
Kirpik diplerime hücum eden yaşlar, gözlerimden taşmak üzereyken video oynatılmaya devam etti.
Babam, kendisini kaydeden kameradan habersiz bir şekilde koltuğunda oturmuş, malların kamyonete yüklenmesini bekliyordu. Kısa bir süre sonra yüklenen kolilerden birinin yere düşmesiyle yerinden kalkıp kontrol etmek üzere kamyonetten indi. Yere çarpan kutu, küçük çaplı bir patlamayla açılmış; etrafa kum tanesi inceliğinde tozumsu bir madde saçılmıştı. Babam, birkaç saniye boyunca bu maddeyi sessizce izledi. Ardından dizlerinin üzerine çökerek yere saçılan tozu parmak uçlarına aldı ve dikkatle inceledi. Çevresindeki adamlar panik içinde donup kalmış, gözlerini ondan ayıramıyordu. Babam, parmaklarının arasındaki maddeyi inceledikten sonra bir anda ortalık karıştı. Büyük bir kargaşa koparken adamlar, hiçbir tereddüt göstermeden babamın üzerine çullandı; onu oracıkta öldüresiye dövmeye başladılar. O an anlıyordum: Babam bu maddeden habersizdi. Acı dolu haykırışlarını gözyaşları içinde izlerken ellerim istemsizce yumruk oldu. Kalabalık ise giderek galeyana geliyor, savurdukları hakaretler havada yankılanıyordu.
Görüntüler devam ederken babamı onlarla iş birliği yapmak için tehdit ettiklerini, yapmazsa eğer karısını öldüreceklerini söylüyorlardı. Babam onları reddettikten sonra başka bir görüntü çıktı karşıma.
O görüntüde de babamın tam karşısında bir adam ona şu sözcükleri söylüyordu: “Ne oldu, Ardunç Bey? Dün akşam karına ilaçlarını yetiştiremedin mi?” Ardından alaylı bir kahkaha atıyordu.
Gözlerimden sular seller gibi akan gözyaşlarıyla, yumruklarımı sıkıyordum. Avuç içlerime saplanan tırnaklarımın acısını hissetmiyor, bilhassa o anın hatırası bedenimi daha çok acıtıyordu.
Annemi onlar öldürmüştü.
Gözlerim rotasından hiç şaşmadan ekrana kenetlenmiş, içimdeki acı merakla görüntüleri izlemeye devam ediyordu. Kayıtların devamında ise babam polise gidiyordu. Karakol binasına girip çıkarken yüzünde büyük bir keder beliriyordu.
Görüntü değiştiği sırada babam yine holdingde birileriyle karşı karşıya duruyordu fakat bu sefer arkası ekrana dönüktü, bu sayede yüzü görünmeyen polis üniformalı birkaç kişi babama şu sözleri söylüyordu: “Ardunç Bey, bugün karakolda bir çayımızı içmediniz, çok darıldık size.” diyerek dalga geçiyorlardı.
Dizlerimin üzerine çöktüğüm esnada bir çift elin beni ayağa kaldırdığını görüp, kafamı kaldırdığımda babamın beni göğsüne bastırdığını fark ettim. Gözlerimden akan yaşları elleriyle silip beni güçlü tutmak adına teskin ediyordu.
Bu görüntülerden sonra halk bağırıp çağırmaya ve aniden protesto yapma eylemine girişmişlerdi.
Birkaç kişi, “Polise de güvenemeyeceksek canımızı kim koruyacak?” diyordu.
Aynı anda yaşlı bir adam, “Yazıklar olsun size, nerede bu devlet, nerede bu adalet?” diye haykırdı.
Etraf iyice kalabalıklaşmaya başlamış, insanlar içlerindeki öfkeyle birlikte karakol binasına doğru ilerleyip baskın yapmaya karar vermişlerdi. “Olmaz olsun,” diyorlardı. “Olmaz olsun bu adalet.”
Aynı anda küçük bir çocuk annesinin elini sıkı sıkıya tutarken ürkek ve endişeli bir sesle, “Anne, ben polislerin katilleri yakaladıklarını sanıyordum, katil olduklarını değil!” diyordu.
Annesi, “Her polis aynı değildir,” diyerek çocuğunun endişesini gidermek isteyen bir panikle kalabalıktan uzaklaşmaya çalışıyordu.
