25. Bölüm

25. Bölüm: Yaşam

Leddy 🥂✨️
leddyasteria

Merhaba güzellik!

 

Keyifli okumalar 🫶🏼

 

 

---🪷🩷

 

"Çok kan kaybediyor, ormanın ortasındayız ve bir planları yok." Derin bir nefes aldım. "Ares, Ankara'da bir eve gönderebilir misin doktor? Tanıdık falan var mı?"

 

"Tam olarak neredesiniz?" Başımda öyle büyük bir ağrı vardı ki gittikçe artıyordu.

 

"Bilmiyorum." Son derece de bıkkındım.

 

"Bana ver, ben konuşayım." Sıraç'ın dediğini reddetmeyip telefonu ona verdim. Ares ile konuşmaya başladılar ancak algılarım kapalıydı. Bu durumdayken odaklanamıyordum.

 

Oflaz'ın yarasına baktığımda içimin acıması kalbimin bana attığı ilk kazık değildi. Son da olmayacaktı.

 

"Alvina." Sesi daha kalın çıkmıştı. Canının şu an acımaması imkansızdı. "Ağlama," dediğinde bunu ben bile fark etmemiştim.

 

"Sinirimden," diye kendi kendime söylenip başımı koltuğa yasladım. Işıl'ın bana baktığını gördüğümde ona gülümseyebilmiştim. "Bitti her şey." O da gülümsedi.

 

"Sayende." Gözünden bir damla yaş aktığında gizlemek ister gibi camdan dışarı bakmaya çalıştı.

 

Oflaz'a baktım yeniden. O zaten bana bakıyordu. Derin bir nefes aldığında yutkundum.

 

Canının hem çok yanmasını istiyordum, hem de kılına zarar gelse saatlerce ağlayabileceğimi biliyordum.

 

"Galip'e ne yapacaklar?" dediğimde yüzünde beliren sinir anlıktı. Bana baktığında gitmişti.

 

"Şu itin ismini ağzına alma." Elimi tutan eli parmaklarımı okşuyordu. Tampon yapmak için kullandığım bez ise artık ıslaktı. "Sıraç'ın bileceği iş." Araba aniden bir tümsekten geçtiğinde arkada sarsılmıştık. Yolu hatırlıyordum, düzgün değildi.

 

Elim sarsıntının da etkisiyle Oflaz'ın yarasına daha fazla baskı uyguladığında yüzümü buruşturdum. Oflaz kesik bir nefes verdiğinde endişe en yükseklerimdeydi.

 

"İyi misin?" dediğimde panik sesime de yansımıştı. "Özür dilerim, çok özür diler-" Tamamlamama izin vermedi.

 

"Sakin ol," deyip elimi tutmadığı eliyle saçlarıma dokundu. "Yok bir şeyim." Eli saçlarımda gezindikçe gevşememe de engel olamıyordum.

 

"Nasıl yok?" Gülümsedi belli belirsiz.

 

"Buradasın, yanımdasın ya Alvina. Şu saatten sonra hiçbir şey umrumda değil." Gözlerini gözlerime kenetledi.

 

"Alvina, canından nasıl bu kadar kolay vaz geçebiliyorsun sen?!" Sıraç'ın sesi çok da alçak değildi. "Niye saçma sapan şeyler söylüyorsun?"

 

"Şimdi değil, Sıraç. Kalbinizi kırmak istemiyorum." Eğilip yüzüme baktı.

 

"Alvina-" Yüzüne kısa bir an baktıktan sonra tekrar Oflaz'ın karnına odaklandım, ikisinin de yüzüne bakmadım.

 

"Ne, Alvina? Ne?" Dün bana yaşattıkları aklıma geldikçe delirecek gibi oluyordum.

 

"Hangisi elini kaldırdı sana?" Beni daha fazla germemeliydi.

 

"Galip," dedim.

 

"Ben de onun ağzına sıçmazsam-" Devamını getirmeyip derin bir nefes aldı. "Bu kez babana da acımayacağım, Alvina."

 

"Babam kadar sizin de suçunuz var, Sıraç." Abi demeye dilim varmıyordu.

 

"Hâlâ babanı mı savunuyorsun?" Kafamı iki yana salladım.

 

"Babamı savunmuyorum. Sadece sizin de yaptığınızın yanlış olduğunu söylemeye çalışıyorum." Bu uzun cümleyi kurduktan sonra bile deşarj olmuştum.

 

"Seni oradan bir şekilde çıkartmam gerekiyordu, Alvina." Yüzüne baktım. Ne gördüyse yüzü daha da düştü.

 

"Konuşmak istemediğimi söyledim! Niye ısrar ediyorsun?" Sinir, öfke, panik. Bu duyguların hepsini aynı anda yaşıyorken üstüme gelmemeliydi. "Benim kararlarımı ne zaman önemseyeceksiniz siz? Niye bana bunu yapıyorsunuz?" Gözümden akan yaşı sertçe sildim. "Niye sürekli sizin tercihlerinize göre yaşıyorum? Ben siz istediniz diye, beni defalarca diri diri gömen adamla aynı evde kalmak zorunda mıyım?"

 

Bunu kendisi istemişti. Susmasını, konuşmamamız gerektiğini söylemiştim.

 

"Alvina," dedi ama umursamadım bile.

 

"Ya ben en çok saçlarımı severdim, onlardan bile nefret ediyorum artık! Kesmek, onun elinin değdiği her teli yakmak istiyorum!" Bir yaş daha akınca onu da sildim. "Ama olmuyor, yapamıyorum. Çünkü biliyorum, saçlarımı kesmek için elime aldığım makas yalnızca saçlarıma dokunmayacak." Durakdadım. "Sayenizde yaşamaktan bıkıyorum. Ben nefes aldıkça göğsüme dikenler batıyor." Kırgınca baktım yüzüne. "Söyle, Sıraç. Söyle, abi. Sizin bunu bana yaşatmaya ne hakkınız var?"

 

Tek solukta dökülmüştü bunlar. Onun konuşmasına izin bile vermemiştim.

 

"Bu kez benim de elimden gelecek bir şey yoktu. Ben onaylamasam da baban yapacaktı." Kafamı iki yana salladım.

 

"Ben yine de beni düşünmeni istedim, bekledim." Kolunu bedenime dolayıp bedenimi kendisine doğru çekti. Bir elim Oflaz'ın yarasında durmaya devam ederken diğer elimi sıkıca Sıraç tutuyordu.

 

"Her şeyimsin, Alvina," deyip başımın üstüne derin bir öpücük kondurdu. "Haklısın, her defasında seni hayal kırıklığına uğratıyorum ama benim de elimden bir şey gelmiyor abim. Nasıl sevilir, sevdiğine nasıl davranılır bilmiyorum ben." 2 kelimeyle kendini affettirebilmesi korkunçtu.

 

"Ben söve söve öğreteceğim sana, koca kafalı," diye söylendim burnumu çekerken. Gülümsedi, tekrar başımdan öptü.

 

"Yanımızda ol da, Alvina. İstersen canıma oku, gıkım çıkmaz." Okuyacaktım.

 

Gözlerim Oflaz'a döndüğünde yine bana bakıyordu. Kan kaybetmeye de devam ediyordu. Sıraç'ın telefonuna gelen mesajdan sonra yolumuz değişmişti. Ares doktor ayarlamış olmalıydı.

 

"Utku doktor," dedi Sıraç bana bakarken. "Sen tanıyormuşsun."

 

"Ne alaka?"

 

"O Ankarada'ymış, Ares söyledi." Kaşlarım çatıldı.

 

"Utku'nun kliniğine mi gidiyoruz?" Onun da kaşları çatıldı.

 

"Klinik ne alaka?"

 

"Utku veterinerdi." Aklıma gelenle duraksadım.

 

"Tamam, Oflaz hayvan gibi bir şey." Oflaz kendi kendine söylendi. "Yine de veteriner ne anlasın kurşundan?"

 

"Utku 3-4 yıl kadar tıp fakültesinde de okudu. 1 yıl kadar da hem veteriner hem de genel cerrahlık yaptı." Üniversitesi bitmese de ailesi full genel cerrahtı, doktorlardı. Onların yanında gide gele öğrenmişti. Bir hastanede işini yapmamıştı hiç. Genelde bu tarz merdiven altı işlerle uğraşıyordu.

 

"Sen nereden tanıyorsun?"

 

"Ares'in arkadaşıydı," dedim kısa bir açıklama ile. Yeniden Oflaz'a döndüm. "Sen de kendine huy edindin. Sürekli benim yüzümden vuruluyorsun." Gülümsedi.

 

"Napalım, başından bela eksik olmuyor." Şikayet değil de kinaye gibiydi.

 

"Bela benim, sana ne oluyor?" Gözlerini gözlerime sabitledi.

 

"Bana ne mi oluyor, Alvina?" Bir tümsekten daha geçtiğimizde araba hızla sarsılmıştı. Benim canım acımış gibi yüzümü buruşturdum. "Sorun yok," dediğinde kafasına bir tane yapıştırmamak için kendimi zor tutmuştum.

 

"Nasıl yok?" Acısını da yüzüne yansıtmamakta 1 numaraydı. "Biraz daha böyle kan kaybedersen yarın helvanı yeriz, Oflaz." Güldü. Evet. Manyak gibi güldü. "Gülme!" Gülümsedi bu kez.

 

"Alvina."

 

"Ne?" dedim. Bugüne sabrım kalmamıştı.

 

"Bir şey olmayacak." Kaşlarım havalandı.

 

"Nasıl bu kadar eminsin?"

 

"Onu kendi hekimine götürüyoruz ya, onun rahatlığındandır," dedi Sıraç laubali bir tavırla.

 

"Senin de ondan farkın yok," diye azarladım onu da. "İkinizi de tedavi ettireceğim en sonunda." Al birini, vur ötekine. Tam bu tabire layıktılar.

 

"Terbiyesizleşme, abinim ben senin." Ortamın gericiliğini de kırmak için söylediği belliydi. Cevap vermedim bu söylediğine.

 

"Kaç dakika gösteriyor gideceğimiz yere?" Telefonuna baktı.

 

"30." Kaşlarım çatıldı.

 

"O kadar bekleyemez!" Kafasını salladı.

 

"Bekleyemez," derken de rahattı. "Ama bizim yolumuz 30 dakikadan kısa sürer. Adam hızlı sürüyor." Hava karanlıktı artık. "Sen buraya gelirken ev gibi bir şey görmüş müydün?"

 

"Aynen, kaçırılırken etrafta ev olup olmadığına baktım." Sorduğuna da pişman etmiştim.

 

"Kulübe gibi bir yer var, kutu kadar küçük bir ev." Bunu Işıl söylemişti. Konuşmasını beklemezdim. "O ev değilse diğerine gitmemiz en az 1 saat sürer. Oraya giden yollar daha bozuk."

 

"E sen Utku'yu tanıyor musun?" Gülümsedi.

 

"Sarı doktor, değil mi?" Kafamı salladım. "Eskiden gelmişti bir kere. Galip yaralıydı, onu iyileştiriyordu."

 

"Utku öyle adamları kurtarmazdı?" Siyah saçlarını düzeltti. Önüne geliyorlardı.

 

"İnsan mecbur kaldığında her şeyi yapabiliyor." Hem doğru hem yanlıştı. Her şeyi yapabilecek duruma gelebilme ihtimali korkunçtu. Her şeyi yapabileceğini fark etmek ise delirmeye yeterdi.

 

"Dudağına ne oldu senin?" dedi Oflaz çatık kaşlarla. Galip'in vurduğu yerde bariz bir morluk vardı. Yüzümdeki küçük yer kaplayan morluğa bu kadar sinirlenebiliyorlarsa kollarımı görmemelilerdi. "Alvina?"

 

"Ben Galip'i sinirlendirecek her şeyi söyledim, o da böyle bir bok yedi işte." Bu cümlemden sonra Sıraç'ın omuzlarıma dolanmış kolu kasılmıştı. Oflaz'ın öfkesine de öfke eklenmişti.

 

"Sana kaldırdığı elini de bir tarafına sokmazsam," dedi dişlerinin arasından. "Başka bir yerinde bir şey var mı?" Küçük bir çocuk gibi şikayet etmeye başladığım için kendime kızma işini sonraya erteledim.

 

"Kollarımı da morarttı hep." İkisinin de yüzüne baktım sırayla. "Saçlarıma da elledi. Sarılmak da istedi."

 

"Onur neredeydi bunlar olurken?" Sıraç sormuştu.

 

"Bilmiyorum. Ama geldikten sonra babasıyla çok tartışmışlar. Hatta gelip benden özür bile diledi." Omuz silktim. "Bilmiyorum. Bana karşı kötü davranmadı. Babasının yanına oturmak istemediğimde aramıza girdi. Benim için babasıyla tartıştı."

 

"Nasıl kötü davranmadı? O seni kaçırandı farkındaysan!"

 

"Farkındayım, Sıraç." Derin bir nefes verdim. "Anlamak ya da kabullenmek istemiyor musun, bilmiyorum. Ancak Galip'in yapabileceği şeylerin bir sınırı yoktu. Bana verebileceği hasarın da boyutu küçük değildi. Onur işte buna izin vermedi. Ben de bu yüzden şaşkınım."

 

"Ben aranıza girmek istemem ama," dedi Işıl çekingen bir sesle. "Onur'un sana karşı iki duygusu var." Yanımdaki adamlara baktı. "Fark etmemiş olabilirsin ama benim gördüğüm kadarıyla Onur sana karşı büyük bir mahcubiyet besliyor. Üstelik tek duygusu da bu değil." Gözlerini kaçırdı. "Onur bence seni seviyor, aşk anlamında."

 

"Aşk öyle bir duygu değil bence, Işıl. Onur'un bana karşı tek bir duygusu yok. O sadece takıntılı." Dudakları bilmem der gibi büzüldü. "Bu takıntısı sayesinde yaşayabilmem de çok korkunç."

 

"Onun sayesinde hiçbir şey olmadı, Alvina," dedi Sıraç. Ona cevap vereceğim sırada telefonu çaldı. Ekranda gördüğüm isim ile kalp kırıklığım daha da artmıştı. "Açayım mı?" Babamdı arayan.

 

"Ben konuşmayacağım," dedim sinirle. Şu an bir de onunla uğraşamayacaktım. Beni çok kırmıştı.

 

Telefonu açıp kulağına götürdü. Uzun bir süre babamı dinleyip tepki vermedi.

 

"Saçma sapan konuşma," dediğinde duraksadım. Ne demişti? "Evet, senin çok önemsediğin çok sevdiğin kızın, aynen." Bir süre dinledi yine. "Sen aynı şeyleri tekrar yapabileceğini sanıyorsun." Güldü. "O biraz sıkar." Telefonu yüzüne kapattığında sinirden güldüğü belliydi.

 

"Ne diyor?" dediğimde derin bir nefes aldı. Fazla gerilmişti.

 

"Saçmalıyor işte," dediğinde sesi bile gergindi.

 

"Sıraç?" Omzuna dokunduğumda bana döndü. "Seni bu kadar sinirlendirecek ne demiş olabilir?"

 

"Seni benden bir şekilde alacakmış, onun yanında kalıp benimle görüşmeyecekmişsin." Kaşlarım çatıldı.

 

"Sen kovmadığın sürece yanından gitme gibi bir niyetim yok. Boşuna heveslenme." Yüzündeki sinir kaybolduğunda gülümsedi.

 

"Sonsuza kadar benimlesin o zaman." Kafamı salladım.

 

"Bu sana da kırıldığımı değiştiremez." Derin bir nefes aldı. "O yüzden şımarma. Senin de canına okuyacağım."

 

"İstersen ağzıma sıç. Hak ettim." Yeniden salladım kafamı. Kesinlikle hak etmişti.

 

"İyi misin?" diye tekrar sorma gereği duymuştum Oflaz'a.

 

"Evet." Olmadığı da belliydi aslında.

 

"Bir daha benim için yaralanırsan, kimseye bırakmadan ben öldürürüm seni. Anlıyorsun, değil mi? O namluyu önce kalbine sonra beynine doğrulturum."

 

"Lütfen," dedi eğlenen bir sesle. "Yaşansın bu."

 

"Geri zekalı," diye söylendiğim esnada araba bir yerde durmuştu. "Geldik mi?" Sıraç elini havaya kaldırıp durmamı istediğinde oturmaya devam ettim. Önce kendisi indi. Uzun bir zaman dönmesini beklediğimizde gerilmiştim. "İneyim ben de," dediğimde Oflaz bileğimi tutup engel olmuştu.

 

Arabanın kapısı açıldığında Sıraç kollarını bana doğru uzatıyordu. Ayağımda hâlâ ayakkabılarım yoktu. "Işıl," dedim onun da gelmesi için. Sıraç beni kucakladığında Işıl da arkamızdan ilerliyordu.

 

"Güzelim," dedi saçlarımdan öperken. Karanlık yolda, çimenlerin üstünde ilerledikçe saçlarımı öpmüştü. Mayışmamı sağlıyordu ancak Oflaz'ın yarası aklıma geldikçe huzursuz oluyordum.

 

Evin önüne geldiğimizde kapı açıktı. Sıraç beni bıraktığında arabaya geri dönüyordu ancak yarı yolda vaz geçmişti çünkü Oflaz onun desteğini almadan tek başına yürüyordu. Dayaklıktı.

 

"Gel, Işıl. Geçelim biz." Kolunu sıvazladığımda gülümsedi. "Utku!" diye seslendim içeri doğru. O sırada Sıraç ve Oflaz da içeri girmişlerdi.

 

"Kimleri görüyorum ben?" diyerek odadan çıktığında saçları ışığın etkisiyle parlıyordu. Sapsarıydı. "Yuh be kızım! Ne olmuş sana böyle?" Kollarını dostane bir tavırla bana doladığında ben de ona sarıldım. "Yolda görsem tanımam."

 

"Senin için aynı şeyi söyleyemeyeceğim," dedim gülümseyerek. "Neysen o'sun. Hiç değişmemişsin." Kafasını salladı.

 

"Hâlâ aynı yakışılıktayım, değil mi?" Güldürdü bu söylediği beni. Egosu da yerindeydi her zamanki gibi. "Buyurun, ayakta kalmayın," dediğinde Oflaz ve Sıraç hiç de sevimli bakmıyorlardı. Aksine her an dalacak gibilerdi. Utku bana bakıp gülümsedi, bir odaya ilerlediğinde ben de peşinden gidiyordum.

 

"Ne bekliyorsunuz?" diye söylendiğimde peşimden ilerliyorlardı. "Sanki ben yaralıyım."

 

"Alvina, bu niye saçma sapan konuşuyor?"

 

"Oflaz," dedim kısık bir sesle. "Bence susmalısın." İtiraz edeceğini anladığımda ters bir bakış attım. Çocuk onu kurtaracaktı yine de kulp bulmaya çalışıyorlardı.

 

Odaya girdiğimizde tahmin ettiğim gibi bir şeyle karşılaşmıştım. Her yer bembeyazdı, tertemizdi. Utku eldivenlerini giyerken benim ellerime bir bakış attı. Her yeri kan olmuştu. Gerçi şu an umrumda olamazdı.

 

"Oflaz mıydı?" diye sorarken muhattapı bendim. Kafamı salladım. "Geç, uzan şöyle." Oflaz bana kısa bir bakış atıp sedyeye geçtiğinde sırt üstü uzanmıştı. "Ne kadar süredir kan kaybediyorsun?" Tişörtünü yırtıp bir kenara attığında kan dolu vücuduyla karşılaştım.

 

"1 saati geçmiştir," dedi Oflaz net bir sesle.

 

"Odada kalabalık yapmayın," dedi Utku, Sıraç'a bakarken. Haklıydı. Oda kutu gibiydi.

 

"Kardeşim lan o benim." Oflaz'a ters bir bakış attı yine de.

 

"Sıraç, kardeş felsefenizi daha sonra uygulayın. Streil bir ortam yaratmaya çalışıyorum." Sıraç öne doğru atıldığında Işıl koluna çekinerek dokunmuştu.

 

"Adam haklı," deyip Sıraç'ı odadan çıkartmaya çalıştı ancak o ikna olmamıştı.

 

"Sıraç." Oflaz bunu söylediğinde ise diretmeden çıktı. Utku kapıyı işaret ettiğinde gidip kapattım.

 

"Herhangi bir ilaca alerjin var mı?" Kafasını salladı Oflaz. "Bölgesel değil genel anestezi uygulayacağım. İçeride geniş bir alana bakmak, kontrol etmek zorundayım. İç kanama olmasa bile enfeksiyon riski çok fazla. Ameliyat bittikten sonra 24 saat uyutulacaksın," dediğinde Oflaz'ı bilgilendiriyordu. "Organların zarar görmediyse şanslısın."

 

"Gördüyse," diye mırıldandım.

 

"Gördüyse ameliyat uzar, uyutma süresi de artar." Derin bir nefes aldı. "Bu noktada da benim bilgim yetersiz kalabilir, annem ve babamın da gelmesi gerekir."

 

"Gelirler mi?" Dudakları büzüldü.

 

"Bilmem." Enjektörün paketini açtı. "Yüksek ihtimal gelirler."

 

"Tüm bu dediklerin tersine işlerse?" Oflaz'ın eli elimi kavradı. Buz gibiydi. Kan kaybettiğinden olabilirdi. "İşlemesin," dedim ellerimize bakarak. "Utku, lütfen."

 

"Alvina, bu konuda benim elimden gelecek bir şey olmaz. Yapabileceğimin en iyisini yapacağım." Gerekli malzemeleri dizerken enjektörü de bırakmıyordu. "Kan grubun ne?"

 

"B-." Ben kan verebilirdim.

 

"Seninle aynı gruptan olan biri var mı?" Gözlerini kapatıp onayladı.

 

"Sıraç 0-." Benim de kan grubum aynıydı. Utku buna sevinmişti. İyi bir haberdi. Ki uymasa da dışarıda bekleyen adamlardan biriyle uyardı.

 

"Birkaç dakikaya kalmadan uyuyacaksın." Elini kolunun üstünde gezdirip damarını buldu. "Alvina, hep burada mısın?" Kafamı salladım hemen. "Ellerini temizlersin o zaman. Senden birkaç şey isteyebilirim."

 

"Tamam," dedim. Oflaz uyuduktan sonra yıkayabilirdim ellerimi.

 

"Sen yorgunsun," dedi Oflaz bana bakarken. Öyleydim ama umrumda değildi. "Dinlen, Alvina." Utku iğneyi yaptığında damarına anestezi karışıyordu. "Uyandığımda yanımda ol, ben uyurken değil."

 

"Beni düşünmeyi bırak." Diğer elimi de birbirine sarılan ellerimizin üstüne kapattım. Onun parmaklarında gezinen parmaklarım elini ısıtmak ister gibiydi. "Bana bak," dedim elimi yanağına yerleştirip. Baktı da. "Eğer sana bir şey olursa," deyip derin bir nefes aldım. "Hiç durmam, peşinden gelirim. Duydun mu beni?"

 

"Saçmalama," dedi çatık kaşlarla. "Abin sana o kadar çok değer veriyor ki bu söylediğin imkansız."

 

"Abimi yaşatacağımı sana düşündüren ne?" Gülümsedi bu kez.

 

"Sıkıntı yapma kendine. Bir şey olmayacak." Ben de gülümsedim. Zorakiydi. Gözleri yavaşça kapandığında artık elimi de tutmuyordu.

 

"Elimi yıkayıp geliyorum." Odadan çıkıp yan odaya girdim. Lavabo olmasını ummuştum ki öyleydi de. Ellerime döktüğüm sabun kan lekesini temizliyordu ancak ben hâlâ aynısını görür gibiydim.

 

Oflaz'a bir şey olursa kendimi affedebileceğimi düşünmüyordum. Sonuçta benim yüzümden oradaydı, benim için gelmişti.

 

Peçeteyle ellerimi kurulayıp odaya geri döndüğümde Utku bir şeyler yapmaya başlamıştı. Ne yaptığını da anlamıyordum.

 

Oflaz'ın yanına geçtiğimde yarasına değil yüzüne bakıyordum. Kaşları hafif çatıktı. Uyuyorken bile düşünceliydi. Bir o kadar da masumdu.

 

"Sende nasıl durumlar?" diye soran Utku ile bakışlarım ona döndü. "Neden bu hâldesin?"

 

"Bildiğin gibi." Kaçamak bir cevap seçmiştim. Uzun uzun uğraşamayacaktım. "Galip'i tanıyor musun?"

 

"O şerefsiz iti mi söylüyorsun?" Pür dikkat yaraya bakıyordu.

 

"Evet."

 

"Tanımam mı? Buraya yakın bir evi var. Bu civarda bir kere vurulmuş. Beni getirtmişti yanına zorla." Yüzünü buruşturdu. "Gebertmek istedim ama başıma o kadar çok adam dikildi ki bu imkansızdı."

 

"O adam benim amcam, Utku." Yüzü dumura uğrasa da ellerini çekmeden devam ediyordu. Bu konuda profesyonel olduğu belliydi.

 

"Ben duyuyordum ama inanamamıştım." Keşke tersi olsaydı. "İçeridekiler kim? Oflaz'ı yine tanıyorum az buçuk ama içeridekileri ilk görüşüm."

 

"Sıraç, abim." Yüzü ikinci kez dumura uğramıştı.

 

"Sen görüşmeyeli neler yaşamışsın. Bildiğim gibi değilmiş hiçbir şey." Ne yaptığına bakamıyordum. O elledikçe sanki benim canım acıyordu. Işıl'dan bahsetmedim, o da sormadı. "Bu delikanlı ile aran nasıl?"

 

"Bilmiyorum."

 

"Bence bilmelisin. Adam ölüm döşeğinde, hâlâ senin endişelenmemen için çabalıyor." Kaşları çatıldı. "Lan, harbiden nasıl öyle ifadesiz durabildi? Canı öyle çok yanmıştır, kurşun yarası öyle bir ağrıtmıştır ki başkasına olsa ağlayıp zırlardı."

 

"Güçlü bir adam," diye mırıldandım.

 

"Sen de yorgun gözüküyorsun. Şuradaki sandalyeyi çek, otur biraz." Reddedemeyecektim. Sandalyeye oturup Oflaz'ı seyrettim. "Ateş bacayı sarmış, bizimki daha bilmiyorum diyor." Kaşlarım çatıldı. "Neyse, üstüne gelmeyeyim şimdilik."

 

"Durumu nasıl?" Aradan yarım saat kadar geçmişti. O süre boyunca bir ölü gibi durmuştum. Elim Oflaz'ın elinde, kolunda, omzundaydı. Acısını azaltmak istercesine okşadım ellerini.

 

"Şanslı günüymüş. Kurşun kas dokusunu sıyırmış." İçimden sonsuz şükür ederken başımı usulca koluna yasladım. Koluna birkaç öpücük kondurmaktan alıkoyamadım kendimi. "O yüzden ne drene ne de karının yıkanmasına gerek yok. Birkaç dikişle hallederiz, sorun da çıkmaz. Ancak çok kan kaybetmiş, birinizden kan almamız gerekecek."

 

"Organlarında bir hasar yok, değil mi?"

 

"İlk analizime göre, hayır. Tekrar teyit etmem gerekiyor." Bunu söyledikten sonra da uzun bir süre sessiz kaldım. Sadece elini tutup koluna sarıldım. Diken üstünde oturuyor gibiydim. Korkuyordum. "Kanı abinden almamız daha makul."

 

"Ben de verebilirim." Kafasını salladı.

 

"Verebilirsin. Ancak alacağım miktar çok az değil. Bu da seni iyice bitkin düşürür." Ciddiyetle yapıyordu işini. Kaç saat geçmişti, bilmiyordum.

 

Odanın kapısı aniden açıldığında irkilmiştim. Utku dikkatini dağıtmamayı sürdürmüştü.

 

Oğuz'du gelen. Son derece panik, endişeliydi.

 

"Oğuz?" İçeri doğru girdiğinde Utku'nun kaşları çatıldı.

 

"Ne kadar çok insan, o kadar çok enfeksiyon riski. Sizi de dışarı alabilir miyim? Yara kapandıktan sonra gelirsiniz." Oğuz'un paniğine öfke de eklenmişti.

 

"Ne diyorsun lan?" Bana sakince baktı. "Durumu nasıl, yenge?" Bu kelimeye takmış olmalıydı.

 

"Bana yenge demeye devam edersen iyi olan durumunu kötüye çevireceğim!" Yanıma gelip bana sarılması bekleyeceğim son şeydi. Şaşırmıştım.

 

"İyi, değil mi?" Kafamı salladım.

 

"İyi. Kurşun sadece kas dokusunu zedelemiş." Elleri sırtımı sıvazlarken geri çekildi.

 

"Kan lazım mı? Kapıda duydum da."

 

"Sen verebiliyor musun?" Kaşları havalandı.

 

"Sıraç verebiliyor ama verir mi bilmiyorum." Derin bir nefes aldı. "Sizin aranız nasıl, düzeltebildiniz mi?" İkisinden de bahsediyor olabilirdi.

 

"İkisini de boğmak istiyorum. Sence düzelmiş mi?" Gülümsedi.

 

"Harika olmuş." Yüzündeki gülümseme soldu. "Buralardasın, değil mi?"

 

"Buradayım."

 

"Pera," diye mırıldandı. "O nerelerde?" Kafamı iki yana salladım. Bu hâlde bile onu düşünüyorsa geçmiş olsundu.

 

"Rusya'da hâlâ."

 

"Anladım." Seviyorsa açılsaydı. "Ben çıkayım. Kapıdayım. Bir şeye ihtiyacınız olursa seslenmen yeterli."

 

Oflaz'ın omzuna bir öpücük daha kondurdum çıktığında. Sağlam dostlukları vardı.

 

"Pera ile ne ayaklar?" Anlamış olmalıydı.

 

"Şu an aralarında bir şey yok." Sessiz kaldığında elinde iğne ve ip vardı. Yarayı kapatıyordu.

 

"24 saat uyutmam gerektiğini söylemiştim ancak ona gerek yokmuş. Narkozun etkisi geçtiğinde uyanır." Son dikişi atmış olsa ki ipi kesti, yaranın üstüne bir bandaj kapattı. Kan lekelerini temizlemişti. "Bir gün yemek yemeyecek, serumla beslenmesi daha makul. Dikişler 7-8 güne alınacak. Kendini iyi hissettiğinde de ayağa kalkıp kısa mesafelik yürüyebilir." Eldivenlerini çıkarttı. "Geçmiş olsun."

 

"Çok teşekkür ederim, Utku. Gerçekten."

 

"Rica ederim, Alvina. Her zaman." Maskesini ve galoşunu da çıkartırken konuşuyordu benimle. "Burası güvenlidir, istediğiniz kadar kalabilirsiniz. Biraz küçük ama çok kalabalık olmadığınız sürece sığarsınız." Yanıma gelip omzumu sıvazladı. "Ben Sıraç'dan kan alacağım. Oflaz'a verdikten sonra klinikte çok kısa bir işim var. Onu halledip geleceğim." Dışarı çıktığında Sıraç'a seslenmişti.

 

Ayağa kalkıp Oflaz'ın saçlarını, yüzünü sevdim. Yanağına silik bir öpücük bırakırken içeri Sıraç ve Utku girmişti.

 

"Doktor, bunları tek bırakma!" Sandalyeyi çekip Sıraç'ın yanına itti Utku.

 

"Sol kolunu verir misin?" Diğer dediğine göz devirmiştim sadece. "Elini sık." İğneyi damarına geçirdiğinde kanını alıyordu. "Serbest bırak." 10 dakika kadar kan almıştı. "Şimdilik yeter," deyip eline başka bir iğne aldı. Oflaz'a damar yolu açıp kan verirken gözlerim Sıraç'a değdi. Yere odaklanmıştı. Bir şey düşünüyor gibiydi. "Alvina, bir terslik olursa ara. Hemen geleceğim ben de."

 

"Tamam." Odadan çıkıp kapıyı da kapatmıştı. Sıraç koluna bastırması gereken pamuğu umursamadan çöpe attı. Kaşlarım çatıldı. Başı dönerdi. "Kolun morarır." Umursamadı. Yanıma geldi, elini omzuma atıp beni yavaşça kendisine çekti. Başım kolunun altına geldiğinde daha sıkı sarıldı.

 

"Durum ne?"

 

"Kritik bir durum yok. Kurşun kas dokusunu zedelemiş."

 

"Onu Oğuz anlattı, biliyorum." Yeniden saçlarımdan öptü. "Sende durum nasıl? İyi misin?"

 

"Korktum," dedim dürüstçe. "Ölmekten değil, yanıma gelmesinden, bana temas etmesinden deli gibi korktum. Bir gece düzgün uyuyamadım, kuşku hep benimleydi."

 

"Özür dilerim," dedi yeniden. "Elimden bir şey gelmediği için de özür dilerim, yaşadıkların için de."

 

"Ben dediklerimi umursarsınız sanmıştım. Hani şimdi seviniyorsunuz ya bir şeyim yok, ölmedim diye." Derin bir nefes aldım. "Ben öldüm, Sıraç. Ondan korktuğum her saniye kendimi defalarca toprağa gömdüm ben."

 

"Biliyorum. Anlıyorum seni."

 

"Anlıyormuş gibi davranın o zaman. Bir yabancı gibi değil." Kısa bir sessizlik oldu.

 

"Işıl yemek yapacaktı. Senin karının aç olduğunu söyledi." Beni omuzlarımdan tutup geri çekti, yüzüme baktı. "Git ve o yemeği ye." Kaç saat geçmişti de yemek yapabilmişti? "Güçsüz düşmeni istemiyorum."

 

"İsteme-"

 

"Alvina. Bu yaşından sonra zorla yemek yedirtme kendine." Yapabilirdi. "Ben buradayım, merak etme."

 

"Ama-" Yine lafımı böldü.

 

"Hadi. Açlıktan bayılmak mı istiyorsun?" Ofuldana pofuldana odanan çıktım. Koridoru takip edip kokuların geldiği yeri takip ettiğimde mutfağa girmiştim. Minik bir yerdi. Işıl yüzünü eline yaslamış, masada uyuya kalmıştı.

 

"Işıl," diye mırıldandım koluna dokunarak. "Gel, koltuğa uzan güzelim." Yerinde sıçradığında elimi geri çektim. "Korkuttum mu?"

 

"Benim içim geçmiş," deyip ayağa kalktı. "İyi mi?" Kafamı salladım.

 

"İyi olacak." Elimi sırtına koyup yürümesi için baskı yaptım. "Gel, dinlen sen de biraz."

 

"Ben de size yardım etseydim."

 

"Yapılacak bir iş yok." Sırtını sıvazladım. "Dinlen sadece." Tam odaya gidecekken durdu, boynuma sıkıca sarıldı.

 

"Her şey için teşekkür ederim." Ben de ona sarıldığımda kısa bir an öyle kaldık.

 

"Ben teşekkür etmeni gerektiren bir şey yapmadım."

 

"Yapmamış olur musun hiç? Beni o cehennemden çıkarttın."

 

"Beraber kurtulduk," dediğimde gülümsedi.

 

"İyi ki varsın."

 

"Sen de," dedim gülümseyerek. "Hadi, Işıl. Dinlen biraz." Kafasını sallayıp mutfaktan çıktı.

 

Ocağın üstündeki tencereyi açtım. İçinde domates çorbası vardı. Dolaplardan bulduğum kasenin içine doldurduktan sonra masaya geçip çorbayı sade sade kaşıkladım. Boğazımdan başka bir şey geçmez gibiydi. Işıl'ın elinin lezzeti zaten güzeldi ancak bu kadarını da beklemiyordum. Çorba fazlasıyla güzeldi.

 

Tabağı evyeye bıraktım, temizleyecek ne mecalim ne de hevesim vardı. Oflaz'ın olduğu odaya yeniden girdiğimde Sıraç ve Oğuz başındaydılar. Utku'nun söylediğine göre enfeksiyon riskleri vardı ancak yara kapanmıştı.

 

"Gel," dedi Sıraç elini kaldırarak. Yanına gittiğimde kolunu yeniden omzuma atıp beni kendisine çekmişti. "Sende dinlen biraz, Alvina."

 

"Hayır," dedim Oflaz'a bakmayı sürdürerek.

 

"Ne zaman uyanırmış?" Oğuz sormuştu. Ona da bakmadım.

 

"Narkozun etkisi geçtiğinde uyanacakmış. Kendini iyi hissettiğinde ise yürüyebilecek."

 

"Sen nasılsın?" Derin bir nefes aldım.

 

"İyi olmaya çalışıyorum, Oğuz. Son 24 saatde yaşadıklarım basit şeyler değil."

 

"Ben tam olarak bilmiyorum ama ne boyutta olduğunu tahmin edebiliyorum. Sen oradayken Oflaz da resmen kendisine ızdırap çektirdi. Ağzına bir yudum ekmek sokmadı." Duraksadım.

 

"Oflaz mı?"

 

"Sadece Oflaz da değil." Sıraç'ın koluna yavaşça vurdu. "Bu abin manyağı var ya, nefes alsak başımıza silahı dayadı." Sıraç'a baktığımda kaşları havalandı.

 

"Düzgün nefes alsaydın." Cidden yapmış mıydı?

 

"Griptim lan." Bana baktı, gülümsedi. "Neyse, yenge. Aldılar ya seni, dengeleri düzelir herhalde."

 

"Yengem?" dedim baskı yaparak.

 

"Efendim yenge?"

 

"Ne yengesi lan?" diyen Sıraç'dı. Tip tip bakıyordu. "Düzgün konuş."

 

"Yengelerime yenge derim ben. Amma büyüttünüz ha!" Bu çocuğun rahatlığı beni deli edecekti. "Alvina da yengem olduğuna göre öyle hitap edeceğim."

 

"Alvina nereden yengen lan senin? O konuşan çeneni kırdırtma bana." Oflaz'ı işaret etti Oğuz.

 

"Oflaz'dan dolayı yengem işte."

 

"Seni yenge yapmamı istemiyorsan kapa çeneni." Yapar gibiydi.

 

"Katılıyorum," dedim. "Yenge ne be? İsmimle hitap et."

 

"Öfff, siz de hiç bilmiyorsunuz akraba işlerini falan."

 

"Akrabalık ilişkini al, münasip yerlerine sok Oğuz. Kardeşime bir daha yenge dersen gebertirim seni." Oğuz gözlerini devirdi.

 

"Kızın turşusunu kuracak hâlin yok ya?" Sıraç öyle bir bakmıştı ki Oğuz'un şaşkınlığı yüzüne yansımıştı. "Saçmalama. Kaç yaşına gelmiş, sevgili yaparken sana soracak değil."

 

"Gerekirse soracak. Onu üzecek bir adamla beraber olmasına izin vermem." O kadar tınlamamıştım ki bana sataşma gereği duymuştu. "Değil mi?"

 

"Bana bir şey söylemeyin şu an ya." İkisine de çatık kaşlarla baktım. "Adamın narkozluyken bile kafasını şişirdiniz. Bir susun."

 

"Sorusuna cevap alamayan abi suratsızlığı," dedi Oğuz keyifle. "Tipine bak, moraracak yakında."

 

"Lan!" Sıraç öne doğru atılacakken durdurdum. Saçmalıyorlardı.

 

"Oğuz." Sesimdeki uyarıyı anlamış olsa ki yanımızdan uzaklaşıp kapıya ilerledi.

 

"Ben içerideyim. Bir şey olursa seslen, yengeciğim." Son kelimeye ekstra bir baskı yapmıştı. Tepki vermedim bu sefer.

 

"Alvina." Kollarımı önümde bağladım.

 

"Ne?"

 

"Kafanı dağıtmak için boş boş konuşuyorduk ama beceremedik galiba." Becerememişlerdi.

 

"Biraz daha konuşsaydınız ben kafanızı gerçek anlamda dağıtacaktım." Gülümsedi.

 

"Öfken de aynı ben he." Gururla söylemişti. "Abisinin kardeşi."

 

"Ben abi demeye alışamıyorum." Gülümsemeye devam ediyordu. "Bilmiyorum, alınıyor musun ama-"

 

"Aksine, zorla söylüyor gibi olsan rahatsız olurum. İçinden nasıl geliyorsa onu söyle."

 

"Telefonda konuşurken söylediklerime çok mu kızdın?" Derin bir nefes çekti içine.

 

"Kızdım." Yüzüme baktı. "Ancak sadece sana değil. Kendime de kızdım. Oflaz'a da kızdım. Babana da kızdım." Eli saçlarımdaydı. "En çok kendime kızdım."

 

"O niye?"

 

"Yanında olamadığım için. Alvina, ben bir şekilde yanında olmalıydım. O gece o saçma partiye gitmemeliydik. Seni gözümün önünden ayırmamalıydım."

 

"Böyle olacağını bilemezdin." Karşı çıktı.

 

"Bilmem gerekiyordu. Seni korumam gerekiyordu." Yüzüne bakacak cesareti bulamadım. Baksam ağlayacaktım. Yerlere odaklandım. "O siktiğimin ellerinin saçlarına değmesine engel olmak zorundaydım."

 

"Zorundaydınız." Doğruydu bu. "Fakat bu senin tek başına yapabileceğin bir şey değildi. Babam aklına koyduğunu yapardı, hiçbirinize sormazdı." Bu ise gerçekti.

 

"Sordurmalıydım işte." Saçlarımla oynamayı sürdürdü. "Ama, Alvina. Yemin ederim ki hepsinin aldığı nefesi burnundan getireceğim. Galip'ten başlayıp, Onur'a, ondan da Çağatay'a geçeceğim."

 

"Babamı da mı öldüreceksin?" Yüzüne baktığımda yutkundu.

 

"Babanı öldürmeyeceğim. Yaşamayı hak ettiğinden değil, onu öldürürsem seni de kaybedeceğimden öldürmeyeceğim." Kafamı iki yana salladım.

 

"Beni kaybetmeyeceksin. Ne olursa olsun." Şakağıma bir öpücük kondurdu.

 

"Seni kaybetmem yönünde öyle çok çabalıyor, bizi ayırmayı o kadar çok istiyor ve deniyor ki bazen korkuyorum, Alvina." Nedendi Sıraç'a kini? "Bana bir şey olacağından değil, seni benden alacağından korkuyorum." Bu söylediğinden sonra başımı göğsüne yasladım. Kollarımı sırtına dolayıp sıkıca sarıldım.

 

"Başaramayacak." O da bana sıkıca sarıldı. "Ben ona böyle bir tevazü tanımayacağım, böyle bir fırsatı yakalayamayacak."

 

"Senden öğrenmem gereken çok şey var, ufaklık." Geri çekildiğimde yüzüme baktı. "Nasıl hem bu kadar naif ve kırılgan hem de güçlü olabiliyorsun?" Odanın kapısı açıldığında içeri Utku girmişti. Girer girmez eline dezenfektan sıkıp Oflaz ile ilgilenmeye başladı.

 

"Güçlü olduğumu sanmıyorum." Güçlü olsaydım şu an bu durumda da olmazdım.

 

"Şu an sana bakınca ben de hiç sanmıyorum çünkü gözlerinin içi kıpkırmızı. Dinlenmen gerekiyor." Kafamı salladım pes ederek.

 

"Oflaz?" diye sorduğumda sırtımı sıvazladı.

 

"Başından ayrılmam."

 

"Alvina, yatacak mısın?" Utku'ya döndüm.

 

"Evet, dinlenecekmişim biraz."

 

"Yatak odası boş, oraya yatabilirsin." Reddedemeyeceğim bir şeydi. Koltukta uyumak daha zordu. Ki yatakta da uyuyabileceğimi sanmıyordum. "Nevresimler temizdi ama değiştirmek istersen odadaki dolapta-"

 

"Gerek yok, sağ ol," deyip odadan çıktım. Oflaz'a tekrar bilerek bakmamıştım. Vicdanım odaya gidip yatmama izin vermeyecekti yoksa.

 

Lavabonun yanındaki odaya girdiğimde tahminim doğruydu. Yatak odasıydı burası. Üstümdeki bana ait olmayan kıyafetleri çıkartmak isterdim ama bu mümkün değildi. Başka bir şansım yoktu.

 

Yastığa kafamı koyduğum an gözümden dökülen yaşları kontrol edememeye başlamıştım. Sessizce ağladım, içime haykırdım. Artık hiçbir şeyi kaldıramayacağımı hissediyordum. Yanılmayı çok isterdim ama gerçekleşemeyecek isteklerimden biriydi.

 

Birkaç saat öncesinde yaşadığım korku öylesine büyüktü ki kendime uzun bir süre gelemeyecektim.

 

Gözlerimi silerken titreyen ellerimi zapt etmeye çalılırken öylece uyuya kalmıştım. Aldığım nefes ciğerimi deler gibi olduğunda ise uyanmıştım. Odadaki saate bakınca hiç de az uyumadığımı anladım. Gece 5'e geliyordu. Hatta sabah olacaktı.

 

Gözlerim yatağın yanına kaydığında Işıl'ın huzurla uyuduğunu gördüm. Işıklar açık mı uyurdu?

