
İnsan kendini hep özgür benimserdi. Kalbi göğüs kafesinde kenetliyken… Yüreği bir başkasının elindeyken ve ruhu bedeninde sıkışıp kalmışken…
Kalbim göğüs kafesimi kırıp dışarı çıkmak istediğinde anlamıştım. Bir yerlerde, en ücra köşelerde, bir mahkûmun pencereden gökyüzüne bakıp hasret kalması gibi özgürlüğe hasret kaldığımı. Oysa parmaklıklar ardında hapsolunan bir mahkûm bile değildim.
Aracımdan inip evimizin kapısının önüne vardığımda başım usulca gökyüzüne doğru kaydı.
Nedendir bilinmez, bu ferahlık veren gökyüzü belki de sadece ulaşılmaz ve anlaşılmaz olduğu için huzur veriyordu.
Çantamdan anahtarlıklarımı çıkarıp kapıyı açtığım esnada, karşımda babamla yüz yüze gelmeyi beklemiyordum. Mahcup hâlime karşılık babam soğuk ifadelerle bakıyordu. Ve bu bakışlar hiç de hayra alamet değildi.
Yine ne yapmıştım…
Aramızda süren bu birkaç saniyelik sessizliği bozan, babamın hafif yüksek ve alıngan sesi olmuştu.
“Ya sana bir şey olsaydı?”
Anlamayan ifadelerle bakıp aynı anda kabanımı çıkarıyordum.
“Ne demek istediğini anlayamadım.”
Bakışları yoğun bir duygu karmaşası içinde harmanlanıyordu. Aynı anda hem öfkeli hem alıngandı. En son ondan bir özür bile dilememiştim. Belki de şu an tam vaktiydi. Hiç düşünmeden, “O gün akşam için özür dilerim,” dedim.
Bu söylediğimi duymazdan geldi. Benden açıklama bekliyordu fakat ben henüz ne olduğunu bile anlamamıştım. Sorgulayan ifadelerine karşılık, “Baba, sorun nedir?” dedim.
Yorgun, argın ve endişeli bir hâlle bir hışımla gözlüklerini çıkarıp sesini daha da yükselterek:
“Sorun, senin o AVM’de az daha yanıyor olman. Sen beni öldürmek mi istiyorsun!” dedi.
Şimdi anlaşılmıştı. Düşünmeden hareket etmemin bedelini elbette ödeyecektim. Ne diyeceğimi bilmez bir hâlde bir süre sessiz kaldım. Bu sessizliğim babamı daha da öfkelendirirken gözlerinin hiç olmadığı kadar kızarmış olduğunu fark ettim. Kelimeler, dudaklarından zorla dışarı çıkıyormuşçasına döküldü.
“Durmayacak mısın? O yangın da mı seni durdurmayacak?” Gözleri dolarken sözcüklerine kırılgan bir edayla devam etti. “Neredeyse seni kaybediyordum. Neredeyse.”
“Duracağım,” dedim. “Ama bana neler olduğunu anlatacaksın, baba. Anla işte, beni durduran tek şey bu! Bildiklerini neden benden gizliyorsun? Ben senin kızın değil miyim?”
Yılların tecrübesini içine hapsetmiş gözlerinde endişeli ifadeler çoğalırken:
“İşte tam da bu yüzden,” dedi. Ardından, “Sırf bu yüzden… Kızım olduğun için senden gizliyorum,” dedi.
Anlamayan bakışlarıma karşılık sakin bir edayla devam etti.
“Senin haberdar olman, tehlikeye girmene sebep oluyor.”
Bunları duymaktan sıkıldığımı belli eden bir tatminsizlikle kabanımı askıya astım. Belli ki yine aynı kısır döngüde dönecektik. Buna gerek yoktu. Sıkılmıştım, bunalmıştım bu bilmeceden.
Cevap vermeden odama gitmek adına merdivenleri çıktığımda, babamın sitem, kaygı ve endişe dolu sesi hiç olmadığı kadar yükseldi.
“Meva! Eğer Kartal, Karan’a haber vermeseydi, ne olacaktı sanıyorsun sen? Ölecektin! Hiç mi anlamıyorsun? Yanarak ölecektin! Yeter artık, duracaksın!”
Duyduklarımla elektrik çarpmışa dönerken üzerimdeki şaşkınlığı atmak adına bir iki saniye olduğum yerde duraksadım. Ne demişti o? Kartal, Karan’a beni kurtarması için haber mi vermişti? Bir hışımla babama döndüm.
“Ne?!”
Tabii ya… Kartal AVM’yi yangına verirken, “Meva Adanır, korkma, ölmeyeceksin. O çok değerli kahramanın birazdan seni kurtarmaya gelecek,” demişti. Yoksa nereden bilebilirdi ki Karan’ın gelip beni kurtaracağını? Aynı şekilde Karan nereden bilebilirdi ki Kartal’ın böyle bir şey yapacağını?
İndiğim birkaç basamaktan geri inerken doğrudan babamın yüzüne baktım. Anlaşılan babamın yine her şeyden, hatta Karan’dan bile haberi vardı. İçimdeki huzursuzlukla beraber aklımda bir sürü soru olmasına rağmen bir süre sessiz kalıp üzerimdeki şaşkınlığı atmak adına kendime birkaç saniye zaman verdim. Ardından ellerimi sıkarken büyük bir gerginlikle ilk sorumu sordum.
“Beni zaten Kartal yakmak istedi, baba. Neden sonra beni kurtarmak için Karan’ı arasın?”
Babamın endişe dolu bakışları, yolun sonuna geldiğini anladığını belirten niteliklerle doluydu.
Kırgın bir ifade ve sitem dolu bir sesle, “Bir saniye… Sen, Kartal’ın beni ölüme terk ettiğini biliyorsun,” dedim.
Gözlerimin dolduğunu hissediyordum. Ben bu karmaşayı çözmeye çalıştıkça daha da karmaşıklaşıyordu. Bir cam misali kırık parçalara ayrılan yüreğim, kapıma dikilmiş hesap soruyordu. Yeter, yordun beni. Ben güçlü durmaya çalıştıkça sen beni zayıflatıyorsun, der gibiydi.
Birkaç adım ilerleyerek babama daha da yakınlaştım. Ürkek bir kuş misali yuvasından zar zor çıkan kelimelerimi serbest bıraktım.
“Bunu bildiğin hâlde neden bir şey yapmadın?”
Cevap yoktu. Babam donuk bakışlarla yüzüme bakıyor, tek kelime etmiyordu. Gözlerinde biriken damlalar kirpik diplerini ıslatmış, aşağı sürüklenmek için sabırsızlanıyordu. Buna rağmen soru sormaya devam ettim.
“Yoksa hâlâ onunla iş birliği içinde misin?”
Birkaç saniye sonra ne diyeceğini bilmez bir hâlde kıvranırken telaş içinde kelimeleri sıraladı.
“Bak kızım, asla sandığın gibi değil!”
Biraz önce astığım kabanı hızla alıp kapıya doğru hışımla yürüdüm. Beni hiç mi tanımadın? demişti. Tanımamışım demek ki. Bugüne kadar babamı tanımamışım.
Arkamdan seslenişlerini duymazdan gelerek kendimi dışarı attığım gibi arabama doğru ilerledim. Bundan sonrasını dinlemeye gerek yoktu. Yalanlar içinde büyümüşüm. Bana değer verdiğini, sevdiğini sanmışım.
“Meva, kızım, dur. Bildiğin gibi değil.”
Artık umurumda değildi. Arabamın kapısını açıp içeri girerken son cümlelerini sıraladı.
“Kızım dur! Ne olur dur, açıklayacağım!”
