15. Bölüm

Bölüm: 14

Hümeyra hazır
hmyraa

 

Kızlara veda ettikten sonra evin yolunu tutmak adına aracıma bindim. Babamla son konuşmamızın ardından aynı evin içinde ona görünmemek için kırk takla atıyordum. İçimdeki çelişkiyi aydınlığa kavuşturmak için direksiyonu sağa kırıp sahile doğru yol aldım. Eve gitmek istemiyordum.

Nihayetinde aracımdan inip boş banklardan birine otururken, mahzunlaşan dünyamla baş başa kalmayı başarabilmiştim. Geçen yarım saatin ardından ise Karan’ı tam karşımda bulmamla ufak çaplı bir şok yaşadım.

Şaşkın ifadelerime karşılık kibar bir beyefendi edasıyla gülümsedi. Elinde tuttuğu çayları işaret ederken, “Oturabilir miyim?” sorusuna olumlu yanıt verdim.

Taktığı siyah spor şapkanın altındaki saçları çoğu zaman olduğu gibi tutarsız bir şekilde alnına dökülmüştü. Giydiği siyah tişörtün üstündeki künye ise güneşten aldığı ışınlarla etrafına gümüşi parıltılar saçıyordu. Biraz sonra sakin bir ses tonuyla,

“Ne güzel bir tesadüf, öyle değil mi?” dedi.

Tesadüf müydü gerçekten? Gülümseyip inanmayan bakışlarla baktığımda sözlerine devam etti. Bu sırada akşamın karanlık tonu yavaş yavaş kaldırımlara çökmek üzereydi.

“Size sessiz olduğunuzu söyleyen oldu mu hiç?”

“Sessiz miyim?”

“Belki biraz… fakat sessizliğiniz daha çok konuşuyor.”

“Sesizlik bazen çok şey üstlenir, Karan Bey.”

Kahverengi kirpiklerinin altındaki su yeşili hareler gülümseyerek bakıyordu. Biraz sonra ince belli bardağından bir yudum alıp hafif yorgun bir ses tonuyla devam etti. Bu yorgunluk işinden mi kaynaklanıyordu, yoksa yüreği mi yorgundu henüz çözememiştim.

“Evet fakat kaçırdığınız bir detay var. Geç kalınmış sözcüklerin ağırlığını da sessizlik üstlenir.”

Haklıydı. Sanırım ilk defa vereceğim cevap üzerine bu kadar çok düşünmüştüm. Gözlerim görünmeyen bir yere daldığında ise yine fark etmeden sessizliğe gömülmüştüm.

“İyi misiniz?”

“Seninle konuşunca daha iyi oluyorum… ama bunu fark etmeni istemiyorum.” diyemedim. Bunun yerine gülümsemeyi tercih etmiştim. Bir süre ikimiz de sessizleştiğinde, sessizliği bozan yine o oldu.

“Sessizliğinizde, gözlerinizde bana bir sır fısıldıyor fakat emin olamıyorum.”

Sözcükleri karşısında vücudumda hissettiğim adrenalin yine o tanıdık ürpertiyle kasılmama sebep oldu. Kirpiklerine düşen birkaç saç telini aldırış etmeden, kesintisiz bir şekilde gözlerime odaklanmıştı. Lakin ben bakışlarımı kaçırmakla yetinmiştim. Sonunda sesimin titrememesi için büyük çaba sarf ederken sakin bir tonlamayla cevap verdim:

“Siz de geç kalınmış sözcüklerin ağırlığıyla karşı karşıya kalmak istemiyorsanız doğrudan söyleyebilirsiniz.”

Söylediklerim üzerine kısık sesli bir kahkaha attı. “Maalesef bazı şeyler o kadar basit olmuyor.” dedi.

Aynı anda ince belli bardaklarımızdan çayımızı yudumlayıp masaya bıraktık. Ardından düşünceli bir ifadeyle tekrar gözlerime odaklandı.

“Bazı kimseler için doğru kelimeleri bulmak zordur.”

Parmak uçlarıma kadar ürperdiğimi hissettiğim an ellerimi bardağıma doladım. Belki bu şekilde ısınırdım. Lakin beni üşüten havanın mevsimi değildi… tabi buna üşümek denirse.

Birkaç saniye sonra dalgalar hareketlenip kıyıya vurduğunda bakışlarım bir süreliğine köpürerek beyaz rengini alan haşin denizin üzerinde takılı kaldı. Daha sonra bu haşin dalgaların aksine sakin bir tonlamayla cevap verdim:

“Doğru kelimeleri bulsaydınız, bu kelime oyununa son verecek miydiniz?”

