
Bölüm:18 final
Bu kez ay geceden gidiyor, gündüzler bahane.
Genç muhabirin sözcükleri kulağımda bozuk bir plak gibi tekrar edip durmuştu.
Kim teslim olmuştu?
Adımlarım, yüzleşmekten çekindiğim gerçek yüzünden geri geri giderken yönümü tekrar hastaneye çevirdim. Ancak bir kişi sorularımın cevabını verebilirdi; Kartal.
Adımlarımı ezbere bilen krem rengi döşemeli zeminde tereddütle ilerledim. İki koridoru birbirinden ayıran iki kanatlı cam kapıdan geçerek, asansörün köşesinden sağa döndüm. Kartal’ın en son girdiği odanın önüne vardığımda, odanın penceresinden orada olup olmadığını anlamak adına camın ardına baktım.
Kartal içeride, bedenini yaktığı kızın başında oturuyordu. Başını ellerinin arasına almış, gözlerini mat zemine sabitlemişti. Donuk bakışları dalgaların arasında kaybolmuş bir sandal misali çaresiz ve savruk görünüyor, bedenini ise trans halindeki bir hasta kadar hareketsiz duruyordu. Onu tanımlamak arafta kalmak gibiydi. Kartal hem çok güçlü hem çok güçsüzdü.
Birkaç saniye sonra aniden başını kaldırdığında, gözleri pencerenin ardında duran gözlerimle çakıştı. Şimdi gözlerinin siyah okyanusunda kaybolan sandal, mücadele ederken kırık dökük kalmış bir vaziyette sahile vurmuş gibiydi. Onun müteessir halinin bu denli tesir bıraktığından habersizdim.
Oturduğu sandalyeden sakin bir hareketle kalkıp, kapıya doğru ilerledi. Birkaç saniye içinde tam önümdeydi.
“Annemin katili teslim olmuş.” dedim acı bir nidayla.
Bakışları ciddiyetle yüzüme kilitlendiğinde, sözcüklerimin devamını dile getirmem için ihtiyatla bekliyordu.
Devam ettim: “Annemin katilleri Assoy Holding. Bunu biliyorum peki bu Assoy Holding'in sahibi kim?”
Sözcüklerimin bitiminde Kartal’ın gerildiğini an be an fark ediyordum. İtinayla bakışlarını kaçırıyor, sorduğum sorudan ne denli bir kaçış yapabileceğini planlıyordu.
Biraz sonra renksiz bir ses tonuyla cevap verdi: “Bunu doğrudan söylemek bana düşmez ama kim olduğunu öğrendikten sonra çokça üzüntü duyacağınızdan eminim.”
Beklentiyle gözlerinin içine baktım. Yüreğim korkunun eşiğindeyken bunun olacağını sanki en başından beri biliyormuşum gibi hissetmekten var gücümle kaçmak istedim.
“En azından bunu öğrenmem için beni yönlendirmenizi temenni ediyorum.” dedim titreyen bir sesle.
Koyu harelerinde kararsızlık hüküm sürüyordu. Aracı olmak istemediğini görebiliyordum. Gözlerimin içine bakıyor, bu isteğime karşı büyük bir çıkmazın içindeymiş gibi savunmasız hissediyordu. Oysa benim tanıdığım Kartal istemediği bir şeyi hemen reddederdi.
“Peki,” dedi bir süre sonra, sanki uzun zamandır ilk defa konuşuyormuş gibi pürüzlü bir ses tonuyla. “Sizi onun yanına götüreceğim. Gidelim o halde.”
Bana arkasını dönüp, odadan çıktığında hiç düşünmeden peşine takıldım. Hastanenin seyrek kalabalıklarla dolu koridorlarını arka arkaya geçerek, hastanenin bahçesine çıkmıştık birkaç dakikanın ardından. Araçların park edildiği açık otoparka vardığımızda ise Kartal kendi aracına binmeyi teklif etmişti ama kabul etmemiştim.
Yol boyunca, kendi aracımla onun aracını takip ederek karakol binasının önünde durduk ikimiz de.
Aracımdan indiğimde bir süre karakol binasının önünde durdum. Buraya annemin katilini bulmak için geldiğim günü anımsadım. Babam ve Kartal, bunu olağan güçleriyle engellenmişti.
Ve şimdi sahiden Kartal beni annemin katiline götürüyordu.
Annemin mezarını ziyaret ettiğimde katilini buldum demeyi sabırsızlıkla bekliyordum. Mezarına iris çiçeklerini ekerken toprağını ellerimin arasına almayı sabırsızlıkla bekliyordum. İşte şimdi hikayem ya son bulacak yada yeni başlayacaktı.
Kartal karakol binasına girmek üzereyken yaşadığı farkındalıkla arkasına dönüp, öylece dikildiğimi görünce o da olduğu yerde kalakaldı.
Kalbimin şah damarımda attığını henüz yeni fark ediyordum. Nefesim göğüs kafesimi delip geçmek isterken büyük bir kararlılıkla ilerledim. Kartal İle aynı hizaya geldiğimde aynı anda binaya giriş yaptık. Adımlarımız aynı ritimle kusursuz bir şekilde ilerliyordu.
Biraz sonra Kartal üniformalı bir polisle samimiyetle tokalaştı. Aralarında geçen kısa konuşmanın ardından yanıma geldi.
Polis memuru kimliğimi ve telefonumu aldıktan sonra, soruşturma süreci devam ettiği için sadece birkaç dakikamın olduğunu vurguladı itinayla. Ardından, “Hazır mısınız?” diye sordu kibarca.
Başımı salladım gerginlikle.
Soğuk duvarların insanın tenine nüfuz ettiği bir kontrol hattından geçtikten sonra parmaklıkların olduğu nezarethane koridoruna yönlendirdi beni. Kartal iki adım arkamızdan geliyordu.
Parmaklıkların ardında duran bir yabancının önünde durduğumuzda önce içerdeki kaba sakallı orta yaşlı pervasız adama ardından Kartal’a baktım. Kartal kısık bir sesle, ”Bir sonra ki,”dedi. “Ben sizi dışarıda bekliyor olacağım.”
Tekrar başımı salladım. O çıkıp giderken, polis memuru koridorun başına çekilerek bana kişisel alan sağlamıştı.
Sakin ve çekimser adımlarla bir sonraki nezarethanenin önüne doğru ilerledim. Kalp atışlarım adımlarımın sesini bastırmak üzereydi, zamanın işlevini kaybettiğini hissettim. İçimdeki kötü his büyüyüp beni boğmak isterken daha çok yaklaştım parmaklıklara.
Sonunda, iki adım sonra hayatımın Azrail’i olan celladımla karşı karşıya gelecektik. Bir..
Ve işte iki…
Kimi görmeyi bekliyordum bilmiyordum ama karşımda prangaların ardında rahatsız ve sert görünümlü sedirin üzerinde oturmuş bir çift su yeşili gözlerle karşılaştığım an başımdan kaynar sular döküldü. Gerçeklik algımı yitirdiğim anlardan bir tanesinde ruhumun bedenimden göç ettiğini ve artık bedenimi ayakta tutan tek şeyin çelimsiz düşmekte olan kemiklerim olduğunu hissettim.
Bu gerçek olamazdı… Bir yanlışlık olmalıydı ya da mantıklı bir açıklaması. Bu hemen uyanmak istediğim bir kabus olmalıydı aksi takdirde içimde taşıyacağım en ağır mezar Karan’ın mezarı olurdu.
Karan beni görünce yutkundu. Oturduğu yerden bitkin bir şekilde doğrulup çekimser adımlarla bana yaklaştığında gözlerinde kurumuş damlaların olduğunu fark ettim. Bu ânın kabus olmasının imkansızlığını işte o an onun gözlerinden anladım.
Bana yaklaştıkça su yeşili irislerinin etrafını kaplayan beyaz tabakanın içindeki kırmızı damarlar daha net görünmüştü gözüme. Her zaman biçimli bir şekilde taranan saçları bu kez özensiz ve dağınıktı. Üzerinde üniforma yerine siyah tişört ve siyah keten pantolon vardı. Akıttığı göz yaşlarından ötürü kirpikleri tıpkı bir sarmaşık gibi birbirine tutunmuştu. Savunmasız görünüyordu.
Kirpik diplerimin üzerinde tetikte bekleyen gözyaşlarımın akmaması için büyük bir gayret sarf ettim. Bu anın bir açıklaması olmalıydı. Emin olamıyordum fakat bu mümkün olamazdı.
Kurumuş dudaklarımın arasında prangalanan sözcüklerimi serbest bırakmak adına güçlükle “Karan…” diye fısıldadım. Başka söyleyecek hiçbir şeyim yoktu ama onunkinin olması gerekiyordu.
Ellerini soğuk parmaklıklara geçirip tutunduğunda başını öne eğdi. Gözleri parmaklıkların köküne iliştiğinde kurumakta olan kirpiklerinin tekrar ıslandığını gördüm. Beyaz teninden süzülen gözyaşı bana çok şey anlatıyordu. Onu hiç bu kadar bitkin görmemiştim. Darma dumandı.
Dizlerim neden zangır zangır titriyordu? Hayır, Karan annemin katili olamazdı.
Gözyaşlarım onun gözyaşlarına eşlik edip yanaklarımdan ölü bir varlık gibi süzülmeye başladı. Tenimdeki ıslaklık hissi üzerime yığılmış bir ceset kadar ağırdı.
Sonunda güç bela, “Burada ne işin var?” diye sordum.
Susuyordu. Ağzından tek bir sözcük bile düşmüyor, gözlerini zeminden kaldırmıyordu.
“Başını kaldır ve bana neler olduğunu anlat!” diye çıkıştım en sonunda, sesim duvarlara çarparken. Susmaya hakkı yoktu.
Karan gözlerini gözlerime teslim ettiğinde, öksüz bir çocuğun hayatla ilişkisi kalmamış bir ifadeyle baktığını fark ettim. Bu bakışlarda pişmanlık ve savunmasızlık vardı. Acı olanda buydu; neden pişman olmuş gözlerle bakıyordu?
Omuzlarım güçsüz bir şekilde çöküntüye uğrarken ellerim istemsizce birer yumruk oldu, parmaklarım avuçlarıma saplandı. Etime geçirdiğim tırnaklarımın acısını hissetmek istiyordum, çünkü eğer hissedersem bu anın acısını bana unutturabilirdi.
Yine sustu.
Ve ben çileden çıktığımı hissettim.
Asileşen bakışlarım alev topuna döndüğünde dudaklarımın arasında rahatsız bir biçimde kıpırdayan sözcüklerimi adeta yüzüne çarpmak istercesine serbest bıraktım.
“Annemin katili sen misin?” Bu kez sesimde dehşet ve hayal kırıklığı vardı.
Meğer o da tıpkı teninden süzülüp akan bir gözyaşı gibi süzülüp gidecekti hayatımdan… Bugün öğrenecektim.
Başını tekrar önüne eğip, pürüzlü ve zar zor çıkan bir ses tonuyla, “Beni zorladılar Meva. Ben o ilaçları babandan alırken, birinin hayatına mâl olacağımı bilmiyordum.” dedi.
Durgundum içime kazıdığım mezara birazdan onun ruhunu teslim edecektim. Bana bunu yapmamalıydı. Bunca zaman benden bunu saklamamalıydı. Ellerimle gözyaşımı silip dik tutmaya zorlandığın omuzlarımı geriye attım.
“Sen yaptın demek… Bunca zamandır seni arıyormuşum.”
“Ben,” bedi çaresiz bir biçimde. ”Ben katil değilim. İnan bana, ben katil olacak bir adam değilim.”
“Sen sadece annemin değil yok olan duygularımın da katilisin.”
“Hayır!” diye bağırdı bu kez. Gözlerinde patlayan bir volkan vardı şimdi. Alevleri ikimizide yakmıştı.
Biraz sonra müteessir bir ses tonuyla kaldığı yerden devam etti. “Ben kaza geçirip seninle karşılaştığımda kadere olan inancım kuvvetlenmişti. Meğer kader beni senin acına eşdeğer bir şekilde cezalandıracakmış. Kader seni benim karşıma çıkardı Meva. Sen olmasaydın yinede teslim olurdum ama bu denli acı çekmezdim.”
Sözcüklerini tamamladığında zorlukla yutkundum. Yumruk yaptığım elim uyuşmanın etkisiyle hissizleşsede acımın mertebesi giderek artıyordu. Sular seller gibi akan gözyaşlarım çenemin ucunda tıpkı intihar eden bir ceset gibi, bir müddet asılı kalıyor daha sonra uçmayı henüz becerememiş bir kuş gibi şiddetle yere çarpıyordu.
“Neden bunca zaman sakladın benden?”
“O gün seni sahile çağırdığımda söyleyecektim ama cesaret edemedim. Seni kaybetmekten korktum Meva.” dedi harabe olmuş bir ses tonuyla.
Bu yüzden bana, “Ve takdir edersiniz ki en çok korktuğum asıl mesele birisinin içinde ölmek.” demişti. Şimdi anlıyordum ne demek istediğini.
Yapbozun tüm parçaları tamamlanmıştı fakat ben eksik kalmıştım.
Bedenimde ki gücün git gide azaldığını fark ettiğimde bir elimle parmaklıklardan birine tutundum. Hayalimdi bu parmaklıklarda annemin katiliyle yüzleşmek fakat Karan hem annemin hem benim celladım olmuştu. Yaşattığı acı o kadar büyüktü ki bu andan sonra belkide bir daha hiç toparlanamayacağımı anladım.
Bu o değildi. Ben onun gözlerine güneşi yerleştirmiştim. Gölgesinde dinlenmiş, ruhumu ruhuna teslim etmiştim. Bu o değildi.
Gözlerimi soğuk bir ifadeyle gözlerine esir ettiğimde, parçalara bölünmüş kırık bir sesle cevap verdim.
“Benim için öldün Karan. Ve ben gelip mezarına toprak atmak için bile uğramayacağım.”
Yüreğini ele geçiren kasvet gözlerine lanse ederken, korktuğum başıma geldi işte der gibi bakıyordu. Sonunda parmaklıklara tutunan elleri soğuk ince demirleri kırmak istercesine sıktı. Gözlerinin peydahladığı kızarıklıklar gözlerinin etrafını ve göz kapaklarının sızladığını belirten bir pembeyle boyanmıştı. Kirpik ucunda asılı kalan tek damla gözyaşının ardından ard arda göz yaşı birleşip ince bir şelale gibi süratle akıp teninde iradesiz izlerle yol yapmasına sebeb olmuştu. Sıktığı çenesinden fırlayan sözcüklerini kontrol altına almak istercesine çaba sarfetti.
“Hayır Meva dinle. Bilerek yapmadım. Babam Assoy holdingin sahibi ve itibarının düşmemesi için beni bu işi yapmayacağım takdirde annemi, kendi eşini öldüreceğini söylerek tehdit etti. Mecburdum. Elim kolum bağlıydı. Cezamı çekmeye razıyım ama bana içinde mezar açma.”
Söyledikleri karşısında iradesiz bir şekilde yükselen sesimi kontrolsüzce savurup sözcüklerimi türettim.
“Annen ölmesin diye benim annemi öldürmeyi mi tercih ettin karan.”
“Hayır Meva, hayır. Bilmiyordum. Ölümle sonuçlanacağını bilmiyordum. Bana sadece senin babanı gösterip elinde ilaç olduğunu bilmediğim poşeti çalmakla görevlendirdiler. Bunu bana yaptırdılar çünkü babamın illegal işlerle uğraştığını duyunca onu teslim almak istedim. Ama ona karşı güçsüzdüm Meva. Babam o ilaçları bana çaldırıp suçlanmamı sağladı.”
Aklım almıyordu. Onunla geçirdiğimiz bütün günceler gözlerimin önünde bir film gibi canlanıyordu.
“O yayınlanan kayıtlarda babamla alay eden, arkası dönük üniformalı polislerden biri sen miydin?” diye sordum kaygıyla.
“Hayır. Onlar aynı kanı taşıdığımız yakınlarımızdan insanlar.”
Assoy holding gücünü buradan almıştı. İçerde her daim onun açığını kapatacak adamları vardı. Bunu gözler önüne sermesek böyle devam edip gidecekti.
Karan’ın gözlerine bir daha hiç görmeyecekmiş gibi veda eden bakışlarla baktım. Yüreğimde artık onun için yer yoktu. Bilhassa içimde ziyaret etmek istemediğim ağır bir cesedin mezarı yer edinmişti. Onunla olan hikayem burada sona eriyordu.
Öfkeliydim fakat ne kadar istesemde nefret edemedim o’ndan. Belki zamanla ederdim belkide hiçbir zaman etmeyecektim. O benim masalımda yeşil gözlü prensten öteye gitmiyordu. Bilerek yapmadım desede celladımın işlediği ölümün telafi edilecek bir yönü yoktu. Netice de prensler katil olamaz diye bir kural yoktu.
Gözlerine son kez baktığımda onun halinden farksız bir acizlikle, “Seni affedemem.” dedim.
Ardından arkamı dönmemek üzere ağır adımlarla ilerledim.
“Meva dur! Lütfen dur ben katil değilim! İçinde bana mezar açma. Ben ne öldürenim ne de ölen.”
Duyduğum son sözler bunlardı. Yolumu bulmuş ve o yolda kaybolmuştum. Buradan giderken anneme uğrayacak ve ona celladının beni nasıl yakıp kavurduğunu anlatacaktım.
***
Aşk insanı mahveder, insan da aşkı…
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |