24. Bölüm

23. BÖLÜM: GERÇEKLER ✨

Laura
lauraninnyiildizi

 

 

Kulaklarım dışarıdan gelen kurt ulumalarını beynime daha iyi anlatır gibi yükseltti fazlaca. Bundan rahatsız olduğumdan kalçamın üzerinde kıpırdandım. Çadırın altı çakıl taşlarıyla doluydu. Bu yüzden etime batıp müthiş bir acı veriyorlardı. Hava karardığından içerisi soğumuştu. Üst bedenimi dizlerime doğru yaslayıp küçüldüm hemen. Belki böyle daha iyi ısınırdım. Ayak bileklerime bağlanmış ip de gidince kalıntılarından kurtulmam için birkaç adım yana gittim.

Saçlarım, dizlerimden aşağı sarkıyordu. Alnımı dizimin sert kemiğine yasladım. Şakak kemiğimden sinsice giren baş ağrısı yüzümün kasılmasına neden oldu. Sesler vardı beynimde. Dur durak bilmeyen sesler.. Ben birkaç saat evvelinde neler yaşamıştım? Bize ne olmuştu? Bir arkadaşım kalleşçe şehit edilmiş, diğerinin ise nerede olduğunu bilmiyordum. Yaşıyor mu yoksa o da.. Gözlerim bunu istemez gibi sımsıkı kapandı. Gül'ün acısı kalbime kor gibi düşmüşken Gökçe'nin acısını da kaldıramazdım. O kadar güçlü değildim artık.

Yanaklarım yaşlarla yavaş yavaş ıslandığında dudaklarımdan birkaç seri hıçkırık duyuldu. Bunu engellemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Çenem titriyor, omuzlarım sallanıyordu. Ben bilincimi kaybetmiş gibi duygusal boşluktayken çadırın kapısında sesler duydum. Kafam usulca oraya döndü. İki teröristin yaralı bir teröristi taşıdığını gördüm. İçeriye geliyorlardı.

Hemen olduğum yerde doğruldum. Girer girmez uyumayan beni gören hainler hazine bulmuş gibi sırıttılar. Onların bu hâli midemi bulandırıyordu. "Doktor, yaralımız vardır gel hele bak şuna." onu duymaz gibi kafamı diğer tarafa çevirdim. Bu hareketimle kendi aralarında fısıldaştılar. Kendimin görmezden geldiğimi anlamazlar gibi yeniden seslendiler o iğrenç sesleriyle "Sana deriz doktor. Duymaz mısın?" bu defa daha sertti.

Kafamı çevirmeden konuştum "Hain alçakları tedavi etmem ben." sesim oldukça kararlı ve kendine güveniyor gibi çıktı. Korkmadan söyledim. Çekinmeden. Birden kolumdan asılan güçle yerimden doğrultulmuştum. Yamuk adımlarım yalpalamama neden oldu. Dengemi sağlayınca bakışlarım beni öldürecek kadar büyük bir nefretle bakan adama kaydı. Burun delikleri kocaman açılmıştı ve büyük nefesler alıyordu. "Sana yapar mısın demedik. Yapacaksın dedik! İyileştir askerimi. Yoksa sıkarım kafana."

Gözümün ucuyla yaralı hainin yarasına baktım. Göğsünün bir tık altındaydı. Muhtemelen hayatı tehlikesi de yoktu. Bilinci gidikti. Kendisini koltuk altlarından tutan takım arkadaşlarının desteğiyle ayaktaydı. Uzun ayakları yere sürünüyordu. "Yap o zaman. Seni tutan mı var? Senden korkan mı var?" sakin ve rahat konuşmalarım onları sinir etmiş olmalı ki kolumu çekiştirdi tekrardan.