Net bir şekilde, “Hayır.” derken yine o tanıdık kısık sesli kahkahaları kulağıma doldu. Gözlerindeki yaramaz ifadelerle sözcüklerine devam etti:

“Çünkü oyun bittiği an çocukluk da biter.”

Gülümsemiştim. Artık üstü kapalı sözcüklerini daha iyi anlıyordum. Şimdi ilk baştaki yorgun halinden eser kalmamıştı.


---

Gözlerimdeki mahmurluğu henüz atamadan hastane girişine adım attım. Odama ilerlerken bir yandan da Saye Hanım’ı arayıp kahve getirmesini rica etmiştim. Diğer günlere nazaran durgun bir gün hâkimdi.

Koridorun başında Kartal’ı, pencereden bedenini yaktığı kızı izlerken görmemle adımlarım iradesiz bir şekilde yavaşladı.

Her ne kadar yan profilini dikkatle incelesem de yüzünde herhangi bir ifade yakalamakta güçlük çekiyordum. Lakin gözleri, izlediği manzaranın üzerinde sabit kalırken başka âlemlere daldığı kesindi. Pişman gibi mi bakıyordu? Ama aynı zamanda ifadesiz de görünüyordu.

Adımlarım iyice yakınlaştığında telefonuna gelen bildirimle daldığı âlemlerden uyanır gibi olsa da, aldırış etmeyip gitmek için döndüğünde yüzü bana dönmüştü. Gözleri yine uyumadığını temsil eden kızarıklıklar peydahlanmıştı. Özensizce taradığı saçlar yan tarafına doğru yol almıştı. Hafif kırışık bulut mavisi gömleğinin üzerine beyaz önlüğünü geçirerek örtbas etmişti. Henüz kendisiyle ilgilenmeyi arka plana atmış gibiydi. Gitmesini beklerken tam karşımda durmayı tercih ettiğinde istemsiz duraksadım.

Gözlerim az önce baktığı pencereye kaydı, ardından onun soğuk yüzüne. O hastayla bizzat ilgilendiğini, durumunu her an kontrol ettiğini görebiliyordum. Ama aynı zamanda neden bu kadar soğuk ve umursamaz göründüğüne bir türlü anlam yükleyemiyordum.

Soğuk sesi aklımdaki düşünceleri böldüğünde sözcüklerini hayret ve öfkeyle dinledim:

“Ne yani, pişman olduğumu falan mı düşünüyorsunuz?”

“Değilseniz neden bu kadar ilgilisiniz hastayla? Hoş, bunu bu şekilde telafi edemezsiniz zaten.”

Verdiğim cevap üzerine siyah kirpikleri ağır bir şekilde alt kirpikleriyle buluşup ayrılıncaya dek dudaklarında belli belirsiz bir kıvrılma meydana geldi. Siyaha yakın acı kahve tonundaki gözlerinde kibir tohumlarının yeşerdiğini net bir biçimde görebiliyordum. Birkaç saniye sonra tok ve buz gibi bir ses tonuyla cevap verdi:

“Telafi etmek mi? Sebep olduğum bu işin birileri tarafından açığa çıkarılmasını sağlamalarına öylece izin vereceğimi mi düşündünüz?”

Yüzüne karşı “ruh hastası” dememek için kendimi zor tutuyordum. İşin kötüsü, beni öfkelendirmeyi başardığını görünce, tuvaline işlediği esere hayranlıkla bakan bir ressam gibi bakıyordu. Cevap vereceğim sırada benden önce davranıp sözcüklerine devam etti:

“Ünlü gazeteci Kevin Carter’ı duymuşsunuzdur. Açlıktan ölmek üzere olan Afrikalı kızı, başında bekleyen akbabayla baş başa bırakıp ölüme terk ettiğini… mutlaka duymuşsunuzdur.”

Konuyla epey alakasız sözcüklerini dinlerken, bu kez ne kastettiğini anlamak adına tiksindirici bir duyguyla dinlemeye devam ettim.

“Biliyorsunuz, Kevin Carter çocuğu kurtarmak yerine büyük ödülü kapmayı tercih edip o anın fotoğrafını çekmiş ve ödülü almayı başarmıştır.”

Acı kahve gözleri koyulaşırken bakışlarını pencerenin ardında yatan kızın bedenine yönlendirdi. İki saniyelik bir bakışın ardından tekrar bana döndü. Bir adım attığı esnada ürkütücü bir ses tonuyla devam etti:

“Bazılarının ölümü, bazılarının ödülü olabilir.”

Söyledikleriyle gözlerim kocaman olup iri iri açılırken, dehşet içinde dediklerini idrak etmeye çalışıyordum. Bu kadarı fazlaydı. Bu kadarına isim koymayacak kadar nefret etmiştim bu adamdan. Cani herif!

“Ödül mü?” dedim sesim yükselirken. Ardından öfkemi gizlemeyip sert tepkilerle devam ettim:
“Ödül öyle mi? O yüzden mi Kevin Carter daha sonra vicdan azabına dayanamayıp intihar etti?!”

Söylediklerim onu bozguna uğratsa da sakin tavrından ödün vermedi. Cevap vermesine fırsat vermeden devam ettim:

“Tabi sizde vicdan ne arar… sizde zerre merhamet yok! Hayır, merhameti geçtim; sizden daha cani biri var mı, onu bile bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey varsa o da bunu sizin yanınıza kâr bırakmayacağım. Sizi adalete teslim etmek için elimden geleni yapacağım, Kartal Uyanık.”

Sözlerimi bitirdikten sonra gitmek için bir adım attığımda, “Sizce de parolayı bana teslim etme zamanınız gelmedi mi?” deyişini duydum. Öfkeli bakışlarıma karşı onun bakışları oldukça sakin ve umursamazdı. Aklım almıyordu işte… böylesine merhametsiz bir insanla daha önce tanışmamıştım.

“Kayıtlar hâlâ elinizdeyken neden onları yayınlamıyorsunuz?” diye sordum, cevaplayacağını ummasam da.
Ve tam da tahmin ettiğim gibi, cevap gecikmedi:

“Bu sizi ilgilendirmez.”

“Peki kız kardeşiniz hakkında öğrendiğim bilgi sizi ilgilendirir mi?”

Bunu der demez umursamaz ifadesinin yerini koca bir ciddiyet aldı. Acı kahve hareleri dikkatle yüzüme odaklanırken ellerini yumruk yaptığını fark ettim. Lakin bu çok kısa sürdü. Benim fark ettiğimi fark ettiği an yumruğunu serbest bıraktı.
Kız kardeşine olan düşkünlüğü onun en zayıf noktasıydı. Yanından geçip birkaç adım uzaklaştığım sırada soğuk ve baskın sesi tekrar kulağıma doldu:

“Çünkü kız kardeşim onların elindeyken yayınlayamam.”

Arkama döndüğümde o da yavaş hareketlerle bana döndü. Şimdi gözlerindeki kızarıklıklar daha belirgin bir hâl almıştı. Kısa süren bu sessizliğin ardından kısık sesle sözcüklerine devam etti:

“Kız kardeşim hakkında öğrendiğiniz bilgi nedir?”

Bana verdiği önemsiz bilgi karşısında yine de ona bildiklerimi söyleyecektim. Zamanla bir şeyler öğrenip ona söylersem bu sayede ondan da bir şeyler öğrenebilirdim. Bu yüzden güveni zedeleyemezdim.

“Kız kardeşiniz, bildiğim kadarıyla orada tutsaktı. Ama şu an kendi isteğiyle orada bulunuyor.”

Sorgulayan bakışları derin bir girdabın içine düşüp kayboldu. Biraz sonra bu ifadenin yerini inanmayan bakışlar aldı. Düz ve sakin bir sesle, “Siz… ne saçmalıyorsunuz?” diyebildi.

“Kartal Uyanık… kız kardeşiniz Stokholm sendromu.”

Dediğimde bakışları kırılan bir cam gibi parçalara dönüştü. Ufak çaplı bir şok geçirirken ilk defa gözlerinin dolduğunu fark ettim. Bu hâlini görmesem tamamen duygusuz biri olduğunu düşünecektim. Tabi bir de kitap okuması ondan beklenir bir tarz değildi. Kartal, çözülmesi zor bir insandı. Bir kimsenin ona tam anlamıyla bir anlam yüklemesi mümkün değildi.

Bakışları donuklaşırken onu orada bırakıp sakin adımlarla odama vardım.
Bazı insanlar böyleydi işte; başkalarını yakar, bir başkaları için de yanmayı göze alırlardı.

Bölüm : 23.11.2025 22:28 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...