Kalabalıktaki insanların her biri ayrı bir ifade taşıyordu. Kimi öfke, kimi nefret, kimi ise endişeyle bakıyordu etrafa. Aralarından birkaç provokatör, insanların nefretinden faydalanıp onları daha çok kışkırtıyordu.
Babam kolumdan tutmaya devam ederken korumacı bir tavırla, “Hadi kızım, gidelim buradan. İnsanlar içlerindeki öfkeyi yanlış kullanabilirler. Zarar görmeni istemiyorum,” dedi ihtiyatlı bir temkinle.
Onu başımla onayladım fakat Selma ve Nehir’i hiç görmediğimden dolayı onlar için endişelenmeye başlamıştım.
Biraz sonra protesto yapan halkın etrafını polisler sarmaya başlamıştı. Zaten öfkeli olan insanlar onları görünce daha da öfkelenmeye başlamış, bu sayede ellerine geçen her türlü taş, metal gibi sert cisimlerle onlara fırlatmaya başlamıştı.
İşte bu hiç iyi olmamıştı. Bu karmaşık izdihamdan kurtulmak sandığımız kadar kolay olmayacaktı. Babam kolumdan tutup adeta koşar adımlarla bizi kalabalıktan uzaklaştırmaya çalışıyordu. Fakat kalabalık o kadar çok büyümüştü ki kimse kendi sesini duyamaz, birbirine çarpmadan yol alamaz olmuştu. Başımızın üstünden fırlatılan taşlar bize değmesin diye arada durup diz çökmek zorunda kalmıştık. Babam kollarıyla bedenimi ve başımı olabildiğince sarıp sarmalamaya çalışıyordu.
Bazı çocuklar yere düşmüş, acı ve korku barındıran duygularla ağlayıp çığlık atmaya başlamıştı. İşin kötü tarafı polis artık halkı zapt edemiyordu. İnsanlar tüm polislere suçluymuş muamelesi yapıyordu.
Ayağa kalkıp karşı kaldırıma geçtiğimiz sırada halkı dizginleyemeyen polislerin sıktığı biber gazına maruz kaldığımız an, olduğumuz yerde sendeleyip kalmıştık.
Gözlerim cayır cayır yanarken dudaklarımdan tiz sesli bir nida koptu. Gözlerimi açmak için uğraştığım esnada boşalan gözyaşlarımla her geçen saniye acı daha da artmaya başlamıştı. Babam elimden tutup endişe ve panik dolu bir hareketle beni insanlardan nihayet uzak bir yere götürmeyi başarmıştı.
Dudaklarımdan acı dolu feryatlar koptuğu esnada yüzüme sıçrayan sıvının etkisiyle az da olsa gözlerimi aralamayı başarabilmiştim. Babam elindeki su şişesiyle yüzüme su atıyor, bir yandan da beni teskin etmeye çalışıyordu.
“Geçti güzel kızım, geçti. Sakın korkma, seni buradan çıkaracağım.”
Aralıksız yüzüme atılan sular yavaş yavaş etkisini gösteriyor, bu sayede ben de gözlerimi açmak için çaba sarf ediyordum.
Göz kapaklarım aralandığı an babamın kızaran ve yaşaran gözleriyle karşılaştım. O da benim gibi biber gazına maruz kalmıştı fakat beni korumak için güçlü olmayı tercih etmişti. Yüzüme su tuttuğu anlarda kendi yüzüne de su atmış, gözlerimizdeki acı eşiğini az da olsa dindirmeyi başarmıştı. Yine de kendimi hiç iyi hissetmiyor, her an bayılacak konumda ilerliyordum.
Nihayet arabamı park ettiğimiz alana geldiğimizde hiç duraksamadan hızla arabamıza bindik. Korku ve panik dolu anlardan kurtulmak bir nebze de olsa beni rahatlatmıştı.
Babam arabayı çalıştırmaya başladığı sırada hemen telefonumu alıp Selma ve Nehir’i aradım. Şükürler olsun, iyiydiler.
Aradan ne kadar vakit geçmişti bilmiyorum. Arabamın camına yansıyan gözlerimle göz göze geldikten sonra, o bir çift gözün arkasında duran evimizi görüp geldiğimizi fark ettim.
