
Bölüm 2:
“İnsan en çok yalnızken kalabalıktır,” demişti annem, saçlarımı dikkatle örerken.
“Bazı boşlukların yerini başkalarıyla doldurmak ister,bazen de o boş kuyunun ne kadar derin olduğunu merak eder ve kendini doğrudan o karanlığa atar.”
“Oysa ruhlar, bedendeki boşluğu tatmin etmek için yaratılmıştır zaten. Sen kendini atma,” demişti.
“Olur da bir gün o boşluğu hissedersen ve kuyunun dibini görmek istersen, içine düşmek zorunda değilsin. İnsan bazen yalnızca sesini dinleyerek de derinliğini ölçebilir. Karanlık sandığın şey, çoğu zaman kendi yankındır.”
⚓️⚓️⚓️
Sansar amblemine sahip o kart, parmaklarımın arasında ağır ağır dönüyordu. Soğuk metal yüzeyi, floresan ışıklarının altında donuk bir parıltıyla titreşiyor; avucumda taşıdığım şeyin yalnızca bir nesne olmadığını hatırlatıyordu.
Düşüncelerim bir birine dolanmış , çıkışı olmayan bir sokağa sürüklenmişti. Derin bir iç çekişin sonunda kartı cebime yerleştirip odamdan ayrıldım.
Hastane koridorları kalabalıktı.Tavandan sarkan solgun ışıklar zemine cansız bir aydınlık bırakmıştı.İnsan burada ya ümitle yürür ya da korkuyla.
Adımlarım, telaşla gelip geçen insanların arasından sıyrılarak bakım odalarının bulunduğu üst kata yöneldi.Ömer’in kapısına vardığımda duraksadım.Elimi kaldırıp kapıyı usulca tıklattım ve içeri girdim.
Hasta yatağında, yarı doğrulmuş hâlde uzanıyor; bakışlarını camın ardından ağır ağır süzülen bulutlara sabitlemişti.Varlığı oradaydı ama zihni başka bir yerde gibiydi.
Kapının aralandığını görünce başını bana çevirdi.Ela gözlerinde uykunun geride bıraktığı o yorgunluk vardı; dinlenmişliğin değil, bölünmüş gecelerin izini taşıyan bir durgunluk.
Yanına doğru ilerlerken adımlarımı istemsizce yavaşlattım.
Açık kahve tonlarındaki ince telli saçları, dökülmenin acımasız izini taşıyordu; her geçen gün biraz daha seyrekleşiyor doğallığını kaybediyordu. Yanakları cansız bir kızıllıkla örtülmüş, ince dudakları kuruyup çatlamıştı. Ama bu susuzluktan değil, derin bir sessizliğin izindendi.
Minik ellerini ilgiyle avuçlarımın arasına aldım. Teni yumuşacık ve sıcaktı. Dudakları buruk bir gülümsemeyle kıvrıldı.
“Meva abla, sen beni annemden daha çok ziyaret ediyorsun.”
Gözleri arada odanın içinde geziniyor, sözcüklerini sürdürdüğü sırada yeniden bana dönüyordu. Üzerindeki bulut rengi kazak, soluk duvarlarla neredeyse bütünleşmişti; sanki o, odanın sessizliğini yumuşatmaya çalışan tek renk olmuştu.
“Anne babamızı seçmek konusu bize sorulsaydı; ben yine onları seçerdim. Hiç kuşkusuz babam da beni seçerdi, ama ya annem… yine beni seçer miydi? Bu konuda şüpheliyim.”
Dudaklarını hafifçe birbirine bastırıyor, sanki bu soruyu bana değil de kendi içine fısıldıyordu.
Annesinin ilgisizliğini sezebiliyordum; babası ise şehir dışında, iş yoğunluğundan ötürü arada bir ancak ziyaret edebiliyordu.
“Şüpheli olduğun durumlarda düşüncelerini hapsetmek yerine belki de onları bir kuş kadar özgür bırakmalısın.”
“Sırf kuşlar uçuyor diye, özgür olduklarını mı düşünüyorsun?”
“Özgür değiller mi?”
“Bilmem ki,” diye fısıldadı kırık bir sesle. “Sonuçta bu dünyaya gelirken kimse kuş mu insan mı olduğunu seçmez.”
Ona istinaden cevap verdim.
“İnsanlar ve canlılar sınırları dahilinde özgürdür. Bir hayatın varsa ve yaşarken hayatını anlamlandırabiliyorsan özgürsündür. Hapiste olan veya prangalanan bir tek bedenler mi sanıyorsun?”
Gülümsedi. Işıltısı güneşin parıltısıyla kapışabilirdi. Ama sonunda kim galip gelirdi bilemiyordum.
Bir süre düşündükten sonra istikrarlı bir sesle tekrar konuştu.
“O halde sen de sırtında prangalarla dolaşıyorsun.”
Beklemediğim bir soruydu. Gözlerim istemsizce ayak ucuma kaydı. Oysa başımı öne eğdiren kelimelerin ağırlığı değil omzumda ki yüktü.
“Ben pranga taşımıyorum,” diye fısıldadım, “ben pranganın kendisiyim.”
Sözlerim sessiz bir tını gibi dudaklarımdan süzüldü, sanki es kaza ortaya çıkmış gibiydiler.
Buna rağmen aynı cüretle devam ettim:
“Pranganın ağırlığına gerek yok; bedenim zaten bana kendi yükünü taşıtıyor.”
Avuçlarımın arasındaki eliyle parmaklarımı dostane bir şekilde kavrayarak başını hafifçe eğdi ve görüş alanıma girerek;
“Eğer istersen,” dedi, sesi yumuşak ve çekingen, “bazen taşıman için sana yardım edebilirim.”
Dudaklarımdan yükselen güçlü bir kahkaha, odanın ortasına yayılıp sessizliği parçaladı.Hiç düşünmeden Ömer’i kollarımın arasına alıp kucakladım ama aynı zamanda gülmeye devam ediyordum.
🌸🌸🌸
Acil servis bakım bölümünde, eksik teknisyenlerin olması hasebiyle yoğunluklara yardım etmek için gönüllü olarak iki saat acil servis bakımında kalmaya karar kılmıştım. Kapım durmaksızın açılıp kapanıyor, içeri girenlerle birlikte oda her defasında yeniden doluyordu. Henüz ilk defa boşalan dakikaları fırsat bilerek, hafif dağılan masamın üzerini toplamaya başladığım an kapım tekrar tıklatıldı.
Masamı toplamaya devam ederken, birinin kapı kulpunu usulca indirip ağır adımlarla içeri girmesiyle istemsizce duraksadım ve başımı kaldırıp gelen kişiye baktım.
Karşılaştığım su yeşili gözler, kısa bir sessizliğin odaya hâkim olmasına neden olurken; zamanın akışını unuttuğum anlardan birine sürüklendiğimi fark ettim.
Su yeşili gözler, en ufak bir çekince göstermeden gözlerime kenetlendiği anda bakışlarımı usulca bilgisayarıma çevirdim.
Adımları masama kadar yaklaştı, ardından kimliğini masamın üzerine bıraktı. Gözlerim, kartın üzerindeki isme ve mesleğe kayarken yazılı olanı içimden itinayla okudum.
KARAN VURAL
Polis memuruydu. O akşam, bir suçluyu ne olursa olsun yakalamaya yemin etmiş gibi ve canını ortaya koyacak kadar kararlı oluşu, mesleğinin ona giydirdiği zırhtan mı kaynaklanıyordu yoksa içinde ki karanlık disiplini susturamadığı için mi.
İsmini okuduğum an gözlerim yüzüne ilişti. Dudakları ağır ağır, telaşsız bir sakinlikle kıvrıldı. Gülümsüyordu. Bu kez yalnızca dudakları değil, bakışları da eşlik ediyordu o gülüşe; insanı ölçen, tartan, ama incitmeyen bir gülüş.
Ardından kalın ve tok sesi, yumuşak bir ahenkle kulaklarıma doldu. Eğer biri İstambul beyefendisini soracak olsaydı,hiç şüphesiz parmaklar bu adamı gösterirdi.
“Siz mi bakıyordunuz? Desenize yaram emin ellerde.”
“Daha önce emin ellerde değil miydi?” diye sordum, vakur bir ifadeyle.
“Değildi.” dedi tereddütsüz. Ardından bakışlarını bir anlığına kaçırıp ekledi: “Belki de emin ellerde olmayan tek şey yaralar değildir.”
Sözünü havada bırakmadım.
“Bazen bir şeylerin emin ellere düşmemesinin de bir sebebi vardır.”
Bana dönüp daha alçak bir sesle devam etti:
“Yaram, emsalsiz hadiselerin kapısını aralayacaksa… razıyım.”
Altındaki mânâyı tartarken bakışlarım yüzünde dolaştı.
“Belki de beni buraya getiren yara değil,” dedi sessizliğimi fırsat bilip, “o yaranın açtığı yoldur.”
Sözlerine anlam yüklemekten bilinçli biçimde kaçındım.
“Sedyeye oturun lütfen,” dedim. “Yaranız sizi buraya kadar getirdiyse, iyileşmek istiyordur.”
Sedyeye oturduğunda odanın içindeki mesafe değişti. Az önce kelimelerle kurduğu duvar, şimdi bedeninin suskunluğuna sığınmıştı. Parmak uçları sedyenin kenarına değdi; ne tutunuyor ne de bırakıyordu. Arada kalmış bir karar gibiydi.
Yarasına uzandığımda en ufak bir irkilme göstermedi. Asıl acının deride değil, başka bir yerde saklı olduğunu bilenlerin soğukkanlılığı vardı üzerinde.
“Canınız yanacak,” dedim alışkanlıkla.
“Zaten yanıyor,” diye karşılık verdi. Sesi ne sitemkârdı ne de güçlü. Sadece gerçeği teslim ediyordu.
Gazlı bezi yaraya bastırdığım an çenesindeki kas hafifçe gerildi. Gözleri yine pencereye kaydı. Kaçmak için değil; dayanmak için.
O an anladım.
Bazı insanlar iyileşmek için gelmez.
Sadece yaralarının gerçekten var olduğunu birine göstermek ister.
Elimi çektiğimde bile bakışlarını pencereden ayırmadı. Sanki gözlerini başka bir yere çevirirse, içinde tuttuğu her şey dökülüp ortalığa saçılacaktı.
“Bu kadar derin bir kesik,” dedim, sesi yalnızca işimi tarif edecek kadar kullanarak, “dikkatsizlikle olmaz.”
Başını çevirmedi.
“Olmaz,” diye onayladı.
“Peki neyle olur?”
Bu kez sustu. Ama suskunluğu bir inkâr değildi; bilakis, cevabın ağırlığını taşımayı reddeden bir kabullenişti. Nefes alışverişi değişti—ölçülü bir biçimde.
“Bazen,” dedi bir süre sonra, “insan yürüdüğü yolu unutmasın diye iz bırakır.”
Elimdeki pansuman bir anlığına duraksadı.
Yarayı daha detaylı inceledim;Kesinin hattı düzgündü.Fazla düzgün.
Gelişigüzel açılmış bir yaranın taşıyamayacağı kadar kararlıydı kenarları. Ne panik vardı izinde ne de savrulma. Sanki tereddüt etmeden, tek hamlede… bilinçle yapılmıştı.
Bakışlarım istemsizce yüzüne çıktı. O hâlâ pencereye bakıyordu ama omuzlarındaki o ölçülü gerginlik, izlenmeye alışık birinin sessiz teyakkuzunu taşıyordu.
“Derinliği,” dedim, sesimi nötr tutarak, “olması gerekenden fazla.”
Bu kez gözleri bana döndü. İçinde yakalanmış olmanın huzursuzluğu yoktu. Aksine, fark edilmenin getirdiği o tuhaf sükûnet…
“Her şey,” dedi yavaşça, “olması gerekenden biraz fazla değil midir zaten?”
Sargıyı son kez düzelttim. Parmaklarım bilinçli bir soğukkanlılıkla çalışıyordu ama zihnim hâlâ o düzgün kesiğin üzerinde geziniyordu.
“Tamam,” dedim. “Artık kanamaz.”
Gözlerimin içine baktı.
“Kanamaması,” diye mırıldandı, “iyileştiği anlamına gelmez.”
Bir anlık bir sessizlik daha.
“Hayatta kalmakla iyileşmek arasındaki farkı biliyorsunuz,” dedim. “Benim işim birincisi. İkincisi… sizin cesaretinize kalmış.”
Bu kez gülümsedi. Öncekilerden farklıydı. Daha az meydan okuyan, daha çok düşünmeye zorlanan bir ifade.
Ayağa kalktı. Ceketini omzuna alırken bir an durdu.
“Belki,” dedi kapıya yönelirken, “bir gün ikinci kısım için de gelirim.”
Kapı kapandığında odada yalnızca hafif bir antiseptik kokusu ve yarım kalmış bir ihtimal kaldı.
Bu sözler iyileşmek için değil,geri dönmek için sarf edilmişti.
🎬🎬🎬
Mesai saatimin bitiminde çantamı toparlayarak ayrıldım hastaneden.
Nehir ve Selma, bu akşam beraber yemek masası kurabileceğimizi ve yorgun bir haftayı, tatlı bir aktiviteyle şenlendirebileceğimizi teklif etmişlerdi. Elbette bu yine Nehir’in evinde gerçekleşecekti çünkü çoğu zaman bizi ağırlamaktan hiç çekinmezdi.
Ailesinin yanından ayrılıp yeni bir eve çekildiğinden beri geçirdiği yalnız günlerin birkaç saatini kalabalıklaştırmaktan keyif alırdı.
Kabul etmem uzun sürmemişti çünkü güzel bir vakit geçirmeye ihtiyaç duyuyordum.
Biraz sonra taksiye ücretini ödeyerek indim araçtan. Hava kararmıştı.
Daha önce geldiğim sitenin demir kapısını ittirerek içeriye adımladıktan sonra boş olan asansör kabinine binerek beşinci katta durdum. Nehir’in kaldığı apartmanın önüne vardığımda, kapı eşiğinde Selma’nın ayakkabılarını farkettim. Çoktan gelmiş olmalıydı.
Daha zile dokunamadan kapı açıldığında durdum ve kafamı Nehir’e çevirdim. İçeriden hafif bir müzik sesi ve yemek kokuları yükseliyordu.
Fakat tam bu anda tuhaf bir şey oldu.
Oradan bir yerden uçan koltuk yastığı, Nehir’in kafasına bir bumerang gibi uçtu ve kafası kapıya tosladı. Kafasını tutarak şen bir kahkaha attı.
“Biraz daha gecikseydin yaptığı salataya yanlışlıkla bir kilogram tuz boca ettiğim için, Selma muhtemelen beni yeraltı mutfak mezarlıklarına döşeyecekti.” Dedi tek nefeste, gülüşlerinin arasından. İçeriden belli belirsiz Selma’nın homurtuları yükseliyordu.
Güldüm.
“Dünyanın en sakin insanını bile delirtebiliyorsun.” Diye karşılık verdim ayakkabılarımı çıkarıp içeriye girerken.
“Hadi ama,” dedi tatlı tatlı. “Etrafına bakarsan, birçok akıllı insan bulabilirsin zaten. Delilik bir sanattır.”
Kafamı iki yana salladım. Nehir, gerçek bir maceraperestti.
Ardımdan kapıyı kapatarak adımlarımızı eşitlerken kurduğu cümleye yönelik tekrar güldüm.
Kafamızı holün karşısındaki mutfağın kapısından uzattığımızda, Selma’nın ağlamaklı bir suratla tuzlu salatasını yıkadığına şahit olduk. Ufak bir kahkaha attım ve içeriye girdim.
“Salatayı yıkayarak eski haline döndüremezsin Selma.” Diye seslendim.
Hemen ardımdan Nehir eğlenen bir tavırla devam etti.
“Ölü domateslerin, zeytin yağıyla tutuşarak can veren marulların ve maydanozların aşkına! Salatanı bu şekilde hayata döndüremezsin. Meva doğru söylüyor.”
Selma;Nehir’in yüzüne kızgın bir bakış attı.
“Seni tavuklarla birlikte ocakta kızartmamı istemiyorsan sus Nehir!”
İkisine de güldüm.
Gücenmiş ve alıngan bir tartışma biçimi içerisinde değillerdi. Fazlasıyla eğleniyorlardı ve dağınık mutfağın haline bakılırsa, bir saate yakın beraber vakit geçirmeleri de muhtemeldi.
Biraz sonra Nehir üzerimde ki kabanı alınca onunla birlikte holden geçerek geniş oturma odasına geçtik.
Evinin her köşesinde müze müzakerelerinden satın aldığı antik parçalar; özel gold tasarımlar ve bir raf dolusu pahalı biblolar vardı. Oturma odasının en köşesine kurulmuş pikabın yanına yaklaşarak biten nostaljik parçanın ardından hafif bir plak yerleştirdim. Huzurlu bir atmosfer hakimdi odada.
“Hazır evini müzeye çevirmişken, birkaç tanede yunan heykellerinden dikseydin köşelere. Onlar eksik kalmış.” Diye alay ettiğimde, masaya bıraktığı tabaklardan başını çevirip yüzüme muzip bir ifadeyle baktı.
“Elbette onlardan birkaç tanede odamda var. Hemen baş ucumda üstelik. Sabah gün ışığıyla birlikte manzaramın ne kadar mükemmel olduğundan haberin var mı?”
Şaşkınlıkla gözlerim açıldı. Tepkime şen bir kahkaha attı.
“Sadece şakaydı.”
Kolumu çekiştirerek ikimizi de tekrar mutfağa yönlendirdiğinde, masayı kurarak hep beraber tekrar oturma odasına geçtik.
Nehir abartarak ortaya gümüş bir şamdan serdiğinde, içine yerleştirdiği mumların fitilini tutuşturarak ufak bir kıvılcım verdi. Mumlardan yayılan turuncu cılız ışık huzmeleri porselen tabakların kenarına yansıyarak dans ediyordu.
“Bu kadar gösterişe gerek var mı?” Diye sordu Selma aynı alayla. İkimiz de gülmemek için dudaklarımızı sıkmıştık.
Nehir abartıyla göz devirdi.
“Elbette dostlarım, kalbe giden yol mideden geçiyor ve sizin kaba sözcüklerinizi jestime yapılmış bir saygısızlık sayarım!”
Selma tabaklarımıza soslu makarnaları doldururken sırıttı. “Romantik akşam yemeklerini bizimle değil, muhtemelen hayal ettiğin bir İstanbul beyefendisiyle geçirmen gerekiyordu Nehir. Yoksa izlediğin pembe dizileri farklı mı anladın?” Dedi ikimizde Nehir’e muzır bir ifadeyle bakarken.
Neyse ki Nehir sözlerimizi duymazdan gelip boş tabaklara çorba doldurmakla yetindi.
Gözlerimi kısarak önünde ki çorba tenceresine baktım. “Çorbayı kim yaptı?”
“Nehir.”
Bunu diyen Selma’ya döndüm hızla. Omzunu silkerek makarnasını ve tavuğunu önüne çekti. Çorbayı içmeyecekti.
Nehir bana öldürücü bakışlar atarak kaseye çorba doldurup önüme bıraktı. “Saatlerce yaptığım çorbayı içeceksin değil mi canım arkadaşım?” Bir elindeki tahta kaşığa, birde tehditkâr yüz ifadesine baktım.
Zorlukla gülümsedim. “Tabii, ama önce Selma içsin. O çok güzel anlar yemek tadından.”
Selma kaçabilmek için, “Ben diyette olduğum için çorba tüketmiyorum. Nehir’de biliyor.” Dediğinde, şaşkınlıkla onu onaylayarak başını sallayan Nehir’e döndüm.
“Sende buna inandın mı?”
Anlamayarak kaş çattı. Yeşil hareleri şüpheyle dolup taşarken, gözlerimi devirdim. Gerçekten de inanmıştı.
Selma çaktırmamam için kaş göz işareti yapsa da çoktan ortaya şüphe atmıştım.
“Peki Selma’ya kalorisi yüksek etlerin, zeytin yağlı salataların ve bol proteinli makarnaların nasıl olurda diyette kilo yapmadığını, ama yaptığın havuçlu çorbanın kapsamında ki su oranının nedense bütün diyetini mucizevi bir şekilde etkilediğini de sordun mu?”
Nehir farkındalık yaşayarak kocaman gözlerle Selma’ya döndüğünde, Selma alttan koluma vurmakla meşguldü.
Nehir hızla başka bir kaseye çorba doldurup Selma’nın önüne bıraktığında, Selma gözlerini yumarak başını kucağındaki koltuk yastığına gömdü.
“Abartmayın! Gayet güzel yaptım, sadece baharatı biraz fazla olmuş. İkinizde çorbaya dokunmazsanız kalkıp giderim sofradan.”
Yutkunarak öncesinde bir bardak su içtim. Daha sonra derin bir nefes aldım ve ikisinin de meraklı bakışları arasında el divan pençe çorbadan bir kaşık alarak ağzıma attım.
Pür dikkat bakışlar altında boynumdan yükselen kızarıklığın yanaklarıma kadar hücum ederek bütün zerrelerime kadar ateş bastığını hissettiğimde, kaskatı kesilmiştim. Kaşık elimden gürültüyle masaya düştü. Çorbayı püskürtmemek için zor durdum.
“Meva!”
Selma ayaklanarak yanıma ulaştı. Zorlukla çorbayı yuttuğumda çoktan öksürük krizine girmiştim.
“Alt tarafı biraz isot kattım. O kadar acı mı ya?” Dedi Nehir su uzatarak.
Selma kocaman gözlerle bana bakarken Nehir’e döndü. “Ne!” Diye bağırdı. “Çorbaya isot mu kattın?!”
“Katılmıyormu ki? Sen kat demiştin.” Dedi Nehir saf saf.
“Ben sana biraz kırmızı biber baharatı kat dedim Nehir. Hem isotun senin evinde ne işi var?”
“Ne bileyim ben canım, işe yarar diye almıştım marketten.”
Öksürüklerimin arasından zar zor güldüm. Boğazım çok yanıyordu.
“Seni öldüreceğim Nehir!” Diye bağırırken salonda tur atıyor, kızlar kahkaha atarken nasıl içimde ki yangını söndüreceğimi düşünüyordum.
🎬🎬🎬
Günün yorgunluğu üzerimde hakimken, yavaş adımlarla ilerleyip taksi tuttum. Eve giderken babamı arayıp bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sordum. Ancak hattın diğer ucundan yankılanan sesi, tıpkı rüzgar gibi soğuktu.
Eve vardığımda hiç düşünmeden zile bastım. Bir süre sonra babam kapıyı açtı, yüzünde duygusuz bir ifade vardı. İçeri adımımı attığımda yüzüme bakmadan, “Hoş geldin,” dedi.
Soğukluğunu gizlemeye çalışıyordu belki, ama gözlerindeki mesafe ve omuzlarının gerginliği, kendine engel olamadığını ele veriyordu. Kalbimde hafif bir burukluk yayıldı; hem onun kızgınlığını hem de kendi kırılganlığımı aynı anda hissettim.
“Hoş buldum baba.” Nedense iki gündür benden önce geliyordu eve. Arkasını dönüp ağır adımlarla ilerlerken ardından seslendim.
“Baba biraz konuşabilir miyiz?”
Arkasını dönmeden durdu. “Tamam salondayım ben.”
Montumu bile çıkarmadan direkt salona gittim. Babam krem rengi koltuklardan birinde oturuyordu. Salonun duvarları da tıpkı koltuklar gibi krem rengi, sade ve zarif perdelerle tamamlanmıştı.
Küçükken kopardığım çiçekleri babam tablo hâline getirip salonun duvarlarına asmıştı. Her baktığımda o anı yeniden yaşıyordum,hâlâ hoşuma giderdi. O gün bana, “Çiçekler dalında güzeldir,” demişti. Haklıydı da. O günden sonra bir daha hiç çiçek koparmadım.
Koltuklardan birine oturup karşısına dikildim.
“Baba, bana söylemek istediğin bir şey var mı?”
Gözlüklerinin ardında ki Koyu kahve gözleri üzerimdeydi; alnındaki ince çizgiler ve saçlarının arasına karışan beyaz teller ışığı hafifçe kırıyordu. Üzerinde hafif buruşmuş krem rengi gömlek, koyu kot pantolon ve dik duruşu, sessiz bir otorite yayıyordu.
“Hayır.” Dedi bir süre sonra “Neden sordun, güzel kızım?”
“Beni geçiştirdiğinin farkındayım, baba. Ama ortada hiçbir sebep yokken neden böyle davrandığını merak ediyorum.”
Dudaklarının kenarı hafif gerildi. “Nasıl davranıyorum ki?” dedi, sesi tıpkı yüz hatları gibi kontrollü ve mesafeli.
“Baba, ben seni tanıyorum. Belli ki seni rahatsız eden bir durum var. Bu her neyse, lütfen bana açıkla. Bu konuda kararlıyım. Sen bana söylemeden hiçbir yere ayrılmıyorum ve seni dinliyorum.”
Parmaklarını dizlerinin üstünde gergin bir ritimle oynattığı esnada aniden durdu.Sessizlik birkaç saniye boyunca etrafımızı sarıp sarmaladı. Derinleşen nefeslerinin ardından ağır bir nefes aldı:
“Dün karakola gitmişsin. Dediği ânda beynimden vurulmuşa döndüm. Gözlerimi iri iri açıp ona bakarken, kendi içimde nereden öğrenebildiği hakkında bir ihtimal aradım. Ancak sınırları ne kadar zorlasam da bulamadım.
“Gitmedim,” dedim, kısık bir sesle.
“Ama gidecektin,” demesiyle,İçimde ki şaşkınlık dahada büyüdü; kalbim göğsümde deli gibi çarpıyor, avuçlarım terlemeye başlamıştı.
O ân notu bilip bilmediğini merak ettim. Eğer bilmiyorsa, ona çaktırmamalıydım. Ama gitmekten vazgeçtiğimi biliyorsa, büyük ihtimal nottan da haberi vardı.
Bir an sessizlik çöktü. Gözlerimiz birbirine kilitlendi; o bakışta hem sorgulama hem de sessiz bir sınır vardı. Nefes alışlarımın farkına vardım, kalbimin hızını bastırmaya çalıştım. Her saniye uzadıkça, sessizliğin ağırlığı göğsüme çöktü, sanki zaman ikimiz için de yavaşlamıştı.
Nasıl bir girdabın içine düşmüştüm ben?
Suskunluğuma son verip hiddetli gözlerimi ona diktim. “Baba, sen bunu nereden biliyorsun?”
Babamın ifadesi anlam veremediğim bir sertlikle gerildi; yüzüme keskin bir bakış fırlattı.
“Nereden bildiğimin hiçbir önemi yok, Meva. Ve kesinlikle sormanı istemiyorum. Sakın ama sakın bir daha böyle bir şeye kalkışma!” dedikten sonra bir hışımla kalkıp yanımdan ayrıldı.
Bedenim kaskatı kesildi, hiçbir uzvum hareket etmedi.
Şaşkınlığımla beraber duygularım tarumar olurken, beynimde dehşetle yanıp sönen sinyaller, birer zehirli ok gibi yüreğime saplandı.
🌸🌸🌸
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |