
“Bir kez kaçar uçurtması, sonra gökyüzüne küser insan.”
(Hermann Hesse)
FEVERAN
-
KIRILMA
🕊️
Yandım…
Onun uğrunda tüm benliğimi bir kibrit çöpüne tutuşturdum. Ben bu aşkın tadını dudaklarıma bulaştırmışken nasıl ondan ayrı düşebilirdim ki? Bunu hiçbir mantığa sığdıramıyorum.
Her şey onun sesiyle başlıyor ve yine her şey onun sessizliğiyle sona eriyordu artık. Gözlerimi kapattığımda bile zihnimin en kuytu köşelerinde onun gülüşü çınlıyor; oysa şimdi, geriye sadece koca bir sessizlik kaldı. Bana bıraktığı bir armağan gibi…
“Bugün yeğenin Uluğ senin kızın için kendi canını kurban etti Behçet baba!”
Duyduklarım sadece bir kez sendelememe neden olmuştu. Gözlerim salonda her bir yüzü taradı. Ahu’nun öfke dolu sözlerinden sonra açığa çıkan gerçek, kulaklarımda yankılanıyordu.
Kurban ne demekti?
Bir insan nasıl kurban edilirdi? Hem de benim orman gözlü adamım…
Kime?
Ne uğruna kurban edilmişti?
“Ne diyorsun sen Ahu?” Behçet Köksoy, anlamsız bir yüzle gözlerini birkaç defa kırpıştırdı. Evet bu soruyu sormak istiyordum ama dilim lal bedenime ise bir pranga saplanmıştı. Ahu’nun yüzündeki öfke katlanarak büyüyordu. Babasının dibine kadar gitmiş ve baş parmağını göğsüne sitemle savurdu.
“Bir evlat acısı daha yaşama diye kendimi harap ettim baba. Al, artık sen ilgilen…” Açelya’yı işaret ederek konuştu. Kendini zor tutuyor hali vardı. Açelya usulca gözlerini aralamıştı. Yüzü morarmış sol gözü ise şişmişti.
“Baba…” Sessiz sözcüklerini herkes işitmişti. Behçet, darmadağın bir yüzle kızına baktı. Herkes yüzünü buruşturmuş Açelya’nın düştüğü bu hale acımıştı. Behçet Köksoy’un kaşları çatılmış donuk bir ifade ile Ahu’ya geri dönmüştü.
“Uluğ…. Oğlum nerede Ahu?”
Onun adını duymamla bacaklarımdaki bağ adeta çözülmüştü. Düşeceğimi hissettiğimde belimde iki büyük kol sezdim. Usulca baktığımda ise bu kişinin Ayaz olduğunu gördüm. Merve’nin abisi, Kenan ile Nurşen Köksoy’un ortanca oğulları.
“Masanın elinde…” Sesi oldukça güçsüz çıkmıştı. Arkamda duran Ayaz arkaya sendelemişti. Tüm ev halkından korku dolu nidalar yükselmişti.
Bu ne demek oluyordu? Yaşıyordu yani… İşte bu içimdeki o acıyı bir nebze de olsa söküp almayı becermişti.
“Olamaz, tuzak mı kurmuşlar? Öyle bir şeye cüret dahi edemezler!” Fuat delirmişçesine bağırmış ve evden çıkmak için harekete geçmişti. Ahu onun önünü kesti.
“Tuzak yok, kendi ayağı ile gitti Fuat.” Ahu omuzları düşük bir biçimde Fuat’a baktı. Gözlerini kocaman açtı ve başını iki yana salladı. İnanmıyordu.
“Gitmez, bilirim. Abi, oraya kendi ayağı ile gitmez! Bir yanlışın var Ahu abla!” Bu sözüne kaşlarımı çatmış ve ne olduğunu anlamaya çalıştım. Bu konu ile ilgili bir şey bilmediğimi anladım.
Ahu bakışlarını yerde yarı baygın Açelya’ya indirdi. “Roy’un oğlunu öldürmüşler.” diye bir açıklamada bulundu. Fuat’ın cevabı gecikmedi.
“Biliyorum, o yüzden patlama oldu zaten ama Ahu abla biz öldürmedik.” diye bir açıklamada bulundu. Fuat’ı ilk defa bu kadar korkmuş görüyordum. Aysel ablanın hıçkırığını duyunca işlerin hiç de basit olmadığını anladım.
“Biliyorum Fuat.” Ahu yine huzursuz bir sesle karşılık verdi. Aileden kimse bu konunun Açelya ile ne ilgisi olduğunu sormaya cesaret etmiyordu. Sanki hepsi duyacaklarını biliyor gibiydiler.
“Abi, bu yüzden kendini feda etmez, o çatışır savaşır ama onların ellerine canlı düşmez! Bana söyle abla kim, ne ihanet etti?” Fuat olayı çakmış gibi Açelya’ya yan gözle bakış atmıştı.
“Dün gece saat iki sularında Açelya Margos’un ayağına gitmiş. Bir iş birliği için…” Sözler ağzından zor çıkmıştı. Behçet Köksoy o anda arkasına dönmüş adım atıp uzaklaşacağı esnada Ahu’nun sesi yükselmişti. “Demiş ki; ben sana Uluğ’u vereceğim sende bana Mihran’nın cansız bedenini...” Öyle bir haykırmıştı ki tüm malikane onun sesi ile titremişti. Söylemiş olduğu sözlerle elim ayağım karıncalanmıştı.
“Margos ise ne anlaşma ne de başka bir şey dinlemiş direkt senin kızını rehin almış, o dakikasında Uluğ teslim olmasaydı bugün Açelya’nın yasını tutacaktık baba!” Adeta yerinde titriyordu. Tüm ev halkının uğultuları yükselmişti.
Bu tüm söylenilen şeyler ruhuma ağırlık diye oturmuştu. Usulca Açelya’ya baktığım da elini babasına uzatmaya çalıştığını gördüm. Çırpınıyordu, biri ona yardım etsin diye inliyordu. Onu tanımıyorum ama o benden nefret ediyordu. Uluğ’a aşıktı ve bu sevgisi bana olan kinini büyütmüştü.
O masa Uluğ’a ne yapacaktı ki? Suçu neydi, dertleri… Onu sağ almak istemişler, bu oluyor ki onu öldürmeyecekler ama ölümden beter şeyler yapacakları kesindi…
Çok yarası vardı; hikayelerinden bihaberdim ama bir kısım var ki, karın bölgesinin sol alt tarafı tarih olduğuna emin olduğum yer işte orada can vermiştim. İliklerime kadar orada acı çektim. Şimdi aynı şeyler mi yapılacaktı, iyi de neden? Onun öyle ağır yükleri vardı ki buna cidden gerek var mıydı?
İçimin dağlandığını sezdim.
“Uraz abiler nerede abla?” Fuat’ın sabırsız sesini işitiyordum. Ama hiçbir tepki veremiyordum. Öylece donup kalmıştım.
“Bilmiyorum Fuat, Korer gel kardeşini al dedi. Yoksa Uraz namluyu Açelya’nın alnına dayamıştı, zor almış elinden.” Ahu, stresle alnını ovdu. Laçin ile Fehmi Köksoy Açelya’nın yanına çökmüş yaralarına bakmaya başlamışlardı.
“Ellemeyin, uzak durun Fehmi!” Behçet Köksoy’un bariton sesi ortaya bomba gibi düşmüştü.
“Abi kafasına bir darbe almış, kanama geçiriyor olabilir. İzin ver hastaneye götürelim.” Fehmi Köksoy yumuşak bir ses tonu ile konuştu. Behçet Köksoy’un öfkesi dağlar kadar büyüktü. Öyle ki yüzü morarmıştı. Bakışları tek noktada yerde yarı baygın kızının yüzündeydi. Açelya acı dolu bir öksürükle babasına açmıştı gözlerini. Konuşmaya hali yoktu fakat yardım dileniyordu. Eli ağır ağır karnına gitti, o sıra Laçin Köksoy hızlıca üstündeki bluzu açmıştı. Karnı kan toplamıştı, öyle ağır darbeler almıştı ki eti çürümek üzereydi. Ahu onu iyi benzetmişti.
Behçet’in yüzünde bir ifade geçmişti, bu canı yandığının kanıtıydı. Kızının bu haline üzülmüştü. Ama yine yüzü kaya kadar sertti. “Dediğimi yap ya tek başına iyileşir ya da bu evde can verir! Takdiri ilahi…” Bir babanın kullanmaması gereken o lafı kullanmıştı. Kızını kendi kaderine terk etmek istiyordu.
Ahu kaşlarını çatmış ve şaşkınlıkla babasına dönmüştü. Tereddütle gözlerini kırpıştırdı. “Abi?” Bu sefer karşı çıkan Kenan Köksoy’du. Hayretle abisine bakmış ve Açelya’nın yanına çökmüştü. Saçlarını okşamış ve bluzunu indirip karnını kapatmıştı.
“Daha yirmi üç yaşında toy, elbet hatası olacak. Ben amcası olarak göz yumamam, müsaadenle hastaneye götürelim.” Korkusundan dolayı sesi kısık çıkmıştı fakat yeğenine karşı olan merhameti onu harekete geçirmişti.
“Hata mı? Amca o ihanet etti, bu evdeki herkese merhametiniz var ama Uluğ’a yok öyle mi?” Ahu öfkeyle bağırmıştı. “Ona şimdi neler yapacaklar haberin var mı? Altı yıl önce ona edilen o zulmü izleseydin şu an ayakta duramazdın!” Ahu ağlamamak için dudaklarını ısırmıştı.
Uluğ’un beni oyuncak odasına kilitledikten sonra kendime geldiğim esnada Mert’in o sözünü hatırladım; seni de o eve, o zindana tıksalar ne yaparsın? Demişti. Uluğ’un bir travması vardı ve şimdi o travmayı yeniden yaşayacaktı.
“Uluğ alışkın öyle şeylere Ahu, hem o seçti bu hayatı. Kendi seçimlerinin kurbanı…” Nefretini bu sözlerle kusmuştu. Behçet, Laçin ve Aylin Köksoy’dan başka kimse Uluğ’u tam anlamı ile sevmiyor gibiydi.
Kendi seçimlerinin kurbanı… Uluğ neyi seçmişti sahi? Bir zamanlar bana şöyle bir söz kullanmıştı; bu hayatı ben seçmedim, şayet böyle bir seçeneğim olsaydı silahtan çok kalem tutmayı isterdim! Bunu diyen biri nasıl kendi seçiminin kurbanı olabilirdi ki? Sırtımdan vurulduğum anı bilirim, bu kadar can almış biri o gün kanımı gördüğünde midesi bulanmıştı.
Böyle biri neyin kurbanıydı?
“O neyi seçti Kenan? Ailesi onu öldürmek istedi ve o buraları terk etti. Sonra dedesinin ona miras bıraktığı o masa için yetiştirildi, oysa bakacak olursak daha çocuktu... Sonra güç savaşları başladı, kendini kanıtlaması gerekiyordu yoksa geride bir ailesi dahi kalmayacaktı. Oysa yine onu öldürmek isteyen kendi ailesiydi. O yaşta kızı gibi büyüttüğü o çocuğu gözlerinin önünde ıssız bir adada aç bırakarak sonunda ise tıpkı dedesi gibi asarak öldürdüler. Saye’nin cansız bedeni ile 46 saat tek kaldı. Bu adam neyi seçti? Annesi gözünün önünde teyzesini katletti, dedesi yine önünde kendini astı. Saye’yi gözlerinin önünde astılar. İntikam alıyım dedi, 8 ay boyunca insanlığın utanacağı işkenceler gördü. Sen söyle bu adam neyi seçti?” Behçet Köksoy acı bir sesle konuştu.
Uluğ’un yaşadıklarını duymaya tahammül edemiyordum. Bu bencillik değildi, kalbim buna dayanmıyordu. Melek Köksoy yine aynı donuk ifade ile duruyordu. Hiçbir sözün onda tesiri yoktu. Alışmış veya öyle acılardan geçmişti ki artık hiçbir sözün onda hükmü kalmamıştı. Nefes alıyor ama yaşamıyordu. Babası, Faruk Köksoy’da aynı durumdaydı. Her ne yaşanmışsa bu iki karı kocanın ölüden bir farkı kalmamıştı.
Araç sesi ile tüm bakışlar ön bahçeye yönelmişti. Büyük kapı sonuna kadar açık olduğu için kimin gelindiği belli oluyordu. Arabadan inen kişi Korer’di. Ve o an hiç kimseye aldırış etmeden koştum. Kapının önüne gelmiş Korer’in tam karşısında durdum. Hiç şaşırmamış veya ani önünde durmamla dahi arkaya sendelememişti.
“Korer, bir şeyler zırvalıyorlar anlamıyorum. Uluğ hayata mı?” Gözleri yarı baygın yüzü ise kaya kadar sertti. Gece onun için zor geçmişti. Saçları birbirine girmişti. Üzerindeki siyah gömlek buruş buruş olmuştu.