Durgun bir vaziyette arabadan inip eve girdiğimizde direkt olarak oturma odasına geçip haberleri açtık.
Polisler halkı dağıttıklarını düşünürken insanlar karakol binasının önünde toplanıp öfkeyle protestoyu sürdürmeye devam ediyorlardı. Protestolarına pankartlarıyla dâhil olmuş gençlerin yazdıkları gazeteciler tarafından itinayla haber konusu olmuştu.
Ekranda konuşan spiker kendi açısından çarpıcı pankartların tek tek üzerinde duruyor, araya kendi yorumlarını katıyordu.
Tabut şeklinde kesilip çizilen bir pankartta şu sözler yazıyordu:
“Meğer bu tabutlarda yatanlar bir tek maktuller değilmiş, adalet çoktan ölmüş.”
Bir diğerinde, “Polisler can almamalı, can kurtaran olmalıydı.” yazıyordu.
Ve çarpıcı olan, annemin isminin geçtiği pankarttı. “Armağan Adanır’la birlikte adaleti toprağa gömdük.”
Bakışlarım donuklaşırken bir an olsun nefesimin yavaşladığını hissediyordum. İnsan travmalarını belki atlatabilirdi ama kayıp vermenin acısı travmadan çok daha öte bir şeydi.
Zihnimdeki prangaların zincirleri tek tek kırılıp yerle yeksan olurken uzun zamandır bu anı beklediğimi henüz yeni fark ediyordum.
Babam beni teskin eden kolları arasından göğsüne bastırdığı an anladım; kirpik diplerimde titreyen damlalar akmak için vaktini bekliyordu. Bütün bu olanların beni rahatlatmasını beklerdim. Neticede adalet yerini bulmak üzereydi. Fakat yaramın en derinden deşileceğini aklımın ucundan bile geçirememiştim.
Babam kısık sesle ve sanki uzun zamandır hiç konuşmamış gibi pürüzlü bir ses tonuyla konuştu: “Annen ömür boyu hatırlanacak ve yad edilecek. Onu unutturmayacağız.” Ve sonra ağlamaklı bir ses tonuyla devam etti. “Belki adalet onu geri getirmeyecek ama sadece bizim içimizde değil, bütün insanlığın içinde adalet kahramanı olarak yaşamaya devam edecek.”
Gözyaşlarım yüzümden taşıp, babamın beni sıkı sıkıya saran kolunun üzerine damlıyordu. Babam beni teselli etmek istercesine başımı hafif bir şekilde okşamaya başladığında, yüreğindeki kırık sözcükleri bana aktarmak adına kusurlu bir ses tonuyla konuşmasına devam etti: “Bir tohum toprağa ekilmeden içindeki koca meyveyi dışa vuramaz. Bazı tohumlar cürmünden büyük kahramanlar taşırlar sırtlarında. Adalet anneni geri getirmeyecek ama mezarına ektiği tohumun hakkını verecek. Annen bu yüzden büyük bir kahraman. Bunu unutma.”
Babamın dudaklarından çıkan her bir harf bir mucize gibi ekildi yüreğime. Evet, gözyaşlarım akıyordu fakat yüreğime ekilenlerin gözyaşımla sulanmasına ihtiyacı vardı.
...
Uyanmalı mıydım bilmiyorum. Bedenimde, gözlerimde uyanmak için pek hevesli görünmüyordu. Dün akşam aklıma hükmeden düşünceler beni geç saatlere kadar uyutmamıştı. Saatime baktığımda öğlen olmak üzereydi. İki günlük iznim kafamı toparlamam için yeterli bir vakit değildi.
Doğrulduğum esnada arkama yastığımı alıp telefonuma gelen bildirimlere göz attım. Nehir’den gelmişti.
“Meva, çok kötü bir şey oldu! Ömer’in annesinin durumu hiç iyi değil. Sanırım artık akıllı düşünen bir birey değil!”
Ne! Nasıl yani, akıllı düşünen bir birey değil derken? Hemen mesajına yanıt verdim.
“Nehir, zaten sağlıklı düşünecek vaziyette olmadığımı biliyorsun. Daha açıklayıcı olur musun?”
“Ömer’in annesi eşini kaybettiği günden beri toparlayamadı. Bugün akıl hastanesine yatırıldığını öğrendik.”
Aman Allah’ım, neler oluyordu böyle? Apar topar yatağımdan kalkıp Ömer’i yoklamak adına giyinip hastaneye gitmeye karar verdim. Kendi sorunlarımdan onu ihmal etmiştim. Acaba haberi var mıydı? İyileşmek üzereyken ona hangisini açıklayabilirdik ki? Daha babasının ölümünden bile haberdar değildi.
Odamdan çıkıp kapıya yöneldiğimde mutfaktan babamın sesini işittim.
“Güzel kızım, kahvaltı etmeden nereye!”
“Gelince yaparım baba, çok önemli bir işim çıktı. Sana afiyet olsun.”
İçimi, bugüne kadar hiçbir şey bilmeden babamı yargıladığım günlerin vicdan azabı körüklüyordu. Onu yalnız bırakmış, üstüne bir de ikimizi birden tehlikeye atmıştım. Bana açıklasaydı böyle olmazdı. Aslında bana açıklasaydı daha kötü de olabilirdi. Annemin katillerine silah dayama kabiliyetine sahiptim. Sanırım bugüne kadar bu yüzden susmuştu.
Arabamı çalıştırıp yola koyulduğum an zihnimdeki düşünceler de penceremden kayıp giden yollar gibi hızla birbirini kovalıyordu. Dalgın olan bakışlarımı yola vermek için kendimi bir hayli zorluyordum.
Tüm haberler dünden beri bizden bahsederken Karan’ın olanlardan haberinin olmaması mümkün değildi. Neden arayıp sormuyordu?
İçimi kemiren bu düşünce beni güçsüz düşürüp zayıflatıyordu. Kendi içimde kendimi sorgulayan bir hâkimden farksızdım. Belki de insan, kazandığını sandığı bütün savaşların esiri oluyordu.
...
Hastaneye geldiğimde koridorda Selma’yı görmemle telaşlı bir şekilde yanıma geldi.
Gözlerinde ki vefa, bir yıldız misali parıldıyordu. Elini dostane bir şekilde omzuma koydu. Buruk bir ses tonuyla kısıkça konuştu.
“Ne çok şey yaşamışsın.”
Sözcüklerini söylerken gözlerimin içine itinayla bakıyordu. Üzerindeki şaşkınlığı henüz atamadığı barizdi.
Cevap veremediğimde, “Buna rağmen hep çok güçlü görünüyordun. Bir kez olsun bize yansıtmadın.” dedi, sesi ise bu kez hüzünle karışık samimiyet barındırıyordu.
Bunu söylerken sesi hafif kırılgandı. Muhtemelen olanları onlara anlatmayacak kadar kendime yakın görmediğimi düşünüyordu. İçe dönük bir insan olduğumu bilse de bu bilgi onu tatmin etmemişti.
Konuyu dağıtmak adına, "Ömer—" dedim ama hızla durdurdu beni.
“Ömer her şeyi biliyor.”
İşte bu hiç iyi olmamıştı.
“Nasıl, nereden öğrendi?”
“Kartal ona her şeyi anlattı Meva. Artık bir annesinin de babasının da olmadığını biliyor.”
“Ne!”
Ne yapmaya çalışmıştı! Nasıl olur da kanser hastası bir çocuğa bunları anlatırdı? İçimi dehşetle kaplayan bir sis dumanının her tarafımı sardığını hissettim. Ömer bu kadar acıyı kaldıramayabilirdi. Üstelik bu olanlar hastalığını fena bir şekilde tetikleyebilirdi.
“Peki şimdi neredeler?”
“En son hastanenin arka bahçesindeydiler.”
Hızla yönümü çevirirken topuklarımı soğuk zemine vura vura çıkışa doğru ilerledim.
Onu iyileştirmek için çok çaba sarf etmiştim. Kartal öylece onu ölümün eşiğine sürükleyemezdi.
Muayene sırası bekleyen hastaların arasından geçip çıkışa doğru yaklaştığımda Kartal ve Ömer’i çıkıştan bana doğru geldiklerini gördüm.
Birkaç adımdan sonra kısa bir mesafe arayla karşı karşıya kalmıştık. Kartal, elinde bir buket iris çiçeğiyle beraber tam karşımda duruyordu.