Dese de sözleri artık ilgimi çekmiyordu. İçimdeki kırgınlık ve öfke kalbimden taşmıştı. Arabamı çalıştırıp yola koyuldum. Bir yandan da Kartal’a mesaj atıp evinin konumunu atmasını istedim. Cevap gelmeyince ona parolayı vereceğimi söyledim ve gelen bildirimle verdiği konuma doğru hareket ettim.
Sabrım taşmıştı. Bu gece her şeyi açığa çıkarmadan uyumayacaktım. Bu gece tüm prangalarımdan arınıp bütün sınırların dışına çıkacaktım. Bu gece gerçekte babamın kim olduğunu bulacaktım.
Kartal’ın bulunduğu konuma vardığımda gri ve siyah renklerden oluşan dubleks bir evin önünde durdum. Sokak lambalarının aydınlattığı dış kapıdan bahçeye girdiğimde, çimlerin üstündeki taş yoldan geçip evin kapısına doğru ilerledim. Aniden sıklaşan nefesimi kontrol altına almaya çalışsam da bunu yapmak oldukça güç geliyordu. Elim kapı ziline kayarken içimden vazgeçip gitmek geliyordu. İçimdeki isteği bastırırken aniden zile basıp bir adım geriledim ve geçen birkaç saniyenin ardından kapı açıldı.
Kartal, karşımda soğukkanlı ve gecenin bir saatinde beni buraya neyin getirdiğini sorgulayan bakışlarla duruyordu.
İçimdeki öfke sesime belli belirsiz yansırken, “AVM’yi yangına verirken neden daha sonra beni kurtarması için Karan’ı aradınız?” dedim.
“Parolayı vermenizin şartı bu sorunun cevabı mı?”
“Evet.”
Kartal, bir iki saniye düşünmenin ardından, “Sorularınızın cevabı bende yok,” dedi. Daha sonra sitem dolu bir sesle devam etti. “Parolayı almak için artık bir sebebim yok. O parola, kendi iradesiyle tercih yapmış birini bana getirmeyecek,” dedi.
Tam o anda kızarmış gözlerimden bir damla yaş süzüldü. O kadar çok dolup taşmıştım ki gözyaşlarım akmak için günlerdir bu anı bekliyormuş gibi ardı ardına, bir iki tanesi daha süratle aktı. Kimsenin yardımcı olmayışı ve en önemlisi de babamın, ölüme gideceğimi bildiği hâlde susması bardağı taşıran son damla olmuştu. Üstelik bu adamın karşısında gözyaşı döküp güçsüz görünmek canımı daha çok yakıyordu.
İçimdeki tükeniş, çok yanlış bir zaman diliminde gözyaşlarımın akmasına sebep olmuştu. Bir iki adım gerileyerek dış kapıya doğru çelimsiz adımlarla yürüdüm. Elim yavaş hareketlerle kapıyı açtığında, arkamdan Kartal’ın sesini işittiğim an duraksadım.
“Durun lütfen.”
Adımlarım ona doğru yön alırken ellerimle gözyaşlarımı sildim.
“O parolaya ihtiyacım var,” dedi.
Yavaş adımlarla tekrar yanına vardığım esnada gözlerinde beliren ifadeleri çözmek için uğraştım fakat o da en az bu gece kadar karanlıktı.
Eliyle içeri davet etmesi yine ufak çaplı bir şok yaşamama sebep olmuştu. Bunu yapacak incelikte bir adam değildi. Ne zaman onun kişiliği hakkında iyi bir varsayımda bulunsam, anında beni haksız çıkarırdı. Bu nedenle teklifini başımla reddedip kendimi güvenceye aldım.
Bu hareketime karşılık Kartal, “Söyleyeceklerim kapı önünde anlatılacak kadar kısa değil,” dedi.
Bir iki adım uzaklaşıp bana yol verdiği esnada, kararsız düşüncelerimin sonunda içeri girdim.
Oldukça büyük bir salona giriş yapmamla tekli siyah deri koltukların birine oturdum. Salon genellikle koyu renkli eşyalardan oluşuyordu. Oturduğum koltuğun hemen yanında yine siyah deri L koltuk bulunuyordu. Karşımdaki duvarın tamamı, kitaplarla dolu olan bir kitaplıkla kaplanmıştı. Cam sehpaların üzerinde bulunan birkaç biblonun hemen yanında ise Karan’ın tuvaline aktardığı sarışın kızla resimlerinin yer aldığı bir çerçeve bulunuyordu. Karan, tuvaline bu kızı o kadar iyi resmetmişti ki görür görmez tanımıştım.
İlgimi en çok çeken detaylardan biri, Kartal’ın kitaplığının çaprazında birkaç tablonun yanında duran madalyalarıydı. Madalyalar; kick boks, MMA ve jiu-jitsu gibi pek çok savunma spor dalına aitti. Bu madalyalar bana onun ilk hastaneye gelişinde bize silah doğrultan aşiret adamlarının üzerine çullanışını hatırlatmıştı. Ve kitaplarla arasının iyi olduğu artık barizdi.
Tam karşımdaki koltuklardan birine oturup cam sehpanın üzerindeki çerçeveyi eline aldı. Bir müddet ifadesiz gözlerle çerçevenin içindeki sarışın kızı inceledikten sonra, hafif öfkeli bir sesle kızı işaret ederek:
“İşte kız kardeşim,” dedi.
Ne diyeceğimi bilemiyordum. Kız kardeşine olan düşkünlüğü beni şaşırtıyordu. Çünkü onun çok kötü yönlerine rastlarken, içinden kadifemsi bir düşkünlük çıkacağını beklemiyordum. Aslına bakarsam bu adamı hiçbir zaman çözemeyecektim. Onun hakkındaki varsayımlar hiçbir zaman net bir kavrama kavuşamıyordu. Ve elbette şu an düşüneceğim en son şey onun karakteri olurdu.
Kartal, her zaman olduğu gibi ciddi ve soğuk ifadelerle yüzüme bakıp duygu barındırmayan bir ses tonuyla sözcüklerine kaldığı yerden devam etti.
“O AVM’yi yaktım, evet. Ama amacım kimseye zarar vermek değildi. Ben o gün akşam davette kayıtları yayınlatmak üzereyken, o şirkete olan ihanetimi de ilan etmiş oldum. Çünkü kendimi hep onlardan biriymiş gibi gösterdim.”
Söylediklerini pür dikkat dinlerken şirketle olan bağlantısını çözmeye çalışıyordum. Anlamayan ve aynı zamanda sorgulayan bakışlarıma değin elindeki çerçeveyi bırakıp devam etti.
“İhanetime karşılık beni cezalandırmak istediler. Ve sizin ikinci bir kez oraya gelişiniz onları daha çok kızdırdı. Bu sayede sizi de cezalandırmak istediler.”
Bu noktada birkaç saniye susup bakışlarını bir noktada sabitledi. Çenesini sıkarken aynı anda öfkeli bir ses tonuyla konuştu.
“Ve takdir edersiniz ki bu ceza, kendimle beraber sizi de o AVM’de yakmaktı. Bunu yapmak zorundaydım. Bu cezayı yaptırmak için en güçlü sebepleri kız kardeşimin ellerinde oluşuydu. Bu yüzden Karan’ı arayıp siz zarar görmeden sizi kurtarmasını sağladım.”
İşte şimdi taşlar yavaş yavaş yerine oturuyordu. Onun karakteri hakkında hep kötü olduğunu düşünsem de içimde bir yerlerde iyi olduğuna dair ufak bir inanç olurdu.
Sorduğum soruyu cevaplamıştı fakat benim aklımda birçok soru vardı. Cevap vermesini umarak bir soru daha sordum.
“Kız kardeşinizi nasıl esir aldılar ki? Tüm bunların kız kardeşinizle bağlantısı ne?”
