
Özel Bölüm
“Bir Varmış, Bir Daha Hiç Olmamış”
Evvel Zaman İçinde, Kalbur Saman İçinde Yerin Yedi Kat Altında Bir Yerde…
“Bir varmış, bir yokmuş..” diyen ses yankılandı hopörlerden. Kulakları delecek kadar yüksek, cızırtılıydı. “Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde uzak diyarların birinde sudaki yansımasına aşık bir köylü adam varmış.”
Sindiği karanlıktan hoparlörü dinledi Tanju. Durdurak bilmeden titriyordu. Uzaktan bir yerlerden tok topuklu sesleri geliyordu. Mikrofona konuşan kadın yine o muydu?
“Köylüler onurları sayesinde günbegün yükselirken bu zavallının egosu hançer olmuş, bir gün kendi beynine saplanmış. Su kana bulanmış, görüntü gitmiş…”
Kapı aralandı. Yirmi saat sonra odanın ışığı Aybüke’nin gelmesi ile yeniden aydınlandı. “Aslında o hiç var olmamış. Anlık hatırlandığı gibi sonsuza dek unutulmuş.”
Elinde tuttuğu hoparlöre bağlı telsizi indirdi. Odanın bir köşesinde titreyen, bir ölüden farksız olan Tanju’ya baktı:
“Bugünkü hikâyeme bir yorumun yok mu?” dedi. Bulundukları odada ışıklar belli belirsiz açılıp kapanıyordu. Bazen yirmi saat aydınlık, bazen iki gün karanlıktı. Bu, Tanju’nun aklını yitirmesine sebep olan şeylerden yalnızca biriydi.
“Dışarıda dizlerime kadar kar var, Tanju. Görmen lazım.” dedi Aybüke. Duvarların birinde kocaman yazılmış olan grafitinin önünde durdu. Şöyle diyordu:
“Elmas hiç varolamadı. Çünkü yine beceremedi.”
Yıllar boyunca kendi egosunun tatmini ile büyümüş, aynalar eşliğinde kahkahalar atmış bir adamdı Elmas. Narsist kişiliğinin en çok korktuğu şeylerden biri unutulmak, itibarının hor görülmesiydi. Her bir korkusu bugün onun gözleri önüne serilmiş, yaşam biçimi haline getirilmişti.
“Seni iyi gördüm.” dedi Aybüke.
Tanju, kuruyan dudaklarını araladı ama boğazından ancak hırıltılı bir ses çıkartabilmişti. Işığın her yanıp sönüşünde Aybüke’nin gölgesi devasa bir canavar gibi duvardaki yazının üzerine düşüyordu
“Işık…” diye inledi Tanju. Sesi, bir zamanlar Kurul’u titreten o kibirli adamdan eser taşımıyordu. “Bana… gerçek bir şey ver.”
Aybüke, topuklularının çıkardığı ritmik sesle ona doğru bir adım attı. Elindeki tableti açıp ekranı Tanju’nun sönük gözlerine yaklaştırdı. Ekranda bir haber sitesi vardı. Manşette, Tanju Coleman’ın bir otel odasında aşırı doz uyuşturucudan, yanında tanınmayan bir hayat kadınıyla birlikte "sefilce" can verdiği yazıyordu. Altındaki binlerce yorumda insanlar onunla dalga geçiyor, “Aptal damat sonunda layığını bulmuş” diyordu.
“Bak,” dedi Aybüke buz gibi bir sesle. “Dünya seni böyle hatırlıyor Tanju. Kimse senin o dahi planlarını, virüslerini, Elmas kod adını bilmiyor. Sen, arkasında sadece utanç ve komik bir ölüm hikayesi bırakmış bir zavallısın. Kayıtlara böyle geçtin. Tarih seni böyle gömdü.”
“K-kaç gün geçti? Kaç zaman?” diye mırıldandı Tanju terler içindeyken. Aklı günden güne kendini kemiriyordu.
“Gün?” dedi Aybüke. Düşündü, sırıttı. “Yedi yüz kırk üç gün.”
“S-sana inanmıyorum.”
“Ne bok yersen ye.” Ayaklandı. Tanju Coleman Elmas Operasyonu ile birlikte can vermişti sözde. Medya da devlet de böyle anıyordu ölümünü. Lakin Aybüke ve geçmişinden gelenler şehirden uzak bir mezarlığın yedi kat altında kurdukları depoya atmışlardı onu. Öldürmek yoktu, can çekişecekti. Kendi acısında kendini boğacaktı.
Tanju’nun gözleri doldu, bu fiziksel bir acıdan ziyade egosunun paramparça olmasının getirdiği bir yıkımdı. “Ben… Ben kurdum her şeyi! Ben yaptım!” diye bağırmaya çalıştı ama Aybüke sözünü kesti.
“Sen hiçbir şey yapmadın. Çünkü sen yoksun.”
O sırada kapı tekrar açıldı. İçeriye beyaz önlüklü iki adam girdi. Ellerinde metal bir tepsi, tepsinin üzerinde ise isimsiz, sadece seri numarası yazan koyu renkli ampuller vardı. Mühendislerden biri, Tanju’nun kolunu bir et parçasıymış gibi kavrayıp masaya sabitledi.
“Denek için yeni doz hazır, Başkanım,” dedi mühendis, Aybüke’ye bakarak. Tanju’yu bir insan olarak değil, bir laboratuvar faresi olarak görüyorlardı. “Önceki doz sinir sisteminde beklediğimiz tahribatı yarattı. Bu yeni aşı, senin köylere yaymaya çalıştığın o zehrin mutasyona uğramış hali. Panzehiri bulmamız için senin üzerinde denememiz şart.”
Tanju dehşetle sarsıldı. “Hayır… hayır, yine olmaz! Ben Coleman’ım! Ben-”
“Sen sadece bir istatistiksin Tanju,” dedi Aybüke, ona eğilerek. “Dışarıda, senin öldürdüğün çocukların anneleri bu aşıyı bekliyor. Onları iyileştirecek olan şey, senin o çok güvendiğin genetiğinin parçalanması olacak. Kendi zehrinle şifa olacaksın, ama kimse teşekkür etmeyecek. Çünkü kimse senin burada olduğunu bilmiyor.”
İğne, Tanju’nun tenine girdiğinde odadaki tek ampul hızla kırpışmaya başladı.
Spor salonlarında yaptığı kasları erimiş, aklını delirmişti. Aybüke her gelişinde kâh ışıkların yanıp sönme sistemleri ile kâh söyledikleriyle geride bir akıl bırakmamıştı. Kaç bin insanı şehit eden o beynin günden güne kendini imha etmesini sağlıyordu.
“Of.” dedi Aybüke üstündeki ceketi çıkarırken, “Dışarısı alev ateş yanıyor demiş miydim?”
Mühendisler makineleri kurarken Tanju her zamanki gibi kafasını beton duvarla vuruyordu. Ona doğru ilerledi, bir dizinin üstünde onun hizasına eğildi ve fısıldadı Aybüke:
“Sen bunu yapmaya devam ettikçe burayı yastıklarla kaplatasım geliyor ama içimden bir ses acı çekmeni şevkle istiyor, Tanju. İnan, anlatamam.”
“Öldür beni.” dedi Tanju. Güldü Aybüke:
“Ne kadar da ironik.. Bunlar bir zamanlar oğlunun sana söylediği kelimelerin aynısı değil mi? Hani, senin bir yerlerine dahi takmadığın.”
Gözlerindeki ışığın hepsini kaybetmiş olan adama baktı, göz göze olmasalar da beyninin onu hâlâ duyabildiğini biliyordu. Elmas gibi delisi nadirdi.
“Daha iki gün oldu, Tanju. Daha yeni başlıyoruz, ölmek yok.”
Odanın çıkışına doğru gidecekken durdu, gülümsedi.
“Az kalsın unutuyordum.” dedi. Cebinden önce Aylin’in tekerlekli sandalye ile durduğu bir grup fotoğrafını yere, Tanju’nun dibind koydu. Hemen ardından Tanju’nun tüm servetinin ve mallarının bağışlandığına dair formları ve belgeleri tek tek dizdi. En sonunda çantada duran davetiyeyi kavradı, zarif davetiyeyi kucağına, tam gözlerinin önüne koydu:
“Bu kaçıncı kaybedişin, Kömür Parçası?”
“Onur Atlas & Aybüke”
Evsiz, ailesiz kalmış iki çocuğun aile kuracağı gün geliyordu en sonunda. Dünyada yapayalnız kalmışlardı lakin artık her daim kalpleri birdi, bir olacaktı. Birbirlerine ev de olmuşlardı; yurt da.
Tanju’nun artık parlak olmayan yeşil gözleri ilaçların etkisi ile yavaş yavaş donuklaşırken zarifçe doğruldu Aybüke. Buradan sonra gitmesi gereken bir üst düzey yönetici toplantısı vardı. Toz olmuş pantolonunu silkeledi:
“İyi uykular Tanju,” dedi Aybüke kapıyı dışarıdan kilitlerken. “Sonraki hikayemde, köylü adamın nasıl kör bir kuyuya atıldığını anlatacağım. Hatta belki bir başkası anlatır..Ama merak etme, seni kurtarmaya gelen olmayacak. Çünkü o kuyunun bir dibi yok.”
Oda tekrar zifiri karanlığa gömülmedi; aksine, gündz ile geceyi karıştıran o lamba yirmi sekiz saat aralıksız yanacaktı. O odada Tanju’nun kendi tırnaklarıyla zemini kazıma sesi kaldı geriye. Elmas artık sadece karanlıkta kendi kendini yiyen bir kömür karasıydı. Tanju Coleman, herkesten gizli bir yerde kendi kendini çürüterek ölümünü bekledi.
Belki bir gün, belki beş ay, belki on yıl..
Anka Timi’nden başka hiç kimse bilmedi.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 33.84k Okunma |
1.8k Oy |
0 Takip |
53 Bölümlü Kitap |