12. Bölüm
Hayaliyazar22 / Hayat Tesadüfleri Sever / 12. Bölüm : Geri Dönmeyen Sessizlik

12. Bölüm : Geri Dönmeyen Sessizlik

Hayaliyazar22
hayaliyazar22

Keyifli okumalar dilerimm.🩵🩵

Eve adım attığımda kapının ardında sessizlik vardı. Her köşe, her mobilya, her gölge bana Demir’in en az gece kadar karanlık, yıkık gözlerini hatırlatıyordu. Ayaklarım buz kesmişti, kalbim göğsümde çarpıyor, nefesim düzensiz ve kesik kesikti.

Ellerim titreyerek çantamı attım kanepeye, nefesimi tutmaya çalıştım ama mümkün değildi. Oturup başımı dizlerime gömdüm, uzun bir süre sadece sessizliğe, kendime sarıldım.

O sessizlik… Demir’in bana bıraktığı sessizlik kadar ağır, acı doluydu.

Gözlerim kapalıyken kendimi hatırladım; o küçük kız, paramparça olmuş, nefes alamayan Güneşi. Şimdi büyümüştüm. Yara izlerim hâlâ derindi, ama o izler bir şekilde beni hayatta tutuyordu.

Bir yandan kendime kızıyordum. Neden geri dönmedim? Neden ona sarılmadım? Ama diğer yandan biliyordum ki, o an geri dönseydim, kendi küllerimden bir parça daha kaybolacaktı. Ben kendimi, bin bir zorluklarla ayakta tuttuğum Güneş'i kaybedecektim.

Ne kadar orada kaldım bilmiyorum ama aradan bayağı bir zaman geçmişti.

Gözlerimden akan yaşları umursamadan ayağa kalkıp sarsak adımlarla koridorda ilerledim. Hızlıca üzerimi değiştirip Hayat'ın odasına girdim.

Hayat’ın odasının kapısını araladığımda loş gece lambası duvarlara soluk bir ışık serpiyordu. O ışığın altında küçücük bedenini gördüm. Battaniyesine yarısına kadar gömülmüş, bir kolu yastığın kenarından sarkmıştı.

Nefes alışverişi düzenliydi. Derin bir uykuda güzel rüyaların içinde dolanıyordu.

Yatağın yanına çöküp dizlerimi kendime çektim ve bir kolumu bacaklarıma dolayıp başımı dizime yasladım.

Miniğimin yataktan hafifçe sarkan elini tutup yavaşça okşadım. Şuan ona o kadar ihtiyacım vardı ki.

"Bugün annen yine çok güçlü davranmak zorunda kaldı minik sincap" Gözlerimden yaşlar akarken burukça gülümsedim. "Sana verdiğim sözü yine tuttum bebeğim. Bak yıkılmadım herşeye rağmen yıkılmayacağım ve yanında dimdik duracağım. Senin için, bizim için"

Hayat doğduğu zaman onu koruyacağıma ve ikimiz için çok güçlü olacağıma dair ona söz vermiştim.

"Beni affet meleğim," Uzanıp minik avcuna öpücük bıraktım. "Belki birgün beni anlayacaksın, belki anlamayacaksın. Belki çok kızacaksın, dinlemeyeceksin ama ne olur bana sırtını dönme anneciğim. Çünkü sende gidersen işte ben asıl o zaman ölürüm"

Hayat bir an kıpırdanır gibi olunca telaşla sustum. Uyanıp beni duymasını istemiyordum. Eğer uyanırsa ona ne diyecektim ki?

'Annen kalbini söken adamın kalbini söküp kendi kalbiyle birlikte ayaklarının dibine bıraktı ve geldi mi diyecektim?'

İçimden bir ses 'Senin kalbin Demir' diye bağırdı bas bas. 'Sen orada kalbini değil Demir'i bıraktın'

Nefes almak güçleşirken çığlık atmamak için gözyaşlarımın aktığı dudaklarımı dişledim.

Derin derin nefesler alıp başımı iki yana salladım ve içimdeki sesi susturup sakinleşmeye çalıştım.

Sakinleşmeye çalıştıkça kalbim daha da ağırlaştı.

İçimde susturmaya çalıştığım o ses, bastırıldıkça büyüyordu.

Demir…

Adını anmamak için dudaklarımı birbirine bastırdım. Çünkü biliyordum; bir kez daha izin verirsem, zihnimde kurduğum bütün duvarlar yıkılacaktı.

Hayat’ın avucunu iki elimle sardım. Sıcacıktı. Gerçekti.

Bu dünya içinde tutabildiğim tek gerçek buydu.

“Buradayım,” diye fısıldadım neredeyse nefesim kadar sessiz. “Gitmedim. Gitmeyeceğim.”

Bu sözleri ona mı söylüyordum, kendime mi, ayırt edemiyordum.

Başımı yatağın kenarına yasladım. Omuzlarım sessizce titredi. Ağlamıyordum; artık ağlayacak gücüm yoktu. Ama içimdeki ağırlık kemiklerime kadar işlemişti. Sanki bütün geçmişim aynı anda üzerime çökmüştü.

Yalnızlık...

Karanlık...

Acı...

Bir adam…

Bir not…

Bir kayıp…

Bir çocuk…

Ve ben.

Önce küçük yaşta gözümün önünde ailemi kaybetmiştim. Ardından sevdiğim adamı, bebeğimi. Akıl hastanesine kapatılmış tonlarca ilaca mağruz kalmış, ölmüştüm. Ha birde tümörle mücadele vermiş. Hayat'ı büyütmüş tüm.

İki hayatın ortasında, hangisini kurtardığını asla tam olarak bilemeyecek bir kadın vardı.

Hayat uykusunda derin bir nefes aldı. Göğsü usulca yükselip indi.

O an içimde bir şey netleşti.

Ben Demir’den kaçmamıştım.

Ben sevgiden korkmamıştım.

Ben bir mezarın başında durup, iki kişilik bir ölümü seçmeyi reddetmiştim.

Ben ona kıyamamış kendimi o mezara gömmüştüm.

Yavaşça doğruldum. Eğilip saçlarını okşadım ve kokusunu içime çekip şakağına öpücük bıraktım.

"Büyüyeceksin," dedim onu seyrederken fısıltıyla içimden. "Ve bir gün, benim sustuklarımı anlayacak kadar güçlü olacaksın."

Kızım benim gibi yapayalnız ve güçsüz olmayacaktı. Çünkü yanında ben vardım, annesi vardı. Onu herşeyden koruyacak ve sevecektim.

Doğrulup elini bırakacağım anda kulaklarıma dolan uykulu, boğuk ve tatlı ses buna engel oldu.

"Anne"

Burnumu çekip içime dolan sıcaklıkla kızıma gülümsedim. "Anneciğim, bebeğim, buradayım güzelim"

Sesim sandığımdan daha titrek çıkmıştı. Hayat gözlerini araladı, uyku sersemi hâliyle bana baktı. O bakış insanın içini onaran, çatlaklarını görünmez bir merhemle kapatan cinstendi.

Bana bakınca minik kaşları çatıldı, eli yüzüme doğru uzandı. “Niye ağlıyorsun?” diye mırıldandı.

Hızla başımı iki yana salladım gülümsememi sürdürürken.

“Ağlamıyorum,” dedim fısıltıyla ve aklıma ilk geleni söyledim. “Sadece gözlerime bir şey kaçtı.”

Elini yanağıma koydu. Küçücük parmaklarıyla gözyaşımın izini sildi. Bir an ciddi bir ifadeyle suratıma baksada sözlerime dayanamayıp kıkırdadı.

“Geçti mi?” diye sordu inanmadığını ama bozmayacağını belli eden bir ifadeyle.

O an boğazıma düğümlenen her şeyi yutmak zorunda kaldım. “Geçti,” dedim. “Sen dokundun ya… hemen geçti.”

Yana doğru kayıp yorganını açtı ve uykulu sesine eklenen inatla mırıldandı. "Gel " diye mırıldandı. "Yanımda yat, benimle uyu"

Yüzümde bu sefer gerçek bir gülümseme oluşurken yanına uzandım. Hayat ne zaman kabus görse veya uyuyamasa yanıma gelirdi bende ona yanımda yer açardım.

Şimdi aynı şeyi bana yapmıştı minik sincap.

Hayat hemen göğsüme sokulurken kollarımı etrafına doladım ve üstünü örttüm.

Başını kaldırıp bana baktığında "Kabus mu gördün?" diye mırıldandı. Bir an aval aval ona baktım. "Sorun yok anneciğim birşey olmaz. Bazen büyüklerde kabus görebilir"

Onu iyice kendime çekip kokusunu doya doya içime çektim. "Birşey yok bebeğim ben iyiyim. Sadece seni özledim. "

Hayat inatla çipil çipil parıldayan gözlerini benden çekmedi. "Çok mu yoruldun? O yüzden mi kabus gördün, yada gerçekten beni çok özlediğin için mi?"

Benim kızım ne kadar güçlü gözükse de içinde kırılgan ve düşünceli tarafı vardı. Ve sevdiklerine birşey olacak düşüncesi onu çok üzüyor, korkutuyordu.

Ellerim saçlarında dolaşırken gözlerini kapadı ama cevabını beklediğini ve onu almadan uyumayacağına adım gibi emindim.

"Unuttum mu minik sincap? Annen çook güçlü bu yüzden küçük bir yorgunlukla başa çıkabilir. Ve evet seni çok özledim"

"Haklısın " diyerek başını salladı. "Ama sen bana 'her zaman güçlü olmak zorunda değilsin ben senin dayanağın olurum' demiştin. Bende çok güçlüyüm ve seni hiiiç bırakmayacağım, her zaman yanında olacağım"

Büyümüşte küçülmüş olan kızım insanı her zaman şaşırtacak ve ağzını açık bırakacak şeyler yapmayı başarıyordu.

Büyümüş de küçülmüş olan kızım, insanın kalbine hiç beklemediği yerden dokunmayı hep başarıyordu.

Boğazım düğümlendi. Bir an konuşamazsam diye korktum. O yüzden sadece onu kendime biraz daha çektim. Kalbimin tam üstüne… Sanki orada daha güvende olacakmış gibi.

“Ben senin dayanağın olurum,” demişti ya…

O an anladım; bazı yükler paylaşıldıkça hafiflemiyordu, ama taşınabilir hâle geliyordu.

“Biliyorum,” dedim nihayet, sesim titremesin diye kelimeleri yavaş seçerek. “Ve bu dünyada bundan daha büyük bir güç yok. Sen benim en güçlü yerimsin Hayat, sen benim en değerlimsin”

Eğer bir el Hayat'a dokunmaya kalkarsa işte o zaman ben kendimi kaybederdim.

Hayat gülümsedi. O uykulu, yarım gülümseme için tüm ömrümü verirdim. Sonra başını göğsüme yasladı ve uyumaya çalıştı.

Kalp atışlarım yavaş yavaş onun nefesine uyum sağladı.

Dakikalar geçti. Belki saatler…

Zaman, o odada anlamını yitirmişti.

Ben tavana bakarken zihnim yine kaçmak istedi.

Demir’e…

Söylenememiş cümlelere…

Yarım kalan bir “biz” ihtimaline…

Ama göğsümdeki sıcaklık beni geri çekti.

Hayat uykunun kıyısından tekrar ses verdi.

“Anne?”

“Efendim minik sincap?”

“Sen mutlu musun?”

İşittiklerimle bir an sustum, ona yalan söylemek istemedim. Ama benim güçlü miniğim henüz bütün gerçeği taşıyamazdı. Ben o uğursuz günden beri yarımdım benim kalbim o gün ikiye bölünmüştü. O yüzden kalbimin içinden geçen en dürüst, en sade cümleyi seçtim.

"Sen yanımdayken ben hep mutluyum bebeğim"

Başını hafifçe salladı.

“Tamam,” dedi. “O zaman ben hep yanında olurum."

Onun masumluğuna gülümsedim.

"Her zaman öyle olmaz ki ama. Birgün herşeyden çok seveceğin biriyle karşılaşacaksın ve hayatını ne olursa olsun onunla devam ettirmek isteyeceksin işte o zaman artık büyümüş olacaksın ve belki de beni o kadar sık aramayacaksın bile "

Hayat sözlerime kaşlarını çatıp bana daha çok sokuldu. "Hayır ben seni hiç bırakmayacağım anne." dudaklarında çok güzel bir gülüş belirdi. "Hatta babam işini bitirip bize dönecek ve hep birlikte olacağız"

Gözlerim dolduğunda içimde biriken acıyla hıçkırmamak için dudaklarımı ısırdım. Sessizce aktı gözyaşlarım. Hayat fark etmedi. Ya da etti ama sessiz kaldı. Çünkü çocuklar her şeyi görürdü, ama biz fark etmesek bile bazen büyüklere alan tanırlardı.

Bir süre sonra nefesi yeniden derinleşti ve uykuya teslim oldu.

Ben ise uyanıktım.

Ama artık yıkık değildim.

Kalbimde hâlâ yangın vardı, evet.

Demir hâlâ içimde bir yerlerde kanayan bir isimdi.

Ama o gece şunu biliyordum:

Ben yalnız değildim.

Ben eksik değildim.

Ben, kalbi paramparça olsa bile çocuğunu siper eden bir kadındım.

Ve sabah olduğunda yine güçlü olacaktım yine ayakta olacaktım.

Peki ya Demir?

Kalbim defalarca kez acıyla kasıldı. Benim kadar acı çekmiyordu, gerçeklerden haberi yoktu ama yalnızdı.

Birgün öğrenince ne yapacaktı? Kim ona dayanak olacaktı? Acısını nasıl geçirecekti? Kim için güçlü olacaktı bu hayatta?

Kahretsin!...

Ne onu düşünen beynime, ne de onun özleyen, onu seven, onun için acıyan, onu sevmekten vazgeçemeyen kalbime söz geçirebiliyordum.

18 yaşındaki o saf Güneş içimde bir yerlerde varlığını sürdürüyordu.

Bir köşede dizlerini karnına çekmiş, susarak bekliyordu. Zaman geçerse acının da geçeceğine inanmıştı belki. Ama bazı yaralar zamanla kapanmıyor, sadece sessizleşiyor, alışılıyordu.

İnsan zamanla içindeki acıyla yaşamayı öğreniyordu.

O Güneş zamanın her şeyi iyileştireceğine inanacak kadar saf, susmanın bazen kurtarmak olduğunu düşünecek kadar yaralıydı.

Bir zamanlar sevdiği adam için atan kalbim şimdi kızım için atıyordu ve onun için atmaya devam edecekti.

 

 

✨✨

Gözlerim elimdeki kitapta gezinirken kahvemi yudumladım. Demir ile yüzleşmemizin üstünden 1 hafta geçmişti ve 1 haftadır onu görmüyordum işe bile gelmiyordu.

Sayfayı çevirdim ama kelimeler aklıma girmiyordu. Gözlerim satırlarda gezinirken zihnim çoktan başka bir yerdeydi. Kahvenin sıcaklığı avuçlarımı ısıtıyordu ama içimdeki boşluğu doldurmaya yetmiyordu.

Ev sessizdi. Hayat okuldan sonra Alin'le birlikte okuldan bir arkadaşıyla parka gitmişti. O sessizlik… geceki kadar ağır değildi belki ama daha uzun solukluydu.

Bir hafta.

Tam yedi gün.

Demir yoktu.

Ne koridorda yankılanan adımları…

Ne o kendine özgü bakışı…

Ne de varlığıyla doldurduğu o gergin hava.

İşe bile gelmiyordu.

Bu, beklediğim bir şey değildi. Onu tanıyordum. Kaçmazdı. Siper alırdı belki, susardı ama yok olmazdı. O yüzden bu sessizlik beni daha çok tedirgin ediyordu. Çünkü Demir sustuğunda, bu ya bir şeylerin kırıldığı anlamına ya da birşeyleri kırdığı anlamına gelirdi.

Kahvemden bir yudum daha aldım. Acı tadı dilimde kaldı.

Aklıma dolan düşüncelerle gözlerim büyürken nefesim boğazıma takıldı.

Aklıma onun sesi doldu.

"Mecburdum, yapamazdım"

Sinirle dudaklarımı dişleyip yerimden kalktım. İhtimaller sinsice zihnime dolarken duvarlar üstüme üstüme geliyordu. Yerimde duramıyordum.

Telefonum masanın üzerindeydi. Ekranı aşağı bakıyordu. Günlerdir tek bir bildirim bile yoktu ondan. Ne bir mesaj, ne bir arama. Sanki o gün… gözlerimin içine bakıp sessizce durduğu an, ikimiz için de son cümle olmuştu.

Ama bazı cümleler söylenmese de bitmezdi.

Elimdeki kitabı kapattım ve koltuğa attım. Okuyamayacağımı kabul etmek, bazen daha kolaydı. Olduğum yerde volta atmayı bırakıp pencereye yürüdüm.

Hava kararmıştı, dışarısı buz gibiydi.

Dışarıda hayat akıyordu. İnsanlar yürüyordu, gülüyordu, bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Kimse benim içimde bir mezar olduğunu bilmiyordu.

Ve kimse Demir’in orada yattığını da…

Derin bir nefes aldığımda kendime kızdım..

Bir haftadır gelmemesi…

Bir haftadır susması…

İçimdeki endişe, suçlulukla kol kola girmişti.

Kahretsin!...

Ben gitmiştim, ben ona arkamı dönmüştüm. Ama onun bu kadar tamamen çekilmesini beklememiştim.

“Sen onun mezarı oldun,” dedi içimdeki ses.

“Onu sessizce ve acımasızca gömdün.”

Gözlerimi kapattım. Hayat’ın sesi geldi kulağıma. “Ben senin dayanağın olurum.”

O cümle, beni tekrar bu ana çekti.

Benim önceliğim belliydi.

Ama bu, Demir’in canımı yakmadığı, canını yakmadığım anlamına gelmiyordu.

Kapının anahtarı döndü. Sesle birlikte irkildim. Kalbim anlamsızca hızlandı. Bir an… sadece bir an, onun olabileceğini düşündüm.

Eskiden olduğu gibi elinde çiçekle gelecek ve kollarını açıp bana kocaman sarılacakmış gibi. Bu düşünce bile göğsümü sıkıştırmaya yetti.

“Anneee!” diye seslendi neşeyle hayatımın anlamı.

Yüzüme bir gülümseme yerleştirip kapıya döndüm. Eğilip onu kucakladım. Saçlarının güneş kokusu burnuma doldu. İşte gerçek buydu, tutabildiğim tek sağlam yer.

“Günün nasıldı minik sincap?”

“Çok iyiydi,” dedi hızla ve mutlulukla. “Ama seni çok özledim.”

Kalbimde bir şey yumuşadı ve içime bir ılıklık aktı.

“Ben de seni çok özledim bebeğim benim.”

Hayat benden ayrılınca Alin kollarımın arasına girdi. "Nasılsın Güneş abla? "

"İyiyim ablam, sen nasılsın? "

Benden ayrılıp endişeli gözlerle yüzümü inceledi.

"O günden beri haber yok değil mi? Ve sen kendini yiyip bitiriyorsun"

Onu rahatlatmak için gülümsedim ve saçlarını okşadım. Alin'in yeri benim için her zaman ayrı olmuştu. Hayat benim için neyse o da öyleydi. İkiside değerlilerimdi.

"Merak etme iyiyim ben. Ayrıca onu düşündüğüm falanda yok "

Alin inanmayan gözlerle bana baksa da ondan uzaklaşıp Hayat'a ilerledim.

Alin'le Hayat'ı mutfağa götürürken telefonum masada kaldı. Ekranı hâlâ karanlıktı.

Ama artık şunu biliyordum:

Demir ne zaman ortaya çıkarsa çıksın,

hangi gerçekle gelirse gelsin…

Ben hazır olmak zorundaydım.

Çünkü bazı yüzleşmeler, kaçınılmazdı.

Ve bazı yangınlar sönmese bile, artık yakıp kül edemezdi.

Alin ve Hayat mutfağa geçerken telefonumu almak için geri döndüm. Bir an gözlerim pencereden ay ışığının ve titrek, loş sokak lambasının aydınlattığı sokağa kaydı.

Ay ışığı kaldırıma solgun bir çizgi gibi düşüyordu. Sokak lambasının titrek ışığı, geceyi tam aydınlatamıyor; sadece gölgeleri uzatıyordu. Camın önünde durup bir an daha dışarı baktım. İçimde açıklayamadığım bir huzursuzluk kıpırdandı.

Sanki biri oradan bana bakıyordu.

Daha net görebilmek için gözlerimi kıstım.

Mantığım hemen devreye girdi. Saçmalıyordum. Yorgundum. Düşüncelerim fazla gürültülüydü. Ama kalbim… kalbim o kadar kolay ikna olmuyordu.

Demir oradaydı. Tam sokağın karşısında siyahlar içinde pencereye bakıyordu.

1 hafta sonra buradaydı.

Perdeyi aralamadan camı kapattım. Arkama döndüğümde telefon hâlâ masadaydı. Ekranı karanlıktı ama sanki birazdan yanacakmış gibi hissettiriyordu. O hissi tanıyordum. Öncesinde hep böyle olurdu.

Parmaklarım istemsizce telefona uzandı.

Tam aldığım anda ekran aydınlandı.

Kalbim, göğüs kafesime sert bir yumruk yemiş gibi sarsıldı.

Bilinmeyen Numara.

Bir saniye…

İki saniye…

Telefon çalmaya devam ediyordu.

Arkamdan Hayat’ın ve Alin’in mutfaktan gelen sesleri duyuluyordu. Gülüşmeler… tabak sesleri… hayatın en normal hâli.

O an, o çağrıya cevap verirsem bir şeylerin geri dönülmez şekilde değişeceğini hissettim. Eğer cevap vermezsem de her şeyin geri dönülemez şekilde kırılacağını.

Ama telefon düşüncelerime, içimdeki fırtınalara rağmen ısrarla çalmaya devam etti.

Demir niye bir haftadır yoktu? Neden bilinmeyen numara olarak arıyordu?

Derin bir nefes aldım ve aramayı açıp konuşmak için dudaklarımı araladım.

“Efendim?”

Karşıdan gelen sessizlik, kelimelerden daha ağırdı. Nefesini duydum. Kısa, bastırılmış, tanıdık bir nefes.

“Güneş…”

Adımı söylediği an, içimde bir yer çöktü.

O gerçekten Demir’di.

Sanki sesini duyana kadar anın gerçekliğine varamamıştım.

Diğer elim kalbime gittiğinde derin bir nefes almaya çalıştım.

Boğazım kurudu, sesim çıkamadı. Onu bir haftadır her saniye düşünmüş, kafamda bin bir ihtimal kurmuş, kendimi hazırladığımı sanmıştım. Ama sesini duyduğum anda kendimi hazırladığım herşey bir balon gibi söndü.

Ayaklarım istemsizce pencereye daha çok yaklaştı. Gözlerim onun bulunduğu yere kitlenirken göz göze geldik.

Dürüst olmak gerekirse çok kötü görünüyordu. Gözleri fersiz ve çökmüştü, sakalları hafif uzamış, koyuya çalan dalgalı saçlarının bir kısmı kapüşonunun altından anlına dökülmüştü.

Ne zamandır uyumuyordu? Ne zamandır dışarıdaydı? Bunca gündür neyin peşindeydi?

“İyiyim,” dedi ben suskun kalınca yalan söyleyerek. İyi değildi, hiç iyi değildi. “Merak etme diye aramadım.”

İçimdeki öfke, korku ve özlem aynı anda ayağa kalktı.

Ne halt ediyorsun diye bağırmak yanına gidip suratına tokadı basmak ve onu kendine getirmek istiyordum.

“Peki neden aradın?” dedim sonunda. Sesim sandığımdan daha sakindi. Bu o an beni bile şaşırttı.

Kısa bir duraksama oldu.

“Çünkü sustukça… daha çok kırıyorum,” dedi.

Mantığımı kaybetmemek ve sakin kalmak için gözlerimi kapattım. Sanki evin duvarları biraz daha daralmıştı.

“Bir haftadır yoksun,” dedim. “İşe bile gelmedin.”

“Biliyorum.”

Karşımdaki manzaraya daha fazla dayanamadım. Onu öldüren birşeyler vardı ve o şeyler benden fazlasıydı.

“Bu sen değilsin Demir.”

Demir olduğu yerde durup uzun uzun yüzümü seyretti. “Artık hangisi benim bilmiyorum.”

Bu cümle…

İşte bu cümle, içimdeki bütün alarm sistemlerini harekete geçirdi.

“Beni dinle,” dedi. “Şimdi değilse belki hiç anlatamayacağım.”

Kalbim hızlandı.

Bir an sessizlik oldu sonra sesi biraz daha kısıldı.

“Güneş… Ben sandığından daha büyük bir şeyin içindeyim.”

İçimdeki o eski, genç Güneş dizlerini biraz daha karnına çekti.

“Ne demek bu?” dedim.

“Demek oluyor ki,” dedi yavaşça, “o gün sana söylediğim ‘mecburdum’ cümlesi… sadece başlangıçtı.”

Elim telefonda titredi.

“Beni bu işten çıkaramıyorlar,” dedi. “Ve ben seni bu yangının içine çekemem.” kafasını sözlerini destekleyecek şekilde iki yana salladı.

“Demir-”

“Hayır,” dedi kararlı bir sesle sözümü keserek. “lütfen bu sefer, sadece tek bir sefer dinle”

“Güneş,” dedi son kez gözlerimin içine bakarak. “Eğer bir süre ortadan kaybolursam-”

Kalbim daha da hızlanırken içimdeki huzursuzluk endişeye ve büyük bir korkuya karıştı. Bütün hücrelerim resmen alarma geçmişti.

“Ne demek ortadan kaybolursam?”

“Sadece şunu bil, ben seni bırakmadım günüm," dedi sesinden yankılanan özlem ve çaresizlikle "güneşim, gün ışığım. Ben kendimi bıraktım.”

Kulaklarıma telefondan yankılanan ses doldu ve ardından hat kesildi.

O an bakışlarım üzerinde dolanırken fark ettiğin detayla gözlerim irice açıldı.

Demir'in ellerinde kan vardı ve bir kısmı kapşonlusunun açıkta bıraktığı boynuna sıçramıştı.

O kan geri dönemeyen bir sessizlikti. Fırtına öncesi, kesinlikle kopacak belkide kopmuş olan sessizlikti...

 

Hellooo

Nasılsınız canlarım? Umarım çok iyisinizdir.

Ayyy neler oluyor?🧐 Bölümü nasıl buldunuz?

Muhtemelen bölümü yayınladığımda tarih 2 ocak 2026 olacak. O yüzden geç de olsa hepinize sağlıklı, mutlu, huzurlu, para ve aşklı bir yıl diliyorum. Bütün iyilikler, istedikleriniz sizin olsun. 🥰😘

Yeni bölümde görüşürüz. Oy verip yorum yapmayı unutmayın. Desteklerinizi bekliyorum. Seviliyorsunuzz.💖💞

Senin gibi parlak bir yıldız bu kitabın yıldızına basıp onu da parlatırsa çok sevinirim. ✨✨

Bölüm : 02.01.2026 14:22 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...