Yunancada “gökkuşağı” olarak bilinen bu çiçek, tanrıların mesajını iletmek ve kadınların ruhlarını yer altı dünyasına götürmek için geldiğine inanılıyordu. Van Gogh’un resmetmeyi en sevdiği çiçeklerden olan iris, resimlerde genelde ölümü simgeliyordu. Bu sebeple de Yunanların aksine Türk kültüründe mezar çiçeği olarak bilinirdi.
Bu kez gözleri uykusuz veya kızarık değildi.
Sanırım uzun zaman sonra ilk defa rahat uyuyabilmişti. Kömür karası hareleri her zamanki ciddiyetini korusa da ilk defa o bakışlarda farklı bir duygunun geçtiğini seziyordum; fakat ona tam anlamıyla net bir anlam yüklemek, aklın ermeyeceği sırlara dokunmak kadar imkânsız geliyordu.
Kartal’a “ne yaptın” der gibisinden ters bir bakış attıktan sonra yönümü hemen Ömer’e döndüm.
Minik, yuvarlak yüzündeki yumuşacık yanaklarından çok yakın bir zaman diliminde yaşların süzüldüğü aşikârdı. Henüz kurumamış ıslak yanaklarındaki yaşları elimin tersiyle silerken yavaş hareketlerle diz çöktüm. Hayal kırıklığıyla dolu, parçalara ayrılmış sesi biraz sonra bana ulaştı.
“Her şeyi biliyorum Meva abla.”
Hayatımın en çaresiz anlarını yaşarken mahcup bir ifadeyle yüzüne baktım. Başım usul usul önüme eğilirken Ömer, minik elleriyle çenemden tutup narin bir hareketle yüzümü kendisine doğrulttu.
“Merak etme Meva abla, sana söz veriyorum, iyileşeceğim.” dedi.
Şaşkın ifadelerim gözlerine ulaşırken başını kaldırıp Kartal’a bakmasıyla diz çöktüğüm yerden kalktım.
Kartal kendinden emin bir tavırla,
“Artık benim himayem altında.” dedi.
Hayretler içindeydim. Kartal’ın akıl sır erdiremediğim kişiliği gittikçe farklı bir izlenim almaya başlıyordu. İradesiz bir şekilde durgunlaşan bakışlarıma değin, elindeki çiçeği bana uzatmasıyla ikinci bir şok dalgası bütün bedenime yayıldı.
Hayatımda olağanüstü şeyler olmuştu fakat hiçbiri bu denli beni şaşırtmamıştı. Gözlerimdeki şaşkınlık duygusu, adını koyamadığım hislerle harmanlanıyordu. Bu çiçekleri niçin bana uzatıyordu?
Bakışlarım önce elindeki çiçeklere, ardından gözlerine yöneldiği esnada belli belirsiz, çekimser bir ses tonuyla konuştu.
“Bu çiçekler annenize.”
Anneme mi? Hâlâ elinde tuttuğu çiçekle eli havada asılı kalırken, “Almayacak mısınız?” diye sordu.
Onu bekletmemek adına elindeki çiçekleri kararsız ve şaşkın duygularla aldım.
“Bu çiçekler ne için?” dedim.
“Bir adalet kahramanı olan annenize küçük bir lütufta bulunmak istedim sadece.” dedi.
Gizemli şahsiyetinin altından bu denli ince bir hareket beklemiyordum doğrusu. Dudaklarımda oluşan kıvrılmanın farkına vardığım an ifadelerim yeniden ciddiyetle hüküm buldu.
Üstümde olağanüstü bir çekingenlikle nereye koyacağımı bilmediğim elimi cebime koyup birkaç saniye sonra oradan çıkardım. Elim ayağım birbirine dolanırken ihtiyatla,
“Teşekkür ederim.” demeyi ihmal etmedim.
Her hareketimi izleyen bakışlarında yumuşak parıltılar gelip geçerken ilk defa çekindiğini gizlemek adına bakışlarını başka tarafa yönlendirdi.
Bu sırada ikimizin de bakışları Ömer’e yöneldi. Ömer bir eliyle Kartal’ın elini tutarken diğer eliyle benim elimi tuttuğunda, buruk bir sesle,
“Beni bırakmayın, olur mu?” dedi.
“Asla,” dedim, elini sımsıkı tutarken.
Kartal ona nasıl bir güvence ve sığınak olmuştu bilmiyorum. Nitekim Ömer’i bu acı haberlerden sonra perişan hâlde görmeyi bekliyordum. Lakin ikisi arasındaki samimiyeti net bir biçimde fark ediyordum. Ömer’in Kartal’a olan samimi sevgisi, ona yüreğinin ücra bir köşesinde teselli oluyordu.
Uzun hastane koridorunda yavaş yavaş ilerlerken karşıdan gelen Nehir ve Selma’nın hayret dolu bakışları önce tek tek bize, ardından elimdeki çiçeğe yöneldi.
Nehir’in dudakları gülmemek için titrerken Kartal huzursuz bir şekilde bakışlarını sağa sola çevirdi. Selma ise kendine gelince şaşkınlıktan aralık kalmış dudaklarını kapatmakla yetindi. Nasıl bir anın içinde olduğumuzu henüz ben de idrak edemiyordum.
Kartal, Ömer’i bana teslim ederken yönünü AVM’de bedenini yaktığı kızın odasına verdi. Birkaç adım sonra odanın kapısından girip içeriye daldı. Bu geçen zamanın ardında ise kızın durumu gün geçtikçe iyiye gidiyordu. Sanırım onu iyileştirmeyi kendine borç edinmişti.
Bize doğru yaklaşan Nehir, Ömer’i kaptığı gibi kucağına aldı.
Onlar Ömer’e takılırken sırtımda bir çift gözün gezdiğine emindim. Bu kadar emin oluşumu neye borçluyum bilmiyorum fakat içimde beni keskin bir şekilde tetikleyen bu hissi doğrulamak adına sakin hareketlerle arkamı döndüm.
İşte orada, hastanenin çıkış kapısının ardında bir çift su yeşili gözle karşılaştığım an gözlerim, sabit bir şekilde su yeşili gözlerinin üzerinde sadık bir mahkûm gibi asılı kaldı.
Lakin tuhaf dönen bir şeyler vardı. Bu gözler bugün bana başka bakıyordu. Emin olmak için bir iki adım ilerleyip Karan’a doğru yaklaşmaya devam ettim.
Çıkış kapısına henüz çok yaklaştığımda, bir çift kurşun alevini andıran bakışın yerini dehşetle yanmak üzere olan bir alev topuna bırakmasıyla, ensemden aşağı soğuk bir ürpertinin parmak uçlarıma kadar yayılıp titreşen bir mum gibi bütün bedenimi sendelettiğini hissettim.
Dönemeçli kapıdan geçen insanlardan herhangi birinin hemen arkasına geçtim. Kapının dönmek üzere olduğu o zaman diliminde saniyeler saat hükmünü almıştı.
Birkaç adımın sonunda özgürce dışarı çıktığımda ise bakışlarım hemen Karan’ı aradı. Fakat yerinde yoktu.
Biraz önce durduğu yerden başka her yere bakan gözlerim onu bulamadı. Saniyeler içinde kaybolmuştu. Ama neden?
Benimle konuşmadan asla gitmezdi. Lakin bu birkaç gündür ısrarla bana görünmek istemeyişinin sebebi neydi?
Yüreğimi zedeleyen bir hüzün duygusuyla birlikte yavaş adımlarla aracımı park ettiğim alana doğru yürüdüm.
Birkaç adımdan sonra ise olduğum yerde kala kaldım. Sürü hâlinde önümü kesen bir gazeteci topluluğuyla karşılaşmayı beklemiyordum. Art arda gelen soru yığınları düşünme özgürlüğümü istila ederken ilk defa yaşadığım bu andan oldukça huzursuzluk duyuyordum.
Önümde birikmiş mikrofon yığınlarına rahatsız bir bakış atarken, aynı anda beni istem dışı çeken onca kamera karşısında gitgide bunaldığımı hissediyordum.
İçlerinden sarışın, küt saçlı bir muhabirin sözleri, görmezden gelemeyeceğim kadar dikkatimi çekmişti.
“Meva Hanım, annenizin katili an itibarıyla bu sabah teslim oldu. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?”
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |