24. Bölüm

24. Bölüm: Hain

Leddy 🥂✨️
leddyasteria

Merhaba!

 

Keyifli okumalar! 🤍

 

 

Çiçeklerim size ayrı bir selam daha vermek istiyorum. Bu bölümleri Wattpad'den kopyalayıp buraya atıyorum, içerik açısından hiçbir fark yok yani.

 

Bu konuda sizden ricam paragraflar arasında, diyaloglarda bir anlamsızlık görürseniz bana söylemeniz. Çünkü bazen istemeden de olsa hatalar oluyor ve yazılar kayabiliyor.

 

Seviyorum siziii! 🥹🩷🪷

 

---🪷🩷

 

Küçükken yere düştüğünüzde, yaralanan bir yerinizin olup olmadığına bakarken korkardınız. O zamandan beri başlayan şey canınızın acımasından korkmamızdır.

 

Bazen bir şimşeğin ani ışığından, bazen annenizin size kızmasından korkardınız.

 

Herkesin bir korkusunun olduğu kesindi. Fakat bana reva görülenden korkuncu olduğunu sanmıyordum. Sesi yankılandı kulaklarımda.

 

"Sen seç, güzelim." Elini saçımda hissettiysem de tepki veremedim. "Benimle mi gelirsin, yarın abinin ve arkadaşlarının mezarına mı gitmek istersin?" Güldü. "Tabii, bulabilirsen."

 

Birkaç dakika idrak etmeyi bekledim, diyebileceğimi düşünüyorsanız, yanılmıştınız.

 

Bana böyle bir zamanı bile tanımayacağını, sevdiğim herkesi düşünmeden öldürteceğini biliyordum.

 

Korku sardı tüm bedenimi, kalbimi. Hatta belki de parmak ucumdaki sinirleri bile...

 

Yutkunmak istedim. Onu da yapamadım.

 

"Alvina'm, inan sabaha kadar düşünceli hâlini izleyebilirim ama sana ayırabileceğim zaman kısıtlı. Bilirsin, önemli bir iş adamıyımdır."

 

"Sen hâlâ adam olduğunu mu öne sürüyorsun?" Gülümsedi salak.

 

"Ben de seni seviyorum, birtanem." Elini koluma atıp canımın acımasını umursamadan var gücüyle sıktığında da tepki veremedim. "Kalk." Dediğini yapmaktan başka bir şansım yoktu. Ayağa kalktığımda elini kolumdan ayırmak yerine beni iyice kendine çekti.

 

"Senin o elini-"

 

"Sen var ya bu korkuyla benim elimi sadece öpebilirsin, Alvina." Nefesimin tam şu anda kesilmesine ihtiyacım vardı. "Parfümün mü değişti? Beğendim." Cevap vermedim. Kendi aptallığıma yanmakla meşguldüm.

 

Şarkı sesleri kesilmişti. Duyduğum tek ses yankılanan topuklularımın boğuk sesiydi.

 

Farklı bir koridora girmiştik, beni normal bir yoldan çıkartamayacağını o da biliyordu. Dönemeçli koridorun içinde koşaradım beni de ilerletiyordu.

 

Her şey o kadar kontrolüm dışındaydı ki, tepki veremeyecek kadar anlayamıyordum.

 

Bir kapıya ulaştığımızda dışarı çıktık, kapının hemen ağzında bir araba bekliyordu. Beyaz, orta gelirli bir ailenin rahatlıkla alabileceği ve dışarıdan bakınca asla sırıtmayan bir arabaydı.

 

Beni sürükleyerek yolcu koltuğuna oturttu, kapıyı sertçe çarpıp hızlıca şoför koltuğuna yerleşti.

 

"Babama yaptıklarının hesabını sormayacağımı mı sandın, biricik kuzenim?" Sesi midemi ağzıma getirmeye yetiyordu.

 

"Babanı da seni de 40 yıl süründürecekler, Onur." Güldü.

 

"Ellerinden geleni ardlarına koymasınlar." Bana yandan bir bakış attı. Arabayı hızla ve kontrolsüzce sürüyordu, kesinlikle manyaktı. "Kolunu sıktığımı söyleseydin bırakırdım. Ne biçim morarmış." Koluma bakmadım, morardığı hâlâ acıyor oluşundan belliydi.

 

"Siktir oradan," dedim dişlerimi sıkmamak için kendimi zor tutarken. "Ne istiyorsun yine?"

 

"Öncelikle küfür etmemenle başlayalım. Benim son gördüğüm cici kıza ne oldu?"

 

"Tek sorun benim küfür etmem mi lan?" Kafasını salladı.

 

"Üzüyorsun beni." Dudaklarını büzdü. "İnsan hiç kuzenine böyle davranır mı, aşk olsun."

 

"Ne istiyorsun?" diye yineledim sorumu. Tipine baktıkça midem bulandığından yola bakıyordum. Çantam da Sıraç'ın oturduğu yerdeydi.

 

"Seni."

 

"Ciddi misin?" Gözlerimi devirdim.

 

"Son derece ciddiyim. En çok seni istiyorum. Ki bilirsin, hep isterdim."

 

"Saçmalamayı kes, Onur." Derin bir nefes aldı.

 

"Saçmalamayı kes, Onur; boş konuşma, Onur; o kız sana bakmaz, Onur; bir boka yaramıyorsun, Onur." Kafası da yerinde değildi. "Böyle diye diye hayatımın içine sıçtınız!"

 

"Senin mi hayatına sıçıldı?! Lan ben sizin yüzünüzden neler yaşadım haberin var mı?" Sinirle güldüm. "Hayatının içine sıçmışızmış! Senin derdini sikeyim!"

 

"Sen her şeyi hak ettiğinden yaşadın! O annen orospusu sağ olsun, seni çok güzel yetiştirdiği için benim de hayatıma sıçtın." Güldü. Onunki alaylıydı. "Her kız annesine çeker, derlerdi de inanmazdım. Ne de doğruymuş. Orospunun kızının iyi bir kadın olmasını beklememiz bizim hatamızmış."

 

"Desene, Sevcan yengeciğimin yolunda ilerlemişim!" Sinirden ağlayacaktım, az kalmıştı.

 

"Anneme laf etme, Alvina. Onun ismi senin ağzında kirlenemeyecek kadar güzel."

 

"Sen ne konuşuyorsun? Günah keçisi olarak beni mi seçtin yine?"

 

"Yok," dediğinde keyfi yerine gelmişti. "Ben seçmedim bu sefer, amcacığın seçti."

 

"Ne istiyor?"

 

"Çok da şaşıracağın ya da garipseyeceğin bir şey değil, meraklanma." Güldü. "Sen alışıksın amcacığının yanında esir olarak kalıp boyun eğmeye."

 

"Yavşak yavşak konuşma. Ben bir daha o hayatta yaşamayacağım."

 

"E zaten birebir aynısı olmayacak. Mesela, yanında ben olacağım." Ani bir fren yaptığında kafamı sertçe torpidoya çarptım. "Ha, bir de senin artık daha fazla zaafın var. Eskiden yalnızca kızın vardı." Gözleri kısıldı. "Sana sevme ve sevilme hakkının olduğunu düşündüren şey ne ki Alvina? Ben sana söylemiştim. Etrafındaki herkese lekelerinden bulaştırıyorsun."

 

"Birisine bile zarar verirsen seni gerçekten liğme liğme ederim, Onur. Anlıyor musun beni?"

 

"Ellerin kolların bağlı şu anda. Ne yapabilirsin?" İğrenç kokusunun arabayı doldurduğunu anladığımda camı komple açtım. Issız bir yola girdiğinde daha da hızlanmıştı. Camdan esen rüzgarın şiddetiyle saçıma gelişigüzel taktığım gül yolun kenarına uçuverdi. O bunu bile fark etmeyecek kadar hırslıydı.

 

"Sence Sıraç öğrenmeyecek mi yanınızda olduğumu?" Yine güldü.

 

"Ee, öğrenecek elbette. Evimize gittiğimiz an bizzat arayıp sen söylersin abiciğine. Bilirsin, hayatım; sevenleri ayırmayı da sevmem ben." Kasisten de yavaşlamadan geçtiğinde arabanın altını sürtmüştük. "O yüzden Oflaz'ı da arayabilirsin, bir konuşup hatırını da sorarız; fena olmaz."

 

"Neye güveniyorsun bu kadar?"

 

"Güzel soru... Bu insanların zaafları var, Alvina. Zaaf en büyük silahtır her zaman ve benim kullanırken en keyif aldığımdır. Neden bilmiyorum ama çok severim insanları sevdiklerinden vurmayı."

 

"Pezevenk olduğundandır o." Kaşları çatıldı.

 

"Düzgün konuş."

 

"Doğruları söyleyerek dediğin eylemi yeterince yerine getiriyorum." Kafasını salladı.

 

"Tetikçilerime bir mesaj atıp ben de gerekeni yapabilirim. Ne dersin?"

 

"Baban babamın elinde, biliyorsun değil mi?" Sinirleniyordu.

 

"Babanı da geberteceğim, meraklanma." Alaylı gülüşüne devam etti. "Baban biraz salak olduğu için babamın bana uçurduğu haberleri de duymuyor. Nasıl bir saflık, anlayamıyorum." Ben de anlayamıyordum. "Ne oldu? Amcacığına kavuşamayacaksın diye çok mu üzüldün yoksa?"

 

"Depresyona girecektim de son anda vazgeçtim, öyleli üzüldüm." Bir de ciddi ciddi dinliyordu. "İğrenç bir insansın ya. Gerçekten bak."

 

"Öyleyimdir," dediğinde sesi keyiften yoksundu.

 

"Ee, o yüzden seni annen de sevmezdi. Küçükken yadırgardım, biliyor musun? İnsan nasıl çocuğunu sevemezdi?" Bu kez ben alayla gülümsedim. "Büyüdükçe anladım, çok haklıymış. Zira evlat olsan sevilmeyecek bir cinssin sen Onur. Hayatta bir vasfı olmayan, şerefsiz itin tekisin."

 

"Ne yapmaya çalışıyorsun sen?" Bu dediğim her şey onu üzerdi. Üzüleceğinden söylerdim hep.

 

"Gerçekleri unutmuşsundur diye düşündüm de, hatırlatayım istedim. Fena mı oldu?" Araç daha da hızlandığında sırtım koltuğa yaslandı.

 

"Benim de sana bir şeyler hatırlatmamı istemiyorsan kapa o çeneni." Vücudumu süzdüğünde gözleri kör olsun istedim. Olmadı. "Fakat ben senin gibi konuşarak halletmem işimi."

 

"Senin hatırlatacağın hiçbir şeyde ben suçlu değildim, sen de biliyorsun. Ama benim sana hatırlatacağım her şeyin suçlusu sensin Onur." Gülümsedim. "Sevcan yengemi merdivenlerden iten de sendin, kardeşini canice öldüren de sendin."

 

"Kapa çeneni!" diye bağırdı.

 

"Kardeşin çok ağladı mı Onur? Abisiydin sonuçta. Küçücük elleriyle senden yardım bile istemiştir belki." Kızarıyordu, sinirden patlayacaktı.

 

"Sus Alvina! Canını yakacağım!" Yapmazdı. Eserdi, gürlerdi ama bana karşı yağamazdı. Ama bu diğerlerine yağmayacağı anlamına gelmiyordu.

 

Arabayı sürmeyi kesin bilmiyordu! O viraja öyle girilir miydi?

 

"Senin kullanacağın arabayı da seni de siksinler Onur!"

 

"Bağırıp durma! Canımı sıkıyorsun!"

 

"Canını da siksinler lan." Beni delirtecekti.

 

"Alvina. Benim sabrımı sınama." Konuşmaya devam edecekken beni susturdu. "Abine veda etmek istemiyorsan yap bunu." Sustum, sessizce yolu izledim. Nerede olduğumuzu da bilmiyordum nereye gittiğimizi de.

 

Çok uzun süren bir yolculuk yapmıştık. Ya da bilmiyordum, Onur'un arabayı sürememesinden diken üstünde oturuyor olmamdan da kaynaklanıyor olabilirdi.

 

Yokluğumu anlamamaları imkansızdı. Fakat yanımdaki şerefsiz öyle rahattı ki teyipten bir şarkı açmış, ona eşlik ediyordu.

 

Virajların hepsine saçma sapan giriyordu. Hepsinde bir o yana bir bu yana savrulmaktan midem ağzıma gelip duruyordu.

 

"Kusacağım," diye kendi kendime sızlanıp başımı camdan iyice çıkarttım. Ruhum sıkışıyordu.

 

Korkmuyormuşum gibi davrandığıma bakmamalıydu, delicesine korkuyordum.

 

Dediği doğruydu, bu kez bir değil birden çok zaafım vardı.

 

"Bir şey mi dedin?"

 

"Gebermen için dua ediyorum, var mı eklememi istediğin bir şey?" Niye bu kadar sakin olduğum da meçhuldü.

 

"Seni de yanımda götürmemi ekle lütfen. Ayrılamam senden."

 

"Ben öldüğümde öleceğini bilsem, şimdi kapıyı açıp atlarım." Gözlerini devirdi. "Ki cehennemin aynı kademesinde yer alacağımızı da sanmıyorum."

 

"Kendi canına bu kadar kolay kıyma fikrin beni hiç de mutlu etmiyor." Ne istediğini o da bilmiyordu.

 

"Doğru yoldayımdır o zaman, Onur." Kolay kolay midem bulanmazdı ama arabayı öyle bir sürüyordu ki her an kusabilirdim. Camdan giren soğuk da vücudumdan yeni yeni attığım gribi yeniden dürtüyordu.

 

Araba artık patika bir yola girmişti. Olabildiğince etrafıma bakıp nereye gittiğimizi anlamaya çalışmıştım ancak görebildiğim tek şey bir sürü ağaç olmuştu, onun da hiçbir faydası olmamıştı.

 

"Geldik, güzellik." Önünde durduğumuz ev küçük bir kulübe gibiydi. Birkaç odası vardı muhtemelen.

 

Kapımı açmasına müsaade etmeden kendim indim, yüzüne bile bakmadan eve ilerledim; arkamda kalmıştı.

 

Benim için yürümek fazlasıyla zordu. Her yer karla kaplanmıştı. Topuklu ayakkabılarım da hiç yardımcı olmamıştı. Çoraplarımın ıslandığını hissediyordum ama onu da umursayamıyordum.

 

"Düşeceksin, yer mermer ve kayıyor, dikkatli ol." Tipik bir bakış üstlenip yüzüne baktım.

 

"Sanane lan." Gülümsedi.

 

"Canının acımasını istemem." Evin kapısını açıp içeri girdiğinde şaşkındım. İçerisinin sıcak olmasını beklemiyordum. "Üşüme diye sobayı yaktırdım, karnın açsa mutfakta yemek de var." Hiçbir şey söylemedim. Evin her ışığı yanıyordu. "Şimdi senden bir şey isteyeceğim. Abiciğini araman gerekiyor."

 

"Gerizekalı mısın nesin sen?" Sormam hataydı.

 

"Abini arayacaksın, seni kaçırdığımı söyleyeceksin. Gerisi bende, Alvina. Merak etme, seni çok yormayacağım." Bir şey diyemedim. Zira ne dediyse yapmak da zorundaydım. Oturmam için yanını gösterdiğindeyse tam zıttına, en uzağına oturdum. "Battaniye ister misin? Üşürsün sen-"

 

"Kapa çeneni de ne yapıyorsan yap. Saçma ilginle uğraşamayacağım." Sessizce kafasını sallayıp telefonunu cebinden çıkarttı. Rehberinde kayıtlı olan bir numarayı aradığında çağrı çok geçmeden yanıtlandı.

 

"Evet." Duraksadı. "1'i kadın olsun, 4 erkek yeter." Sinirleniyordu. "Dışarıya dikeceğin adamı da sen seç bir zahmet."

 

"Merak etmeseydin, öldürmezdim seni." Gülümsedi.

 

"Elinden gelecek ölüm de zevktir, Alvina. Çok dert edinme yani." Bileğindeki saate baktı. "Neyse. Abiciğin endişelensin biraz. Sonra ararsın."

 

"Beni burada tutup ne yapmayı planlıyorsun?"

 

"Seni burada tutmayacağım," dediğinde gergindi. "Babam gelecek, seni almak için."

 

"Baban, babamın elinde."

 

"Baban akıllı ya da güçlü bir adam olsaydı sen şu an burada da olmazdın." Gülümsedi. "Demem o ki, babam oradan bir şekilde çıkacak."

 

"Tamam, beni ne yapıyorsanız yapın Onur. İnan amacınıza ulaşıp da daha fazla bir şey çalamazsınız benden." Çekip vursalardı kafama, ne iyi olurdu. "Ama sevdiklerime elleme. Senin de babanın da derdi benimle."

 

"E tamam, öyle yapıverelim." Cebinden sigarasını çıkarttı, evin içinde olmasını umursamadan içti. Almam için bana da uzattığında sadece boş boş yüzüne baktım. "Alvina'm, bu isteğini gerçekleştirmem için senin uslu durman lazım biliyorsun değil mi? Yoksa inan, ben de seni üzmek istemem."

 

"Uslu durmaktan kastın ne?"

 

"Orasını az çok biliyorsundur bence. Sonuçta yıllarca amcanla kaldın." Beni zorla kusturacaktı. "Abini arasak mı artık?" Cevap veremedim. Telefonundan bir numarayı tuşlayacakken ekranına bir çağrı düştü. "Evet?" Kaşları havalandı. "Bir saniye, bekle." Telefonun hoparlörünü açıp benim de konuşmayı duymamı istedi.

 

"Onur bey, Çağatay köşeye iyice sıkıştı. Yani merak etmeyin, mecburen babanızı bırakacak. Ha, diyelim ki bırakmadı, o zaman da devreye biz gireriz." Yutkundum.

 

"Sıraç ne alemde? Var mı ondan bir haber?" Keyifle sormuştu bunu.

 

"Olmaz mı?" dedi karşıdaki adam. "En son bir ateş gibi her yeri yakıyordu, o dereceden sinirlenmiş." Güldüğünde Onur da güldü. "Boş boş tehdit falan savuruyor."

 

"Şimdiden bu kadar sinirlendiyse birkaç gün sonrasını düşünemiyorum." Yutkunmak istedim. Olmadı. Birkaç günü geçmiştim, birkaç saat daha burada durursam delirebilirdim.

 

"Siz kızı güzel bir yere götürdüğünüzden eminsiniz değil mi? Şu an onu arayan tek kişi abisi değil." Kaşları çatıldı.

 

"Babasına ne ara söylediniz?"

 

"Babasına henüz haber uçmadı." Derin bir nefes aldı. "Oflaz." Duraksadım. "Oflaz Rajova. En az abisi kadar tepkili, sinirini anlamak için görmeniz bile yeterli."

 

Ne alakaydı? Neden sinirleniyordu?

 

"Bana bak, Serdar," dediğinde ciddiydi Onur. "O adamı bir şekilde oyala. Ben bir uçak ayarlayacağım. 2 saate ihtiyacım var." Yüzündeki gülüş şeytaniydi. "Oflaz bizi bulmaya yaklaşırsa dahi beni uğraştırmayın, kendi kafanıza kendiniz sıkın."

 

"Emredersiniz," dedi duygusuz bir sesle. "Dediğinizi yaparım ancak 2 saatten fazlasını yapabileceğimizi sanmıyorum. Ele avuca sığacak cinsten değiller."

 

"Tamam, ben uçağı halledeceğim. Sen dediğimi yap, yeter." Adamın yüzüne kapatıp başka bir numarayı tuşladı. Hoparlörü kapatmıştı. "Bana Türkiye'ye giden en yakın uçaktan 2 bilet al." Kaşları çatıldı. "Bekleyemem. 2 saat içerisinde bir uçuştan bilet ayarla." Karşıdakini dinledi. "Nasıl ayarlayacağını da mı ben söyleyeceğim? Gerekiyorsa bir yolcunun biletini alacaksın." Keyifleneceği bir şey duydu. "O bileti ayarla. Sadece bir uçak bileti değil, senin yaşama biletin de o."

 

"Gerçekten salak bir adamsın." Umursamadan üstümdeki kıyafetlere baktı.

 

"Ne güzel olmuşsun, elbisen çok yakışmış." Dudaklarını büzdü. "Ama değiştirmen gerekiyor. Bu hâlde çok dikkat çekersin."

 

"Beğeneceğini bilseydim giymezdim, Onur." Ciddi olduğumu biliyordu. Bozulması da bu yüzdendi.

 

"Koridorun sonunda bir oda var, dolaptaki kıyafetler senin için alındı; hepsi temiz ve senin bedenine göre." Başıyla koridoru gösterdi. "Git ve giyin. Çıkacağız."

 

"Bu kadar yolu neden geldik o zaman?"

 

"Sana takıntılı olan başka birileri de varmış sanırım." Anlamamıştım. "Oflaz, diyorum. Seni sevdiğini sanmıyorum." Tek kaşı havalandı. "Onun hakkında ya da örgütü hakkında bilmemen gereken bir şey mi biliyorsun sen? Aksi hâlde sana bu kadar değer vermesinin makul bir sebebi yok."

 

"Doğrudur," dedim onun hırsının aksine sakince. "Ama ne var, biliyor musun? İnsanlar sevdiklerine değer verirler." Oflaz'ın beni sevdiğini falan sanmıyordum. Maksat Onur'un keyfini almaktı. "Sen bunu yaşamadığın için bilemezsin, anlayamazsın elbette. O yüzden kızmıyorum sana, hiç sevilmemiş bir adamdan nasıl bir anlayış bekleyebilirsin ki?"

 

"Yapabildiğin tek şey beni yaşadıklarımdan vurmak."

 

"Yanlışın var, Onur. Ben seni yalnızca yaşadıklarından değil, yaşattıklarından da vuruyorum." Yanından geçip gitmeden önce alayla gülümsedim. "Eh, herkesin kaderinde yer almaz kardeşini öldürmek." Yüzü kaskatı kesildi. Bu konu her açıldığında böyleydi.

 

Arkamı dönüp dediği koridorda ilerlemeye başladığımda derin bir nefes aldım. Aynı anda yanağıma doğru süzülen yaşı parmağımın ucuyla silip odanın kapısını kapattım.

 

"Şansıma sıçayım," derken dolabı açtım. Elime gelen ilk parçalar birbirlerinden son derece uyumsuz bir badi ile eşofman oldu. Havanın soğuğunu hesaba kattığımda polarlı hırkalardan birisini de elime aldım. "Bir şey olmayacak," diye içten içe kendimi rahatlatmaya çalışsam da imkansızdı.

 

Amca beni alırsa ne yapacaktım?

 

Zorla çıktığım merdivenin tepesinden en dibe çakılırdım.

 

Kırılmadık bir kemiğim yine kalmazdı ve sanırım bu kez aynı iyileşme bende gözlemlenemezdi. Benim için hiçbir şey eskisi gibi olamazdı.

 

Göz yaşlarımı dindirmek için kendimi sıktığımdan başım da ağrımaya başlamıştı. Evde ağrı kesici olduğundan emindim ama ondan bir şey istemeyecektim.

 

Odadan çıkmak gibi bir niyetim yoktu ama içeriden o seslendi.

 

"Alvina, fermuarın falan mı sıkıştı?" Güldü. "Eğer öyleyse seslen, yardım ederim ben sana." Kusacaktım. Gerçektendi.

 

"Çıplak kalacağımı bilsem bile ellerini tenimde istemiyorum, Onur," dedim saf bir nefretle. "Senin gibi iğrenç bir adamın izleriyle yaşamak isteyeceğim son şey."

 

"Bence öyle deme. Özellikle tüm sevdiklerinin hayatı bir kelimeme bakıyorken..."

 

"Onları da bana bir şey yapmakla tehdit edeceksin, değil mi?" Onaylayan mırıltısını duydum.

 

"Onlar beni tanımıyorlar. Sana hiçbir zarar veremeyeceğimi, kıymayacağımı bilmiyorlar." Şeytan diyordu ki eline al bir biblo, kır kafasını. "Eh, ben de bundan yararlanırken büyük zevk duyuyorum."

 

"Şerefsizsin ya, ondandır." Kahkaha attı. Tam psikopattı.

 

"Şerefsizsem ne fark eder? Günün sonunda benim yanımdasın." Etrafıma bakındım. İz bırakmak için bir şeye ihtiyacım vardı ama beynim algılayamıyordu. Üstümden çıkarttığım kıyafetleri burada bırakacaktım. Yine de yeterli bir ipucu da iz de olamazdı.

 

Odada kalem bırakmayacak kadar sinsi olduğunu bildiğimden üstünkörü inceledim etrafı. Sadece bana aldığı kıyafetler vardı, hepsinin etiketi bile duruyordu.

 

"Alvina, hadi. Çıkıyoruz." Dağın başına ne diye gelmiştik o zaman? Harbiden salaktı.

 

"Niye buraya geldik o zaman?" Odaya girdiğinde kaşlarım çatıldı. Kolumdan aynı sertlikte kavrayıp yürümemi sağladığında yüzümü ekşittim.

 

"Her şeyi sorgulama." Son sürat ilerliyordu. "Abin sandığımdan hızlı çıktı. Buraya gelmesi de an meselesidir."

 

"Lan gerizekalı, direkt uçağa binseydik o zaman?"

 

"Bu kadar meraklı mısın benimle bir yere gitmeye?" Gözlerimi devirme isteğime hakim oldum.

 

"Ne demezsin." Kaşları havalanırken evden çıkıp aynı arabaya ilerliyorduk.

 

"Neden bu kadar takıldın buraya gelmemize?" dediğinde sesi meraklıydı.

 

"Bok gibi araba sürüyorsun." Kapımı açıp beni içeri iteklediğinde oturmak zorunda kaldım.

 

"Arabayı senin sürmeni, o esnada da seni izlemeyi çok isterdim ama şansına küs Alvina. O gün, bugün değil." Şoför koltuğuna yerleştiğinde aynı saçmalıkta arabayı kullanıyordu.

 

Dağda geldiğimiz yoldan geri döneceğimizi düşünüyordum ama o bozuk patika yollardan ilerleyip başka yöne gidiyordu.

 

"Üşüyorsan klimayı açabilirsin." Tip tip baktım.

 

"Saçma ilgini başka birilerine bahşet, Onur, olur mu?" Yüzündeki eğlenen ifade silindi.

 

"Neden bu denli nefret ediyorsun benden?" Gülümsedim alayla.

 

"Bir de soruyor musun?"

 

"Eğer biraz olsun beni sevmeyi deneseydin bu hâlde olmazdın." Birkaç saat önce içtiğim alkol şimdi midemi bulandırmaya başlamıştı. Sızıp kalmak istemediğimden camı açtığımda, "Miden mi bulandı?" diye sordu.

 

"Onur, biraz kapat çeneni."

 

"Neden?" dedi yeniden.

 

"Ne, neden?"

 

"Neden beni küçükken bile sevmezdin, Alvina?" Kaşlarım çatıldı.

 

"Küçükken de aptalın tekiydin. Sen 4 yaşındayken bile böyle biri olacağın belliydi."

 

"Bu benim seçimim değil. Ben de isterdim seninki gibi sıcak bir ailem olmasını." Ciddi olamazdı.

 

"O yüzden mi ailemi elimden aldınız?" Kafasını salladı.

 

"Aileni senden almayı istemezdim. Şu an bu arabada olmanı da istemezdim." Kaşları havalandı. "Bazen de kader deyip geçmek gerekir, Alvina. Senin kaderinde de benim kaderimde de böyle bir son varmış."

 

"Ben sizin yazdığınız kadere kurban gitmeyeceğim. Niye, biliyor musun? Beni seven arkadaşlarım, çıkarları için kullanmayan babam-" Derin bir nefes aldım. "Abim var benim. Senin gibi yalnız bir adam değilim, kaderimiz de sonumuz da aynı olmayacak."

 

"Ona ben karar veririm," dedi ukalaca. Artık kasabaya inmiştik. Havaalanının nerelerde olduğunu az çok tahmin edebiliyordum. "Buradan arabayı uçursam mesela." Dağın yamacındaki uçurumu gösterdi. Yanında tek tük ev vardı. "Sonumuz aynı olmuş olur." Gülümsedim.

 

"Sonumuz aynı olmaz." Sabaha kadar bunu tartışabilirdim. "Zira ben burada ölsem bile ailem mezarıma gelir, arkamdan üzülen insanlar, yasımı tutacaklar olur." Yüzüne baktım. "Söylesene, Onur. Sen ölürsen baban üzülür mü hiç?" Sessiz kaldı. Bilirdi, üzülmezdi.

 

"Sevinir," dediğinde gözleri yoldaydı.

 

"Sen onu sevmiyorsun." Kafasını salladı.

 

"Vefa borcum var, ödemek zorundayım." Kendi oğlunu da bu duruma sokabilecek bir durumdaydı.

 

"Beni de kurban olarak yanında götürmeyi mi tercih ettin?"

 

"Sen, o için çok değerlisin. Sana karşı farklı bir sevgisi var." Başım çatlıyordu. "Merak etme, seni öldürmeyecektir."

 

"Beni öldürmeyeceğini bildiğim için bu kadar gerginim zaten." Derin bir nefes verdi.

 

"Alvina, sana zarar vermesine izin vermeyeceğim." Gülümsedim.

 

"Sen önce kendini koru, Onur. Bana vereceği zarar için de izin alacağı son kişisin." Hiç takmazdı oğlunu.

 

"Bazı şeyler eskisi gibi değil Alvina. İleri gitmesine izin vermeyeceğim. Müsaade etmediğim taktirde sana bir şey yapamaz."

 

"Senin müsaade etmenle olacak şeyler değil bunlar. Anlamamakta ısrar ediyorsun." O da farkındaydı. "Onur."

 

"Söyle," dediğinde sesindeki gerginliği hissedebiliyordum.

 

"Vursun, sövsün, yıksın umrumda bile değil." Aldığım nefesim boğazımı sıkıyordu. "Senden sadece tek bir şey isteyeceğim."

 

"İste."

 

"Bana dokunmasına izin verme." Sertçe yutkundu. Bunu dememi beklemezdi. Ben de beklemezdim.

 

Denize düşen yılana sarılıyordu. Bir kez daha anlamıştım.

 

"Alvina," dedi.

 

"Onur, gerisi inan önemli değil. Ben... Ne kadar umrundadır bilmiyorum ama toparlayamam. Aynı şeyi bir daha yaşayamam." Gıcıktı, takıntılıydı ancak ondan istediğimi de yapardı Onur.

 

"Sen beni sevmezsin ama ben seni severim, Alvina. Bakma saçma şeyler söylediğime, seni sinir etmek için hepsi." Işıklarda durduğumuzda sinirleri tepesine hopluyordu. Uçağı kaçırmamak istiyordu. "Elimden geleni yaparım."

 

Engellerim, diyemedi. Yapamazdı, bilirdim.

 

"Onun bu seferki tek emeli babanı kızdırmak. Bu yolda yapabileceği şeyleri tahmin edebiliyorsundur." Kafamı salladım. "İşte bu yüzden ona yardım etmek zorundayım, Alvina. Beni yok eder."

 

"Kader deyip de geçiştirmeseydin bu hâlde olmayacaktık."

 

"Bazen insanların yaşadıkları olaylarda söz hakları yoktur, Alvina. Yaşaman gerekir ve yaşarsın. Benim hayatım da tam o cinsten." Dediklerini anlayabilmem onu sevdiğimden değildi. Telefonu çaldığına çok geçmeden yanıtladı. Yakın olduğumuz için karşıdaki sesi duyabiliyordum. "Ne oldu?"

 

"Sıraç diye bir adam, Çağatay'ı tehdit ediyor." Duraksadım. "Çağatay babanı bırakmazsa ne bok yiyeceğiz lan biz?!" Sıraç mı?

 

"Sıraç babasını niye tehdit ediyor?"

 

"Aralarındaki mevzuyu bilemem. Arayıp sayısız küfür ederek kardeşinin düştüğü durumdan bahsetmiş, Alvina'yı bulmazsa hepsinin kafasına sıkacağını da itina ile eklemiş." Güldü Onur.

 

"Biz de onun kafasına sıkarız." Kısa bir an göz göze geldik. Ciddiydi bunu söylediğinde. Az önce konuştuğum adamdan eser yoktu.

 

"Sıraç'ın kafasına sıkmak sandığın kadar kolay olmayacaktır, Onur."

 

"Bu kadar büyütmeyin şu adamı diye elli kere söyledim size." Karşıdaki adam derin bir nefes aldı.

 

"Hadi tamam, Sıraç'ı büyütmeyelim. Lan, Oflaz diye bir manyağı da peşine taktın; farkında mısın bilmiyorum ama adam hepimizi gebertmekten beter eder."

 

"Onu ilgilendiren bir mevzu yok," diyen Onur'a adamdan cevap hızlıca gelmişti.

 

"Nasıl yok? Adam kızı seviyor." Onur bana döndü, kaşları çatıldı.

 

"Seviyor mu?" dedi çenesini sıkarken.

 

"Takıldığın konu bu mu aptal?!" Adam fena korkmuştu anlaşılan.

 

"Bu."

 

"Tamam, Onur. Takıldığın konu bu olsun ki 2. planı yapma, hepimizin hayatı kaysın." Adamı daha fazla dinlemeden telefonu kapattı.

 

"Alvina." Kollarımı önümde bağlayıp başımı cama yasladım.

 

İçimi derin bir korku, onun yanı sıra da endişe sarıyordu. Yaşayacağım şeylerin aklımdan geçmesi de delirmeme yeterdi.

 

"Seni seviyor mu?" Ses vermedim. Ben de bilmiyordum. "Ben bu adamı niye hesaba katmadım," diye kendi kendine söylenerek arabayı sürmeye devam etti.

 

Yol boyunca saçma sapan bir sürü soru sormuştu. Hepsinde susmuştum. Havaalanına geldiğimizde arabayı en ücra köşeye bıraktığından dolayı bir süredir yürüyorduk.

 

"Sakın ters bir hareket yapma," dedi hemen yanımda yürürken. Cevap vermedim. "Alvina. Ailene bir şey olmasını istemiyorsan rahat dur." Yine sustum.

 

Dışarıdan bakan birisi beni mutlu, belki de güçlü bir kadın gibi görebilirdi. Aslında tam aksiydi. Ne güçlüydüm, ne de mutluydum.

 

Dizlerimin bedenimi taşıyamadığını düşünmem de bu yüzdendi. Ama biliyordum, sendelesem dahi koluma girebilirdi. Kimsenin elini tenimde istemiyordum. Bilhassa bu şerefizlerin.

 

Onur babasına nazaran daha iyi biri gibiydi. Aslına baktığımızda ise daha da karanlıktı. Onun tevazüsü sadece bana karşıydı, başka kimseye karşı bir sabrı yoktu. Az önce söylediğim şeyleri ben değil de bir başkası söyleseydi, şu an kalbi atmıyor vaziyette olurdu.

 

Güvenliğin yaptığı kontroller sonrasında uçağımızın anonsu da yapılmıştı. Burada duyduğumca uçak Antalya tarafına inecekti. Yolumuzun 5 saat kadar olduğunu biliyordum.

 

Uçağa binmek için yapılan kimlik kontrollerine ne hikmetse sadece T.C. sormuşlardı, onu da Onur bana bırakmadan söylemişti. Bunu ayarlatmaması imkansızdı, şaşırmamıştım.

 

Uçağın çok lüks bir firmaya ait olduğu söylenemezdi. Hatta eskiydi de. Yine de bu umursayacağım şeylere dahil değildi.

 

"Ayarlayacağınız uçağa," diye söylenerek merdivenleri çıkarken ben arkasındaydım. "Hepiniz tam bir fiyaskosunuz," diye söylenmesine devam etti. "İki ayrı yerden bilet alabilmişler." Bu sevinmeme sebepti.

 

Biletin birini bana verdiğinde yazan numaraya doğru ilerledim. Koltuğum cam kenarına denk geliyordu. Son derece ruhsuz bakışlarımla yerime oturduğumda zebani gibi dikildi başıma.

 

"Alvina, sakın-" Sinirle böldüm lafını.

 

"Uçaktan atlama gibi bir şansım olsaydı yapardım ama maalesef ki imkansız." Kafamı salladım. "Başka bir isteğin yoksa defol başımdan, Onur." Meyra'nın anne ve babasına yaptıkları aklıma geldikçe daha çok sinirleniyordum.

 

"Senin sağın solun belli olmuyor ya, uyardım o yüzden." Gülümsedi. "Korkarsan gelip elimi tutabilirsin."

 

"Siktir git," dedim son derece kısık bir sesle. Bu cümlemden sonra yanımdaki koltuğa orta yaşlarda bir kadın oturmuştu. Onur kendi koltuğuna ilerlediğinde kadın gülümseyerek selam verdi.

 

"Anne," dediğinde gözlerim yanındaki kadına değdi. Yaşlıydı. "Su istemiştin az önce, istiyor musun hâlâ?"

 

"Var mı yanına kızım?" Kafasını salladı.

 

"Var anne." Elindeki suyu annesine uzattığında annesi suyu içti, teşekkür etti. Onlara olan bakışlarımı fark etmiş olsalar ki kadın bana bakıp gülümsedi.

 

"Türk müsün yavrum?" Konuşacak hâlim yoktu. Başımı salladım. "Belli zaten," dedi kızının kulağına doğru. "Nerede görsem tanırım. Türk güzelliği var bu kızda." Kızının kaşları havalandığında bana bakıp gülümsedi. Annesini duyduğumu anlamıştı.

 

"Evet, güzel bir kadın." Annesi derin bir iç çekti.

 

"Kaderi güzel olsun," dedi son derece içten bir tavırla.

 

"Sağ olun," dedim kısık bir sesle. Kadın belki de lafı uzatacaktı ama dinlemedim, gözlerimi kapatıp kafamı diğer yana çevirdim.

 

Sahiden... Keşke kaderim güzel olsaydı.

 

Nasıl olmuştu bilmiyordum ama her şeye en baştan başlıyordum. Bok gibi hissettiğim bir noktadaydım.

 

Türkiye'ye girene kadar içimde sadece stres vardı. Şimdi yanına korku da eklenmişti.

 

Delicesine korkuyordum.

 

Uçak indiğinde Antalya'ya gelmiştik. Normalde çok sevdiğim bu şehirden bile nefret edebilirdim. İnerken Onur direkt yanıma gelmişti, kaçabileceğimi falan düşünüyordu muhtemelen. Burası Rusya kadar soğuk değildi, yine de sıcak da sayılmazdı.

 

"Alvina, Ankara tarafına geçeceğiz." Yüzümü ekşittim.

 

"Niye?" Lacivert bir arabaya ilerlemeye başladığında mecburen onu takip ettim.

 

"Bu uçakla geldiğimizi anlamayacak kadar aptal değiller de ondan." Arabanın kilidini açtığında yolcu koltuğunu işaret etti. Oysa bana kalsa, ondan uzak olmak için bagajda bile gidebilirdim. "Ankara'ya gideceğimizi düşüneceklerini sanmıyorum." Bu bindiğimiz araba da çok lüks değildi, dikkat çekmezdi.

 

"Kendi topuğunuza sıkacaksınız en sonunda, haberiniz yok." Gülümsedi.

 

"Bizim topuğumuza sıkılması demek senin de topuğuna sıkılması demek. Böyle bir şeyi göze alamazlar." Alsalardı da ben de kurtulsaydım bu hayattan. Aracı çalıştırdı. "Kemerini tak, beni polislerle uğraştırma. Dikkat çekmememiz lazım." Tipik bir bakış attım.

 

Aklıma Oflaz düşmüştü. O da sürekli kemerimi takmamı isterdi. Ancak onun amacı ceza yememek değil, bana bir şey olmamasıydı.

 

Niyeydi?

 

Kemeri takıp dediğini yaptığımda eğilip torpidoyu açtı. Bir yandan yola bakıyordu ama pek de güvenli olduğu söylenemezdi. Elindeki paketle geri doğrulduğunda kucağıma bir paket bıraktı.

 

"Acıkmışsındır." Bıraktığı poşette muhtemelen sandviç vardı. Karnım aç mıydı? Onu bile hissedemiyordum. Poşeti torpidoya geri bıraktığımda derin bir nefes aldı. "Güçsüz düşüp hastaneye yatmak mı tercihin?"

 

"Belki de," dedim. "Orada sizin yüzünüzü görmem en azından." Şurada ölsem yine hastaneye götürmezlerdi. Kaçarsam naparlardı?..

 

"Cehenneme dahi gitsen hep yanına olurum, hiç heveslenme."

 

"Gerçekten iğrençsin." Gülümsedi.

 

"Teveccühün." Kafasına bir tane geçirmek istiyordum. "Sıraç abiciğimiz önüne gelene bağırıp çağırıyormuş. Sanki adamlarının suçu var."

 

"Eh, tabii. Tüm suç bende olduğu için bana kızmalıydı." Nefretle baktım. "Gerizekalı."

 

"Ha, bir de senin kızıl kafa var ya." Kaşlarım havalandı. "En kötüsü de o, diyor benim adamlar. Asla laftan anlamıyor."

 

"Laftan anlamıyor dediğin konuya da bir dön, bak istersen. Kızın arkadaşını kaçırmışsın. Normal değil mi?"

 

"Normal bir insan olsaydın, cevabım her halükârda evet olurdu ancak sen normal bir insan değilsin. Senin için bu kadar endişelenebiliyor olmaları ilginç." Normal bir insan olamadığım için de beni suçluyordu, harikaydı.

 

"İlginç değil, sana yabancı duygular bunlar. Nereden bilebilirsin, nasıl anlayabilirsin karşılıksız sevilmeyi?"

 

"Karşılıksız sevenin de bayağı çokmuş anlaşılan," dedi lakayit bir tavırla. "Matt miydi neydi, o bile adamlarını peşimize salmış." O zaten Türkiye'deydi. Beni aratmak için adamlarını görevlendirmesine şaşırmadım. Severdi beni, değer verirdi.

 

"Köşeye sıkıştığında ne yapacaksın?" Kahkaha attı.

 

"İşte anlamadığın şey de bu. Sen benim yanımdayken köşeye sıkışmam." Gözlerimi dışarı çevirdim. Gün henüz aydınlanamamıştı. "Çıkış bileti gibi düşün. Ben çıkamazsam sen de yanarsın."

 

"Seninle beraber çıkmaktansa yanmayı yeğlerim." Başım müthiş seviyede ağrıyordu. Alnımı koltuğa yaslayıp bacaklarımı kendime çektim. 2 saat kadar uyusam iyi olurdu. Görünen oydu ki, uzun bir süre uykusuz kalacaktım. Bir yerlerde, bilhassa amcanın yanında uyuyakalmak istemediğimden gözlerimi kapattım. Onur'a güveneceğim tek konu buydu. Evet, dalga geçerdi ve laf arasında tiye alarak da konuşurdu ancak bana dokunmazdı, rahatsız olacağımı bildiği şeyleri yapmazdı.

 

Hafif aralık camı da kapatıp ısıtıcıyı iyice açmasıyla gözlerim tamamen kapanıyordu. Birkaç saat önce içtiğim shotların da etkisiyle derin olmayan bir uyku geçirmiştim. Derin olamasının nedeni de tetik altında durmamdandı. Kaç kere telefonla konuştuğunu da saymayı bırakmıştım.

 

Şimdi Ankara'ya iyice yaklaşmıştık. Hava da artık aydınlanmıştı. Gözlerimi bilerek açmıyordum çünkü trafiğin yoğun olduğu bir yerde sıkışmıştık.

 

"Şuradaki sandviçi ye, Alvina. Bitkin düşeceksin." Omuz silktim. Çok da umrumdaydı. "Alvina. Şu sandviçi ye."

 

"Sus, Onur." Gözlerimi tekrar kapattım ama uyumadığımı o da biliyordu. Evet, karnım açtı. Yine de bu yediğim an kusacağım anlamına geliyordu.

 

"Bak, zaten sinirim tepemde; bir de sen germe beni." Gergin olduğu zaten belliydi. Sürekli aynalara bakıyordu. Çevredeki arabaları inceliyordu.

 

"Ya yemiyorum. Neyine zorluyorsun?" Midem ağzımdaydı. "Sizin kazandığınız paradan yiyeceğime aç kalırım daha iyi."

 

"Ne yapıyorsan yap, Alvina. Yeme, içme, dediklerime de karşı gelip her şeyi daha da zorlaştır."

 

"Heh," dedim gözlerimi açmadan. "Tam da istediğim şey o."

 

"Senin de canın yanacak. Bunu da biliyorsun değil mi?" Derin bir nefes aldım.

 

"Bırak, yansın Onur. İnan artık umrumda değil." Beni gerçeksel anlamda hayattan soğutuyorlardı.

 

"Senin canını yakacak şey sevdiklerine bir şey olması. Bu umrunda mı peki?"

 

"Umrumda veyahut değil. Sanane?" Kollarımı önümde kavuşturup kendime sardım. "İşine bak."

 

"Alvina, olacak şeyler için şimdiden özür diliyorum." Gözlerimi sinirle araladım.

 

"Ne özüründen bahsediyorsun sen ya? Hayatının içine sıçtım ama bir özür dilerim hallolur falan mı?"

 

"Ben sana bir şey yapmadım, yapmayacağım da." Alayla gülebilirdim bu dediğine ancak hiç keyfim yoktu.

 

"Sevdiğim insanlara zarar verdiğinde bana bir şey yapmış olmuyor musun?" Dudaklarını büzdü.

 

"Ben de emir kuluyum. Ne deniyorsa onu yapıyorum."

 

"Onur, sus." Bu dediğimi ciddiye alıp sustu.

 

Gittiğimiz yol düzlüğünü kaybettiğinde gözlerimi araladım. Patika bir yoldaydık. Her yer ağaçlarla kaplıydı, nereye gittiğimizi tahmin edemiyordum.

 

"İleride bir dağ evi var." Keyifliydi. Camını açıp derin bir nefes aldı. "Çiftlik de denebilir. En güzel yanı havasının tertemiz olması." Anlattıklarını algılayamıyordum. Belki de canım istemiyordu. "Babam da buraya gelecek, buralarda kalacağız." Keyfini bozan şey çalan telefonu oldu. "Efendim?" Karşıdakini ciddiyetle dinledi. "Tamam." Kaşları çatıldı. "O kadar da değil." Sinirleniyordu. "Bütün adamları başlarına yollarsan biz ne yapacağız? Ya yanımıza gelirlerse?"

 

"5 tane adam taktın peşine! Neyine güveniyorsun, hiç anlamıyorum!" Konuştuğu kişi bir kadındı. Bunları bağırarak dile getirdiği için duyabilmiştim. 5 adam takmıştı peşine. Babam, Sıraç, Ares, Oflaz, Matt. "Hepsi bir araya gelirse kendi iskemleni itmiş olursun! Sadece kendini değil bizi de yakacaksın!"

 

"Senin boş tavsiyelerini dinleyecek kadar vaktim yok teyze. Git ve yaşıtların gibi davran. Benim işime de burnunu sokma." Gerçekten saygısı da yoktu.

 

"Keşke sen de yaşıtların gibi davransan be Onur." Derin bir nefes aldı kadın. "Zira yaşıtların annelerinin ölüm yıl dönümlerini unutmuyorlar!" Bir şey demesine fırsat vermeden Onur'un yüzüne kapattı.

 

"Sıçsınlar," dedi fısıldayarak. Direksiyonu sıkan ellerindeki damarlar belirginleşiyordu. "Beynime sıçayım." Sakinleşemiyordu, barizdi.

 

"Hatırlasan ne olacaktı? Gidebilecektin sanki." Küçümseyerek baktım. "Baban sana emir verecekti, yapmak zorunda kalacaktın çünkü ondan delicesine korkuyorsun. Sahiden, Onur. İnsan hiç annesinin öldüğü günü unutur mu? Ben senden de küçüktüm ama unutmam, unutamam." Yüzüne baktım. "İnsan hiç kalbinin bir parçasının kopmasını kaldırabilir mi, unutabilir mi?" Sol gözünden bir damla yaş aktı. Görmediğimi zannedip hızlıca sildi. "İstersen sabaha kadar ağla, Onur. Sen Sevcan yengeyi hak etmiyordun."

 

Bir insanı annesinden vurmak istemezdim. Yanlış bir davranıştı, onu da biliyordum ancak bu hâldeyken yaptığım ayıbı da yanlışı da düşünemeyecektim. Haksız da sayılmazdım aslında. Unutmaması gerekirdi ne olursa olsun.

 

"Biliyorum," dedi benim söylediğim cümlelere tek bir kelime ile yanıt vererek.

 

Patika yol bittiğinde karşımıza çıkan büyük sayılamayacak bir evdi. Bahçesinin etrafı bir duvarla kaplıydı. Hapishaneden farkı yoktu. Büyük, demir kapının önünde durduğumuzda arabadan indi. Cebinden çıkarttığı anahtarla kapıyı açıp tekrar arabaya bindi. Bu arada kaçabilme ihtimalimi bile düşünmüş olsa ki inerken arabanın anahtarını da almıştı.

 

Bahçeye girdiğimizde koyu gri bir ev vardı karşımızda. Kasveti en derinlerinde hissedebileceğiniz derecedendi.

 

Arabadan indiğimizde bahçenin kapısı otomatik olarak kilitlenmişti. Madem bu sistem vardı, bu salak niye anahtar taşıyordu?

 

Eve doğru ilerlediğinde bir adım gerisindeydim. Bacaklarım titriyordu, aldığım her nefes ciğerime batıyordu. Kalp ritmimin bir yükselip bir düştüğünün farkındaydım. Tercihim ve dileğim o ritmin durması ve bir daha atmamasıydı.

 

Bekledim. Yine olmadı.

 

Kapıyı açarken de ayakta zor duruyor gibi hissediyordum. Kendime güvenli bir liman bulduğum an yere yığılabilirdim. Ki bu çok imkansız geliyordu. O limana ulaşamadan gemi batardı.

 

İçeri girdiğinde başka seçeneğim olmadığı için ben de girdim. Evin içi buz gibiydi. Peteklerin önceden açılmaması da buraya geleceğimizin son anda belli olması olabilirdi. Aslında çok saat geçmişti aradan. Keşke tek sorun bu olsaydı.

 

"Niye ısınmamış acaba," diye kendi kendine söylenerek koridorda ilerledi. Evin içi bembeyazdı ama bana kapkaranlık bir yoldu. Ferah olduğu düşünülebilirdi ancak kesinlikle bunu bana hissettirmiyordu.

 

Salona girdiğinde kapıyı da açık bırakmıştı. Benim de içeri girmemi istiyordu. Reddetmedim, salona girip ondan en uzak yere oturdum. Burası da bembeyazdı, evin ruhu yoktu.

 

Elindeki telefonuyla ilgilenmeye başladı. Kaşları çatıktı, ifadesi de memnun değildi ve birisiyle mesajlaşıyor olmalıydı.

 

"Ne oldu, tehdit mesajları mı alıyorsun?" Alaylı sesime aynı düzeyde cevap verdi.

 

"Yok, babacığının istekleriyle meşgulüm." Kaşlarım havalandığında konuşmaya devam etti. "Diyor ki, babanı bırakırım ama sen de kızımı bırakacaksın. Tabii, dedim. Kızını esir tutacak değiliz ya." Güldü pis pis. "O da inandı sanırım."

 

"Sandığından zeki bir adam," dediğimde yeniden güldü.

 

"Neden bu denli bir güven var peki içinde? Kardeşine kıyamamış olamaz mı?"

 

"Kardeşi adam olsaydı, belki." Kafamı salladım. "Babam peşinizi bıraksa Aresler bırakmaz, Onur. Boşuna uğraşıyorsunuz."

 

"Kim bu Aresler ya?"

 

"Ares, Polat, Kutay," dedikçe içimde bir güven filizleniyordu. "Sıraç, Matt." Dilim varmasa da söyledim. "Oflaz."

 

"Hiçbirisinden korkmuyorum ama biri var, ondan gerçekten sırstım," derken de keyifliydi. "Kızıl olan... Pera. Ne güzel bir şey o."

 

"Peşine taktığın adamlara Oğuz da eklendi, hayırlı olsun." Oğuz'un Pera'ya ilgisi gözle görülürdü.

 

"Sen daha Sıraç'a abi demiyorsun. Ona niye güveniyorsun?"

 

"Abi demiyorum diye güvenemem mi?" Kafasını salladı.

 

"Abi demediğine göre aranızda o kadar samimiyet yok, Alvina."

 

"Aksine, Onur. Kavuşmamızdan sayılı gün geçse de ben onu yıllardır tanıyor gibiyim." Yüzüne baktım. "Öyle beklediğin, istediğin bir soğukluk yok yani aramızda. Boşuna sevinme."

 

"Beni de alın yanınıza, kardeş tablonuza katılayım." Gülen ben olmuştum.

 

"Sen katıldığın her tabloya kan taşıyorsun, Onur. Benim Sıraç ile olan tablomda yalnızca sevgiye yer var. Sen yabancısısın, bilmezsin ama insana güzel hissettiriyor." Sessiz kaldı. "Sıraç'ı aratacaktın? Vaz mı geçtin?" Kafasını iki yana salladı.

 

"Hayır. Arayacaksın, çok kötü olduğunu da söyleyeceksin ki daha çok endişelensin piç kurusu."

 

"Düzgün konuş." Tek kaşı havalandı.

 

"Her neyse. Arayacağım, berbat olduğunu söyleyeceksin ki o da bok gibi hissetsin. Sonra belki Oflaz'ı da ararsın. Malum, birazcık ayrı düşmüşsünüz, sesini falan özlemiştir."

 

"Öyle bir şey söylemeyeceğim." Gözlerini devirdi. "Hadi diyelim ki söyledim, sence senin ağzına sıçmazlar mı?"

 

"Sıçsınlar. Umrumda mı?" Telefonundan bir mesaj daha yazdı. "Benim amacım sana değil, onlara zarar vermek Alvina. O yüzden arayacaksın da, söyleyeceksin de. Zaten 2. bir seçeneğin de yok." Haksız değildi. Şu durumda yapabileceğim bir tercih hakkım da yoktu. "İyi olmadığını, onlara ihtiyacın olduğunu söyleyeceksin."

 

Aklımı deminden beri dürten şeyle duraksadım, yerimde doğrulup ona doğru döndüm.

 

"Sen bizim hangi barda olacağımızı nereden biliyordun?" O da ciddileşti.

 

"Sana, herkese güvenmemen gerektiğini daha önce de söylemiştim." Kaşlarım çatıldığında hafifçe gülümsedi. "Helen, diyorum. Kızı bilmediği bir ülkede nasıl tek başına gönderirsin? Nasıl evden kovarsın?"

 

"O mu söyledi?" diye sordum sakince. Önceden olsa söylemeyeceğini iddia eder, onu savunurdum ancak şimdi aynı şeyi düşünemeyecektim.

 

"O söyledi. Kızın damarına nasıl bastıysanız-"

 

"Onu savunacaksan kapa çeneni." Sustu. "Gerçi, savunmasan da boş konuşuyorsun ya."

 

"İnan, şu an sen daha boş konuşuyorsun. Doğum gününde kaçırılmak her insana da nasip olmaz, biliyorsun değil mi?" Kaşlarım havalandı.

 

"Kesinlikle." Kafamı salladım. "Her insana berbat bir ölümün nasip olmayacağı gibi." Ben buradan çıkamasam bile bir şekilde hesap soracaklardı.

 

"Affedersin, buna bakmam lazım." Sanki çok kibarmış gibi söylediği cümleye yüzümü ekşittim. Çalan telefonunu açtığında ne konuştuğunu duymam umrunda değildi. "Efendim?" derken ağzı kulaklarına varıyordu. Karşıdaki kişi bir küfür etti ama tam olarak anlayamadım. "Ben de seni çok seviyorum ama bu kadar sürede beni özleyebilmene şaşırdım."

 

"Siktir lan!" diye bağırdığında derin bir nefes aldım. Sıraç'dı bu. Telefonu kulağından çekip sesini full açtı. "Seni öyle bir geberteceğim ki aldığın nefesi özleyeceksin."

 

"Kız kardeşin yanı başımdayken böyle konuşabilmen de şaşırtıcı." Gözlerini bana çevirdiğinde mideme oturan bunaltı yerli yerine geçti. "Değil mi güzelim?"

 

"Sıraç." Bunu söylerken sesimin güçlü çıkması için ekstra bir çaba göstermiştim. Ancak başaramadım. Dudaklarımdan titreyerek dökülen ismi karşısında derin bir nefes aldı.

 

"Alvina," dedi yumuşak bir sesle. "İyi misin? Bir şey yaptı mı o piç?"

 

Cevap vereceğim sırada Onur parmağını dudaklarının üstüne bastırıp susmamı istedi.

 

"Alvina," diye seslendi yeniden.

 

"Piç falan, ayıp oluyor he." Güldü Onur. "Ben kardeşine prensesler gibi bakıyorum, meraklanma sen."

 

"Ne istiyorsun?" dediğinde sabrının taşabileceğinden emindim.

 

"Babamı." Tavrı yine umursamazdı. "Babana söyle, babamı versin. Bunun karşılığında da kızı yaşasın."

 

"Saçının teline zarar verirsen hepinizi teker teker siktiririm!"

 

"Bağırma kuzen, ben zaten güzelime zarar veremem." Güldü. "Ama babam verebilir, verdirebilir."

 

"Onur, sakın. Onu incitmeyeceksin. Gözünden bir damla yaş akıtırsan bitiririm seni." Onur'un gözleri koluma değdiğinde kaşları havalandı.

 

"Birazcık kolunu sıkmışım farkında olmadan. Morarmış falan. Neyse ki kırık ya da çıkık yok." Yüzüme baktı. "En azından şimdilik."

 

"Senin o elini götüne sokarım. Anlıyor musun?" Telefondan kapı kapatma sesi geldi. Fazlasıyla sertti.

 

"Kimle konuşuyorsun?" diyen kişi Oflaz'dı. Sesi uzaktan geliyordu. Ona cevap vermedi Sıraç.

 

"Onur, Alvina nerede?"

 

"Yanımda," dedi laubali bir tavırla. "Nerede olacak?"

 

"Neden konuşmuyor?" Güldü.

 

"Ben konuşmasını istemediğim için." Gerçekten dayaklıktı.

 

"Alvina," diyen kişi bu kez Oflaz'dı. Dudaklarım aralandığında Onur yine aynı hareketi yaptı.

 

"Ben bu Alvina'yı da anlayamıyorum ki. Diyorum ona, Oflaz sana değer vermiyor. Yok. Yine diyorum, abin seni sevseydi önceden karşına çıkardı. Yok." Derin bir nefes aldı. "Konuşursa canını yakacağımı bildiği hâlde size cevap vermeye çalışıyor."

 

"Ama Onur, beni en azından annem seviyordu." Bunu dediğimde uzun süre sessizlik oldu.

 

Aklıma sıçayım!

 

Sıraç. Benim abim.

 

Annesi, benim de annem.

 

Onu hiç sevmeyen annesi, beni hep en çok seven annem.

 

"Alvina," diyen kişi tekrar Sıraç olmuştu. "Bir yerinde bir şey var mı?"

 

"Şu an yok." Onur benden önce cevap vermişti. "Ama biraz sonra ne olur, bilemem."

 

"Ne istiyorsun lan pezevenk?" Oflaz bilmiyordu.

 

"Bana iki kere söyletmesenize. Babamı istiyorum, serbest bırakın onu; bu güzellik de yaşamaya devam edebilsin."

 

"Siktir oradan," derken kendime hakim olamamıştım. "O adamla aynı ortama gireceğime yaşamaya devam etmem daha iyi." Güldü yeniden.

 

"Alvina," diyen Oflaz'ın sesi ikaz doluydu. Umursamadım.

 

"O adamı Onur'a vererek beni buradan alacaksanız, almayın. Bir şekilde geberip giderim ama o bir kere daha çıkarsa-"

 

"Hiçbir şey olmayacak," dedi Sıraç. İnanmak istediğim de buydu zaten. "Sen kendine dikkat et. Yapmanı istediğim tek şey bu."

 

"Benim de sizden tek isteğim var, o adamla beni yan yana getirmeyin." Nefes almaya çalıştım. Bir el boğazımı sıkıyor gibiydi. "Kaldıramam."

 

"Ya tamam, ben ailenizden biriyim ama yine de bu kadar samimiyete gerek yok. Duygusal abi-kardeş tablonuzu benim olmadığım bir yerde yaşayın." Her şeyden keyif alıyordu sosyopat.

 

"Sen aileden biri değilsin ki Onur. Sadece öylesine birisin. Hikayedeki kötü, bir boka yaramayan o adamsın." Cümlelerimle telefonun öbür ucundan derin bir nefes verme sesi yükseldi. Bana bir şey yapacağını düşünüyorlardı. Telefonu yüzlerine kapattığında duraksadım. Endişelenmeleri için yapmıştı. Bana bir şey yaptığını düşüneceklerdi.

 

"O adam hep kazanır, Alvina. Ben de kazandım, kazanacağım da." Gülümsedi. "Bir boka yaramasam da ailenin değil, o kötü adamın yanındasın." Kaşları çatıldı. "Sana bir zarar vermeyeceğimden emin olduğun için böyle konuşuyorsun, biliyorum. Ancak sen yine de pek güvenme." Telefonu elinde döndürdü. "Bak, bir daha arıyorlar. Senin yüzünden ikinci defa konuşuyoruz."

 

"Bütün fabrikalarını, iş yerlerini patlatırım; anlıyor musun beni? Senden geriye kalan tek şey siktiğimin adı olur." Oflaz'ın sinirini ben bile hissetmiştim. Bu cümleyi bana söylese muhtemelen dediğini yapardım fakat karşısındaki ben değil, Onur gibi bir adamdı.

 

"Anlamıyorum. Alvina benim yanımdayken, yaşaması tek bir hamleme bağlıyken nasıl bu denli cesur konuşabildiğinizi anlamıyorum." Bu söylediği gerçekti, anlamazdı.

 

"Ona elini sürersen başına gelecekleri biliyorsundur diye düşünüyorum," diyen kişi Ares olmuştu. Sesini duyduğum an gözlerim anlamsızca doldu. Bana fazlasıyla güven veriyordu.

 

"Bilmiyorsa da ben ona sike sike öğreteceğim." Bu cümle Polat'dan çıkmıştı. O da ayrı bir yerimdeydi. Güvenin vücut bulmuş haliydi.

 

"Kadro kalabalıklaşıyor, Alvina. Daha var mı sevenin?" Kaşlarım havalandı.

 

"Sorunun cevabını bilmeyecek kadar mı geri zekalısın?" Dediğim normalde onu keyiflendirirdi ancak diğerlerinin de bunu duyması gerilmesine sebepti.

 

"Alvina, iyi misin?" diye soran Ares oldu. Belli etmemeye çalıştığı bir panik içindeydi.

 

"Ares, o adamı buraya göndermelerine izin verme." Derin bir nefes aldım. "Dediğimi dinleyecek tek kişi sensin, biliyorum. Beni en iyi tanıyanlardan biri de sensin. Bir daha aynı şeyleri yaşayamam, Ares."

 

"Aynı şeyleri yaşamayacaksın," diyen Sıraç oldu.

 

"Anlamıyorsunuz," dediğimde sesim artık güçsüzdü. "İkisini de tanımıyorsunuz. Onu aldıklarında beni bırakmayacaklar, aynı şeyleri yeniden yaşayacağım." Onur'un kaşları direkt çatıldı.

 

"Alvina-" diyen Polat'ın sözünü kesti.

 

"Sıraç, senin bu kardeşin de iyice kafada kuruyor he. Sen en iyisi bunu bir psikoloğa falan götür." Bana ters ters bakıyordu. Çünkü planı tam anlattığım gibiydi.

 

"Siktir oradan," dediğimde keyifle güldü.

 

"Neyse. Size bu kadar konuşma yeter." Yerinde doğruldu. "Babamı ver, kız kardeşini al Sıraç. Ha, istemezsen benimle de kalabilir. Bilirsin, hiç de şikayet etmem."

 

"Sik sik konuşma lan," dedi Oflaz. Gözlerini devirip telefonu kapattıktan sonra ayağa kalktı.

 

"Ne yersin?" Hiçbir şey yemeyecektim. "Alvina. Ne yemek yiyeceksin?" Sinirlendiği yüzündeki kızarıklıktan bile anlaşılsa da yine de cevap vermedim. "Kalk," deyip kolumdan çektiğinde mecburen ayaklandım. O sırada dışarıdan gelen araba seslerini işittim. Adamlarını buraya getirtmişti. Yapabileceğim bir şey varsa da artık yapamayacaktım.

 

Ayağa kalktığımda kolumu çekmeye çalıştım fakat izin vermedi. Peşinden sürükleyerek giderken gözü dönmüş gibiydi.

 

"Mızmız bir çocuk değilsin, öyle davranmayı kes! Seninle uğraşamayacağım!" Merdivenleri çıkarken birkaç kez tökezledim. Umursamadan yürümeye devam ettiğinde kolumun mosmor olduğundan, çarptığım yerlerimin de ona eşlik ettiğinden emindim.

 

"Onur," dedim ama duymadı bile. Uzun bir koridorda yürüyorduk. Bir kere daha aynı tınıyla seslendiysem de duymadı. "Onur!" diye bağırdım en sonunda. Adımları durduğunda kafasını çevirip bana baktı. "Ne yapıyorsun?!" Gözleri koluma -sürüklenmenin verdiği arbedede sıvanmıştı- değdiğinde yüzünü buruşturdu. Bu kez daha nazik bir tavırla bileğimi kavrayıp yürüdü.

 

"Benim sabrımı sınama, Alvina. Canını acıtmak istemiyorum." Odalardan birisinin içine beni fırlatmak misaliyle bıraktı. Telefonunu çıkartıp birisini aradı. "2 adam çıkartın yukarı, dediğim odanın kapısında beklesinler," dedi. Sanki kaçabilecektim.

 

"Sen gerçekten iyi değilsin!" Kafasını salladı.

 

"İyi olduğumu hiçbir zaman iddia etmedim." Elinde tuttuğu anahtarı havaya kaldırdı. "Odada banyo da var, minik bir buzdolabı da. Canın bir şey isterse adamlara söyle, gönderirim."

 

"Ölüm haberini istiyorum. Getirebilir mi adamların?" Yüzünü ekşitti.

 

"Aynen, ben öleyim de amcanla tek kal Alvina." Ters bir bakış attım. Beni nereden vuracağını hep biliyordu.

 

Kapıyı kapatıp üzerime kilitledikten sonra adım sesleri yükseldi. Belli etmeyip ciddiye almamaya çalışıyor olsa da başındaki bela büyüktü, büyüyecekti.

 

"Sıçarım böyle işe!" deyip yatağın ucuna oturdum. Bu yaşımdan sonra esir alınacağımı falan da düşünmezdim.

 

Bugün hep ummadığım şeyler başıma geliyordu. Ben Sıraç ve Ares'in asla anlaşamayacağını, aynı ortamda dahi bulunamayacaklarını düşünürdüm; Ares kinci bir adamdı ki Sıraç'dan da pek hazetmiyordu. İkinci ummadığım şey de Oflaz ile aynı ortamda bulunmalarıydı. Oflaz'ın benim için çabalaması, Onur ile konuşması da fazla gerçekçiydi. Anlayamıyordum.

 

Kopma noktası Helen'di. Bu kadar ileri gideceğini düşünmez, ondan asla beklemezdim. Ellerimi ağrıyan şakaklarıma bastırıp hafifçe ovaladım. Boşunaydı bu. Başımın ağrısını bitirecek bir şey yoktu şu anda.

 

Odanın içinde sinir bozucu bir aydınlık vardı. Gerildikçe geriliyordum. Her yer hastane gibi bembeyazdı. Buz gibi olan oda da o renge eşlik ettiğinden midir bilinmez içim üşüyordu.

 

Belki de hipotermi geçirip ölürdüm.

 

Belki değil, keşkeydi. Ancak bir o kadar da imkansızdı.

 

O buz gibi odada kaç saat aynı pozisyonda oturduğumu bilmiyordum. Odada bir saat yoktu. Beynim uyuşmuştu zira yorganın altına girmeyi akıl edememiştim. Odanın niye ısınmadığını anlamak için kalorifere dokunduğumda yanmadığını görmüştüm. Ya açılmamıştı ya da bilerek çalışmayan kaloriferin olduğu odaya koyulmuştum. İki ihtimal de umrumda değildi.

 

Kapı çalındığında donuk bakışlarımı yerden kaldırdım. Bir cevap vermediğimde kapı yeniden çalındı.

 

"Ne?" diye seslendiğimde ise kilidin açılma sesini duydum, ardından içeri bir kadın girdi.

 

Kadın demeye de bin şahit gerekirdi. Kaç yaşındaydı? 17? 18?

 

"Merhaba." Elinde bir tepsi tutuyordu. İçinde zincir bir fast food mağazasından alınmış hamburger, bir kase çorba ve tavuklu bir yemek vardı. "Hangisini seveceğini bilmediğim için bunları getirdim. Sevmiyorsan başka bir şey de getirebilirim."

 

"Sen kimsin?" Gülümsedi. Siyah saçlı, bembeyaz tenliydi.

 

"Işıl, ben." İsminin anlamına yakışan bir güzeliği vardı. "Bu yemekleri yemen gerekiyor. Halsiz düşersin-" Dinleyemeyecektim.

 

"Git o patronuna söyle, hiçbir şey yemeyeceğim."

 

"Bunun patronla bir alakası yok ki kimse benin patronum da değil. Bu yemekleri sana ben getirmek istedim çünkü güçlü durmak zorundasın." Benden küçük bir kız bana tavsiye mi verecekti?

 

"Güçlü durmak zorunda değilim," dediğimde kaşları havalandı.

 

"Öylesin." Kafasını salladı. "Bu cehennemden kurtulmak istiyorsan güçlü durmak zorundasın." Sesi kısık çıkmıştı.

 

"Cehennem? Sen niye buradasın o hâlde?" Gözleri dolduğunda şaşırdım. Beni daha çok şaşırtan gülümsemesi oldu.

 

"Ben buradan çıkamam. Benim kaderim de hayatım da burası. Ama senin öyle değil." Elindeki tepsiyi komodinin üstüne bıraktı. "Bu arada sen diyorum diye kızdınız mı? Kusura bakmayın, ben bazen abartabiliyorum da bazı şeyleri." Sorusunu es geçtim.

 

"Kaç yaşındasın sen?"

 

"18 oldum," dediğinde duraksadım. Burada ne işi vardı bu kızın?

 

"Neden buradasın Işıl?" Yatakta bana uzakta bir noktaya oturdu.

 

"Size yemek getirdiğim için." Resmileşmişti.

 

"Bunu sormadığımı biliyorsun." Kafasını salladı.

 

"Buradayım çünkü gidecek başka yerim de, sığınacak kimsem de yok." Gülümsedi. "Siz bunları boş verin, yemeğinizi yiyin." Cevap vermeyeceğimi anlayınca ayağa kalktı. "Bir şeye ihtiyacınız olursa lütfen adamlara beni çağırmalarını söyleyin. Size yardım etmeyi her şeyden çok isterim."

 

"Benim ihtiyacım olan hiçbir şeyi yapamazsın, Işıl." Kaşları havalandı.

 

"Yapamam, biliyorum. Ama yine de söylemek istedim, belki küçük de olsa bir faydam dokunur." Gözleri kapıya döndü. Aralıktı. "Oda neden bu kadar soğuk?" Ateşimin olmadığını anlamıştım, soğuğu sadece ben fark etmemiştim. "Kalorifer yanmıyor mu?" Kafamı iki yana salladım. "Kalın bir şeyler getirmemi ister misiniz? Üşütüp hasta olursu-"

 

"Işıl, düşüneceğim son şey bile olamaz üşütmem. Hayır, kalın bir şeyler getirmene de gerek yok." Yüzü masumdu. Diğerlerine de pek benzemiyordu. Sert bir tepki vermek, çıkışmak istememiştim anlamsızca.

 

"Üzgünüm, sizi bu hâlde görmek istemezdim." Mahçup bir haldeydi. "Hep tanışmak istemişimdir ama bu şekilde olacağını düşünmezdim."

 

"Benimle mi tanışmak isterdin? O niye, Işıl?" Gülümsedi hafifçe.

 

"Size karşı hep yakın hissediyordum kendimi, sebebini ben de anlayamıyordum." Derin bir nefes aldı. "Her neyse, ben sizi yalnız bırakayım. Tekrar söylüyorum, bir şey isterseniz lütfen seslenin." Konuşmamı beklemeden odadan çıktı. Kapıyı o kilitlememişti ancak bir başkası beklemeden kilitledi.

 

Hapis mi denilirdi, hücre mi; bilemiyordum. Komodinin üstüne koyduğu tepsiye baktım. Açılmamış bir şişe su vardı. Ayağa kalkıp suyu aldım, birkaç yudum içtim. Susamıştım. Tepsinin içinde aynı zamanda paketli atıştırmalıklar da vardı. Karnımın açlığını ya da tokluğunu bilmiyordum ancak bir lokma yediğim an kusacağım kesindi.

 

Yatağın üstüne oturduğumda omzumu başlığa yaslamıştım. Hâlâ dik duruyor olmam biri dokunsa saatlerce ağlayacağım gerçeğini değiştirmiyordu.

 

Sıktığı kolum amansızca sızlıyordu. Ben kolum diyordum ancak asıl acıyan yer kalbimdi. Helen'in yaptığını kabul etmek istemiyordum.

 

Saatlerce olduğum yerde oturmuştum. Gece geçmişti, gün yeniden doğmuştu. Bir kere yerimden kalkıp lavaboya gitmiş, geri oturmuştum. Güçten iyice düşmemek içinse paketli gıdalardan bir büskivi atıştırmıştım. Buna da mecburdum.

 

Saatler boyunca düşünememiştim bile. Beynim durmuş gibi hareketler yapıyordum. Bu da beni kendime sinirlendiriyordu.

 

Ne gelen olmuştu ne de giden. 12 saatten fazla süre olmuştu. Bu iki sebepten olabilirdi. Ya o kadar zordaydı ki beni sinir etmek için zaman ayıramıyordu ya da o açısından bir tehlike yoktu ve keyifle içkisini yumluyordu. Temennim 1. seçenekti.

 

O adamı yanıma gönderirlerse, istemememe ve onlara bunu belirtmeme rağmen bunu yaparlarsa hiçbirini affedebileceğimi düşünmüyordum.

 

Varsındı, öldürselerdi beni. En azından anneme de kavuşmuş olurdum. Bu benim için büyük bir hayaldi.

 

Hayal olarak kalacağını biliyor olmam ise kalbimi ağrıtıyor, nefes almamı zorlaştırıyordu. Muhtemelen herkes onu oğluna vermeyi mantıklı buluyordu.

 

Yalnızca Pera ve Ares'in bunu desteklemediğini de az çok tahmin edebiliyordum. Çünkü en iyi onlar biliyordu. Onunla göz göze gelip, aynı ortamda bulunmaktansa ölümü seçerdim.

 

Odanın kapısı çalındığında yerimde sıçradım. Fena dalmıştım. Bir yanıt vermediğimde kapı açıldı.

 

Işıl'dı gelen. Üstüne rahat bir eşofman takımı giymişti.

 

"Günaydın," dedi sevecen bir sesle. Başka bir zaman olsa bu dediğine gülerek cevap verebilirdim. Şu an somurtup cevap vermemem aslında bana tersti. "Ama uyumamışsınız. Yemek de yememişsiniz." Yüzü asıldı. "Yorgun düşeceksiniz." Elindeki kahvaltılık çeşitlerle dolu tepsiyi dikkatlice yatağa bırakıp gece getirdiklerini kapıdaki yarma gibi adamlardan birine verdi. Yeni tepsiyi de komodine yerleştirip karşımda dikildi. "Yüzünüz çok solgun ama bu hâlde bile güzelsiniz..." Sesinde bir hayranlık vardı, çözemedim.

 

"Onur nerede?" dediğimde dudakları büzüldü.

 

"Ben nerede olduğunu bilmem, bana söylemezler. Evde değil, gece de yoktu." Kalktı, kapıyı kapattı. Yeniden yanıma geldiğinde bu kez karşıma oturmuştu. "Oflaz diye biri varmış sanırım, bayağı pürüz çıkarmış. Ona söylenip küfür ediyordu çıkmadan öncesinde."

 

"Sen bana niye bunları anlatıyorsun?"

 

"Ben onlardan biri değilim ki." Belli oluyordu. "Bir imkanım olsa dakika durmam burada. Fakat hayat bana gülümsemeyi seçmedi, seçmez de." Cümlesinin aksine gülümsedi. "Belki de size gülümser, size açar güzel güneş."

 

"Işıl, ne zamandan beri buradasın?" Kısa bir an düşündü.

 

"9 yıl kadar olmuştur. Onur bey beni bir yurttan aldı, ne annem vardır ne de babam. Sahip çıkanım da olmayınca onun yanında kalırdım." Derin bir nefes aldı. "Beni neden aldığını falan anlamazdım ilk başlarda. Son 3 yılda net şekilde öğrenebildim." Gülümseyişi bu kez acı doluydu. "Tahmin edemeyeceğiniz kadar karanlık işleri olan bir adam. Kendini riske atacak bir şey yapamazdı, evine bir yabancıyı hizmetçi alamazdı." Kendini işaret etti eliyle. "O da kendi ayakçısını kendi yetiştirdi. Bir nevi hizmetçi gibi bir şeyim o için. Yemek yaparım, esirleriyle ilgilenirim vesaire."

 

"Ben ne diyeceğimi bilemiyorum." Yapardı. Anlattıklarının doğru olduğunun da maalesef farkındaydım.

 

"Bir şey demenize gerek yok. Ben siz dertlenin diye anlatmadım. Bu arada kusura bakmayın, ben biraz dolmuşum sanırım konuşacak insan bulunca da haddinden fazlaca konuştum." Ayağa kalkacağı sırada eline dokunup engel oldum.

 

"Bana siz deme."

 

"Nasıl istersen." Yüzüme çekingen bir bakış attı. "Ben bir şey isteyebilir miyim? Çok saçma ve kötü bir istek ama-"

 

"İste." Gözlerini ellerine çevirdi.

 

"Beni de çıkartabilir misin buradan? Söz, ben kendime bakarım. Sadece kurtulabilmek istiyorum, artık dayanacak gücüm kalmadı."

 

"Işıl," dedim ne diyeceğimi yine bilemeyerek.

 

"Ya da unut bunu. Bir de ben yük olmayayım sana." Kaşlarım çatıldı.

 

"Benim buradan çıkabileceğim kesin değilken sana da ümit vermek istemem." Elimi elinin üstünden çektiğimde yüzü daha da düşmüştü. "Çıkarsam, bu bataktan kurtulabilirsem seni de alabilirim. Ancak daha da batacağımı bildiğim bir karanlığa seni de sürükleyemem Işıl."

 

"Teşekkür ederim," dediğinde gözleri dolu doluydu. "Sen 24 yaşına mı girmiştin?" Kafamı salladım. "6 yaş var yani aramızda." Yine kafamı salladım. "Arkadaşların da var mı?"

 

"Var," dedim bu soruyu neden sorduğunu anlamasam da.

 

"Güzel bir şey, değil mi?" Eğer bana söyledikleri gerçekse onun dünyasında kimse yoktu. Yalnızdı.

 

"Güzel bir şey."

 

"Ben inanıyorum, buradan çıkacaksın ve abinin yanına geri döneceksin." Öyle umuyordum.

 

Bir şeyler daha söyleyeceği sırada aşağıdan bir ses yükseldi.

 

"Işıl!" diye bağırıyordu bir adam. "Buraya gel!"

 

"Ne oldu?" dedim sorun olup olmadığını anlamak için.

 

"Şey," deyip kaçamak bir bakış attı yüzüme. "Ben etrafı toparlayamamıştım da mutfak falan dağınıktı." Büyük bir suç işlemiş gibi davranıyordu.

 

"Bu yüzden mi çağırıyorlar seni?" Kafasını salladı.

 

"Başka bir sebebi de olabilir, ben artık tahmin edemiyorum." Ayağa kalktı. "Ben gideyim, sinirlenmesinler."

 

"Gitmezsen ne olur?" Yüzü yeniden düştü.

 

"Genelde şiddet." Kaşlarım çatıldı. Kaç yaşından beri yapmışlardı bunu ona?

 

"Ağzına sıçtım bu sefer, Işıl! Senin çöplerin yüzünden elim kesildi!" Işıl'ın gözünden bir damla yaş aktığında hızlıca sildi.

 

"Kim bu adam?" Derin bir nefes aldı.

 

"Tanımıyorum ben. Buradaki herkes birer yabancı." Kapıya doğru ilerledi. "Akşam yine yemek getiririm sana."

 

"Işıl!" Ses giderek yaklaşıyordu. Işıl yerinden sıçradı. Gelen adam kapıdakilerle konuşuyorlardı.

 

Kapıyı çaldıklarında "Gelme!" diye seslenen ben oldum. "Kapıda durun."

 

"Alvina hanım, Işıl'a söyleyin çıksın."

 

"Ben gideyim," dediğinde kafamı iki yana salladım. Canını acıtacaklardı. Masum bir kızdı, yaşı da henüz çok küçüktü.

 

"Kapıyı açmak zorundayım." Kilit aradı gözlerim. Salaklığım göz önüne geldi sonra. Kapı zaten dışarıdan kilitlenmişti.

 

Kapı açıldığında 3 adam vardı dışarıda. İkisi gençti, takım elbiselerdeydiler. Fakat biri, en arkadaki orta yaşlıydı. Doğruyu söylemem gerekirse çirkindi. Yüzünde anlayamadığım bir gariplik vardı. Elinden yere damlayan kan aşağıdan seslenenin o olduğunun tesciliydi.

 

"Ben sana kaç kere daha söyleyeceğim aynı şeyleri!" Öne doğru bir adım attığında koruma dürtüsüyle Işıl'ın önüne geçtim. "Buraya gel Işıl!" Bağırdıkça ağzındaki salyalar etrafa sıçrıyordu. Kusacaktım şimdi.

 

Kız öne çıkacağı sırada dudaklarımı araladım. "Odadan çık."

 

"E ben de bunu istiyorum zaten. Çıkacağım ve Işıl'ı da alacağım." Tek kaşım havalandı.

 

"Işıl'ı almayacaksın." Güldü, kahkaha sayılırdı.

 

"Ya Işıl. Alemsin." Yeniden güldü. "Sence bu kadın seni koruyabilecek mi? Arkasına geçmişsin bi' de." Arkamdaki kıza erişip kolunu çekiştirdiğinde genç adamlardan birine döndüm.

 

"Onur nerede?" Cevap vermediler. "Size bir soru sordum!"

 

"Alvina hanım, zorluk çıkartmayın lütfen. Kenarı çekilin, bırakın alsın kızı." Kafamı iki yana salladım.

 

"Asıl siz zorluk çıkartmayın!" Kızın kolunu tutana döndüm. "Bunun ismi ne?"

 

"Faruk," dedi genç olan.

 

"Onur geldiğinde onunla konuşmak istediğimi söyleyin. Şimdi de buradan hepiniz defolun." Bekçilerim dediğimi yapıp çıktılar ama Faruk hâlâ buradaydı. "Kızın kolunu bıraksana pezevenk!"

 

"Aynen, sana soracaktım zaten." Işıl'ı çekiştirdiğinde mecburen ona ayak uyduruyordu. Ben de peşlerinden gitmek için ileri atıldığımda kapıdakiler direkt buna engel oldular.

 

"Sorun yok," diyen Işıl'ın yüzü tam tersini iddia ediyordu. Gözlerindeki korku aşikardı.

 

Kızı odadan çıkartıp kapıyı kilitlediklerinle sadece merdiven sesini işitmiştim. Sonra kesilmişti sesler. Bu da daha korkunçtu.

 

Getirdiği kahvaltıya bir bakış attım. Nasıl yiyecektim şimdi? Yiyemezdim.

 

Aşağıda kıza ne yapacağını bilmiyordum. Engel olamıyordum. Dedikleri aklımda dolaşıp duruyordu. Genelde şiddet. Ötesi de mi vardı? Benimle aynı kaderi mi paylaşıyordu. Yutkundum. Umuyordum ki öyle değildi. Zira ne olursa olsun unutamayacağı bir kabusun içine düşmüş olacaktı.

 

Buradan çıkmak için bir nedenim daha olmuştu artık. Kurtulmak, ona da bir yardım eli uzatmak istiyordum.

 

Ve, evet. Bir bu eksikti.

 

Buradan çıkamazsam ya da çıkıp onu kurtaramazsam ağır bir yükün altında kalacaktım.

 

Kan şekerimin daha fazla düşmemesi ve bayılmamak için tepsideki peynirlerden bir dilim attım ağzıma.

 

Yatağa uzanıp bacaklarımı kendime çektiğimde kocaman bir boşluk hissi vardı içimde.

 

Beni buradan çıkartmak için sevdiklerime en ufak zarar gelse kendimi affedemezdim. Affetmek de istemezdim.

 

Aslında belki de tek hata benimdi.

 

Birilerini sevmemeli, bağlanmamalıydım. Gittiğim hiçbir yere, kimseye şanslı olmamıştım. Olamazdım. Hayatın henüz ben küçükken bana sunduklarından sonra şanslı da olamazdım iyi de. Bunu bilmek de canımı yakıyordu.

 

Pişmandım şimdi de. Hayatıma bu kadar insan almamalı, yüzlerine hiç geçmeyecek bir kan lekesi vermemeliydim.

 

Bir yandan da seviniyordum aslında. Sevilmek iyileştiriyor, sevildiğini bilmek çiçek açtırıyordu. Yani, sanırım öyle olmalıydı.

 

Peki, niye bende hep tam tersi oluyordu.

 

Bembeyaz tavana diktim gözlerimi ve düşündüm sadece. Hayatımda olan herkesi, her şeyi.

 

Şu an düşünmek yapabileceğim en iyi şeydi çünkü aksi hâlde cidden delirecektim. Gece saatleri olmuştu, yine ne gelen vardı ne giden. Onur iti de gelmemişti ki ben buna zerre üzülmüyordum.

 

Ve evet. Işıl da gelmemişti. Kıza ne yaptıklarını, ne yaşattıklarını tahmin edemez durumdaydım. İdrak edemiyordum bazı şeyleri.

 

Kapı çalındığında yerimde doğruldum. "Ne?" diye ses verdim yine. Kibarlığı da haketmiyorlardı.

 

"Geleyim mi?" İnce bir kadın sesiydi. Işıl'dı.

 

"Gel," dedim göreceğim hâlinden deli gibi korkarken.

 

İçeri geldiğinde elinde bu kez minik bir poşet vardı. Bir pizzacının paketiydi.

 

Gözlerim korkarak da olsa yüzüne doğrulduğunda derin bir nefes almayı denedim, başaramadım. Dudağı patlamıştı, masmavi gözünün altı mora dönmüştü. Yanaklarında, kollarında kızarıklıklar vardı. Bileğinde parmak izleri çıkmıştı. Berbat bir durumdaydı.

 

"Işıl," diyebildim sadece. Dediğime tepki olarak gülümsedi. Gülümsemesindi. Dudağı acıyacaktı. "Gel." Oturur pozisyona geçtiğimde yaka ucuma oturdu.

 

"Pizza sever miydin?" Elindeki poşeti tepsinin yanındaki boşluğa bıraktığında suratı asıldı. "Hiçbir şey yememişsin."

 

"Işıl," deyip nazikçe elini kavradım. "Ben... Elimden bir şey gelmediği için özür dilerim." Duymazdan gelip poşetten bir kutu pizzayı çıkarttı. İçini de açıp bir dilim çıkarttığında hâlâ yüzündeki yaralara şaşırıyordum.

 

"Yer misin lütfen?" deyip pizzayı dudaklarıma yaklaştırdığında kaşlarım havalandı. Beni düşünmeyi bırakmalıydı. Pizzayı uzatan eline kaydı gözlerim. Yara içindeydi. Diğer eline göre daha kötüydü. Kolunu hızlıca geri indirip pizzayı kutunun üstüne bıraktı. "Affedersin." Bu da niyeydi?

 

"Ne?" dedim anlamadığımı belli ederek.

 

"Elim yara olmuş, kapatıp sarmam gerekiyordu." Panikle ayağa kalktığında ben de kalktım.

 

"Oturur musun?" İkiletmedi. Hızlı adımlarla kapıdaki adamların yanına ilerledim. "İlk yardım çantası getirin."

 

"Bir şey mi oldu?" Endişelenmişlerdi hemen.

 

"Sizce olmadı mı?" Baştan aşağı süzüp bir şey olmadığına kanaat getirdiklerine sabrım taşmak üzereydi. "Kızı ne hâle getirmişsiniz, hâlâ soruyorsun! Bekleme de getir."

 

"Banyodaki dolapta var birkaç malzeme. Onlara bakın, ihtiyacınız olan ekstra bir malzeme olursa seslenmeniz yeterli." Halinden pek de hoşnut değildi. Kapıyı yüzüne çarpıp dediği dolaptan malzemeleri aldım.

 

"Başka bir yerinde yara var mı Işıl?" Alık alık baktı yüzüme. Aldığım bandajı, yara bantlarını ve merhemleri yatağın üstüne bıraktım. "Elini uzat." Harekete geçmediğinde elini kendim tutup sol elimin içine koydum. "Antibiyotikli bir krem, biraz acıtabilir." Canını acıtmamak için nazikçe sürdüm. Yara çok derin değildi ama kollanmazsa da mikrop kapardı. "Bu elini suya değdirmemeye dikkat et." Bandajı sardığımda elindeki işim bitmişti.

 

Yüzündeki yaralara da krem sürmek için gözlerimi o yöne çevirdiğimde duraksadım. Gözünden durmaksızın yaşlar akıyordu. Ona baktığımı anladığında dudakları büzülüğünde derin bir nefes verdim.

 

"Çok mu acıdı?" Yutkundu. Ağlaması da sessizdi, çekingendi. "Işıl."

 

"Teşekkür ederim," dedi titreyen sesiyle. "Çok teşekkür ederim."

 

"Ben teşekkür etmeni gerektiren bir şey yapmadım." Kafasını iki yana salladı hızlıca.

 

"İlk defa biri yaramı sardı, ilk defa kendimi iyileştirmek zorunda kalmadım." Bu dediği beni bile ağlatabilirdi.

 

"Son defa, Işıl." Yüzünü korku kaplayınca gülümsedim. "Son çünkü, ben buradan giderken seni de götüreceğim." Gülümsedi.

 

Aniden bedenime sarılmasına şaşırmam gitmeden bir de ağlamaya başlamıştı. Kollarımı gevşekçe bağladım omzuna. Canını acıtmak istemiyordum, yarası olabilirdi.

 

"Yüzüne de sürelim mi?" Geri çekildiğinde uslu uslu beni bekliyordu. Açtığım kremden parmağıma alıp yavaşça yüzüne sürdüm. Boğazındaki iz de morarmaydı, ince bir çizikti. Oraya da krem sürdüğümde gülümseyerek baktı yüzüme. Gözleri hâlâ dolu doluydu.

 

"Hadi, yemek ye biraz." Bana sürekli yemek yedirmeye çalışsa da kendisi de pek sağlıklı değil gibiydi.

 

"Bir şey sorabilir miyim?" Az önce kutunun üstüne koyduğu dilimi aldım.

 

"Sor tabii."

 

"Sana yaptıkları şey," deyip durdum. Devamına dilim ermiyordu. "Şiddetten mi ibaret?" Kafasını salladığında derin bir nefes alma isteğime engel olamadım.

 

"Şiddet. Daha ilerisi yok." Elimdeki kutuyu onun bacaklarının üstüne bıraktım.

 

"Sen de ye." Şaşkındı. Ben de şaşkındım.

 

Bir insana bu kadar çabuk inanıp kolay kandığım için şaşkındım. Ancak bana yalan söylemiş olsa dahi bir şey kaybetmezdim. Sonuçta önemli bir konudan bahsetmemiştim.

 

Çekingence bir dilim pizza aldı. Minik ısırıklar almak zorundaydı. Dudağını acıtmayı o da istemezdi.

 

"Matt kim?" Sorduğu soruyla kaşlarım çatıldı. O ne alakaydı? "Aşağıdakiler konuşurken duydum," dedi ağzındaki lokmayı çiğnerken.

 

"Ne konuşuyorlar?" Pizzayı yiyordum ama tatsız tuzsuz bir şey yiyormuşum gibi hissediyordum.

 

"Onur beyin bir gemisini mi ne ateşe vermiş. O da gemisinin ateşe verilmesinden ziyade Matt tarafından yakılmasına sinirlenmiş." Bana verdiği değerin hep farkındaydım. Bu beni şaşırtmamıştı bu sebepten.

 

"Matt, eskiden üye olduğum örgütün başındaki adam; arkadaşım da sayılır." Sıkıntı içimde gitgide büyürken sırtımı yatak başlığına yasladım. "Ne varmış gemide?"

 

"Silah, diye duydum ama emin değil kimse." Bu konulardan konuşmayı sevmediği belliydi. "Saçların ne kadar uzun." Onun saçları omuzlarından biraz aşağıda bitiyordu. "Kaç senedir kesmiyorsun?"

 

"6 yıl olmuştur." Kaşları havalandı.

 

"Bu arada ileri gidersem uyar lütfen. Ben kafan biraz olsun dağılsın diye konuşuyorum senle, insan delirecek raddeye geliyor diğer türlü." Gülümsemeye çalıştım. "Ben bir şey daha duydum ama sana söyleyip söylememem konusunda kararsızım."

 

"Söyle."

 

"Seni üzecek, hatta belki de korkutacak bir şey olsa bile mi?" Kafamı salladım. "Onur beyin babasıyla görüştüğünü söylediler." Ne?

 

"Ne diyorsun Işıl?" Gözlerini kaçırdı.

 

"Adamlar konuşurlarken duydum, doğruluk payını bilmiyorum."

 

"Ne konuşuyorlardı tam olarak?" Hatırlamaya çalıştı.

 

"Çağatay kim?"

 

"Babam," diye yanıt verdim. Gerim gerim geriliyordum.

 

"Baban mı?.." Artık ne konuştuklarını söylemesi gerekiyordu. "Sanırım baban, Onur'un babasını serbest bırakmış."

 

Kalbime saplanmadığı halde darbesini hissettirebilen bıçaktan ölesiye nefret ettim.

 

"Başka bir şey duydun mu?" Kafasını iki yana salladı.

 

Babam onu bırakmayı düşündüyse -ki bıraktığına göre düşünmüştü- kimseyi dinlemez, kafasına takmazdı.

 

Sıraç'a da, Oflaz'a da, Ares'e de, Polat'a da bir yalvarmadığım kalmıştı. O adamı yanımda istemiyordum.

 

Sadece babam ile konuşamamıştım. Ama biliyordum ya, konuşsam da fikri değişmezdi. Yine aynı şeyi yapıp hayatımın içine etmeyi seçerdi. Ona sorak iyiliğimi düşündüğünü söylerdi. Ben yaşım büyüdükçe, bazı şeyleri tek başıma atlattıkça yalnızca kendimin iyiliğimi sağlayacağını anlamıştım.

 

Ben bazı şeyleri kabullenemediğimin, sevdiğim insanlara fazla değer yükleyip yanlış kararlar aldığımın çok geç farkına varıyorum. Örnek taptazeydi: babam. Ondan beklemediğimi dahi söyleyememiştim çünkü yapardı.

 

"Hayır," diye mırıldandığımda sesimi ben bile duyamamıştım. "Yapmamış ol. Bunu bana tekrar yaşatmamış ol, baba." Işıl sessiz kaldı. Saatlerce aynı yatakta oturduk hiç konuşmadan. Ben sustukça o bana eşlik etti. En son hatırladığım şey dehşet bir şekilde uykumun gelmesiydi. Normaldi, yaşadıklarım da kolay değilken ben bir de uyumamıştım.

 

Kendi kendime uyukladığım sırada Işıl yorganı benim üstüme örtmüş, yüzüme düşen saçları kenarı çekmişti. Yatağın en ucuna onun da kıvrıldığını görmüştüm.

 

Hafif aralık perdeden içeri sızan güneşin doğmamasını yeğlerdim. Bugün beni nelerin beklediğini az çok tahmin edebiliyordum.

 

Gözlerim aralandığında yanımda masumca uyuklayan Işıl'ı gördüm. Huzurlu gibiydi. Yüzündeki morluklar kendini daha da belli etmişti. Bugün de kremini sürmesi şarttı.

 

Ayılmak için gittiğim banyoda yüzümü yıkadım, birkaç saniye öylece bekledim. Kalbim sıkışıyordu.

 

Ve asla olmasını istemediğim şey gerçekleşti. Odanın kapısı çalınıyordu.

 

Derin bir nefes alıp banyodan çıktığımda Işıl çoktan ayaklanıp ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

 

Müsait olup olmadığımı öğrenme gereği duyulmadan kapı açıldığında gördüğüm yüz yabancı değildi. Onur'du. Belki de ilk defa onu gördüğüm için sevinmiştim. En azından babası burada değildi.

 

"Günaydın, prenses." Son derece keyifliydi. "Ne de güler yüzlüsün."

 

"Zevzek zevzek konuşma." Bizi sessizce izleyen Işıl'a baktı.

 

"Bunun burada ne işi var?"

 

"Ben de aynı şeyi sana soracaktım. Masum bir kızın senin yanında ne işi var." Gülümsedi.

 

"Sen daha kendini bu bataktan kurtaramıyorsun. Bir de başkalarını dert edinme istersen." Işıl'a ters bir bakış attı. "Ne yapıyorsun sen burada?"

 

"Yemek getirmişti, ben burada kalmasını istedim." Kaşları çatıldı.

 

"Neden?"

 

"Ben sana açıklama yapmak zorunda mıyım Onur?" Işıl'a döndü yeniden.

 

"Tamam, sen değilsin ama çalışanım olarak o yapmak zorunda. Değil mi, Işıl?" Işıl'un yutkunuşunu duyan tek kişi ben değildim. "Korkma ya," dedi alaylı sesiyle. "Hadi, Alvina."

 

"Nereye?" diye sorduğumda kalbim deli gibi atıyordu.

 

"Amcan, en sevdiğin kuzenin ve sen... Güzel bir kahvaltı edelim diye düşündüm. E malum, sen yemezsen bizim de boğazımızdan geçmez."

 

"Boğazında kalsın ya, daha iyi işte." Sesimin titrememesi için verdiğim çaba bambaşkaydı.

 

"Hadi ama. Çaylarımız soğumasın," deyip moraran kolumu tuttuğunda canım acımıştı. Umursamadım. O da unutmuş olmalıydı. Yoksa canımı yakacak biri değildi. "Bilirim, çayını sıcak içmeyi seversin." Beni peşinden sürüklerken Işıl'a baktı. "Seninle sonra hesaplaşacağız." Merdivenleri indikçe korkmayı bekliyordum. Fakat hiç de beklediğim olmamıştı.

 

Omuzlarım dimdikken çenem de havadaydı. Kolumu bir kere çekip elinden kurtarmayı denemiş, başarısız olmuştum. Ki bu da canımı acıtmıştı. Bir daha da denememiştim.

 

Büyük bir salonun kapısının önünde olduğumuz belliydi. Kapının eşiğinde 4 tane adam vardı. Benden bu kadar mı korkuyorlardı sahiden?

 

Salona girdiğimizde mideme korkunç bir ağrı saplandı, zaman sanki seyrini değiştirdi.

 

Masanın başında oturan amca, gayet mutlu ve halinden memnundu. Yüzüne değil, ellerine bakmam yetmişti bana. Birkaç parmağı yoktu. Benim eserimdi.

 

"Oo, kimleri görüyorum." Sesi bile iğrençti. Başım dönüyordu. "Alvina'm! Gelsene yamacıma, niye duruyorsun uzaklarda yabancı gibi?" Onur'un kolumu sıkan eli gevşedikten sonra bileğime indi.

 

"Ben buradayım," diye fısıldadı Onur. Tekrar söylüyordum, denize düşen yılana sarılıyordu.

 

"Bana dokunmasına izin verme." Ben de engel olurdum ama burada durum farklıydı. Elimin ereceği yer sınırlıydı.

 

"Asla," dediğinde ilk defa güven veriyordu. Şaşkındım.

 

Masaya doğru yürümem için ilerlediğinde ona eşlik ediyordum.

 

"Bak, kızım. En sevdiğin kuruyemişlerden de var, büyük bir peynir tabağı da. Hangisini istersen ondan ye." Zıkkım ve kökü eksikti masada. Bulsa onları da getirirdi.

 

Onur babasının sağ yanındaki sandalyeye oturduğunda, soluna ben oturmayayım diye kendi yanındaki sandalyeyi çekti. Reddetmeden oturdum. Ondan ne kadar uzak o kadar iyiydi.

 

"Yanıma otursaysın keşke. Kokundan mahrum bırakmasaydın beni." Masanın altında kalan dizlerim zangır zangır titriyordu.

 

"Oraya güneş gelir birazdan baba. Rahatsız olmasın diye buraya oturmasını istedim."

 

"Neyse. Önemli olan aynı masada olmamız, değil mi?" Çayından bir yudum aldı. "Hadi, başlayın." Onur tabağına bir şeyler alırken öyle isteksizdi ki babasından nefret ettiğinden bir kez daha emin olmuştum. "Öyle özlemişim ki seni Alvina. Bakmaya doyamıyorum." İğrenç bir yemek yeme şekli vardı. Hepsinden ağzına bol bol tıkıyordu.

 

"Bakamayacağın günler de yakındır." Gülümsedi.

 

"Sanmıyorum. Baksana, yine aynı masadayız. Üstelik yine babanın bir hatası yüzünden. Güya beni saldıklarında seni bırakacaktık... Ah, Çağatay. Bu kadar saf olman beni yoruyor." İğreniyordum. "Uzun bir süre beraberiz artık."

 

"En kısa sürede geberip gideceksin."

 

"Ya, nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?" Salatalığı ısırıp yutmayı beklemeden konuştu. "Geberecek kişiler belli. İlk önce Ares denen adamı asacağım."

 

"O niye, baba?" Onur'a bakmadan sorusunu cevapladı.

 

"Çağatay'ı az kalsın ikna ediyordu beni bırakmaması için." Biliyordum böyle olacağını. "Alvina, kahvaltını etsene." Dinlemedim dediğini. Diğerlerine kızmakla meşguldüm. "Sana özel kuruyemiş hazırlattırdım. Yer misin?" Gözlerimi devirdim. Yemezdim. "Onur! Koysana kızın tabağına bir şeyler. Utanıyor herhalde."

 

"Ne yersin?" Sadece yüzüne baktığımda tabağıma rastgele bir şeyler bıraktı. Hiçbirini de yemek istemiyordum.

 

"Ah, Alvina'm. Seni öldürmek istesem inan daha yaratıcı yöntemler bulurum. Bu birkaç kahvaltılığa zehir koymak olmaz," dediğinde gözlerimi devirdim.

 

"Kahvaltılıklarda zehir olduğunu bilsem inan hiçbirini bırakmam, bitiririm." Kafasını salladı.

 

"Ee, yaparsın. Gururlu kızsın, bilirim. Ancak yabancı yok aramızda. İstediğin, dilediğin gibi davranabilirsin." Aç olmuş olsaydım bile iştahımı kapatmış olacaktı zaten. "Babanı aratma bana amcacığım."

 

Masanın altındaki dizim titriyordu. Sinirden miydi, korkudan mıydı; bilmiyordum.

 

"Kızın üstüne daha fazla gitme baba. Akşam yemeğini geç yemiş, acıkmamıştır bel-" Elini sertçe masaya vurduğunda yüzümde mimik oynamamıştı ama oğlu irkilmişti. Korkmadığımdan tepki vermemiş değildim. Deli gibi de tırsıyordum. Yine de onun görmesini istemiyordum, istemeyecektim.

 

"Ben ne diyorsam o olacak, Onur! Ye diyorsam yiyeceksiniz, gel dersem gelip geber dersem de gebereceksiniz!" Bağırdıkça kulağımın çınladığını inkar edemezdim.

 

"En son söylediğini tahmini ne zaman uygularsın?" dedi Onur iğneleyici bir sesle.

 

"Onur, sen benim oğlumsun. Bu geberme işi senin için geçerli değil." Onur yüzünü ekşittiğinde sandalyesini geri iteledi. Kalkacak mıydı? Tam ayaklanacağı sırada gözleri bana değdi, vazgeçti. Geri yerleştiğinde babası bize bakıyordu. "Ne o? İki kuzen iyi mi anlaşır oldunuz bir anda?"

 

"Tabii, canım ciğerimdir," dedi abartılı bir tonla.

 

"Alvina yanına gelip zorla yedirmemi istemiyorsan tabağındakileri bitir." Gözlerini yüzümde gezdirdi. "Hemen." Yapardı. Gerekirse zorla yedirirdi ama aklına geleni yapardı. O cinsten bir şerefsizdi. Dizimin üstündeki elimi titrememesi için dualar ederek masanın üstüne kaldırdım, çatalı elime aldım. Öyle sıkı tutmuştum ki baskıdan dolayı parmak boğumlarım beyazlamıştı. Ağzıma attığım şey bir dilim salatalıktı. "Şu Oflaz'a da helal olsun." Sesi tiksinir gibiydi.

 

"Ne diyorsun baba?" dedi Onur ters ters.

 

"Adamın dibiymiş, diyorum." Ne ima edecekti? "Bizim kızı çok seviyor galiba. Öyle gözü dönmüş ki bizim depoları ateşe vermiş yarım saat önce." Duraksadım.

 

"Hasar var mı?" Onur'a küçümseyerek baktı.

 

"En büyük hasar onlarda değil mi sence de? Anlaşmaya göre Alvina yanlarında olmalıydı mesela. Ama, gel görelim benim yanı başımda."

 

"Ne anlaşması?"

 

"Çağatay ile olan anlaşmamız. Gerçekten saf bir adam." Haklı olduğu tek konu bu olabilirdi. Cidden fazla iyi niyetli, kördü.

 

"Senden acısını çok kötü çıkartacaktır, baba. Çağatay değilse Oflaz var, Sıraç var. Sen farkında değilsin ama Matt bile var."

 

"O ne alaka be?" Onur derin bir nefes verdi.

 

"Alvina ile arkadaşlardı, sadece patronu değildi. Sen yine bunu da düşünmemişsindir. Bu adamların hepsi de aynı cepheden. Tek başlarına bile güçlüler, birleştiklerinde ne olacaklarını benden iyi senin bilmen lazım." Sesi sonlara doğru yükseliyordu.

 

"Ne o? Korkuyor musun yoksa?"

 

"Sen yaşayacağın kadar yaşadın ama ben henüz gencim baba. Senin kaybedecek bir şeyin de yok, olsa böyle bir şeye zaten cürret edemezdin; tam tersi de benim kaybedecek çok fazla şeyim var ki bunun en önemlisini sen de biliyorsun." Ben de bilmek, bunu kullanmak isterdim.

 

"Kaybedecek iki şeyimden biri sensin biri de itibarım, oğlum." Bu kez kendime engel olamadım, benim de sesim yükseldi.

 

"Yani kaybedecek tek şeyin var." Kaşları çatıldı.

 

"Senin dilin de bayağı uzamış. Abine falan mı güveniyorsun?" Güveniyordum. Beni burada bırakmayacaktı. "Eğer güveniyorsan, güvenme." Gülümsedi. "Nedenini de merak edersin sen şimdi. Alvina, ben çok uzun süre sonra yanıma almışım, sence gerekli önlemleri de almamış mıyımdır? Bırak seni almayı, yerini bile bulamayacaklar. Beni hafife almaman gerektiğini anlamalıydım. Kendi kafama sıkacak kadar aptal bir adam değilim, seni geri verecek kadar aptal bir adam hiç değilim."

 

"Beni bulmak ve almakla kalmayacaklar. Sizi de peşlerinden götürüp-"

 

"Ne yaparlar mesela? Anlatsana biraz. Baban gibi bir otele kapatıp hizmet mi ederler? Hadi diyelim seni bulup bizi de aldılar falan. Sence ben sonrasını düşünmemiş miyimdir? Babana bir yalvarmama bakar, Alvina. Kardeşiyim ben onun, yine kıyamaz." Göz kırptı. "Mesela Sıraç da hep seni affedebilirdi. Abi-kardeş olarak büyümüş olsaydınız."

 

"Yanlış düşünmüşsün. Bu kez seni babama bile göstermeden gebertecekler." Kafasını salladı.

 

"Boş boş hayaller kurmak yerine keyfini çıkar. Çalışma derdin yok, ev derdin yok, para derdin yok. Yaşayıp gidelim işte Alvina." Demesi ne de hoştu o için.

 

Telefonu çaldığında yana doğru kaydırdı. Muhtemelen kapatmıştı. "Onlara bir ceza vermek istiyorsan hiç düşünme, şu dakika çek vur kafama. Seninle aynı evde yaşayıp ızdırap çekmektense geberirim daha iyi." Kahkaha attığında telefondan bir ses yükseldi. Açmış mıydı o çağrıyı?

 

"Alvina," diyen kişi Oflaz'dı. Sesini duyduğumda yüzüme çizdiğim öfke maskesi silinmeyecek gibi değildi. İçim titriyordu ve evet, bunu bana yapması için ismimi söylemesi kâfiydi.

 

"Ya senin bu sevgilin neler diyor Oflaz? Yani aklıma türlü çeşit şey sokuyor."

 

"Ona elini sürmeyeceksin!" dediğinde bağırıyordu. Telefondan birkaç ses geldiğinde odaya birisinin daha girdiğini anladım.

 

"Galip!" diye bağıran Sıraç olmuştu. Amcanın bu ismini herkes bilmezdi. "Çağatay seni salmış olabilir ama ben salmayacağım, anlıyor musun beni? Seni öyle bir geberteceğim ki mezarında hiçbir uzuvun olmayacak."

 

"Bunlar hep boş tehditler, Sıraç Ladin." Çayından bir yudum aldı. "Senin kardeşin bir ölü, ben ölsem ne olacak?"

 

"Ne diyorsun lan sen?!" Keyiflendikçe keyiflendi.

 

"Diyorum ki, kelimelerinize dikkat edin. Kardeşinin yaşaması tek bir kelimeme bakıyorken siz fazla cesaret gösteriyorsunuz, yapmayın." Bana baktı. "Mesela şu an karşımda oturuyor, aynı masadayız. Onu kahvaltı etmek için burada tuttuğumu sanıyor ve yanılıyor." Derin bir iç çekti. "Oflaz, biliyor musun benim evimin manzarası pek güzel değildir. Sırf bu yüzden bile Alvina'yı size vermem. İzledikçe izleyesim geliyor." Onur'un omuzları dikleşti. O da geriliyordu. "Hele o kokusu yok mu... İçmeden sarhoş eder adamı."

 

"Beni iyi dinle, Galip!" Oflaz'ın ilk kez bu denli sinirli olduğunu duyuyordum. "Önce gözlerini sonra o burnunu götüne sokacağım. Sabret ve biraz bekle."

 

"Alvina," diyen kişi Sıraç'tı. Derin bir nefes aldım. Sesleri bile yetiyordu. "Alvina'm."

 

"Beni biraz daha buradan almazsanız bu piçi beklemeyeceğim, ben kendimi öldüreceğim!"

 

"Alvina." Bunu da Sıraç söylemişti.

 

"Sizden tek bir şey istedim değil mi? Bunu salmayın, gerekirse öldürsünler beni ama yanıma gelmesin, dedim." Sesimin titrememesi için verdiğim çaba boğazımı acıtıyordu. "Bir defalığına mahsus bencil olmamanızı istedim sizden."

 

"Seni ölüme mi sürükleseydik?"

 

"Bu yediğiniz haltın ne farkı var sanıyorsun? Aldığım nefes ciğerime batıyorken Oflaz, yaşıyor sayılıyor muyum ben?" Derin bir sessizlik oluştuğunda bozan ben oldum. "Ares nerede?"

 

"Bilmiyoruz," dedi Sıraç.

 

"Matt'in yanındadır," diye mırıldandım kendi kendime. "Yapacakları hiçbir şeye engel olmayın. Engel olacaksanız da beni tamamen kaybetmeyi göze alarak yapın bunu."

 

"Alvina, saçma-"

 

"Cümleni tamamlama, Oflaz. Benim söylediğim şey de saçma değil, onların yapacağı herhangi bir şey de. İkisi de beni sizden daha iyi tanıyorlar, ne yapmaları gerektiğini bilirler."

 

"Şimdi benim söylediklerimi ciddiye falan almazsınız ama gerçekten nasıl adamlarsınız siz?" dedi Onur. "İnsan sevdiğine böyle yapar mı? Siz Alvina'yı göre göre ateşe attınız."

 

"Haklısın, oğlum. Şu Ares midir nedir, o da az değil he. Bi' de Polat... Ne sağlam adammış. Ne söylediysem konuşmuyordu, Alvina'ya asla ihanet etmez. Bu devirde böylesini bulmak zor."

 

"O konuda şanslı Alvina. Pera'nın da hakkını yeme, baba. O da az fena değildi."

 

"Onur, kesin şunu." Umursamadı bile.

 

"İşte insan her yönden şanslı olamıyor, oğlum. Kimisinin şansı arkadaşı," yüzüme baktı. "Kimisininki babası oluyor." Onur sessiz kaldığında ben sesimi tekrar yükselttim.

 

"Desene, Onur. Sen iki yönden de oldukça şanssızsın." Kafasını salladı.

 

"O iki yönden de şanssızım, evet. Ancak şans kazanmaya yetmiyor ki Alvina." Göz kırptığında gözünü oymak istedim. "En büyük örneği şu an yanımızda olman."

 

"Zevzek zevzek konuşmayı kes," dedim oldukça nefretle bakarken.

 

"Alvina, sakin ol canım benim." Sıraç ve Oflaz'ın aynı anda küfür ettiklerini duydum. "Fazla sinir bünyene de zararlı. Ben hiç ister miyim, zarar gör?" Sesi iğrenç olabilir miydi bir insanın? "Beni iyice dinleyin, Rajova ve Ladin. Bana verdiğiniz her hasarı misliyle Alvina'dan çıkartırım. Yapamam sanmayın, aklınızın ermeyeceği cinsten şeyler yaparım."

 

"Sen de beni iyice dinle." Sıraç'tı konuşan. "Kardeşimin saçının tek bir teline zarar verirsen seni öyle bir yakarım ki, o zaman görürsün akıl ermeyecek cinsten şeyleri."

 

"Elimde kabarık bir dosyan var, Galip." Bu kez Oflaz'dı. "Polise versem minimum 136 yıl yatarın var." O dosyaya nasıl ulaşmıştı? "Bu durumda ayağını denk alması gereken-"

 

"Ayağını denk alması gereken kişi yine sensin. Sizsiniz. Verin dosyayı, polisler buraya gelmeden Alvina'yı yok ederim, tek bir izini bulamazsınız. Gireyim bir hücreye, inanın umrumda olmaz. Ama karanlığa giden tek kişi ben olmam. Ben yanarsam hepiniz yanarsınız."

 

"Dosyayı verin," dediğimde evdekilerin kaşları çatıldı. "O hapise, ben mezara. En azından rahata-"

 

"Alvina," diyen Oflaz'ın sesinde besbelli ikaz vardı. "Mezara falan girmeyeceksin."

 

"Hayır, Oflaz. Mezara gireceğim." Derin bir nefes verdim. "Onun yaptığı her şeyi bilirim, kanıtlarına da teker teker sahibim. Zaten ben bu kadar çok şey biliyorken beni yaşatmayacak. Bakmayın sizi tehdit falan ettiğine. İçini biliyorum ben o itin. Bir gün sıkılıp önce beni, sonra kendisini vuracak."

 

"Zeki kadının hâli de bir başka oluyor," dedi pişkince. "Aranızda akıllı olan tek kişi Alvina, farkındasınız değil mi?"

 

"Baba, abartmayın ve kapatın artık şu telefonu." Bence de kapatsınlardı.

 

"Doğru söyledin oğlum. Alvina'cığımın en sevdiği omletten yaptırdım, soğursa yemek istemez." Ben yumurta yemezdim. O kadar tanımıyordu.

 

"O omlet yemez baba. Patates tercihidir." Bunu Onur'dan duymayı beklemezdim.

 

"O omleti de senin götüne sokmazsam," dedi Sıraç gergince. "Şerefsiz it."

 

"Hadi, Alvina. Yiyelim yemeğimizi." Sandalyeyi sertçe geri iteklediğimde salondaki korumalar bana doğru yaklaştı.

 

"Yaklaşma," diye birini terslediğimde oldukları yerde kaldılar. "Senin helvan kavrulana kadar bir şey yemeyi düşünemiyorum." Sinirleniyordu, umursamadım. "O gün gelsin, söz yerim yemeğimi." Merdivenlere doğru ilerlediğimde adamlardan birine döndü.

 

"Eşlik edin."

 

"Bana bak." Tutmaya çalıştığı kolumu çektim. "O elini kırdırtma bana." Onur'a baktım. "Şu köpeklerini çek yolumdan, Onur!"

 

"Sence bu evde benim sözüm geçiyor mu Alvina?" Yüzümü ekşittim.

 

"Pardon. Ben senin karar verme yetin olmadığını unutmuşum." Galip'e bakmadım bile.

 

"Sıraç, şu kardeşini bir uyar, azarla yani. Böyle benim sabrımı sınadıkça iyi şeyler olmayacak."

 

"Senin yaşadığın bir dünyada iyi şeylerin olması zaten imkansız. Hiç kafana takma." Yüzüne bakmadan mosmor olduğunu biliyordum.

 

"Bir süre daha idare edeceğiz birbirimizi, yapacak bir şey yok." Yapacak çok şey vardı da işine gelmiyordu.

 

"Bu telefon niye hâlâ açık, baba?" Yeni fark etmiş gibi şaşırdı.

 

"Belki bir şey söylerler, diye." Bunu ben de merak ettiğimden basamağın birinde durmuştum.

 

"Ben söyleyeceğimi söyledim, Galip. İstediğimi yapmazsan, yaptıklarımı izlemek zorunda kalacaksın." Oflaz ne yapabilirdi? "Kabulün müdür?"

 

"Bana verdiğiniz her zarara karşın bir hasar. Kabulün müdür?" Sert bir kapı çalma sesi geldi oldukları evden.

 

"Yanılmamışsın," diyen Polat'dı.

 

"Duydun mu, Galip? Anlıyorsun beni, değil mi?" Ne olmuştu? "Elimde öyle büyük bir şey var ki, yaşamak senin için bir ceza olacak ve biz de bunu keyifle izleyeceğiz." Sıraç lafa atıldı.

 

"Yanımızda Alvina da olacak."

 

"Prensip meselesi olarak yersiz tehditler kabul etmiyoruz," dedi Onur. Şu an yanyana olsalardı fena dayak yerdi. Merdivenleri çıktığımda peşimdelerdi. Neyse ki benim için ayrılan odaya girmiyorlardı.

 

Kendimi yatağın üstüne attığımda elim boğazıma gitti. Nefesim daralıyordu. Güç bela kalkıp odanın camını açtım, hava almak adına başımı pencereden çıkarttım. Temiz hava, güzel bir oksijendi ve ne yazık ki bu bile iyi gelmiyordu.

 

Havanın buz gibi olması şiddetle hapşırana kadar beni fazla da alakadar etmemişti. Pencereyi kapatıp odadaki berjerin üstüne oturdum. Burada hasta olursam bir de kendime baktırmak istemiyordum. Çünkü biliyordum, ellerine düştüğüm an bunu kullanırlardı.

 

Kollarımı önümde bağlayıp çaresizce bekledim. Başka yapabilecek bir opsiyonum da yoktu. Aslında odada çaşitli makyaj malzemeleri, bakım ürünleri ile dolu olan bir çekmece vardı. Diş macunu ve fırçası dışında hiçbirine elimi sürmemiştim.

 

Dalıp bakınırken aklıma gelen şey ise yeterince gerilmemişim gibi daha da germişti beni. Regl olmama pek bir şey kalmamıştı. Bir de onu çekemeyecektim.

 

Daha fazla burada oturursam popom yapışacaktı. Gece olmuştu. Uyuyamadığım için başım ağrıyor, başım ağrıdığı için de uyuyamıyordum. Odamın önündeki kapıda bile çok tuhaf bir sessizlik vardı. Bahçedeki herkes rahattı. Hatta bazı adamlar birbirlerine telefondan bir şeyler gösterip gülüyorlardı.

 

Aklım sürekli ne yaptıklarındaydı. Kendi canımın tehlikesinden ziyade onların zarar görmelerinden korkuyordum.

 

Geçtiğim yatakta başımı yastığa koyduğumda uyku daha da bastırmıştı ve ben buna daha fazla karşı koyamayacaktım. Birkaç gece uyuyamamamın yanı sıra yaşadıklarımın ağırlığı da beni yoruyordu.

 

Ertesi gün olup uyandığımda yaptığım ilk şey saate bakmak oldu. Gecem gündüzüme karışmıştı. Neredeyse akşama kadar uyumuştum. Üstümdeki boş vermişlik ve akışına bırakmışlık gereksiz bir uykuyu da doğurmuştu.

 

Üstümde örtülü olan örtüye çatık kaşlarla bakarken aklımdan türlü çeşit senaryo geçmişti. Neyse ki hiçbiri değildi. Yanıma Işıl gelmiş olmalıydı. Komodinin üstüne yine kahvaltılık bir şeyler bırakmıştı. Ağzıma bir tane badem atıp ayağa kalktım. Her yerim ağrıyordu.

 

Banyoya girip saçımın başımın hâline baktım. Gözlerim de burnum da elma gibi kıpkırmızıydı. Avcuma aldığım suyu yüzüme çarpıp ayılmayı denedim.

 

Buradaki 3. gündüzümdü. Ama bana sorsanız değil 3, 33 yıl geçmişti.

 

İçim daralmaya, kalbim sıkışmaya başlıyordu artık. Ne yapacaktım? Esir gibi yaşamaya devam mı edecektim?

 

Gözlerim dolabın çekmecesinde -diş macununu alırken- gördüğüm jiletlere takıldı. İntihar etmemi bile o kadar umursamıyorlardı ki.

 

Elim çekmecenin kulbuna kadar uzandı ama açamadım. Sanki bir güç buna engel oldu. Bilirdim, açsaydım o çekmeceyi şah damarımı keserdim. Tam damarımın üstüne elimi bastırdığım sırada odanın kapısı çalındı.

 

"Ne?" dedim banyodan çıkıp yatağın yanına giderken. Kapı açıldığında içeri Işıl girdi. Üstünde siyah bir eşofman takımı vardı. Sanırım rahat olmayı fazla seviyordu.

 

"Ben gelemedim hiç, özür dilerim. Akşam yemeğinde de hazır almak zorunda kal-"

 

"Bana hizmet etmek zorunda değilsin." Gözleri kapıya baktığında kapatamayacağını anlayıp ben ilerledim. Sertçe kapattığımda adamlar dümdüz baktılar.

 

"Ben içimden geldiği için yapmak istiyorum. Sanki 3 günde eriyip bittin, hâline bak." Omuz silktim.

 

"İnan, umurumda bile değil." Yatağa oturduğumda o da en ucuna yaklaştı. Oturup oturmamak arasında kaldığında elimi yatağın üstüne iki kez vurup oturmasını istedim. "Işıl, var mı bir gelişme?"

 

"Var." Gözlerimdeki umutu görmüş olsa ki morali bozuldu. "Ancak ben bilmiyorum. Onur'un da, Galip'in de yüzünden düşen bin parça. Çoğu zaman evde değiller. Evdeyken ise sürekli telefonda konuşuyorlar, agresifler."

 

"Senin bana söyleyeceğini tahmin etmişlerdir." Kafasını salladı. "Benimkiler sağlam oynuyor o zaman." Gülümsedi.

 

"Sadece sağlam değil, çabuk da oynamaları gerekiyor." Biliyordum. "Bu adamların bir sınırı ya da sabrı yok."

 

"Farkındayım ama elimden bir şey de gelmiyor, Işıl." Yüzü düştü.

 

"Ben seni daha fazla üzüp panik yapmak için söylemiyorum, yanlış anlama lütfen." Niye bu kadar ince düşünceliydi? "Ha bir de.. Şöyle bir şeyler duydum. Galiba büyük bir akşam yemeği vereceklermiş. Çoğu ünlü iş insanını, önemli habercileri ve magazincileri de toplayacaklarmış."

 

"Nerede?" dediğimde dudakları büzüldü.

 

"Yakın bir tarihte yapacaklar. Eğer bu evde olsaydı çoktan aşçılara haber vermiş olurlardı, organizasyon şirketi de bugünden başlardı işe."

 

"Bu evde değil ama nerede olduğunu da bilmiyorsun?"

 

"Evet," dedi onaylayarak. "Muhtemelen fazla uzakta olmayan bir yer ayarlatmışlardır."

 

"Neden böyle bir şey yapıyormuş?"

 

"Nedenini de bilmem," dediğinde sesi yine mahçuptu. "Ancak buraya sizin de davet edileceğinizden neredeyse eminim."

 

"Ne?" dedim. "Ben ne alaka?"

 

"Bu sabah erkenden bir tasarımcının elbisesini almışlar. Ayakkabısı, o elbiseye uygun makyaj malzemeleri ve çantasını da ayarlatmışlar. Elbiseyi giyinme odasına ben astım, senin bedeninle de boyunla uyuşuyor." Derin bir nefes aldım.

 

"Sağ ol, Işıl. En azından bazı şeylerden haberin oluyor." Gülümsedi.

 

"Biraz olsun yardımcı olabiliyorsam bilin ki dünyanın en mutlusu falanımdır." Neşesi beni de burukça gülümsetti.

 

"Seni de çıkartacağım bu bataklıktan, Işıl." Göz pınarında yaşlar hazır bekliyor olmalıydı. Bir damlası süzüldüğünde hızlıca sildi.

 

"Teşekkür ederim." Ayağa kalktı. "Yokluğumu fark etmesinler. Akşam yemeğini birazdan getireceğim."

 

"Gerek yo-" Kaşları çatıldı.

 

"Lütfen aksini söyleme." Odadan çıktığında yine yalnız kalmıştım. Kollarımı dizlerime bağlayıp öylece oturmaya devam ettim.

 

Dışarıda kar yağışı başlamıştı. Fırtınanın etkisiyle güzel taneler cama vuruyordu. Daha iyi görebilmek, kafamı biraz olsun dağıtmak için camın kenarındaki berjere oturdum yeniden.

 

Helen gerçekten söylemiş olabilir miydi? Önceden olsa, gözümle görsem bile inkar ederdim. Şimdi ise onun yapma ihtimalinin olduğunu maalesef ki biliyordum. Belki de dediği gibi, evden çıktıktan sonra sinirlenip yapmıştı.

 

Yine ne kadar süre geçtiğini anlayamadım. Odanın duvarında asılı olan saat de durmuştu. O yüzden zaman algım da kaybolmuştu.

 

Parmaklarımla oynarken başımı koltuğun kenarına yasladım. Buradan çıkabilirsem -ki buna artık inanmıyordum- ne yapacağımı da bilemiyordum.

 

Doğruyu söylemem de gerekirse beni zerre kadar dinlememelerine kırılmıştım. Onlar ben nefes aldıkça yaşadığımı düşünüp yanılıyorlardı. Tam aksi olduğumu söylediğimde ise umursamamışlardı.

 

Pera başta olmak üzere Ares'in, Polat'ın desteklemediği bir eylem olduğunu tahmin edebiliyordum. Matt de benden yana olmalıydı. O hâllerimi o da iyi bilirdi.

 

Düşünce okyanusu mu demeliydi? Minik düşünceler dalgalar hâlinde birleşip devasa oluyorlardı. Altından kalkamayacağım bir yükle savaşıyordum.

 

Kapı yine çalındığında akşam oluyordu. Kar yağan yerler beyaza bürünmüştü.

 

"Gel." Başka bir şey deme şansım da yoktu. Işıl'ın gelmiş olması ise iyi haberdi. Diğerlerinin yüzünü görmeyecektim en azından.

 

Elindeki tepside bir kâse çorba, yanında ise tavuk olduğunu düşündüğüm bir yemek vardı.

 

"Bu pencereler bozuktu, oda buz gibi olmuş." Olabilirdi. Hissetmemiştim. "Odanı değiştirmeleri lazım."

 

"Önemi yok." Tepsiyi dizlerime koymaya yeltendiğinde dik bir pozisyona geçtim. "Sağ ol," dediğimde de yüzüm asıktı.

 

"Ne demek," dedi gülümseyerek. "Mercimek çorbası, sever miydin?" Kafamı sallayıp çorbadan bir kaşık aldım. Yemem için gözümün içine bakıyordu.

 

Bir gün Oflaz'a çorba yaptığım aklıma geldiğinde derin bir nefes aldım. O da mercimek çorbasıydı. Ki ben o gün Sıraç ile de konuşmuştum.

 

"Ben yalnız kalmaman için daha çok gelmeye çalışıyorum ama gelemiyorum. İzin vermiyorlar." Gülümsemeye çalıştım.

 

"Sen kendini tehlikeye atacak bir şey yapma, Işıl. Ne tepki verecekleri belli olmaz bunların."

 

"Öyle gerçekten. Onur bey başımda dolaşıyor mutfağa girdiğim an. Nedenini sordum, yemeğe ne atıp atmadığıma bakacakmış. Madem bu kadar değer veriyorsun ne diye incitiyorsun?"

 

"O bana değer vermiyor, Işıl. Onur'un bana karşı bir ilgisi değil, takıntısı var. Kendisine sorsak muhtemelen inkar eder. Benim canım acıyınca sevinir mesela. Ama canımı da ondan başka birisinin yakmasını istemez, engellemeye çalışır." Kafasını salladı.

 

"Psikolojisinin iyi olmadığı zaten besbelli. Yaptığı, söylediği şeyler bir tuhaf. Babasını seviyor mu, sevmiyor mu onu bile anlamıyorum." Anlamaması normaldi.

 

"Onur babasını, babası da Onur'u sevmez." Kaşları havalandı.

 

"Dışarıdan bakan birisi birbirlerine çok düşkün olduklarını düşünür."

 

"İyi insanlar olduklarını da düşünürler." Çorbadan bir kaşık içtiğimde gözleri parladı sanki.

 

"Nasıl olmuş?" Ağzımın tadı yoktu. İçtiğim de yediğim de yavan geliyordu. Kırmak istemedim yine de.

 

"Eline sağlık, Işıl," dedim bir kaşık daha alarak.

 

"Senin canın pek istemiyordur ama ben yine de tamamen güçten düşmeni istemiyorum."

 

"Sağ ol." Gülümsedi. "Gerçekten teşekkür ederim, Işıl."

 

"Rica ederim."

 

"Saat kaçtı bu arada?" Kısa bir an duraksadı.

 

"19.00'ye geliyordu." Hava kapkaranlıktı. Kış mevsiminde olduğumuzdandı. "Bu odadaki çalışmıyor mu?"

 

"Bozulmuş sanırım." Saate bakıp yeniden bana döndü.

 

"Yenisini getirmelerini söyleyeyim." Kendi kendini onaylayarak kafasını salladı. "Dinlerler mi bilmiyorum ama deneyeyim."

 

"Işıl!" diye bağıran kişi bu kez maalesef ki tanıdığım birisine aitti. "Işıl, diyorum!" Kız yerinde sıçradığında ben donuktum.

 

"Efendim," dediğinde sesini ben bile duymamıştım. Ayaklandı hızlıca. "Efendim, Galip bey?" Sesini kontrol edemiyordu. Amca şerefsizi kızı nasıl korkuttuysa yüzünü görmeden panik yaratıyordu.

 

Kapıyı sertçe açtığında duvara çarpmıştı. Tok bir ses çıkmıştı. Yüzünü gördüğüm an mideme giren saplak yerli yerindeydi. Tepsidekileri üstüme dökeceğimi anladığımda yere bıraktım.

 

"Neden buradasın?" Sesi sakinken yüzü nasıl sinirliydi, anlamıyordum.

 

"Alvina hanıma yemek getirmiştim." Keşke elimden bir şey gelseydi de karşısında böyle ezilip büzülmeseydi.

 

"Ne zamandan beri bana sormadan iş yapar oldun?" Boğasım da gelmiyor değildi.

 

"Onur bey öyle istediler." Yutkundu. "Ben yanlış bir şey yaptıysam özür dilerim."

 

"Kıza niye esir hayatı yaşatıyorsunuz? Karnı acıktığında inip masama oturabilir, beraber yemek yeriz," derken gülümsüyordu.

 

"Seninle aynı masada yemek yemek yerine, açlıktan ölmeyi bile tercih ederim. Bunu sen de biliyorken gelip burada kızı niye azarlıyorsun?" Gülümsemesini soldurmazken Işıl'a döndü.

 

"Şimdi sana bir ceza kessem, Alvina'm çok üzülür." Kapıyı işaret etti. "O yüzden buradan hemen gidiyorsun, Işıl. Bizi yalnız bırak." Işıl ile gözlerimiz kesiştiğinde korkusunun yanında üzüntü de vardı. Odadan sessizce ayrıldı. "Senin odanın penceresi mi bozuk? Neden bu kadar soğuk?" Yanıma yanaşıp pencereye baktığında nefesimi bile tuttum. İğrenç kokusunu almak istemiyordum. "Ee, amca-yeğen hasret giderelim birazcık."

 

Bedenime ve zihnime bana yaşattığı şeyler hatırlatıldığında devasa bir korku içerisindeydim. Aklıma aniden gelenle, can havliyle sesimi yükseltmiş bulundum.

 

"Onur!" diye avazım çıktığı kadar bağırdığımda kapıdaki adamlar içeri girmişlerdi.

 

"Çıkın," dedi Galip. Dinlemediler.

 

"Onur bey dışında birisinden emir almamız yasak." Gözlerini devirdi.

 

"Onur'un babasıyım ben!"

 

"Biliyoruz, efendim. Amacımız saygısızlık etmek de değil. Ancak yalnızca ondan emir alabiliriz. Bu evdeki her koruma için geçerlidir."

 

"Dışarı çıkın!" diye bağırdı bu kez. "Derhal!"

 

"Alvina hanım?" dedi içlerinden biri yüzüme bakarken.

 

"Onur'u çağırın." Galip güldü.

 

"O uzaklarda, Alvinacığım. İşleri var." Derin bir nefes almayı denedim. Olmadı. "Siz de çıkın lan dışarı! Kızın amcasıyım ben, bir şey yapacak değilim ya." İtiraz edeceğim sırada yeniden konuştu. "Çıkmazsanız hepinizi teker teker öldürürüm."

 

"Ama-" Genç adamın cümlesini tamlamasına da izin vermedi.

 

"Sen hâlâ burada mısın?" Kapıyı kapatıp çıktılar. Ruhum daralıyordu. "Onur bu evdeyken sence yanına gelir miyim? Oğlumla aramı bu kadar açamam." Berjerin arkasına geçtiğinde ayağa kalkmaya yeltendiysem de müsade etmedi. Omzumdan tutup oturmam için bastırdığında başka çarem de yoktu. Onu görmem bile güçten kuvvetten düşmeme yeterdi.

 

Sanırım bu yüzden de ne Sıraç'ı ne de Oflaz'ı affedemeyecektim.

 

"Buraya geldiğini ona anlatmayacağımı mı düşünüyorsun?"

 

"Sana inanacağını mı düşünüyorsun? Babası varken hem de?" Bir eli omzumda kalmaya devam ederken sol eli saçlarımın arasına karıştı. Tellerin arasında dolaşan parmaklarının bazıları kesikti.

 

"Çek elini!" dediysem de dinlemedi. Kendimden tiksiniyordum.

 

"Sen olmadığın için herkese sinirliydim, kimse çekemiyordu beni." Nefesini saçlarımda hissettiğimde öğürme refleksine karşı koyamamıştım ancak midem boş olduğundan kusamamıştım da. "Antidepresansın benim için. Gözümün önünde olmadığında deliriyorum."

 

"Senin normal hâlin o." Yeniden ayağa kalkmak istesem de engelledi.

 

"Kendi oğluma bile sürekli bağırıyordum. Kaba ve çekilmez bir adamdım yani." Sesinde yapay bir üzüntü vardı. "Sonra duydum ki sen de beni çok özlemişsin. Bu işe bir el atmam gerekiyor, diye düşündüm." Güldü. "İyi yapmışım değil mi?"

 

"Beni yaşatmayacaksın. Bu işkenceye neden devam ediyorsun?"

 

"Ah, Alvinacığım. Bu kez sadece babana, abine ve sevdiceğine ceza kesmek istiyorum. Başta sadece babana kinliydim. Sonra baktım bu böyle olmayacak, toptan yıkayım hepsini." Eli saçlarıma değdikçe ruhum bedenimden ayrılsın istedim. "Gerçi kötü etkilenenlerin listesi kabarık. Matt'den hiç beklemezdim mesela." Başımın üstüne bir öpücük kondurmaya yeltendiğinde bu kez ayağa kalkabilmiştim. Beklemiyordu.

 

"Uzak dur benden!" diye bağırdığımda da sakindi. Ben ise delirmiş gibiydim. "Böyle yaparak olmayan erkeklik gururunu mu okşuyorsun şerefsiz!"

 

"Bağırma." Takıldığı tek şey bu muydu?

 

"Bağıttırma o zaman! Ne zaman karşıma çıksan aynı piçlik, aynı karaktersizlik! Hiç mi utanman yok senin? Boyun kadar oğlun var!" Güldü. Kahkahaydı bu sefer.

 

"Doğru, boyum kadar oğlum var." Omuz silkti. "Harika bir duygu. Çocuğun var, senden bir parça oluyor ve pahabiçilemez." Gözleri kısıldı. "Ah, pardon. Hiç sahip olamayacağın bir şey yüzünden seni heveslendirmiş oldum!"

 

Konuşamadım. Ağzımdan bir kelime bile çıkamadı. Gülümsedim sonra. Dudaklarım bile titredi.

 

"Hani diyorsun ya, baba olmak harika bir duygu falan." Merakla dinliyordu. "Seni baba eden kadına sormak lazım bir de. O da mutlu mudur senin gibi bir pezevenkten çocuğu olduğu için, seni baba yaptığı için?" Bu onu sinirlendirmişti.

 

Fazla sinirlendirmişti.

 

Yüzüme yediğim sert tokatın başka bir açıklaması olamazdı aksi hâlde. Başım yana doğru düştüğünde ağzıma keskin bir kan tadı gelmişti.

 

Karısını severdi. En azından biz öyle biliyorduk.

 

"Mutludur. En azından ben babası olduğum çocuğa sahip çıkıyorum." Kalbime bir saplak daha girdi sanki. "Ama ne yazık ki her bebek benim Onur'um kadar şanslı olamayabiliyor." Bunu dediği an gözleri de karnıma inmişti. Görmesin, o an oradan kaybolayım istedim. Olmadı yine. İstedim sadece.

 

"Onur'un şanslı olduğunu sadece sen düşünüyor, savunuyorsun." O susmadıkça ben de susmayacaktım.

 

Elini az önce tokat attığı yere koydu, parmakları yanağımda gezindi. Elini sertçe ittiysem de yine nafileydi. Karşısında güçten de düşüyordum.

 

"Bak. Saçma sapan konuştuğunda kendimi kontrol edemiyorum. Boşu boşuna canını yaktırdın bana." Elini tekrar ittirdiğimde bu sefer engel olmadı.

 

"O kadar gerçek gelmiyorsun ki." Gülümsedi.

 

"Gerçek değilim zaten." Kollarını önünde bağladı.

 

"Neden geldin?" Dudakları büzüldü.

 

"Özledim seni. Yeterli olmaz mı?" Sustum. "Hatta gel, bir sarılayım sana. İyice hasret gidereyim," deyip bana doğru atılıyordu ki kapı sertçe açıldı.

 

"Baba!" diye dişlerinin arasından bağıran oğluydu. "Napıyorsun?!" Dehşet içindeydi. Ben ona bunların yaşanacağını söylemiştim ama inanmamayı tercih etmişti. Babasının yakasına yapışıp kapıya doğru sürüklerken Galip aniden durdu.

 

"Asıl sen napıyorsun?" Yakasını oğlundan kurtardı.

 

"Kızın yanına girmeyeceksin, demedim mi?!"

 

"Benim işlerime karışıp durma! Sen kimsin ki ne yapıp yapmayacağımı söyliyorsun bana?" Onur'un gözleri bana kaydı, birkaç saniye içinde hızlıca süzüp yüzümde durduğunda kaşları çatıldı.

 

"Alvina'ya vurdun mu?" Sustu Galip. "Ben ona kötü davranmayacağını da söylemiştim sana!"

 

"Ben sana da ne yapacağımı bilirim, Onur." Kapıyı sertçe kapatıp çıkmadan öncesinde söylemişti bunu.

 

"Alvina," dediğinde sesindeki mahçupluk belliydi. "İyi misin?" Sesi uğultu gibi geliyordu. Gözlerim bir noktaya kilitlenmişti, ona odaklanamıyordum. "Alvina!" deyip kolumu sarstığında donuk bakışlarım ona döndü. "Otur şöyle." Kolumdan tutup yatağa oturmamı sağladıktan sonra komodinin üstündeki sürahiden bir bardağa su soldurdu.

 

Bardağı elime doğru uzattığında da tepki vermedim. Sadece bakıyordum boş boş.

 

O kadar kendimde değildim ki. Az önce kendimi fazlasıyla sıktığım ve gerdiğim için saçma bir hissizlik vardı üstümde.

 

"Al, iç." İçmedim suyu da. İçemezdim. Ellerim belki onun yanındayken titrememişti. Ancak şimdi dizlerimle beraber titriyordu.

 

"Onur." Fısıltıydı sanki söylediğim ismi.

 

"Söyle." Ne dersem yapacak gibi durduğuna bakmamalıydı. Yapmazdı.

 

"Beni yalnız bırakabilir misin?" Yutkundu. "Kapıya birkaç adam daha dik. Bir daha yanıma gelmesin." Beni bile şaşırtan taleplerdi.

 

Yine söylüyordum. Denize düşmüştük bir kere. Yılana da sarılacaktık.

 

"Ben... Özür dilerim, Alvina. Çıkmam gerekiyordu." Cevap vermedim. Ayağa kalktı. "Işıl gelsin mi peki?" Kafamı salladım onaylayarak. O gelebilirdi.

 

Odadan çıktığı an elimi yakalarıma atıp nefes almaya çalıştım. Boğuluyor gibi hissediyordum.

 

Saçlarıma değdi gözlerim. Kesmek istedim elini sürdüğü her telini. Ama elim makasa gidemedi. Gitse de kesemezdim. Benim için bileğimi kesmekten daha zordu.

 

Elinin gezindiği kollarımdan tiksinmem, biraz olsun sakinleşmek istemem beni banyoya sürüklemişti. Askıdaki bornozun da daha etiketi duruyordu. Her şey sıfırdı.

 

Suyu en sıcağa ayarladığımda buharlar yükseliyordu. Üstümdeki kıyafetleri makineye attım ama çalıştıracak gücü bile kendimde bulamadım.

 

Suya temas ettiğimde tenimin hafifçe yandığını hissettim. Fazla sıcaktı.

 

Paketinden yeni çıkarttığım keseye döktüğüm duş jeli ile kollarımı sertçe yıkamaya başladım. Canım acıdıkça kirinden, pisliğinden arınsın istedim. İmkansızdı ama istedim işte.

 

Saçlarımı yıkarken aynı hırçınlığımı gösteremedim. Her telini ayrı seven annemin canını yakmak istememedim. Nazikçe, severek yıkadım her teli.

 

Oldukça uzun bir süre kalmıştım duşta. Ağlamak, bağırıp isyan etmek istemiştim ama ona bile hakkım yokmuş gibi hissediyordum.

 

Suyu kapatıp duşakabinden çıktığımda aynanın karşısına dikildim. Buhar olmuş aynayı elimin tersiyle silip yüzüme baktım. Sıcak suyun etkisinden kıpkırmızı olmuştu cildim. Bilhassa kollarım. Tokat attığı yanağımın köşesinde bir morluk vardı, bariz belliydi. Dudağımın köşesi de minicik patlamıştı.

 

Banyonun kapısını açtığımda ısı farkı yüzünden ürpermiştim. Işıl yatağın kenarında gergince oturuyordu.

 

Gözleri bana değdiğinde elinde tuttuğu kıyafetleri hızla yanıma getirdi.

 

"Ben bunları ayarladım ama başka bir şey giymek ister-" Lafını böldüm.

 

"İnan o kadar umrumda değil ki." Kıyafetleri alıp banyoda giyindim. Hepsi tam bana göreydi. Şaşırmamıştım. Rahat bir gecelik takımıydı.

 

Geri döndüğümde Işıl bu kez de yatakta oturuyordu. Elinde tarak, yanında ise birkaç saç kremi ve havlusu vardı.

 

"Tarayalım mı?" Derin bir nefes aldım. İçimden zerre gelmiyordu. Yine de reddetmedim onu. Acelesiz adımlarla yanına oturduğumda üzgündü. "10 üzerinden kaç kötüsün?" Böyle bir soru beklemiyordum. Saçlarımın nazikçe suyunu aldı havluyla.

 

"Bok gibiyim." Eline sıktığı kremi dolaşan, saçma bir hâl alan saçlarıma sürüyordu.

 

"Ben çıkmak zorunda kaldım odadan."

 

"Başka bir seçeneğin yok, Işıl. Kendini mahçup hissetme bunun için." Elleri o kadar kibardıki neredeyse hissedemeyecektim.

 

"Çok büyük bir şeyler olacak. Sürekli bir hareketlilik var. Moralleri hep bozuk." Olsundu. "Az önce de ciddi ciddi kavga ettiler baba oğul. Ben onları ilk defa öyle görüyorum."

 

"Benim yanıma geldiği için," dedim.

 

"Evet, Onur bey çok sinirliydi ve sürekli senin ismin de geçiyordu." Işıl'ın yüzündeki morluklar biraz olsun geçmişti. "Tokat mı attı bir de?" Kafamı salladığımda saçlarımı tarakla açmaya çalışıyordu. "Saçların çok güzel. Daha önce de söylemiştim sanırım." Kafamı dağıtmak için yaptığı barizdi.

 

"Söylemiştin." Açmaya çalıştıkça derimden kopan telleri hissediyordum. O oynadıkça da mayışıyordum. "Onur mu gönderdi seni?"

 

"Evet. Beni yanına çağırıp sadece senin yanına çıkmamı söyledi. Şaşırdım da sormadım sebebini."

 

"O ile konuşmayınca seni gönderdi yanıma." İyi yapmıştı.

 

"Saçlarını örmemi istiyor musun?" Kafamı iki yana salladım. Uğraşmasındı, yeterdi. Yüzüme gülümseyerek baktı. "Uyumak ya da sarılmak ister misin?" Ayaklarımı yatağa çekip başımı onun dizine yasladım. Elini saçlarımın içinde gezdirirken istemsizce gözlerim doluyordu.

 

Gelen damlaları daha fazla tutamadığımda birçok damla hızla aktı gözlerimden. Sanki birbirleri içinde yarış hâlindeydiler. Aksi durumda bu kadar hızlı akmamalılardı.

 

"Kendini çok sıkıyorsun," dedi derin bir nefes alırken. "Ağlamak istiyorsan ağla. İçine attıkça daha kötü olacaksın." Elimde değildi. Gardımı tamamen indirme lüksüm yoktu. "Onur bey size bahsettiğim davet elbisesini de parçalamış, çöpe atmış. Davet iptal edildi."

 

"Neden?"

 

"Dediğim gibi. Sürekli bir kasvet var, insanlar koşuşturuyorlar. Bir şeyler ters gidiyor olmalı." Umarım öyle olurdu.

 

"Telefonla da mı konuşuyorlar?" Onaylayan bir ses çıkardı.

 

"Oflaz ve Sıraç isimleri çok geçiyor. Hep onları duyuyorum, onlarla telefondan konuşuyorlar." Kızın dizlerini acıttığımı düşünerek yerimde doğruldum. Oturmadığımız tarafa geçip örtünün altına girdiğimde gülümsüyordu. "Uyuyacak mısın?" Kaşlarım havalandı. Aniden bir üşüme gelmişti. Ateşimin çıkma ihtimali de yüksekti. "Yüzün kızarmış." Elini alnıma koydu.

 

Sıraç ile olanı hatırladım. Onun büyük eli benim göz hizzamı da kapatırken Işıl'ın eli sadece alnımdaydı. Şu an yanımda olmaları için ömrümdeki yılları düşünmeden feda edebilirdim.

 

"Kolların da kıpkırmızı olmuş. Neden?"

 

"Duş aldım." Kaşları çatıldı.

 

"Kaynar suda mı banyo yaptın?" Sayılırdı. Cevap vermediğimde o da başını yatak başlığına yaslayıp uzandı.

 

"Işıl."

 

"Hım." Kafamı dağıtmak istiyordum.

 

"Hiç kaçmayı denedin mi?" Bakışları donuktu.

 

"Denemek istedim. Çok kez planlar kurdum ama yapamazdım."

 

"Neden?" Derin bir nefes aldı.

 

"Buradan çıksam ne olacaktı ki? Gidebileceğim bir evim, bana sahip çıkacak ailem yoktu. Kime giderdim, bilmiyordum." Bu kez ben derin bir nefes aldım. "Ama bildiğim de şuydu. Kaçmama engel olmayı bile düşünmezlerdi çünkü kaçmaya yeltenmeyeceğimden o kadar eminlerdi."

 

"Buradan çıktığında istediğin yere gidebileceksin, Işıl. Ne istersen." Gülümsedi burukça.

 

"Ben hiç böyle bir şey düşünmedim, buradan çıkma imkanım yokmuş gibi hissettim hep. O yüzden gitmek istediğim bir yer bile yok."

 

"Belki benim yanıma gelmek istersin, Işıl?" Gözleri ismine yakışır derecede parladı. "İstemezsen-"

 

"İsterim," dediğinde sesi dahi umutluydu. "Yapmamı istemediğin hiçbir şeyi yapmam." Devam edeceğini anladığımdan konuştum.

 

"Işıl, benimle kalırsın derken bahsettiğim şey esir hayatı yaşaman değil." Gülümsedi yine. Buradan çıkıp çıkamayacağımız belli değildi ama ben ona hayal kurduruyordum.

 

"Kalbin çok temiz," dedi hayran hayran. "Kalbinin güzelliği, temizliği de yüzüne yansımış." Gülümsemek istedim ama bu koşullarda zordu.

 

"Şu an bile mi?" deyip gülmeye çalıştığımda kafasını salladı.

 

"Şu an bile o kadar güzelsin ki, Oflaz bey sana aşık olmakta çok haklı." Kaşlarım çatıldı.

 

"Oflaz'ın bana aşık olduğunu da nereden çıkardın?"

 

"Birkaç magazin haberinde görmüştüm sizi. Aşık olmayan bir adamın öyle güzel bakabileceğini sanmıyorum." Kendi kendini onayladı. "Kesinlikle. Sana karşı nasıl davranıyordur bilmiyorum ama dışarıdan görünen o yönde."

 

"Bana karşı nasıl davrandığını ben bile bilmiyorum ki." Sahidendi. Nasıl davranıyordu bana?

 

Bi o kadar ilgili, bi o kadar vurdumduymaz.

 

Bir gün bakıyordum, özür bile dilemiyordu. Bir gün bakıyordum, benim için kurşunun önüne atlayabiliyordu.

 

"Aranız iyi değil mi?"

 

"Meçhul," dedim açıkça. Ben de bilmiyordum çünkü.

 

Konuşmamız buraya kadar sürebilmişti. Devamı gelmemişti.

 

Ne mi oldu?

 

Odanın kapısı sertçe açıldığında yerimde sıçradım. Işıl'ın da farkı yoktu. Kapıdaki adama cırlayacağım sırada onlar önce davranıp beni yataktan kaldırdılar.

 

"Ne oluyor?" diye bağırdıysam da umursamadılar. 2 genç adam koluma girip beni çekiştirirlerken Işıl da ardımız sıra ilerliyordu. "Nereye gidiyoruz?!" Adamlar yine cevap vermediler.

 

Merdivenleri inip alt kata ulaştığımızda da herkes koşuşturuyordu. Yanımdaki adamlar yetmezmiş gibi 5 tane daha adam gelmiş, etrafımda etten bir duvar örmüşlerdi.

 

Sanırım gelmişlerdi. Buradan iki şekilde çıkma ihtimalim vardı: ölü veya sağ. 1. ihtimal yakın geliyordu.

 

Işıl'a bakmaya çalıştım ama göremedim. Etrafımdaki 7 adam görmemi de engelliyordu. Adımımı attığım yeri dahi görmüyordum.

 

Birkaç el silah sesi duyduğumuzda adamlar durdu, ceplerindeki silahlarına uzandı elleri.

 

"Bu taraftan," diyerek beni ilerletmeye çalıştılar ama benim öyle bir niyetim yoktu. Sürüklenerek götürüldüğüm yolda bir koridora çıkmıştık. Fazlasıyla dar ve karanlıktı. Koridorun sonuna yakın bir odaya girdiğimde kapıyı direkt üstüme kapattılar.

 

"Off," deyip saçlarımı çekiştirdim. Odada hiçbir şey yoktu. Bir penceresi, bir koltuğu dahi.

 

Odanın içinde fink ataraktan yürümeye başladığımda dışarıdan duyduğum sesler içimi yiyordu.

 

Beni buradan almak için gelmişlerdi. Onlara burada bir şey olursa yaşayamazdım.

 

Silah sesleri çoğaldıkça delireceğimi hissettim. Aldığım nefes ciğerime batıyordu.

 

Bağıran, can havliyle haykıran insanların sesini de unutamayacaktım.

 

Işıl neredeydi? Ona bir şey olmasını da istemiyordum. Eğer buradan çıkan tek kişi ben olursam yine kendimi afdedemezdim.

 

Kapıyı açmayı denediğimde de başarısızdım. Kilitliydi.

 

Silah sesleri çok uzun bir süre devam ettikten sonra kısa bir an durmuştu.

 

Onların sesini duydum sonra.

 

"Alvina!" diye bağırıyorlardı. Kim olduğunu seçemiyordum ancak benimkilerden birisiydi.

 

"Buradayım," diye bağırmak istesem de sesim sadece fısıltıydı.

 

Kafayı yiyeceğim esnada kapının önünde bir homurdanma duydum. Ardından kapı yine sertçe açıldı.

 

Galip gelmişti.

 

Elinde doğrulttuğu silahla yanıma geldikçe bir köşeye sinmek istedim. Hareket dahi edemiyordum oysa.

 

Kolumu sıkıca kavradığında beni sürükleyerek odadan çıkardı. Elinde tuttuğu silahı kafama doğru tutarken benimle ilerlemeye devam etti.

 

Kapıdaki adamların 7'si de gebermişti. Üzülemedim.

 

Yürüttüğü yerin nereye çıkacağını biliyordum. Enkazın ortasına sürüklenecektim.

 

Koridorda yürüdükçe midem bulandı. Her yer kan kokuyordu. Bir sürü adam ölmüştü.

 

Bana doğrulttuğu silah olmasa da yürürdüm aslında. O derece bıkmıştım bazı şeylerden.

 

Bahçeye çıktığımızda ise kalbim tamamen durmuş gibiydi. Sıraç tam karşımdaydı. Arkasında en az 10 tane adam vardı. Hepsinin ellerine amcaya doğrultulmuş silahlar.

 

Sıraç beni gördüğünde ise derin bir sessizlik oluştu. Elindeki silah bile titreyerek yere düşecek sandım.

 

Tamam, Sıraç buradaydı ve iyiydi.

 

Oflaz neredeydi? Onun da sesini duymuştum, buraya gelmiş gibi hissetmiştim. Yanılmış mıydım? Buraya gelip yaralanmasındansa gelmemesini tercih ederdim.

 

"Sıraç, o silahı indiriyor musun amcacığım?" Gözlerimi Sıraç'ın gözlerine odakladığımda yutkundum. Çaresizdi, belliydi. "Bak. Kardeşin yanımda, tek bir hareketime bakar yaşaması."

 

"Sakın!" Güldü piç.

 

"Yapmamam için bir sebep mi söylesen, bilemedim? Alvina'yı bıraksam da öleceğim ya hani. Acaba onu da yanımda götürüp mutlu olmanızı mı engellesem?" Silahın emniyetini açıp şakağıma dayadığında içimde korku da yoktu.

 

"Seni o sebeple beraber sikerim!" Amca bu sefer kahkaha attı.

 

"Yap yapabiliyorsan, yeğenim." Elini omzuma dolayıp beni kendine doğru çektiğinde kusacaktım. Kokusu nefes alma isteğimi körlüyordu. "Onur!" diye seslendi keyifle. "Gelsene, babacığım! Bu keyifli ana sen de şahit ol." Ses yoktu. "Güzel Alvina. Ben ister miydim sonun böyle olsun?" Ellerini saçlarıma doladığında da tiksintim canımın acısına ağır basıyordu.

 

"Çek elini!" Dalga geçerek baktı amca. "Beni iyi dinle, Galip! Seni öldürmekten beter ederim."

 

"Tam şu anda Alvina'yı vursam ve öldürsem, ardından da direkt kendime sıksam... Nasıl beter edebilirsin beni?" Nefes almakta zorlanıyordum artık. Ellerini saçımda hissetmek boğulmama yeterdi.

 

Işıl da neredeydi? Ona bir şey olmasını da istemezdim.

 

"5 dakikaya kalmaz, 30 kişilik bir grup gelecek buraya. Delik deşik ederler sizi. Duydun mu beni Sıraç?! Kurşun değmedik yeriniz kalmaz!"

 

"Gelsinler," dediğinde oldukça rahattı. "Gelsinler de görsünler."

 

"Neyi görecekler lan?" Gülümsedi Sıraç.

 

Yine hızına yetişemediğim bir şey yaşandı.

 

Şakağımdaki silah ne ara yere düştü, saçlarım ne ara özgürlüğüne kavuştu; anlayamamıştım.

 

Çok aniydi her şey.

 

Galip'in silah tutan eline bir kurşun saplanmıştı, bunun şokuyla da silahı yere düşmüştü.

 

Galip'i vuran kim miydi?

 

Oflaz'dı.

 

Galip olduğu yerde kıvranırken adamlardan birkaç kişi gelip onu aldılar. Arabaya bindirip kapıyı da kapattıklarında hâlâ donuk hâldeydim.

 

Sıraç aramızdaki mesafeyi hızla kapattığında beni sıkıca kollarının arasına almıştı. Az önce silahın yaslı olduğu şakağıma birkaç öpücük kondurdu. Elleri sırtımı sıvazlarken o kadar sıkı sarılıyordu ki kemiklerim kırılacak sandım.

 

"Alvina'm," dedi sayıklar gibi. "İyisin." Anlık şoku atlatmakla atlatamamak arasındayken kollarımı yavaşça sırtına doladım. "Sana bir şey yaptı mı?" Derin bir nefes aldığımda kenarı çekildi. "Çok korktum," deyip elime küçük bir öpücük kondurdu. "Alvina'm. Benimlesin."

 

"Seninleyim, abi." Yüzü dumura uğrayarak kaldı.

 

"Abim," dedi iç çekerek. "Kurban olsun abin sana." Alnıma sert bir öpücük kondurdu.

 

Üstündeki montunu çıkartıp bana giydirdiğinde de tepki veremeyecek kadar acizdim. Ayağıma indi bakışları. İnce bir çorap vardı sadece. "Bekle." Eve doğru ilerlemeye başladığında ayakkabılarımı alacağını biliyordum.

 

Gözlerim Oflaz'a döndüğünde aramızdaki mesafenin fazlasıyla az olduğunu gördüm.

 

Başını hafifçe eğdiğinde çenem titremişti. Ağlamak istemiyordum.

 

İki büyük adımda yanıma geldiğinde başını direkt boynuma gömmüştü. Elleri belime sıkıca sarılmışken kollarımı gevşekçe sırtına dolayabildim.

 

"İyisin," derken daha çok kendini ikna ediyordu. "Değil mi?" Hiçbir şey söylemedim. Usulca bekledim. Başım göğsüne yaslıydı. Burada huzurluydum. "Alvina?" Başımı geriye doğru çekmek istediğimde izin vermedi.

 

"Işıl?" dedim boğuk çıkan sesimle. Sarılışı sıkılaşırken yanıtladı.

 

"Işıl kim?"

 

"Benim," diyen neşeli sesini duyduğumda başımı geri çekebilmiştim. Yüzünde saf bir gülümseme vardı. "Kurtulduk mu?" Kafamı salladığımda gözünden akan yaş sevinçtendi.

 

Oflaz'dan tamamen ayrıldığımda ellerimde hissettiğim ıslaklık ile kaşlarım sertçe çatıldı.

 

Arabaların farlarının aydınlattığı kadarıyla görebildiğim ellerimde kan vardı. Az biraz da değildi, oluk oluktu.

 

Oflaz'ın vücuduna baktığımda siyah tişörtünün bir kısmının daha koyu bir renge büründüğünü gördüm.

 

Ondan uzaklaşarak attığım bir adımı geri kapattığımda yüzüne doğru bakmaya çalıştım.

 

"İyi misin?" Kafasını sallasa da ellerim tişörtünün eteğine gitti. Hafifçe sıvadığımda karnından akan kanı gördüm. Sadece kanamakla kalmamıştı. Oradan tek bir darbe almış olamazdı. Fazla hasar almıştı. "Vuruldun mu?"

 

"Önemli değil." Nasıl olmazdı?

 

"Hadi, gidiyoruz!" dedi Sıraç net bir tonla. "Lan, sana ne oldu?"

 

"Hadi," dedi Oflaz umursamazca. Sıraç elinde ayakkabıyla dönmemişti. Ben yanlış anlamış da olabilirdim. Cebinde bir şey vardı ama görememiştim.

 

"Işıl da bizimle," dediğimde utangaçca yanıma geldi Işıl.

 

Arabaya doğru bir adım atacağım sırada Oflaz'ın elini belimde hissettim. Beni kucağına alacağını anladığım an geriye doğru çekildim.

 

"Yaralasın." Bunu benden önce Sıraç söylemişti. Kısa bir mesafeydi. Yürüyebilirdim. Ancak umursamadı, beni kucağına alıp arabaya kadar taşıdı. Arka koltuklar karşılıklıydı, 6 kişi sığardı.

 

Oflaz ve Işıl da arabaya bindiklerinde Oflaz benim yanıma oturmuştu. Cam kenarındaydı. Işıl ise karşıma oturduğunda Sıraç'a döndüm. O da diğer yanımdaydı.

 

"İlk yardım kiti gibi bir şey bul. Çok kan kaybediyor." Kritik bir yerde miydi, bilemezdim. Sıraç dışarıdaki adamlardan birine söylediğinde çok geçmeden kit gelmişti.

 

Adamlar da kendi arabalarına bindiklerine araç harekete geçmişti.

 

Elimdeki çantayı açarken de panik hâlindeydim. Elime geçen bezi alıp Oflaz'ın yarasını yeniden açtım. Elimi bezle beraber yarasının üstüne bastırdığımda da tepki vermedi.

 

"Alvina," diyen Sıraç'a ters bir bakış attım.

 

"Sizinle sonra hesaplaşacağım." Sustu, üstelemedi. "Çok kanıyor," diye kendi kendime söylendiğimde yarasının üstündeki elimin üstüne elini kapattı. Onun da eline kan bulaşmıştı.

 

"İyiyim ben."

 

"Sus," dedim onu da tersleyerek. Şehir merkezine de çok vardı. Hastaneye gitmek zaten imkansızdı ama doktor da bu şartlarda zordu. Yüzüne baktığımda ise onu terslediğim için pişman olmuştum. Dolan gözlerimi saklamak amacıyla Sıraç'a döndüm. "Ne yapacağız?"

 

"Bilmiyorum," dediğinde iyice sinirleniyordum.

 

"Siz ne yaptığınızın farkındasınız değil mi?" Kafasını salladı. "Oflaz yaralı, çok kan kaybediyor!"

 

"Bir şey olmaz ona," dedi rahatça. "Sağlam adamdır."

 

"Siz beni delirteceksiniz!" Işıl şaşkındı. Bunları beklemediği belliydi. "Telefonun nerede?" dedim Sıraç'a. Cebinden çıkarttığı telefonu bana verdiğinde kilidi açıktı. Ezbere bildiğim numarayı tuşladığımda çok geçmeden açıldı.

 

"Ne var?" dedi Pera'nın sinirli sesi.

 

"Pera," dedim kısık bir sesle.

 

"Vina!" diyen sesi titriyordu. "İyi misin?" Koşarak bir yere gittiğini işittim. "Ares, Vina arıyor!" dedi coşkuyla.

 

"Ben iyiyim."

 

"Neredesin?" Ares'di soran. "Yanında kim var?"

 

"Oflaz ve Sıraç var ama," deyip durdum. "Oflaz yaralanmış."

 

"İyi olmuş," dedi Pera nefretle. "Yediği boklara saysın."

 

"Çok kan kaybediyor, ormanın ortasındayız ve bir planları yok." Derin bir nefes aldım. "Ares, Ankara'da bir eve gönderebilir misin doktor? Tanıdık falan var mı?"

 

---🪷🩷

 

Nasılsınız çiçeklerim?

 

Bölüm bir tık Oflaz'sızdı 🥹

 

Bir sonrakinde bol bol sahnelerini okuyacağımız için hiç dert etmeyelim bunu 🩷

 

Görüşmek üzere!

 

Öptüm hepinizi! 💋🤍

 

Instagram: @LeddyAsteria

 

 

Bölüm : 23.01.2026 03:23 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...