"Ula doktor! Adamı çileden çıkarma dediğimi yap! Hastanede yatan arkadaşının kafasına sıktırırım tek emrimle. O zaman da böyle havalı havalı konuşabilecen mi bakalım?" bunu söylemesiyle gözlerim kocaman açıldı. Gökçe hastanede miydi? Ona da mı zarar vermişlerdi. Bağlı bileklerimden dolayı birleşmiş ellerimi kullanmaya çaba göstererek gömleğinin yakalarından yakaladım. Var gücümle sıktım. Ama o dalga geçer gibi kahkaha attı. "Ne yaptınız arkadaşıma? Ne yaptınız söyle! İyi mi?" sesim kısıldı ve titremeye başladı. Kardeşim, yıllarca ekmeğimi bölüştüğüm dostumun canını yakmışlardı. Kendi canımdan daha çok yandı yüreğim. Dişlerimi birbirine bastırdım ağlamamak için. Bunlara ağladığımı göstermek değildi niyetim. "He iyi iyi. Turp gibi. Uslu olursan sen de iyi olacan. Hadi ilgilen hastayla."

Ötekisi arkama geçip, sivri çakıyla bağlı ipleri kesti. Keskin ucu, ipi kesmekte zorlandığından birkaç defa üzerinde gidip geldi. Her hareketinde bileklerim daha çok geriniyor, tahriş olmuş etim daha çok acıyordu. Yüzüm buruştu. Son hamlesiyle iplerin gevşediğini hissettim. O anlık rahatlama ile yüzümdeki rahatsızlık hissi biraz azaldı. Kollarımın kramplı halini geçirmek için yavaşça önüme getirdim. Kısıtlı hareket edebiliyordum. Saatlerin kasılması vardı üzerimde. Parmaklarım kızarmış bileklerime gitti. Yavaşça tenimi okşadım. Narince değmem bile canımı yakmıştı. Açık yaraya tuz basmış kadar yanmıştı.

💫
Olaydan yarım saat sonra sabah..

 

Askeriye güneşli günün cıvıltısını yaşıyordu. Güneş tepeden süzülmüş, gölgelik alana geçen askerler hep birlikte çay içip sohbet ediyorlardı. Ortaya büyük bir kaseye konulmuş, çekirdek ve onun hemen yanında eskilerden kalma bir radyo. Hâlâ çalışabilmesi, diğerleri için garip kalsa da buradakiler müzik dinlemek için bunu kullanıyorlardı sıklıkla.

"Ee, başka ne anlattı hocanız? Neymiş iyi koca olmanın üç yolu?" komutanı bu soruyu sorunca Arda hevesle dudaklarını araladı. Diğer askerler ise kendi aralarında fısıldaşıp dalgaya alıyorlardı konuyu. "Şimdi komutanım, birincisi anlayışlı olmak. Mesela işten gelmişsin yorgunsun ve açsın. Yemek hazır değil. Sinirlenmeden çabucak sen yetiştireceksin. İşin ucundan tutacaksın yani. Öyle işten geldim camış gibi uyuyayım yok. Eşim de işten geldi. İşten gelmemiş de olabilir. Benim görevim misafir gibi yaşamak değil. O evin bireyi gibi yaşamaktır." dedi tek nefeste. Diğerleri duyduklarını ilgili bir şekilde dinlerken Hüseyin sırıttı "Açken bu ayı hiç çekilmez. İlk örnekte elendi komutanım."

Arda, çekirdek kabuklarını arkadaşına fırlattı. Ondan kaçmak için kafasını diğer yana çeviren Hüseyin bir yandan da alaycıl kahkahalarına devam ediyordu. "Yalan mı oğlum? İşten aç geldiğinde böğürmüyor musun sen hep? Aloo yomok nordo koldoo.." ağzını yamultup arkadaşını taklit edince Ulaş da dahil hepsi güldüler. Arda, hepsine gözünün altından bir bakış attıktan sonra kendini savunur gibi mırıldandı "O eskidendi. Şimdiki ben ile o zaman ki ben bir değiliz."

Bu defa komutan takıldı onlara "Bu olay da beş sene evvelinde yaşanmadı ama sen bilirsin. İki hafta öncesinde olmuştu hatırlatırım." Arda sanki unutmuş gibi yalandan sırıttı. Ensesini kaşıyıp "Sadece o kadar mı geçmiş? Bana bir sene gibi geldi de." dedi.

Radyo şarkı kısmından, konuşan adamın sesiyle bölündü. "Evet arkadaşlar, yayınımızı aldığımız üzücü bir haberle yarıda kesiyoruz. Yaylaköy'de öğretmenlik yapan genç öğretmen Gül Erol, teröristlerin düzenlediği hâin pusu sonrası şehit düşmüştür. Allah'tan kendisine rahmet yakınlarına sabır dileklerimizi iletiyoruz."

Bu haber tüm askeriyeyi bir anda buz kesti. Herkes birbirine bakakaldı. Sarsıntı geçiren bakışlar, tek bir kişiye gitti. Hüseyin'e. Elindeki çay yavaşça parmaklarından aşağı kaydı. Bardak yere değince anında paramparça olmuş sıcak çay ise etrafa dağılmıştı. Gözleri doldu adamın. Doldu kaldı da akamadı. Dişlerini birbirine bastırdı. Çenesi bununla birlikte kasıldı. Ulaş ve Arda tedirgin bakışlarla birbirlerine baktılar. Sevdiği kadının ölüm haberini öylesine çalan bir radyoda almak o adam için ne kadar büyük bir yıkım olmuştur tahmin edilemezdi.

Oturduğu banktan hızla fırladı Hüseyin. Bu söylenenlere inanmayacaktı. Yanlışlık olmalıydı. Bir hata olmalıydı. Ama nişanlısı, gitmemişti kendisinden. Gidememişti kendisinden. O bunu düşünüyordu. Sokaklardan büyük bir kasırga şiddetinde geçerken farkında olmadan ağladığını anladı. Yaşlar yanaklarını kuşatmış ve çenesinden aşağı kayıyordu. Postalla çevrili ayakları büyük adımlarla düzensiz yolları geride bırakıyordu.

💫

"Nabız normal," diyen hemşireye kısa bir bakış atan Savaş, maske ile kapalı ağzını gergince öne uzattı. O, yıllardır bu görevi yapıyordu. Yıllarca hiç tanımadığı insanları tedavi etmişti. Onlara el uzatmıştı. İyi bir doktordu. İşini iyi yapan biriydi, ama iyi bir insan mıydı orası tartılışırdı. Bugün ameliyat masasında yatan kişi iş arkadaşı Gökçe Hemşire'ydi. Ağzından salınmış kalın hortum ile dudakları aralı kalmış, her şeyden habersiz öylece uyuyordu. Kadının kasığından aldığı derin darbeyi hızlı müdahalesi ile kontrol altına almıştı. Epeyce kan kaybetmişti hastaneye geldiğinde. Bulunabilir kan grubuna sahip olduğundan hızla kan transferi yerine getirilmişti.

Bıçağın asıl keskin kısmı, rahme denk geldiğinden yoğun kan kaybı sürmüştü. Ameliyat başında bunu halledeceğini öngören doktor, ilerleyen vakitlerde kontrol altına alınamayan bir sarmaşık ortasında kalmıştı. Hasta daha fazla kan kaybetmeye dayanamazdı. Bunu yapmak zorundaydı. Kadın doğum doktoru ile birlikte rahmi dikkatlice aldılar. Zorlayıcı ve uzun bir ameliyatın sonuna geldiler. Hastanın yarısı düzgünce kapatıldı.

Savaş, resüsitasiyon odasına götürülen kadının arkasından izliyordu duygusuzca. Kanlı eldivenlerinden kurtuldu, maskesini yüzünden indirince solgunlaşmış suratı ortaya çıkmıştı. Bone geçirilmiş saçları ıpıslak olmuş, alnı büyük damlalarla dolmuştu. Yanındaki meslektaşı, destek olurcasına kolunu sıktı. "Yaşaması daha önemlidir. Unutmayın Savaş Hocam, tıp fakültesinde bize en iyi öğretilen cümlelerin en başında gelir."

Sessiz kalmaktan kurtulur gibi dudakları aralandı "Hiçbir zaman anne olamayacak.." bunu az önce kadının yattığı sedyeye bakarak söylemişti. Halbuki onun çocuklarla ne kadar iyi anlaştığını iyi gözlemlemişti. Hastaneyi birbirine katan çocuk hastalarla daima o ilgilenirdi. Önce onun kucağında sakinleşirlerdi. "Kalben anne olmak hakkında bir fikriniz var mı?" kafa salladı doktor. İş arkadaşı da anlatma niyetinde değildi zaten "Anne olmak için doğurmak gerekmez," dedikten sonra otomatik açılan kapıya yürüdü. Arkasında kendisinde olmayan Savaş'ı bıraktı.

💫

Nişanlısının olduğu söylenen servisin önünde yukarı aşağı yürüyen adam, titreyen ellerini saçlarından geçirip büyük avuçlarına sıkıştırdı hepsini. Nefes alamıyordu. Kalbini gösterseler, aldığı darbeden nasıl kıvrandığına herkes şahit olurdu. Hiç kimse bir şey söylemiyor, bir açıklama yapmıyordu. Artık bu durumdan sıkıldı. Buzlu cama yöneldi, avuç içleri peş peşe vurmaya başladı. "Karşımıza bir muhattap bulamayacak mıyız biz? Bir Allah'ın kulu da yok mu lan!?" diye bağırdı ağlamaktan kısılan sesiyle.

Çağrılarına, kulak vermeyen sağlıkçılara inanamaz gibi takılı kaldıktan sonra ayağını da kapıya vurdu. Sırtı, oraya yaslandı ve yavaşça yere bıraktı kendini. Kalçası hastanenin ilaç kokulu zeminine değmişti. Dizlerini kendine çekti. Bilekleri onları sardı. Bilinçsizce sallanmaya başladı. Bir beşik gibi sallanıyordu. O sırada yan koridordan koşarak üsteğmen ve arkadaşı geldiler. Onu yerde o hâlde görür görmez hızla yanına çöktüler. Bakışları tedirginlik dolu, ne diyeceklerini konuşmaya nereden başlayacaklarını bilmiyorlardı.

"Hüseyin," diye seslendi yavaşça Ulaş. Adam ona bakmadı. Duyduğu bile meçhuldu. Sadece yeri izliyordu. Bakışları buz gibi ve donuktu. Arda öne atıldı bu defa "Kardeşim.." dedi. Ona da yanıt vermedi. Gözleri tek bir yerde kalmış, uzunca oraya odaklanmıştı. Kirpikleri kırpılmıyordu bile. Otomatik açılan kapıdan Sevde Hemşire, çıktı. Gözleri ağlamaktan kızarmış, göz altları da şişmişti. Üçü birden ona dönünce boğazında büyük bir yumru belirdi. Dili dönmedi ağzının içinde. Konuşamamıştı.

Tepe taklak olan adam, ayağa doğruldu yalpalayarak. Ümitle gözlerinin içine bakınca yeniden ağlamaya başladı hemşire. Gül'ü o haliyle gören, müdahale eden ekibin arasında o da vardı. Ömrünün sonuna kadar unutamayacaktı bu günü. Karşısında ağlayan kadına kafasını salladı asker. Avuçları kulaklarını kapattı "Hayır!" dedi önce. Sonra kafasını iki yana sallayıp tekrarladı "Hayır! Hayır! Hayır!" boğazı öyle yanmıştı ki bağırmasından, onu bile umursamadı. Yüreğindeki en sevdiğini kaybetmenin acısıyla hayattan koparılmıştı adeta.

Hemen yanındaki sert sütuna yumruk attı defalarca. Elinin üzerindeki kemikler çatlamış, deriler ise bir bir açılmış ve kanıyorlardı. Ulaş, kendine çekti onu boş bir anından yararlanarak. Ensesinden tutup, göz göze gelmelerini sağladı. "Hayır Hüseyin! Hayır dedim!" adamı bir nebze de olsa etkisi altında tutmayı başaran komutan sakin adımlarla ilerledi. Arda, çaresizce onları izliyordu. Sevde, Gökçe'nin durumunu bildirmek için yanına yaklaştı usulca. Mırıldandı "Gökçe'nin durumu iyi. Ameliyattan yeni çıktı. Birazdan odasına alacağız." duyduğu şeyle kafasından aşağı kaynar sular döküldü.

"Gö.. Gökçe mi?" diye kekeledi, konuşamadı. Sevdiği kadına ne olmuştu? "Biz konuştuk.. Kızlar ile oturuyorum demişti.." sonra anladı. Gözleri kocaman açıldı. O da yaralıydı! "Leyla ile ilgili haber var mı? Alabildiniz mi?" diye sordu. Buna da şaşırdı Arda, neler oluyordu? "Leyla nerede?" dedi. Bunu sorarken dâhi kendinde değil gibiydi.

Sevde o zaman anladı adamın hiçbir şeyden haberi olmadığını, yere bakan dalgın bakışlarına kaydı gözleri. Destek verir gibi koluna dokundu. Kafası oraya döndü Arda'nın gözleri dolu doluydu. Bir yandan Hüseyin'in sinir krizlerini duyuyor öte yandan duyduklarını sindirmeye çalışıyordu. Sağlıkçılar, arkadaşına sakinleştirici yaptı hemen. Onların kollarına yığıldı tüm bedeni yere serilir gibi. Ulaş'ı da uzaklaştırdılar. Dediklerini ikiletmeyen komutan, Arda ve Sevde'nin yanına döndü. "Leyla, acilde mi?" dedi mimiksizce.

Arda ve Sevde birbirlerine baktılar. Bunu fark eden komutan kaşlarını çattı. "Ne?" dedi. Gözlerini kaçıran hemşire tedirgin bir ses tonuyla açıkladı olanları "Leyla.. Leyla'yı teröristler kaçırmış komutanım." bunu duyunca kulaklarında bir uğultu, kalbinde yüksek basınçlı kan akışı hissetti. Gözleri titredi ve soluğu kesildi boğazında.

💫
Ameliyathaneden yeni çıkmış, hemşire yavaşça kendine gelmişti. Kafası karmakarışık, zihni ise bulanıktı. Gözleri ışıktan yanıyor ameliyat yeri de geçen ağrı kesicinin etkisinden sızlıyordu. Yüzü buruştu ve gözleri kısıldı. Hareketlenince yanında oturan nişanlısı hemen ona doğru eğildi. "Aşkım, iyi misin? Hepsi geçti sevgilim. Ben yanındayım tamam mı?" uykulu ve yorgun gözlerle ona korkuyla bakan adamı izledi. Gözleri ıslaktı. Ağlamıştı. "Ne oldu bana?" diye sordu çatallı sesiyle. Lafları tam çıkaramamış anestezi etkisiyle yutuyordu kelimeleri.

Arda, sevgilisinin açık saçlarına uzattı elini. Önce duraksadı. Hemen, dokundu sırma saçlarına. Yavaşça sevdi. İncitmeden. Kırmadan. Sevgilisinin sorusunu yanıtlamaması hemşireyi germişti. "Ne oldu dedim.." diye diretti. Arda gözyaşlarını engellemek için havaya kaldırdı gözlerini. Ama yenildi. Yanaklarına birkaç damla akmıştı bile. "Yaralandın sevgilim, hepsi bu." dedi. Aldığı cevapla sadece sustu Gökçe. Gözleri yeniden kapandı yavaşça. Çok yorgundu. Biraz daha uyumasına ihtiyacı vardı.

Arda, nişanlısının alnına bir öpücük bıraktı. Ardından onu rahatsız etmemek için dışarıya çıktı. Orada kimse yoktu. Ağlarken bile çekinmezdi bu yüzden. Kafası yere eğilmiş, sırtı duvara yaslı bir şekilde hüngür hüngür ağlıyordu. Bugün çok kötü bir gündü. Kabustan daha kötüydü hatta. O kadar içli ağlıyordu ki yanına gelen doktoru dâhi fark etmedi. Yavaşça seslendi ona "Arda Bey, Gökçe Hemşire'nin nişanlısıydınız değil mi?" bu çağırılma ile hemen kafasını diğer yana çevirip gözlerini sildi elinin tersiyle.

"Evet.. Evet benim buyrun." dedi. Gözleri kızarmıştı. Kadın ona anlayışla yaklaştı. "Gökçe Hemşire'nin doktoruyum. Durumu hakkında bilgilendirme yapmak istiyorum. Ameliyatı başarılı geçti. Lakin şu durumu da size bildirmek mecburiyetindeyim." deyince kaşları çatıldı Arda'nın. "Hangi durumu doktor hanım?" konuşmaya devam etti "Gökçe, hastaneye geldiğinde çok kanaması vardı. Bıçak darbesinin yüzde yetmiş beşlik kısmını rahminden almıştı. Kanamayı durduramadığımızdan rahmi alındı. Bunu kendisi iyice toparlandığında söyleyeceğiz. Ama sizin önden bilmeniz gerekliydi."

Arda sertçe yutkundu ve bakakaldı. Kafasını salladı usul usul. Yanından geçip giden kadının ardından büyük bir enkazın altına yıkılmış gibiydi tüm bedeni.

💫

Buz camlı ve demirli kapıyı kıracak kadar sert çaldı üsteğmen. Yüzü sinirden kıpkırımızı olmuş, boğazındaki damarlar ise belirginleşmişti. Kapı bu gürültülü çalışla hemen aralandı. Şaşkınca bakan kız boğazına sarılan büyük ve sert parmaklar ile ne olduğunu anlamadığından gözlerini kırpıştırdı. Onu içeriye doğru çevirdi Ulaş. Parmakları, olabildiğince sıkıyordu. "Bu işin altında sen de varsın değil mi lan!? Söyleyeceksin, o inin yerini koordinatlarıyla anlatacaksın bana!"

Selma, çırpındı ve ellerini boğazına doğru çıkarıp kurtulmaya çabaladı. "De.. Değ.. Değilim." demeye çalışıyordu. Yüzü morarmaya başlamış gözleri ise bembeyaz kalmıştı. Hınçla çenesini birbirine bastıran adam son anlarda onu serbest bıraktı. İki büküş olan hemşire derin derin nefes alıp öğürdü. Sık sık öksürüyordu. Kafasını hızla ona kaldırdı "Beni öldürecektin!" diye çığırdı yaşlarla ıslanan yüzüyle. Ona bakmaya bile tenezzül etmedi Ulaş, "Beni oraya götüreceksin! Yoksa gerçekten öldürürüm seni!"

Onun önüne koştu gözlerine bakmak için, "Ben bilmiyorum Ulaş. Yemin ederim Leyla'ya ne yaptıklarını bilmiyorum. Lider zaten kampta değildi son bir haftadır. Diğer kamplarda olan toplantılara gidiyordu. Ama seni götüreceğim. Ben sana ihanet etmedim. Etmem!" Şimdi bakışları buluşmuştu. Dişlerini bastırarak konuştu "Önce o liderini, sonra da inini başlarına yıkacağım. Andım olsun ki, onun sonu geldi."

💫

Savaş, örgütün kendisini çağırması ile kampa gelmişti akşamüstü. Liderin yokluğunda o önderlik edecekti kendilerine. Her zaman oturdukları toplantı odasında tek başına beklerken yanına Şehmus geldi suratı düşük hâlde "Baran Komutanım," dedi. Dalgın bakışları kendisine çevrilince devam etti "Şu doktoru sormaya geldim. Lider gelene kadar bekleyecek miyiz? Yoksa kafasına sıkalım mı? Bağırınıp duruyor."

Anlamaz gibi kaşlarını çattı doktor, "Hangi doktor? Sen neyden bahsediyorsun?" dedi. "Hani şu Yaylaköy'ün deli bir doktoru vardır ya. Onu derim. Lidere getirdim." bunu duyunca hızla ayağa kalktı. "Nerede şimdi?" diye sordu. Kafasını yan tarafa doğru eğdi "Diğer çadırdadır. Hastane çadırında." Olduğu yerde dolanmaya başladı Savaş, "Ben buradayken neden onu burada tutuyorsunuz!" diye bağırdı öfkeli sesiyle. Bu çıkışını anlamayan terörist bakakaldı. Ona doğru eğilip fısıldadı komutan "Ya benim olduğumu fark ederse! Derhal bırakın doktoru."

Aldığı emir işine gelmemiş olmalı ki suratı düştü "Ben doktoru lidere danışarak kampa getirdim Baran Komutan. Onu geri bırakırsam biletini bana keser. Sen görünmekten korkuyorsan liderin kendi odasına geçersin. Anahtarları bendedir." diyip cebinden bir sürü anahtarların bağlı olduğu anahtarlığı uzattı ona. Savaş, istemeyerek olsa da aldı. Onun asıl amacı Leyla'yı buradan kurtarmaktı. Şimdi yapamasa da onu gönderecekti buradan. Lider gelene kadar gitmeliydi bir an önce.