 

Eğer Sıraç'ı dinlemeyip uyumasaydım bayılacağım netti. Ayağa kalktığımda dönen başımı umursamadan üstünü örttüm, yüzüne dökülen saçlarını kenara çektim. Küçük bir kız kardeşim varmış gibi geliyordu ona baktığımda.

 

Usulca odadan çıkıp kapıyı kapattım. Oflaz uyanmış olmalıydı. Olduğu odanın kapısını açtığımda ise beklediğim gibi değildi.

 

"Utku?" dedim bedenime nükseden korkuyla. "Bir şey mi oldu?"

 

"Hayır, ağrı kesici veriyorum." Gülümsedi. "Sıraçları yeni kovdum. Sen mi geldin şimdi de?"

 

"Beni istediğin kadar kovabilirsin. Gitmem." Kafasını salladı. Elindeki enjektörü çöpe atıp eldivenlerini çıkarttı.

 

"Yok, hiç öyle bir niyetim yok." Oflaz'ın yüzü biraz daha iyi gözüküyordu. "Benim mesai burada biter. Buralar sana emanet." Elini omzuma atıp sıvazladı. "Biraz evime gidip dinleneceğim. Abinleri de ikna ettim, onlar da dinleniyorlar biraz. Oflaz birkaç saate kalmaz, uyanır. Uyandığında çok ağrısı olursa ve ben burada olmazsam mor kutudaki ağrı kesiciden verebilirsin. Organlarına denk gelmese bile ameliyatın sonrası oldukça ağrılı bir süreç. Ona iyi bakman lazım." Bir şey söylememi beklemeden odadan çıkıp kapıyı kapattı.

 

Sedyenin kenarında kalan boşluğa dikkatlice oturup serum takılı olmayan elini dizlerimin üstüne koyup parmaklarıyla oynamaya başladım. Yüzüne bakacak ne cesaretim ne de yüzüm var gibiydi. Mahçupluk muydu bilmiyordum ama berbattı.

 

Bir süre parmaklarını sevdim sadece. Konuşmadım, baktım öylece.

6 solukta söylemiştim hepsini.

 

"Alvina," dedi sakince. "Ağrımıyor."

 

"Ama Utku dedi ki-"

 

"Ağrımıyor, dedim." Eliyle saçlarıma dokundu. "Gelsene." Alık alık baktım yüzüne.

 

"Nereye?" Sedyede yana doğru kayınca kaşlarım çatıldı. "Napıyorsun?"

 

"Gel." Kafamı iki yana salladım.

 

"Dikişlerini patlatabilmek için mi? Ben almayayım, kalsın."

 

"Gel, bir şey olmaz." İkna olmamıştım.

 

"Canın acır, Oflaz. Yat uslu uslu." Kaşları havalandı.

 

"Ağrı kesici verebiliyor muydun sen?"

 

"Şimdi olmaz. Utku yeni-"

 

"O zaman yanıma gel." Ayağa kalktığımda onu azarlamak içindi ancak elimi kavradığında durdum. "Hadi, Alvina." Dediğini yapıp yeniden sedyeye oturduğumda kolunu kaldırdı. "Yat yanıma, gel." Bu dediğini de yaptım. Başımın altında çıplak göğsü varken derin bir nefes aldım. Sevdiğim kokusundan ziyade hastane gibi kokuyordu. Yan bir pozisyonda yatıyordum. Hiç rahat gözükmeyebilirdi ama benim için oldukça rahat ve huzurluydu. "İşte şimdi ağrımıyor bir yerim." Başımın üstüne derin bir öpücük kondurdu.

 

"Oflaz?"

 

"Hım?" Aldığı her nefesin sonunda saçımın her telini öpüyordu.

 

"Bir şey soracağım."

 

"Sor," dedi sakinliğini korurken.

 

"Sen neden benim için bir şeyler yapıyorsun?" Göğüs kafesi aldığı nefesle kabarmıştı. "Mesela şu an ne yapıyoruz biz? Ben senin için bir görev-"

 

"Unut bunu. Benim için görev falan değilsin, Alvina. Hiç olmadın."

 

"Ne?"

 

"Ben seni çok eskiden tanıyordum. Abin istedi diye yanıma almadım seni. O demese ben zaten alacaktım." Bu kez ben derin bir nefes aldım. "Bunları sonra konuşsak olur mu?"

 

"Oflaz," dedim yeniden.

 

"Söyle, güzelim." Öyle olmaz be adam! Gel, üstüme lav dök de yanayım cayır cayır! Böyle erimeyiz çünkü...

 

"Kendini affet, olur mu?" Bana söyledikleri geliyordu aklıma. "Hani demiştin ya, ben kendimi hiç affetmeyeceğim, sen de affetme, diye." Başımı göğsünden kaldırıp yüzüne baktım.

 

"Sen affedebildin mi?"

 

"Eskisi kadar kırgın değilim sadece," dedim dürüstçe. "Ama affedilecek bir durum yok ortada. Söylediklerimi de unut, sil aklından."

 

"Neden?" dediğinde gerçekten merak ediyordu.

 

"İçimden geldi, söylemek istedim. Ben dönüp baktığımda anlıyorum ki çok şey, çok sevdiğimi kaybetmişim." Kafamı salladım. "Bir yenilgi daha, bir kaybetme daha istemiyorum." Gülümsedim. "Ben çok yakın olmaktan bahsetmiyorum. Sadece aramızda bir sorun olmamasını istiyorum."

 

Elini yanağıma koyduğunda gözümden akan yaşı silmişti. Eli yanağımı okşamaya devam ederken gözleri dudaklarıma kaydı.

 

Kafasını kaldırıp yüzüme yaklaştığında ondan önce davranan bendim. Dudaklarımızı birleştirdiğimde gözümden yaşlar akmaya devam etti.

 

Dudaklarını öptükçe ateşlerin içerisine dalıyordum. Yandıkça canım acıdı. Canım acıdıkça dudaklarına sığındım, bir teselli aradım. Buldum da.

 

Nefesimiz yetersiz kaldığında aynı anda geri çekildik. Gözümün altından akan yaşı öptüğünde içim titremişti sanki.

 

"Diyecek bir şey bulamıyorum ben, Alvina. Kalbinin büyüklüğüne her seferinde şaşırıyorum." Parmağımı havaya kaldırıp salladım.

 

"Bana bir söz ver."

 

"Söz mü?" Kafamı salladım. "Söyle. Canımı iste canımı vereyim sana."

 

"Saçma sapan konuşma," deyip parmağımla başını yastığa koymaya çalıştım. Başarılı da olduğumda yeniden göğsüne yattım. "Bir daha benim için hasar almayacaksın."

 

"Senin için hasar aldığımda böyle yanımda olacaksan vay haline," dediğinde beni tiye almıştı resmen.

 

"Oflaz!"

 

"Tamam, güzelim. İstemiyorsan vurulmayız." Bu böyle kolay mıydı ya?

 

Elimi sarılmak misalesiyle yavaşça karnının üstüne koydum. Yaraya denk gelmiyordu.

 

"Buz gibi olmuşsun," deyip ayaklanmak istediğimde de izin vermedi.

 

"Aksine, sayende yanıyorum." Karnına hafifçe vurdum.

 

"Sinek mi konmuş?" dediğinde öfkeyle bir nefes verdim.

 

"İyileş bak nasıl burnundan getiriyorum senin." Sanki kıyabilecektim.

 

"Kabulümdür, hak ettim." Kaşlarım çatıldığında yeniden geri çekilip yüzüne baktım.

 

"Bana bak, narkozun etkisi falan mı bu? Her dediğimi onaylıyorsun. Hayırdır?" Gülümsedi. Bir şey söyleyeceği sırada kapı açıldı.

 

Sıraç ve Oğuz girmişlerdi.

 

"Yenge deyince de kızıyor. Anlamıyorum ben bu kadınları," dedi Oğuz sırıta sırıta.

 

"Bana bak, Oğuz! Hıncımı senden çıkartırım!" dediğinde gerçekten sinirli miydi anlamadım. Kıskanıyor falan olabilir miydi? Sanmıyordum. "Alvina."

 

"Ne?" Toparlanıp kalkmaya çalıştıysam da Oflaz izin vermiyordu.

 

"Bırak lan kardeşimi. Ahtopot gibi sarmış!" Benzetmesine gülecekken vaz geçtim.

 

"Hiç kusura bakma. Öyle bir niyetim yok." Şakağıma bir öpücük kondurdu.

 

"Oflaz," dedi Sıraç dişlerinin arasından.

 

"Lan abartma. Kaç yaşına gelmiş kadın, sevgilisinin yanında olmak için izin mi alacak senden?" diyen Oğuz'du.

 

"Sevgilisi dediğin adamın yediği bokları bilmiyormuş gibi davranmasın o zaman." Kaşlarım havalandığında yerimde doğruldum. Bu kez izin vermişti. Sedyeden inip Sıraç'ın karşısına geçtim.

 

"Yediğiniz bokları tartarsam birbirinizden farkınız yok. Sana da öyle davranmamam gerekir." Kafamı salladım. "Anlıyor musun, abi?" İç çektiğinde duraksadım.

 

"O kelimeyi kullanarak her istediğini yaptırabileceğini bilmen tehlikeli." Öyleydi. "Yine de, Alvina. Aynı şey değil."

 

"Ben şu an o detaylara odaklanmak istemiyorum. Sonra zaten uzun bir süre başınızı ağrıtacağım." İçimde de kalmamalıydı. "Şimdilik susuyorum, sen de bu sessizliğe eşlik et ve normal bir hayattaymışız gibi davran." Ekledim. "Lütfen." Beni kendisine doğru yeniden çekti, kolunun altına sıkıştırdı.

 

"Oflaz, ayağını denk al."

 

"Sedye rahat değil. Yatağa geçirelim mi seni?" O sırada Işıl koridordan geliyordu.

 

"Geçmiş olsun," dedi kısık bir sesle. Kafasını salladı Oflaz.

 

"Ben geçerim." Oğuz bunu reddederek öne atılsa da Oflaz çoktan ayağa kalkmıştı.

 

"Saçmalama," dedim isyanlardayken. "Dikişlerini patlatmak mı istiyorsun?" Az önce vurulan sanki benmişim gibi rahatça yürüyordu. Canının acıdığına emindim oysa. Yanıma geldiğinde elini yavaşça omzuma attı. Sıraç'ın kolunun altından çıkıp Oflaz'ın yanına gittim. Kolumu yavaşça koluna doladım. Oğuz diğer eline takılı olan serumu tutarken dar koridordan geçmek zor olacaktı. Ağırlığını bana vermiyordu, ne diye sarıldığını da anlayamamıştım.

 

"Patlayan tek şey dikişleri olmayacak." Sıraç'ın homurtusuydu.

 

Kısa koridoru geçip yatak odasına geldiğimizde az önce benim yattığım tarafa ilerledi hissetmişcesine. Yorganı çekip yatmasını bekledim, sonra üstüne örttüm. Tam yatmıyordu, sırtı başlığa yaslıydı.

 

"Yastık koyayım mı arkana?"

 

"Gerek yok," dedi dingin sesiyle. Narkoz fazla mı kaçmıştı? Oğuz kendini yatağın boş tarafına attığında Sıraç da ona eşlik etmişti. Bana yer kalmadığında Oflaz'ın yanındaki minik boşluğa oturdum. Yatak zaten küçükken 3 dev ile sığmak bir hayli zordu.

 

"Üstüne bir şey giymek ister misin? Ev çok sıcak değil, üşütme."

 

"Üşümem, sağ ol." Eli saçlarıma uzandığında ona biraz daha yanaştım.

 

"Karnın acıktı mı çok? İlk 24 saat yemek yiyemiyormuşsun."

 

"Acıkmadım."

 

"Uyusana biraz, dinlen," dedim elimi yarasının yakınlarında bir yere koyup.

 

"Kaç saattir uyuyorum zaten. Bırak, gözlerine bakayım." Derin bir nefes aldım.

 

"Sonra da bakarsın gözlerime, kaçmıyorum ya." Sıraç'ı umursamadım. Çatık kaşlarla bakıyordu.

 

"Uykum yok."

 

"Hiçbir şeyden memnun olmayan çocuklar gibi her şeyi reddetmesene oğlum," dedi Oğuz. "Yengem uyu diyorsa uyuyacak, kalk diyorsa kalkacaksın."

 

"Sen de yengenin sözünü dinlemiyorsun ya hani. Bu gidişle fena dayak yiyeceksin." Güldü Oğuz.

 

"Yengemin kankiden yesem daha makul geçer." Sıraç'ın kaşları daha çok çatıldı.

 

"Lan! Pera mı?" Kafamı salladım. "Oğuz, sana sabır diliyorum."

 

"Niye lan?"

 

"Oğlum, nefes alırken bile soracaksın o yer elmasına. Fazla bir ses yaparsan bile kırar kafanı, acımaz." Yüzünü ekşitti. "Benim kardeşime bakma sen. Mesela diyelim ki yaralandın, Pera bir de özenle döver seni."

 

"Adamlar seni vururken sen armut mu topluyordun, sıçtığımın salağı?!" diye azarlayan sesle duraksadım. Pera mı gelmişti?

 

"Aa," diye şaşkınlığımı belli ettiğimde beklemeden yanıma ilerledi.

 

"Ölecek gidecek bir de onunla uğraşacağız." Azarlamasına devam ederken yataktan hızla kalkmıştım. Kimsenin yüzüne bakmadan direkt bana sarıldığında ben de ona sarıldım. Ben bu kızı gereğinden de çok seviyordum. Yalan yoktu. "Birtanem." Geri çekilmeden omzuma bir öpücük kondurdu. "İyi misin?"

 

"İyiyim," dediğimde geri çekilip vücudumu süzdü. Bir hasar olmadığından emin olamadığında yüzüme baktı. "Yok bir şeyim," dedim dolu gözlerimle.

 

"Ağlama, ağlama çiçeğim." Bana diyordu ama o da ağlıyordu.

 

"Vina," diyen Ares olmuştu. Pera'nın yanından usulca ayrılıp sıkıca ona sarıldım. "İyisin."

 

"Evet." İkisi de öyle sıkı sarılmışlardı ki tüm yaralarım geçecek gibi hissettirmişlerdi. "Sen de iyi misin?" Cevap vermedi, sırtımı sıvazladı.

 

"Nerede şimdi o piç?" diye öfkeyle soluduğunda Pera koluna vurdu dirseğiyle.

 

"Bırak, kız biraz nefes alsın." Ares de Pera da Oflaz'a ters ters bakıyorlardı. "Sonra konuşuruz." Sadece ona da değildi. Sıraç ve Oğuz'a da aynı tavırı sergiliyorlardı. Haksız da değillerdi.

 

"Geçmiş olsun." Pera bunu da dövercesine söylemişti. Kızıl saçlarını özensiz bir topuz yapmıştı. Rahat bir eşofman ve kazak giymişti.

 

"Sağ ol." Birbirlerine mesafelilerdi.

 

Yeni fark ettiğim detay şu oldu. Oğuz donmuş şekilde bakıyordu Pera'ya. Gözlerini ayırmıyordu. Sevdiği barizdi ancak benimki yüz verir miydi, bilemeyecektim.

 

"Hoş geldiniz," diye saçmaladı. Ev onun değildi. Kısa bir sessizlik olduğunda yerinde doğrulup ensesini kaşıdı.

 

"Aç mısınız?" deyip Oğuz'u toparlamaya çalıştım. Pera'nın kaşları çatıldı.

 

"Vina, ne diyorsun?" Haklıydı. Ne diyordum?

 

"Burada böyle ayakta mı duracaksınız? İçeri geçelim," dedim ama hareket etmedim. Hepsi bir anda odadan çıktığında gözlerim Oflaz'a döndü. "Tişört vereyim sana." Odadaki gardolabı açıp elime geçen ilk tişörtü aldım. Utku'dan daha yaplıydı ancak onun tarzı salaştı. O yüzden sıkıntı olmazdı. "Giy bunu."

 

"Ben yaralı bir adamım yalnız." Gözlerimi devirdim. "Nasıl giyeyim tek başıma?" Acelesizce yanına gidip tişörtü kafasından geçirdim. Yüzümün sertliğinin aksine dokunuşlarım yumuşaktı. "Kendi şampuanınla yıkanmamana rağmen nasıl hâlâ aynı kokuyorsun?"

 

"Aynı?" dedim sorgulayarak.

 

"Hım," dedi onaylayarak. "Aynı. Benim sevdiğim gibi." Derin bir nefes aldığında kolundaki elim duraksadı.

 

"Senin sevdiğin..." Tişörtü giydiğinde güzelce düzelttim.

 

"En sevdiğim." Dudaklarımda belirmeye çalışan tebessümü bastıramamış olmalıyım ki ona da bulamıştı. Gözlerimi kaçırıp elimi kolundan çektim.

 

"Sen de dinlen biraz." Bunu yapmayacağını biliyordum. Yerinde doğrulduğunda sabır dileniyordum. Triplenerek yanına gidip koluna girdiğimde hafifçe gülümsedi. "Adama bak ya! Sanki ben vuruldum az önce." Benden hızlı yürüyordu yine.

 

"Alvina, Pera bana çok sinirli galiba."

 

"Galiba mı? Elinden gelse seni de Sıraç'ı da bir kaşık suda boğar. O yüzden biraz tevazü gösterin, suyuna gidin." Ne desem yapar gibi durması da saçmaydı.

 

"Nasıl istersen."

 

"Oflaz," dedim ciddi ciddi. "Bugün son günüm falan mı? Niye her dediğimi onaylıyorsun?"

 

"Saçmalama," dedi o da ciddice. "Dediğini yapmadığımızda başımıza gelenleri gördüm."

 

"Bundan sonra ben ne dersem, o. Her konuda." Kafasını salladı.

 

"Her konuda," diye doğruladığında oturma odasındaydık. Tek bir yer boştu. Koltuğun köşesiydi. Oflaz'ı o yöne çekiştirdiğimde mecburen oturmuştu. Ben de guguman kuşu gibi tepesine tünemiştim koltuğun. Neyse ki köşeleri genişti ki rahattım. Diğer her yer doluydu. Oğuz da Sıraç da kalkıp yer verecek olduklarında da reddetmiştim. Benim oturacağım yere onlar sığmazlardı.

 

"Onur orada mıydı?"

 

"Evet," dedim Pera'ya bakıp. Sol tarafımdaki koltukta kalıyordu. "Hep saçma sapan konuşurdu ya benimle. İlk defa adam akıllı konuştuk."

 

"Onun doğasında düzgünlük yok. Nasıl oldu o iş?" Ben de anlamamıştım.

 

"Bilmiyorum. Ancak sürekli pişman gibi duruyordu. Ne bileyim, Galip'i yanımdan uzaklaştırmalar, odaya sevdiğim yemekleri göndermeler falan... Ben de çözemedim."

 

"Kafasına bir şeyler düşmüş ama akıl olmadığı kesin." Herkes susmuş bizi dinliyordu. "O naptı?" Galip'in ismini bile anmak istemiyordu.

 

"Bir kere kaldığım odaya geldi." Durdum. "Önce saçlarımla uğraştı. Sarılmak istedi." Tuttuğum nefesi verdim. "Onur gelmeseydi..." Devamını getirmek dahi istemiyordum. Oflaz'ın elinin belime dolandığını hissetmemle içim ısınmıştı. "Eski Onur olsa hiç takmazdı. Ancak babası ile sırf bu yüzden kavga etmiş."

 

"Vardır bir çıkarı," dedi Ares. "Çıkarsız iş yapacak bir adam değil."

 

"Çıkarsız bir iş yapmıyordu zaten," dedi Işıl. "O, Alvina'yı sevdiği için yapıyordu." Kafamı iki yana salladım.

 

"O sadece takıntılıydı. Ortada sevgi yoktu, Işıl." Oflaz'ın eli belimde oyalanmaya devam ediyordu.

 

"Polat gelemedi." Pera'ya döndüm. "Aydan'ı da peşinden sürüklemek istemiyormuş." Kaşlarım havalandı. Polat öyle bir sebepten gelmemezlik etmezdi.

 

"Başka bir şey vardır." İçime yeniden korku salınmıştı. "İyi ama değil mi?"

 

"İyiydi ikisi de. Bize karşı çok içini açmıyor zaten, bilmiyorum yani." Bana söylerdi fakat şu an arayamazdım. "Bi' de," deyip herkese baktı. Oğuz'u es geçmişti. "Burada duruyor olmamız ne kadar mantıklı?"

 

"Burada durma şansımız yok zaten." Oğuz'a sormadığından emindim ama o üstüne alınıp cevap vermişti. "Bu kadar kişi gece sığabileceğimiz bir ev değil." Küçük bir kutuydu bu ev.

 

"Dinlenin, sabah çıkarız." Sıraç'a döndüm. Oflaz'ı ima ettiği belliydi. "Bu gece bir şekilde idare edin." Evin kapısı açıldığında bir kişi daha artmış olmuştuk.

 

"Ares," diye sırıtarak gelmişti Utku. "Hoş geldin!" Büyük bir hayat enerjisine sahipti. Ares ile sarıldıktan sonra Pera'ya dönmüştü. "Sen nasıl oldu da hiç değişmedin?" Onlar da görüşmeyeli uzun zaman olmuştu. "Hâlâ aynı Pera'sın," dediğinde gülümsedi.

 

"Yapma, Utku. Aradaki farkları benden iyi görebiliyor olmanız lazım." Birbirlerine sarıldılar. Onlar da eskiden yakın arakadaşlardı.

 

"Güzelliğine güzellik katman gibi mi?" deyip göz kırptığında Oğuz'un kaşları sertçe çatılmıştı. Kitlenmiş şekilde Utku'ya bakıyordu.

 

"Nereden bildin?" Pera güldüğünde ben de gülümsedim.

 

"Çok da mütevazisin." Gözlerini devirdi bu sefer.

 

"Mütevazi olduk da ne oldu, kafamızda patlamadı mı?" İkisinin farklı bir anlaşma dili vardı. "Sen hiç değişmemişsin. Saçın, duruşun, bakışın bile aynı." Pera önceki yerine oturmadan Utku'nun koluna hafifçe vurmuştu. "Biraz da kaslanmışsın sanki." Bize bakınca kaşları çatıldı Utku'nun.

 

"Niye hemen yürüttünüz?" Oflaz'ı yeni görmüş olmalıydı. "Dikişleri çok taze, yatıp dinlenmesi gerekiyor." Katılıyordum ama dinleyen yoktu.

 

"Duydun mu?" dediğimde başı koluma yaslandı. "Dinlenmen, uzanman gerekiyor." Kafasını iyice yerleştirdi.

 

"Dinleniyorum." Ben de başının üstüne başımı koydum yavaşça. Saçına silik bir buse kondurduğumda belimdeki eli tekrar varlığını göstermişti.

 

"Ağrın var mı?" Utku'ya döndü bakışları. Başını iki yana salladığında saçları koluma sürtündü.

 

"Eyvallah." Utku çektiği sandalyeye oturduğunda oda komple doluydu.

 

"Senin klinik hâlâ açık, değil mi?" dedi Pera. Soru sorduğuna falan da bakmamalıydı. Mutlu gözükmüyordu. Kafasını dağıtmak için konu açtığı belliydi.

 

"Açık ama sokak hayvanlarına." Kaşlarım havalandı. Bu onun bir hayaliydi. "Şimdi sadece onlarla ilgileniyorum."

 

"Başarmışsın," diye sohbetlerine katıldığımda gülümsedi.

 

"İsteyince, çabalayınca oluyor bir şekilde." Yanlışı vardı. Hep olmazdı.

 

"Bazen istemek ve çabalamak yetmez." Reddetmedi söylediğimi.

 

"Yetmez. Yine de en azından denemiş, kendin için çabalamış oluyorsun. Dönüp baktığında kendini sevebilecek nedenlerin oluyor." O iş öyle olmuyordu benim için. Her şey için çaba gösterirdim ancak dönüp baktığımda kendimi sevemezdim. "Karnınız açtır, ne söyleyelim?" Az önce içtiğim çorba bana yetmişti.

 

"Buraya geliyor mu sipariş?" Utku'nun kaşları çatıldı.

 

"Kapıdaki adamlar sizin değil mi, Sıraç? Bir tanesi gidip alamaz mı?" Tip tip baktılar birbirlerine.

 

"Öyle de o zaman." Pera neyse ki aralarına girdi.

 

"Kimsenin iştahının yerinde olduğunu sanmıyorum. Evde malzeme varsa çorba yaparız, yeter." Işıl yapmıştı ama o bitmiş olmalıydı. Çok değildi. "Mercimek sevmeyen var mı?" Kimse cevap vermeyince ayağa kalktı. Öğle saatlerine yakındık. "Oğuz," dediğinde sakince Pera'ya döndü.

 

"Efendim?" Pera'yı ne ara bu kadar sevmişti bilmiyordum ama gözleri özlem doluydu.

 

"Ekmek alırlar mı söylesem?" Ayağa kalktı Oğuz da.

 

"Ben iletirim, sen iste yeter." Yürümeyi bırakıp koşuyordu.

 

"O zaman sen söyle. Ben de çorbayı yapayım." Aslında hiç de sevmezdi yemek yapmayı.

 

"Yardım edeyim ben de sana." Pera reddetmediğinde mutfağa ilerliyorlardı. Oğuz önce adamlardan birisine söylemişti.

 

"Ateşi var mı?" dedi Utku bana bakarak. Oğuz'un kalktığı boş yere, Oflaz ve Sıraç'ın ortasına oturup elimi alnına yerleştirdim.

 

"Hafif." Oflaz alnındaki elimi indirip ellerinin arasına yerleştirdi. "Normal mi?"

 

"Sorun yok." Işıl gülümseyerek bize bakıyordu. Mutluydu.

 

"Kardeşimin eline neden ahtopot gibi sarılıyorsun?" Sıraç'ın bu sorusuna inat eder gibi kolunu omzuma dolayıp beni kendisine doğru yasladı. "Oflaz!"

 

"Ne?" Birbirlerini yemeseler iyiydi.

 

"Sigara?" diye bir teklifte bulundu Utku Ares'e. Reddetmeyip kalktığında evden çıkmışlardı. Balkon yoktu, içeride içemezlerdi. Sıraç'ı da alsalardı ya.

 

"İnadına mı yapıyorsun?"

 

"Yok, içimden geleni yapıyorum." Şaşkınca ona baktığımda saçlarımı karıştırdı. Kalbime kastı vardı. "Sakıncası mı var?"

 

"Sence? Yanındaki kadın benim kardeşim ya hani!"

 

"Eeee," diyen ben olmuştum.

 

"Alvina, çekilsene." Sıraç'a kınayan bakışlarımı sundum.

 

"Abartma." Umursamadı bile.

 

"Ama inadıma yapıyor şu an." Oflaz da aynı bakışları kuşandı.

 

"Ne inadı?" dedi umursamazca."İzin mi istemem gerekiyor?"

 

"Sabır," diye kendi kendine söylendi. "Benim sabır istemem gerekiyor."

 

"Katılıyorum," dediğimde ters ters bana baktı. Kollarımı önümde bağlayıp boş boş bakındım etrafa. Hâlâ yaşadıklarımın şokunu tam atlatamamıştım. Oflaz'ın kolumdaki eli yavaşça gezinmeye başladı. Genzime oturan yumru uzun bir süre benimle kalacaktı. Sıraç daha çok bana doğru yanaştı, bacağımın üstündeki elimi tuttu.

 

"Ne yaşarsan yaşa, her ne yaparsan yap yanındayım, Alvina. Her kararında, tüm yanlışlarında." Sıkıca kavramıştı parmaklarımı. "Yanındayız," diye düzeltti.

 

"En çok buna ihtiyacım var." Sesim kısıktı, yüksek sesle konuşabilecek dahi gücüm yoktu. "Benim için bir şey yapmak istiyorsanız sadece kararlarıma saygı duyun. Ben gerisini istemiyorum."

 

"Kendine zarar vereceğin bir kararını destekleyemeyeceğimi biliyorsun." Bilmez olaydım. "Ama bu demek değil ki hayatını ben yöneteceğim." Gülümsemeye çalıştım.

 

"Umarım dediğin gibi olur, Sıraç. Çünkü ben artık bir gölgeye değil, yaslanacak bir omza ihtiyacım var." Gülümsedi.

 

"Ne zaman istersen, kardeşim." Elime bir öpücük kondurup ayağa kalktı, Işıl'a döndü. Neden burada olduğunu tam anlayabilmiş değildi. "Sen?"

 

"Galip'in zorla yanında tuttuğu biriydim," diye üstü kapalı bir cevap verdi.

 

"Tanıyor musun?" dedi Sıraç bana dönerken. Kafamı salladım sadece. Odadan çıktıktan sonra evin kapısının kapanma sesi gelmişti. O da sigaraya çıkmış olmalıydı.

 

Gözlerim uzun bir süre yerde öylece gezindi. Dikkatimi yeniden dağıtan şey Oflaz'ın hareketlenmesiydi. Işıl da artık odada değildi. Gittiğini de fark etmemiştim.

 

"Ne oldu?" diye endişeyle geri çekilmek istediğimde engelledi. Koltukta daha rahat bir pozisyona geçip beni göğsüne çekti. "Ağrın olursa söyle, tamam mı?" Burnu saçlarımın içindeydi.

 

"Tamam." Sesi derinlerden geliyordu. Başı başıma yaslanmıştı. "Alvina?"

 

"Hım?"

 

"Bir yerinde bir şey yok, değil mi?" Hasar boyutunu soruyor olmalıydı.

 

"Yok. Korktum sadece, hepsi bu," dedim doğruyu söyleyerek. Birkaç dakika daha sessiz kaldıktan sonra konuştu.

 

"Onlar hakkında çok şey bildiğini söylemiştin." Biliyordum. Gözlerimi kapatıp ona biraz daha sırnaştığımda saçlarıma sayısız öpücükler bıraktı.

 

"Yaptıkları yasaklı ticaretleri, kaçırdıkları silahları, işlerini yürüttükleri liman ve mekanları... Ben onlara dair her şeyi biliyorum." Bilmek de istemezdim oysa. "Geçenlerde ünlü bir iş adamı öldürülmüştü hatırlıyorsan. Gerçi bayağı olmuştur." Elini ellerimin arasında sıkıştırıp parmaklarıyla oynamaya başladığımda memnundu. "Mesela onu da Galip öldürdü. Duyulsa namı falan kalmayacak ama-"

 

"Namı zaten kalmayacak, Alvina. O piçi öldürmekten beter edeceğim." Yapardı.

 

"Nerede o şimdi?" Derin bir nefes aldı.

 

"Sıraç biliyor sadece." Sevinse miydim, üzülse miydim bilemedim. "Öfkesini biraz olsun körlemesi gerekiyor, yoksa kendine zarar verecek."

 

"Çok mu sinirli?"

 

"Sadece sinirli değil. Seni kaybetmekten delicesine korktuğunu gördüm abinin." Abim, benim abim. "İlk defa o kadar çaresizdi, öfkeliydi."

 

"Kavuşamadan ayrılmamızdan korkmuştur." Parmaklarımıza odaklandıkça olduğum yerde mayışıyordum. "Sen de korktun mu?"

 

"Korkmak o kadar kolay kalıyor ki hissettirdiklerinin yanında." Yutkundu. "Alvina, delirecektim. Beynim de mantığım da durdu, hiçbir şey düşünemedim senden başka." Bu adama arada narkoz verebilirdik.

 

"O kadar mı değer veriyorsun?" Bedenimdeki kollarını sıkılaştırdı. Yeterli bir yanıttı ama durmadı.

 

"Değer verdiğim, önemsediğim tek şeysin." Kalbimin sesini duyabilse duyardı. "Hayatımda bir yerin yok." Duraksadım. "Yok çünkü sen hayatımın tamamı oldun, Alvina. Kendime bile itiraf etmekten çekiniyorum, kabullenemiyorum ama ben sensiz bir hayatı devam ettiremem."

 

"Kalbime indireceksin, az kaldı." Avuç içine derin bir öpücük kondurdum. Güldürdü bu söylediğim onu. "Gel, inat etme. Yatıp dinlenmen gerekiyor senin." Umursamadı pek. "Oflaz," dedim direterek.

 

"Yavrum sen niye bu kadar takıldın benim yatmama? Yanımdasın, dinleniyorum işte." Yavrum mu? Bu söylediğinde takılı kaldığımda yüzüme eğilip yanağımdan öptü.

 

"Öyle yavrum falan diyerek beni yönetebileceğini mi sanıyorsun?" Geri çekilip yüzüne baktım. Keyifliydi.

 

"Yanılıyor muyum?" Yüzüme şeytani bir gülüş yerleşti. Yanılmıyordu ama bilmesindi. Yerimde doğrulmak istediğimde engellemeyip ne yapacağımı bekledi. Yüzüne yavaş yavaş yaklaştığımda elini drekt belime yerleştirdi. Yaklaştım, yaklaştım dudağına doğru. Tam öpecekken geri çekildim, algılamasını beklemeden ayağa kalktım.

 

"Eğer yerine yatarsan belki seni öperim." Kaşları çatıldı sertçe.

 

"Alvina, şu an yerime yatarsam beni sadece öpmeyeceksin." Utanmamı falan bekliyorsa biraz yanılabilirdi. Çapkınca göz kırptım.

 

"Kabulümdür." Ayaklanacağını anladığımda daha fazla kıyamayıp koluna girdim. "Sıraç'ın seni boğması da buna dahildir." Bilerek ağır attığım adımlarla yatak odasına ilerliyorduk. Bıraksam koşacaktı.

 

"Kabulümdür," dedi beni tekrarlayarak. Odaya girdiğimizde onu bırakıp çıkmak gibi bir fikrim vardı ama vaz geçmiştim. Kapıyı üstümüzden kapattığımda Oflaz yatağa yatmıştı. "Sen yattın burada, değil mi?" Tek kaşım havalandığında yorganın altına girip yanına doğru yanaştım. Odada gece lambası açıktı, loş bir ışıktı.

 

"Evet?" Yan bir şekilde yatacakken müsade etmedi, beni göğsüne yasladı. Başım çenesinin altındayken kolumu memnunca beline bağladım. "Neden?"

 

"Belli oluyor." Elimi yarasına değdirmemeye özen gösterirken tişörtünün altındaydı parmaklarım. Kaslarının üstünden hayali bir yol çiziyordum kendimce. Rahatsız olmasını, kasılmasını bekledim ancak o gevşedikçe gevşedi. "Kokun sinmiş yastığa."

 

"Hmm," diye geveledim. Çenesi başımın üstündeyken eli saçlarımdaydı. "Benim yüzünden vücudunda kalıcı bir iz olacak, hem de 2. defa." Bir kere de sırtından vurulmuştu.

 

"İnan, kalbimdeki kalıcı izin kadar hiçbiri etkileyemez beni." Derin bir nefes aldım. "Seni içime hapsedip herkesten, her şeyden saklamak istiyorum, Alvina." Beklemediğim itiraflardandı.

 

"Beni hiçbir şeyden saklamana ihtiyacım yok, Oflaz. Sadece yanımda durmana muhtacım." Elim teninde oyalanmayı sürdürdü.

 

"Yanındayım. Her daim yanındayım artık." Oda buz gibiydi. Doğalgaz yerine soba kullanılıyor olabilirdi, dikkat etmemiştim. Yorganın altında ısınmaya çalışırken iyice sarıldık birbirimize. "Doğum gününde gelemedim."

 

"Gelmedin," dedim triplice.

 

"Gelemedim," diye düzeltti. "Gelecek yüzü kendimde bulamadım." Gelseydi bile içeri alacağımı sanmıyordum.

 

"Bir sonraki yaş günüme gelirsin, Oflaz. Telafi ederiz, olmaz mı?" Yüzünü başıma yasladı.

 

"Olur, Alvina'm. Her yaş gününe gelirim." Elim bir noktada durdu. Uykum gelmeye başlamıştı. "İyi ki varsın, iyi ki doğmuşsun," dedi içten bir tavırla.

 

"Sen de iyi ki varsın." Dudaklarımı göğsüne bastırdım. "Bazen kafanı kırmak istiyorum, yalan yok. Ama yine de iyi ki doğmuşsun."

 

"Kafamı kırsan bile söyleyecek lafım yok sana." Belli oluyordu.

 

"Bunu dediğine pişman olacağının farkında mısın?" Olmalıydı.

 

"Değilim." Bu da belliydi. "Çünkü olmayacağım." Emin olmasındı.

 

"Yekta nerede, biliyor musun?" Aniden aklıma gelmişti.

 

"Bilmiyorum. Kafasını dinlemek istemişti." Hazmedebilecek şeyler öğrenmemişti ancak uzun bir zaman da olmuştu. "Kararının ne olduğunu da bilmiyorum, bana düşen tek şey saygı duymak."

 

"Saçma bir karar alırsa saygı falan duymam, baştan söyleyeyim." Suay'ı üzmesine izin veremezdim. "İkisinin de birbirine ihtiyacı var."

 

"Yaşadıkları kolay değil. Kabullenebilecek mi bilmiyorum." Yaşadıklarını kabullenmekte bir şey yoktu. Asıl sorunu ikimiz de biliyorduk.

 

"Suay'ı o hâlde gördüm ya ben, Yekta'nın yaşadıkları çok da zor gelmiyor. Hayatına bir şekilde devam edebiliyormuş en azından." Bu konuda fikir ayrılığı yaşayacağımızı biliyordum.

 

"Suay'ın yaşadıklarına lafım yok. Sadece Yekta'nın çabuk kabullenip kaldırabileceği bir şey değil." Elini çabuk tutsa iyi ederdi. "Sonuçta ortada bir bebek var." Duraksadım.

 

Gerçek yüzüme bir tokat gibi yeniden çarptı. Amca ile başbaşa kaldığımızda söylediklerini hatırladıkça bir kez daha eksik hissettim kendimi.

 

Eskiden bu konu açıldığında çok tepki vermiyor, veremiyordum. Şimdi ise ufak bir konuşmada bile gözlerim doluyordu, sindiremiyordum artık.

 

"Alvina."

 

"Hm?" diye mırıldandım saçma bir sakinlik ile.

 

"Sana bir şey mi söyledi?" Anlatıp, konuşup ağlamak istemiyordum. Bedenine daha çok yaklaşıp yüzümü göğsüne yasladım. Bu sığınışımı geri çevirmedi. "Yavrum, söylediği şeyleri unutmanı isteyemem ama kafana takmamayı dene." Cevap vermedim. "Sana ne söyledi, ne ima etti bilmiyorum. Bildiğim tek şey ne söylerse söylesin haksız olduğu."

 

"Haklıydı," diye mırıldandığımda reddetti.

 

"Değildi, Alvina. Hiç olmadı." Derin bir nefes aldım.

 

"Oflaz, haklı olduğu konu benim hiçbir zaman tamamlanamayacak, hep yarım kalacak olmam." Karnımdaki yara bunu destekler gibi sızladı. "İstediğin kadar aksini iddia et, istediğim kadar umursamamayı deneyeyim... İnan hiçbiri biraz olsun iyi hissetmemi sağlamıyor."

 

"Biz tamamlarız birbirimizi, olmaz mı?"

 

"Baba olmak istemez misin?" Eli yavaşça sırtımı sıvazlıyordu. "Çocuklarla aran iyi, Oflaz. Ben senin elinden bu hakkı almak istemiyorum."

 

"Sadece seni istiyorum, Alvina. İster inan, ister inanma. Hayatımın merkezinde sadece sen ol, gecem de gündüzüm de sen ol istiyorum." Ne derse desindi. Bebeklerle, çocuklarla nasıl anlaştığını; onlara nasıl baktığını görmüştüm. "Olmaz mısın?"

 

"Olayım mı?" Burnu saçlarımın arasında dolaşıyordu.

 

"Lütfen," dedi kulağıma yakın sesi. "Sadece seni, en çok seni istiyorum. Yanımda kalmanı, her anında seninle olmayı istiyorum." Derin bir nefes aldı. "Ben seni yalnızca sen olduğun için seviyorum, Alvina. Ben, seni sevmeyi seviyorum. İşte bu yüzden her şeyim, herkesim ol."

 

"Oflaz..." Dilimden dökülen tek kelime bu olabilmişti. Başımı sakladığım göğsünden kaldırıp dudaklarına derin, sakin bir öpücük kondurdum. "Teşekkür ederim," dedim nefes nefese kalıp ayrıldığımızda. "Varlığına, benim oluşuna, yanımda duruşuna teşekkür ederim." Bu kez o yasladı dudaklarını dudaklarıma. Öptükçe şifaya buladı bedenimi.

 

"Seni seviyorum, Alvina." Dudağının köşesinden öptüm. "Çok seviyorum." Yüzünün her bir karışını itina ile öperken hâlinden memnundu. Ellerimle yanaklarını sıkıp büzüşen dudaklarını öptüğümde de tepki vermek yerine gülümsedi. "Yapmasana." Torununu seven neneler gibi yanaklarını sıkarken oldukça keyifliydim.

 

"Ben de seni seviyorum, Oflaz." Çenesini öptüm. "Üstelik senden de çok." Kaşları çatıldı bu noktada. "Hiç bakma öyle. Ben daha çok seviyor olmasaydım çekip vurmuştum seni." Başımı göğsü ile boynu arasındaki mesafeye yaslayıp orada soluklandım. Kokusuyla, varlığıyla rahatladı bedenim.

 

"Bir şey sorabilir miyim?" Sessizce onayladım. Sorsundu istediği her şeyleri. "Alvina, gerçekten intihar etmeyi denedin mi?" Bu da nereden çıkmıştı? Yüzüme bakmaya çalıştığında daha çok sığındım tenine.

 

"Evet," dedim kısık çıkan sesimle. "Ettim. Diyorum ya, ölmeyi bile beceremedim Oflaz." Derin bir nefes aldık aynı anda.

 

"Nasıl?.." derken iyice çekti beni kendine. "Ben bakmaya kıyamıyorken nasıl yapabildin bunu kendine?" Kızmıyordu bunu söylerken. Aksine üzgündü.

 

"İyi değildim. Aynı şeyleri defalarca anlatmama gerek yok, artık biliyorsun sen de... Hayatımda tutunabileceğim hiçbir dal, hiç kimse yoktu. Yaşamak işkenceden başka bir şey değildi benim için. Uyandığım her sabaha lanetler yağdırırdım ölemediğim için." Geberip gitmeyi ne de çok isterdim.

 

"Özür dilerim," deyince duraksadım.

 

"Sen neden özür diliyorsun?"

 

"Karşına daha önce çıkmadığım için özür dilerim, Alvina. Acılarını senden alamadığım, yenilerinin açılmasını engelleyemediğim için de özür dilerim senden." Onun yapabileceği bir şey yoktu. "O iti öldürmediğim ve sende yeni yaralar açmasına müsade ettiğim için özür dilerim senden."

 

"Oflaz, benden özür dilemen gereken tek konu ne, biliyor musun?" Devam etmem için sessiz kaldı. "Karşıma ilk çıktığında, ilk tanıştığımızda bana gerçekleri söylememen, Sıraç'ın o saçma planına dahil olman. Diğer söylediklerin senin değil, benim sorunlarım. Biri özür dileyecekse de o kişi sen değilsin."

 

"Böyle olacağını, senin daha fazla yaralanacağını bilseydim en başından her şeyi doğrusuyla anlatırdım sana." Derin bir nefes aldı. "Ama şu an zerre pişman değilim. Yine olsa yine aynısını yapar, yine seni yanımda isterdim Alvina. O Matt ile daha fazla devam etmene de izin vermezdim mesela." Beni yanında isteyecek olmasına sevinemeden duymuştum son cümlesini.

 

"Matt ne alaka?" Kısa bir an sessiz kaldı. Sakinleşmeyi bekliyordu sanki.

 

"Herif sana aşık çünkü." Aşkı ile ilgilenmiyordum. İyi biriydi.

 

"Aşıksa aşık. Bana çok iyi arkadaş, sırdaş oldu her zaman. Bir kere bile çağırdığımda gelmemezlik etmedi, hiçbir zaman gözümden bir damla yaş akıtmadı." Derin bir nefes aldım. "Son olayda Galip'e sayısız tehdit yağdırmış, çok fazla çabalamış beni bulmak için. Matt kötü bir adam değil, Oflaz." Derin bir sessizlik oluştu.

 

"Gözünden bir damla yaş akıtmadı," dedi durgunca. Sessizce onayladım. "Ben seni kaç kez ağlattım, kaç kez incittim, Alvina. Gerçekten, nasıl affedebiliyorsun sen beni?" Kollarımı sırtına doladım.

 

"Şansını zorlama istersen," dedim yapay bir tehditle. "Ağrın var mı?" Olmaması imkansıza yakındı. Yaşadığı operasyon çok da kolay iş değildi.

 

"Yok," demeyi tercih etti yine de. "Sigara içmeye-" Başımı göğsünden kaldırıp yüzüne baktım. Cümlesini tamamlamadı.

 

"Oflaz, başlatma sigarana." Alnına dökülen saçları kenarı çektim. "Yemek yok diyorum, sigara içeceğim diyorsun." Yanağımı avcuma yaslayıp dirseğimi yastığa koydum. Annesinin belki de hiç sevmediği saçlarına uzandı parmaklarım. Dalgınca onunla ilgilenirken fark etmediğim uyumuş olmasıydı. Ne kadar süre saçlarını okşamıştım bilmiyordum ama uykuya dalmasına yetecek bir süreydi.

 

Uyurken daha masum, yumuşak olduğu tartışılmaz bir gerçekti. Yüzünü incelerken dayanamayıp dudağının köşesine bir öpücük kondurdum. Hızımı alamayıp yüzünün her köşesine hafif öpücükler kondurdum. Uyanmasını istemiyorfum ama kendimi de tutamıyordum.

 

Annesi tarafından sevilmeyen, hep hor görülen bir çocuktu o. Sevmeyi, sevilmeyi bilmediğini defalarca söylemiş, söylemese de hissetirmişti. Bir yanı her daim yarım kalacaktı.

 

Benden saçlarını okşamamı istediğinde kabul etmiştim, yine olsa yine ederdim. Onunla da saçlarıyla da ilgilenmeyi seviyordum. Ancak kabul etmemiz gereken şey şuydu ki, ben ne kadar seversem seveyim içinde hep bir ukte kalacaktı.

 

Sıraç'ın da ondan bir farkı yoktu. Bir kere olsun oğlunu bağrına basmayan annem yüzünden hep bir uanı yarım, muhtaç kalacaktı. Dışarıdan bakan birisi göremeyebilirdi ama ben görüyor, anlıyordum. Gözlerindeki o hüzün, sevgisizlik hep yerli yerindeydi. Biraz da bu yüzden kıyamıyordum ona.

 

Belki de yanlış kararlar vermelerinin sebebi de buydu. Bir kadını -bir insanı demek daha doğru olurdu- sevmeyi, değer vermeyi bilmiyorlardı. İkisinin de hayatında sınırlı olan baba figürü ise onların açık bir yarası olarak kalacaktı.

 

Bir annenin doğurduğunu, kendi canından bir canı nasıl sevemediğini düşünürken uyuya kalmıştım. Yüzüm Oflaz'ın boynuna gömülüyken adama öyle bir sarılmıştım ki tüm hareketlerini kısıtlamıştım. Ellerim de saçlarında kalmıştı. Bilerek çekmek istememiştim. Onun saçlarını da sevebilmiştim.

 

Uyanmamı sağlayan şey hafifçe kımıldanmasıydı. Küçük bir harekete normalde uyanmazdım ama şimdi yaralı olduğunu da bildiğim için uyurken dahi tetikteydim.

 

"İyi misin?" dedim açmaya çalıştığım gözlerimle ona bakarken. "Bir yerini mi acıttım?" Doğrulmak için hareketlendiysem de nafileydi.

 

"İyiyim, sakin ol." Hâlâ açamadığım gözlerime bakıp güldü. "Daha çok erken, kimse uyanmamıştır. Dinlen sende biraz daha." Reddedemeyecektim. İyice yerleşip rahat bir yer bulduğumda durdum. Gitmesini istemediğimi belli ederek elini sıkıca kavradım.

 

"Ağrı kesici istiyor musun?"

 

"Şimdi değil." Omzumdan düşen yorganı yukarı doğru çekip boynuma kadar kapattığında uykuma rağmen güldürdü beni. "Ne?" dedi neye güldüğümü sorarken.

 

"Hiç, hoşuma gitti," dedim gülümsemeye devam ederken. "Sen de uyuyacak mısın?"

 

"Denerim." Uyuyamamak için en az benim kadar nedeni vardı. Düşünecek konularını aksata aksata dev bir karanlığa dönüştürmüş olmalıydı.

 

"Beraber deneyelim o zaman? Sen uyuyamayacaksan beni de uyutma." Başıma bir öpücük kondurdu.

 

"Uyu sen." İtiraz edeceğim sırada kapı sertçe açılmıştı. Gelen kişiyi tahmin etmek zor değildi. "Şşt," dedi Oflaz kısık bir sesle sessiz olmam adına.

 

"Göt kadar eve ordu sığmaya-" diye söylenirken daha büyük bir dert edindi. "Çüş amına koyayım!" diye hem o kadar sinirli hem de o kadar sessiz bir küfür etti Sıraç. "Uyumuyor olsaydınız ikinizi de bacaklarınızdan tavana asardım." Düzeltti. "Hayır, sadece şu denyoyu." Yanımdaki boşlukta kalan yorgan açıldı. Muhtemelen oraya yatmıştı. "Hele tiplere bak." Eli yorganın altından elimi bulmaya çalıştığında Oflaz'ın elini bırakmayı denedim ama buna da izin vermedi. "İki elini de tutmuş lavuk!" Gülmemek için nefes almayı da bırakabilirdim.

 

Kısa bir süre sonra benim için tüm sesler bitmişti. Oflaz ve Sıraç ne yapmışlardı bilmiyordum. Tekrar uyuduğum için kestiremiyordum.

 

Son hatırladığım elimi güç bela Oflaz'dan ayırıp Sıraç'ın elini tutmamdı. Yine de Sıraç memnun değildi zira kız kardeşi bir adamın kollarında, fazla samimice yatıyordu. Neyse ki Oflaz'a karşı çok da kini ve nefreti yoktu.

 

Şaşkın bakışlarım ikisi aradında mekik dokuyordu. Sadece ben uyanmıştım. Böyle bir pozisyona nasıl geldiğimizi bilemiyordum. Yine ortalarındaydım. Oflaz başını boynuma gömmüş, çıkarmaya niyeti yok gibiydi. Sıraç ise sıkıca bana sarılıp başını omzumda sabitlemişti. Tuhaf olan bu iki dev adamın uyurken bile yükünü bana vermemesiydi. Tüy gibi hafiflerdi göğsümde.

 

Yüzüme vuran ışığa sövmek içimden geçse de güne bu kadar agresif başlamak istemedim. İkisinin başlarına da minik birer öpücük kondurdum.

 

"Sıraç," diye seslendim. "Oflaz," diye de seslendim ancak ikisinden de tepki gelmemişti. Hareketlenmeye çalıştığımda da başarısız olup birkaç dakika tavanı seyrettim. Kokularını burnumda hissederken huzursuz olmam imkansızdı. "Hadi, uyanın," deyip Sıraç'ın saçına bir öpücük kondurdum. Bu temas beni bile şaşırttı. Boynumda yatan Oflaz'ı da öptüm aynı yerden. Yüzüstü uzanmıştı, yarasındaki dikişlerini zorlamış olma riski de çok yüksekti. "Kalkın," dediysem de ikisi de tepki vermedi.

 

Dürtüp, sarsıp uyandırmaya kıyamadığımda tavana bakmaya devam ettim. Uyanmaya asla niyetleri yoktu.

 

Kalkmamız gerektiğini biliyordum. Bu evden bir an önce çıkıp gitmemiz gerekiyordu. Güvenli olduğunu sanmıyordum.

 

"Oflaz," dedim elim sırtında gezinirken. "Kalk hadi." Ses yoktu. "Hadi, daha ilaçlarından içeceksin." Yüzüstü yatmasına da sinirlenebilirdim. Yarası kim bilir ne hâldeydi.

 

Ben onları uyandırmak için çabalarken kapı çalındıktan birkaç saniye sonra açıldı. Pera kafasını içeri doğru uzatmış, aralık kapıdan bakıyordu.

 

"Romantik dakikalarınızı bozduğum için üzülüyordum. Abinin burada ne işi var?" Kafamı kaldırıp baktım yüzüne.

 

"Evde başka yer bulamamış."

 

"Mecbur kalmıştır adam. Ares ve Oğuz arabada yatmak zorunda kaldı." Çok normaldi. "Utku uyandırmamı söyledi, Oflaz'ın ilacını içmesi lazımmış. Ha bi' de kahvaltı hazırladık, siz de kalkın da atıştırın bir şeyler. Sonra çıkacağız zaten."

 

"Tamam," dedim uyandırmak adına bir kere daha dürterken. "Geliyorum şimdi." Başını sallayıp kapıyı kapattığında sesimi yükseltmem gerekmişti. "Sıraç," diye seslendiğimde yeniden cevap alamamıştım. Son kozumu oynamaktan başka çarem kalmamıştı. "Abi." Söylediğim an uyku mahmuru şekilde gözlerini kırpıştırdı.

 

"Söyle, abim," derken ayılmaya çalışıyordu. Yüzündeki ifade fazla komikti. "Bir şey mi oldu?"

 

"Sabah oldu, kahvaltı edip çıkıyormuşuz." Bana bakıp gülümsüyorken bir anda Oflaz'ı fark etti. Kaşları sertçe çatılmıştı. "Ne bu? Yapışmış yine sana." Eliyle Oflaz'ın omzunu dürttü. "Kalksana oğlum."

 

"Nereye gideceğimizi biliyor musun?" Yeni uyanmıştı. Belki de ona sormam saçmaydı.

 

"İstanbul," dedi esnerken. "Güvenli bir yere gideceğiz."

 

"Çok göz önünde değil mi?" Kafasını salladı.

 

"Göz önünde olmamız bizim faydamıza." Ayağa kalktı. "Sen kafanı yorma bunlarla. Şunu da uyandır, biraz daha uyanmazsa dayak yiyecek." Söylene söylene odadan çıktı. Bir gözü burada kalmıştı ama sorun değildi.

 

"Oflaz," derken ilk seslenişim kadar kibar olamadım. Boynuma gömdüğü yanağından bir makas aldım, başına sert öpücükler kondurdum. "Hanimiş benim yaralı adamım?!" Memnuniyetsiz bakışları gözlerimi buldu. "Günaydın, uykucu," deyip dudağına beklemediği bir öpücük kondurdum. Afalladığında gülümsedim.

 

"Günaydın," dedi alık alık.

 

"Yüzüstü yatmışsın, kalk da yarana bakayım." İkiletmeden doğruldu. Fakat bu sefer de sırtüstü uzanıp kapadı gözlerini. Ayılması için birkaç dakika verip zaten yukarı doğru çıkan tişörtü biraz da ben sıvadım, boynuna kadar çekmişken kafasından da geçirip tişörtünü çıkarttım. Bandajın üstünde ince bir çizgi kan vardı. "Bak, kanatmışsın işte. Dedim ama sana yanında yatmamam gerektiğini. Dinleyen mi var sanki? Hep söylediğimin tersini yap olur mu?" Bandajın yapışkanlarını açarken yüzümü buruşturmadan edemedim. Kuvvetli bir yapışkandı, canını acıtması muhtemeldi.

 

Elimle beklemesi için bir işaret yapıp Utku'nun ufak çaplı ameliyathanesinden pansuman için gerekli malzemeleri alıp geri döndüm.

 

"Pansuman yapmamız gerekiyor." Yeniden yanına oturup yarasına odaklandım. Bu biraz zordu çünkü karın kaslarıyla bezeli vücudundaki kusura bakmak deli işiydi. Üstüne doğru eğilip pansuman yaparken saçlarım her yerine dağılmıştı. Kısık gözleriyle beni izliyordu.

 

Batikon sürülü gazlı bezi yavaşça yarasında gezdirdim. Çok dikiş yoktu ama az da diyemezdik. Sayısını bilmiyordum ancak 8'den fazla olduğu kesindi.

 

"Su içebiliyor muyum?" Kafamı salladım.

 

"Sanırım sıkıntı olmaz. Ama biraz beklemen gerekiyor." Bezi her tenine değdirdiğimde sanki canımdan can gidiyordu. Sağ elimle işimi hallederken sol elimi de karnındaki kasların üzerine sabitledim.

 

Bu normal bir sabitleme değildi. Adamı sahiplenmiştim resmen. Ayrı bir benimsemeydi. İlginç olan ise onun bu durumdan hiç de şikayetçi olmamasıydı.

 

"Adamın karnına mı elliyorum, taşa mı elliyorum belli değil," diye söylendim kendi kendime. Güldüğünü işittiğimde önüme dökülen saçları dirseğimle itip yüzüne baktım. "Kime yapılıyor bu kaslar?" Bandajın yapışkanlı kısmını açıp dikkatlice yapıştırdım. Cevap vermediğinde kaşlarım çatıldı. "Oflaz?" dedim sorgulayarak.

 

"Sen tanımazsın," dediğinde dalga geçtiği belliydi. Ama bu triplenmeme engel olamadı.

 

"Tamam, Oflaz." Kendi kendime atarlanıp kalkacakken eli bileğimi kavradı. "Bıraksana, tanımadıklarım ilgilenir seninle." Yeniden güldüğünde ters ters baktım.

 

"Senden başkası olabilir mi sanıyorsun?" Yatakta doğrulduğunda bacaklarının arasında kalmıştım. Sırtını yatak başlığına yaslayıp beni göğsüne doğru çekti. "Burada senden başkasına yer yok, Alvina." Memnun olurdum. Dudaklarımı çıplak göğsüne, kalbinin üstüne bastırdım.

 

"Burada?" Çenesini başımda sabitledi.

 

"Sana ait, Alvina. Sadece sen varsın." Baş parmağıyla çenemi kavrayıp yüzlerimizi eşitledi. "Senin bana ait olduğun gibi." Dudağıma minik bir öpücük kondurdu. "Her yerinin benim olduğu gibi." Gülümseyip bu kez ben birleştirdim dudaklarımızı.

 

"Bizim birbirimize ait olmamız gibi mi?" Kafasını salladı. Burada sonsuza kadar kalabilirdim ancak öyle bir şansım ne yazıkki yoktu.

 

"Evet." Boynuma derin bir öpücük bıraktı. "Varlığın bana huzur veriyor." Bu itiraflatı burada yapmak zorunda mıydı?!

 

"Ölene kadar burada böyle seninle kalmayı çok isterdim ama gitmek zorundayız," dedim isteksiz bir sesle. "Bu itiraflarını duymak için seni daha sonra köşeye sıkıştıracağım, ayağını denk al." Ondan uzaklaştım, yataktan kalkıp üstümü düzelttim.

 

"Lütfen gerçekleşsin bu." Gülümsediğimde belli belirsiz gülümsedi.

 

"Al, giy şunu." Tişörtü yüzüne doğru attığımda havada yakaladı. "Hadi, seni bekliyorum burada. Kahvaltı edeceğiz." Yüzümü buruşturdum. "Senin yiyip yiyemeyeceğin belli değil ama. Utku'ya sormam lazım."

 

"Bir şey olmaz." Tişörtü giyip ayağa kalktı. Bu kadar hızlı da davranmasına gerek yoktu.

 

"Yavaş," dedim azarlamaktan çekinmeyerek. "Acıtacaksın canını." Yanıma geldiğinde karışmış saçını düzelttim. Bunu yapmak için parmak ucumda yükselmem gerekmişti. "Hatırlat, ağrı kesicini de vereyim sana," diye mırıldandım elimi saçlarından çekerken.

 

Evin her odasından ses gelmesi normaldi. Bu kutu için fazla kalabalıktık.

 

"Güvenli bir yer bulamadıysanız Vina burada kalabilir," diyen Utku'ya ters bir bakış attı Sıraç. Mutfaktaki masaya sığmaya çalışıyorlardı. "Burada ona zarar gelmez."

 

"Sen bunlara kafanı yorma, kardeşim benim yanımda duracak." Geldiğimizi fark etmeleri için boğazımı temizlediğimde çay dolduran Işıl gilümsedi.

 

"Çay ister misin?" Kafamı iki yana salladım. Zaten çayla pek aram yoktu. Oflaz'a döndüğünde bir cevap vermeyip yüzüme baktı. Benden izin istiyordu resmen.

 

"Günaydın yenge," dedi son lokmalarını yiyen Oğuz. Gilümseyip ufak bir baş selamı verdim ona.

 

"Bir şey yiyip içebilir mi?" Utku duvardaki saate baktı.

 

"2 saat falan kalmış, yesin, bir şey olmaz." Işıl bir bardak çay da Oflaz'a doldurdu. "Fazla ayakta durmasın, kendini de yormasın." Oflaz'ı kolundan çekiştirip önümde kalan boş sandalyeye oturttum.

 

"Alvina," diyen Sıraç'a döndüm. "Rodion kim?" Kaşlarım çatıldı. O sırada sandalyede oturan Oğuz kalkıp bana yer vedi.

 

"Rusya'da yan komşumdu. Sevdiğim bir arkadaşım, iyi bir adam. Neden sordun?"

 

"Polat'dan numaranı istemiş. Seni merak etmiş." Tabağıma birkaç tane patates koyduğunda reddetmedim. "Haber alamadığı için arama falan başlatacağını söylemiş. Kim bu adam?"

 

"Diyorum ya, komşum. Arama dediği şeyi de muhtemelen polislerle yapacaktı." Kaşları havalandı. "Rodion polis, Sıraç. Hatta polislikten terfi olup bir üst kademeye geçmişti diye hatırlıyorum."

 

"Sen bayağı tanıyor musun bu herifi?" diyen Oflaz'ın sesinde farklı bir tını vardı.

 

"Tanıyorum tabii. Sadece komşum değil, aynı zamanda da arkadaşım. Birbirimize gidip gelmişliğimiz çoktur." İkisi de kitlenmiş şekilde beni dinliyordu. "Arkadaşız," dedim ben de onlara kitlenerek. "Ne bakıyorsunuz bana?" Cevap vermediler. Umursamazca omuz silkip kahvaltımı etmeye başladım. Kudurmasınlardı.

 

"Baban da arıyor sürekli," dedi Sıraç bıkkınca. "Engelledim, bu sefer de Ares'i ve Pera'yı aramış sana ulaşabilmek için."

 

"O kadar umursuyorsa kardeşini yanıma göndermeyecekti. İstediği kadar arasın, açmak ya da konuşmak gibi bir niyetim yok."

 

"Senin kararın, ben sadece haber vermek istedim." Böyle bir haberi almasam da olurdu.

 

"Beni çok kırdı, Sıraç. Ben ona defalarca kez yalvardım, bir kere dinlemedi. İlk gün öldürmeliydi Galip itini ama kabul etmiyor ki. Doğru hiçbir kararı, tercihi yok." Tek doğrusu annemdi. Söylemeye dilim varmadı.

 

"Bana kalsa çekip vururum, zerre kadar umurumda olmaz. Ancak ben her şeye rağmen aranızın kötü olmasını istemem." İsteyip istememesine bakamayacaktım.

 

"Keşke o da öyle düşünseydi de böyle kararlar vermeseydi. 3 yaşında bir çocuk olmadığımı anlayamıyor." Haşlanmış yumurtalardan iki tane aldığımda kaşları havalandı. Kabuklarını soyarken "O yüzden yanlış yola düşüyor hep," dedim. Kabuklarını soyduğum yumurtaların birini Oflaz'a birini Sıraç'a verdim.

 

"Sen de yesene," dedi Sıraç yumurtasını yerken.

 

"Ben sevmiyorum." Çok fazla çeşitin olmaması dağın tepesinde olmamızdandı. Çilek reçelinden ekmeğe sürüp yerken gözlerim bir noktaya dalmıştı. Aslında şu an en ihtiyacım olan şey annemdi. Annemin mezarıydı. Onun mezarı ile bana teselliydi, yeterdi.

 

"Vina," diye seslenerek mutfağa girdi Pera. "Matt seninle konuşmak istiyor, telefonda." Karnım zaten doymuştu. Ayağa kalkıp Pera'nın peşinden ilerledim. "Ben ne olur ne olmaz diye kıyafet getirmiştim, iç çamaşır falan da var. Duş almak ya da değiştirmek istersen diye söyleyeyim dedim."

 

"O kadar iyi olur ki," derken oturma odasına geçmiştik. Sıraç ve Oflaz dışında herkes buradaydı. Işıl'ın yüzündeki neşe gülümsememi sağlarken hâlâ açık olan telefonu aldım. "Matt."

 

"İyi misin?" dedi direkt.

 

"İyiyim, çok iyiyim. Merak etme." Derin bir nefes aldı.

 

"Çok korktum sana bir şey olacak diye. İyi olduğuna eminsin değil mi?"

 

"Evet." Galip'i de Onur'u da epey zorlamıştı. "Matt, her şey için teşekkür ederim."

 

"Yapmam gerekeni yaptım." Güldü. "Eski iş arkadaşımı yarı yolda ölüme terk edecek değildim ya." Amca ile aramızda sorunlar olduğunu biliyordu.

 

"Yapman gerekeni de yapmış olsan teşekkür ederim."

 

"Önemli değil, Vina. Yine olsa yine aynısını yapardım." Yapardı. Şüphem yoktu. "İstanbul'a döndüğünde boşluğun olursa görüşsek?"

 

"Tabii," dedim. "Görüşürüz o zaman."

 

"Görüşürüz," dedi. "Dikkat et kendine. Telefonu kapattığında Pera'ya geri verdim. Ben konuşurken gidip arabadan çantasını almıştı.

 

"Utku, banyoyu kullanabilir miyim?" dediğimde kaşları çatıldı.

 

"O nasıl soru? Elbette kullanabilirsin." Ares ile yan yanalardı, bir şeyler konuşuyorlardı. "Askıdaki havlu temiz, ben burayı kullanmıyorum zaten."

 

"Peki, sağ ol," deyip banyoya girdim. Burası da kutu gibiydi. Üstümdeki kıyafetleri çamaşır makinesine atmak falan istemiyordum. Direkt çöpe gitseler iyi olurdu. Temiz kıyafetleri kapının arkasındaki askıya asıp suyu ayarlamak için duşakabine girdim. Ben buz gibi akmasını beklerken su sıcacıktı. Muhtemelen bu evde güneş enerjisi vardı. Elektrik ya da doğalgaz olduğunu sanmıyordum.

 

Şampuan da duş jeli de portakal ve kahve karışımı gibi kokuyordu. Çok ağır bir koku olmaması iyiydi. Daha soft ve hafif bir esintiydi.

 

Saçlarımdan ayaklarıma akan sular zihnimdeki düşünceleri de atsın, arıtsın isterdim ancak biliyordum ki bu çok zordu.

 

Ne kadar süre geçtiğini bilmiyordum ama arındığımı hissediyordum. Tarak aramak için açtığım dolapta hiç kullanılmamış diş fırçasını gördüğümde düşünmeden dişlerimi fırçaladım. Utku bunu sorun etmezdi. Dolaşan saçlarımı ıslak olmalarını umursamadan çok da yumuşak olmayan darbelerle taramaya başladım. Vücuduma sabitlediğim havlu sayesinde pek de üşümüyordum.

 

Pera ile aynı olan beden ölçülerimiz işimizi kolaylaştırıyordu. Getirdiği bol eşofmanla bel hizzamda biten kısa kazağı giydim. Çorabına kadar düşünmüştü. Saçlarımı toplayamadım. Zaten tokam da yoktu.

 

Aynadaki aksime kısa bir bakış attım. Biraz olsun toparlanabilmiştim ama yüzümdeki yorgunluk yerli yerindeydi. Sıcak suyla yanaklarımın kızarması yüzüme biraz olsun renk katabilmişti. Neyse ki dudaklarım soluk değildi.

 

Banyodan çıktığımda sesler oturma odasından geliyordu. Yanlarına gittiğimde hepsi bir anlığına bana dönmüşlerdi. Çok kalabalıklardı.

 

"İlaçlarını aldın mı?" diye sorduğumda Oflaz kafasını iki yana sallayıp ayağa kalktı. Yanıma geldiğinde Utku'nun ameliyathanesine ilerliyorduk.

 

"Yeşil ve mavi kutudakilerden 1'er tane içecek, ikisinin de içindeki haplar sarı," dedi Utku arkamızdan. Onun da hakkını ödeyemeyecektik. Çok faydası dokunmuştu.

 

İlaçların olduğu tezgahta dediklerini ararken Oflaz odanın kapısını kapatmıştı. Arkama doğru yanaşıp eğildi, boynuma minik bir öpücük kondurdu. Başını geri çekmeye niyeti yok gibi öylece duruyordu.

 

"En etkili ilaç," deyip derin bir nefes aldı.

 

"Sanırım çok özlemişsin beni," dedim belimdeki elinin üstüne elimi koyup. "Ayrılamıyorsun yanımdan."

 

"Ayrılamam," dedi boğuk çıkan sesiyle. Konuştukça dudakları boynuma değiyordu. "İnsan nefes alamadığı yerlerse durmak istemez, Alvina. Benim nefesim de kalbim de sen doldun. Nasıl ayrılayım yanından?"

 

"Kalbimin sesi geliyor mu acaba sana? Yerinden çıkmak ister gibi atıyor şu an." Güldü. Hapları bulduğumda birer tane çıkarttım içlerinden.

 

"Geliyor." Vücudumu ondan uzaklaştırıp yüzüne baktım. Başımı yukarı kaldırmam gerektiğini gördüğünde gülümsedi. "Tam öpmelik gözüküyorsun," dediğinde ben de gülümsedim.

 

"Sen de iyi alıştın he," diye söylenip elimdeki hapları ona uzattım. "Bekle, su getireyim sana." İtiraz edecekti muhtemelen. Susuz içmeyi teklif edebilirdi. Bunu duymamak için cevabını beklememiştim.

 

Mutfağa gidip bir bardak su alacaktım altı üstü. Ama elim ayağıma dolaşıyordu. Tek kelimesi ile aklımı uzak diyarlara uçuruyordu. Çeşmeden akan suya alık alık bakarken mal gibi gözüküyor olabilirdim.

 

Odaya geri döndüğümde kalçasını sedyeye yaslamış, kollarını önünde bağlamıştı. Geldiğimi gördüğünde kollarını çözdü. Aynı pozisyonda yanına gidip suyu ona uzattım, kollarımı bağladım.

 

"Matt ne diyor?" dedi içtiğinde.

 

"İyi olup olmadığımı sordu. Çok endişelendiğini söyledi." Matt'den pek hazetmiyordu.

 

"Pera'ya soramamış mı?" Omuz silktim.

 

"Niye Pera'ya sorsun? Ben arkadaşı değil miyim?" Kafasını salladı.

 

"Sen onu arkadaş olarak görüyorsun ancak Matt'in sana karşı bir ilgisi var, Alvina." Reddedemeyecektim.

 

"Biliyorum. Yine de arkadaşım ve bana bir zararı da yok."

 

"Bana karşı bir zararı var ama." Kendi kendine söylendi. "Ağzını yüzünü dağıtasım geliyor herifin." Gereksiz sinirine tepki vermek yerine başımı koluna yasladım.

 

"Abartma," dedim sadece. Ben bu konuyu onunla da konuşmuştum. Aramızda çözmüştük. "Kötü biri değil."

 

"Kötü biri olmadığını biliyorum ama yine de içimdeki kini bitiremem, Alvina. Adam sana aşık, diyorum." Başını başımın üstüne yerleştirdi.

 

"Ne o? Kıskanıyor musun bir de?" Derin bir nefes aldı.

 

"Kıskanıyorum ulan. Var mı diyeceğin?" Yoktu. "Kendimden bile kıskanıyorum seni. Gözümden sakınıyorum."

 

"Meraklanma, senden başkasına aşık olmam," dediğimde kolunu bedenime doladı.

 

"Konu yalnızca aşk değil. O gözlerini birisine değdirmeni dahi kıskanabilirim, Alvina." Yüreğimi hoplatan itiraflardandı. "Sadece Sıraç batmıyor gözüme. Çünkü biliyorum, sana o kadar çok değer veriyor ve seni o kadar çok seviyor ki seninle geçirdiği her anı hak ediyor."

 

"Abi dediğimde çok seviniyor ama alışamıyorum bir türlü." Öyle seslendiğimde yüzündeki ifade değişiyordu.

 

"Abi dediğinde çok seviniyor ama demediğinde de kızmıyor. Ona bakıp gülümsemen, onu düşünmenle de yetinebiliyor. Senden başka kimsesi yok, Alvina. Ben vardım, benimle de son zamanlarda arası biraz açıldı. İyice içine kapandı." Aralarının çok iyi olmadığı belliydi. Bu durum ikisini de daraltıyordu.

 

"Aranız düzelmedi mi hâlâ?"

 

"Kötü değil ama eskisi gibi de değil. Çok normal, Alvina. Adam kız kardeşini güvenip emanet etmiş, sen aşık olmuşsun. Kafamı gözümü yarmadığına şükür." Bu açıdan bakıldığında da normaldi.

 

"Onu da yapar, yakındır. Sen de pek şikayetçi değilsin sanki?"

 

"Değilim," dedi ciddice. "Diyorum ya, hakkıdır."

 

"Ha illa yiyeceksin o dayağı." Dayak yemesi sıkıntı değildi. Sıkıntı canının yanacak olmasıydı.

 

"Yerim." Nemli saçlarıma dokundu. "Hasta olacaksın, niye kurutmadın saçlarını?"

 

"Tek sorun saçlarımı kurutmamam mı?" dedim gülümseyerek.

 

"Senin için tek sorun o olmalı. Gerisini bırak, ben halledeyim Alvina." Dudağımın üstüne, gülümsememe bir öpücük kondurdu.

 

Sesinde, kokusunda, teninde huzur vardı.

 

Saatler öncesinde ölmek isteyen, bu emelde her şeyinden vaz geçebilecek olan ben; şimdi yaşamak için her şeyimi verebilirdim.

 

Dudakları dudaklarıma değdikçe bir çiçeğin daha solmayacağından emin oldum.

 

Sevdikçe sevesi gelir miydi bir insanın?

 

--- 🪷🩷

 

Merhaba çiçeklerim!

 

Bölümü beğendiniz miii?

 

Favorim kesinlikle AlOf sahneleriydi 🥹

 

Alvina kuşumuz ile abisini de es geçmemek lazım tabi... 🥲

 

Sizi seviyorum!

 

Sağlıcakla kalın!

 

Öptüm! 💋❤️‍🩹

 

 

 

 

Bölüm : 02.04.2026 00:26 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...