
İyi okumalar.
Hayatımda değer verdiğim herhangi bir şey kalmamıştı. Elimi nereye atsam, hiçlik parmak uçlarıma öylesine sinmişti ki... Neye dokunsam, nereye yürüsem, neyi sevsem, neyi istesem hiç olmuştu. Siyah beyaz hatırlarım yok, gri bir sis dumanıyla geçmemiş bir geçmişim vardı. Ve ben, o sis dumanlarının arasında yalnız yaşamaya mahkûm edilmiş birisi olmuştum. Zincirlerimi kırdığım gün, o gri sis dumanlarını savurmuştum. Öyle zannediyordum.
O yangında, kucağımda bir küçük kız çocuğuyla, sekizinci kurşunu 'yaşamak' dercesine dumanlara sıktığımda savurduğumu zannediyordum.
Taa ki dumanlarını bile kül etmiş bir cehennemin, acımasız ateşinde kavrulmanın kıyısında gezindiğimi fark ettiğimde.
'Bu seni son görüşüm olsun' demişti. Bu, Eliz'i son görüşüm olduğunun uyarısıydı. Anlamış mıydı acaba o adam? Nasıl ki pembe rengin ayaklarıma pranga takmışçasına, kurtulmak ister gibi üzerimden attığımda o rengi taşımanın bana ağır olduğunu anladığı gibi anlamış mıydı Karan?
Bu rengarenk dünyaya, Eliz'in masumluğuna yakışmadığımı anlamış mıydı?
Kahretsin! Bu adam yine haklıydı. Eliz'in hayatını kurtarmış olmak, onun hayatında bir yere sahip olacağım anlamına gelmiyordu biliyordum. Ama içimde umutla bana bakan küçük Ahu, ona verilmeyen şefkati Ahu Eliz'e vermemi istiyordu. Ben, ben yanlış yapıyordum.
Bana, arkasını dönüp giden adamın heybetli bedenini izlemek düşmüştü. İçimde ki korku, yerini hırs yerine derin bir hüzüne teslim etmişti. Açık açık istenmiyordum bu insanların hayatında ama ısrarla bir yerden tutunuyordum. Eliz'e vermek istediğim şefkat, Karan tarafından engelleniyordu.
Kalbimin hızlı atışları durmazken hemen buradan gitmek, ilk fırsat bulduğum yerde hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordum. Hissediyordum, yalnızlık sinsi bir gülümsemeyle, kollarını açmış beni bekliyordu.
"Yemege gecebiliriz Ahu Hanim."
İrkilerek aniden içime çektiğim derin nefes ile birlikte karşımda Sofia'yı gördüm. Gülümsemesi hâlâ tazeydi. Bakışlarım bana çekinerek bakan Eliz'e döndü.
"Gidecek misin Ahu Abla?"
Hissettiği üzüntüyü iliklerime kadar hissederken yutkundum.
Geçmiş...
Annem ile babamı kaybetmiştim. Sadece annem ile babamı değil, her şeyimi kaybettiğimden bi haberdim. Henüz küçük bir kız çocuğu ne hissetmeliydi? İnsan, annesi ile babasını kaybedince ne yapmalıydı? Ağlamak mı? Canım çıkmıştı. Canım, hıçkırıklarımın arasında can çekişe çekişe terketmişti bedenimi.
Koskaca hastanenin boş bir koridorunda, üçlü mavi koltuğun orta koltuğunda, başını küçük bedenine eğmiş bir kız çocuğunun, hıçkırmaktan sancılar içinde kalan boğazında ezilmişti canım.
Minik elleri kucağında birleşmiş, hem öksüz hem yetim yavrucağım benim...
Benim, benim, ben Ahu.
İçimde, ömrümce benimle yaşayacak bir sancıyla tanışmanın ağrısı. Çaresiz bir yalnızlığa ilk adımlarım. Elimi tutan tek bir kişi dâhi yok üstelik.
Annem, ömrümün en güzel günlerinin başrolü, canımın içi annem... Kanatsız meleğimin kanatlarını sökmüşler, bana bakarken parlayan gözlerini kapatmışlar, adımın yazılı olduğu kolyeyi taşıdığı boynundan kan akıtmışlar...
Babam, annem gibi benim de ilk aşkım babam... Heybetinden izlemeye doyamadığım, büyük avuçlarına minik ellerimi sığdıran adam, babam. Bana her baktığında şevkati ve sevgisi eksik olmayan gözlerini açık bırakmışlar, beni indirmediği omuzlarının üstündeki başından vurmuşlar...
Kaderimi, kadersizleştiren, kadersizlerim...
Bilseydim ki geri kalan ömrüm siz olmadan geçecek, o arabaya bende binerdim.
Bilseydim ki bu yalnızlık beni çürütecek peşinizden erkenden gelirdim.
Bilseydim, ben bilseydim ki siz olmadan yaşamakta ölmek demek, ölmeyi becerebilirdim.
"Gidiyor musunuz? Nereye ama? Ama nereye anne? Nereye babacım nereye?"
Küçük bedenimden büyük haykırışlar dökülürken, her nereye gidiyorlarsa bende gitmek istiyordum. O beyaz örtüler bana da sarılmalıydı. Annem babam o beyaz örtüye değil, bana sarılmalıydı.
"Ahu! Yeter artık, gidiyoruz!"
Gitmiyoruz.
Bu sefer gitmiyoruz amca!
Siz gidin, ben gitmeyeceğim.
Bugün...
Gözyaşlarım akmak için bedenimle binbir mücadele verirken, gülümsedim. Dolu gözlerimle başımı sağa ve sola hafifçe salladım.
"Gitmiyorum güzelim, sen masaya geç ellerimi yıkayıp geleceğim olur mu miniğim?"
Gözlerime heves ve mutlulukla bakan Eliz, gitmememin heyecanını benimle birlikte yaşadığından bihaberdi. Ben bu hayatta en çok o gün ailem gitmesin istemiştim ve tutamamıştım. Şimdi her ne kadar anlamsız görünse bile, amcamın verdiği komutla önce gitmişlerdi sonra ben o saraydan zindana zorla götürülmüştüm. Gitmeyecektim.
Eliz'i, sırtımı dönüp gitmekle vurmayacaktım.
Elimde parçalanmaya müsait olan çantayı, Sofia'ya uzatarak almasını bekledim. Gülümseyerek çantayı elimden aldıktan sonra vestiyere doğru giderek kayboldu gözden. Eliz, neşesini etrafa kıkırdayarak saçarken, ufak dans hareketleriyle yemek masasına giderek yerine oturdu. Ben ise gözyaşlarım akmasın diye hızlı hareketlerle merdivene doğru ilerledim ve hızlı adımlarla iki kata ulaştım.
Karanlığa yakın loş bir ortama sahip olan koridor beni karşıladığında, sol gözümden ilk gözyaşım aktı. Sessizce derin bir iç çekerek hemen sildim.
Koridorun duvarlarına asılan lambalar haricinde ışık açma düğmelerini gördüğüm hâlde ışıkları açmak istemedim. Kimseyle karşılaşmak istemiyordum.
Dolu bakışlarımın da zorluğu ile beraber ilerlediğim koridorun orta kısmında ve sağ tarafımda kalan, lavaboya ait olduğunu düşündüğüm kapı ile karşılaştım. Önce büyük koridorda göz gezdirdim ve kapıyı açarak içeriye girdim.
İçeriye girdiğimde tüm banyo loş şekilde aydınlanmıştı. Doğru yere geldiğine emin olarak kapıyı kapattım ve kilitledim. Etrafa göz gezdirmeye başladığımda, gri renkle döşenmiş banyoyu çok beğenmiştim.
Sonra çok beğendiğim bu alanda dakikalarca ağladım.
Artık tutamadığım gözyaşlarım gözlerimi yakmaya başlamıştı. Annem ve babam hatrımdayken, bu acıyı ilk kez yaşıyormuşum gibi yetim bir sancı oturuyordu sol göğsümün altına. Sonra öksüz bir acı geziyordu damarlarımda. Kendimi dimdik tutmak zorunda olduğum bu hayat ve ikinci evde, çok beğendiğim banyoda akıttım bir hasretin yağmurunu.
İçimde kontrol etmek istediğim beni her defasında kendimden geçiren atağın kıyısındayken, derin derin nefesler alıp vermeye başladım. Ağlarken dudaklarıma yasladığım avucunu kaldırdım ve kendime nefes almak için alan yarattım. Lavabonun kenarlarına iki elimi yasladıktan sonra aynadaki yansımamda kendim ile göz göze geldim.
Hepsi geçecek Ahu, geçti geçiyor, geçti Ahu...
Yıllardır dilimden düşürmediğim, beni hep iyileştirdiğini düşündüğüm kelimeleri tekrar tekrar tekrarladım. Aşağıda beni bekleyen Eliz'in varlığını içime huzuru aşılarken, onu daha fazla bekletmeyi istemedim.
Yaşlarımı, kalan son peçetelerle makyajımı düzelterek silmiş, ellerimi yıkamıştım. Islak ellerimi boynuma saniyelerce tutarak, kendimi kendimce yatıştırmıştım. Gözlerimi birkaç defa yumarak geri açtım ve tekrardan kendime baktım. İyi görünüyordum, bu akşam Eliz'in içini rahat tutarak kapatacağım akşam için gayet iyiydim.
Yüzüme en temiz gülümsemelerimden birini takmıştım. Eliz ile aynı yemek masasına oturmanın daha doğrusu onu arkamda bırakıp gitmememin verdiği heyecanı yaşıyordum. Eliz karşımda iştahla akşam yemeğini yerken onu izlemek beni mutlu ediyordu.
"Ahu Abla, sen neden yemeğini bitirmiyorsun? Bak kalanlar arkadan ağlar."
Bıyık bölgesine bulaşan ayran lekesine eşlik eden meraklı bakışları karşısında daha fazla tebessümle yetinemeden güldüm. Sorusuna cevap almak yerine verdiğim tepki ile kaşları önce biraz çatıldı sonra o da benimle beraber kahkahalar atmaya başladı.
Bu Eliz'le girdiğimiz kaçıncı gülme kriziydi?
Onun neşeli küçük kahkahaları kulaklarımı doldurdukça bu anın içerisinde bir ömür kalmayı istedim.
Sanki çocukluğum karşımdaydı ve çok mutluydu.
"Ahu Hanim, bir sorun yok umarim?"
Sofia, yüzünde endişeyle masanın başına geldiğinde bakışları olayı anlamak ister gibi üzerimizdeydi. Ben sakinleşmiştim ama Eliz çoktan yemek masasından kalkmış, etrafta koşmaya başlamıştı.
"Ahu Abla!"
İsmimi bağırarak gülüyordu. Sofia da dikkatle bana baktıktan sonra kıkırdamaya başladı. Eliz'in bu hâli ikimizi de güldürmeye başladı. Öyle ki artık önümdeki yemeklerden çekinerek yemek masasından kalktım ve salon kısmına geçtim. Eliz'in oradan oraya koşarak gülmesine, ayakta onu izleyerek eşlik ettim.
"Eliz tamam ama canim Karan Bey geldiginde hos karsilamayabilir."
Sofia'nın cümlesiyle gülmeyi bırakmam bir oldu. Karan'ın daha fazla gözüne batmak istemiyordum. Bakışlarım küçük elleriyle karnını tutarak gülen Eliz'e döndü. Hızlı adımlarla yanına gittim.
"Elizcim tamam güzelim çok güldük bak çok ses yaptık. Lütfen sessiz olalım artık."
Eliz, kafasını kaldırarak bana baktıktan sonra daha fazla gülmeye başladığında şaşkınlıkla onu izledim. Bakışlarım Sofia'ya döndüğünde göz göze geldik. Dudakları kıvrıldığında gülmemek için kendini sıktığını farkettim. Ne oluyordu bunlara?
Yemek masasına doğru ilerledikten sonra eline aldığı peçeteyi bana doğru getirdi. Uzanarak elinden peçeteyi aldım ve hâlâ gülen Eliz'in önünde eğildim.
"Eliz lütfen üzme beni."
Gülüşünü yavaş yavaş sonlandırarak durdu. Önce gözlerimi kapatarak derin bir nefes aldım ve verdim. Biraz daha gülmeye devam etseydi nefessiz kalacaktı yoksa. Elimdeki peçeteyle hızlı bir şekilde ağız çevresini sildim.
"İşte şimdi tertemiz oldu."
Gülümseyerek parlayan gözlerinin içine baktım. Küçük dudakları tatlı bir tebessümle kıvrıldı ardından derin bir nefes aldı. Dikkatlice yüzümü tekrar tekrar inceledikten sonra tekrar gülmeye başlayacağını anladığımda yine anlam veremedim.
"Eliz neden güldüğünü öğrenebilir miyim acaba güzelim?"
Tebessümümle cevabını beklerken önce derin bir nefes aldı. Nefesi geri vermesini ve beni cevaplamasını beklerken, güzel gözleri yaşla dolmaya başladı. Saniyeler geçtikçe yüzünün de kızarmaya başladığını fark ettiğimde tebessümüm endişemle beraber kayboldu.
"Eliz? Eliz iyi misin?"
Sırtına koyduğum elim ile sırtına yavaşça iki kere vurdum.
"Sofia, Eliz nefes almıyor."
Telaşla dudaklarımdan dökülen cümleyle tek duyabildiğim hızlı adımlarla üst kata çıkan Sofia'nın, topuklu ayakkabılarının topuk sesiydi.
Eliz, gözlerinden yaş akarken benim de gözlerimden akan yaşları izliyordu. Hemde daha fazla kızarmaya başlarken.
Korku, bütün vücudumu ele geçirdi.
Her bir damarım uyuşmaya başlamıştı.
"E..liz."
Titrek nefeslerimle beraber onun adını söylerken, kalbim sıkışıyordu. Ufak bedeni ellerimin arasında kaskatı kesilmişti.
"Eliz nefes al! Eliz nefes al!"
Gözlerimden akan yaşlarla Eliz'i bulanık görüyordum. Beni duysun diye tekrar sesimi yükselterek konuştuğumda yüzüme önce geri verdiği tembel nefesi çarptı ardından tekrar derin bir nefes aldı. Bu beni daha çok korkuturken küçük bedenini hızla kucağıma alarak hızlı adımlarla dış kapıya ilerledim.
Dış kapıyı açtığım gibi loş ışığın biraz olsun aydınlattığı büyük bahçeye doğru hızla ilerledim. Çimenlik alana basmadan önce topuklu ayakkabılarımı çıkartarak hızla kenara koydum. Soğuk hava bedenimi esir aldığında üşümek umurumda bile değildi.
"Eliz yalvarırım nefes al çok korkuyorum!"
Eliz'in temiz havayla beraber rahatça nefes almasını sağlamak için bir yandan sırtına onun canını acıtmayacak şekilde vuruyordum.
Eğer onu güldürmeseydim böyle olmayacaktı!
Kendime içimden lanetler yağdırırken, gözyaşlarım esen rüzgârla beraber yüzümde kuruyordu.
"Eliz korkuyorum, lütfen nefes al!"
Sırtına son kez vurmamla beraber ilk defa nefes alışmışçasına derin bir nefes aldı. Kendime çevirerek yüzüne baktığımda ard arda derin derin nefesler alıp vermeye başladığında sevinçle onu izledim.
Sağ elini havalandırarak küçük gövdesinin sol tarafına yasladığında, kalbinin acısını kalbimde hissettim. Titrek nefeslerine içim giderken, yumduğu gözlerini açtı.
"Ahu Abla, ç-çok acıyor."
Yavaşça sarıldım ona. O minik kalbinin acısını söküp almak istedim.
"Biliyorum Eliz. Söz veriyorum geçecek. Söz."
Küçük bedeni kollarımın arasında titremeye başladığında oturduğum yerden kalktım. Üşütmesini istemiyordum. Yalın ayak adımlarımı hızlandırarak önce bahçeden sonra çimenlik alandan çıktım.
Boğazımdaki acı yumruyla, boynumda minik Eliz'in kollarıyla, gözlerimden akan yaşlarla kapıya baktığımda mahçup bakan Sofia'yı gördüm. Hemen yanında da kaşlarını yine derinlemesine çatmış, bu hâlde ve kucağımda Eliz'in yorgun bedenine attığı bakışlardan, her şeyden bihaber olan Karan KARAHAN.
O bakışlardaki ateşte ben yanacaktım, biliyorum.
"Ahu Eliz! Kızım ne oldu sana?!"
Sağ taraftan gelen telaşlı sesin sahibi Sare'ydi. Annesinin ne kadar endişendiğini anlamış gibi etrafa bakan Eliz'i yavaşça kucağımdan indirdim. Sare hızlı adımlarla yanımıza gelerek Eliz'e sarıldı. Elinde tuttuğu hırkayı da Eliz'in küçük bedenine sıkıca sardı.
"Annem, ne oldu sana? İyi misin?"
Bakışları beni buldu.
"Ahu? Ne oldu Allah aşkına?"
Bedenim Sare ile Eliz'e dönük olsa bile üzerimde hissettiğim keskin bakışlar beni fazlasıyla geriyordu. Önce yutkundum sonra dilimle dudaklarımı ıslattım.
"Biraz fazla güldüğümüz için nefes almakta zorlandı."
Bakışlarımı kaçırarak başımı yere eğdim.
"Üzgünüm Sare, böyle olacağını bilseydim daha dikkatli olurdum. Ben gerçekten özür dilerim."
Sare, aldığı derin nefesi geri verdi. Eliz'i kendinden ayırdıktan sonra dikkatlica inceledi. Doğrularak karşımda durdu. Başımı kaldırıp ona baktığımda bana doğru uzanarak samimiyetle sarıldı. Gözlerim dolu bir şekilde ona karşılık verdim.
"Uzun zaman sonra gerçekten eğlendiği için olmuştur. Yardımcı olduğun için teşekkürler."
Fısıltısıyla gözümde yaş aktığında, daha fazla tutamadığım için kendime kızdım. Bedenini benden ayırdığında, Sare'nin de dolu gözleri ve minnet dolu tebessümüyle karşılaştım. Benden içten bir şekilde gülümserken, akıttığım yaşı sildim.
Bana uykulu gözlerle bakan Eliz'in önünde eğilerek minik kalbinin üstüne bir öpücük kondurdum.
"Daha iyi olduğunda, canını acıtmadan güldüreceğime emin olabilirsin Eliz."
Eliz, gülümseyerek sağ elini yüzüme uzattı ve küçük eliyle dudağımın üstünü sildi.
"Ayran iziyle bıyık sana çok yakıştığı için güldüm Ahu Ablacım."
Kıkırdadığında söyledikleri karşısında önce şaşırdım sonra gülümsedim. Ben Eliz'e gülerken, o da bana aynı sebepten gülüyormuş meğersem. Sare de olayı öğrenince kıkırdadığında utançla başımı eğerek, doğruldum.
"Nasıl endişelendiysen eğer iz zaten geçmişti Ahu, utanma lütfen. Biz en iyisi eve gidelim. Prensesin de uyku vakti geldi."
İçten bir tebessümle başımı salladım. Sare, Eliz'i kucağına alarak Karan'a doğru ilerledi. Bende arkalarından onları takip ettim. Bedenimi delip geçmeye hazır bakışlar hâlâ üzerimdeydi.
"Endişenmeye gerek yok. Ahu ablasıyla birbirilerinin ayran lekesinden olan bıyıklarına biraz fazla gülmüşler."
Sare, kurduğu cümleyle beraber gülerken ben yerin dibine girmek istiyordum. Güldüğümüz için Eliz'in nefes almakta zorlandığını bilse yeterdi oysa.
"Gerçi Karan yemek esnasında Eliz'i dikkatli yemesi konusunda uyarır ama bu akşam sen çekinme diye söylememiştir. Yoksa sen gelmeden önce bile başlamıştı uyarılara."
Sare'nin son cümlesiyle beraber başımı kaldırarak Sare'ye baktım. Kaşlarımı çattığımda Sare bunu yanlış anladı.
"Yanlış anlama lütfen Ahu. Eliz fazla heyecanlı olduğu için koşuşturuyordu. Sen geldiğin zaman seni yormaması için."
Ben geleceğim için mi? Bakışlarım Karan'a döndüğünde yüzündeki ifadesizlik benim için çok şey ifade ediyordu. Geleceğimden haberi vardı.
Sare'nin yanlış anlamaması adına bakışlarımı Karan'ın keskin bakışlarından ayırdım. Sare'ye dönerek başımı anlayışla salladım ve gülümsedim.
"Elbette yanlış anlamam düşünme öyle lütfen. Çok güzel bir şekilde ağırlandığımdan şüphen olmasın Sare."
Bakışlarımın odağı tekrardan Karan olurken, bana gösterdiği muamelenin sebebini bilmesem de canımı acıtmıştı.
"Size ayrıca teşekkür ederim Karan Bey. Gösterdiğiniz ilgi ve alaka için."
Hiçbir tepki vermeden öylece bakmaya devam etti. Benim bu söylediklerimin altında yatırdığım manalar onun hoşuna gitmemişti.
"Ben daha fazla geç olmadan gidersem iyi olur."
Sare'nin arkasına geçerek Eliz'in saçlarına öpücük kondurdum. Gözlerini kapatmış, derin nefeslerle uykuya dalmıştı. Bu akşam ki yaşanan o kötü anı bir nebze olsun hafifletmişti bu görüntü.
"Ahu Hanim, esyalarinizi getirdim."
Sofia'nın sesiyle ona doğru döndüm. Elindeki çantayı uzanarak aldım.
"Teşekkürler."
"Rica ederim."
Çantayı elime aldıktan sonra anlayışla başımı salladım ve sırtımda hissettiğim o bakışlarla beraber, sahibi tarafından istenmediğim yerden çıkmak üzere ilerlemeye başladım.
Usul usul esen rüzgâr tenime çarpıp geçerken içimdeki hissin bir tarifi yoktu ama bu hisse alışmış olmanın acısı vardı.
Gözlerim onun sahibi olduğu bu yerde tekrar tekrar dolmuştu.
Çıkmak için yaklaştığım büyük demir parmaklıkları net göremezken, adımlarımı kendimden emin bir şekilde atmaya özen gösteriyordum. Biliyordum, o bakışlar hâlâ benim üzerimdeydi.
"Efendim, araba hazır."
Gelen ses ile sağıma döndüğümde takım elbiseli yapılı bir adam, başını hafifçe önüne eğmiş, eliyle buyur ederek arkasında kalan lüks arabayı gösteriyordu. Gözlerimi kapatarak derin bir nefes aldım. Dudaklarımın titremeyeceğine emin oldum.
"Teşekkürler, taksi çağırırsanız sevinirim."
Eğdiği başını kaldırarak yüzüme baktı. Sorgularcasına incelediğinde, havadaki kolunu indirdi. Takım elbisesinin ceketini düzelterek etrafa kısa bir göz gezdirdi.
"Efendim, Karan Bey'in emri böyle. Lütfen sizi bırakmamıza müsaade edin."
İçimdeki his bedenimi sarmışken, istenilmediğim bir yerde bu kadar umursanmak canımı fazlasıyla sıkmaya yetmişti. Anlamaz bir ifadeyle adama doğru bir adım attım.
"Ondan böyle bir şey rica etmediğimi ve istemediğimi Karan Bey'e iletirsiniz. İyi akşamlar."
Adamın bakışları da tıpkı sahibinin bakışları gibiydi. Hissiz ve sert. Beni anladığına emin olduktan sonra çıkış kapısına doğru ilerlemeye devam ettim.
Karanlığın içinde kendini belli eden adamlar beni fark ettiklerinde birbirilerine bakmaya başladılar. Kapının önüne geldiğimde, kapıya en yakın olan adama baktım.
"Açabilirsiniz."
Bakışlarım kapının üzerinde kapının açılmasını beklerken, hareket edilmemesi bakışlarımı adamın üzerine sabitlememe sebep oldu.
"Hanımefendi, Karan Bey yalnız çıkmamanız konusunda emir vermiş üzgünüm."
Gözyaşlarımı akıtmamak için verdiğim mücadele fazlasıyla zorken, beni istemediği hâlde hakkımda emirler vermesi bana amcamı çağrıştırıyordu. Vücudum kasılırken dişlerimi sıkmaya başladım. Burayı hepsinin başına yıkmak istiyordum!
"Ne oluyor burada Halit?"
Adamlar bir bir başlarını eğerken, ellerini önlerinde birleştirdiler. Karan'ın varlığı her şeyi etkisi altına almıştı yine. İçimde bana yaşattığı his, hissettirdiği korkunun üzerini bile kaplamıştı. Yüzüme yüzüme beni görmek istemediğini söylediğinde bile bu kadar kırılmamıştım oysa. Şimdi ona böylesine kırılmış olmak, ondan korkmaktan daha acıydı.
Her ne kadar onu görmek istemesem de dudaklarımı sıkı sıkı bastırdıktan sonra aldığım derin nefesi verdim. Yavaşça arkamı döndüğümde bakışlarını benimle buluşturdu. Başını hafifçe soluna doğru eğerken, ifademi inceliyor gibiydi.
"Neden söz dinlemiyorsun?"
Bedenimi dikleştirerek ona doğru bir adım attım.
"Üzerimde söz söyleme hakkınız olmadığı için Karan Bey."
İfadesi değişmezken yutkundum.
"Ayrıca ben çocuk değilim, kimsenin sözüne göre hareket etmem. Şimdi müsaadenizle gitmek istiyorum, kapıyı açtırın lütfen."
Gözümden akan yaşı tutamadığım için kendime kızdım. Hızla akan yaşı silerek ona sırtımı döndüm ve kapının tam önüne geldim. Adının Halit olduğunu öğrendiğim adam kapıyı açarak başını eğdi.
"Taksiniz gelmek üzere Efendim."
Hiçbir şey söylemeden malikânenin dışına adımımı attım. Topuk seslerim sessizliğe ok gibi saplanıyordu. Çok geçmeden taksi geldiğinde, tek yaptığım arkama bakmadan taksiye binerek oradan uzaklaşmak oldu.
Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınız. 🖤
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |