
Tavandan sarkan soğuk kelepçelerin içindeki, yemek yiyememekten incelmiş bileklerim tüm vücudumun ağırlığını taşıdığı için felaket bir şekilde ağrıyordu.
Birkaç saat önce vücuduma vurulan kamçılar, atılan kesikler, tekmeler, yumruklar da bileğimin acısına tuz biber oluyordu.
Her ne kadar ağlamak istesem de odanın her tarafında kameralar vardı ve eğer ağlarsam onların bana ettikleri işkencenin canımı çok yaktığını kanıtlamış olacaktım.
Bu yüzden dişimi sıktım ve gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştım fakat vücudumdaki yaralar ve bileğimin ağrısı yüzünden uyumak imkansızdı. Fakat yine de gözlerimi açmadım ve uyumaya çalıştım.
------
Dün gece her ne kadar canım yansa da bu duruma alışkın olduğum için uyuyabilmiştim. Hatırlıyorum da o canavarlar bu tavandan sarkan kelepçelerin ilk yaptıklarında canım o kadar yanmıştı ki tüm gece ağlamıştım. Fakat insan bir yerden sonra alışıyordu.
Şu andaysa mutfakta o adamlara kahvaltı hazırlıyordum.
Yaklaşık bir saat önce abim olacak canavar gelip ben uyurken kelepçelerin kilidini açmış ve yere düşerek uyanmamı sağlamıştı. Karnıma, sanki dün yediğim dayaklar ona yetmemiş gibi sert bir tekme atmış, saçlarımdan tutarak beni kendi yüz hizasına getirip "Çabuk kalkıp bize kahvaltı hazırla,küçük fahişe. Dün yediğin dayakların üstünden daha yirmi dört saat geçmeden yeniden dövülmek istemiyorsan saat yedi buçukta kahvaltı masası dolu olacak!" demiş ve beni yere fırlatıp odadan çıkmıştı.
O, odadan çıktıktan sonra yerde biraz oturduktan sonra hızlıca mutfağa inmiş ve mutfağın duvarındaki saatten saatin beşi elli iki geçtiğini görünce hemen pişi hamuru hazırlayıp onu dinlenmeye bırakmış, çay demlenmiş ve patates kızartmıştım. Şu anda ise pişiyi kızartıyordum.
O adamlar önünde durduğum o kızgın yağı dün gece bacağıma dökmüş, attığım çığlıkları her zamanki gibi göz ardı etmişlerdi.
İçimdeki küçük kız o adamlara karşı durmadığım için benden o kadar nefret ediyor, o kadar iğreniyordu ki ondan ne kadar özür dilesem, neden onlara karşı çıkmadığım anlatsam da bana tek bir cümle kuruyordu.
"Gökçe seni hiçbir zaman affetmeyecek Feyza."
Bu cümleyi, içimdeki küçük kız iki yıldır her gün acımasızca fısıldasa da, her duyduğumda gözlerim doluyor, kalbim binlerce parçaya ayrılıyordu. Kalbim artık o kadar parçalanmıştı ki, bir toz yığınından hiçbir farkı kalmamıştı.
O toz yığınına her gün defalarca yağmur yağıyor, rüzgarlar esiyor, karlar yağıyordu. Kalması için canımı vereceğim sayılı olan güzel anılarım benden gittikçe uzaklaşıyor, fakat nefret ettiğim, unutmak için her şeyi yapacağım anılarım her yerimi sarıyordu.
Aklıma yine o nefret ettiğim anlar doluştuğunda hızla düşünmeyi bıraktım ve yağın içindeki pişileri üstüne peçete serdiğim tabağa koydum ve menemeni de hazırladım.
Menemen o amcam olacak adamın en sevdiği yemeğiydi. Bu yemeği bile görmekten o kadar nefret ediyordum ki. Oysa küçükken, daha amcamın ruhundaki karanlığın tamamını görmeden önce çok severdim menemeni...
Derin bir nefes aldım ve ellerimi tezgaha yaslayıp soluklanmaya çalıştım.
Miğdem bulanıyordu.
O adam bu evdeki canavarlara en korktuğumdu. Canımı en çok yakan, kabuslarıma en çok giren oydu. Evet diğerlerinden de ölesiye korkuyordum ama hiçbirinin kalbi onun ki kadar karanlık değildi, kimsenin kalbi ondan daha karanlık olamazdı.
Bir süre o şekilde durup derin nefesler aldım ve kendimi biraz daha toparladığımda hazırladığım şeyleri ve kahvaltılıkları alıp salondaki masanın üzerine dizip çayları da getirdim ve koltuğun yanına dizlerimin üzerine oturup başımı yere eğdim.
Bunu yapmamın sebebi onların benim yiyemediğim şeyleri gözüme sokmak istemeleri, yere oturmamsa koltuğa oturmamın yasak olmasıydı. Eğer bu yaptığımı yapmazsam, bunu kendilerine karşı bir baş kaldırıp olduğunu düşünüp belirli cezalar veriyorlardı ve benim sabah sabah ceza almaya hiç niyetim yoktu.
Ben yere oturduktan birkaç dakika sonra hepsi odaya oluşup masaya oturdular ve babam olacak o adamın müsadesiyle hepi kahvaltıları etmeye başladılar.
Burnuma dolan korkularla iştahım gittikçe kabarıyordu. En son ne zaman düzgün bir yemek yediğimi hatırlamıyordum.
Ailem olacak o canavarlar hiçbir zaman doğru düzgün yemek yememe izin vermemişlerdi. Yıllarca yalnızca ya günde yada iki günde bir küçük bir öğün yapabilirdim.
Tahminimce bu yüzden şu anda katı hiçbir şey yiyemiyor, yersem kusuyordum. Bu nedenle sadece çorba, meyve suyu gibi sıvılarla besleniyordum ki onu bile günde yada iki günde bir yiyebiliyordum. Tabii eğer ceza almadıysam...
Ceza alıp da günlerce ağzıma tek bir lokma atamadığım günleri hatırlıyordum.
O adamlar kahvaltıları bitirip masadan kalktıklarında masayı toplayıp mutfağa gittim.
Ben bulaşılkarı yıkadığım sırada kapanan kapı o adamların gittiğini belirtince gerilen vücudum hafifçe gevşese de hala diken üstündeydim.
Benim bulaşıkları toparlayıp, ütüleri hallettim iki saat sonra kapı çaldı. Ama o adamlar bu saatte gelmezlerdi ki.
Hızlıca süpürgeyi olduğum yere bırakıp koşar adımlarla kapının önüne gelip kapının deliğinden baktım.
Kapının önünde gördüğüm iri yarı adam ve yanındaki takım elbiseli üç adamı gördüğüm anda ellerim benden izinsiz bir şekilde titremeye başladı. Ben ne yapacağımı düşünürken kapı bir kere daha çaldı ve kapının arkasından tok ve ürkütücü bir ses geldi "Eğer kapıyı açmazsan zor kullanmak zorunda kalacağım Murat Aykaç, ve inan bana zor kullanmamı istemezsin."
Babamın ismini duyduğumda titremelerim daha da arttı. Bu adam kimdi? Babamdan pek haz etmediği belliydi, eğer kapıyı açarsam bana da zarar verirmiydi?
Babam her ne kadar benden nefret etse de dışarıdan bakan hiç kimse babamın benden nefret ettiğini anlayamazdı. İnsanların yanında öyle iyi rol yapıyorlardı ki 'acaba beni sevmeye mi başladılar?' diye düşünmeden edemiyordum.
Ama zaten o adamlar dışında bir insan görmeyeli neredeyse bir yıl oluyordu.
Kapıyı zorlama seslerini fark edince o adamları daha da kızdırmamak için titreyen ellerim ve aklımda dönen binlerce kötü seneryoyla kapıyı açtım ve başımı yere eğip kısık bir sesle "Kimsiniz?" diye sorabildim.
Adam beni gördüğüne şaşırmış olacak ki şaşkınlıkla "Feyza" diye fısıldadı.
Başım hala yere eğikken şaşkınlıkla kaşlarımı attım. Bu adam ismimi nereden biliyordu? Yoksa bu adam da babamın bir oyunuydu ve benim sadakatimi ölçmek için mi gönderilmişti?
Her ne kadar korksam da derin bir nefes aldım ve fısıltı gibi çıkan sesimle "Kusura bakmayın ama kimsiniz acaba?" dedim.
Adam şaşkınlığını atlatmış olacak ki gözlerindeki şaşkınlığını yerini anlamlandıramadığım bir şefkat oturdu.
"Ben senin abinim Feyza.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |