumda söylediklerimim pişmanlığıyla yüzüne bakarken "Estağfurullah baba o nasıl laf öyle. Ben kim seni affetmek kim? Asıl söylediklerim yüzünden sen beni affet. Düşüncesiz davranıp ağır konuştum sana." dedim.
Beni kendisine çekip sıkıca sarıldı. Hamdi Baba varlığını belli edercesine sırtımı sıvazlarken "Her zaman evlatlar hata yapar babalar affeder derim evlat bilirsin. Ama bu sefer affetmesi gereken ben değilim sensin. Ben, bir şeyler saklamasaydım sende bu kadar öfkelenmeyecektin." dedi. Sıkıca sarılmak dışında cevap vermedim. Hem baba bana ihanet etmediği için hem de aramızdaki sorun hallolduğu için rahat bir nefes alabilmiştim.
Hamdi Baba galeride yaklaşık 15 dakika daha kaldıktan sonra eve gitmek için kalktı. Babayı yolcu edip odaya dönünce kalbimde bir eksiklik hissettim. Sena'yı özlemiştim. Daha birkaç saat önce yanından ayrılmış olmama rağmen onu özlemişti. Bu kadın beni öldürecekti. Hayatıma girdiği ilk an ona olan sinirimden şimdide sürekli duyduğum özlemden ölüp gidecektim. Derin bir ah çekerken elime telefonumu aldım. Arayarak Sena'yı huzursuz etmek ya da ona güvenmediğimi düşünmesine yol açmak istemiyordum. Kadir'e mesaj atmak en mantıklı olanıydı.
Parmaklarım ekran üzerinde gezinirken telefonum çalmaya başladı. Arayan Kadir'di. "Söyle Kadir." deyince "Abi, Sena Yengem evden önce mezarlığa geçmek istiyor." dedi. Kaşlarım çatıldı. Mezarlıkta ne işi vardı diye düşünürken cevabını saliseler içinde buldum. Ozan'ın yanına gidecekti. "Tamam Kadir gitsin. Ama korumaları bir saniyeliğine bile olsa etrafından çekeyim deme. Sürekli olarak da bana durum bildirimi yap." dedim.
"Emredersin abi." diyen Kadir telefonu kapattı. Aklıma gelen fikirle yüzümde gülümseme belirdi. Sena'ya doğum sonrası güzel bir düğün yapmak istiyordum ama düğün öncesinde güzel bir anı yaşatmak hiç fena fikir değildi. Masanın üzerine bıraktığım telefonu tekrar elime aldım. Zincirlikuyu'ya en yakın serayı arayıp bir mezarı doldurmaya yetecek kadar çiçek sipariş ettim. Konuşma sonrasında telefonu kapatırken odanın kapısı açıldı. Yavuz içeri girip koltuğa oturdu.
Yüzünü sağ eliyle sıvazladı. Titrek bir nefes verip konuşmaya başladı. "Abi, Özgür Türkiye'deymiş. Karısı öldükten sonra bir süre inzivaya çekilmiş sonrasında da yarım bıraktığı hukuk fakültesine geri dönmüş." deyince "Anasını satayım babası mafya olan hukuk okuyor." dedim.
Çıkışıma tebessümle gülen Yavuz ellerini iki yana açıp "Öyle abi." yanıtını verdi. Ayağının altına gelen cam parçalarını ayakkabı ile çekiştirirken birkaç saniyelik sessizlik oldu. Başını kaldırıp bana baktı. "Hukuk Fakültesini İzmir'de okumuş abi, hala da oradaymış. Derya ile bağlantıya geçtik. Kalan şeyleri İzmir'deki bağlantılarından öğrenip bu gün içerisinde bize dönecek. Aradığımız oysa da değilse de bu gece tepesine binip bir isim alacağız." dedi. Burnumdan derin bir nefes alıp hızlıca ağzımdan verdim. "Uzun zaman sonra iyi bir haber alabildik desene Yavuz."
Oturduğu koltukta geriye doğru yaslandı. "Sonunda abi sonunda." cevabını verdikten sonra Özgür ile ilgili plan kurmaya başladık. Aradığımız kişi oysa ya İstanbul'a getirtecektik ya da İzmir'e bir operasyon düzenleyecektik. Derya'nın yurtiçi ve yurtdışı bağlantıları sayesinde İzmir'e yapacağımız baskın bizi zorlamazdı lakin düşmanımın ayağına gitmek de benim tercihim değildi. Ne kadar olduğunu bilmediğim bir süre ikisi içinde plan yaptık.
Kolumdaki saate bakıp ellerimi masaya vurdum. Ayağa kalkarken "Tamam o zaman Yavuz. Gelecek habere göre hangisi işimize yararsa onu uygularız." dedim. Dikkatle bana bakan Yavuz "Tamam abi de sen nereye?" deyince sert bakışlarımı yüzüne diktim. Hemen savunmaya geçerek "Hesap sormuyorum abi, eve geçmiyorsan bende yanında geleyim demek için sordum." dedi. Cevap vermek için dudaklarımı araladığım esnada çalan telefonumu cebimden çıkardım.
"Söyle Kadir." diyerek açtım. Kadir "Abi gönderdiğin çiçekler ve çapa elimize ulaştı. Sena Yenge'ye götürmeden önce sana haber vermek istedim. "deyince "Tamam Kadir. Sena'ya söyle telefonuna baksın." dedim. "Emredersin abi." yanıtını veren Kadir telefonu kapatınca bende Sena'ya mesaj atmak için ekranı açtım. "Güzelim, eğer onayın olursa seni abinden istemek istiyorum. Biliyorum ki seni isteyebileceğim tek kişi abin ve ben onun rızasını almak istiyorum. İsteme çiçeğimi kendi ellerimle getireceğim."
Cevap elbette gelmedi. Sena'nın mesajı gördükten sonra ağlamaya başlayıp cevap vermeyi unutmuş olduğuna emindim. Yüzümde derin bir tebessüm belirdi. Biraz önceki sorusuna cevap vermek için Yavuz'a döndüm. "Sena'yı istemeye Yavuz." Kahverengi gözleri şaşkınlıktan irileşirken "Ne?" diyebildi. Aklına gelen düşüncelerin neler olduğunu az çok tahmin edebiliyordum. Karşımdaki şaşkın haline içten bir kahkaha attım. Kahkahamın arasında "Oğlum, Kahraman Eroğlu'nun evine gidecek halim yok herhalde." dedim. Bakışlarındaki şaşkınlık daha çok artarken sitemli sesiyle "Abi, nereye gideceksin?" diye sordu.
Gülmemi bastırıp ciddiyetle yüzüne baktım. Adının bir cümlede geçecek olması bile ona duyduğum saygıyı göstermek için yeterliydi. "Ozan'ın mezarına. Sena'yı bulmama sebep olan ayrıca da Sena'yı istememe layık olan tek kişiye." deyince yüzünde sıcak bir gülümseme belirdi. "Tamam sen önden git bende Yeliz'i alıp geleyim abi ne dersin? Madem Sena'yı istiyoruz, senin ailende yanında olsun, Sena'nın ailesi de." deyince Yavuz'a doğru uzanıp sıkıca sarıldım.
Başkası duysa yapmayı düşündüğüm şeye deli saçması olarak bakabilecekken Yavuz , bizi anlıyordu. Bir süre sarılıp ayrıldıktan sonra elimi omzuna koyup "İyi ki varsın Yavuz." deyince "Asıl iyi ki sen varsın abi." dedi. Atmosfer yüzünden ikimizin de duygusallaştığının farkındaydım. Hayalini kurmaya korktuğumuz şeyler gerçeğimiz olmuştu. Yavuz, sevmeye korkarken bir kadına delicesine aşıktı. Ben ise Sena ile kavuşmuş baba oluyordum. Başımıza gelen her zorluğa rağmen şükretmek ve mutlu olmak için çok sebebimiz vardı.
Ortamın havasını değiştirmek isteyen Yavuz "Çiçeğini yaptırdın mı?" diye sordu. "Aklımda var bir şeyler. Hadi sen çık Yeliz al gel. Bende aklımdakileri halledeyim. Mezarlıkta buluşuruz." dedim. Birkaç adım atan Yavuz olduğu yerde durdu. "Abi, biz çiçekçiye erkek tarafı olarak beraber gidelim, Yeliz'de tuzlu kahvesini alıp mezarlığa geçsin olmaz mı?" diye sordu.
Gözlerim kocaman açıldı. "Tuzlu kahve mi?" Sinsi sırıtması yüzünde belirdi. "Damat olup da kahve içmemek olur mu?" diye sordu. Olmazdı tabi. Evlenmek üzere olan bir kadının ne hayali varsa hepsinin tam da olması gerektiği gibi olacaktı. Gerçek anlamda kız istemeye dönüşen olay karşısında hayır diyemedim. Başımla Yavuz'a onay verdim. Çiçekçiye gitmek için arabaya yürürken oda Yeliz'i arayıp olanları anlattı. Arabaya geçtiğimizde duyduklarına karşı sevinçten uçan Yeliz'in cıvıl cıvıl olan sesi ahizeden dışarı taşıyordu.
Onlar konuşurken bende arabayı çalıştırıp çiçekçiye sürdüm. Yarım saatlik yolculuk sonrasında önünde durdum. Yavuz ile beraber aşağıya inip çiçekçiden içeriye girdik. Sena'nın en sevdiği çiçek olan kır papatyaları arasına kırmızı güllerin yerleştirildiği kocaman bir buket yaptırdım. Üzerine de kendi el yazımla "Sonsuza kadar seninim." yazdığım notu iliştirdim. Her şey olması gerektiği gibi oluyordu. Evet bunları bebekten önce yapmalıydık ama iş işten geçmişti ve şu anda önemli olan tek şey Sena'nın mutlu olmasıydı.
Arka kapıyı açıp buketi özenle koltuğun üzerine bıraktım. Sena'nın çiçeği görünce dökeceği mutluluk gözyaşlarını bildiğimden yanıma gül kokulu mendil de almıştım. Bu günün her şeyiyle özel ve Sena'ya layık olmasını istiyordum. Arabaya geçince Yavuz "Abi, uzun zamandır keyifli bir akşam geçirmedik akşama dördümüze bir kutlama yemeği mi ayarlasak?" diye sordu. Daha sorusuna cevap veremeden cebime attığım telefon çalmaya başladı. Arayan Sena olmalıydı. Kesin yarım saatten fazla süre önce attığım mesaja ağlamaktan cevap yazmaya izin vermeyen gözleri yüzünden aramaya karar vermişti.
Çalan telefonu cebimden çıkardım. Arayana baktığımda bilinmeyen numara olduğunu gördüm. Dişlerimi sımsıkı sıkarken burnumdan derin bir nefes alıp sabır çektim. Bizim alemde gizli numara kullanılmazdı. Gizli numara korkakların işiydi. Eğer birinin benimle derdi varsa korkusuzca karşıma çıkması gerekiyordu. Kaçak köçek dövüşüp gemileri yakmaktan korkan adamlara ayıracak vaktim yoktu. Telefonu meşgule atıp cebime soktum. Kendi numarasından aramaya cesaret edemeyen bir korkağın günümü mahvetmesine izin vermeyecektim.
Yavuz, arabayı çalıştırmaktan vazgeçip meraklı gözleriyle bana bakarken "Abi bir sorun mu var?" diye açıklamamı istercesine sorduğunda dilimi dişime değirip başımı iki tarafa salladım. "Korkağın biri Yavuz. Kim bilir hangi korkak nasıl bir dümen peşinde." Yavuz durgun bir sesle "Abi, Kulaksız ya da Savcı olmasın. Çevremizde onlardan başka korkak düşmanımız yok." dedi..
Olabilirdi. Her ikisi de tam da Yavuz'un söylediği türdendi ve bu aramada onlar gibi korkaklara göre bir hamleydi bu. "Neden olmasın Yavuz. Savcının ya da Kulaksızın korkakça dövüşmediği gün mü var?" dedim. Korkak hamlelerinden sıkıldığı her halinden belli olan Yavuz "Sende haklısın abi. Ama Savcı'nın kafasına sıkma konusunda hala ısrarcıyım." derken cebimdeki telefon tekrar çalmaya başladı. Cebimden çıkarıp göz ucuyla baktıktan sonra meşgule atarak cebime geri soktum.
Birkaç saniye geçti geçmedi çağrı tekrarlandı. "Sikeceğim böyle işi" diye söylenirken cebimden çıkardığım telefonu öfke dolu sesimle "Alo" diyerek cevapladım. Ahizenin karşısından keyif aldığını belli eden bir kahkaha duyulurken "Sakin ol şampiyon! Uzun zaman oldu görüşmeyeli, beni özlemişsindir diye düşündüm." deyip duraksadı. Alaya alan sesiyle "Yoksa özlemedin mi?" diye sordu. Alacağım cevabın ne olduğunu bilsem de Kulaksıza onun sesini ezberleyecek kadar onu umursadığımı gösteremezdim. Kayıtsızca "Tanıyamadım kimsin?" diye sordum.
Telefonun diğer ucundan önce şen bir kahkaha yükseldi sonra da küstahlığıyla "Bunca zamandır aradığın ama bir türlü bulmayı beceremediğin adam" deyince boştaki elim yumruk şeklini alırken elimdeki telefonu parçalama isteği ile sıktım. Benimle oyun oynuyordu. Varlığını her an hissetmem için yapıyordu. Oyununa gelmeyecektim. Dilimi dişlerimin üzerinde gezdirerek sinirimi bastırmaya çalıştım. Biraz önceki attığı kahkahaya eş değer bir kahkaha atıp üstün çıkardığım sesimle "Korkusundan sesini dahi duymama izin vermeyen adam mı söylüyor bunları? Güldürme beni Kulaksız." dedim.
Aşağılamam sinirin bozdu. Karşımdaki adamın huzursuz kıpırdanışlarını hissedince "Küseceksen oynamayalım?" dedim. Kendisini hızla toparladığını belli eden sesiyle "Beni bulamayan senken küsen taraf neden ben olayım Aras Yiğitsoy. Asıl bu kadar zaman beni bulamayıp ezik ezik dolanmana sebep olduğum için sen bana küsmüyorsun değil mi?" diye sordu. Dişlerimi neredeyse çenemi kıracak sertlikte sıktım. Bu kadarı fazlaydı. Korkakça kaçan kendisiydi ama korkaklıkla suçlama cüretinde bulunduğu kişi bendim öyle mi? Sikerlerdi böyle işi.
"Eğer mertçe karşıma çıkmış olsaydın çoktan ecelin olmuştum ama sen ekranların ardına saklanacak kadar korkak bir adamsın. Merak etme bulduğumda benden ayrı geçen her dakikan için ayrı canını yakacağım." derken sesim olabildiğince tehditkar çıktı. Söylediklerime biraz öncekinden daha gür bir kahkaha attı. Tavrı sinirlerimi bozsa da sakin kalmaya çalışıyordum. Biliyordum. Onun istediği de buydu. Beni sinirden deli edip onu bulana kadar ortalığı kan gölüne çevirmemi istiyordu. Ama yapmayacaktım. Onun oyununa gelmeyecektim. Öfkemden gözümün kararmasına ve mantıksız kararlar almama sebep olmasına izin vermeyecektim.
Sinirimi, güçlükle kontrol altında tutuyordum. İğneleyici kahkahalarına "Ah Aras Ah. Sen çok yaşama emi. Benim ile ilgili ne planlar kurmuşsun" deyince "Kulaksız ne söyleyeceksen söyle yoksa siktir ol git." diye çıkıştım. Kahkahalarına son verirken bütün laubaliliği ile "Tavrına gücendim doğrusu. Aşk olsun yani Aras Yiğitsoy, ben seni oğlun olacağı için tebrik etmeye arıyorum sense beni tehdit ediyorsun. Dün gece haberi senden duymayı ummuştum söylemedin. Sen söylemeyince ben arayıp bildiğimi söylemek istedim." dedi.
Bebeğim hakkında bu kadar şey biliyor olması ruhumda tarifsiz bir öfke kasırgasına sebep oldu. Aradığımız adam şu anda Özgür olsa da Sena ve bebeğim konusunda bu kadar rahatsız olmak Savcıdan başkasının başarabileceği bir şey değil. Yavuz haklı olabilir miydi? En başından bari aradığımız kişi Savcı olabilir miydi? Damarına daha çok basmadan anlayamazdım. Dalgaya alan ses tonumla "Birde kötü haber tez yayılır derlerdi. Kim dediyse yanılmış. Baksana iyi haber senin kulağına kadar gelmiş." dedim.
İğneleyici tonlamada güldü. "Kimin için iyi kimin için kötü olduğuna zaman karar verecek. Sana verdiğim sürenin sonuna yaklaşıyoruz Aras." İşte şimdi asıl meseleye gelmiştik. Asıl konumuz her zaman ki gibi beni tehdit etmesiydi. Ve elbette bunu Sena üzerinden yapacaktı." Kulaksız! Anlaşılan o ki sonunda cesaretini toparlayıp meydana çıkmaya karar vermişsin. Bunu yaparken de sınıf başkanlığına adaylığını koyan çocukların edasıyla kendini ispatlama derdindesin. Ama ben senin kendini göstereceğin sınıf değilim."
"Çok zeki adamsın Aras Yiğitsoy." duraksayıp bir iç çekti. "Söylediklerim beni küçük görmene sebep olmasın. Evet zeki adamsın ama benim kadar değil. Hele de benim kaybedecek bir şeyim yokken ve senin kocaman bir ailen varken ne benim kadar zeki olabilirsin, ne de acımasız." Sabrım artık pamuk ipliğine bağlıydı. Tehditkâr çıkan sesimi daha da sertleştirip söylediğim her kelimenin üzerine ayrı ayrı basarak "Senin de söylediğin gibi korumam gereken bir ailem var. Eğer pisliğini Sena'ya ya da oğluma bulaştırmaya kalkarsan senin canını alırım. İşte o gün kimin daha acımasız olduğunu kendi gözlerinle görürsün."
Bir anda beynimde şimşekler çaktı. Yanılmıştım. Beni huzursuz etmek için aramamıştı. Bir şey planlıyordu. Derdi beni oyalamaktan başka bir şey değildi. Torpidoyu açıp kalem ve yanında duran kağıdı elime aldım. Kağıda "Hemen Kadir'i ara." yazarken planını anladığımı fark etmesini istemediğim için Kulaksızla sohbetime devam etmem gerekiyordu. Eğer benim planını anladığımı fark ederse daha ben Sena'nın yanına ulaşmadan onlara zarar verirdi.
Sinir bozucu bir kahkaha attı. "Hamdi Yiğitsoy'un seni veliaht olarak seçmesine şaşırmamak gerekir. Tıpkı onun gibi boş atıp dolu tutmaya çalışıyorsun." cevabını verince pamuk ipliğine bağlı olan sabrım koptu. Kimse benim aileme laf edemezdi. Sıktığım dişlerimin arasından "O yüzden mi ne Hamdi Babanın ne de benim karşıma çıkacak cesaretin yok." derken göz ucuyla Kadir'i arayan Yavuz'a baktım. Başını olumsuz anlamda iki yana salladı.
Ruhum sıkılıyordu. Kalbimde anlamsız bir ağrı belirdi. Sesimi tedirginliğimi belli etmeyen ama bir tonda çıkararak "Son kez soruyorum aramanı neye borçluyuz Kulaksız? Sohbet arkadaşı olarak beni seçtin sanırım ama benim senin boş muhabbetlerine ayıracak vaktim yok." diye sordum.
Hoşnutsuz bir sesle "Öyle birini seçecek olsaydım emin ol bu sen olmazdın." dedikten sonra duraksadı. Sesine alaylı bir tını takınıp "Hemen kızma öyle Aras. Sadece oğlunun ve karının sağlığı nasıl? Karının başı hala omuzların üzerinde mi? Oğlunun kalbi hala karının bedeninde atıyor mu diye merak ettiğim için aradım." Kanımın damarlarımdan çekildiğini hissettim. Ruhumdaki karanlık, aydınlığın azda olsa ulaştığı her noktayı ele geçiriyordu.
Yumruğumu torpidoya indirirken "Ne diyorsun lan sen!" diye kükredim. Bir cevap vermeyip ahizeden dışarı taşan kahkahasını attı. Başımı Yavuz'a çevirdim. "Sena'ya ve oğluma bir şey yapmaya kalkarsan seni ellerimle parçalarım. Dişlerini tesbih yapar çekerim senin! Anladın mı beni?" diye kükredim. Duydukları karşısında yüzü bembeyaz kesilen Yavuz arabayı çalıştırdı. Gazı kökleyerek mezarlığa doğru sürmeye başladı.
Bakışlarım bir taraftan araba kullanıp diğer taraftan Kadirlere ulaşmaya çalışan Yavuz'a kaydı. Baktığımı fark eden Yavuz başını olumsuz anlamda tekrar salladı. Bir şey olmuştu. Sena ile oğluma bir şey olmuştu ve ben onları korumak için geç kalmıştım.
Korkumu olabildiğince gizlemeye çalışıp tehditkar çıkan sesimle "Sena'ya ne yaptın?" diye sordum. Yavuz'un telefonundan ise "Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor. Lütfen daha sonra tekrar deneyiz." sesi yükseldi. Beni aramadan önce mezarlığın etrafına sinyal kesici yerleştirmiş olmalıydılar. Onlara ulaşamadığım her saniye deliriyordum. "Sana soruyorum lan cevap versene." diye bağırdım. Bu halimle zevk aldığını belli eden kahkahaları ahizeyi işgal etmeye devam ederken nefes alamadığımı hissettim.
İçimdeki korku büyürken " Lan orospu çocuğu Sena nerede, ne yaptın ona?" diye bağırdım. Kayıtsız bir sesle "Bilmem. Kocası olan sensin Aras sana sormak lazım nerede Sena?" diye sordu. Birkaç salise oluşan sessizlik sonrasında "Yoksa Selim'in bedeninin dolduramadığı mezarı Sena'nın ve doğmamış bebeğinin bedeni mi doldurdu? Ne dersin?" deyince beynimden aşağıya kaynar sular döküldü. Kalbim kan pompalamayı bıraktı. Soluğum ciğerimde bir yerde asılı kaldı.