"Ben odadayım, bir şey istersen yanıma gelirsin," dedikten sonra masasın üzerindeki peştemali suratına sardı. Arkasından da kendisine tip tip bakan teröristi bıraktı.

O sırada Leyla, çadırın içerisinde dolanıyor geçirdiği her dakikada daha çok daralıyordu. Burada kaldığı her saniye onu dibe daha çok itiyordu. Kimse ona ulaşmamıştı. Bir gün olmuştu. Biliyordu ama. Buradan kurtulacağını biliyordu. "Hadi Ulaş.." diye fısıldadı gözleri dolu doluyken. Yan taraftan biri girdi çadıra. Leyla birkaç adım geri çekilerek o tarafa döndü. O..

"Selma?"

"Benim, Leyla korkma." diyen hemşire yüzündeki tül şalı boğazına doğru çekiştirdi. Doktorun gözleri fal taşı gibi açılmış, göğsü hızlı hızlı yükselip alçalıyordu. "Senin burada ne işin var?" diye fısıldadı. Kadın kendisine doğru yürüdü "Beni boşver se.." cümlesini yarıda kesti Leyla "Sen de bunlardansın!? Allah'ım aklımı kaçıracağım!" dedikten sonra saçlarını parmaklarının arasından geçirdi.

"Öyleydim!" diye diretti Selma. Şimdi göz göze geldiler "Artık değilim. Ulaş ile kampa geldik. Onu az ileride bıraktım. Seni gizlice çıkaracağım buradan tamam mı?" hiçbir şey demedi doktor. Onun doğru söylediğine inanmak istiyordu ama şüpheleri hala vardı. "Sana nasıl inanayım?" dedi çattığı kaşlarıyla. "Eğer burada kalmaya devam edersen lider seni yaşatmayacak bunu sakın unutma Leyla. Şimdi benimle gelmelisin." elini ona uzattı.

Önce kıza, sonra parmaklarına baktı. İstemeyerek de olsa elini tuttu. Hızla dışarı yürüdüler. Girişin önünde yere serilmiş, teröriste denk geldiler. Doktor kıza baktı. Onun yaptığı belliydi. Selma güven veren tebessümü ile adamın üzerinden yanına çekti onu. "Sessiz ol. Hepsi yemek molasında. Arkadan dolanacağız." diye fısıldadı. Leyla korkuyordu "Yakalanırsak.." diye sordu titreyen sesiyle. Önüne gelen perçemlerini kulağının arkasına sıkıştırdı.

"Yakalanmayacağız. Bana güven," kafa salladı doktor. Yeniden yürümeye başladılar. Her kestirme aralığında iyice etrafı kontrol ediyorlar ve öyle devam ediyorlardı. Son çıkışa geldiklerin de aynısını yaptılar ve temizdi. Koşarak geçtiler orayı. Kimse kaçtıklarını fark etmemişti henüz. Ulaş'ın beklediği kayalıklara geldiklerinde ise hızla oraya kafasını çevirdi teğmen.

Nefes nefese kalan kıza yürüdü. Gözü korkuyla sevdiği kadına kaydı. Hiç beklemeden onu göğsüne çekti. Saçlarının arasına burnunu değdirince bedenindeki tüm korku yok olmuştu an itibari ile. Büyük avuçları kızın sırtına çıkmış kolları ise belini sımsıkı sarmıştı. İkisinin bu hâlini gülümseyerek izleyen Selma sertçe yutkundu ve mırıldanır gibi konuştu "Bizi fark etmişlerdir Ulaş. Hadi hemen dönmeliyiz." ama onu duymamışlardı bile.

Leyla, adamın göğsündeyken büyük bir kalkan altındaymış gibi güvende hissediyordu. Onun titreyen elleri de sırtına çıktı. "Ulaş.." diye fısıldadı ağlamaklı sesiyle. ".. Çok korktum." Birbirlerinden uzaklaştılar biraz. Şimdi yüzleri yakınlaştı "Seni orada bıraktığım her saniye nefes alamadım ben.." dedi komutan. Leyla'nın dolan gözlerini sevdi. "Selma ile gideceksin sen. On dakikalık bir yürüme mesafe sonrası ekipler sizi karşılayacak. Güvenle köye döneceksiniz." Kaşları çatıldı doktorun "Sen? Sen nereye gideceksin Ulaş?"

Kafasını kayalıkların arkasındaki kampa çevirerek "Benim halletmem gereken bir mesele var. Onu halledip geleceğim." deyince hemen ellerini tuttu Leyla "Olmaz! Gidelim Ulaş! Lütfen. Gitme oraya." Kafa salladı. Büyük avuçlarını kızın yüzüne çıkardı. Göz göze geldiler "Bu defa can yakamayacak. Bu defa izin vermem!" bu Leyla'nın kabullenmesi için zor bir hamle olmuştu. Susan sevdiğini kendine çektikten sonra alnını öptü. "Seni hep seveceğim."

💫
Liderin lüks odasında basit bir sandalyede öylece oturuyordu Savaş. Bacağı stresle sallanıyor bakışları odada dolanıyordu. Büyük bir yatak ve iki yanında iki büyük uzun dolap vardı. Şifreli görünüyorlardı. Dikkatini çekti. Dizlerinden destek alarak doğruldu ve oraya yürüdü. Büyük olmayan bir anahtar deliği vardı, üzerlerinde.

Cebinde olan anahtarların hepsini denedi. Hiçbiri uymadı. Son bir yöntem daha kalmıştı. Diğer cebindeki uzun ince kesici çubuğu çıkardı. Boşluktan dikkatle geçirip sağ ve sol tarafa çevirdi yavaşça. Olmadı. Ama pes etmedi. Diğer tarafa doğru denedi. Bir kilit sesinin açıldığını duydu. Doğru yolda olduğunu anlayınca gözleri ışıldadı neredeyse. Bir hamleyle son kilit sesi duyuldu ve dolap kapağı kendiliğinden öne geldi.

İçinde mavi bir dosya, ve bir kamera bulunuyordu. Depolama kısmında ise bir kaset vardı. Kaşları çatıldı ve oraya gitti parmakları. Tozlanmış dosyanın en başında tanıdık bir resme denk geldi. Annesi..

"Anne.." diye fısıldadı yavaşça. Liderin kendisine verdiği fotoğraftan biliyordu yüzünü. Sonra şeffaf sayfayı hemen diğer tarafa çevirdi. Uzunca bir metin. Okudu hızlı hızlı. Gözleri hepsini tarar gibi satırlardan uçarak geçiyordu.

"Şerife Acar'ın infazı örgüt lideri Bektaş Kaya tarafından onaylanmıştır. Örgüt toplantısına katılan diğer üyeler ise bu karara evet demiş olup katılım sağlanmıştır."

Okuduğu şeyle gözleri buğulandı. İnanamadı. Bunca yıl.. Bunca sene yanında büyüdüğü bu adam annesinin katili miydi? Kulakları uğuldadı, gözlerinde şimşekler çaktı. Altındaki satırı okumaya başladı.

"Örgüte olan davasını satan Şerife Acar'ın infazı salı günü yapılacaktır. Örgüt lideri ve Şerife Acar'ın çocuğu olan Baran Acar örgütte kalacak olup, gerçek bir gerilla olarak yetiştirilmesine karar verilmiştir."

Bu defa daha büyük bir darbe indi kalbine. Babası.. Babası oydu. Babası Bektaş'tı. Yıllarca önderim dediği adamdı. Babası annesini öldürmüştü.

Titreyen ellerinden kalan dosya yere saçıldı. Kameranın kapağını araladı. Zaten içinde olan dosyadaki kaydı başlatı.. Zihninden hiç çıkmayacak anlar yürüdü gözlerine.

Üç terörist, annesi büyük bir çember içersindeyken ona silah doğrultmuşlardı. Hepsi verilen emirle kadına kurşunlar yağdırdı. Her kurşunla vücudu delik deşik olan kadın, dayanamayarak yere yığıldı ve hayattan koparıldı..

Savaş için yeni intikam savaşı en güvendiği adam için başlayacaktı.

Tüm kartlar yeniden dağıtılacaktı..

 


 

Bölüm : 24.08.2025 17:33 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...