“Dik dur Mihran, acını sakın belli etme. Sevdiğin adam gibi onurlu bir duruşun olsun. Öyle kendini parçalayacak hareketlerde de bulunmayacaksın!” Sözleri keskin bir kılıç gibi gözümden akan yaşları kesmişti.
“Ama,” diye mırıldandım. “Bundan sonra aması maması yok, yanımda dur ve sadece dediklerimi yap. Her şeyin bir açıklaması var, sabırlı ol.”
Yanımdan geçeceği sırada sırtıma sert olmayan bir yumruk geçirmişti. Bu benim dik durmam için bir uyarıydı. Duruşumu düzeltmiş ve çıktığım evden onunla beraber geri girmiştim.
“Mihran’ı almaya geldim. Size de iki çift lafım olacak; Allah soyunuzu kurutsun!” demiş ve tam da Açelya’nın ayak diplerine tükürmüştü. Ve kimseyi dinlemeden yeniden arkasına döndü. Aslında söylemek isteyeceği çok lafı vardı ama her birinin yüzüne baktığında bunun yersiz olduğunu anlamıştı. Başı ile geçmem için istekte bulundu.
Yeniden bahçeye çıktığımızda arkamızdan gelen bir çift Fuat ile Yade’yi görmüştük. “Fuat sen doğru eve geçiyorsun.” diye bir emirde bulundu.
“Niye abi? Arif’te mi evde, abiyi bulmaya gitmeyecek miyiz?” Telaş içerisinde Korer’in önüne atlamıştı. Korer bu tavırlarına öfkelenmiş ve buruşuk bir yüzle Fuat’ı inceledi.
“Arif’le kordon bağınız bir mi kesildi?” Ciddi bir soruda bulundu.
“Yok abi kesilmedi.” O da aynı ciddiyetle karşılık verdi.
“Uluğ’u seviyor musun sen Fuat?” Saçma bir soruda bulundu. Fuat tuhafça bana bakış attı. En az onun kadar yabacıydım konuya.
“O ne demek abi ben onun için şu arkamdaki evi içindekileriyle beraber şimdi diri diri yakarım. Sevmek az kalır.” Gözünün etrafı kızarmıştı. Otuzlu yaşlarının ortasında olduğu belliydi. Kilolu ve cüsseli biriydi. Ama şimdi dokunsalar ağlayacaktı.
“Sevmeyeceksin, bundan sonra Uluğ’u sevmeni yasaklıyorum. Duydun mu beni?” Yine saçma sapan bir tonla konuştu. Fuat bocalamış bir yüzle kafası karışmıştı.
“O isteyince oluşabilecek bir şey değil ki abi.” Yanıtında gecikmemişti.
“Uluğ’un yaşaması mı yoksa senin onu sevmen mi?” Bu konuşma nereye doğru gidiyordu belli değildi.
“Elbet abinin yaşaması…”
“Sevmeyeceksin!”
“Sevmem abi!” Kendi aralarında bakışları bir an kopmadan işi noktalamışlardı. Saçma sapan bir konuyu konuşmuş ve sonuca bağlanmışlardı. Fuat veda etmiş ve bizden uzaklaşıp kendi aracına binmiş ve evden ayrılmıştı.
“Korer sizinle gelebilir miyim?” Yade’nin ince sesini duyduğumda ona odaklandım. Yüzü solgun duruşu ise acizdi.
“Hayır Yade, orası senlik değil.” Korer o donuk ifadesini atmış ve sesini yumuşatmıştı.
“Sadece Uraz’ı görmek istiyorum. İstersen oraya yakın bir yerde de indirebilirsin beni, sonra Uraz’a haber verirsin. Gelir, yani herhalde gelir.” Sesi oldukça kısık çıkmıştı. Korer karışık bir kafa ile saçını karıştırdı.
“Bir telefon edeyim öyle sana cevap vereyim, olur mu?” Yade başı ile onaylayınca Korer bizden uzaklaşmış ve telefonu kulağına koymuştu.
“Seninle de doğru düzgün tanışma fırsatımız olmadı.” Naif sesi ile bana bakarak konuştu.
“Sorun yok, bu koşullarda doğru ne kaldı ki zaten?” Korer dik durmamı istedi ama ben çok yorgundum.
“Uluğ güçlü biri, hele onu bekleyen birini biliyorsa çok kısa bir sürede yanına gelir.” Beni telkin edercesine konuştu.
“Onu tanıyor gibisin.” Merakla sordum. “Üniversiteden arkadaşız. Bir zamanlar hep beraberdik, az çok bilirim. Onu ilk kez bir kadına böyle bakarken gördüm, artık yaşamak isteyeceği bir sebebi var. İnatçı bir adamdır, seni bu kadar geç bulmuşken bırakacağını sanmam!” Kendinden emin bir sesle yanıt verdi.
“Neden, hiç sevgilisi olmadı mı?” Saçma ama merak ettiğim o soruyu sordum. Yüzünde manidar bir tebessüm oluştu.
“Olmadı çünkü hiç böyle şeylere ayıracak bir zamanı yoktu.” diye cevap verdi. Bu dediğine şaşırdım. Uluğ gibi bir adamın nasıl hiç sevgilisi olmamıştı? Yakışıklı başarılı ve güçlüydü. Görenin bir daha başka bir yöne bakışlarını çevirmek istemeyeceği türden havalı bir adamdı.
“Şu anda da yok.” Demiş bulundum. Yade hüzünle göz yumuştu. “İşte buna da aşk diyorlar.” Sessiz harfleri canımı sıkmıştı.
“Ne o, hüzünle biten bir hikâye mi yaşadın yoksa?” Öylesine sorduğum soruyu soracağıma bin pişman oldum. Yüzü düşmüş omuzları çökmüş ve verecek hiçbir cevabı yokmuş gibi başını eğmişti.
“Mihran, insan nefes aldığı müddetçe hikayesi nasıl biter ki?” Yine sözleri sessizdi. Utanıyor gibiydi. Kendi duygularını söylemekten acizdi sanki. Hikayesi demişti, anladım. Uraz onun tüm hikayesine tekabül ediyordu.
Yanımıza gelen Korer ile beraber konuşmamız sona ermişti.
“Gidelim.” Demiş Yade’ye bakarak. Solgun yüzü adeta can almıştı. Korer şoför koltuğuna, Yade ise arka yolcu koltuğa ben ise ön yolcu koltuğuna yerleşmiş bir biçimde sonunda o korkutucu malikanenin bahçesinden çıkmıştık.
Korer’e soru sormak istiyordum fakat oldukça çekiniyordum. Sinirliydi hem de çok… “Korer nereye gidiyoruz? Uluğ bana, ben gelmeden o evden çıkma dedi.” Sesim yeniden titremişti. Onun her adını andığımda olduğu gibi.
Korer sinir havliyle nefesini bırakmıştı. “Ben sana ne dedim Mihran; dik dur, güçlü ol biraz. Çünkü artık bir duruş sergilemezseniz her ikinize de yazık olacak.” diye soludu.
“Ben sizin gibi değilim, güçlü olsaydım bu ruh halinde olmazdım. Engel olamıyorum, Uluğ’u istiyorum... O benim tek sığındığım liman, Korer onsuzluğa gücüm yok.” Gözümden akan yaşla yüzümü kapatmıştım. Dudaklarımı dişlerimin altında ezdim. Bağırmak, hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum. Olayları kavramam epeyce zaman aldı. İnanmadım, yaşıyor diye mutlu oldum. Ama beni alanın Korer olduğunu görmek içimde bir şeyleri kırdı.
“Kaldır başını, bak seninle oturup hiç zaman geçirmedim. Pek tanımam keza sende öyle… Uluğ bu hayata ki benim tek ailem Mihran, gözümü onunla aştım. Ben onu kaybedeceğime tüm insanlığı kurşuna dizerim. Onu oradan hemen almalıyım, vücudu acılara dirençli ama ruhu yenilerini kaldıramaz.” Kendi kendine konuşuyor hali vardı. Konuşmaya başladığında başımı dikleştirmiş ve kendime gelmeye çalıştım.
“Ve onu oradan çekip alacak kişi sensin… Nasılını sorma, birazdan öğreneceksin. O yüzden güçlü olmaktan başka hiçbir seçeneğin yok. Şimdi söyle Uluğ’u yanında istiyor musun?” Mizacı sertti. Çünkü öfkeliydi, aracı bile şu an çok hızlı kullanıyordu. Zamanı kalmamış ve vakit kaybetmek istemiyordu. Bu söylediğine kaşlarımı çatmış ve kendime gelerek yüzümü sıvazlamıştım.
“Elbette Korer…” Anlamsız ve şaşkın bir tavırla yanıt verdim. Ne olduğunu anlamadım.
“O senin uğrunda her şeye var, ya sen?” Yine saçma bir soru sordu. Ama bana güvenmek istediğini bakışlarından anladım. Onun yaşaması için her kirli işi yapabilirdim. Çünkü artık o, ben yoktu biz vardık.
“Ne gerekiyorsa Korer, o yaşasın yanıma gelsin. Tüm benliğim onun yoluna feda olsun.” Sesim beni bile şaşırtmıştı. Güçlü ve kararlı bir ton çıkmıştı. Korer’in yüzünde manidar bir tebessüm geçmişti.
“Biliyor musun; seni gördüğü ilk gün anladım. Bir tuhaflık vardı hareketlerinde ne oldu diye sordum ne dedi biliyor musun; güzel kız ama bakışları canımı sıktı Korer, eğer Tolga’nın katili bu kızsa yazık olacak. Neye yazık olacak diye sorduğum da ise cevap verme zahmetine dahi girmedi!” Hüzünlü bir ruh hali ile konuştu. Bunu duymamla şaşkınlıkla tüm bedenimi Korer’e çevirdim.
“Nasıl yani ama bana öyle şeyler yaptı ki, öfkesinden delirmek üzereydi.” Sesimin tonuna dikkat edememiştim.
“Sana bir ders vermek için oyuncak odasına sokmuştu, hatırlıyor musun?” Yan gözle bana bakmış ve önüne dönmüştü.
“Nasıl unuturum, en büyük travmalarımdan bir tanesi.” Sesim istemsizce kısık çıktı. O sıra arkada bir hareketlilik oldu. Yan gözle baktığımda Yade şaşkın bir yüzle konuşmayı dinlediğini gördüm. Şimdi dank etmiştim, onun yanında nasıl böyle açık açık konuşabiliyordu.
Daha ben sormadan Korer anlamış ve cevap verdi. “Yade bizden Mihran, öldürseler de laf alamazlar ondan.” Emin ve tok bir sesle konuştu. Yade sadece güven vadedercesine gülümsemişti.
“İşte o günün gecesinde biraz dağıttık, hiç unutmam bir laf etti. Suçlu olmalı Korer, olmalı ki içim rahat etsin… Bunu rahatlıkla söyleyebilirim ki o öfkeli ve acımasız biri, bir yüzü var umarım görmesin. Görecek olursan şayet bu dediğimi daha iyi anlayacaksın. Aklıma gelmişken yanlış hatırlamıyorsam sen onu vurduktan sonraydı sanırsam, şöyle bir şey söyledi; ona yaptıklarım, kuzenime adalet getirmedi. Sadece birini daha paramparça etti.”
İçimi kor gibi yakan bu sözlere karşı manidar bir tebessüm yolladım. Sustum. Çünkü bazı kelimeler, cevap istemezdi; sadece can yakardı. Gözlerimin içindeki sessiz çığlık belki duyulmazdı ama oradaydı ve sen, duymamayı seçiyordun.
Dudaklarım kıpırdamadı. Bir şey demedim. Ne denirdi ki zaten? Suçlu… Suçlu olmalıymışım. Suçlu olmalıyım ki onun kalbi bu kadar paramparça olmasın. Çünkü eğer ben suçsuzsam… Eğer ben temizsem, o zaman ne yapacak Uluğ? Kimi suçlayacak, kime öfkelenecek ya da kimi affetmeyecek? Ben olmalıyım. Ben yıkmalıyım onun dünyasını.
Öyle yazılmış kaderimizde belki de…
Yutkunamıyorum. Boğazımda bir şey düğümlenmiş gibi. Bir zamanlar beni suçlu görmek istemiş. Uluğ, yoksa… İnanmak istediğin şey bu mu? Çünkü belki de beni affetmek, seni daha çok kıracak. Ve sen, bunu göze alamıyorsun.
Uzun bir araba yolculuğundan sonra ne ara geldiğimizi bilmediğim İstanbullun göbeğinde metruk bir binanın önünde durmuştuk. Rüzgâr, binanın paslanmış demir kapısına çarparken ürkütücü bir gıcırtı çıkarıyordu. Gökyüzü griye çalan kurşuni bir renkteydi; güneş saklanmış, zaman sanki durmuş gibiydi.
Bina sanki yıllardır terk edilmişti; camları kırık, duvarları yosunla kaplı, betonları çatlamış. Bahçesinde kurumuş otlar diz hizasına kadar uzanıyor, arada bir eğilmiş tel örgülerden içeri sızmış yabani sarmaşıklar dikkat çekiyordu.
Uzaklardan bir martı çığlığı geldi, ardından bir sessizlik çöktü her yere. Burası, devletin kayıtlara bile geçirmediği yerlerden biriydi; sesini duyurmak isteyenin bile çığlığı burada yutulurdu. Korer arabanın kapısını yavaşça açtı. Motor sustuğu an, sessizliğin keskinliği daha da derinleşti. Boğazıma bir düğüm oturdu. Önümde duran bina değil de geçmişim gibiydi sanki; yıkık, karanlık ve içine adım attığında bir daha eskisi gibi olmayacağını fısıldayan türden.
Korer konuşmadan indi. Sanki kelimeler bile bu mekânda cesaretini yitirmişti. Kendi kapımı açarken, dizlerimin titrediğini hissettim. İçeride neyle karşılaşacağımı bilmiyordum ama artık geri dönmek gibi bir ihtimali de yoktu. Araçtan inerken Korer Yade’ye arabada kalması gerektiğini söyledi.
Ayaklarım ilk adımı atar atmaz, çürümüş yaprakların hışırtısıyla bir kuş sürüsü havalandı yakınlardaki bir ağacın üzerinden. Ve böylece, sessizce ama geri dönüşü olmayan bir eşiği geçmiş oldum.
Korer sırtıma elini koymuş ve beni ilerletmişti. Ahşaptan yapılma binanın merdivenlerini aşıp, kırık demir kapıyı itekleyip uzun bir koridorda ilerlemeye koyulduk. Ayak sesleri boş koridorda yankılanırken, içeri adım attığımız an, dışarıdaki rüzgâr bile dışlanmış gibi sustu. Binanın içi, dışından daha soğuktu. Rutubet kokusu yoğun, duvarlar kararmış, bazı yerlerde tavan çökmeye yüz tutmuştu.
Toz, havada asılı gibiydi; her adımda zeminden kalkıp geçmişin hayaletleri gibi etraflarında dolaşıyordu. Koridorun sonundaki duvarın önünde durduğumuzda Korer, elini yanındaki taş duvara uzattı. Görünmez bir tuşa bastı. Duvarda, ilk bakışta fark edilemeyen ince bir çizgi belirdi. Sonra o çizgi, bir kapıya dönüştü… Betonun içinden sessizce kayan bir panel gibi.
Öylece duraksadım. İçeriye süzülen hafif ışık, sanki bambaşka bir dünyanın kapısını aralamıştı. Bu bir gizli geçitti, dar ve hafif eğimli bir merdivenle yerin altına iniyordu.
“Korer, bu?” Şaşkınlığım sesime yansımıştı.
“Sadece beni takip et Mihran. Birazdan her şeyi öğreneceksin.” Başını eğmiş telkin etmeye çalışmıştı.
Kapı alçaktaydı, o yüzden Korer başını eğerek merdivenlerden inmeye başlamıştı. Korkumu bir tarafa atarak adım attım. Basamaklar metaldi ama her adımda gıcırdayan eski yapısı, ölümle yaşam arasındaki çizgiyi anımsatıyordu.
Merdiveni aştığımızda karşımda daracık bir tünel bana merhaba demişti. Girişinde bir retina ve parmak izi tarayıcısı vardı. Korer taramayı geçince dev metal kapı ağır bir sesle açıldı. Kapı ardına kadar açıldığında, gördüklerim karşısında gözlerim kamaştı. İçerisi eski bir yeraltı sığınağını andırıyordu ama tam donanımlıydı; duvarlar zırhlı, içerideki hava sterilize edilmişti. Harita panelleri, dijital ekranlar, telsiz istasyonları…
Her köşede görevli üniformalı askerler bekliyordu. Ve ortada yuvarlak bir masa vardı. Masada sivil biçimde tanıdığım o beş asker oturuyordu. Aralarında hiç görmediğim biri daha mevcuttu ve o bir kadındı. Saçları alevden ateşti. Oturmuş olması bile o dev cüssesini gölgeleyemiyordu. Uzun boyluydu, herhalde bacak bitimine gelirdi benim boyum. Etrafı incelediğimde Uraz’ı gördüm. Masanın uzağında bir taburenin üzerinde oturmuş başını elleri arasına almıştı. Korku, endişe ve tedirginlikten nefes alamıyordum.
Ayaklarım, ağır metal kapının eşiğini geçtiğinde ürperdiğimi sezdim. İçerisi soğuktu ama soğukluktan değil… Bana dönen bakışlardan. Her biri savaş görmüş gözlerdi. Ve bu tüm bakışlar öyle hiç alelade değildi, her biri sanki beni tanıyor gibiydi.
Yanımda yürüyen Korer bir adım geri çekildi. Sanki sahneyi artık bana bırakıyor gibiydi. İçimdeki ses avazı çıktığı kadar bağırıyor; buraya ait değilim diye… Artvin’den buralara nasıl geldim? Distopik bir evrenin içerisinde gibiyim.
Arkamdaki zırhlı kapı kapandığında istemsizce irkilmiştim. O sıra aralarında en yaşlı fakat hiç de yaşlı gözükmeyen adam ayağa kalktı. Onun beraberinde her biri komut almış gibi aynı anda ayağa kalkmış ve hazır vaziyete bürünmüşlerdi. Korku içerisinde gözlerimi kırpıştırdım. Karşımdaki kişilerin kurşun gibi bir duruşu vardı. Her birinin kaşları çatık değildi, ama yüzlerinde yumuşaklığa yer yoktu.
O ilk ayağa kalkan aralarındaki en olgun adam konuşmayı devraldı. “Merhaba çocuk, ben Albay Mahir Korkut. Yanımdakiler devletin gölge kadrosudur. İsimlerini bilmen, onları tanıdığın anlamına gelmez keza tanımana da gerek yok.”
“Yüzbaşı Yiğit Bozkurter.” Sözü tam yanında duran öfkesi yüzüne yansımış adam aldı. Yuvarlak yüzü ve esmer bir tene sahipti.
“Kıdemli Üsteğmen Behram Tahtacı.” Bana anlamlı bir bakış atmış, adeta not eder gibi. Bu adam herkesten kısaydı fakat kasları bir o kadar büyüktü.
“Merhaba Teğmen Ekin Giray. Genelde çaylak derler.” Aralarında en genç bu çocuktu. Fakat bakışları ise bir o kadar tecrübeli.
“MİT görevlisi Sardana Yakut.” Ayağa kalkması ile başı tavana değmişti. Bu boyda neyin nesi böyle? Bayık ve ruhsuz bakışlar adeta insanın ruhunun derinliğini görür gibiydi.
Ve o sıra duvardaki cihazların arasında gizli küçük kapıdan çıkmaya çalışan adamla istemsizce ağzımdan bir nida kaçtı. Önce sağ bacak ve kolunu dışarı atmış ardından başını çıkarmıştı. Derin nefes alarak, göbeğini kendine çekmeye çalışmış ve sıkıştığı yerden zoraki biçimde çıkmayı başarmıştı. Sol elinde gördüğüm şey karşısında küçük dilimi yutacaktım. Küçük kapının ardından kalan sol kolunda tutuğu şeyi algılamakta güçlük çektim. Birkaç adım atarak o elindekini sertçe masaya bırakmıştı.
“Bunun ne işi var burada Binbaşım?” Albay sıkıntıyla solumuştu. Sardana Yakut ile aynı boydaki adamı bir yerden hatırlıyor gibiydim. Evet, eve gelmişti. Hiç konuşmamıştı sanki dilsiz gibiydi.
“Gerekecek Albay.” Sesi oldukça kalındı. Bakışlarım masanın üzerindeki devasa büyüklükteki her iki tarafı da bıçaklı olan özel yapım bir baltaydı. Savaş silahı olduğu üzerindeki değişik işlemeli figürlerden anlamıştım.
“Binbaşı.” Yine onun sesini duyduğumda bakışlarımı ona yönelttim. Kendini bana tanıtmıştı. İsmi yok muydu? Tuhaf biri olduğu binlerce kilometre öteden belli olabilirdi. Yüzbaşı Yiğit Bozkurter gülecek gibi oldu fakat kendini tutu.
“Kendileri Binbaşı Sungur Amirova olur, çocuk.” Albay Mahir Korkut, malımı tanıyorum bakışını atmıştı. Binbaşı Sungur gözlerini devirmiş ve bakışlarını Uraz’a çevirmişti.
“Pışt prenses iyi misin?” Tüm tim gülmemek için dudaklarını yemeye başlamıştı. Tek iki kişi hariç, Sardana ile Sungur. Bu iki kişi oldukça korkunç birilerine benziyorlardı.
Uraz kızarmış gözlerle başını kaldırdı. Ve aynı şekilde yorgunlukla iki kolu da iki yanına düşmüştü. Acı çekiyordu. Ve işte o an içimde ona sığınma isteği oluştu. Uluğ hiçbir şekilde bu işlere Uraz’ı dahil etmek istemiyordu. Sert bir dille Korer’i uyarmıştı. Fakat şu an buradaydı. Bu kişileri tanımıyordu. Şaşkındı, öfkeliydi. Bunca zamandır dostunu şimdi tanıyordu. Benim de yabancı olduğum ortamda tek sığınacağım kişi Uraz’dı ayaklarım ben demeden yönelmişti. Onun yanına yetiştiğimde ayak ucuna çömeldim. Bakışları bana indiğinde ağlamak istediğini anladım. Alnımı dizine yasladığımda tüm bedenimi sarmaladı. Usulca gözümden akan yaş onun kumaş pantolonunu ıslattı.
“Ona bir şey olmayacak Mihran!” Sesine yansıyan kırgınlığı hissettim. Başımı kaldırmış ve burnumu çektim. “Ona bir şey olmasın Uraz!” Bana verdiği o güven karşısında dilenir gibi konuştum. Fakat Uraz’ın yüzü acı çeker bir pozisyonuna bürünmüştü.
Omuzlarımdan tutmuş beni ayağa kaldırmıştı. “Demir, kaç saat oldu bir şey de artık. Her şeyi biliyorsun ya bu yoldasın ya da değilsin!” Yüzbaşı Yiğit Bozkurter sabırsızca söze daldı. Uraz omuzumdaki elini üç kere sakinlikle vurmuş ve gözlerini kapatmıştı. Uraz öfkeli bir adamdı, bu zamana dek susmuş olması beni şaşırttı. Belki de bu gerçeği hazmedemedi. Sırttı onlara dönüktü. Elimi kaldırmış kolunu sıvazlamıştım. Her ne kadar kötü olsam da ben az çok bu olaylardan haberdardım. Ama Uraz’ın hiçbir şeyden haberi yoktu.
Uraz tüm öfkesi ile onlara döndü. Her birine öyle yoğun duygular içinde bakıyordu ki gören korkardı. “Sizin yolunuzu da idealinizi de sikeyim!” Tüm oda onun sesi ile yankılanmıştı. Bu tepkiyi vereceğini biliyorlarmışçasına rahatlardı.
“Uraz oğlum…” Albay Korkut sözünü tamamlayamadan Uraz kesmişti. “Ben senin oğlun falan değilim. Saçma sapan masallar anlatıp duruyorsunuz, vaktimi sizinle harcayamam kardeşim beni bekler.” Elimi tutmuş ve zırhlı kapıya doğru yönelmişti. Beni götürmek istemesini de atlamamıştım. Zor oldu ama beni benimsemişti. Önümüze geçen Korer oldu. Uraz öfkeli soluklar vermeye başladı.
“Dediğin gibi vaktimiz yok, bende zor duruyorum yerimde. O yüzden geç şu masaya otur Demir. Anlamıyorsun ama anlayabileceğin bir zamanın yok kardeşim. Bu adamları tanımıyorsun ama biz beraber büyüdük. İsyanını, öfkeni sonraya bırak. Artık bu yolda birlikteyiz.” Korer yaklaşıp Uraz’ın omzuna elini koyacağında geriye kaymıştı. Uraz elimi savurmuş yüzünü sıvazlamıştı.
“Ulan oğlum siz kimsiniz amına koyuyum?” Var gücü ile Korer’in göğsünden geriye itmişti. Kendi etrafında dönmüş her köşede duran tam donanımlı askeri üniforma ile duran adamlara baktı. Ardından masanın etrafında ayakta dikilen sivil askerlere döndü.
“Gözümü açtığım adamı bana anlatıyorsunuz, hayal aleminde gezen beyninizi sikeyim!” Sesi fısıltıdan ibaretti. Bayılacak hali vardı. Gözleri baygın ve hızlı nefesler alıp veriyordu. Korer daha da öfkelenmiş tam da Uraz’ın karşısında durmuştu. Beni aldığından beridir kendini zor tutuğunu görüyordum. Ve şu an ki hallerine bakacak olursam adeta gözü dönmüştü.