"Onlara bir şey olduysa kaçacak delik ara. İnsanlığımın doğmasını sağlayan karımla evladıma bir şey olduysa celladına hazır ol Kulaksız." Yapardım. Eğer evladıma ve karıma bir şey olduysa bu şehri içerisindekilerle beraber yakardım. Bunca zamandır onları koruyabilmek için hata yapmaktan korkmuş, öfkemin kölesi olmamıştım. Onlara bir şey olduysa ne hata yapmak umurumda olurdu ne de öfkemin kölesi olmak... Eskisi gibi karanlığın hükümdarı olurdum.
Tehdidimi es geçip "Onları kurtarmak için hala şansın var Aras. Zamanın daralıyor" deyip alaylı sesi ile" tik tak tik tak." dedikten sonra telefonu kapattı. "Allah kahretsin." derken telefonu kulağımdan çektim. Ellerimin arasında kalan telefon parçalara bölünürken elime batan parçalar zerre umurumda değildi. Mezarlığa iki dakikadan az zamanımız kalmıştı ve benim onlara bir şey olmadan ulaşmam gerekiyordu.
Mezarlığa vardığımızda hızla arabadan indim. Ozan'ın mezarının iç tarafta kaldığını bilsem de tam olarak hangi parselde olduğu konusunda bilgim yoktu. Lanet olsun ki en başta öğrenmeyi akıl etmek yerine mezarlığa gelince Kadir'e sormaya karar vermiştim. Yavuz ile farklı yerlere ayrılıp koşarak Sena'nın olduğu yeri aramaya başladık. En sonunda uzaktan onların olduğunu tahmin ettiğim bir kalabalık gördüm. Olduğum yerde durup baktım. Bir sıkıntı yoktu, her şey olağan görünüyordu.
Derin bir oh çektim. İyiydi. İyilerdi. Bir sorun çıkmadan onlara yetişmiştim. Sena'ya bir şey belli etmemek için nefesimi kontrol altına almaya çalıştım. Yavaş adımlarla yürürken uzaktan genç bir delikanlının Senaların olduğu tarafa baktığını gördüm. Belimdeki silahı elime alırken yavaşlayan adımlarım hızlandı. Belli ki başımızdaki beladan hala sıyrılamamıştık. Adımlarım koşar tempoya ulaşmak üzereyken arkamdan "Aras Yiğitsoy." diye seslenen birinin sesiyle olduğum yerde durdum. Arkamı döndüğümde tıpkı biraz önce gördüğüm gençle aynı yaşlardaki biri tarafından doğrultulan silahla burun buruna geldim.
Arkamdaki silahı sağ elimle kavrayıp çocuğa doğrultmaya hazırlanırken genç "Kulaksız babanın sana selamı var." deyince daha o sıkmadan silahı kaldırıp tetiğe dokundum. Susturucu takılı olan silahın sesi bir rüzgar gibi havayı delip geçti. Genç ise kalbinin yanına isabet eden mermi ile kanlar içerisinde yere düştü. Silahını alıp ceplerini kontrol etmek için yanına yürürken havada bir kurşun sesi yankılandı. Sonra bir tane daha ve bir tane daha. Kalbim boğazımda atmaya başladı. Arkamı hızla dönerken dudaklarımdan fısıltı gibi Sena'nın ismi döküldü.
Oraya doğru koşmaya başladım. Adamlar mezarın başına doğru hareketlenirken Sena'ya bir şey olduğuna eminimdim. Onları koruyamamıştım. Gözümün önünde ölmelerine engel olamamıştım. Adamları yarıp başı kanlar içerisinde Kadir'in kolunda olan Sena'ya baktım. Yanına yaklaşırken gözlerim kurşun yerlerini taradı. Birisi göğsünde diğeri ise karnında iki kurşun girişi vardı. Elleri ise bebeğimizin gitmesine engel olmak istercesine karnına sarılıydı. Başıma yıkılan dünyam daha ne kadar yıkılabilecekse o kadar daha yıkıldı.
Kadir'in olduğu yere çöküp başını dizime yaslarken Sena'nın yüzünü ellerimin arasına aldım. Ağlamaklı çıkan sesimle gözlerini açmasını sağlamaya çalışarak hafifçe sarsıp "Sena, Sena'm yalvarırım aç gözü. Yalvarırım yalnız bırakma beni." dedim. Yaşadığına dair en ufak bir belirti yoktu. Kana bürünen gömleğinin altında inip kalkan göğsünü görmenin bir yolu yoktu. Ne zaman geldiğini bilmediğim Yavuz'un "Abi arabaya." diyen sesiyle kendime geldim.
Yerimden hızlıca kalktım. Yerde yatan Sena'yı kucağıma alıp olabildiğince hızlı adımlarla arabaya ulaştım. Arka kapıyı açan Yavuz'un yardımıyla koltuğa oturup Sena'yı da kucağıma yerleştirdim. Kaybettiği kan yüzünden benzi sararmaya bedeni ise soğumaya başlamıştı. Şoför koltuğuna geçen Yavuz gazı kökledi. Mezarlıktan biraz uzaklaştıktan sonra da telefonunu eline aldı. Birkaç çalış sonrası telefon cevaplanırken "Çağlar, Hamdi Babaların Etilerdeki hastanesine hemen gel." dedi. Çağlar'ın verdiği cevabı tam olarak anlayamasam da Yavuz "10 dakikaya oradayım." cevabını verip gelen yanıt sonrası telefonu kapattı.
"Abi". deyince Sena'dan güçlükle çektiğim bakışlarımı ona çevirdim. "Çağlar yakınlardaymış. En fazla 5 dakikaya hastanede olacak." diyen Yavuz'a başımı sallayıp Sena'ya bakmaya devam edince "Aras" dedi. Söyleyeceği şeyi duymak için tekrar ona baktım. Gözünden aşağıya yaşlar süzülürken "Ameliyata bende gireceğim ve onları sana sağ salim getireceğim." deyince boğazımda oluşan yumruya rağmen yutkunarak başımı salladım.
Hastaneye giderken Yavuz hastaneyi aramış ve gerekli bilgilendirmeyi yapmıştı. Araç hastane önüne yaklaşırken bir düzine hemşire ve doktor da araca doğru koşturmaya başladı. Arabanın durmasıyla birlikte kapı açıldı. Kollarımdaki Sena'yı sedyeye bıraktım. Sedyeyi koşar adım içeri alan hemşirelerle beraber bizde içeriye girdik. Giriş katında bulunan ameliyathanelerden birine ilerlerdik. Yüreğim acımasız bir el tarafından parçalara ayrılıyordu. Ve aynı elin sahibi tarafından üzerinde tepiniyordu.
Ameliyathanenin önünde durunca elimi Yavuz'un omzuna koydum. Çaresizlik içerisinde yalvaran sesimle "Yavuz onları sağ salim bana getir. Ne olursun ikisini de kurtar." deyince gözünden akan yaşı hızla sildi. Başını sallayıp "Elimden gelenin en iyisini yapacağım abi. Çağlar'da bende ne gerekiyorsa yapacağız." dedi. Ameliyathaneye yürümek için döndüğünde duraksadı. Benden tarafa baktı. "Onların iyi olması için canımı vermem gerekirse veririm abi. Ama ben içerideyken yalvarırım sakince çıkmamızı bekle." dedi. Gözlerimi kapatıp açtım. Zaten onların iyi olduğunun haberini almadan nereye gidebilirdim ki.
Olduğum yere çöktüm. Başımı dizlerimin arasına alırken göğsümü yakan yaşlarda gözlerimden özgürlüğünü ilan ederek firar etti. Tüm dünyam durmuştu. Ruhum amansız bir acının pençesinde kıvranıyordu. Nefes almak yüreğimde en ağır yük haline geldi. Onlara bir şey olursa ben ne yapardım? Onlardan biri bile nefes almayı bırakırsa ben nasıl yaşardım? Karısını korumayı beceremeyen adam mı olurdu? Bebeğini korumayı beceremeyen baba mı olurdu?
Başım dizlerimin üzerinde ne kadar süre kaldım bilmiyorum. Etrafımda insanlar koşuştururken sadece içeriden çıkacak Yavuz'un ya da Çağlar'ın sesine odaklanmış gözyaşlarımı silip ağlamamaya yemin etmiş yüreğimle köşemde ne kadar durdum bilmiyorum. Omzuma değen elin hissiyle başımı kaldırdım. Yanıma çöken Hamdi Baba'nın elleri omuzumdayken ağlamaktan kızaran gözleriyle bana bakıp "Evlat." dedi. Suskun dudağım dile geldi akmayan yaşlarım hıçkırıklara dönerken "Baba." diyebildim.
Hamdi Babanın göğsüne sığındım. O koca çınarın bizi bu kabustan çıkarmasını umarak ona sığındım. Hıçkırıklarım arasında "Baba koruyamadım. İkisini de koruyamadım." derken ağzımdan çıkan her sözcük kalbimdeki acıyı daha da arttırıyordu. İçimindeki acı fazlaydı, öfke fazlaydı, pişmanlık fazlaydı en kötüsü de onları koruyamamış olmanın acizliği ile onlara bir şey olacak korkusu hepsinden fazlaydı. Bu kadarı fazlaydı. Dayanabileceğimden çok daha fazlaydı.
Evladımıza bir şey olursa ben Sena'ya ne diyecektim? Benim öldüğümü düşünüp deliren kadını hayata nasıl döndürecektim? Doktorların olmayacağını söylediği bebeği aylardır karnında büyürken ben onun gittiğini nasıl söyleyebilirdim ki? Söyleyemezdim. Eğer evladımıza bir şey olursa Sena'nın yüzüne bakamazdım. Onun benden gitmesine izin verirdim.
Hamdi Babanın göğsünde olan başım sıcak bir el tarafından okşanırken Esma Ananın "Aras'ım yapma oğlum böyle. Gelinimde torunum da sağ salim çıkacak." diyen sesi kulaklarıma doldu. Esma Ananın söylediklerine inanmak istemesem de öyle olmadığını biliyordum. Yüreğimden bir şey kopmuştu. Kalbimde tarif edemediğim bir eksiklik vardı. Ben birini kaybetmiştim. Yüreğimdeki bu acının nedeninin kaybetmek olduğunu babamda öğrenmiştim ve şimdi de aynı acı kalbimi yakıp küle çeviriyordu.
Ağlamalarım bir süre sonra azalıp sonra da yok oldu. İçimi buz gibi bir sessizlik kapladı. Olduğum yerden hala kıpırdamamıştım. Yaklaşık üç saattir ameliyatta olan Sena'nın durumu hakkında küçücük bir haber almak için gebersem de bedenimi hareket ettiremiyordum. Bir süre sonra ameliyathanenin kapısı açıldı. Önden Çağlar hemen arkasından da Yavuz çıktı. Yavuz kan çanağına dönen gözlerini benden kaçırdı. Ameliyathanenin girişine çökerken başındaki boneyi çıkardı ve ağlamaya başladı.
Olduğum yerden yavaşça doğruldum. Titreyen dizlerime rağmen Çağlar'ın yanına doğru yürüdüm. Gözlerini gözlerimden kaçırdı. Elindeki bonesini tırnaklarken fısıltı gibi çıkan sesiyle "Abi, çok üzgünüm. "dediğinde yerin ayaklarımdan kaydığını hissetsemde güçlükle ayakta kaldım. Yüzüme acıyla bakıp "Bebeği kurtaramadık." dediğindeyse söylediklerini duyuyordum ama tüm bedenim uyuşmuştu.
Yavuz'un ağlamalarına Esma Annenin yakarışları eklendi. Çağlar'ın "Bebeği kaybettik." diyen sesi zihnimde yankılanmaya başladı. Oğlum ölmüştü. Oğlumuz ölmüştü. Aldığım nefes bir yerlerde düğüm olup kaldı. Kalbim acımasız bir el tarafından bin parçaya ayrılırken ellerim göğsüme gitti. Üzerimdeki gömlek göğsümü sıkıyor nefes almamı engelliyordu. Ellerimle çekiştirdim lakin daha rahat nefes almamı sağlayamadım.
Dizlerimin üzerine düşerken dudaklarımdan belli belirsiz "Oğlum." kelimesi çıktı. Oğlumuz gitmişti. Varlığına sevinemediğim, canını koruma derdine düşüp varlığımı hissettiremediğim oğlum gitmişti. Daha bu sabah seni herkesten koruyacağım diye söz verdiğim evladımı koruyamadığım için ellerimden kayıp gitmişti. Ben baba olmayı bile becerememiştim.
BİR BÖLÜMÜN DAHA SONUNA GELDİK. İTİRAF EDEYİM NASIL ARAS'IN İLK HALLERİNİ SEVMİYORSAM ÜZÜNTÜ DOLU BU BÖLÜMÜ DE SEVMEDİM. YÜREĞİMDEN BİR ŞEYLER KOPTU GİTTİ. 😔😔😔😭😭😭
GELECEK BÖLÜME MENDİLLERİNİZİ HAZIRKAYIP GELİN OLUR MU? YÜREĞİMİZİ YAKAN EVLAT ACIMIZ VAR....😔😔😔😭😭😭
BÖLÜMLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİNİZDEN BENİ MAHRUM ETMEYİN OLUR MU? ❤️❤️
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 24.61k Okunma |
1.19k Oy |
0 Takip |
54 Bölümlü Kitap |