“Kız kardeşim o şirkette sekreterlik görevini üstleniyordu. Bir süre sonra içeride dönen olayların farkına vardı ve hemen oradan ayrılıp bildiklerini polise anlatmak istedi. Bunun üzerine onu esir aldılar. Ve kız kardeşim yıllarca onların elinde esir kaldı.”
Son sözcüklerini sıralarken gözleri dolmuştu. Şimdi anlıyordum hastaneye çoğu zaman neden bu kadar yorgun ve uykusuz geldiğini. Her zaman soğukkanlı ve asabi oluşunu ancak şimdi anlayabiliyordum.
Kısa bir duraksamanın ardından kırgın bir tonlamayla devam etti.
“Ve o şimdi artık orada kendi iradesiyle bulunuyor.” Elini sıkıp yumruk yaparken dişlerinin arasından güçlükle konuştu. “Eğer onu zamanında kurtarabilseydim…”
Sıktığı yumruğunu aniden serbest bıraktı ve daldığı derin düşüncelerden ayrılıp kendini hızla toparlamaya çalıştı. Çöktüğü omuzlarını dik tutarak bakışlarını benden başka taraflara yönlendirdi. Yüzünde bütün bunları anlattığı için pişmanlık duyduğunu gösteren bir ifade belirdi. Siyah kirpiklerinin altında duran geceden koyu hareleri, omuzlarına aldığı yükü göstermemek için kırk takla atıyordu. Güçsüz görünmekten neden bu kadar korkuyordu? Gözleri dolduğunda neden hemen gizleyip ifadelerine demir zırhlar giydiriyordu?
Bakışları aniden bana döndü.
“Şimdi o parolayı bana verme vaktiniz geldi,” dedi.
Ona parolayı vereceğimi söylemiştim. Sorduğum sorudan çok daha fazlasını almıştım. Ama aklımda onlarca soru daha vardı. Mesela babamla neden iş birliği yapıyordu?
Kararlı ve vereceğimden emin edalarla yüzüme baktığında, çantamdan çıkardığım parolayı avuçlarına teslim ettim.
Bundan sonrasında ise bana yol görünmüştü. Oturduğum kanepeden usulca doğruldum. Bakışlarım çekimser bir ifadeyle yüzüne dönerken ifadelerinde yoğun bir duygu karmaşası vardı fakat bu duyguların adını koyacak kadar tanımıyordum onu.
Sanırım onu anlamakta her zaman güçlük çekecektim. Kısık bir sesle, “Teşekkür ederim,” dedim. Suskunluğuna karşılık kapıya doğru ilerledim.
Kapıyı açtığım esnada, “Meva Hanım,” deyişiyle arkamı döndüm.
“Artık durun. Ve lütfen babanızı dinleyin. Merak ettiklerinizi öğrenmenize çok az kaldı. Artık bunun için çaba sarf etmenize gerek yok. Bunu yaparak sadece kendinizi ve çevrenizdekileri tehlikeye atmış olursunuz.”
Söylediklerine karşılık iradesiz bir şekilde uzun uzun gözlerine baktım. Daha sonra olumlu bir baş hareketiyle kapıdan çıkıp ardımdan kapattım. Yorgun ve bitkindim. Sabah erken kalkmıştım ve şimdiye dek çoktan yatağımda olmam gerekiyordu. Aklımdaki soru işaretleri uyutmamış olsa da… Neyse ki yarın izin günümdü.
Evime vardığımda arabamda öylece oturmayı tercih etmiştim. Çünkü şu an eve gitmek ve babamla bir süre konuşmak istemiyordum. Aklım karışıktı. O şirketin bu kadar tehlikeli olduğunu bildiği hâlde onlarla çalışmasını aklım almıyordu. Ruhum ondan uzaklaşmış gibiydi ve içimde kötü bir his vardı.
Kollarımı direksiyona dayarken başımı kollarımın üzerine koydum. Zaten kapanmaya yer arayan göz kapaklarım, iradesiz bir şekilde kapandı. Biraz sonra, hiç farkına varmadığım bir şekilde uykunun kollarına teslim oldum.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |