

Keyifli okumalar dilerimm.🩵🩵
Kan...
O kelime zihnimde yankılandı, görüntüyle birleşip mideme bir yumruk gibi oturdu.
Elimdeki telefon neredeyse kayıp düşecekti. Parmaklarım uyuşmuştu. Gözlerimi kırpmadan ona bakıyordum. Sanki gözlerimi kapatırsam bu görüntü gerçekliğini yitirecekmiş gibi.
Ama yitirmedi.
Ay ışığı, ellerindeki kırmızıyı daha da belirginleştiriyordu. Islak değildi çok az pıhtılaşmaya başlamış, hafifçe kurumuş gibiydi. Bu, yeni değildi ama çok da eski değildi. Zaman aralığı, içimi daha da ürpertti.
Nefesim boğazımda düğümlendi.
“Demir…” dedim, ama sesim telefondan değil, camdan ona ulaşmaya çalışıyordu. Çünkü hat çoktan kesilmişti.
Başını hafifçe kaldırdığında bakışlarımız bir kez daha kilitlendi. O an fark ettim ki gözlerindeki şey sadece yorgunluk değildi.
Korkuydu, kararlılıktı, öfkeydi.
Yavaşça geriye doğru bir adım geri attı. Sokak lambasının ışığı yüzünden çekildi, gölgenin içine karıştı. Siyahlar içinde gecenin bir parçasıymış gibi eriyordu.
Soğuk hava pencereden bana ulaşırken beynime sinyaller doldu. “Hayır,” diye fısıldadım. “Gitme.”
Ama gitmişti bile.
Perdeyi tutan elim titreyerek aşağı düştü. Dizlerimin bağı çözüldü ve olduğum yerde çöktüm. Sırtımı duvara yasladım, soğukluğu iliklerime kadar işledi.
Bu bir yanlış anlaşılma değildi.
Bu bir hayal hiç değildi.
Demir…
Demir gerçekten bir şeylerin içindeydi. Ve o şeyler, benim sandığımdan çok daha karanlıktı.
Telefon hâlâ elimdeydi. Ekranı karanlıktı ama sanki az önce söylediği kelimeler hâlâ orada yanıp sönüyordu.
“Ben kendimi bıraktım.”
Hayır.
Demir kendini bırakacak bir adam değildi ama Demir kendini feda edecek bir adamdı.
İçimdeki Güneş yavaşça ayağa kalktı. Hayat’ın mutfaktan gelen kahkahası kulaklarıma çarptı. O ses beni kendime getirirken ayağa kalktım ve yüzümü ellerimle bastırarak derin bir nefes aldım.
Şimdi yıkılamazdım. Eğer şimdi çökersem, herkes benim ardımdan çökerdi.
Ama içimde başka bir şey de doğruluyordu.
Çok sevmiş olan, yarım kalmış cümleleri, yarım bırakılmış bir hayatı olan kadın.
Ve o kadın şunu çok net biliyordu. Demir bana gerçeği söylemiyordu. Söyledikleri yalanda değildi.
Ellerinde birinin kanını, üzerinde ise bunun ağırlığını taşıyordu. Ve bu kesinlikle bir raslantı değildi.
Hızla ayakkabılarımı giyip aşağıya koştum. O kadar hızlı koşmuştum ki saniyeler içinde sokağın sonuna Demir'in karanlığa karıştığı yere varmıştım.
Sokağın sonuna vardığımda ıssız ve soğuk gece beni yuttu.
Demir yoktu.
Sadece rüzgâr ve az önce burada durmuş olan bir adamın ardında bıraktığı ağırlık vardı. Sanki hava bile hâlâ onun nefesini taşıyordu. Gözlerim refleksle yere kaydı. Kaldırım taşlarını, yol kenarını, etrafımda dönerek gölgelerin arasını taradım.
Hiçbir şey yoktu. Herşey normal ve temiz gözüküyordu.
Bu çok daha beterdi.
Çünkü kan varsa, iz olurdu. Eğer iz yoksa biri özellikle bırakmamış demektir.
O an yutkunduğumda boğazımdan geçen yutkunma canımı acıttı.
Parmak uçlarım buz kesmişti. Ellerimi siyah eşofmanımın cebine soktum ama titremem durmadı.
Kendime kızdım. Buraya gelmekle ne yapmayı ummuştum ki? Onu kolundan tutup “anlat” mı diyecektim?
Anlatsa kaldırabilir miydim?
Herşeyden önce o bir polisti ve ellerinde kanla gecenin bir vakti kapıma gelip bilinmeyen bir numaradan bana veda ediyordu.
Sinirle yumruğumu sıktım.
Yıllar boyunca hayali olan mesleği yapıyordu ve şimdi kendi gibi o da tehlikedeydi.
Mesleği elinden alınabilirdi!
Kahretsin! Ne yapmaya çalışıyordu? Neyin peşindeydi bu adam?
Karanlığın içinden bir araba geçti. Ardından bir diğeri. Hayat akıyordu ama benim için her şey durmuştu. Demir’in gözleri gözümün önünden gitmiyordu.
O bakış kesinlikle yardım isteyen bir bakış değildi. Vedaya benzeyen bir bakıştı.
Sinirle diğer elimdeki telefonumu sıktım ve yere sert bir tekme attım.
Hızlı adımlarla geri eve dönerken ekranı açıp arama kaydına baktım.
Bilinmeyen numaraydı ama numara hâlâ oradaydı. Parmağım titreyerek üstüne geldi ama bir an duraksadım.
Aramak mı?
Hayır onu aramayacaktım.
Demir cidden büyük şeylere bulaşmış yada bulaştırılmıştı.
O çok zeki bir adamdı beni arayabilecek olsa onu kendi numarasından yapardı. Eğer anladıklarım doğruysa birine zarar verdiyse yada...
Bir an zihnime dolanlarla birlikte endişeyle yutkundum. Ya da bir adam öldürdüyse o hattı ve belkide telefonu çoktan yok etmiştir.
Önce düşünmeliydim. Hayat’ı… kendimi… onu… bu yangını…
Eve geldiğimde dış kapıyı kapattım ve birkaç saniye duraksadım.
Mutfaktan Alin’in sesi geldi. Kapının sesini duymuş olmalıydı.
“Güneş abla ne oldu? İyi misin?”
“İyiyim,” dedim yüksek sesle, sakinleşmeye çalışırken nefes nefese konuşarak. “Geliyorum.”
Sesim fazla normal ve soğukkanlıydı. Bu o an beni bile ürküttü.
Ama içimdeki fırtına dinmemişti sadece yön değiştirmişti.
Demir kaçmıyordu, saklanıyordu.
Birşeyleri halletmek için belanın üstüne giderek kendini gizliyordu. Peki sonra ne olacaktı?
Kendini ele mi verecekti? Ne yapacaktı?
O gece şunu anladım. Bu hikâye artık sadece geçmişin yaralarıyla ilgili değildi.
Bu, kanla yazılmış bir gerçeğin eşiğiydi.
Ve o eşikte Demir yalnız değildi.
Bende onun yanında olacaktım. Burada ne haltlar döndüğünü öğrenip ne olursa olsun onu koruyacaktım.
Ona karşı halen kırgın ve kızgındım. Belki de affetmeyecektim ama birinin cellatı olmam gerekse bile bir kez daha onu kaybetmeyecektim.
Çekip gitmek yerine bu sefer onu ilk gördüğüm anda yumruğumu suratına patlatıp yanında olacaktım.
Alin mutfakta tezgâha yaslanmıştı. Elindeki bardağı çevire çevire bana bakıyordu. Gözleri beni tanıyordu; ne kadar “iyiyim” desem de, içimde bir şeylerin paramparça olduğunu fark edecek kadar yakındı bana.
“Yüzün bembeyaz,” dedi yavaşça. “Bir şey oldu.”
Olmadı demedim, diyemedim çünkü ona yalan söylemek istemedim.
Bu işe kimler dahildi, kimler biliyordu bilmiyordum ama şimdilik ikimizin arasındaki derin, koca ve sonu bilinmeyen sırlardan biri olarak kalacaktı.
“Sadece yoruldum,” dedim. Bu sefer sesim daha alçaktı. Daha gerçek. “Hayat uyudu mu?”
“Odada,” dedi. “Üstünü bile değiştirmeden sızdı.”
Başımı salladım. Odaya doğru ilerlerken adımlarım yavaşladı. Kapının eşiğinde durup Hayat’a baktım. Yatağın kenarına çapraz uzanmış, saçları yastığına dağılmıştı. Nefesi düzenliydi. Dünyanın en güvenli yerindeymişçesine melekler gibi uyuyordu.
O an içimdeki karar, kemikleşti.
Demir’in karanlığı, bu odaya yaklaşamazdı ve ben o karanlığı yok edecektim.
Kapıyı sessizce kapattım. Salona döndüğümde Alin hâlâ aynı yerdeydi. Bu kez ondan kaçmadım.
“Demir abi mi?” diye sordu gözleri bana dönerken.
Bir anlık sessizlik oldu ardından onu onayladım. “Evet.”
Yutkunduğunda gözlerinde onun ve bizim için endişe belirdi “Çok mu kötü ?”
Demir o gün sadece beni ve bebeklerimi değil kendisini abisi olarak gören o küçük kızı da terk etmişti.
Tanıştıkları zamandan beri Demir Alin'in abisi gibi olmuştu ve Alin onu çok sevmiş, ona çok değer vermişti. Ona göre Demir onun abisiydi.
“Karanlık,” dedim sorusunu yanıtlayarak. Bir yandan onu ürkütmek ve bu işe bulaştırmak istemiyordum “Ve bu karanlık sandığımızdan daha büyük Alin.”
Alin bir şey sormadı. Çünkü cevabın ağırlığını anlamıştı. Sadece yanıma geldi, omzuma dokundu. O temas, beni ağlatmadı. Aksine, daha da sertleştirdi ve güçlendirdi.
“Ne yapacaksın?” diye fısıldadı.
Pencereye yürüdüm. Az önce Demir’in durduğu yere baktım. Orası artık boştu ama içimdeki his geçmemişti ve onu bulana kadar geçecek gibi de durmuyordu.
“Önce susacağım,” dedim. “Sonra izleyeceğim. Dinleyeceğim. Kimlere dokunduğunu, kimlerin ona dokunduğunu öğreneceğim.”
Ardından bize dokunan elleri yakacak ve ona dokunan, uzanan elleri teker teker kıracaktım.
Alin’in kaşları çatıldı. “Bu çok tehlikeli.”
“Biliyorum.” Başımı ona çevirdim. “Ama Demir'de tehlikenin ortasında. Ve ben bir kez daha geç kalmayacağım. Bunu yapamam Alin ”
Yanına yaklaşıp ona uzandım ve ellerini tuttum. Ağzımdan çıkan cümleler çok kısık sesle çıkmıştı çünkü Hayat'ın henüz duymaması gerekiyordu.
"Hayat ve Demir, ikisi için buna mecburum Alin. Demir bunlara sebebiyet vermiş olabilir ama onları ayıran, Demir'e bir çocuğunu toprağa gömdüğünü söyleyip diğer çocuğunu ondan saklayan benim. Hayat'ın babasını uzakta bilmesi farklı birşey, babasının ölmesi ve kızımın ömür boyu içinde boşlukla yaşaması farklı birşey. Demir'in içinde sonsuz acıyla yaşaması farklı birşey "
Günün birinde Demir'e tekrar güvenmeye başladığımda, korkularımı yenip şuan korktuğum şeyi yaşamayı atlattığımda Demir'e ve Hayat'a gerçeği söyleyecektim.
Çok çok zor olacak ama bunu zamanı gelince yapacağım.
Kafamı reddedercesine iki yana salladım. İkimizde birbirimize karşı hatalar yapmıştık. Sırlar saklamış, canımızı çok yakmış ve birbirimizi kanatıp yıkmıştık.
"Bunu onlara borçluyum, olanlara ve olacaklara izin veremem"
Cümleler ağzımdan çıkarken içimdeki 18 yaşındaki Güneş kıpırdandı. Ne olursa olsun onu atlatamayacaktım. O Güneş her zaman içimde bir yerlerde kalacaktı. Bu sefer dizlerini karnına çekmiş, susarak beklemiyordu.
Ayağa kalkıyordu. Bebeği için, sevdiği adam için ama en çokta kendisi için. Çünkü o ayağa kalkmazsa sevdiklerini kimse ayakta tutamazdı.
O gece uyumadım oturdum, düşündüm. Parçaları birleştirdim. Demir’in son haftalardaki bakışlarını, ani suskunluklarını, koridorda durup sanki biri dinliyormuş gibi etrafına bakışını…
Hepsi şimdi anlam kazanıyordu.
Bu bir anlık hata değildi.
Bu, adım adım örülmüş bir çemberdi.
Ve Demir, o çemberin içine bilerek girmiş yada zorla itilmişti.
Sabahın ilk ışıkları perde aralığından sızarken şunu biliyordum.
Bu sefer onu bekleyen kadın olmayacaktım. Bu sefer peşine düşen olacaktım.
Kanla yazılmış bir hikâye varsa onu okuyacak cesaretim de vardı.
Ve gerekirse bu haltlara bir son verecek noktasını koyacaktım.
✨✨
Arabamdan inip karakola doğru ilerledim. Adımlarım ne hızlı ne yavaştı. Durup nefes almak ve temiz havayı solumak istiyordum. Sanki onu bulamadığım her saniye soluklarım kesilirken faydası olabilecekmiş gibi.
Diğer yandan zaman kaybetmeden birşeyler bulamama yardımcı olabilecek şeyler yapmak istiyordum.
Karakola girdiğimde önümdeki bedene çarpmaktan son anda kurtuldum.
O an Sergen'le burun buruna geldik.
Elinde dosyalar vardı, yüzünde her zamanki o “her şey yolunda” maskesi ama gözleri öyle demiyordu. Göz göze geldiğimizde kaşları çok hafif çatıldı.
Beni o kadar iyi tanıyordu ki bendeki değişiklikleri elbette fark etmişti ama bana zaman tanımak için üstünde durmamıştı.
Diğer yandan içimi yiyip bitiren şeyleri kökünden halletmek için zaman kolluyordu.
“Günaydın,” dedi. O an sesi kulağıma fazla normal geldi.
“Günaydın,” diye karşılık verdim hafifçe gülümseyerek “Demir hâlâ yok mu?”
Bir anlık duraksama oldu.
Sergen'in duraksaması yarım saniye bile sürmedi ama benim birşeyler anlamam için yeterliydi.
“Yok,” yüzünde sıkıntılı bir ifade belirirken kafasını iki yana salladı. O da az çok birşeylerin döndüğünü anlamış olmalıydı. "halen gelmedi. "
Başımı sallayarak onu onayladım ve yürümeye devam ettim. En yakın dostumun bakışlarını üstümde hissederken aramızdaki mesafeyi bir iki adımda kapattı.
“Güneş,” dedi alçak bir sesle. “Onunla konuştuysan—”
Durup ona döndüğümde istemsizce sertleşen bakışlarımı ondan kaçırmadım.
“Konuşsaydım, ilk sen bilirdin Sergen.”
Yalan değildi ama eksikti. Ona söylerdim ama onu asla tehlikenin içine atmazdım ve atmayacağım.
Sergen uzun uzun beni süzdü ve düşünceli bir ifadeyle iç çekti. Bana güveniyordu ama beni tanıyordu da o yüzden inanmamıştı.
“Bir şeylerin ters gittiğini sen de hissediyorsun, değil mi?”
“Bir haftadır yok olan bir adamdan bahsediyoruz,” ellerimi belime yaslayıp bakışlarımı yüzüne çevirdim. “Hissetmemek için kör olmak gerekir.”
Sergen o an çevremize baktı. Koridordan geçenleri kontrol etti ardından sesini biraz daha kısıp beni kenara çekti.
Kaşlarım çatılırken söyleyeceklerini dikkatle dinlemeye başladım.
“Dün gece iki kişi geldi.”
Kalbim hızlandı ama yüzüme yansıtmadım.Yalnızca çenem ve vücudum daha çok dikleşti.
Gözlerim kısıldı. “Gelenler kimdi?”
“İçişleri’nden” kısa bir an sanki o andaymış gibi duraksadı. “Resmi değillerdi. Kart göstermediler ama kim olduklarını biliyorsun.”
Biliyordum.
O tip insanlar kart taşımazdı. İsimleri fısıltıyla dolaşırdı.
“Ne istediler?” dedim.
“Bir dosya,” diye yanıtladı. “Resmi kayıtlarda olmayanlardan.”
Nefesim ciğerlerimde sıkışırken zihnime sinsice dolanlarla bir an gözlerimi kapadım.
Gözlerim açılırken zihnimin çarklarında defalarca kez dönen o soru dudaklarımdan çıktı. Cevap belliydi ama yinede emin olmak istiyordum.
“Demir’le mi ilgiliydi?”
Sergen bir an düşündü ardından başını çok hafifçe salladı.
“Adını özellikle anmadılar,” dedi. “Ama anmamaları, onunla ilgisi olmadığı anlamına gelmiyor. Tam tersi aradıkları oydu”
Bir an sessiz kaldık. Koridorun floresan ışıkları üstümüze sertçe düşerken kendimi bir bataklığa saplanmaya çok yakın hissediyordum. Bataklığın kokusu buram buram etrafa yayılıyordu.
“Bir şey daha var,” dedi sonunda Sergen dikkatimi kendisine çekerek. “Demir’in kartı dün gece sistemde bir kez okutulmuş.”
O cümle içimde bir yere çarptı.
Sert, acımasız.
Gözlerim irice açılırken sinir ve hayret bedenimde bir volkan gibi dolaştı. İçimde bir şey bağırıyordu, çırpınıyordu, inkâr ediyordu.
Demir dün gece buradaydı.
Ya da… birileri onun varlığını buraya taşımıştı. Birileri onun kılığında dibimize gelmişti.
Kalbim hızlandı. Bu sefer korkudan değil öfkeden.
Demir kaçacak bir adam değildi. İzini bu kadar bariz bırakacak kadar acemi hiç değildi.
O hâlde bu neydi?
Bir mesaj mı?
Bir tehdit mi?
“Beni bul” diyen sessiz bir çağrı mı? Yoksa "Beni unut, bu işe bulaşma" diyen bir uyarı mı?
Zihnimde Demir’in yüzü belirdi. O karanlığa bulaşmış hâliyle değil… bana bakan, susan ama asla yalan söylemeyen hâliyle.
Beni korumak için susmuş olan, kendini ateşe atan bir adamdı o.
“Ne zaman?” dedim. Sesim düşündüğümden daha sakindi ama içimde fırtınalar hatta tsunamiler kopuyordu.
“Gece üç civarı,” dedi Sergen. “Kısa süreli. Sistem kayıtlarına göre giriş var ama içeride ne kadar kaldığına dair veri yok. Kameralar ise o saatte kayıt vermemiş”
Gece üç.
İçime bir ağırlık çöktü.
Bu, polis işlerinden değildi. Bu daha derindi, daha kirli, daha örgütlü.
Ve en can yakıcı tarafı şuydu.
Demir bu bataklığa kendi isteğiyle girmiş gibi durmuyordu. Birileri onu bu işe bulaştırıp zorluyor olabilirmiydi?
Bir an mantıklı düşünmek ve sakinleşmek için tekrar gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
Demir’in sesi gecenin içinden bana fısıldadığı o son cümle beynimde defalarca dönüp durdu.
"Ben kendimi bıraktım."
Hayır.
Sen kendini bırakmadın.
Sen bizi kurtarmaya çalışıyorsun.
Gözlerimi açtığımda bakışlarım net, sert ve kararlıydı.
“Bu kart okutma işi,” dedim bakışlarım Sergen'e dönerken “bir hata değil.”
Sergen’in bakışları beni onayladı. “Bende öyle düşünüyorum.”
“Peki bunu kim biliyor?”
“Ben,” dedi. “Sen. Birde muhtemelen yanlış insanlar.”
Başımı salladım. İçimdeki puzzle parçaları yavaş yavaş yerine oturmaya başlıyordu.
Arkamı dönüp ilerlemeden önce “Bu konuşma hiç olmadı,” dedim Sergen'e son bir bakış atıp
Sergen acı bir gülümsemeyle başını eğdi.
“Zaten hiç olmaması gereken bir sürü şey oluyor Güneş.”
Ona bakarken bir an gardım yumuşadı. Sergen beni can dostumdu, hiç var olmamış olan kardeşim, abimdi. O benim ailemdi.
Yavaşça ona yaklaşıp kollarımı beline doladım ve ona kısa bir an sarıldım. Sergen bir an bile beklemeden kollarını bana dolayıp saçlarımı okşadı.
"Güneşim, kardeşim ben her zaman yanındayım biliyorsun değil mi? Ne olursa olsun bir adım önünde, arkanda, sağında, solunda sana zarar verebilecek her türlü şeyin olduğu yerdeyim."
Birbirimizden uzaklaşırken gözlerimiz kesişti ve Sergen sıcacık gülümsedi.
Gülümsemesine karşılık verdim ama içimde bir yer, bunun bir vedaya benzediğini fısıldıyordu. Kısa, sessiz ve ağır hatta ikimizin de adını koymadığı türden bir veda.
Elimi sırtından çekip geriye doğru bir adım attım. Güçlü durmak zorundaydım. Hayat için, kendim için, Sergen için, en çok da Demir için.
“Biliyorum,” dedim sadece. Sesim düşündüğümden daha netti. “O yüzden çok dikkatli olacağım.”
Sergen kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Bu senin dikkatli hâlinse,” dedi yarı ciddi yarı alaycı bir ifadeyle “diğer hâlini görmek istemem.”
Dudaklarım kıpırdadı ama gülümseme tam anlamıyla yüzüme yerleşmedi. Çünkü ikimiz de biliyorduk. Bu noktadan sonra dikkatli olmak asla yetmeyecekti.
Arkamı dönüp yürümeye başladığımda omuzlarımda görünmez bir yük vardı. Ama bu yük beni yavaşlatmıyordu. Aksine beni tetikte ve canlı tutuyor dikkatimi arttırıyor, daha da dikleştiriyordu.
Kulağıma dolan telefonumun melodisiyle adımlarım duraksadı.
Telefonun titreşimi avucumda yankılanırken kalbim bir anlığına ritmini şaşırdı. Ekrana bakmadan bile kim olduğunu biliyor gibiydim sanki. Bazı sesler, çalmadan önce duyururdu kendini.
Derin bir nefes alıp gözlerimi telefonun ekranına çevirdim.
Bilinmeyen Numara.
✔️ 🟢 🔴 ❌
Nefesim burnumdan yavaşça çıktı. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Sergen’in bakışlarının sırtıma saplandığını hissediyordum ama ona doğru dönmedim.
Telefon bir kez daha titreşti.
Israrcıydı, düşmüyordu, susacak gibide durmuyordu.
Aramayı yanıtlayıp telefonu kulağıma götürdüm. Bu sırada Sergen kaşlarını çatmış, kahverengi gözlerini üzerime dikmiş tam karşımda duruyordu.
İlk birkaç saniye telefondan ses gelmedi. O gergin sessizlik, konuşmaktan daha tehditkârdı.
Sanki karşımdaki kişi, nefesimi, kalp atışımı, ne kadar hazır olduğumu ölçüyordu.
Ardından kulağıma nerede olursam olayım tanıyacağım ve kim olduğuna dair tahminimi yanlış çıkartan o ses doldurdu.
“Merhaba Güneş.”
Bu ses kesinlikle Demir’in değildi. Ama onunkine çok benzeyen bir sesti.
Bu ses… yıllar önce bile bana hiçbir zaman güven vermemiş, bulunduğu her ortamda havayı kirleten o sesti.
Bu ses eski kayınpederim'e yani Demir'in babası'na aitti.
Alparslan Bozdağ...
Gözleri hariç tıpkı oğlunun bir kopyasıydı. Demir'in büyüleyici, insanı içine çeken kara gözleri onun ise buz mavisi, kısık, tehditkar ve her zaman soğuk olan gözleri vardı.
Telefonun karşısında buz mavisi gözlerinin tehlikeyle kısıldığını ve dudaklarının sinsi bir tehditle kıvrıldığını anlamam için onu görmeme bile gerek yoktu.
Çünkü Alparslan Bozdağ bunu her şekilde hissettirirdi.
Hellooo
Nasılsınız canlarım? Umarım hepiniz çook iyisinizdir.
Sizce eski kayınbabamız Güneş'i neden aradı? Ve Güneş'ten ne istiyor?
Sergen ve Güneş dostluğu😭💖
Bölümü nasıl buldunuz?
Yeni bölümde görüşmek üzere. Oy verip yorum yapmayı unutmayınn. Desteklerinizi bekliyorum. Seviliyorsunuzz.😘💞
Senin gibi parlak bir yıldız bu kitabın yıldızına basıp onu da parlatırsa çok sevinirim. ✨✨
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 530 Okunma |
89 Oy |
0 Takip |
19 Bölümlü Kitap |