“Demir, asıl ben senin doğduğun günü sikeyim kardeşim! Sen gözünü açmış olabilirsin ama Uluğ benim bu hayattaki tek ailem… Seni kendine getirecek bir vaktim yok benim. Hatırla bundan yıllar önce aynı şimdi edecekleri gibi işkenceler ettiler. Onu en iyi anlayacak tek kişi sensin Demir… Hatırla, aynı saatlerde sende işkence görmüştün.” Öfkesi adeta bir bedene dönüşmüştü. Uraz’ın omuzları düşmüş, hayretle ağzı aralanmıştı. Uzun ve geniş omuzlu sert bir adamdı fakat şimdi küçük bir oğlan çocuğu gibi ağlamak istediğini görüyordum. Sağ gözünün altındaki yara izi yanıyordu.
“Korer…” Ağlamaklı sesine engel olamamıştı. Korer, Uraz’ın yanına gitmiş elini ensesine koyup kafasını kafasıyla tokuşturmuştu. Dişlerini gıcırdatmış güven vadedercesine alnını Uraz’ın alnı ile birleştirmişti. Tüm askerler rahatça yeniden o yuvarlak masaya oturmuşlardı.
“Kardeş,” demiş Korer farklı bir duygu yoğunluğuna sahipti. “Anlıyorum amına koyuyum, hissettiklerini anlıyorum. Alalım onu sıç ağzına ama başkalarının dokunmasına izin vermeyelim Demir.” Korer’in halen öfkeli olduğunu sesinden anlayabiliyordum. Sabırsızdı, yerinde duramıyor hali vardı. Bu halleri beni daha da geriyordu.
Uraz öylece donuk bir ifadeye büründü. Sustu uzun bir süre buz gibi bir yüzle sustu. Yumrukları öfkeyle titremeye başladı. Ama artık saldırma pozisyonunda değildi. Başını yavaşça kaldırdı. Bakışlarında bir şey değişmişti. Ve bu değişimini Albay Korkut ile Yüzbaşı Kurter de fark etmişti. Her ikisinin de yüzünde bir rahatlama geçmişti.
Duruşunda bile bir karar yatıyordu. Öfkesine hâkim olmayı başarabilmişti. Soğuk, keskin ve durdurulmaz bir duruştu bu. Düşen omuzlarını doğrultu. Eğik duran bedenini tam anlamıyla dimdik bir konuma getirir. Sanki üstünden başka biri çıkmış gibi, ölümüne bir ciddiyet kapladı her bir yanını.
Gözleri odadakilerin üzerine kayar. Masada oturan tüm askerleri ciddiyetle incelemeye koyuldu. Az önce sanki hiçbirini görmüyordu ama şimdi oldukça meraklı bir yüzle bakıyordu. Kimseye bir şey demeden Korer’e cevap verme gereksiniminde bile bulunmadan adım adım, sessizce ortadaki masaya yürüdü. Boş bir sandalyeyi çekmiş ve yine aynı yavaşlıkla oturdu. Korer adeta hafiflemiş gibi o da Uraz’ın yanına yerleşti.
“Sende geç otur çocuk.” Albay Korkut sakin bir tavırla bana bakarak konuştu. Derince yutkunmuş kurumuş dudaklarıma dişlerimi geçirip Korer’in yanında duran boş sandalyeye oturmuştum.
Kasvetli odanın içinde yalnızca tavandaki lambanın solgun ışığı yanıyordu. Ağır bir sessizlik hakimdi. Masanın etrafında oturan bu sekiz kişi, birbirlerine kısaca bakıyor ama kimse ilk sözü almak istemiyordu. Ben kendimi seyirci gibi hissediyordum. Uraz, sırtını sandalyeye yasladı, kollarını birbirine kavuşturdu. Bakışları ağır ağır Albay Korkut’a ulaşmıştı. Nihayet sözü Albay Korkut bozdu.
“Bakın çocuklar verdiğiniz her tepki de sonuna kadar hakkınız vardır. Sözüm yok buna ama benim altımdaki tüm meslektaşlarım çocuklarımdır. Ve eğer bir çocuğumun kılına zarar gelirse geride bir ülke bırakmam. Çünkü benim lügatim da Ülke demek askerlerim demektir!” Yaşının verdiği kırışıklıklar alnında belirmişti. Kontrollü bir öfkeye sahip olduğunu fark ettim. Bana çok bakmıyordu ilgi odağı Uraz’daydı.
“Uluğ Türk istihbaratının en önemli tek adamıdır. Aynı zamanında dedesinin de olduğu gibi… Hasan Çebi, bu Ülkeye hizmet etmiş çokça katkı sağlamış gölge isimlerimizdendir. Bilinmez onun fedakarlıkları ama Türkiye Cumhuriyeti’nin herhangi bir Tugayına git adını ver anında saygı duruşuna girilir. Bir erkek evladı yoktu o da bu kutsal görevi torununa teslim etti. Sözde masa için yetiştirilmeye başlandınız ama Uluğ Türk istihbaratı için onların arasında ve onların verdiği eğitimle yetiştirildi. Fakat bu yetiştirilme bilinçliydi. Biz onunla ilk günde beri irtibat halindeydik Demir. Belki on iki yaşındaydı ama ben hiç onu çocuk olarak görmedim.” Albay Mahir Korkut tüm ciddiyeti ile Uraz’dan bakışlarını bir an olsun çekmeden konuştu.
“Peki Zafer Ustanın bunlardan haberi var mıydı?” Kollarını masaya yaslamış ve merakla eğilmişti.
“Yok... O, Hasan Çebi’nin bile bir Türk istihbaratçısı olduğunu bilmez. Evvel zamanda masaya geçebilmek için Hasan Çebi onunla dost olur, onu kullanır ve bu sayede o masanın da lideri olur. Şimdide bihaber şeklinde dolaşıyor. Bu konunun ehemmiyetinin farkındasın değil mi?” Albay Korkut’tan önce Binbaşı Sungur Amirova masanın ortasındaki baltaya uzanır ve büyük bir gürültü ile ahşaptan yapılama masaya onu sertçe saplar. Resmen midem ağzıma gelmişti. Korkuyla elimi Korer’in koluna sarmıştım. Saplanmış vaziyette duran baltayla göz göze geldim.
Korkutucu bir yüzle Uraz’a bakıyordu. Bu adam canavardı. Ama atladığı bir şey var ki Uraz en az onun kadar ruh hastasıydı. Uraz, saplanmış vaziyete duran baltayı hızlı bir biçimde oradan aldı. Ve aynı zaman içerisinde arkasında duran o küçük hobit kapısını andıracak ve az önce Binbaşı Amirova’nın çıkmaya çalıştığı yere attı. Biraz önce masa da saplıyken şimdi kapıda asılı kalmıştı. İçimde bu insanlara karşı büyük beddualar geçiyordu.
“Göz dağı verdiğin o gözünü sikerim senin!” Herkese meydan okuyan bakışı korkutucu bir boyuta ulaşmak üzereydi. Tuhaf bir biçimde o Binbaşı Uraz’ın bu hareketinden etkilenmişti. Hatta gözünde anlıkta olsa bir kıskançlık görmüştüm. Belki de Uraz’ın deliliğini kıskanmıştı. Toplu bir terapiye ihtiyacımız olduğunu anladım.
“Kendinize gelin birbirimizi yemek için toplanmadık.” Albay Korkut rahatsız bir sesle konuşmaya dahil oldu. Uraz sabırsızca yerinde hareket etti.
“Evet ne için toplandık? Bir planınız olmalı, o konuyu aç yaşlı asker!” Uraz yine en sinir bozucu ses ile söze dahil oldu. Yüzbaşı Yiğit Bozkurter ile Binbaşı Sungur Amirova keyifli sesler çıkarmış ve birbirlerine dudaklarındaki kurnaz gülüşle bakışmışlardı. Albay Korkut sinirlenmişti.
“Bir deli yetiyordu, belamı aradım. Hele Çebi ibnesini kurtarayım ben ona göstereceğim.” Albay Korkut kendi kendine başını eğmiş ve konuşmuştu. Fakat sözleri herkesin kulağına yetişmişti. Korer de dahil olmuş gülüşlerini gizlemeye çalışmışlardı.
“Albay müsaadenle.” Korer ciddiyetini hemen korumuş ve masaya eğilerek konuşmuştu. Albay Korkut elini öne uzatmış müsaade senin demek istemişti. Yanımda oturan Korer bana doğru dönünce konun benimle ilgili olduğunu anlamıştım. Merakla kaşlarımı çattım.
“Mihran, Uluğ teslim olmadan önce bize önemli bir şey söyledi.” Sesini temizlemiş ve olabildiğince sakin bir üslup ile konuşmaya çalıştı. Onun ismini duymam bile göz pınarlarımın yanmasına neden oldu. Ve bunu Korer fark etmişti.
“Benimle ilgili mi?” Sesim titrediğinde tırnaklarımı ayak dizlerime geçirdim. Tüm odada sesimle beraber büyük bir sessizlik oluşmuştu. Başını aşağı yukarı sallamış ve onaylamıştı. Merakla gözlerimi büyüttüm.
“Seni… Masanın dokunulmazı ilan etmek istiyor.” Tok bir sesle konuştu. Dediğinden hiçbir şey anlamamıştım.
“Anlamadım, o ne oluyor?” diye sordum. Ondan önce masada konuşma sesleri yükseldi. Benimle beraber bunu öğrenenlerde vardı.
“Yani… Mihran Uluöz artık resmi olarak koruma kılıfı altına mı alındı?” Teğmen Ekin Giray oldukça şaşkın bir sesle konuştu.
“Öyle ama Uluğ kararı Mihran’a bıraktı. Zorunluk olmayacak.” Korer yeniden konuştu. İdrak edemiyordum. Dokunulmazlıkta neyin nesiydi?
“Bence hata… Bunca zamandır o dokunulmazlığı kendi için kullanması gerektiğini savunduk. Âşık olmayı mı bekliyordu?” Mit Görevlisi Sardana Yakut elindeki bıçakla oynarken konuştu. Sesi bir kadına göre kalındı.
“Çebi’den bahsediyoruz Sardana, sence onun canı kaçıncı sırada?” Kıdemli Üsteğmen Behram Tahtacı suskunluğunu bozdu.
“Doğru değil Tahtacı o bir görev adamı onun canı herkesten önde olmalı. Bunu idrak edemiyor, o ölürse değer verdikleri de beraberinde yok olur!” Mit Görevlisi Sardana Yakut elindeki bıçağı masaya saplamış ve arkasına yaslanmıştı. Bu kadın tuhaftı yüzünde mimik namına hiçbir şey yoktu. Sert ve savaşçı biri olduğu boyundan bile belliydi. Netice de o da bir askerdi.
“Vatan ve bütünlük her şeyden önce gelir. Çebi torunu her şeyini kaybetmiş bir adamdı tıpkı dedesi gibi… Bedelse bedel, fedakarlıksa yeterince fedakârlık yaptı. Yıllardır biz ona dur dediğimiz için o masaya bağımlı halde yaşadı. Ve hepimiz biliriz ki Çebi, lider ruhlu biri, bu onun için katlanılmaz bir süreçti. Şimdi ilk kez bizden bir şey istedi, bu isteğini yerine getirmek için ortaya gençliğimizi koyuyorum çocuklar.” Yüzbaşı Yiğit Bozkurter her askerinin göz içine bakarak konuşmaya dahil oldu.
“Âşık olmaz sanırdım…” Binbaşı Sungur Amirova, Mit Görevlisi Sardana Yakut’un masaya saplamış olduğu bıçağı çıkarmış elinde incelemeye başlamıştı. Bıçağın üzerinde değişik desenler bulunuyordu. Sardana, baygın bakışlarla Sungur’a baktı.
“Kendinle karıştırma herkesi Binbaşı!” Sardana Yakut, tok sesle ve baygın bakışlarını Sungur’dan bir an olsun çekmeden cevap verdi. Binbaşı Sungur Amirova elindeki bıçakta olan bakışlarını başını sabit tutarak yan gözle Sardana’ya çevirdi. Her ikisinin de korkunç olduklarını gördüm. Soğuk, katı ve ruhsuzlardı. Bedenleri gibi ruhları da keza öyleydi.
“Ben anlamıyorum bu neyin dokunulmazlığı? Niye halen burada oturuyorsunuz, işkence edileceğinden bahsediliyor ben idrak edemiyorum. O masa Uluğ’dan ne istiyor, lütfen biriniz bunu bana anlatabilir mi?” Ağlamaklı bir sesle dayanamamış konuşmuştum. Tüm dikkatler üzerime çekildi. Dokunsalar hıçkıra hıçkıra ağlayacağımı hissettim.
“Masanın üyeleri bir kişiye bu dokunulmazlık hakkını verebilir. Bu dokunulmazlık, o kişinin yaşama hakkını korumak için geliştirilen bir mekanizma. Hasan Çebi’nin zamanında çokça birbirlerini öldürme veya soyunu kurutma olayları yaşandığından ötürü bu kural ortaya çıkıyor. Masada dokunulmazlık, liderlik yetkisine yakın bir güç sağlar. Dokunulmaz bireye karşı herhangi bir saldırı, doğrudan masanın bütünlüğüne karşı bir saldırıdır.” Albay Korkut tüm dikkatini benim üzerimde tutarak açıklama yapıyordu.
“Ama Uluğ bunca zaman neden kimseye bu dokunulmazlığı vermedi ki, saçma!” Kafamda her şeyi doğru düzgün oturtma derdindeydim.
“Çünkü onun en değer verdikleri katledildi çocuk, bir daha da o nezde ulaşan kimse olmadı. Şimdiye kadar… Biz bu süreçte dokunulmazlık hakkını kendisi için kullanmasını istedik fakat onu da yapmadı.” Diye cevap verdi. Bu sözler canımı acıtmıştı. Bu hikâyenin sonunda beni de kaybedecekti ve işte o zaman gerçek acıyı tadacaktı. Bunun bilincinde nefes alıyor olmak her saniyede ıstırap çekmek gibi bir şeydi.
“Yani masadaki her birey bu dokunulmazlığı kendi içinde kullanabiliyor, öyle mi?” Dişlerimi alt dudağıma geçirdim.
“Evet aynen öyle. Masada sadece Tersiyer’in kardeşi Aaron Matinyan, Gloria Roy’un oğlu Herbert Roy dokunulmazdı. Diğer herkes dokunulmazlık hakkını kendine tanıdı, Uluğ ise kimseye bu hakkı vermedi.” Ellerini masada birbirine kenetledi ve anlamam için bir müddet bekledi. Aklıma gelenle dudaklarım aralanmıştı.
“Ama dün akşam Roy’un oğlu öldürülmüş, hani dokunulmaz bireyi katledemezlerdi?” Masaya doğru eğilmiş sadece Albayı görüyordum gerisi karanlıktı. Ve o bu ilgili hallerimden oldukça memnundu.
“Sıkıntı da orada başladı, Uluğ’un öldürdüğünü düşünüyorlar. Hatta düşünmüyorlar bundan eminler. Ama o öldürmedi. Dün geceki patlama şimdiki Uluğ’u yakalamaları Herbert Roy için. Gloria Roy, acımasız bir kadın şu an o bir ateş topu ve bu ülkeyi yakacak kadar öfkeyle dolmuş. Türkiye’nin önde gelen mafya babalarını bir araya getirmiş Uluğ’un soyunu kurutacağından bahsediyor. Masa bu olanlardan dolayı keyifli çünkü başından beri Uluğ’un lider olmasını istemiyorlar. Tam oturmuşken o masaya, bu olayın patlaması bizleri ise derin bir çıkmaza sürükledi.” Stresle benim anlamam içim oldukça yavaş konuşuyordu.
“Kim Uluğ’un üzerine bu iftirayı attı peki, onu da geçtim nasıl bu kadar eminler ellerinde elle tutulur bir şey var mı?” Bu konuşulan hiçbir şey mantıklı değildi.
“Tahminen söylüyorum Tolga’nın ölümünde kimin parmağı varsa Herbert Royu’un ölümünde de aynı kişi yatıyor çocuk.” Hüzünlü ve yumuşak bir ses tonuna bürünmüştü. Aklıma kaçırıldığım vakit geldi. Bir ürperti geçti içimden, korktum ve ben yine Uluğ’a sığınmak istedim. Oysa korku sebebim oydu, beni terk edecekti. Acı çeke çeke benden gitmem için ayaklarıma kapanacaktı.
“Tersiyer…” dedim sessiz harflerle.
“O ve onun arkasındaki devasa güç diyelim.” Albay benim sözümü devam ettirmişti.
“Albay,” Konuşacağım esnada lafımı kesmişti. “Mahir amca diyebilirsin çocuk.” Yüzü donuk bakışları ise mesleki deformasyondan ötürü sertleşmişti.
“Lüzumu yok Mahir Bey, böyle daha doğru.” Dedim ve o bu tavrıma yarım bir gülüş göndermişti. “Tersiyer, Uluğ’dan ne istiyor? Büyük, öyle büyük bir nefreti var ki Uluğ’un ölmesini istemiyor, yaşasın ve yaşarken defalarca ölsün istiyor. Ama neden? Uluğ ona ne yapmış olabilir ki?” Bu sorudan herkes rahatsızlık duymuştu.
“Hasan Çebi’nin zamanına denk geliyor bu mesele aslında; Tersiyer Margos Matinyan, İsrail’de doğmuş büyümüş ve oranın en soylu en zengin ailesi olan Matinyanların sağ kalan tek veliahttı. Erkek kardeşi Aaron annesinden olma o yüzden o bu soyun içine dahil değil. Tüm o soy trajik bir şekilde yangında yok oldular. Fakat bu öyle alelade bir yangın değildi. Kasten bile isteye tüm aile diri diri yakıldı. Bunu biz istemedik, Hasan Çebi izin istedi Türk devleti ise göz yumdu. Sonuç Hasan Çebi, Tersiyer’in gözü önünde tüm ailesini yaktı küle çevirdi.” Masanın üzerine kol dirseklerini yaslamış ve iki elini de bir araya getirmişti. Ciddiyetle kaşları ara sıra kaldırıp geri iniyordu.
Uluğ bunun bedelini ödüyor olamaz... Tüm parçalar birleşince Uluğ’un hayatını en değer verdiği adam bile isteye mahvetmişti. Hasan Çebi bir kurban vermek zorundaydı ve torunu Uluğ Mirza’yı buna uygun görmüştü.
“Peki neden? Hasan Çebi’nin ne alıp veremediği vardı o aileyle?” Ses tonuma yansıyan öfkeyi masadaki herkes sezmişti. Elimde değildi bu kadar haksızlığa lüzum yoktu.
“Bizler devlet adamlarıyız çocuk. Bir ideal uğruna yetiştiriliriz ve o uğurda bizden ne isteniyorsa o şekle bürünürüz. Canavarsa canavar, mafyaysa en alası, katilse hayhay… Halkın içerisinden gözü kara mert vatan sevdalılarını ansızın alır onları birtakım sınavlara tabi tutarız. O sınavlardan geçenler, belirli makam ve mevkilerde söz hakkına sahip kişi konumuna gelirler. Bazıları ise yine halkın içerisinde yaşamaya devam eder ve tüm bunlar bir hizmet uğruna gelişir. Hasan Çebi de bu kişiler arasındaydı, bir ordunun yapamayacağı galibiyetleri önümüze koydu. Bunlar öyle şeylerdi ki tek başına tüm sınırlarımızı koruyan bir kalkana haline dönüştü. Matinyanlar ise doğu bölgesine silah sevkiyatını yapan tek aileydi o sıralar. Hasan Çebi o zamanlar elinden geleni yaptı ama başarılı olamadı. Tam 31 şehit verdik, Matinyanların silahlarından çıkan kurşunlarla o gece 31 şehit ektik toprağa. O şehitlerin intikamını ise Hasan Çebi aldı. Matinyan ailesinden geriye sadece Tersiyer kaldı. Tüm mal varlıkları onlarla beraber küle döndü.”
Bunlar nasıl hayatlardı? Uluğ hiç gün yüzü görmedi mi yani? Çocukluğunda yaşadıkları ve daha çocuk yaşta sorumlulukları ve şimdi gençliği heba ediliyordu. Daha yirmi yedi yaşında bir adamdı ama yüzüne baktığınızda göreceğiniz ilk şey bu adamın yirmili yaşları çoktan geçtiğiydi.
“Anlamıyorum ama anladım Albay. Artık sorgulamıyorum ama tek bir şey istiyorum senden; Uluğ…” diye sessiz kelimeler kullandım. Derince yutkunmuş alnımdan sağ kaşıma doğru inen ter damlasıyla bir iç çektim. “Artık o acı çekmemeli, çekmesin yani. Tahammülüm yok onun acılarını dinlemeye, her ne yapacaksanız elinizi çabuk tutmanızı rica ediyorum Albay.” Sesim boğazıma kaçmıştı. Acizdim, üzgündüm ve yalnızdım. Onsuzluğa bir gücümün olmadığını anladım.
“Nerede olursam olayım kalbinin sıkıştığını hissettiğim an yanında biteceğim.”
Unuttun mu? Bunu sen söylemiştin. Hissetmiyor olamasın…
Uluğ canım çıkıyor, söylesene neredesin? Bu göğsümün orta yerinde nefesimi kesen ağırlığı senden başka kimse kaldıramazdı. Hadisene ben böyle kahrolmuşken sen hangi cehennemdesin?
Üzgünüm sevgilim seni üzmek istemedim. Oysa daha sana bir kez olsun sevgilim bile diyememiştim.
Gözümden düşen yaş çıplak koluma düşmüştü. Tamda Uluğ’un öptüğü yere… Ölmek az kalırdı ben şu an acılar içerisinde durmaksızın kıvranıyorum.
“Burada bulunma sebebimiz de bu Mihran ama senin vereceğin cevapla bizim de planlarımız şekillenecek.” Yüzbaşı Yiğit Bozkurter çatık kaşları fakat bakışları acıklıydı. Bana üzülmüştü fakat anlamadığım bir biçimde ise yüzünde mutluluk kırıntısı sezdim.
“Nasıl yani?” Yüzümü sıvazlamış merak içerisinde ona baktım.
“Dokunulmazlığı kabul ediyor musun?” Diye sordu şüphe içerisinde.
“Kabul edersem Uluğ kurtuluyor mu?” Kafamda bu mevzular bir türlü oturmuyordu. Her biri ciddiyetle masaya ellerini koydular. Ben dalga geçerler sandım ama sanki karşılarında bir kadın değil de bir kız çocuğu varmış gibi davranılıyordu.
“Öyle değil, kabul edersen artık kimse sana zarar veremeyecek. Uluğ’un sahip olduğu her şeye ama her şeye sende sahip olacaksın. Masa Uluğ’u aldı bir dokunulmazı olmadığı için o koltuk yine boş kaldı. Ama şimdi sen çıkarsan söz hakkına sahip olacaksın hatta Uluğ olmadığı için masanın baş vekil lideri sen olacaksın.” dedi tok sesi kulaklarıma yetişince gözlerimi büyütmüştüm. Bu dedikleri bir çılgınlıktan ibaretti. Korkmuştum. Ve Yüzbaşı Kurter bunu fark etti.
“Korer her daim yanında oturuyor olacak. Senin konuşmana bile gerek kalmayacak. Biz sana ne yapman gerektiğini söyleyeceğiz. Önceliğimiz Uluğ’u kurtarmak o yüzden senin aracınla tüm masa üyelerine alelade bir şekilde uyarılarımızı yapacağız. Uluğ yok diye kenara çekildiğinizi bilmemeleri gerekiyor ama bunu söz hakkına sahip biri yapmalı. Zafer Usta Clarkları karşısına almaya cesaret edemez. Eder mi Demir?” Yüzbaşı Kurter kafamdaki tüm soru işaretlerini giderme derdindeydi. Uraz’a baktığımda sessizce başını önüne eğmiş olduğunu gördüm. Gözlerini kapatmış olması öfkesini kontrol etmeye çalıştığını gördüm. Usulca eğdiği başı kaldırmış ve gözlerini aralamıştı.
“Zamanında etmediğine göre şimdi de etmez.” Zoraki bir şekilde konuştu.
“Eğer kabul edersem ama bu işlerin tam merkezinde olacağım. Sonra nasıl kurtulurum?” İstem dışı herkese bencil gibi gelen o kelimeleri sarf ettim. Evet belki de nankördüm ama kendime engel olamıyordum.
“Sen o tetiği çektiğin gece bu hayatın merkezinde oldun zaten, halen anlamadın mı?” Mit görevlisi Sardana Yakut bayık ve ruhsuz sözleri ile konuşmaya dahil oldu.
“Ama bu farklı, kandan silahtan anlamadığım türden şeylerden bahsediyorsunuz. Ben kendi kaderimin bedelini bu şekilde mi ödeyeceğim?” Diye bir sitemde bulundum. Hiçbirinin yüzünde bir değişim olmadı.
“Sen bilirsin çocuk, Uluğ sadece teklif edin kabul etmezse sakın üzerine gitmeyin dedi. O sadece senin canını korumanın derdinde başka hiçbir çıkarı yok bu mevzuda.” Albay Korkut yine en babacan hali ile benimle iletişime girme derdindeydi.
Uluğ’un her olayda benim canımı her şeyden önde tutmasını aşamıyordum. Önüme atladığı ve o kurşunları yediği gün bu işin ehemmiyetini anladım. Ben her koşulda ve her olayda bildim bileli bencildim. Belki de öyle çok yalnız kalmıştım ki kimsenin benden daha fazla acı çekmesi kaldıramıyordu. En fazla ben üzülebilirmiş gibi geliyor ve en fazla bana merhamet edilmeliydi. Babamın bende bıraktığı en büyük miras buydu.
Fakat Uluğ’da bu farklı işlemiş. O belki de benden fazla zorlu yollardan geçmişti ama hiçbir zaman kendini ön planda koyamıyordu. Onun için öncelik her zaman etrafındaki insanların can güvenliğiydi. Herkesten çok sonra ona sıra geliyordu ve belki de hiç gelmiyordu.
İçimden koca bir feryat koptu. “Keşke… Keşke senin kadar cesur olabilseydim, Uluğ.”
Ve ben ilk kez benim canımdan daha değerli biri olduğunu hissettim. Bir başkasının duygularını acısını benden fazla belledim. Ve işte o an benim tüm hakimiyetim tuzla buz oldu. O vardı, onun acısı, onun yaşadıkları ve onun yaşayamadıkları…
“Varım Albay, ne gerekiyorsa her şeye varım. Dokunulmazlığı kabul ediyorum.” Benim alışkın olmadığım bir biçimde güçlü ses tonu kopmuştu boğazımdan. Yüzlerinde şaşırma namına hiçbir şey yoktu, biliyor gibiydiler. Verdiğim bu cevaptan emindiler. Öyle rahat ve öyle düz bakışlara sahiptiler.
“Bundan sonra sen Çebi’nin suskunluğunun sesisin çocuk.” Yüzünde rahat fakat tok bir duygu geçti.
Onun suskunluğunun sesi…
Başarabilir miydim bunu gerçekten? O bakışlarıyla bile korku salarken onun sesi olmak mümkün müydü?
“Tamam hadi o zaman planı kurup Çebi’yi kurtarmaya gidelim.” Uraz’ın sabırsız sesine kulak kesildim. Ayağını durmaksızın sallamasından kafam karışıyordu. Binbaşı Sungur Amirova imalı bir biçimde dudak kıvırdı.
“Bu oğlanı alıyorum, ben eğiteceğim Albay.” Sesi öyle bir kalınlığa sahipti ki insanın nefesini kesecek türdendi. Oturduğundan ötürü mü bilmiyorum ama göğüs kısmı daha da şişmiş adeta patlamak üzereydi. Üzerinde siyah bir tişört altında ise askeri biçimde siyah bir pantolon vardı. Saçlarını tümden kesmiş yüzünün yarısını bir bandajla kapatmıştı. Sadece gözlerini görüyordum. Kimse neden o maskeyi indirmiyorsun dahi dememişti. Alışkın gibiydiler. Ama gözleri kapkaraydı, yüz haltları ise oldukça keskindi. Çekici biri olduğu kesindi.
“Kimi alıyorsun lan, it mi eğiteceksin?” Uraz öfkeyle masaya yumruğunu vurdu. Uraz gibi birine söylenmemesi gereken bir söz söylenmişti. Binbaşı Amirova bu tepkisinden de etkilenmişti. Bunu bakışlarından anlamak mümkündü.
“İnsan olmadığımıza göre prenses…” Sözleri oldukça yumuşak ve kısıktı. Uraz tam ayağa kalkıp adamın üzerine fırlayacağını anladığımda Albay duruma el koymuştu.
“Tamam Binbaşım sonra konuşuruz bu mevzuları, biz konumuza odaklanalım.” Diye sesini yükseltti. Uraz burnundan soluyarak yerine geri oturdu. Bakışlarını Binbaşıdan bir an olsun çekmiyordu. Aynı şekilde Binbaşı Sungur Amirova da öyleydi.
“Demir, Çebi’den bir mesaj almadan hareket edemeyiz.” Yüzbaşı Yiğit Bozkurter ciddiyetini bozmadan ara ara bana bakarak konuştu.
“Ne mesajı amına koyuyum şimdi onun ebesini sikiyorlardır haberiniz var mı sizin?” Öyle bir haykırmıştı ki etraftaki cihazlardan tuhaf sesler çıkmıştı.
“Yüzbaşı bak akşam olmadan Uluğ’u o evden almalıyız. Siz yoktunuz ama tek Uraz’la ben vardık. Onca katliam gördüm Uluğ’a edilenin yanında hafif kalır. Yine aynı şey yapılacak ve belki de daha ağır bir biçimde, durmayalım vakit yok.” Korer hiddetle ayağa fırlamıştı. Gözlerinden ilmek ilmek endişe akıyordu. Bu Uraz’da da mevcuttu.
“Tamam geçmişe gidelim o halde Korer; öfkenize yenik düştünüz ve senle Uraz saldırdınız sonra da ellerine düştünüz. Aynı işkenceler Uraz’a da yapıldı. Seni de maşa niyetine kullandılar, Uluğ’la Uraz’ı bıraksınlar diye ne deniliyorsa yaptın. Yanlış mıyım oğlum?” Yüzbaşı öfkesine hâkim olmadan bağırdı. Bu zamana sakinliği uçup gitmişti. Duyduklarım karşısında şaşkınlığımı gizleyemedim. Korer susmuştu.
“Bak oğlum seni biz yetiştirdik, akıllı kurnaz bir adamsın ama söz konusu Uluğ oldu mu salağın önde gidenisin. Uraz beni ilgilendirmez ama senin ağzından çıkan söz bile beni deli edebilir. Almayayım ayağımın altına!” Gözlerinden ateş çıkmıştı. Kore başını eğmiş kucağında ellerini birleştirmişti.
“Ne zırvalıyorsun amına koyduğumun Yüzbaşısı, ben senin astın üstün değilim kardeşimi yirmi dört saat içerisinde yanımda istiyorum. Ve alacağım…” Uraz, Uraz’lığını yaptı. Masada bulunan Behram Tahtacı, Sungur Amirova başlarını eğerek kıkırtılarını gizlemeye çalıştılar. Uraz’ın Yüzbaşı ile Albay’a küfretmesi onları keyiflendiriyordu. Tek Mit Görevlisi Sardana Yakut halen aynı pozisyondaydı. Hiç istifini bozmuyordu.
“Sen çükümü bile almazsın prenses.” Yüzbaşı Kurter’den önce Binbaşı Sungur Amirova cevap vermişti. “Sikerim senin-“ devamını getiremeden Binbaşı Sungur Amirova sözünü kesti.
“Sızlanmayı kes, burası kreş değil. Bu öfkeyle sen hiçbir savaş kazanamazsın!” Sesini yükselttiğinde herkes kendi kabuğuna çekilmişti adeta. Albay bile başını önüne eğmişti. Çünkü Binbaşı Amirova sinirlenmişti. Uraz hiddetle ayağa kalktı Binbaşı sertçe elini masaya vurdu.
“Bir adımınla Çebi’yi öldürürsün. Şimdi kahramanlık değil, akıl kurtarır. Bu sadece senin savaşın değil, Albay Korkut’u dinle ve otur şuraya.” Öfkelenmişti ve korkutucu birine dönüşmüştü.
Uraz’ın ayakta durduğu yer adeta bir savaş alanı gibiydi, ama sadece onun içinde kopan bir savaştı bu. Çenesi kasılmıştı, elleri yumruk olmuştu, parmak kemikleri beyazlamıştı. Burnundan hızlı hızlı nefes alıyor ama göğsü bir türlü inip kalkmıyordu. Sanki az sonra patlayacak mühimmat gibiydi. Gözleri delik delik çevreyi tarıyordu ama hiçbir şey görmüyordu aslında; sadece acısını bastıracak bir çıkış arıyordu.
Ve Uraz ilk kez öfkesini bir kenara bırakmıştı. Usulca kalktığı yere geri oturdu, bakışları masada asılı kaldı ve kimseye dönüp bakmadı. Binbaşı Sungur Amirova arkasına yaslanmış kollarını göğsünün altında birleştirdi.
“Neyse, demem o ki; bir müddet bekleyelim. Uluğ muhakkak bize bir işaret gönderir. Ona göre de hareket ederiz, ola ki bir mesajı olmadı işte o vakit gerekeni yapar saldırırız.” Yüzbaşı Kurter, Uraz’a bakarak güven vadeden bir üslupla konuştu. Fakat Uraz’ın sıkıntısı azalacağı yerde büyümüş gibiydi. Yüzüne büyük bir keder oturdu. Bu onun omuzlarını düşürmüştü.
“Nasıl bir mesaj bekliyorsunuz?” Merakıma engel olamadım. Yüzbaşı Kurter bana döndü bakışlarını kıstı. Beni tarıyor veya inceliyordu.
“Kurtarılmak mı yoksa bir müddet esir kalmak mı istiyor, onu anlamalıyız?” Yüzbaşı Kurter’den önce Kıdemli Üsteğmen Behram Tahtacı cevap verdi. Bu adam disiplinli biriydi. Bir an olsun rahat bir pozisyonda oturmamış adeta emir alacakmış gibi hazırda durmuştu.
“Bu bariz belli değil mi? Neden orada kalmak istesin hiçbir mantığa sığmıyor.” Heyecanıma engel olamamıştım.
“O bir görev adamı küçük hanım kim bilir belki de bu esir işini kendi aleyhine çevirebilir gibimize geliyor.” Kıdemli Üsteğmen Behram Tahtacı düşünceli ve sistematik bir tutumla yaklaşmıştı. Başımı iki ellerim arasına almış dirseklerimi masaya yaslamıştım. Kafam bu olanları kaldırmakta güçlük çekiyordu.
“Şimdilik konuşulacak bunlardı, Uluğ’dan mesaj alana kadar herkes sessizce beklesin. Bir taşkınlık veyahut dikkatleri üzerinize çekecek herhangi bir şey olmasın. Ve sen çocuk, Çebi’nin dokunulmazı olduğunu kimse bilmesin bir müddet.” Albay Korkut net son sözlerini söyledi.
Bir müddet kimseden ses çıkmadı. Ama ben artık boğuluyor gibiydim. Ayağa ilk kalkan Uraz oldu, elini omzuma koyduğunda kalkmamı istediğini anladım. Yerimden kalkarken bacaklarımın titrediğini hissettim. Uraz’ın bana karşı tutumu sanki Uluğ’un son emaneti gibiydim gibi hissettim. Nezaketen her birine baş hareketi yapmıştım. Sardana ile Sungur hariç hepsi vedama karşılık vermişti.
Korer’in o öfkesini gittiğini gördüm. Ayağa kalkmış ve selam duruşu verip arkasına dönmüştü. Bu tavrına Uraz göz devirmişti. Çünkü tıpkı bir asker duruşu sergilemişti. Korer bize bakmadan kapıya gitmiş parmağını okutmuş ve kapı aynı gürültüyle iki yana açılmıştı. O odadan çıkmış ardımızda da kapı kapanmıştı. Dar yerden arka arkaya dizildik. Merdivenden çıkıp başımızı eğmiş ve o gizli duvarın arasından geri çıkmıştık. Korer yeniden o duvarın arasında bulunan gizili bölmeye elini bastırdı. Duvar eski halini aldı. Her gördüğümde şaşıracağım bir olay olacaktı.
Geçitten çıktığımız an havadaki nem yüzüme çarptı. Gizli odasının keskin lambasından sonra bu aydınlık bir tür kurtuluş gibi geldi. Ama içimdeki karanlık, dışarıdakinden çok daha derindi. Uluğ’un adı her zihnimde zikredildiğinde kalbim bir kere daha göğsümde kıvrılıyordu. O hala yaşıyordu. Ama onun için yaşamak, artık acının içinde nefes almaktı. Ve ben, onun koruduğu boşlukta dimdik yürümeye çalışıyordum.
Korer önde yürürken arkasından ağır adımlarla ilerledim. Uraz tuhaf bir biçimde sessizdi. Belki de öğrendiği bu gerçekleri kaldıramıyordu. Ben bu sessizliğini bir siteme yoruyordum. Uzun koridorda birkaç adımdan sonra Korer Uraz’a bakarak konuştu.
“Yade dışarıda seni bekliyor.” Fısıltıyla söyledi bu sözleri. Uraz olduğu yerde mıhlanmıştı. O deli gözleri yeniden dellenmeye başladı.
“Onu buraya mı getirdin sen?” Korer’in önüne geçti. Korkuyla bir adım geriye gittim. Ben sustum. Çünkü bu geçmişe karışamayacak kadar yeniydim. Ama onların arasında bitmemiş hikayeler yatıyordu. Bazı kırgınlıklar vardı; ve bu kırıklıklar hala kanıyordu, belli.
“Kötüydü Uraz, rica etti kıramadım.” Diye bir açıklamada bulundu. Uraz öfkesine hâkim olamayıp Korer’in yüzüne bir yumruk geçirmişti. Ağzımdan tiz bir çığlık kopmuştu. Telaşla Korer’e gittim. Elimi uzatacağımda bir eli ile dudağını tutarken diğer elini durmam için bana doğru kaldırmıştı. Yumruğun etkisi ile sarsılmıştı fakat düşmemişti. Alt dudağı kanamıştı.
“Sana ne lan ibne, sana mı kaldı?” diye bir yakarışta bulundu. Önce kendi etrafında bir tur döndü. Yüzünü elleri arasına aldı sakinleşmeye çalıştı. Yade, Uraz’ın en hassas çizgisiydi. Bana anlatılmayan her şeyin, boğazlarına düğümlenmiş geçmişlerinin gölgesi üzerimize çökmüştü.
Uraz’a baktığımda bakışlarından nefretin kokusunu almıştım. Ama içimdeki bir his bana, o nefretin hala sevdayla zehirlendiğini söylüyordu.
Bir şey demeden Uraz çıkış kapısına doğru yürümeye başladı. Korer’de arkasından yürüyünce beraberinde bende ilerledim. Korer halen dudağından akan kanı durdurma derdindeydi.
“Sen iyi misin Korer?” diye sordum. Hiç istifini bozmadan adım atıyordu. “Sorun yok Mihran, alışkınız bu hallerine.” Sessizce soludu.
Sonunda o metruk binadan çıktığımızda rahat bir nefes aldım. Boğulmuş ve sıkışmıştım. Uraz merdivenleri aştığı gibi cebinden bir dal sigara çıkarmış onu yakmış ve göğsünü kabartmıştı. Bizim çıkışımızla Yade arabadan inmiş tek noktaya Uraz’a odaklanmıştı. Bizi görmüyordu. Birkaç adım atmış ve öylece aralarında baya bir mesafe bırakarak durmuştu. Cesareti yok gibiydi. Korer’in sıkıntılı nefes verişini duyduğumda ona baktım Yade’ye kederli gözlerle bakıyordu.
Yade’ye kim baksa aslında çok masum bir kadın olduğunu görebilirdi. Utangaç ve mütevazi bakışları insanın kalbini ısıtabilirdi. Şayet ben öyle hissetmiştim. Korer durmamış araca doğru ilerleyince bende onu takip etmiştim. Yade’nin yanından geçtiğimde onun beni görmediğini anladım. Öylece durmuş Uraz’ı seyre dalmıştı fakat Uraz hiç oralı değildi. Bakışları gökyüzündeydi.
Her ikimizde araca binmiş ve kapılarımızı kapatmıştık. Camdan dışarıya baktığımda; Uraz’ın orada kalışını izlerken kalbim yine burkuldu. O nasıl beni benimsediyse aynı şekilde bende onu öyle benimsemiştim. Ve yüzünde anbean belli olan bir keder vardı. Ve orada, bir hayalet gibi Yade duruyordu. Her ikisi de geçmişin küllerinden çıkan iki insan gibi. Ve külleri hala sıcacıktı.
🕊️
Yazar anlatımı…
Beş yıl sonra karşılaştıklarında, zamanın hiçbir şeyi iyileştirmediği apaçık ortadaydı. Göz göze geldikleri an, içlerinden biri bile nefes alsa öteki boğulacaktı sanki. Aralarında ne selam vardı ne de bir yüzleşme… Yalnızca bastırılmış çığlıkların, tutunulamayan anıların, affedilemeyen fedakârlıkların yankısı doluydu havada. O gün, Uraz gözlerine baktığında gördüğü şey bir düşman değil, kendisine ihanetiyle en büyük kötülüğü yapan ama yine de canı gibi sevdiği kadındı.
Ve Yade, onun yüzüne baktığında geçmişin kanlı gölgeleriyle, hâlâ içinde taze duran o utançla yüzleşti. Kalplerindeki sevgi ölmüş değildi ama çürümüştü; kokusu birbirlerine her nefes alışlarında sinmişti. Ne bir adım atabildiler ne geri dönebildiler. Çünkü bazı aşklar yalnızca bir kez yaşanır ve o da yanlış zamanda, yanlış şekilde ölür. Yine de gözlerindeki titreme, seslerindeki boşluk, birbirlerinin hâlâ yarası olduklarını inkâr edemedi. Bu karşılaşma bir kavuşma değil, geçmişin mezarına dikilen son bir bakıştı.
Yade oradaydı işte.
Zamanın harcadığı bir silüet gibi… Omuzları çökmüş, gözleri çukurlu, dudakları kurumuş. Bir zamanlar güzelliğiyle göz kamaştıran kadın, şimdi sadece harabelerden kalma bir enkazdı. Ama en çok gözleri yorgundu. Sanki beş yıl boyunca her gece uyanıp, aynı sahneyi binlerce kez yeniden izlemişti.
O iğrenç teklifi…
Uraz’ın gözlerinin içine bakarak boyun eğdiği anı…
Ve ardından Uraz’ın gözlerinde ölen o çocuğu.
Yade, Uraz’a doğru yürüdü. Adımları bile acizdi. Adımları toprağı değil, bir zamanlar sevdiği kalbi eziyordu. Göz göze geldiler. Yade’nin gözleri yaşlarla doluydu. Saklamadı. Çünkü artık utanacak hiçbir şeyi kalmamıştı. Çöküp ağlamak, hayatta kalmaktan daha insanca geliyordu.
“Uraz…” dedi. Uraz son kez sigarasından bir nefes çekmiş ve yere atmıştı. Ayağı ile ezmiş, ellerini cebine sokmuştu. Koca bir cüsseye sahipti ve Yade onun yanında sıskaydı. Yade’nin sesinden çıkan ismini ilk kez böyle acıyla işittiğini fark etti.
“Ne işin var burada?” Öfkesini göstermekte geri durmuyordu. Hatta tiksintiyle onu süzmeden kendine engel olamıyordu.
“Senin için endişelendim, iyi misin?” Sesi zoraki bir şekilde Uraz’ın kulağına yetişmişti. Uraz başını yana yatırmış ve yine mide bulandırıcı bir şekilde Yade’yi süzdü. Yade sertçe gözünü yumdu. Onun bu bakışlarına maruz kalmak istemedi.
“Sana ne lan, işine baksana sen. Siktirip gitsene kasabana kızım!” Diye haykırmıştı. Uraz’ın tüm öfkeleri Yade Engiz’e yönelikti. Uraz Demirhan 5 yıl öncesine kadar böyle öfkeli ve saldırgan biri değildi. Sevdiği kadının ihaneti ile hayatı başına yıkılmıştı.
“Uraz yeter!” Yade’nin ağlamaları şiddetlendi. Elleri ile yüzünü kapatmış omuzları sarsıla sarsıla yaşlarını döküyordu. Uraz, Yade’nin tam dibinde durdu. Ve o an bir rüzgâr esti, Yade’nin güneşten olma saçları Uraz’ın yüzünü okşamıştı.
O öfke yetim bir çocuğa dönüştü. Bağırmak onu yerden yere vurmak isteyen kalbi şu an muhtaçlıkla çırpınıyordu. Uraz nefesini tutmuş ve gözlerini yumdu.
“Yade… Allah senin belanı versin kızım!” Bu ses tonu acı bir geçmişin küllerinden kopuşu gibiydi. Yade hayretle başını kaldırdı. Uraz, 5 yılın sonunda ilk kez bu kadar yakınındaydı. Yüzünün tüm ayrıntılarını seyre daldı. Sağ gözünün altındaki yara onu işte o kara güne götürmüştü. Bu ihanetin en büyük kanıtı yüzündeki izdi. Dudaklarına baktı ve nefesini tutu. Özlemişti, gizleyemiyordu hislerini.
“Uraz?” O naif sesi ile tüm benliğiyle sevdiği adamdan yardım dilendi. Uraz’ın öfkesi çaresizliğe döndü. Kendi kafasını kırmak istiyordu. “Senin için ölürdüm.” Diye devam etti Yade, gözyaşları boğazına dizilmişti.
“Ama beni yaşarken öldürdün.” Uraz geri bir adım attı. Yade yine ikisi için ağladı. Öyle bir ağladı ki tüm aşıklar onlar için yas tutmuştu.
“Yaşa istedim, sadece yaşa diye.” Yade’nin sesi içine kaçmıştı. Utanç duygusu onun konuşmasına engel oldu. Ve Uraz’ın öfkesi yeniden harlandı. Bir adım daha gitmiş göğsü deli gibi kabarmıştı.
“SUS!” Haykırışı metruk evin duvarlarını titretmişti. Otlar kendi aralarında büyük bir cümbüşe kapılmışlardı. “Yade sen ne yüzle karşımdasın, ulan ben utanıyorum sen nasıl utanmazsın hadsiz kadın!” Uraz kendini yedi bitirdi adeta. Bu öyle bir şeydi ki geçmiş onların kıyametiydi. Yade korkuyla bir adım gitmiş, duyduğu bu sözleri kaldıramıyordu. Ölmek istedi, Yade orada can versin istedi.
“Neler yaşadığımı görmeyecek kadar kör müsün bana Uraz?” Yade’nin başı yine eğikti. Yaşları ise bir an durmak bilmiyordu. “Senden af dilemiyorum, yüzümde yok ama beni biraz anlasan olmaz mı? Sen benim yaşadığımı mı sanıyorsun?!” Yade öyle çaresizdi ki evi olan Uraz’dan başka çalacak kapısı yoktu.
Uraz’ın gözü Yade’ye kördü, görmüyor ve duymuyordu. Zihninde sadece o ihanetin sahneleri geziyordu.
“Ben o gün ölmeyi seçerdim Yade ama sen benim gözümün önünde beni yaşatmak için başka bir adamla yattın!” Çenesini sıkmış ve gözlerini yumuştu. O anları zihninden silmek istedi ama başarılı olamadı.
“Ulan,” diye sitemini belli etti. “Şu gözlerimi oyun diye haykırdım, yalvardım sana… Hiç mi merhametin yoktu be kadın, gözümün önünde lan gözümün önünde… Söylesene, bu hangi kahpeliğe sığar?” Uraz bu acıyı gözlerinden akıtmamak için üstün bir güç sergiliyordu.
Yade duyduğu sözler karşısında ağlayışları şiddetleniyordu. Sağır olmayı diledi, öyle sözleri kaldıracak bir bünyeye sahip değildi. Yade daha fazla ayakta duramadı. Dizlerinin üzerine çöktü. Omuzlarındaki yük sadece Uraz’ın öfkesi değil, affedilmemişliğin ağırlığıydı. Affedilmemek… Bu, insanı diri diri gömen en keskin cezaydı.
Gözyaşları artık sızlamıyordu. Yanıyordu. Sanki gözlerinden değil, kalbinin içinden akıyordu. İçinden bir ses durmadan fısıldıyordu; “Ben yaptım… Onu ellerimle yıktım…”
“Midemi bulandırmaktan başka yediğin bir halt yok!” Uraz son sözünü söylemiş tam da arkasına döneceğinde Yade’nin hırçın sesi yükselmişti. Utancının altında küçük bir öfke yatıyordu.
“Benden bu kadar mı nefret ediyorsun gerçekten de?” Yade ellerinden destek almış düştüğü yerden zor kalkmıştı. Uraz, hiddetle Yade’ye döndü. İlmek ilmek kin akıyordu bakışlarından. Ve Yade tüm bunları hissedebiliyordu.
“Nefret mi?” demiş ve kahkaha atmaya başlamıştı. Uraz öyle gülüyordu ki tüm boş alan onun kahkahasıyla yankılanıyordu.
“Ulan sen benim şu ömrümü başıma yıktın, gençliğimi siktin attın! Şu kadarcık bir canım vardı namerdim ki uğruna feda ederdim, kaderimde bu da mı vardı diyorum, kaderim de bu da mı vardı... Göreceğime kör olsaydım Yade!” Uraz’ın bu haykırışı göğü yarmıştı. Bir yaş düşmüştü ve Uraz o yaşı gizlemek için arakasına döndü. Yade o yaşı görmemişti çünkü utançla başını eğmişti.
“Uraz, ben sadece seni korumak istedim. Senden başka bir adamı-“ Sözünü tamamlayamadı çünkü Uraz yine öfkesi kusmaktan geri kalmamıştı.
“Kes ulan, sesine bile tahammülüm yok! Öyle basit bir kadınsın ki bir aynaya baksan, tam da orada kendi yüzüne tükürmek istersin. Yade, seni öyle bir geride bıraktım ki geçmiş bile artık bizi hatırlamıyor!” Uraz’ın içindeki volkanlar harlandıkça harlanıyordu. Yade sertçe gözünden akan yaşları sildi. Bu sözler canını yakmıştı. Bir zamanlar onun sevgisiyle önünde tapan adamı izledi. Onu bu hale o getirmişti.
“Ne dersen de ben gerçeği biliyorum Uraz.” diye inledi. Uraz alayca dudak kıvırdı. “Görüyorum. Hissediyorum. Gözlerindeki alev bana kadar sıçradı.” Sesini temizledi.
“Neymiş senin bilip de benim bilmediğim şey doğrusu merak ettim?” Alaycı tavır sergilemişti. Yade bir adım attı tüm mesafeleri sıfıra indirdi. Bu yakınlık Uraz’ın dengesini bozmuştu. Bir çift mavi gözün içinde boğulmak için yalvaracağını sezdi.
“Hala… Beni seviyorsun.” Uraz duyduğu sözler karşısında bir müddet durdu. Bu yakınlık ve bu sözler karşısında bozguna dönmüştü. Önce derince yutkunmuş kendine gelmeye çalışmıştı. Ve Uraz o dik duruşun altında ilk kez gözünü kaçırmıştı. Yade o saniyesinde bunun gerçek olduğunu anladı. Ve içinde büyük bir umut yeşermişti.
Uraz’ın bu durgunluğu uzun sürmemişti. Kendini düzeltmiş ve yine o acımasız maskenin altına girmişti. “Git tedavi ol Yade, bu halin içler acısı.” O alaycı ve kaba tutuma bürünmesi uzun olmadı. Kolaylıkla o maskeyle bir bütün haline gelebiliyordu. Uraz arkasına döneceği sıra Yade kolunu tutmuştu. Uraz sanki karşısında bir canavar varmış gibi elini savurmuştu.
Yade daha fazla dayanamamış hiddetle bağırmıştı. “O ev halen yerli yerinde duruyor hatta birlikte olduğumuzdan daha iyi bir şekilde bakılmış Uraz! Sen beni unutsaydın ilk o evi yakardın, kandırmayalım artık birbirimizi!”
Uraz’ın elleri yumruk oldu. Sakladığı sırlar yüzüne vuruluyordu. Ve bu nefretini daha da büyütüyordu. Yade susmamış sözlerine devam etmişti.
“Hala o evi yaşatıyorsun… Çünkü içinde bir yerlerde halen beni öldüremedin.” Bu cümleyle Uraz’ın gözleri Yade’nin gözlerine kitlendi. Bir karartı geçti önünden. Bir anda Yade’nin kolundan tuttu, öyle sertti ki nerdeyse yerden kesildi. Sürükleyerek arabaya götürmeye başladı.
“N’oluyor, nereye götürüyorsun beni?” diye bir sitemde bulundu. Uraz sessiz ama net tek bir kelime kullandı. “SUS!” O saniyesinde Yade suskunluğa kendini hapsetmişti. Uraz aracın kapısı açtı, itekleyerek soktu. Oda şoför koltuğuna yerleşmiş ve aracını çalıştırmıştı.
Geçtikleri her yeri izliyordu. Rüzgâr kuru dalları kırıyor, her kırılışta Yade’nin içinden bir şey daha kopuyordu. Uraz direksiyondaydı. Gözleri yolda, kalbi uçurumdaydı. Yade, yan koltukta sessizdi. Ama o sessizlik bir haykırıştı… Kulakları sağır eden türden.
Camdan dışarı bakarken, her ağacın gövdesi ona geçmişten bir şey fısıldıyor gibiydi. O ev… O evi biliyordu. Uraz’ın onu hâlâ ayakta tutması, içine sine sine girip nefes alması… Sevdiğine dair tek inancıydı. Belki bir umuttu ama… Umut, bazen yaşatırdı işte.
Araba benzin istasyonunda durmuştu. Yade araçta kalmış Uraz işini bitirdikten sonra yeniden araca geçmişti.
Yirmi dakikanın sonunda araç yolun sonuna geldi. Farlar, taşlık bir yolu aydınlattı. Ve orada durdu. Evin silueti geceye karışmıştı. Ama tanıdı. Her tuğlasını, her penceresini, perdesini ezbere bildiği bir hayaldi o. Yade’nin gözleri doldu.
Sonra bir ses, sert bir metal sesi. Bu kapı sesiydi. Baktığında Uraz’ın araçtan indiğini gördü. Yade tedirginlikle kendi kapısını açmış ve korkuyla inmişti. Denizin kokusu onu o toz pembe günlere götürmüştü. Buraya gelme sebebi onu endişelendirmişti. Aklına birtakım şeyler düşüyor ve haliyle korkuyordu.
Uraz bagajı açtı içerisinden az önce durduğu benzin istasyonundan aldığı bir bidon benzinini aldı. Bagajı sertçe kapatmış ve arabanın önünde durmuş öylece evi izlemişti. Yade önce elindekine sonra eve baktı. Hayır dedi içerisinden, bunun olmaması için Tanrı’ya yalvarıyordu.
“Uraz…” Yade’nin sesi pamuk gibi yumuşaktı, ama rüzgârda savrulan bir yaprak gibi güçsüz. “Ne yapıyorsun?” Cevap dahi vermedi. Uraz yine o maskesini takmıştı. Yade ne kadar acizse Uraz bir o kadar acımasızdı. Yade’ye baktı hiçbir söz söylemedi. “Gurur duy kendinle, ellerinle ilmek ilmek sen işledin bu adamı.” Uraz’ın içinden bu sözler kopuyordu.
Uraz bidon kapağını açmış ve bir kenara fırlatmıştı. Yade’nin gözünden usulca bir yaş aktı. “Bunu bize yapma!” Yade son bir çırpınışta bulundu. Faydasızdı ve o bunun farkındaydı. Ama şansını denemek istedi.
Uraz her zamanki gibi Yade’ye sağırdı. O günden sonra yemin etmişti, bu kadını duymayacak ve görmeyecekti. Bu onun için yasaktı. Adımları eve doğru usulca ilerliyordu. Yade arkasından koşamadı. Bacakları yürümek değil, titremek içindi artık.
Sonra…
Bidonun kapağını açtı. Ve benzin, o taş evin dış duvarlarına süzüldü. Yavaşça, metanetle… Bir tören gibiydi neredeyse. Aşkın cenazesi. Yade nefes bile alamıyordu. Bacakları titriyordu. Ağlamıyordu artık… Çünkü bazı acılar gözyaşını unuttururdu.
Uraz, evi baştan başa dolaşarak benzini döktü. Kapıya, pencerelere, merdiven taşlarına… Sonra kibriti çıkardı. Yade bir adım attı.
“O ev bizdik, Uraz!”
“Orada biz vardık!”
Kibrit yandı. “Evet,” dedi Uraz, gözleri parlayan alevin içine bakarak. “Artık biz de yanmalıyız.” Kibriti yere attı. Alev, bir canavar gibi yükseldi. Önce merdivenleri yuttu. Sonra pencerelerden içeri süzüldü. Evden değil, kalplerinden çıkan bir duman yükseliyordu adeta. Aşk yanınca, kül sadece odalara düşmüyordu.
Uraz, alevleri izledi bir süre. Sonra döndü, Yade’nin önünde durdu. Gözleri dolu değildi… Boştu. Çünkü dolacak bir şey kalmamıştı.
“Geçmişte bize dair kalan…”
“Aşkımıza tanıklık etmiş o evi de yaktım.” Bir adım geri attı.
“Hâlâ bir ümidin var mı, Yade?”
Yade dizlerinin üzerine çöktü. Elleriyle toprağı kavradı. Toprak soğuktu ama yüreği kor gibiydi. Gözlerinden yaş değil, içinden feryat akıyordu. Uraz hiçbir şey demeden yürüdü. Arkasında bir mezar bıraktı. Bir ev değil… Bir aşkın mezarı.
Gecenin koynunda yankılanan tek şey…
Aşkın yanarken çıkardığı sessiz çığlıktı.
🕊️
Mihran’dan…
Odada tek bir ışık bile yanmıyordu. Ama karanlık yalnız pencerelerin dışından değil, içimden süzülüyordu. Kalbimin en kuytu köşesine çöreklenmiş, iliklerimi donduran bir karanlık. Koltuğun köşesine sinmiş, dizlerimi kendime çekmiş, öylece oturuyordum. Zaman diye bir şey kalmamıştı. Saat durmuştu belki. Belki de hiç çalışmamıştı. Bilmiyorum.
Korer beni yeniden o kahrolası malikaneye getirmişti. Bunu Uluğ için yapmamı söylüyordu. Sesiz kalmıştım, bir şey demeye lüksüm yoktu. Çünkü şu an Uluğ acılar içerisinde kıvranıyordu.
Derken, sessizliği bölen o titreme… Telefonum. Elime aldım, bakmaya bile korkar gibi. Ekranda bir bildirim yoktu. Sadece bir video. Hiçbir açıklama, hiçbir isim, hiçbir gönderici…
Sanki biri ruhuma dokunmuştu o an. İçimde bir boşluk açıldı, tarifsiz. Elim titreyerek dokundu ekrana. Ve görüntü açıldı. İlk gördüğüm şey, bir zincirdi. Soğuk, paslı, ağır. Sonra o zincirin ucunda bir adamın bilekleri vardı. Kamera yavaşça aşağı doğru süzülüyordu. Sol kolda gördüğüm leke yüzünden nefesim kesilmişti. Bu lekeye tutsaktım. Bu iz kalbime mühürlüydü. Gördüğüm yüzle donup kalmıştım. O adam, Uluğ’du.
Nefesim içime kaçtı. Ciğerime değil, kalbime doldu ilk sarsıntı. Dizlerimi bıraktım. Kalkmaya çalıştım, olmadı. Sadece izledim.
Uluğ’un sırtı çırılçıplaktı. Kemikleri belirgindi. Vücudu… O vücut artık bir harita gibiydi. Yaraların, işkencenin, yılların çizdiği acı dolu bir harita. Her iz, bir kelimeydi. Her yara, bana söylenmemiş bir cümle gibiydi.
Kızgın bir demirin sesi duyuldu. Tiz bir cızırdamayla bastırıldı sırtına. Duman hafifçe yükseldi. Ve ben… Bedenimde bir soğukluk hissettim. Çığlık atmak istedim. Hayır, hayır yapmayın dokunmayın ona diye bağırmak istedim. Ama o susuyordu.
Uluğ kıpırdamıyordu bile. Sanki canı yanmıyordu. Sanki bu dünyadan değilmiş gibi. Yüzünde tek bir kıvrım yoktu. Bir gurur, bir teslimiyet, bir… Bir başka şey vardı. Çözemedim.
Ama daha fazla dayanamamış ağlamaya başladım. Ve sonra, birdenbire, kamera yavaşça yüzüne yaklaştı. Gözlerini gördüm. Her şeye rağmen kararlı. Dimdik. Beni görüyordu sanki. Sanki bu video, yalnızca bana söylenen bir sırdı.
Ve tam o anda… Uluğ, hafifçe mırıldanmaya başladı.
Bir kızıl goncaya benzer dudağın…
Açılan tek gülüsün sen bu bağın…
O kısık, çatlamış sesiyle şarkı söylüyordu. Yine aynı sesi duydum, cızırdayan kızgın demir sesi.
Kurulur kalplere sevda otağın…
Kim bilir hangi gönüldür durağın…
Dudakları titremedi. Gözleri nemlenmedi. Ama ben… Parmaklarımı sıktım, dudaklarımı ısırdım, içime bağırdım. Çünkü o şarkıyı hatırlıyordum. Son zamanlarda arabasında tek bu şarkıyı çalıyordu. Bana bir şey anlatmaya çalışıyordu. Benim kalbime, sadece bana gelen bir mesaj veriyordu; “Sorun yok. Ben hâlâ buradayım. Dayanıyorum. Sakin ol. Nefes al.”
Gözlerim bulanıklaştı. Telefon elimde titriyordu. Videoyu bir daha oynattım. Bir daha dinledim. Sanki sesinin arasına beni sıkıştırmıştı. Sanki adımı her hecesinde fısıldıyordu. O an anladım; bu bir çığlık değildi. Bu bir teslimiyet değildi. Bu, bir sevdanın şifreli haykırışıydı. Uluğ’un “Hala yaşıyorum güzelim.” deyişiydi. Ve en çok da “Hala aklımda sen varsın.” oluşuydu.
Aşk, yanarak da yaşar bazen. Ama şimdi…
Ben o yangının içine atlayacaktım.
-BÖLÜM SONU-
Bölüm Sonu Sözü…
“Bir insanı sevdiğinizde, onun yokluğuyla da yaşamayı öğrenirsiniz.”
(Andrei Tarkovsky)
-Bölümü nasıl buldunuz kuzucuklar? Tüm hissettiklerinizi buraya yazabilirsiniz? Ve sizden istirhamım lütfen oy ve yorum yapmayı unutmayın. Siz yorum yapınca ben daha da motive oluyorum.
-İçinizden Geçenler?
-Uluğ Mirza?
-Mihran?
-Korer Akay? (Masa Danışanı)
-Uraz Demirhan?
-Yade Engiz?
-Albay Mahir Korkut?
-Binbaşı Sungur Amirova?
-Yüzbaşı Yiğit Bozkurter?
-Kıdemli Üsteğmen Behram Tahtacı?
-Teğmen Ekin Giray?
-Mit görevlisi Sardana Yakut?
-Behçet Köksoy?
-Kenan?
-Fehmi?
-Faruk?
-Laçin?
-Aylin?
-Melek?
-Ahu Köksoy Gerdan?
-Ayaz Köksoy?
-Açelya Köksoy?
-Seymen Köksoy?
-Eymen Köksoy?
İletişim bilgileri…
Instagram/ lidyassland
Twitter/ Dilayybaskin
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 4.75k Okunma |
536 Oy |
0 Takip |
33 Bölümlü Kitap |