
Bölüm 1:
🍀
Annem hep derdi ki, insan bir kalbe sığamadığında, semânın boşluğuna düşer; orada sessizce dolaşır.
Oysa orada aradığımız, yalnızca uzak bir özlemdir.
Bu sebepledir ki ruh, taşıyamadığı her şeyi ölüme emanet eder. Bedenler bu yüzden ağırlaşır; firari ruhlara yük olur. Öyleyse… firar eden ruhlar kurtuluşa mı erer, yoksa tahliye edilemediğinden ömür boyu tutsak mı kalır?
Ne zaman açık pencereden esen rüzgâr perdeyi aralasa, hep bunu düşünürdüm. Sanki içeri giren rüzgâr değil, perdeyi aralayıp gelen bir ruhtu.
Dalgın dalgın dönemeçli manuel servis kapısından çıkıp hastanenin arka bahçesine vardığımda, boş kalmış ahşap kahverengi banklardan birine oturdum. Çelik yemek kabımı dizlerimin üzerine bırakıp etrafıma bakındım. Gözlerim Selma’yla Nehir’i arıyordu.
Önüme dönüp, rüzgarın ayağımın ucuna düşürdüğü söğüt yaprağına uzun uzun bakmıştım ki çok geçmeden yanı başımda bir bedenin varlığını hissettim. Buna rağmen dönüp bakmadım, zaten kim olduğunu biliyordum.
"Gözlerin yine uzaklara dalmış," dedi Selma yanıma oturmadan hemen önce. Dönüp, buruk gözlerle gözlerine baktım. Ne zaman gözlerim dalsa, onun gözlerinde görmeye alıştığım o ifadeyi aradım istemsizce. Merhametini, şefkatini, gözbebeklerine yansıyan o yufka yüreğini... Beni yine şaşırtmadı, tam orada; gri harelerinin içindeydi. "Çok tuhaf... Bir tek senin dalgın gözlerinin içinde her zaman bir mezar taşıdığını görürüm. Gözlerinde mezar taşıma, Meva."
İç geçirerek, bakışlarımı ondan çektim ve gözlerimi tekrar ayak ucuma düşürdüm. "Neden?" diye sordum, cevabını bildiğim halde.
"Çünkü mezarlıklar ziyaret edilmek için vardır," Elini omzuma koydu. "Sürekli kendi içini ziyaret etme , oradan çıkamazsın. Kendine hapsolduğunda, anahtarı bulman çok zordur. En kötüsü de, sana senden başka kimsenin anahtar uzatamamasıdır. Sonsuz bir sürgün..."
Ama, dedim içimden. Birini toprağa ağırladım, artık mezarlıklardan çıkmak çok zor... Bilmiyorsun.
"Anladım," diye mırıldandım, içimden geçirdiklerimin aksine durgun bir sesle. "Bir sorumu yanıtlamanı istiyorum, Selma."
"Sor," dedi Selma içten bir sesle.
"Gömülmeden ölen insanların topraklarına nasıl çiçek ekilir?"
Biri öldü Selma, biri öldü ve sonra gömüldü. Ama gömülmedende ölünebiliyormuş. Bilmiyorsun. Hiç kimse bilmiyor.
Selma derin bir nefes aldı, gözlerini uzaklara dikti. Hafifçe geriye yaslanıp, avuçlarını ahşap banka bastırdı.
"Onların toprağı, katillerinin vicdanıdır Meva. Her gün vicdanlarında çirkin çiçekler büyür ve sarmaşıklar yeşerir, sonra o sarmaşıklar nefeslerine dolanır ve boğar onları."
Gri harelerinin içine odaklandığımda bana yumuşak ve dostane bir tavırla gülümsedi. Aramızda anlaşmalı bir sessizlik hakim sürerken araya rüzgarın fısıltısı daha sonra Nehir’in haylaz sesi karıştı.
“Yine neyin dramını yazıyorsunuz bakalım,” Üzerimize doğru eğilip kuşku dolu gözlerle yüzümüze baktı.
“Sen varken dram yazmak mümkün mü Nehir? Sadece sen gelmeden yemek yemeyi planlıyorduk.” dedi selma şakacı bir tavırla.
Aynı anda yemek kaplarımızın kapağını açtık. Yüzüme vuran sıcak buhar ve yemek kokusu iştahımı kabartırken bu kadar çok acıktığımın henüz yeni farkına varıyordum.
Nehir önümüze içi dolu bir sarma tabağı koyduğunda, keyifli ve heyecanlı bir yüz ifadesiyle bize döndü. "Ben yaptım sarmaları." Dedi oldukça hevesli bir ses tonuyla.
Selma'yla birbirimize onun anlamayacağı acı dolu bir gülümsemeyle baktık. "Öyle mi?" Dedik aynı ânda. Ardından, "Ellerine sağlık." dedik yine hipnotize olmuş gibi.
Yutkunmamak için zor duruyorduk.
Ve yine o işkence dolu anlar başlamıştı. Sevgili arkadaşım alınmasın diye kötü yaptığı yemeği yememek kadar kötü bir durum varsa oda o yemeği yemekti.
Selma'yla birlikte Nehir'in yaptığı sarmalara dokunmadan yemeğimizi yemeye başladığımızda, Nehir durumu anladığında mavi gözlerini büyük bir dikkatle üzerimize dikti.
Hâlâ anlamamış gibi yapıp salatamdan bir çatal daha yediğimde, Nehir'in tiz ve alıngan sesi kulaklarıma doldu. "Bana bakın neden sarmalarımı yemiyorsunuz? Üstelik ikinizinde sarmaya bayıldığını biliyorum. Özenle yaptım sizin için. Şimdi çabuk yiyin onları, diyette olmadığınızıda biliyorum."Rüzgar sarı saçlarından bir kaç tutamını yüzüne yerleştirdiği an hırçın bir tavırla yüzünde ki saçları kulaklarının arasına aldı. Yer yer dağılan çilleri, burnunun hemen ardından başlayıp elmacık kemiklerine kadar uzanıyordu.
Selma araya girip durumu kurtarmaya çalıştı.
“Tabii ki yiyoruz sarmayı, sadece en sevdiğimiz için en sona bıraktık,” dedi.
Nehir gözünü kırpmadan bana bakmayı sürdürünce, istemeye istemeye çatalımı sarmaya batırdım.
Selma, hâlime üzülmüş bir ifadeyle bakıyor; neredeyse “geçmiş olsun” diyecek gibiydi.
İkisi de durup sarmayı yememi beklerken, neyle karşılaşacağımdan habersiz bir lokmayı ağzıma attım.
Damağıma yayılan yoğun tuz ve acı, boğazımı karıncalandıran yanık yağ tadıyla midemi neredeyse altüst etti.
Buna rağmen çaktırmadan çiğnemeye devam ettim.
Hiç değilse bu kez içinde isot yoktu.
Nehir tepkimi ölçmek için heyecanla yüzüme bakarken, zorla konuşmaya başladım. "Sahiden bu sarma senin maharetli parmaklardından mi çıktı Nehir?" Der demez, büyük bir heyecanla "Evet!" diye haykırdı .
Gözlerim acıyla yaşarırken, boğazımda yükselen öksürüğü yutmaya çalıştım ve ne yazık ki pek başarılı olamadım. Kızaran yüzümle birlikte öksürüklerim peş peşe geldi.
Selma telaşla su almaya koştu.
“Ne oldu, iyi misin?” diye soran Nehir, lokmanın soluk boruma kaçtığını sanıp sırtıma vurmaya başladı.
Doktor olmuştuk ama bu kız hala öksüren birinin sırtına vurma alışkanlığını bırakmamıştı.
Nehir’in sırtıma daha fazla vurmasını engellemek için, öksürüklerimin arasından durmasını istedim.
Selma’nın getirdiği sudan bir yudum alır almaz, Nehir tekrar sırtıma vurdu.
Ağzımdaki suyun yarısı mideme inerken, kalanı dökülmesin diye yanaklarımı balon gibi şişirip içeride tutmaya çalıştım.
Ne berbat bir andı.
Suyu içtiğim sırada neden sırtıma vuruyorsun kardeşim?
Selma, Nehir’e kızarken; Nehir suçlu bir çocuk gibi iki büklüm oldu ve defalarca özür dilemeye başladı.
Güçlükle ağzımdaki suyu yutunca, şişen yanaklarımı serbest bıraktım.
Selma tekrar yüzüme bakıp telaşla, “İyi misin?” diye sordu.
“İyiyim, merak etmeyin,” dedim, gözlerim hâlâ yaşlıyken zoraki bir gülümsemeyle.
Nehir’in yüzü anında düştü. Yanakları kızarmış, sanki dünyadaki en büyük suçu işlemiş gibi bana bakıyordu. O ifadeyi daha fazla taşıyamadım.
“Yahu,” dedim boğazımı temizleyerek, “ben senin bu kadar iddialı sarma yaptığını bilmiyordum.”
Selma da hemen destek attı.
“Nehirciğim döktürmüşsün yine. Biz hazırlıksız yakalandık sadece.”
Nehir gözlerini kısıp ikimize birden baktı. İnanmadı. Haklıydı da.
“Bak,” dedim biraz daha yumuşayarak, “gerçekten güzel olmuş. Sadece acısı bana meydan okudu. Ben pamuk gibi beslenen bir insanım, bünyem şaşırdı o kadar. Bir de lokma ters gitti, olay tamamen teknik.”
“Gerçekten mi?” dedi umutla.
“Gerçekten,” dedim. “Hatta bir tık daha az yakıcı olsa bağımlısı olurum.”
Yüzü yavaş yavaş açıldı.
“Beğeneceğinizi biliyordum zaten! Dedi gururla, ardından parıltılı gözlerle bakıp devam etti.”İsterseniz her gün yapıp getiririm.”
Selma boğuk bir sesle,
“Aslında biz—” dedi.
Koluna hafifçe dokundum. “Biz şey demek istiyoruz… Hani yorulma diye. Yoksa biz hazırız. Ruhsal olarak.”
Nehir keyifle güldü.
“O zaman bugün de tatlı yapıyorum. Size sürpriz.”
Selma’nın yutkunma sesini hepimizin duyduğuna emindim.
Gülümsemeye devam ettim.
Yarın için rapor alıp ortadan kaybolma fikri artık ciddi bir seçenekti.
……
Onca uğultu ve fısıltının içinden ayak seslerim öne çıkıyordu; her adım zeminde sert bir ritim bırakıyor, kulağımda çınlıyordu. Yatağında acıyla inleyen hastalar, randevu sırası bekleyenlerin düşük fısıltılar hepsi bir arada, kesintisiz bir senfoni gibi etrafımı sarıyordu.
Dikkatimi dağıtmadan, hızlı adımlarla ilerlerken gözlerim aşinası olduğum detayların üzerinde geziniyordu:monitörlerin titrek ışıkları, serumların hafif tıkırtısı, her hastanın nefes alış verişindeki küçük ritim.
Aralarından geçip odama birkaç adımda varmayı planlıyordum; ama ilk müdahale odalarından birinin önünde duraksadım. Gözlerim, içerideki hareketi fark etmişti;
Bakışlarım önce sedyede yatan hastaya kaydı, sonra sedyenin önünde, sırtı bana dönük duran iri yapılı beyefendinin üzerinde takılıp kaldı. Ellerini sedyenin demir korkuluklarına yaslamış, hastanın üzerine eğilmişti; gölgesi odanın içine sanki kendi egemenliğini ilan edermiş gibi çökmüştü. Omuzlarındaki genişlik, duruşundaki sakin ama mutlak hâkimiyet, odadaki sessizliği kendi kontrolü altına alır gibi yansıtıyordu.
Yüreğim ince bir ürpertinin etkisiyle sarsılırken, konuşulan her cümleye tanık oldum. Bu asla planlı bir eylem değildi. Onun sesi—en az yüreğim kadar ürpertici, en az yüreğim kadar sakin—kulaklarımda birdenbire birçok farklı melodinin ezgisi gibi çalıp duruyordu.
“İğne kapsüle vurdu. Bu, artık hedefine saplanmadan durmayacak bir kurşunun önünde duramayacağın anlamına geliyor.”
Kaşlarım çatıldı. Sedyede yatan hasta titrek bir nefes aldı, gözleri masaya yapışmıştı. İri uzun beden olduğu konumdan biraz daha eğilip hastayı kendi ablukası içine aldı. Bu kez hastanın kulağına fısıldar nitelikte konuşmasına rağmen onu net duyuyordum.
“O kayıtlar elime geçmezse, sandığından farklı bir şekilde işler değişir.”
Tehditkâr cümlelerini sonlandırırken, bir an olsun kısa bir sessizliğe büründü.
Hastanın üzerinden yavaşça doğrulup, orada onu izlediğimi anladığını belli edercesine, sakin bir şekilde yönünü bana çevirdi. Bu süre içinde zaman oldukça ağır işliyordu.
Nefes alış verişlerim hızlandığında, olmamam gereken bir anın içindeymişim gibi hissettim.
Bütün bu hissettiklerim karşısında oldukça yabancı kalmıştım kendime.
Sonunda başını bana çevirdiğinde,bir çift su yeşili gözlerle bir kez daha karşılaştım.
Kahverengi, dalgalı saçları alnına dağılmıştı. Kaşının üzerindeki ince çizik, bitiş hizasına kadar uzanıyordu. Gür ve sık kirpikleri, gözlerine keskin bir ifade kazandırırken. Düz burnu ve hafif cansız duran kalın dudakları, sanki bir ressamın titiz çizgileriyle işlenmiş gibiydi. Siyah kumaş gömleğinin üzerine giydiği kahverengi ceket, gümüşi fermuarı açık bırakılmıştı.
yüzündeki ifade bir anlığına değişti. Söylediği şey yarım kalmış gibiydi.
Yakalanan o muydu, yoksa onu dinlerken fazlasıyla oyalanan ben mi?
Az önceki ses tonundan uzak, belli belirsiz yumuşak bir tınıyla konuştu:
“Sanırım benimle karşılaşmayı beklemiyordunuz.”
Gözlerim doğrudan gözlerine kenetlediği vakit dudaklarında ince bir kıvrım belirdi. Dikkatimi onun üzerinden çekmek adına arkasında yatan hastaya yöneldim. Bakışlarım hastanın üzerinde ciddiyetle dolaştı.
“Dünün aksine oldukça iyi görünüyorsunuz. Geçmiş olsun demek istemiştim sadece.”dedim.Benim aksime bakışları itinayla gözlerimi çerçeveliyordu. Bir kaç saniye sonra ona baktığımda dudaklarındaki gülümseyişin görevini gözleri devraldı. İlk defa bu kadar net gülümseyen gözlere rastlıyordum.
Ellerini kahverengi keten pantolonun ceblerine soktu, iri omuzları hafifçe bana doğru eğildi. Duruşundaki rahatlık ve dudaklarındaki oyunbaz kıvrım, yüzümü inceleyen bakışlarıyla birleşiyordu. Gözleri, derin ve dikkatli bir keşif yolculuğuna çıkmış gibi, her hareketimi ve küçük tepkilerimi ölçüyordu.
“Nasıl göründüğüm birileri için önem taşımaya başlamış sanırım.”
Sözleri beni afallatmıştı, bunu yüzüme yansıtmamak için ufak çaplı bir gayret sergilesemde yüz ifademin nasıl göründüğünden pek emin değildim.
Benden uzaklaşarak, sedyenin yanında duran refakatçi koltuğuna bırakılmış kartonpiyerli paket poşeti eline aldı. Poşete kısa bir bakış attı; ardından bakışları ağır ve odaklı bir şekilde tekrar bana döndü. Düşünmeden elindeki paketi uzattığında, tereddüt etsem de içimden mantıklı bir açıklaması olduğuna kanaat getirerek poşeti aldım.
İçine baktığımda ise dün koluna sardığım ceketimi gördüm. Yıkanmış, tertemiz… Burnuma dolan begonya çiçeğinin kokusu göz kapaklarımı ağır bir edayla birbirine kenetledi. Bu kokuyu nerede duysam tanırdım; nitekim annem balkonda hep bu çiçekleri yetiştirirdi.
Bir an olsun maziye yolculuk yapan yüreğim, tarifi imkânsız bir ıstırapla kuşandı. Balkonumuzda çiçeklerin kokusuyla birlikte esen rüzgarı tenimde hissetmemle birlikte, göz kapaklarım ani bir ürpertiyle açıldı. Zamanın ve mekanın önem taşımadığı anılara yolculuk etmek, bazen hiç sırası olmayan bir eylemdi. Sanırım aklın başa çıkması en zor olan şey, geçmiş ve geleceğin bir araya geldiği anlardı.
Gülümsüyordu, ben ise sahiciliğini ölçer durumdaydım.
“Bunu bir teşekkür olarak saymayın. Sizin olanı size ulaştırdım.”
Sözlerindeki kabalığa karşılık, soğuk bir ses tonuyla cevap verdim.
“Eğer teşekkür etseydiniz, kibar biri olduğunuzu düşünecektim. Neyse ki beni bu yanılgıya düşürmediniz.”
Söylediklerimin ardından kısık sesli bir kahkaha attı. Gülüşüyle birlikte gözleri kısılmış, bakışları bir anlığına zemine kaymıştı. Göz kapağında fark edilmesi güç, küçük bir ben duruyordu.Kumral teninden yayılan doğal hava, kıyafetleriyle kusursuz bir uyum içindeydi.
“Hakikatte demek istediğim bu değildi.” Kısa bir an duraksadı. “Bunu bir teşekkür olarak görmeyin; size bir teşekkür borçluyum…”
Cümlesinin devamını getirmedi. Dudaklarının kenarında beliren o ince kıvrım, söylemekten son anda vazgeçtiği bir ihtimali ele veriyordu.
"Görüyorsunuz ki kelimeler yanlış telaffuz edilince, yanlış anlaşılmalar meydana gelebiliyor." Dedim sesimde ki sitemi saklamak istercesine.
"Beni dikkatle dinledikten sonra, sözlerimi tartıyormuş gibi üzerime doğru bir iki sakin adım daha attı. Kasıldığımı belli etmemek için ciddi bir ifadeyle yüzüne baksam da, bu ciddiyet onun yüzündeki hafif, yumuşak tebessümü bozmadı. Yan tarafıma geçerken, sesi fısıltı gibiydi ama sitemkâr ya da soğuk değildi; aksine şaşırtıcı bir yumuşaklığa sahipti. O sırada pencereden giren parlak öğle güneşi, odadaki tozları altın rengi bir dansa davet ediyor, havayı ısıtıyordu. Hemen kucağımda duran begonyaların o hafif, taze kokusu, rüzgarla birlikte aramıza süzüldü.
“Ben tekrar uğrayana kadar bu hastaya çok iyi bakacağınızdan eminim. Görüşmek üzere Meva Hanım.”
^^^
İstanbul’un akşamüstü çöküşü, sadece ışıkları söndürmüyor; şehrin tüm yorgunluğunu, kaldırımlarda sürüklenen binlerce ayağın ritmine hapsediyordu. Nemli hava, egzoz dumanı ve taze ekmek kokusu birbirine karışıyor; bu ağır koku, sanki insanların omuza çöken o görünmez yükü daha da ağırlaştırıyordu. Karakol binasının gri, soğuk cephesi, bu karmaşanın ortasında görmezden gelinen bir kilise gibi duruyordu.
Ve nihayetinde Karakol binasına birkaç adımım kalmışken, siyah giyinimli, kapüşonlu biri sanki karanlığın içinden fırlamış gibi yolumu kesti. Kaçmak ya da yanımdan geçip gitmek gibi bir niyeti yoktu; doğrudan üzerime geliyordu.
Ne olduğunu anlayamadan, omuzuma inen sert, balyoz gibi bir darbeyle kendimi saniyeler içerisinde yerde buldum. Dudaklarımdan kısık bir nida koptu, avuçlarım betonun soğuk ve pürüzlü yüzeyinde parçalandı.
O kadar kasti ve vahşi bir çarpışmaydı ki, ensemden aşağıya buz gibi bir ürpertinin düştüğünü hissettim. Başımı kaldırıp baktığımda, o siyah silüetin ardına bile bakmadan, kalabalığın içinde bir gölge gibi kaybolduğunu gördüm. O saniyelerde, dudaklarımın arasındaki nefes donmuştu; bu bir kaza değildi, açık bir saldırıydı. Boğazıma oturan yumruyla sertçe yutkundum.
Afallamış bir halde, olduğum yerden bir süre kalkamamıştım. Tam kalkmak için doğrulacakken, önümdeki küçük mavi kağıdı ve hemen yanına düşmüş o tuhaf, metalik kartviziti fark ettim.
Elimdeki o küçük, lanet mavi kağıda bakarken, parmaklarımın ucundaki titremeyi kontrol etmeye çalışmadım. "Zaaflarınızla oynamak..." Kelimeler, beynimin içinde sanki görünmez birer kancaydı ve her biri annemin toprağa düştüğü o son ana, o çaresiz bakışa takılıp canımı acıtıyordu. Bu sadece bir tehdit değildi; bu, beni tanıyan, adımlarımı izleyen, hatta annemin ölümünü planlayan birinin, "Seni görüyorum," deme şekliydi. Boğazıma oturan o yumru, sanki tüm o egzoz dumanını içime çekmişim gibi genzimi yaktı.
“Hanımefendi iyimisiniz ?”polis üniformalı orta yaşlı birinin seslenmesiyle ayağa kalktım.
"İyiyim," diyerek, sesime o sahte metaneti yüklerken bana en yakın bankın üzerine oturdum.
Notu, cebime değil, sanki bir suç deliliymiş gibi ceketimin astarındaki gizli bölmeye tıktım. O an için önemli olan, o notun sahibinin kim olduğundan ziyade, elimde kalan diğer somut izdi. Diğer cebime attığım o tuhaf kartvizit.
Kartı, nemlenmiş avcumun içinden yavaşça çıkardım ve öğle güneşinin son cılız ışıklarına tuttum. Kartvizit, standart kartonlardan değildi; sanki çok ince, fırçalanmış siyah bir metalden yapılmıştı. Parmaklarımın ucunda soğuk, tekinsiz bir his bırakıyordu. Üzerinde ne bir isim, ne bir numara, ne de bir adres vardı. Sadece o amblem.
Sansar.
Işığın açısına göre rengi değişen, mat altın sarısı ve gece mavisi karışımı bir mürekkeple basılmıştı. Ancak bu, basit bir hayvan figürü değildi. Tasarımcı, sansarın o kurnaz, çevik ve yırtıcı doğasını tek bir ambleme sığdırmayı başarmıştı. Sansar, arka ayaklarının üzerinde durmuş, başını hafifçe yana eğmiş, bir avı gözlüyormuş gibi görünüyordu. Gözleri, kartın üzerindeki en dikkat çekici detaydı; minicik, kırmızı iki nokta gibi parlıyor ve sanki doğrudan bana, içimdeki o donmuş korkuya bakıyordu.
Amblemin etrafındaki metalik doku,sansarın postunun sertliğini ve esnekliğini hissettiriyordu.
Bu amblem, bana sadece bir hırsızı değil, karanlıkta çalışan, iz bırakmayan ve avını yavaşça tüketen bir organizasyonu işaret ediyordu. "Sakın kalkışmayın," diyordu not. "Kalkışacağım," dedim, içimden, "Zaaflarımın ne olduğunu bilsen bile, onları sana karşı nasıl kullanacağımı henüz bilmiyorsun."
“Sakın böyle bir şeye kalkışmayın küçük hanım. Aksi takdirde zaaflarınızla oynamak zorunda kalacağım.” İşte notun tamamı bu şekildeydi.
Her bir harfi, sanki bir sanatçının elinden çıkmışçasına kusursuz, hafif sağa yatık bir literatür üslubuyla işlenmişti. Mavi pilot kalemin mürekkebi bazı noktalarda kağıdın dokusuna öyle bir işlemişti ki, yazanın kalemi bastırırken hiç tereddüt etmediğini görebiliyordum.
Bu zarif yazı stili ile cümlenin taşıdığı vahşi tehdit arasındaki tezatlık, mideme oturan o yumruyu daha da ağırlaştırdı.
Karakolun gri kapısına son bir kez baktım. İçeri girmek, belki de Sansar’ın beklediği bir hamleydi. Belki de içeride, bu kartın anlamını bilen birileri vardı.
Ama şu an, ensemdeki o buz gibi ürperti, bana bu savaşı kaldırımlarda, bu yorgun şehrin gölgesinde kazanmam gerektiğini fısıldıyordu. "Sansar"ın izini, o kartın soğuk metalinde ve annemin toprağa düşen son sözlerinde sürecektim.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |