27. Bölüm

27.BÖLÜM: BEDEL

talia lidya
lidyatalia

“Bir insanı öldürmeden önce, onun seni sevmesini beklersin.”

(Tahar Ben Jelloun)

FEVERAN

-

BEDEL

🕊️

Sevdim.

Şimdi bedel ödeme vaktiydi. Ve ilk kez bu bedele kucak açmıştım. Sardım. Bağrıma bastım. Derdimiz ortaktı bizim; o yaşamalıydı. Ben onun için yaşamalıydım. Acımız ortaktı bizim; bahar gelsin rüzgâr bedenini acıtmasın. Dalgalar arasında süzüleyim yakmasın tuzlu su göz bebeğimi.

Ruhumuz ortaktı bizim…

Yine o mahzendeydik. Güçlü olmam söylenmişti. Sahi güç ne demekti? Ben hiç o duyguya erişememiştim. Kendimi sadece zayıf hallerimle hatırlıyorum. Mesela şu an ki gibi.

Bir gülümseme nasıl olurda insanın canını hiç ederdi?

Videonun sonunda küçük bir gülümseme bana bahşetmişti. İnanın ruhum bedenimden çıktı sandım. O, orada işkence görürken ben nasıl yerimde sükûnetle oturabiliyordum. Oysa, o beni böyle bir halde izleseydi geceyi sabah eder dünyayı yakar sabahına beni o cehennemden çekip alırdı. Alırdı, evet. Eminim…

Odanın havası boğucuydu. Konuşmalar, birkaç adam, sayılar, planlar… Ama hiçbir ses Uluğ’un vücuduna değen o demir parçasının çıkardığı ses kadar yankılanmıyordu kulaklarımda.

Cız.

“Plan belirlendi, Çebi’nin istediği olacak.” Albay Mahir Korkut’un sesi beni kendime getiremiyordu. Vücudum uyuşmuştu adeta. Onu istiyordum, orman gözlü adamın vücudunu yakıyorlardı. Onu istiyordum, sırtı kanla kaplanmış bir haritaya dönüşmüştü. Onu istiyordum, cayır cayır derimi yüzüyorlardı.

“Çebi ne istiyor Komutanım, ben o videodan hiçbir şey anlamadım.” Yanı başımda oturan Korer saçını karıştırmış ve huysuz bir sesle konuşmaya dahil olmuştu.

Telefonuma düşen o kayıttan sonra ilk aradığım Uraz olmuştu. Gelmiş beni almış Korer ile birlikte yenide o çıktığımız gizli odaya geçmiştik. Uraz videoyu izlemesine rağmen hiçbir tepki vermemişti. Kafası yerinde değil gibiydi, sarhoş ve berduş bir hali vardı. Dalgındı. Bu halini Yade’ye yordum. Çünkü en son onun yanındaydı.

“Keyfim yerinde bana dokunmayın diyor, anbean bize bunu kanıtlamaya çalışmış. O yüzden yapacağımız şey şu; masayı topluyorsun Korer ve Uluğ’un dokunulmazı masanın başına geçeceğini söylüyorsun.” Yüzbaşı Yiğit Bozkurter oldukça sert bir sesle konuştu. Dokunulmaz ben oluyordum.

Uluğ yirmi bir saattir o işkence odasındaydı. Bir insan kaç süre dayanabilir bu tür acılara? Bir dayanma derecesi olmalıydı?

“Albay?” Kendi aralarında bir konuşma halindeyken dolu dolu gözlerle sesimi çıkartmaya çalıştım. Sesim öyle acizdi ki duyulması imkânsız gibi bir şeydi. Ve kimse duymamıştı. Parmaklarımı masayla bütünleştirmiştim. Gözümden bir yaş düştü. Koluma değen ıslaklık göğsümü delmişti.

“Albay Korkut?”

Sesim sert fakat ağlamaklı çıkmıştı. Herkesi susturmaya yetmişti. Gözlerimdeki yaşlar akmayı kendine görev belenmişti. Albay Korkut ile Binbaşı Sungur bu defa yan yana oturmuştu ve her ikisi de pür dikkat bana dönmüşlerdi. İçimi görür gibi bakıyorlardı.

“Siz askersiniz muhakkak daha iyi bilirsiniz,” Sesimin titremesine engel olamıyordum. Yüzü alevden topa dönmüştü. Bağırmak dağlara, taşlara uçan kuşa bile sitem edesim vardı.

“Bir insan vücudu ısıya kaç gün dayanır?”

Boğazım düğümlendi. Kendi sorumdan bile korktum. Geriye korkunç bir sessizlik bıraktım. Albay Korkut, durdu. Yüzüne adeta bir gölge düştü. Binbaşı Sungur’un nefesi değişmişti. Yüzbaşı Kurter’in bakışları yere düşmüştü. Kıdemli Üsteğmen Behram Tahtacı halen aynı disiplinliği ile durmuştu fakat bakışlarını kaçırmıştı. Çaylak Teğmen Giray kımıldadı ama konuşamadı. Ve Mit görevlisi Sardana… Sardana gözlerini hiç kaçırmadı benden.

Albay Korkut sonunda konuşmayı başardı. Yavaş, taş gibi bir sesle. “Bu… İşkencenin türüne, ısının şiddetine bağlıdır Mihran.” Bir an durdu. İlk kez beni ismimle anmıştı. Gözlerimden ilmek ilmek kanlı yaşlar dökülüyordu.

“Ama şunu bil çocuk… Yüksek ısı, cildi ve sinirleri saatler içerisinde öldürmeye başlar. Günler değil… Saatler. İnsan o acıyla… Her saniye ölür biraz daha.”

Saatler…

Her saniye ölür…

Uluğ orada ve biz burada. Ben buradayım. Boğazım yandı. Gözlerim boşluğa kaydı. İçimde bir çığlık vardı. Boğazıma takılmış ne dışarı çıkabiliyor ne içeri inebiliyordu. Sanki onu ben yakmışım gibi hissediyordum.

Bir taş gibi orada durursam, belki acı biraz diner sanmıştım. Ama taş bile ben kadar çaresiz olamazdı. “Lütfen… Yaşa.” Bu kelime, dudaklarımda değil, vücudumun kırk yerinden yankılandı.

“Toplantı yarın akşam olsun, Korer sen Mihran’a usulünce ne yapması gerektiğini anlatırsın. Yeterince yorgun görünüyor, şimdi konuşup da aklını bulandırmayalım.” Albay bir şeylerden bahsediyordu fakat benim aklım halen o son halindeydi.

“Emredersiniz Komutanım ama aklıma şu takıldı; toplantıdan sonra ne yapacağız? Bence şu an bizim Herbert Roy’u kimin öldürdüğünü bulmamız gerekiyor, elimizde kanıt olursa daha sağlam adımlar atabiliriz.” Korer düşünceli sesi ile karşılık verdi. Ve o sıra Binbaşı Sungur’un yüzünde kurnaz bir ifade belirdi.

“O iş halledildi.” Binbaşı Sungur kalın sesi ile karşılık verdi. Kıdemli Üsteğmen Behram Tahtacı, Korer’in önüne kırmızı bir dosya atmıştı. Korer hemen havada yakalamıştı.

“İncelersin, tüm merak ettiklerin orada.” Kıdemli Üsteğmen Tahtacı donuk ifadesi ile bir açıklamada bulundu. Yan gözle dosyaya baktım, Korer hiç açmadı iki taraftan katladı ve avcunun içinde hapsetti. Kimsenin görmesini istemez bir biçimde kucağına koydu. Uzunca inceledim, hislerim alınmış gibiydi.

Yirmi bir saat boyunca benim işkence gördüğümü düşündüm. Ve Uluğ’un öylece oturmasını hayal ettim… O durmazdı, canı pahasına da olsa bir şey yapardı. O, benim için savaşırken, ben sadece dua ediyorum.

Tüm konuşmalar bitmiş ve Korer ayağa kalkmıştı. Uraz’da halen o donukluğu üzerindeyken ruhsuzca ayaklandı. Sandalyeden destek alarak ayağa kalktığımda dizlerimiz titrediğini sezdim. Adım atıp uzaklaşacağımda o kalın korkutucu ses tonunu duydum.

“Uluğ ölmez, seni bırakamaz Mihran!” Binbaşı Sungur Amirova ilk defa sesini yumuşatma gereği duymuştu. Masanın etrafında oturan her biri hayretle ona bakmıştı. Yüzümde bir pes etmişlik var.

“O beni bırakmaz diyorsun… Peki ya hayat onu benden alırsa, ne yapacağız?” Gözümden akan yaş dudağımda takılı kalmış tebessümün üzerine düşmüştü. Bu sözüm odanın içerisindeki herkesi rahatsız etmiş ve bakışlarını benden kaçırmalarına neden olmuştu.

Usulca açılan kapıdan çıkmış, gizli geçitti ardımızda bırakmıştık. Şimdi o metruk binanın uzun koridorunda yürüyorduk. Ayak seslerimiz paslı ahşap zeminde yankılanıyordu. Sanki her adım, içimizde ezilen bir kemiğin sesi gibiydi.

Uraz önde yürüyordu. Omuzları düşüktü ama ayakları kararlıydı. Bir savaşa gidiyor gibiydi ama bu sefer dışarıya değil, kendi içine… Ben arkadan sürünür gibi geliyordum. Ayaklarım yürüyordu ama kalbim hâlâ o videodaydı.

Demir çubuğun Uluğ’un bedenine bastırıldığı an… İçimde hâlâ o yanık tenin kokusu vardı, burnumdan gitmeyen bir karanlık.

Koridorun sonunda Uraz durdu. Korer de yanında durunca bir an nefes kesildi. “Siz gidin, ben biraz yürüyeceğim.” dedi Uraz. Sesi tınlamadı, çarptı. Bize değil, duvara, tavana, o metruk yerin tüm lanetli köşelerine.

Korer onaylar biçimde başını salladı. “Mihran sana emanet,” dedi Uraz ve gözlerime hiç bakmadı. Bakmak istemedi. Belki suçluluk, belki geçmiş… belki de sadece yorgunluk.

O an anladım ki, hiçbirimiz sağ kalmamıştık. Sadece yürüyorduk, bir ölü gibi…

Uraz uzaklaştı. Ayak sesleri kesildiğinde içimde bir şey daha çöktü. Yıkık bir ülkenin başkenti gibiydim.

O binadan çıktığımızda Uraz’ın terk edilmiş apartmanların arasında elleri cebinde yürüdüğünü gördüm. İçtiği sigara dumanı sokak lambasının ışığı sayesinde havaya nasıl karıştığını görebiliyordum. Yorgun ve bitik bir hali vardı. Aklı burada değil gibiydi. İçerde onca Uluğ’un hakkında konuşulmasına rağmen o sesini bile çıkarmamıştı. Aynı onu yanıma çağırdığımda olduğu gibi. Her şeyi bırakmış gibiydi.

Araca binmiş ve seyir halinde ilerliyorduk. Korer’in arabasına binerken hiçbir şey söylemedim. Kapıyı kapatırken bile içimden bir dua geçmedi. Yorulmuştum. Camdan dışarı baktım. Gece, İstanbul’u örtmüş gibiydi. Hiçbir ses, hiçbir ışık yoktu bana ait olan. Sadece ben vardım, bir de suskunluğum.

Korer direksiyonda ellerini sıkı tutuyordu. Parmak eklemleri beyazlamıştı. Uraz’ı düşünüyordu, biliyordum. Ama aynı anda Uluğ’u da… Ve belki beni. Bir şey demeliydim. Bir şey… Ama dudaklarım o kadar kuruydu ki, sesim içime dökülüyordu.

“Kimi düşünüyorsun?” Diye bir soruda bulundum. Hiç hareketlenmemiş aynı pozisyonda durmuştu.

“Sonumuzu,” Acımasızca tek bir kelime söylemişti. Korktum. Tüm bedenimi ona çevirdim, merakla aç gözlerle ona baktım.

“Sonumuz derken, bir tahminin var yani?” Sesim titremişti. Çünkü ben asla bunu düşünemiyordum. Teorilerim vardı ama net değildi.

“Uluğ, benim kardeşim ölecek Mihran.” Sesi boğuk çıkmıştı. Camı açmış nefes alamıyor hali vardı. Bu söz kalbime oturmuştu.

“Dedim ona, gidelim buralardan bırak. Dinlemedi beni, dedem diye tutturdu. O mektuplar olmasaydı belki de bir şansımız daha olabilirdi.” Kendi kendine konuşuyor hali vardı. Kızgındı. İntihar ettiğinde bıraktığı mektuplardan bahsediyordu. Orada yazılanları merak etmiştim.

“Uluğ’un asıl amacı ne ki Korer? Ne olsun istiyor.” Çaresizce sordum. Yan gözle bana bir bakış attı.

“Masayı parçaladığı gün bu işlerden elini eteğini çekeceğini söyledi. Ama adım kadar eminim o masayı dağıtırken kendini de bu uğurda yok edecek Mihran!” diye soludu. Titrek bir nefes vermiş hıçkırığıma mâni olabilmek için ağzımı elim ile kapatmıştım. Gözümden akan yaş parmaklarımın arasından süzülüyordu.

“Belki… Korer belki,” Boğuk çıkan sesim can çekişiyordu. Elimi indirmiş camı sonuna kadar açmıştım. “bir mucize olur?” diye bir çırpınışta bulundum. “Olsun Korer, ben birlikte yaşayalım istiyorum.” Rüzgâr saçımı uçuruyor, canımı yakıyordu. Yaşlarım rüzgârın etkisiyle dağınık akıyorlardı.

“Mucizelere inanacak yaşı çoktan geçtik biz. Faydasız bir çırpınış…” Öfkesi hakimdi. Her şeye karşı bir kızgınlığı içinde barındırıyordu. Yakıp yok etmeye meyilli bir adamdı.

Ne yapacağımı bilmiyordum. Çıkmazdaydım. Ondan bir ihanet gizliyordum. Ondan bir gençlik çalıyordum. Ve onu seviyordum.

“Korer ben malikaneye dönmek istemiyorum,” dedim sonunda. Sanki boğazımda cam kırıkları vardı, kelimeler inerken kesiyordu içimi.

Korer yan gözle baktı. Düşünmedi bile. “Tamam,” dedi. Şaşkınlıkla ona döndüm. Sonra bir suskunluk daha…

“Seni Yade’nin evine götürüyorum.” dedi ansızın. Ne diyeceğimi bilemedim.

“Ama öyle emrivaki olur. Hem galiba Uraz ile tartışmışlar.” Düşüncemi belirtmeden edemedim. Stresli bir nefes vermişti. Bir şey olmuştu. Bu konu onun canını sıkıyordu.

“Uraz ile Yade eskiden sevgiliydiler Mihran.” Rahatsız bir sesle konuştu. “Onu anladım zaten.” Diye karşılık verdim.

“Sonra ayrıldılar, Yade bu gruptan sonsuza kadar uzaklaştı ama ben onu bir an olsun yalnız bırakmadım.” Uzaklara dalmıştı. Üzerinde halen o gece giydiği takım elbisesine ait siyah gömlek ve siyah kumaş bir pantolon vardı. Buruş buruş olmuştu. Masmavi gözlere sahipti. Yüzü kemikli, hiç sakal bıraktığını görmedim aynı şekilde saçıda hep kısacıktı. Asker tıraşı dedikleri o sitilden kullanıyordu. Genelde siyah tişört ile üzerine deri bir ceket giyiyordu. Yakışıklı bir adamdı.

“Bu aralar biraz daha kötü, psikolojik bir rahatsızlığı var. Yalnız kalsın istemiyorum. Bence iyi anlaşırsınız, en azından Uluğ gelene kadar.” Sesi kısılmıştı. Bu dediğine üzülmüştüm. Dış görünüşünden sağlıklı biri olmadığı belliydi. Hatta anoreksiya olduğunu düşündüm. Çünkü hiç de normal bir kiloya sahip değildi.

“Mihran, Yade iyi biri hani derler ya gökten inmiş bir melek işte bu tabir onun için biçilmiş bir kaftan. O ve Uluğ benim ailemdir bak. Kimsesizim ama bir kız kardeşim ve abim var.” Diye devam etti. Her gün bir yeni bilgi öğreniyordum.

“Nasıl, kimsesizsin?” Uraz ile Korcan gibi mi diye sormak istedim. Bakışları daima yoldaydı.

“Yetimhane de büyüdüm, en azından Uraz gibi ailemi öldürmedim.” Öfkeyle solumuştu. Sesinden Uraz’a öfkeli olduğunu anladım. Şok olmuş vaziyette gözlerimi belerttim. Duyduğum şeyi algılamak istedim.

“Ne… Uraz kendi ailesini mi öldürdü?” Sesimdeki şaşkınlığa engel olamadım. Yüzünde yine hiçbir değişim olmamıştı.

“Duydun işte klasik bir aile faciası; baba alkolü, anne her gün dayak yiyor, sonunda baba anneyi çocukların önünde öldürüyor. Sonra yetmiyor yeni doğmuş kızını öldürüyor sıra oğluna geldiğinde ise oğlu ondan önce davranıp silahı alıyor ve babayı vuruyor.” Umursamaz bir biçimde konuştu.

“Bu, bu korkunç!” diye bir sitemde bulundum. Uluğ’un neden bizi birbirine benzettiğini anladım. Aklıma takılan ile tüm bedenimi ona çevirdim.

“Hapse bu yüzden girdi o zaman?” diye sordum. Buna bana kendisi söylemişti.

“Evet.” Demiş ve göğsünü kabartmıştı. Daha fazla bir şey diyemedim. Bu duyduklarım ağır şeylerdi. Meğer hiçbirimizin tam anlamı ile rahat bir nefes aldığı dönem olmamış. Göğsüm bu sefer Uraz ile Yade için çırpınmıştı. Her ne yaşamış olurlarsa olsunlar birbirlerini sevdikleri her hallerinden belli oluyordu. Netice de acı çekişleri dahi sevdaya dahildi.

Araba ansızın durduğunda göğsümde bir baskı oldu. Eski bir sokaktı. Durduğumuz yere baktığımda, yan yana dizilmiş onlarca apartman olduğunu gördüm. Ama önünde durduğumuz apartman aralarından en ilgi çekici olanıydı. Zamanın içinden çıkmış gibiydi. Hemen hemen on katlı, yüksek ama abartısız. Taş dokusu eski surları andırıyordu. Kapısının üstünden sarmaşıklar yürüyordu, demir parmaklıkları zamanla kararak kurşun rengine dönmüştü.

Sanki buraya yalnızca insanlar değil, acılar da sığınıyor gibiydi.

Korer arabadan indiğinde onu takip ettim. Giriş kapısında durmuş ve ismi yazılan zil bölmesine basmıştı. Yade Engiz. Onun cılız sesini duydum.

“Kimsiniz?” Hoparlör bölümünden sesi yankılanmıştı. “Benim Yade.” Korer aynı şekilde cevap vermişti. Kapı büyük gürültü ile açıldı. Hiç beklemeden içeri geçtik etraf oldukça otantik bir görünüme sahipti. Duvarlar da aynalar ve bin bir türlü çiçeklerle doluydu.

“Asansör yok, beşinci katta evi.” Korer açıklayıcı bir üslupla koştu. Bir şey dememiş onu takip etmiştim. Merdiven oldukça dardı, zemin yine devasa eski taşlarla dekore edilmişti.

Yorulmuştuk ama sonunda söylenilen kata yetişmiştik. Merdivenin bitiminde çift taraflı ahşap bir kapıydı. Kapının üzerinde bir balerin motifi vardı. Korer beklemeden kapıyı çaldı. Kapının önünde Korer’le birlikte bekledim. Yade kapıyı açtı. Saçları dağınıktı ama yüzü tuhaf bir biçimde sakindi. Beni görünce gözleri bir an değişti. Hüzün, öfke, şaşkınlık… Her şey bir arada.

“Mihran… bir süre burada kalsa sorun olur mu?” Yade gözlerini kısmadan baktı. Bir saniyelik tereddüt. Sonra sadece geri çekildi, kapıyı açtı. Hiçbir şey sormadı. Hali yok gibiydi. Gözlerinin içi kan çanağına dönmüştü. Bu kıza içim parçalanıyordu. Ona her baktığımda bir yardım dileniyor hali vardı.

Korer bana kısa bir bakış attı ve kapının eşiğinde bir saniye durdu. Eve girdim ve Korer’e baktım. Göz ucuyla Yade’ye baktı. Bir şey söylemedi ama o da içeri girdi. Onun kalacağını da hissettim. Çünkü o da Yade’nin halini gördü. Görmemek mümkün değildi.

Yade’nin gözleri sönmüş bir lambayı andırıyordu. Dudaklarında hiçbir renk kalmamıştı. Hafifçe titreyen elleriyle saçını kulağının arkasına attı, sonra hemen vazgeçti.

Bir şey demedi.

Bir şey sormadı.

Doğruca arkasına döndü ve sağa saptı beyaz kapılı bir odaya girdi. Ardından kapıyı kapattı. Sanki sadece bedenini değil, ruhunu da kaybetmiş gibiydi.

Korer ayakkabılarını çıkardı, sessizce salonun içine yürüdü. Bende ayakkabılarımı çıkarmış ve onu takip etmiştim. Salonun tam ortasında büyük bir L koltuğu vardı. Korer oraya geçmiş, ne ara aldığını bilmediğim o dosyayı sehpanın üzerine fırlatmıştı.

Benim aklım Yade’deydi. Usulca girdiği odaya baktım. Arkasından gitmek istemedim önce. Çünkü… Yabancıydık birbirimize aslında. Sadece iki kez gördüm onu. İlki gözlerinde bin yılın yükü vardı, ikincisinde ise Uraz’ın gölgesi.

“Mihran, onun yanına git yoksa kendime hâkim olamayacağım gidip o Uraz piçini geberteceğim artık!” Korer başını elleri arasına almış öfkeyle solumuştu.

“Bana anlatmıyor, belki sana içini döker. Onun hiç kız arkadaşı da olmadı, belli olmaz ya ona iyi gelirsin.” Yade için bir şeyler yapmak istiyor ve kafası karışmış gibi.

“Pek arkadaş canlısı olduğum söylenemez ama denerim Korer.” Diye bir telkinde bulundum. Başı halen eğikti. Herkes kadar o da yorulmuştu.

Usulca yürümüş odasının önünde durmuştum. Kapısının tam kapanmadığını gördüm. O kadar halsizdi ki belki fark etmedi. Belki de bilinçli bıraktı aralık. Yine de kapısını tıklattım. Hiçbir ses gelmedi. Cevap vereceğinden değil ama yine tekrardan sessiz ama duyulur şekilde kapısını tıklattım.

“Yade, ben Mihran… İznin olursa yanına gelmek istiyorum.” Yanlış bir şey yapıp ona rahatsızlık vermek istemiyordum. Düşündüğüm gibi yine cevap vermemişti. Bizi gördüğünde bile konuşmamıştı şimdi mi cevap verecekti.

Yavaşça kapıyı araladım kapının eşiğinde durdum. İçeriyi tam görebiliyordum fakat bir adım daha atacak gücü kendimde bulamıyordum.

Tanımadığın birine üzülmek… Ne garip bir şey.

Kapıdan baktım. Usulca tüm odayı taradım. Beyaz. Her yer bembeyazdı. Duvarlar, tüller, halı, çarşaflar… Sanki odanın rengi değil, onun içindeki suskunluk beyazdı. Solgun bir çığlık gibi. Ama ortalık darmadağındı. Yastık yere atılmıştı, bir abajur devrilmişti, küçük bir aynanın kenarı çatlamıştı. Yatak başlığındaki balerin figürü hâlâ dimdik duruyordu. İncecik parmaklarıyla havaya yükselmiş, dönecekmiş gibi…

Ve o yatağın ortasında Yade… Cenin pozisyonunda kıvrılmış yatıyordu. Küçücük. Odaya hiç ait değilmiş gibi. Yorganı bile üzerine çekmemişti. Saçları dağılmıştı. Yanakları solgundu ama gözlerinde yaş yoktu. Sanki ağlamayı çoktan geçmişti. Bedeninin en sessiz haliyle ağlıyordu artık.

Birkaç saniye boyunca sadece baktım. Adım atamadım. Cesaret edemiyordum. İlk kez nasıl davranmam gerektiğini kafamda tartamıyordum. O yatakta aciz biçimde yatan hep ben olurdum. Şimdi bir başkası benimle eş değer bir pozisyondaydı. Bu kadar yabancı bir acıya bu kadar yakın durmak…

İçimde bir ses, “dokunma” dedi. Ama başka bir ses, “orada ol” diye fısıldadı.

Yavaşça yaklaştım. Hâlâ farkında değildi. Ya da farkındaydı da umursamıyordu. Onun bu hâlini gördüğüm an içimde bir şey kırıldı. Bir insanın aşk uğruna ne hale geleceğini izliyordum. Bir adım daha attım. Sonra dizlerimin üzerine çöktüm, yatağın yanına.

“Yade?”

Sadece adını söyledim. Oynamadım sesimle. Yalnızca vardığımı fısıldadım. Gözlerini açmadı. Öylece oturdum ne diyeceğimi veya nasıl yaklaşacağımı bilmeden öylece dakikalar boyunca yatağın dibinde oturdum.

Yanındaydım.

Ne zamandır orada öylece duruyordum, bilmiyorum. Zaman, beyaz çarşafların içinde kaybolmuştu sanki. O, kıvrılmış bedenini bile kıpırdatmadan yatıyor, ben de yavaşça nefes alıyordum. Biri konuşmazsa sessizlik daha da ağırlaşır sanırdım. Ama bazı sessizlikler… bir yük değil, bir anlaşmadır.

Ve o an, birbirimize susarak saygı duyduk.

Yade hâlâ gözlerini açmamıştı. Ama uykuda değildi. Uyuyamayan insanların uysal bir gerginliği olur, bilirim. Ve onunki bütün odaya yayılmıştı. Bir süre öylece oturdum. Ne yapacağımı bilemeden.

“Biliyor musun, hep bu yatakta ben olurdum. Birileri gelir, zamanın her şeyi iyileştireceğini biraz daha sabretmem gerektiğini zırvalayıp dururdu. İçimden o kişiye karşı da büyük bir öfke büyürdü aslında halim olsa ilk saldıracağım kişiler onlar olurdu. Bence bir insana boşa ümit aşılamak haksızlık. Bu sadece acıyı uzatmaktan başka hiçbir halta yaramıyor.” Akışına bıraktım. İçimde ne varsa konuşmak istedim. Belki de bu sözler onu daha da bir çıkmaza sokacaktı bilemiyorum ama en azından beklentiyi en aza indiriyordu.

“Seni tanımıyorum Yade. İki kez gördüm, belki üç. Ama biliyor musun, bazı şeyler insanı tanımaya gerek bırakmaz. Yüzünün kenarındaki yorgunluğu gördüm mesela. Ve uykusuz gecelerin, konuşmadan bağıran gözlerin…” diye mırıldandım. Sesim kısıktı etraf sessizdi. Yade’den ilk tepkisini işittim. Sesli bir nefes bırakmıştı.

“Bir zamanlar ben de sustum. Çok sustum. O kadar çok ki, içimdeki bütün kelimeler boğulmaya başladı. İnsan boğulunca su istemiyor biliyor musun, sadece biri gelsin, dizlerinin üzerine çöküp ‘Ben buradayım’ desin istiyor.” Tırnaklarımın etrafındaki etleri koparma derdindeydim. Canımı yakıyordu fakat koparmam gerekiyordu. Konu et parçası değil.

“Bir gün bende böyle çaresiz ve kimsesizdim. Bir yatağın köşesine çekilmek istedim, beni kucağına aldı. İnsanlar ne olduğunu bilmeden geçti yanımdan. Ama biri, sadece durdu. Dokunmadı. Sormadı. Konuşmadı. Sadece vardı.” Geçmişe gitmiştim, yüzümde tarifsiz bir tebessüm belirdi. O günü düşündüm canım yandı. Yine o vardı. Uluğ. 25 Ağustos…

“O günden sonra, hayatta kalmanın ne demek olduğunu anladım. İyileşmek değil bu. Hayatta kalmak Yade. Ve bir gün birinin, hiçbir şey demeden yanında duracak kadar kalmayı seçmesi…” diye mırıldandım. O hareket dahi etmemişti. Bir bakış attım ona. Sapsarı saçları birbirine dolanmış yatağa dökülmüştü. Üzerinde beyaz bir gecelik vardı. Çok zayıftı, bu hastalık derecesinde bir zayıflıktı.

“Biliyorum… Sen hiçbir şey anlatmak istemiyorsun. Haklısın. Bende anlatmak istememiştim. Ama bil ki şu an burada olmam, senin sessizliğine saygı duymak için. Ve Yade bazı acılar anlatılmaz, sadece yanında durulur.” Diye bir telkinde bulundum. Ağlamak istiyordum. Ben burada dururken o orada acı çekiyordu. Durmak bile acizlikti artık.

“Belki başka bir evrende bizde mutlu bir hayat kurarız, neden olmasın ki?” Bu söz kendime karşıydı. O gücü bulmaya çalışmıştım. Halimiz itten beterdi.

Önce uzunca Yade’ye baktım sonra kendimi düşündüm. Genelde ben bu haldeyken o kişinin artık defolması için içimden beddualar okuyordum. Gitmek istemiyordum ama varlığım da fazla gelmesin istiyordum.

Kalktım. Yavaşça geri çekildim. Ayağa kalkarken odadaki sessizlik bile kıpırdadı sanki. Tam dönmek üzereyken…

“Benimle uyur musun?”

Sesi o kadar inceydi ki, rüya zannedebilirdim. Ama duydum. Ve kalbimde bir yer o cümleyi hemen sahiplendi.

“Uzun süredir uyuyamıyorum…”

Bunu söylerken bana bakmadı. Gözlerini açmadı. Yüzünde hiç beklenti yoktu. Sadece bir itiraf vardı. O an ne düşündüm biliyor musunuz? Kendini savunmasız hâlde bırakmak, ağlamaktan daha çıplak bir şeydi. Ve o bunu yaptı.

Kelimeleri kulağıma emir olarak ulaşmıştı. Ve bir an düşünmeden dediğini yaptım. Sessizce yatağın diğer yanına geçtim. Yatağın ucunda duran yorganı almış onun üzerine bırakmıştım. Aynı şekilde yorganın içine geçtim. Yüzümü onun tarafına çevirdim. Göz altı morarmıştı. Dediği gibi bu kadın uyuyamıyordu. Ona daha fazla yaklaşamıyordum. Aramızda bir mesafe vardı. Aynı odada, aynı boşlukta, ama dokunmadan. Sınırlarına saygı duyarak.

Camdan içeri sızan ışık hüzmesi olmasa her yer karanlığa gömülecekti. Hayatın bu katlanılmaz döngüsünde sıkışıp kalmıştık. Kolay değil, hiç de kolay olacağını sanmıyordum.

Uluğ, sen orada ben burada. Kimsesizim, sensiz hiç iyi değilim. Tamam biraz dengesizim. Çokça huysuzum. Bencilim. Dünyadaki tüm kötü huyları üzerimde taşıyorum. Ama seni seviyorum. Bak bunda yemin edebilirim…

Yalvarırım iyi ol, yalvarırım sana yaşa…

Yade ile hiç konuşmadık. Ama saatler geçtikçe onun nefesleri değişti. Derinleşti. Ve sonunda… Uyudu.

Üzerimdeki yorganı sesizce bir kenara attım, aklımda gezinen şeyi yapacaktım. Usulca girdiğim odadan geri çıktım. Sessiz adımlar atıyordum. Altımda bir keten beyaz pantolon, üzerimde ise crop gömlek vardı. Ayaklarım çıplaktı. Oda ile salon iç içeydi. Aynı şekilde mutfakta öyle. Ortada bir salon solda bir yatak odası sağda Amerikan mutfak en köşede lavabo olduğunu tahmin ettiğim bir kapı. Ve giriş kapısının karşısında boğaza açılan küçük bir balkon bulunuyordu. Her yerde balerin figürleri vardı. Bu giderek ilgimi çekmeye başlamıştı.

Gözüm Korer’i aradı. Görünürde yoktu. Salonun ortasına yetiştiğimde balkonda bir elinde sigara diğerinde ise telefonu kulağına dayamıştı. Sırtı bana dönüktü. İstediğim şeyi gözlerim aradı. Sehpanın üzerinde değildi. Koltuğun üzerine baktığımda bir yastığın altında kırmızı bir parça gördüm. Heyecan içerisinde yastığı fırlatıpımda aradığımı bulmuştum. Yüzbaşı Kurter’in Korer’e verdiği dosyaydı.

Korer’i kontrol edip cebimden çıkardığım telefonumun kamerasını açmış hiç oyalanmadan tüm sayfaların fotoğrafını çektim. İşimi bitirdiğimde nasıl bulduysam o şekilde geri bıraktım. Sesli nefes vermiş ve son kez Korer’e bakıp odaya geri girmiştim. Halen o hararetli bir konuşma içerisindeydi.

Yatağa geri girdiğimde Yade’nin uzun soluklu bir uykuda olduğunu gördüm. Telefonu elime almış ve çektiklerimi incelemeye başladım. Sabaha kadar bana uyku yoktu çünkü yirmi yedi sayfa dolusu Tersiyer ile ilgili bilgiler yazılmıştı.

Gözümün ucu ile Yade’ye baktığımda tümden yabancıydık. Ama o gece, bir yabancıdan başka kimse bana bu kadar güvenli hissettiremezdi.

Sabaha dek uyumadım. Önce yataktaydım, sonra okuduklarım yüzünden yerimde bir saniye duramadım. Odanın her köşesinde oturdum. Adeta telefonun kenarına başımı yaslamış, satırların arasında Tersiyer’in vicdansızlığında boğulmuş bir gecenin içinden geçtim.

Bahreyn’in kuzeyindeki liman…

Çocuk dedikleri şey, orada yalnızca ham birer araçtı. Zihnimi kaç kere susturmaya çalıştıysam da olmadı. Tersiyer’in kurduğu o kirli sistem, Uluğ’un çektiği acıyla birleşince uyku denilen şey benden fersah fersah uzaklaştı.

Sabaha karşı dayanamamış salondaki koltuğa geçmiştim. Korer balkonda oturmuştu. Hiçbir şey yapmıyordu, öylece boğazı seyrediyordu. Beni gördüğünde yanıma gelmişti. Bana toplantıda ne konuşmam gerektiğini zırvalıyordu. Ama benim aklımda başka bir konuşma geçiyordu. Onu dinlediğimi sanıyordu ama içimde büyüyen canavardan haberdar değildi.

Güneş doğduğunda ise önce Yade’nin odasına gitmiş saçlarının arasına bir öpücük kondurmuş ve yanıma uğrayıp, “Akşama döneceğim, Mihran. Seni alacağım.” Demiş ve kaybolmuştu.

Sadece başımı salladım. Gitmesini istedim. Çünkü bu evde bir şey vardı… Henüz adı olmayan ama nefes aldıran bir şey. O gittikten hemen hemen yarım saat sonra içeriye hafif bir ses yayıldı.

Yade.

Yüzü hâlâ solgun. Ama gözleri bu defa biraz daha açık. Beni es geçip mutfağa geçtiğinde onu boşvermiş ve balkona çıkmıştım. Küçük bir masa ve iki sandalye vardı. Derin bir nefes almış ve yine onu düşünmüştüm. Aklımdan bir an olsun çıkmıyordu. Aklımı kaybedecektim ama o benden bir milim uzaklaşamayacak gibiydi.

Önüme koyulan bir kupa Türk kahvesi ile şaşırmıştım. Usulca ona baktığımda karşımdaki boş sandalyeye oturdu hemde tek bir kelime etmeden.

Ve ben teşekkür etmeden avucumun içine aldım fincanı. İstanbul’un sabah soluğu ciğerlerime doldu. Boğazın o keskin serinliği, sanki ruhuma değdi.

Yade sessizdi.

Ama bu defa o sessizlik gömülü değil, bir eşlikti. Bardağımı kaldırdım, onunkinin kenarına değdirdim. Ufak bir “şıngır” sesi yükseldi.

“İlk kez bir yabancıya bu kadar az yabancı hissediyorum,” Biraz alaycı bir tonla söyledim. Tümden beni göz hapsine aldı. Bir tepki vermedi ama anladım. Gecenin yorgunluğunu taşıyordu ama bakışlarında minnettarlık duygusunu gördüm.

“Yalnız ben erkeklerde hoşlanıyorum.” dedi. Sözlerinden ziyade yüzü donuktu. Aklıma Uraz geldi. Benzeri bir söz söylediğini anımsadım. Manidar bir tebessüm ettim.

“Evin güzelmiş,” dedim ansızın. Ama o halen bana düz bakışları ile bakıyordu. Beni analiz eder hali vardı.

“Uluğ ile yakışıyorsunuz.” Benim sözüme nazaran o bambaşka cevap verdi. Bocalamıştım. “Nasıl?” Diye sordum. Bu sözü oldukça ilgimi çekti. Öne doğru eğilmiş meraklı gözlerle ona baktım. Bu hareketime halsizce gülümsemişti.

“Bas baya işte, öyle yan yana durduğunuzda göz kamaştırıyorsunuz.” Sözleri nedensizce beni mutlu etmişti.

“Öyle mi dersin?” Derince yutkunmuş onu düşünmüştüm. “Öyle, öyle.” Demiş ve gülümsemişti. “Ama zıt karaktersiniz,” diye devam etti. Kaşlarımı çattım, boğazımdaki kuruluğu gidermek için kahvemden bir yudum aldım.

“Ne anlamda?” Sesim istemsizce kısık çıktı. Sanki tüm kötü huylar bana aitmiş gibi, bembeyaz ak mı akmış gibi. İşte öyle oluyor galiba, sevince kusurlar bile güzelleşiyor.

“O duygularını ifade edebilen biri değil, genelde hep kendi hissettiklerini bir kenara iteler. On yıldırdır tanıyorum gözlerinin dolduğuna bile şahit olmadım. Oysa insanın kaldıramayacağı onca şey yaşamış biri olmasına rağmen.” Uzun uzun beni izliyordu. Bakışlarını hiçbir yere çekmediği gibi benim de çekmememe neden oluyordu.

“Ama sen paldır küldür her yeri dağıtan, bağıra bağıra ağlayan birisin. Mesela biraz bencil gibisin yani Uluğ’un tam zıttı.” Diye devam etti. İnkâr edemem, öyleyim.

“Doğru, Tanrı’da beni Uluğ’un sınavı diye göndermiş.” Diye takıldım. Hafif gülümsedi. Yade hakkında çok şey merak ediyordum ama nereden başlayacağımı bilemiyorum.

“Yade… Ne iş yapıyorsun sen, aynı üniversite dedin sende mi ekonomi okudun?” Aklımdakini sordum. Çok uzatmadan hemen cevap verdi.

“Hayır, ben onların okuluna bağlı bir dans okulundan mezun oldum. Balerinim.” Son sözünde sesi titremişti. Bu dediğine şaşırdım. Her yerde balerin motifinin bulunmasını şimdi anlamıştım.

“İnanamıyorum cidden mi, baya havalı desene…” Heyecanıma engel olamadım. Ama o buruk bir şekilde baktı.

“İki yıldır yapamıyorum tabii bazı sağlık sorunlarım var.” Diye devam etti. Gözleri dolmuştu. Korer gibi masmavi gözlere sahipti. Beyaz tenli kızarıklığı hemen belli olabiliyordu. Psikolojik rahatsızlıkları mı diye düşündüm ama sormaya cesaret edemedim.

“Ben hiç dans etmekten anlamam.” Havayı dağıtmak istedim ve başarılı oldum. Yüzünde samimi bir gülümseme belirdi. “Orasını anladım zaten.” Eğlenen ses ile konuştu. Aklıma bombanın patladığı gece geldi. Orada dans etmiştik.

“O kadar kötü müydü ya?” Umursamazca arkama yaslandım. “Kötünün bir iyisi diyelim.” Diye cevap verdi.

“Hiç bilmiyor olamazsın ya, koskoca hayatında hiç bale yapmadın mı? Bir plié, bir relevé bile yok mu hafızanda?” Ayıp bir şeyden bahseder gibi konuya daldı. Gülümsemeden yapamadım. Dediği pozisyonları düşündüm.

“Plié mi? O galiba bizim mahalledeki komşunun köpeğiydi. Minik, kuduz gibi, sürekli bacak ısırırdı.” Bunu, onu güldürmek için söylemiştim. Çünkü güldükçe gözümdeki doluluk azalıyordu. Hayatımda ilk defa biri gülsün diye bir çabaya girdim. Ve başarmıştım. Küçük kısık bir gülüş duydum.

“İnanamıyorum Mihran, o kadar olamaz bence. Dans dünyanın en keyif verici şeyi.” Diye cevap verdi. Gözünün içinde bir ışık gördüm.

“Cidden Yade… Mesela biri “dans eder misin?” dese, önce kapıya bakarım, kaçış yolu açık mı diye. Tabii bunlar Uluğ için geçerli olamıyor maalesef.” Gülüşü daha da arttı ve ben bundan ölümüne zevk aldım. Çiçek açtı, yüzüne bahar geldi.

“Peki biri ‘haydi dans etmezsen dünya yok olacak’ dese?” Konuyu sevmişti neticede onun hayatının bir merkezi danstı. Çok bekletmeden cevap verdim.

“Dünya’nın kaderi benim iki ayağıma kaldıysa, bence zaten hak etti sonunu.” Kahvemden bir yudum alıp diğer elim ile boşver anlamında hava da salladım. Kahkaha sesini duydum, üç kez ardına güldü. Yüzümde yorgun bir tebessüm oldu. Onu güldürmeye çalışırken yorulduğumu sezdim.

“Aman tanrım, seninle bale yapmayı gerçekten denemek istiyorum. Sadece denge için değil, psikolojik dayanıklılığım için de!” Kahkahasının arasında konuşmaya çalıştı.

“Söz veremem ama çok estetik düşerim. Yani öyle cart diye değil, hafif slow-motion… Bir nevi artistik çöküş gibi.” Bu sefer gülüşü yüksek sesli çıkmıştı. Samimi bir iç çekmiştim. Uraz’ın ne halde olduğu aklıma geldi, istemsizce yüzüm düştü.

“Şayet bir gün yeniden baleye dönersem bu cümleyi kesinlikle bir gösterimin ismi yapmalıyım: “Artistik Çöküş: Mihran Uluöz’ün Sahneyle Savaşı.” Bu dediğine gülüşümü tutamamıştım. Bakışlarımız kesiştiğinde yüzümüzde bir solgunluk bir kırıklık belirmişti. O beni anlıyor gibi bakmıştı ben ise yüzü düşsün istemeden göz kırpıştırıyordum. Saçmalığımızı düşündüm.

Sonra birden garip bir şekilde güldük. Sebepsiz, gergin, ama gerçek bir kahkaha. Yade’nin kahkahası, bir pencerenin ilk kez açılması gibiydi. Tozlu ama içten. Benimkisi… İtiraf gibi. Kahvelerimiz azaldıkça kelimeler çoğaldı. İsimlerimizi, annelerimizi, çocukluğumuzu değil; hissettiğimiz şeyleri konuştuk.

Yüzey değil, kırıklarımızı. Birbirimize hiçbir şey ispatlamaya çalışmadan… İstanbul karşımızda uyanıyordu. Ve biz, iki kırık kadın… İlk kez, hiçbir rol oynamadan sadece var olduk. O balkonda… Kahve fincanının buğusu kadar sade, ama bir ömür unutulmayacak bir sabah yaşandı.

Yade duş almaya içeri girmişti. Ben yerimde sandalyenin üzerinde bacaklarımı kendime çekmiş çenemi dizlerimin üzerine yaslamıştım. Uzaklardan gözüken Galata kulesini bir saattir izliyordum. Oradan geçtiğimiz günü düşünüyordum. Bana beyaz Lale sevdiğimi söyledi ardından her sabah beni beyaz lalelerle uyandıracağını söylemişti. Kısmet değilmiş diyebildim…

Masanın üzerindeki telefonu elime aldım. Galeriye girdim ve bomboş olduğunu fark ettim. Onunla birlikte bir fotoğraf aradım fakat bulamadım. İçimi acıttı bu gerçek. Ve kendime söz verdim onunla her fırsatta fotoğraf çekilecektim. Sonra aklıma gelenle acaba dedim... Hiç kullanmadığım bir Instagram hesabım vardı. Hemen ona girmiş ve onun adını aratmıştım. Önce çıkmadı sonra Uluğ M. Köksoy yazdım ve bam karşımdaydı. İkinci isminden haz almıyordu çünkü o ismi koyan annesiydi.

Profilinde ÇEBİ holding yazılan bir şirketin resmi vardı ama burası farklı bir yerdi. Benim gittiğim İstanbul’dakine benzemiyordu. Tüm gönderilerine baktığımda, her şeyin şirketle alakalı bildiriler, gelişmeler ve dünya ekonomisinin gidişatı ile ilgili bilgiler olduğunu gördüm. Bir fotoğraf dahi olsun paylaşmamıştı. Bu duruma şaşırmadım açıkçası. Ondan böyle bir şey beklemek gülünç olurdu zaten. Fakat en çok şaşırdığım ise takipçi sayısıydı; 55.600.000’di bu rakamlar karşısında öylece kalmıştım. İlk zamanlar araştırmıştım. Dünya çapında bir finansör olduğundan haberdardım fakat bu radede bilmiyordum.

Telefonu sabırsızca masanın üzerine fırlattım. Tahammülüm kalmadı, Uluğ’u istiyorum. Şu an ne halde olduğunu aklıma getiremiyorum. Reddediyorum.

Okulum varmış, katilmişim, ailem ne haldedir… Hepsi palavra, aklımın ucundan dahi hiçbiri geçmiyordu. Yaşamalıydı, acı çekmemeliydi. Onu seviyordum ve ona kıyamıyordum. Lütfen daha fazla zarar görmesin diye Tanrı’ya yalvarıyorum.

En büyük zararın benim elimden geleceği ise aslında hayatın bana uyguladığı büyük bir ironiydi.

Sabahın ilk ışıkları, balkonun köşelerinde sinsi sinsi gezinmeye başlamıştı. Göz kapaklarım yarı aralıktı ama beynim çoktan uyanmıştı. Huzursuzluk, önce göğsüme sonra mideme yerleşmişti. Nedensiz bir tedirginlik… Belki de nedensiz değildi.

Banyodan su sesi geliyordu. Yade halen duş alıyordu.

Kapı zili çaldı. Gözüm saate kaydı. Yediyi on iki geçiyordu. Bu saatte kim gelirdi ki? Yavaşça çoraplarımı ayağıma geçirdim. Ayağa kalktığım an Yade banyo kapısından başını uzatmıştı. Saçları köpüklüydü.

“Kapı mı çalındı?” Gözündeki köpükleri silmeye çalışıyordu. Onunla beraber buhar da tüm salonu kaplamaya başlamıştı.

“Evet, birini mi bekliyorsun?” Diye sordum.

“Hayır, Korer’den başka kimse gelmez yanıma.” Korkusu sesine yansımıştı.

Kapıya vardım ve alnımı kapıya yasladım. Dürbünden baktım. Biri vardı. Elinde pizza kutusu. Gözümün alışık olduğu mahalle kuryelerinden biri değildi bu. Gençti. Saçı şapkasının altına sıkışmış, yüzü ifadesiz. Elinde pizza kutusu, ama gözleriyle daire numarasına değil doğrudan kapıya odaklanmıştı.

“Pizza mı sipariş ettin sen?” Sesimi yükselttiğimde zil bir kez daha çaldı.

“Etmedim, hem sabah sabah.” Diye yanıtlamıştım. Biraz heyecan biraz korkuya kapıldım. İçimdeki alarm bir kademe daha yükseldi. Ama yine de kapıyı açtım. Yüzünü net gördüm. Tanımıyordum. Kesinlikle ilk kez görüyordum. Ama o, adımı biliyordu.

Hiç selam vermedi. Sadece kutuyu uzattı.

“Mihran Uluöz?” Adımı ağzından duyduğum an, bir şey koptu içimde. O kadar net söyledi ki… Sanki beni tanıyordu. Sanki beni izlemişti. Ama yüzü tanıdık değildi. Nedensizce aklıma tek bir kişi geldi. Ve bu beni daha da tedirgin etmişti.

“Mihran, kimmiş?” Yade’nin ince sesi yeniden kulağıma yetişti. Kendimi toparlamış karşımdaki adamdan gözümü almadan sesimi yükselttim, Yade duysun diye. Belki kendime yalan söyleyebilirdim ama ona değil.

“Bir karışıklık olmuş, yanlış daireye gelmiş.” Sesimin titremesine engel olamadım. Banyo kapısının kapandığını duyduğumda derin bir nefes aldım.

O sırada, kurye kutuyu geri çekmedi. Diğer elini cebine attı. Parmakları arasında düzgünce katlanmış bir not vardı. Gözlerimi ondan ayıramıyordum. Bir şey söylemeden, o notu yavaşça bana uzattı. Kutunun üzerini işaret eder gibi yaptı, ama elindeki kâğıdı parmaklarıma sıkıştırdı. Parmaklarımız değmedi. Ama ben, dokunmuş gibi ürperdim.

Pizzayı almadım. Gözlerini kırpmadan bana son kez baktı ve döndü. Tek kelime etmeden, basamaklardan inişini duydum. Kapıyı hemen kapattım. Elim sıkıca tuttuğum o notla birlikte öylece durmuştum. Banyodan hâlâ su sesi geliyordu.

Etrafımda birileri beni izliyormuş gibi tedirginlikle izledim her yeri. Korktum. Notu açtım. Tanımadığım bu el yazısı, yine de bir yerimi titretti. Ve Tersiyer’in sesi kulaklarımda yankılandı.

“Güzel saçlı hanımefendi, sizinle bu şekilde iletişime geçmek her ne kadar onur kırıcı olsa da sizi görmek için can attığımı bilmenizi isterim. Can dostum Çebi keyfi gayet yerinde fakat zamanın daraldığını da hatırlatmak da fayda var. Sizi bekliyorum, saat 08.00’de bulunduğunuz evin iki sokak aşağısında olacağım. Yalnız gelin.”

-T.M.M

Yutkundum. Midem kasıldı. Her kelimeyi defalarca okudum. Bu cümle o kadar netti ki, şaka olamazdı. Bu bir çağrı değil, bir uyarıydı.

O son harfler beynimde yankılandı. Tersiyer Margos Matinyan.

Balkona geri çıktım ve aşağı baktım. Kurye, sokağın köşesini dönüyordu. Hiç arkasına bakmadı.

Masanın üzerindeki telefonumu elime almış ve saatime baktım. Yediyi yirmi geçiyordu. Karar zamanı. Ya bir tuzağa yürüyecektim ya da başıma gelecek kötülüğü sessizce bekleyecektim.

Duş sesi hâlâ kesilmemişti.

Yade’yle tanışalı daha birkaç gün olmuştu. Onun sabah rutinini, kaç dakikada saçını kuruttuğunu, banyoda ne kadar oyalandığını bilemezdim. O yüzden her saniye, üzerime doğru koşan bir zaman bombası gibiydi. Bir yandan acele etmeli, diğer yandan hiçbir şeyi belli etmemeliydim.

Bir işe kalkıştım, elbet yeniden karşı karşıya geleceğimin bilincindeydim.

Balkon masasının üzerindeki not defterine uzandım. Kapağı biraz sertti, biraz da gürültüyle açıldı. O an içim buz gibi oldu. Banyoya kulak verdim. Duş hâlâ akıyordu. Bir süre daha orada olacaktı, umuyordum.

Elime geçen ilk kalemi çektim. Yazmaya başladım.

“Yade, kafam bugün biraz karışık. İçim daraldı. Sadece yürümek istiyorum, kısa bir şey. Çok geçmeden döneceğim.”

– Mihran

Yazıyı okudum, sonra bir kez daha okudum. Abartısızdı. Bahane değildi. Gerçekti. Ama eksikti… Çünkü asıl neden, inkârı mümkün olmayan bir karanlıktı.

Notu masanın üzerindeki defterin altına sıkıştırdım bir ucunu görünür kıldım. Uçuşmaması için. Yade banyodan çıktığında hemen fark etsin diye.

Ayak ucumla ilerlemiş, kapının eşiğinde duran ayakkabılarımı sessizce giydim. Kapının kilidini çevirmeden önce bir kez daha arkama baktım. Bu ev, bana geçici bir sığınaktı. Yade, geçici bir dost. Ama Uluğ… O hâlâ yaşıyordu. Ve ben o sesi, hiçbir yere bırakmadan takip edecektim.

Kapının kilidini döndürdüm. Gıcırtı yapmasın diye kolu hafifçe tuttum, kapıyı milim milim açtım. Koridora çıktım. Ayaklarım, kendiliğinden binadan inmeye başladı. Kalbimse, hâlâ içeriye bakıyordu.

Kapı kapanmadan önce son bir kez kulağımı eğdim. Duş sesi hâlâ akıyordu. Derin bir nefes aldım.

Hâlâ vaktim vardı.

07.25

Apartmanın kapısını çektiğimde içerideki sıcaklıkla dışarıdaki İstanbul sabahının serinliği çarpıştı. İçimde kopan fırtına, yüzümdeki ifadesizliğe sığamıyordu. Ayaklarım yavaşça sokağın taşlarına basarken, her adımda bir çöküş hissediyordum. Ama bu çöküş sessizdi. Bağıra bağıra değil, susarak dağılmanın şekliydi bu.

Solumdan güneş, apartman duvarlarının üzerinden ince bir çizgi gibi süzülüyordu. Elim pantolonumun cebindeydi ve o not hâlâ oradaydı. Tersiyer’in notu. İnce, ama ağır. On gramlık bir kâğıdın, tonlarca karar barındırabilmesi garipti.

İki sokak. Sadece iki sokak aşağısıydı. Ama ben o iki sokakta yirmi yıl yaşlandım sanki. Gözlerimi yere dikmiştim. Etrafıma bakmaktan korkuyordum. Çünkü dış dünyaya baksaydım… Belki bir çiçekçiye, belki bir çöpe takılırdı gözüm. Belki bir çocuk sesi gelirdi sokaktan. Ve ben, içimdeki karanlıkla onların masumiyetine ihanet ettiğimi daha çok hissederdim.

Ama yürüdüm.

Dediği yere geldim, erken varmıştım. Bekleyeceğimi düşünürken mahalleye tezat bir aracın park halinde durmuş olduğunu görmemle acaba mı dedim?

Mat siyah, camsız gibi görünen camları olan, metalik bir sessizlik taşıyan o araç. Lümizin tarzıydı. Lüx müydü? Evet. Ama içinde bir mezar kadar sessiz ve soğuk bir şey saklıyordu. Gösterişin üstünde bir şaşaya sahipti.

Direksiyonun başında biri vardı. Cam sonuna kadar açıktı. Kestane tonlarında kısa saçlı, yüzünü ancak silüetinden ayırt edebileceğim bir adam. Kıpırdamıyordu. Gözlerini dikmişti bana. Sanki beni benden önce biliyordu.

Otomatik kapı yavaşça açılırken ben ise kendime lanetler okuyordum. Her adımım ihanetin sıcak kollarını bana açıyordu.

Gördüm.

Yine aynı karanlığı ile ayak ayak üzerine atmış ve yine yüzünün bir kısmı görünecek bir biçimde bana bakıyordu. Üzerinde kahverengi tonlarına ait bir takım vardı. Yaz, kış farketmeksizin palto giyordu. Eski dönem tarzına sahipti.

Ayaklarım birden ağırlaştı. Sanki kaldırımın altına çekiliyordum. Ama durmadım. Onun beni beklediği gerçeğiyle yüzleşmem gerekiyordu. Çünkü bu buluşma bir seçim değildi. Bir zorunluluktu. Bir tehdit. Bir umut kırıntısı.

Ve belki…

Uluğ’un son nefesiydi.

Arabayla aramdaki mesafe beş adıma düşmüştü. İçimden bir ses “dön” dedi. “Yade’ye git, yatağa kıvrıl, her şeyi unut.”

“Adımını attığında dönemezsin artık.” İçimdeki ses son gücü ile bağırdı. Ama ben çoktan o sesi susturmayı öğrenmiştim.

Ama başka bir ses, daha tanıdık, daha boğuk, daha acımasız; “Uluğ hâlâ hayatta. Ve bu, onun nefesini tutmuş son anı olabilir.”

Dudakları kıpırdamadı ama bakışı her şeyi söyledi. Titrek bir nefes verdim. Cadeden bir simit satan seyyar satıcının sesi yankılanıyordu.

Her şeyi bastırmış beni bekleyen araca adımımı attım. İçeri girer girmez ağır bir deri kokusu ve pahalı bir parfüm çarptı yüzüme. Gözüm ilk önce ön koltuğa takıldı. Direksiyonda gözlüklü bir adam vardı. Sanki arabayı değil, beni izliyordu. Yanında ise bir koruma oturuyordu. Elini dizlerinde kavuşturmuştu, ama her an bir şey fırlatacakmış gibi tetikteydi.

Gözümü ön koltuktan arka tarafa kaydırdım. Bir sahne… bir tiyatro sahnesi gibi. Solda Tersiyer’in kızı Eva oturuyordu. Bacaklarının üstünde açık bir kitap. Sayfayı çevirmiyor. Göz ucuyla bana baktı, sonra bakışlarını kaçırdı.

Hemen yanında ise Tersiyer’in kardeşi Aaron Matinyan vardı. Uzun bacaklarını önüne uzatmış, parmaklarını dizine tempo yapar gibi tıklatıyor. Siyah bir tişört üzerine ise simsiyah bir deri ceket. O kadar netti ki… Ama bir o kadar da bulanık.

Ve tam karşımda… O, Tersiyer.

Göz hizamda. Bana bakıyor. Ama nasıl bir bakış… Sanki her bir atomumu söküp dizdi karşısına. İçimden geçen her düşünceyi sıraya koyup okuyacak gibi.

“Sizi görmek güneşin doğuşu gibi, sabahlar daha bir anlamlı.” Sesi öyle sakindi ki… Ürkütücüydü. Birkaç saniye sadece baktım. Başımı dik tuttum. Bu insanlar korkunun neye benzediğini iyi bilir. Zayıflık gösteremezdim.

“Kendi isteğim ile gelmedim,” dedim. “Mecburiyet.” Diye devam ettim. Onun bu nezaketi aslında tam anlamı ile bir kıyametti. Mizacı bu şekildeydi, bir tuzaktı.

Köşede Eva’nın parmakları sayfanın köşesinde durmuştu, çevirmemişti. Aaron artık dizini tıklatmıyordu. Sol elim telefonumu daha bir sardı.

Hepsi… Çok sessizdi.

Gözleri dudağıma, sonra gözlerime döndü. Bu hareketine kaş çattım. O ise tüm yüzüme en ayrıntılı bir biçimde inceliyordu. Geriye yaslandı. Konuşmadan önce sanki içinden binlerce kez prova etmiş gibi, çok kontrollü konuştu.

“Uluğ’u seviyor musun?” Soru öylece arabanın içini keskin bir bıçak gibi kesti. Ne Aaron ne Eva ne de ön koltuktaki adam kımıldadı.

Bu sessizlik… Planlıydı. Yutkundum. Cevap versem de vermesem de kurşun etkisi yapacaktı biliyordum.

“Bu seni ne ilgilendirir?” dedim. Ama sesim düşündüğümden daha yumuşak çıkmıştı. Tersiyer’in gülümsemesi büyüdü ama gözleri gülmüyordu.

“Ah, demek ki evet,” dedi. Başımı çevirdim. Gözlerimi camdan dışarı diktim ama Tersiyer’in sesi hâlâ kulaklarımın içindeydi. Sıkıldım. Kaçmak istiyordum.

“Bak, Mihran,” dedi usulca. “Ben hep sana çıplaktım bir anlaşma yaptık. Senden de aynı şeffaflığı bekliyorum.” Diye devam etti. Hiddetle ona döndüm.

“Biz hiçbir bok yapmadık. Sen konuştun, sen tehditlerini savurdun ben sadece sustum.” İçimde volkan misali taşmayı bekleyen bir öfke yatıyordu. Gözümün içi cayır cayır yanıyordu. Bu adamla her göz göze gelişim Uluğ’a ihanetti. Kafama sıkmak istiyorum.

“Reddetmedin, inkâr etmedin. Kabüllendiniz güzel hanımefendi. Ben size seçenekler sundum ve siz boyun eğdiniz. Keza eğmeliydiniz de…” Nezaketi bir cellat misali kulağımın arkasını üflüyordu. Tüm kinimle ona baktım. Parmaklarımı oturduğum koltuğa geçirdim. Ve dişlerimi gıcırdattım.

“Ne istediğini anlamıyorum!” Zor çıkmıştı bu sözler. Çünkü boynumu sıkan bir el vardı sanki. Bu nefes almama bile engel oluyordu. Gülümsedi. Ve ben karşımda duran bu adamı öldürmek istedim.

“Basit aslında, sen benim istediklerimi elime vereceksin bende sen açıklamadığın takdirde o gece olanları kimseye anlatmayacağım. Tabii aileninde hayat güvencesi olacağım.” Öyle sakin ve öyle uysal bir tonda söylüyordu ki saf olsam masum olduğuna kanacağım.

“Ne istiyorsun?” Nefes vermiş sıkkın bir tonla soludum. Arkasına yaslandı ve bacağını diğer bacağının üzerine doğru attı.

“Uluğ son zamanlarda bazı insanlarla fazlaca zaman geçiriyor. Yabancı yüzler… Bazıları diplomatik, bazıları değil. Onun etrafında dolanan kuşların hepsinin tüy sayısını bile öğrenmem gerek.” Sesini düşürdü ama etkisi büyüdü.

“Eğer şimdiye kadar böyle birini görmediysen sorun değil. Ama bu saatten sonra…” Parmağını kendi bacağına temkinliye bastırdı.

“Etrafındaki her gölgeyi, her nefesi, her fısıltıyı bana bildireceksin. Uçan kuş bile olsa. Gölgesi yere düşmeden önce ben o kanadı tanımalıyım.” Tüm bu sözleri öyle kibar bir edayla söylemişti ki, neredeyse nezaketle tehdit edilmeyi kabul etmek istedim.

Ama gözüm onun gözlerine değdiğinde… orada kocaman, dipsiz, karanlık bir uçurum gördüm.

“Neden ben?” dedim. Tersiyer başını yana eğdi.

“Çünkü Uluğ ilk defa birine inanıyor. Ve… Çünkü artık, sen onun zaafısın.” Gözümden kaçmayan bir dokunuşla yüzüme baktı. “Ve zaaflar… İşte en güzel zaferler onlardan doğar, değil mi?” Bu adam Uluğ’u öldürmek istemiyordu. Ona güvenenleri, inananları, sevenleri tek tek paramparça etmek istiyordu. Önce içeriden çökertip sonra ayakta kalan her şeyi seyretmek istiyordu.

Ve ben…

Ben o tuzağın tam ortasındaydım.

“İşkence çekiyor, neden yapıyorsun bunu? Madem anlaşma yapıyoruz onu serbest bıraksınlar bende ne istiyorsan eline veriyim!” Diye direttim. Güçlü olmak için büyük bir mücadele sergiliyordum. Çok keskin bir tebessüm sunmuştu bana.

“Ben kendimi sana anlatamadım galiba güzel saçlı hanımefendi. Biz değil ben bir anlaşma yapıyorum; uyup uymamak senin tercihin.” Sesi oldukça nazik çıkmıştı. Stresle Aaron Matinyan’a baktığımda camdan dışarı izlediğini gördüm. Kızı Eva ise başını eğmiş elindeki kitabı okuyordu. Kitabın ismi, Otranto Şatosu.

“Uymuyorum desem mesela?” İnatla soludum. Şapkasının kapattığı yanmış yüzünü göstermek istercesine yana yatırmıştı başını. O korkunç yüzü gün yüzüne çıktığında nefesimi tutum.

“Bekleyelim, izleyelim, görelim güzel mi güzel hanımefendi.” Sessiz tok ve kalın bir sesle mırıldandı. Korkmadım ama tedirgin olmuştum. Sustum, öylece sustum. Bakışlarım ayak tabanlarımdaydı.

“Çebi bir şekilde oradan sağ çıkacak. O çıkmadan istediğim birkaç evrak var. Onları bana ulaştırmalısınız hanımefendi.” Diye devam etti. Usulca başımı kaldırdım.

“Nasıl alacağım?” Saçma bir soru sordum. Yeniden o yüzünü kapattı.

“Maalesef orası benim ilgi alanım dışında.” Diye gülümsemişti. Ağzımı aralamış ve gözlerimi belertircesine karşımdaki insan görümlü yaratığa en iğrenç bakışlalarımı yollamıştım. Hızlı hızlı nefes almaktan göğsüm patlayacaktı.

“Koordinasyon merkezlerinin belirlendiği, güzergâh yollarını bildiren ve bunların başındaki isimleri istiyorum. Şu an için merak ettiğim tek bir ülke var o da Rusya; ona göre ararsın dosyayı.” Dip notunu da eklemeyi unutmamıştı. Uzun bir süre onu izledim.

“Her ne yaparsan yap Uluğ yansa bile beraberinde seni götürmeden küle dönmez Tersiyer.” Bakışlarım soğuktu sözlerim ise hiçbir duygu barındırmıyordu. Beni sıkıştırmış olabilir ama bu ona boyun eğeceğim anlamına gelmiyordu. Yüzünün donuklaştığına şahit oldum.

“Sen Uluğ’dan çok kendini düşün, kim bilir belkide ölümün sevdiğin adamın elinden olur. Ve kim bilir kader ya, kardeşini öldürdüğün gibi aileninde ölüm sebebi sen olursun, olur musun Mihran?” Yine bıçağı batırmaktan geri durmamıştı. Sertçe gözümü kapattım. Duymaya tahammülüm yoktu. Bir son olacaktı ve bu sonun mutlu bitmesi şeytanın yeniden melek olması kadar imkansızdı.

“O…” Kelimeler bir zincir gibi birbirine düğümlenmişti. “O, dosyalar eline geçtiğinde ne olacak?” Aklımda gezinen tek şey Uluğ bu işten en az hasarla nasıl çıkar? Evet ihanet edecektim ama sadece beni kaybedecekti, her şeyini kaybetmesine göz yumamazdım. Yüzünde huzur dolu bir tebessüm belirdi. Huzur mecazi anlamdaydı. Yoksa şeytanın tekiydi.

“Hayatında unutamayacağı anıları arasına girecek bir gün yaşatacağım sevgili sevgiline.” Sesi pürüzsüz fakat kısıktı. Gizemli bir hava yaymak istediğini anlamıştım.

“Yirmi dört saat içerisinde o dosya elimde olacak yoksa Uluğ o işkence masasından sağ çıkmayacak.” Bu sözleri beni öfkelendirmişti. Tüm kinimle ona baktım.

“Onu öldüremezsin, bunu istemediğini biliyorum.” Hiddetle bağırdım. Tümden yeniden beni süzmeye koyuldu. Yabancı olmasına rağmen Türkçesi akıcıydı.

“Kendi çıkarım uğruna oğlumu boğmuşum, Çebi kim?” Çenesini kaldırarak yapacağına dair dik duruş sergiliyordu. Bu söylemine ağzım bir karış açılmıştı. Yan gözle kızı Eva’ya baktığımda babasına bayık gözlerle baktığını farkettim.

“Ailemle, Uluğ’la, o kara geceyle beni tehdit ediyorsun. Hiç mi hesap etmiyorsun, bu kadar sıkışmış biri belki de gelir bana ihanet eder diye?” Diye soludum.

“Tercihler hanımefendi, tercihler.” Mırıldandı. Yutkunmuş ve dudaklarını yallamıştı. Yanmış kısmında kalan dudağının bir kenarı da yanmıştı. Yüzümü buruşturmamak için kendimi kasıyordum. “Yaşam çizgimizi belirleyen en büyük etkendir. Uzun, çok uzun bir yoldan geldim. Artık genç değilim, intikam istiyorum. Bana yaşatılanların bir bedeli olmalı… Demek istediğim, bana edeceğiniz ihanet o mutlak sonu getirecek.” Kelimeleri yumuşaktı fakat anlamları bir balyoz etkisi yaratacak türdendi.

“Yapma, dediğin gibi genç değilsin yapma. Problem ne bilmiyorum ama ben Uluğ’a ihanet etsem dahi ona yönelteceğin her kurşun ilk bana isabet edecek. Çünkü daima önünde duracağım.” Yorgunluğuma rağmen güçlü olmaya çalıştım. İçimdekileri söyledim. Gözünde ilk kez farklı bir duygu görmüştüm. Uzun çok uzun bir süre gözlerinde takılı kaldı. Yutkunduğunu işittim.

“Bir karım vardı; senin gibi tapacağım türden. Sevgilin onu benden aldı, söylesene güzel kadın bana yaşattığını ona yaşatsam yaşayabilir mi?” İlk defa sesi öfkeli çıkmıştı. Bunca zaman ilk defa bir duygusunu gördüm. İşte bu hikâyeyi bilmiyordum. Albay eksik anlatmıştı peki neden? Ne olduğunu bilmedim ama korktum. Karısının başına bir iş gelmişti ve aynı şeyi bana yapacağından bahsediyordu, kim olsa ürkerdi.

“Ama korkma, ben onun bir gün değil her saniye ölmesini istiyorum. Ölmek için ayaklarıma kapanacak ama asla son nefesini veremeyecek hanımefendi.” Sesi yine kısılmıştı.

Bir şey diyemedim bu sondu, sözcükler tükenmişti. O söyleyeceklerini söylemişti ben ise sessiz kalmıştım. Ne desem faydasızdı bir oyun kurulmuştu ve ben oyuncuydum. Elim kolum bağlıydı. Yüzüne baktım başını cama yaslamış ve bana bakıyordu, bakışları rahatsızlık derecesinde sinirlerimi bozuyordu. Dudaklarında ise o çelik gibi gülümseme vardı ama bu kez daha sessiz, daha nihaiydi.

Sanki her şey bitmişti. Ben, çoktan kararımı vermişim de onun sadece son noktayı koyması kalmış gibi. Ansızın parmağını şıklattı. Şöför düğmeye basmış ve otomatik kapı yeniden yavaşça açılmaya başlamıştı. Bu konuşma bitti demek oluyordu. Kalkacağım esnada sesini işittim.

“Mihran?” İsmimden nefret etmiştim. Değiştirmem gerekiyordu. “Çebi’ye ihanet etmek… Bazen bir seçim değildir.” Gözleri, içimi sıyırıp geçen bir neşter gibi donuktu. Bu sözlerine kaş çattım. Ne zırvalıyor diye yüzüne baktım.

“Bazen sadece… Hayatta kalmanın diğer adıdır.” İşte bu son cümle. Bir bıçak gibi geldi. Saplandı. Ve ben fark ettim, o bıçak hiç çekilmeyecekti. Kapı sonuna kadar açıldı. Koruma başını eğdi.

Aracın içindeki gölgeler üzerime çökmeden, kendimi dışarı attım. Adımlarımı sokak taşları yutuyordu. Hava, sabahın en silik saatlerinden biriydi. Ne sıcak ne soğuk. Sanki dünya da bir karar verememişti. Donsun mu, yansın mı? İçimdeki her şey bir anda kabardı. Tersiyer’in sesi zihnimin içinde yankılanıyordu.

“Ve zaaflar… İşte en güzel zaferler onlardan doğar, değil mi?”

Gözlerimi kapattım. O anda Uluğ’un bana baktığı anlar düştü aklıma. O suskun, kırık, ama hep güvenle dolu gözler. Ben ne yapıyordum? Onu sırtından vuracaktım.

Ellerimle… Onu yok etmeye yardım edecektim.

Eve doğru yürürken ayaklarım yavaşladı. Artık dizlerime kadar inmişti o suçluluk. Gökyüzüne baktım. Hiçbir şey demedi. O da benim gibi susuyordu. Ve sonunda… Omuzlarım titredi. Önce sessizce. Sonra… Tüm gücümle. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.

Sokağın bir köşesinde, kimsenin olmadığı bir anda, içimdeki tüm masumiyetin bir daha dönmemek üzere öldüğünü hissettim. Bir ihaneti sırtlamış, bir aşkı celladıyla paylaşmıştım. Ve içimden geçen tek cümle şuydu; “Beni affetme, Uluğ… Çünkü ben kendimi asla affetmeyeceğim.”

Sokağın köşesinden döndüğümde, ayaklarım hâlâ titriyordu. Gözyaşlarım kurumuştu ama boğazımdaki yumru hâlâ yerli yerindeydi. Sanki biri içime beton dökmüştü ve nefes almak artık bir lükstü.

Yade’nin apartmanı karşıma çıkınca derin bir nefes aldım. Ama tam binanın önüne geldiğimde… Donup kaldım. Kapının önünde biri dikiliyordu. Ve uzağında biri daha.

İkisi. Uraz ve Korer.

Korer’in elleri cebindeydi ama yüzü gerilmişti, beni görür görmez kaşları çatıldı. Uraz ise olduğu yerde bir adım öne çıktı. Yüzüme öyle bir bakış fırlattı ki, ruhumun duvarları çatladı. Avuç içim terlemeye başladı. Stresle pantolonuma sürttüm. Derin nefes alarak kaldırımda yola inmiş ve sol kaldırıma çıkarak onlara doğru ilerledim. İçimde fırtınalar kopmaya başlamıştı. Sakin olmalıydım. Temkinli kalmalıydım.

Korer öne atıldı, “Mihran… Hayırdır, ne iş?” Gözlerini kısmış tümden beni incelemişti. Uraz oldukça yorgun görünüyordu fakat bu bile bana karşı merakına engel değildi.

“Biraz bunaldım, yürümek istedim.” Bayık bakışlarım iyi olmadığımı açıklıyordu.

“Ağladın mı sen?” Uraz şüpheli sesi ile konuşmaya dahil oldu. “Yo, sadece uyuyamadım.” Diye geçiştirdim. Her ikiside bana kuşku içerisinde bakıyordu.

Uraz’ın sesi daha keskin geldi. “Neyine güvenerek dışarı çıktın Mihran?” Uraz dişlerini birbirine bastırarak konuştu. Bu söylemine kaşlarımı çattım.

“Anlamadım?” Bocalamış bir yüzle ona baktım. “Her yer cehennem alanı sen gelmiş bunaldım diyorsun. Götümüzden kan akıyor ama küçük hanım bunaldığı için şikâyet ediyor.” Öfkesini dizginlemeye çalışıyor ama başarılı olamıyordu. Tam konuşacağım esnada Korer atladı.

“Doğru, başına bir şey gelse biz nasıl bunun hesabını Uluğ’a veririz. Yüzüne bakamayız Mihran, o öğrenmeden kendi kafamıza sıkarız! Böyle pervasızca davranamazsın!” Hiddetle bağırdı. Etrafta bulunan insanlar merakla dönüp baktılar. Bazıları pencereye çıkmıştı.

“Tek başıma yürüyemeyecek miyim? Kafayı yememe ramak kaldı, hiç mi anlamıyorsunuz beni!” Ayakta bile zor duruyordum.

“Ulan, sevgilin işkence görüyor senin derdin yürümek öyle mi? Mihran ben böyle işi sikeyim!” Uraz her zamanki öfkesini üzerinde taşıyordu. Uraz’ın dibine yetişmiş ve dudaklarını kemirmiştim.

“O yüzden deliriyorum ya, Uluğ 44 saattir işkence görüyor Uraz. Herkes bekliyor, herkes susuyor, herkes duruyor. Ne uğruna bu işkence ve neden sadece o acı çekiyor? Bunları düşünürken kafayı yiyorum, söylesene ben nasıl yerimde duruyum!”

“Gücün var mı onu kurtarmaya? Biz bu halde oturmuş bekliyoruz, senin ne hadine, böyle dengesizce davranırsan başımıza daha büyük bir iş açarsın!” Korer atlamış sinirle solumuştu. Her ikisi de çok yakınımda duruyorlardı. Gözlerimin dolmasına mâni olamadım. Dünya karardı sandım ama sertçe kendime gelerek gözümü kapattım.

Kelimelerim boğazıma dizildi. Kalbim hâlâ Tersiyer’in sözlerinden dökülüyordu ama toparlandım.

“Sadece… biraz yürümek istedim,” dedim. Son gücümle mırıldandım. Korer’in gözleri hâlâ kuşkuyla üzerimdeydi ama daha fazlasını sormadı.

“Ne o dokunulmazlığına mı güvendin? Ama bak bu, sana herkesin dokunamayacağı anlamına gelmez.” Hiddetle yine acımasızca sözlerini savurdu. Bu dediğine şaşkınlıkla baktım. Herkes bana istediğini söylüyordu, tehdit ediyorlar aşağılıyorlar ve küçük görüyorlardı.

Uluğ, beni bana bıraktığında, içimde bir şey sustu. Sanki dünyada sesin dışında her şey gereksizdi. Şimdi her şey bağırıyor ama sen yoksun.

Duy beni, nerdesin?

Sana olan sevgimle savaşıyorum her gün. Ama ne kadar kazansam da sonunda hep sen galip geliyorsun.

“Dokunulmazlık mı? Ben bu dünya da tek birine güvendim o da şimdi benden çok uzakta.” diye soludum.

Özledim, kendimden nefret ediyorum.

Her ikisinin gözünden o şüphe kırıntısı azalmamıştı. Korer cevap vereceği esnada apartmanın kapısı gıcırdadı. Arkamı döndüm. Yade.

Saçlarını havluya sarmış üzerinde ise beyaz askılı kısa bir elbise vardı. Adeta gökten düşmüş bir melek gibiydi. Gözleri beni gördü, sonra Uraz’ı.

O an, o birkaç saniye…

Zaman bir kartpostal gibi dondu. Uraz’la göz göze geldiler. O bakış… Öfke değildi sadece.

Acıydı.

Yarım kalmış, asla geçmeyecek, sığamayan bir acı. Yade’nin gözlerinde Uraz’a ait bir geçmiş, Uraz’ın gözlerinde ise hâlâ yara gibi duran bir aşk vardı.

Kimse konuşmadı. Uraz başını eğdi. Yade’ye öfkeli bakan gözler ilk defa acıyla bütünleşmişti. Utançın kırıntılarının var olduğunu gördüm.

“Niye kapının önünde dikiliyorsunuz, bir sorun mu oldu?” Yade kısık ve çatlamış sesi ile konuşmaya çalıştı. Uraz arabasının kaputuna yaslandı. Başı yerdeydi. Yade hep hasretle baktığı Uraz’a artık bakmıyordu. Yemin etmiş gibiydi.

“Mihran’ı almaya geldik. Sen üşütme geç içeri istersen.” Korer az önceki o öfkeli halini bir kenara atmış ve sesini yumuşatmıştı. Nereye diye bile soramadım, öylece sustum. Yade bana baktı, bakışlarının canlandığını gördüm.

“Kahvaltı hazırlamıştım, birlikte ederiz diye düşündüm.” Diye mırıldandı. Uraz eğdiği başını yavaşça titrek nefesle kaldırdı. Yade’ye öyle baktı ki, sevdiği kadına kıyamayan bir adamın baktığı gibi.

“S-söz gece geri getiririm yarın sabah edersiniz.” Korer ilk defa kekelemişti. Sanki Yade ilk kez ondan bir şey istemiş gibiydi. Yade tuhaf bir yüze bürünmüş ve bana bakmıştı.

“Görüşmek üzere.” Demiş ve arkasına dönmüştü. Uraz’a bakmadı ama Uraz gözlerini kırpmadan onda kalmıştı. Arkasına döndüğünde yaslandığı yerden dikleşmiş adım atacak gibi olmuştu. Ama bir şey buna engel olmuştu. Yade apartman kapısını kapattığında Uraz yüzünü sıvazlamış ve araba tekerine bir tekme atmıştı.

“Ne o, istediğin oldu işte. Artık o da senden nefret ediyor. Niye canın sıkıldı kardeşim?” Korer huysuz sesi ile soludu. Uraz ise en korkunç yüzüyle baktı.

“Sikerim senin soyunu, kapa o çeneni.” Yüzü öfkeden morarmıştı.

Korer ağız dolusu küfredip bana döndü. “Toplantı için hazırlanalım, yola çıkacağız.” Demişti. Bir şey dememiş, onaylar bir biçimde mırıldanmıştım.

Sonra arabaya binmiştik. Şöför koltuğunda Korer yanında Uraz ve arka da ben vardım. Nereye diye bile sormadım, başımı cama yaslamış öylece yolu izledim. Ama içimde…

Bir yangın başlamıştı. Ve onu kimse söndüremezdi. Uluğ, yanmama sebep olan adam.

Artık evimin bir çift yeşilde olduğunu anladım. Evet anladım, bu farkındalık hem hüzün hem de mutluluk verdi. Bir yaş düştü gözümden sanki bıçak saplamışlar gibi canım yandı.

Ev göründü, sertçe gözümü yumdum. Hayır kabul edemiyordum, bu eve tek Uluğ’la girmeliydim. Tüm sesler susmuştu. Araç durdu fakat benim cesaretim yoktu gözümü açmaya. Kapımın açıldığını duydum ama ben kendimi toparlayamıyorum.

“Hadi Mihran,” Korer’in sesini duydum, genzime kaçan çığlığı üstün bir güçle bastırdım. Tersiyer’in tehditleri, o dosyadaki Herbert Roy’un ölümü, Uluğ’un boş yere acı çekişi üzerime çullanmıştı. Bir şey yapmalı, bir tepki vermeliydim. Böyle acizce durmak artık canıma tak etmişti. Ya herkesi yakmalı ya da körü körüne kendimi o ateşe atmalıydım.

Gözümü açtım. Kimseye bakmadan arabadan indim. İndiğim gibi Fuat ile Arif yanı başımda belirdi. Her ikisi de berbat bir durumdaydılar. Saçları başları dağınık, üzerlerindeki takım elbiseler halen değişmemişti. Fuat bana endişeyle bakıyordu ama Arif’in öfkesi göğsünü kabartmıştı. Nefes alışverişlerinden bunu anlamak mümkündü.

Kelimelerin bir şeyi ifade etmediği bir zaman dilimi…

Uraz’ın adımlarını takip ettim. Başım yerde, başka nerede olabilirdi ki zaten? Ait olduğu yer… Adımları yavaşlıyor ama beynimin içindeki sesler giderek artıyordu. Bu eve girmek istemiyorum. Hayır, istemiyorum. Arkama baktım, kaçabilirmişim gibi. Yapabilirmişim gibi.

Usulca bahçenin her bir köşesine baktım. Yabancı, burasını tanımıyordum. Bu eve benim ilk gelişimdi, hiç geldiğimi anımsamıyorum.

Kapının önünde durmuş, Uraz sertçe kapıyı çalmıştı. Birkaç dakika sonra kapı açıldı. Aysel abla bitap bir halde karşımızda durdu. Beni gördüğü an hıçkırığına mani olamamış ve beni kendine çekmişti. Benden kısaydı ama sanki bir anda devleşmişti. Put kesilmiştim, hissiz kalpsiz birine döndüm.

Kimseye sığınmak istemiyorum… Yuvamı ateşe vermişler.

Benden bir karşılık bulmayınca uzaklaşmıştı. Bakışları değişmiş ve anlamaya çalışmak istercesine yüzüme baktı. Donuktum. Uraz ile Korer bir şey demeden içeri girdiklerini görünce onları takip ettim.

Hangi evrede olduğumu bilmiyorum; bencilliğim önümde eğilmiş bana yalvarıyordu. Ama ben artık yakmak değil cayır cayır yanmak istiyorum. Evet onun uğrunda. Mühim değil artık ne gelecek ne de mutluluk üstü kalsın.

Bu ev… Uluğ’un bana ilk kez gülümsediği, yalnız olmadığımı hissettirdiği ve aynı zamanda beni param parça dağladığı yerdi. Şimdi ise duvarları soğuk, havası yargı dolu. Korer ve Uraz yanımda. Adımlarımız senkronize, ama içimdeki nabız hiçbir ritme uymuyor.

Adımlarımız salonun girişinde durduğunda keskin bir sessizlik yükseldi. Kanepelerin üzerinde oturanlara en soğuk bakışlarımı gönderdim. Herbirine karşı hiçbir şey hissetmediğini farkettim. Ama onlarda bu durum farklıydı. Ne Zafer Usta’nın sesi ne de Mert’in yersiz bir sözü. Herkes içeriye adım attığımızı gördü. Ama hiçbiri ayağa kalkmadı.

Gözüm önce Zafer Usta’ya gitti. Yılların yüzüne çizdiği kırışıklar, hâlâ Uluğ’a duyduğu sevgiyi saklayamıyordu. Ama korku, sevgiyi esir almıştı.

“Hoş geldiniz,” dedi Zafer usta. Ama sanki sadece Uraz ve Korer’eydi o söz. Beni görmedi. Ya da görmemeye yeminliydi. Usulca evin her köşesine baktım. Onunla yaşadıklarımızı düşündüm. Gözüm kimseyi görmüyordu.

Ev, geçmişin yankılarını saklayan bir tabut gibiydi. Sessizdi ama sessizliğin içinde boğuluyordum. Uluğ’un adımları bu taş zeminde yürümemiş miydi? Onun kokusu hâlâ duvarlara sinmemiş miydi?

Korer yanımda dururken, Uraz bir adım gerimdeydi. Her ikisi de sessizdi ama adımlarının ardında bana ait bir kararlılık hissediyordum. Onların sessizliği, bu evde benim varlığımı kabul ettiriyordu.

Merve beni gördüğü an başını hızla çevirdi. Korcan ise gözlerini benden kaçırmadı bile. Bakışları; tiksinti değil, ama ezilmişlik… bastırılmış bir hayal kırıklığı gibiydi.

Merve konuşmak için can atıyordu, belli. Ve o ilk cümle, tüm zehrini saklamadan geldi. “Size artık inanamıyorum!” diye bir sitemde bulundu. Gözlerinde ne nefret vardı ne öfke. Sadece tarifsiz bir hayal kırıklığı. Boğazını sıkmayan ama nefes aldırmayan cinsinden.

“Boş konuşma Merve, Mihran üzerini değiştirecek ve çıkacağız.” Korer öfkesini göstermede geri durmadı.

“Çıkacağız? Ne güzel bir grup oldunuz siz öyle?” Yüzü morarmıştı.

“Mihran’ın orada ne işi olur oğlum?” Zafer Usta kaşlarını çatmış ve usulca ayağa kalkmıştı.

“Öyle gerekiyor.” Korer katı ve sertti. Zafer Ustanın bakışları Uraz’a kaydı. Fakat Uraz başını eğmiş sık sık nefesler alıyordu. Düşündüm. Bunca zamandır inandığı sırtını yasladığı adamın arkasından iş çeviriliyordu ve o da buna dahil olmuştu. Yaşadıkları can sıkıcıydı.

“Uraz anlat neler dönüyor? Uluğ’un dokunulmazı geliyor demiş Korer, tüm masa üyeleri endişeli… Clark ailesi İstanbul’a geldi; bu dokunulmazda kimin nesi bakalım diyorlar.” Hiddetle soludu. Ama Uraz hareket dahi etmedi. Öylece yere baktı. Mert ayağa kalktı ve gözlerini kısarak Uraz’a baktı. Şüphelenmişti. Ve Korer bunu farketti.

“Zamanında nasıl sağır kör olduysanız bundan sonra da öyle ol Zafer Usta, ben kardeşimi kimseye yedirmem. Ne gerekiyorsa onu yapacağım. Kim geliyorsa da hodri meydan evelallah buradayız.” Korer’in sözleri ile tüm bakışlar ona yöneldi.

“Öyle mi ama dikkat et yine seni maşa niyetine kullanmasınlar delikanlı.” Zafer Usta ilk defa duygularını belli edecek bir mizaca girmişti. Uraz kaşlarını çatarak başını kaldırdı ve ellerini yumruk haline getirdi. Ardından kardeşleri bildiği kişilere baktı. Yabancı gibi. Korer konuşacağı esnada Uraz kolunu tutu.

“Ne o yaptıklarımız sana gülünç mü geliyor Usta? Hani çocuklarınız ya, bir baba oğlu kan kusarken kahve içer mi?” Sehpanın üzerindeki kahve fincanlarını işaret ederek konuştu. Fark etmedim. Üç kahve bardağı vardı ama onlar dört kişilerdi. Her birine baktığımda Mert’in kanepeye sindiğini başını iki elinin arasına aldığını gördüm. Ve o kişinin kim olduğunu anlamış oldum.

Korcan, omzunu yasladığı duvardan uzaklaştı. “Ya bırak Allah aşkına, madem öyle çok düşünüyorsun Uluğ’u sen neyi bekliyorsun şimdiye kadar?” Tüm kini dilinden dökülmüştü. Öyle bir hale gelmişler ki aralarında uçurumlar vardı. Uraz cevap vereceği esnada Merve ayaklanmış ve bir adım atmıştı.

“Boş versene Korcan bize laf ediyor ama onun sadakati sadece üç ay, baksana Tolga’nın potansiyel katiline nasılda kol kanat geriyor?” Ellerini yumruk yapmış Uraz’a saldırmamak için kendini zor tutuyordu. Uraz ise oldukça sakin görünüyordu. Hatta ilk defa böyle uysal görüyorum.

“Merve son düzlükteyiz biliyor musun? Bu yolda birilerimiz ölecek ve ben seni hep kötü anımsıyacağım.” Diye bir itirafta bulundu. Yüzü donuklaştı kirpik dipleri titredi.

“Haksızlık ediyorsun bana Uraz.” Hayalkırıklığı tüm teninde anbean belli oluyordu.

“Etmiyorum Merve, hem Korcan’ı hem Mert’i kanatların altına almışsın. İstediğin olmadığı an uzaklaşıyorsun ve beraberinde onları da sürüklüyorsun. Beni, Korer’i Uluğ’u tüm sorunlarla beraber tek başımıza bırakıyorsun. Ardından başımıza bir şey geldiğinde yanı başımızda beliriyorsun. Gelme kardeşim artık, ötede dur.” Uraz ilk defa bu kadar uzun bir cümle kurmuştu. Öfke yoktu, kızgınlıkta öyle. Pes etmişlik…

Merve’nin gözleri dolmuştu. Korcan ile Mert kaşlarını çatarak Uraz’a döndüler. “Ben hep böyleydim Uraz, ne o bu kız çıktıktan sonra mı gözüne batar oldum?” Titreyen dudaklarla konuştum. Uraz gülümsedi.

“Sen hep böyleydin Merve ve Uluğ her zaman seni savundu. Çünkü neden…” Korer konuşmayı devraldı. “Seni severdi, sana değer veriyordu. Yaptığın her harekette sessizce geri dönmeni bekledi. Seni kırmadı, incitmedi ama sen hiçbir zaman diliminde onun yanında olmadın.” Gerçekler Merve’ye ağır gelmişti. Gözünden usulca düşen yaş Mert’in canını yaktı. Mert hızlıca ayağa kalkmış ve Merve’yi yanına çekmişti.

“Ona bakacak olursak da bizim yerimize birkaç gündür tanıdığı bu kızı tercih etti, biz onun bencilliğini yüzüne vuruyor muyuz?” Korcan adeta haykırmıştı. Baygın gözlerle ne hale geldiklerine baktım. Uluğ işkence görüyor ama dertleri ben olmuşum.

“Siz Mihran’la kafayı bozmuşsunuz, yazık!” Uraz küçümseyici bakışlarını yollamaktan çekinmedi. İçimi sızlatan şey suçlama değildi. Kırgınlıktı. Onlar, Uluğ’un sevgisini kaybettiklerine inanmışlardı. Beni suçlamaları bu yüzden. Ben konuşacakken Korer öne çıktı.

“Bunları düşüneceğine git aileni zapt et, ne geldiyse başımıza lanet olası o kanınızdan geldi.” Öfkesi bir mermi gibi can yakmıştı. Korer başını eğmedi. Sadece Merve’ye baktı, doğrudan gözlerinin içine.

“Biz onun ailesiyiz Korer ama o bir seçim yaptı. Hem de ailemizi katledenin yanında durdu!” Merve tek bir yere odaklanmıştı, gözü başka hiçbir şey görmüyordu

“Evet doğru Uluğ, sizi yıllarca ailesi bildi. Ama seçim zamanı geldiğinde ne yapacağınızı gördü. Şimdi siz, o seçimi sorguluyorsunuz.” Diye yanıtlamıştı. Merve’nin dudakları titredi.

“Ben ona asla böyle bir şeyi yakıştıramam. O bizimleydi. Ailemizdi.” Gözünden usulca akan yaşlar yüzünden ayakta durmakta zorluk çekiyordu. Merve’yi ilk defa böyle çaresiz görüyordum.

“Hâlâ da öyle,” dedim. Sesim çatlamadan, sakince. “Biz farkında değiliz gibi mi görünüyoruz Merve. Belki onun kalbinde yerim vardı, ama kaderde yan yana bir ömrümüz yok. Onun yanında olun çünkü bu hikâyede hayatı heba olacak tek bir kişi olacak, o da Uluğ.” Yüzümde yorgun bir tebessüm oldu. Merve sesimi duyması ile öfkelenmişti.

“Sen bizim hayatımızı mahvettin!” Üzerime saldırmamak için üstün bir güçe sergiliyordu.

“Sen buna hayat mı diyorsun?” Alaycı bir tavırla yanıtladım. Burnundan solumuş ve hiddetle üzerime yürüdüğü esnada önümde iki gövde belirdi. Korer ile Uraz adeta bir kalkan gibi beni bir çemberin içine aldılar.

“Bir adım daha atarsan senin o bacaklarını kırarım Merve!” Uraz’ın öfkeli sesi tüm salonda duyulmuştu.

“Uraz!” Mert’in adeta bir boğayı andıracak sesi tüm evin sarsılmasına neden oldu.

“Ne ulan, ne… Bana bakın beyinsiz herifler topunuzu kurşuna dizerim. Tahammülüm kalmadı ya yanımızdasınız ya değilsiniz! Benim kardeşim acı çekerken kimse istirahat edemez…” diye bağırdı. Merve yanında duran Mert’i bir hışımla kenara itti.

“Bana karşı onu mu koruyorsun sen, beraber büyüdük biz Uraz!” Öyle bir bağırdı ki benzinin parçalandığına yemin edebilirim ama kanıtlayamam.

“Hatırlatırım zamanında senin için de onun karşısında dikildim ama hiçbir boka yaramadı.” Diye bir itirafta bulundu. Hatırladım, doğum günü süprizi yaptıkları zamandan bahsediyordu. “Merve kabul et veya etme Uluğ o diye bahsettiğin kızı seviyor ve bizden Mihran’ı korumamızı istedi. Ona dokursan seni vurmak için elim bile titremez kardeşim.” Acımasız ama bir o kadar sakin bir tonda konuştu.

Uraz’ın tek ailesi Uluğ’du bunu çok iyi anladım. Belki herkesi kaybedebilirdi ama Uluğ onun şah damarıydı. Merve ayakta zor duruyor gibiydi.

“Bu kadar kolay demek,” sesi oldukça kısık çıktı. “Hiçbir şey kolay değil ama zorlaştıran sensin.” Korer atlamış sakin bir üslupla devam etti.

“Biz sorgulamıyoruz Merve, sadece yanında duruyoruz. Mihran’ın dediği gibi bu yolda en çok o acı çekecek ve biz bunun bilincindeyiz.” Uraz’da yatıştırıcı sesiyle konuşmaya dahil oldu.

Merve araya girdi, sesi buğulu ama keskin. “Anlamıyorum, anlıyor musunuz; bu kızı nasıl bize tercih ettiğini idrak edemiyorum.” Sitemini kini ile bütünleşmiş içindeki bana olan nefreti tüm vücudunu sarmalamıştı. Bu sözleri içimde bazı şeylerin uyanmasına neden oldu. Önümde duran Korer’i ittim ve bir adım önde durdum. Kalbimde bir sızı değil, bir duruş vardı artık.

“Bazen anlamak gerekmez,” dedim, yürürken. “Sadece saygı duymak gerekir.” Ve işte o an… bu evde ilk kez gerçekten yürümüş oldum. Koca bir sessizlik tümden her yeri sardı.

“Mihran sen çık hazırlan, seni bekliyoruz.” Demiş Korer düz bir sesle. Bu anı bekliyor gibi bir hışımla arkama döndüm. Konuşmalar yükseldi ama ben adımlarımı hızlandırdım. Zafer ustanın öfkeli sesi tüm evi sarmıştı ama benim aklım sanki o odaya girmemle Uluğ’u görecekmişim gibi duygu dolu bir tutuma girdim. Kapısının önünde durduğumda elimi kalbîme götürdüm. Elim kapının kolunda öylece uzun bir süre asılı kaldı. Lütfen dedim, yalvarıyorum içerde olsun ve bu kâbus bir son bulsun.

Usulca kolu indirdim. Kapı gıcırdayarak açıldı. Sanki içerideki hava bile benimle konuşmak istemiyordu. İçerisi karanlıktı. Gün ışığı perdelerin ardından sızıyordu ama hâlâ karanlıktı. Çünkü Uluğ yoktu.

Bir adım attım.

Sonra bir adım daha.

Görebildiğim detaylara uzun bir süre baktım. Siyah fayanslar… hâlâ aynıydı. Hatta dokunduğumda hâlâ o ilk geceden kalan ürpertiyi hatırladım. Ayaklarım çıplaktı. Soğuk yerden sızıp içime işledi. Ama bu oda… Bu oda sadece bir yer değildi. Burası, bizdik.

Bu odada zaman durmuş gibiydi. Hiçbir şey dağınık değildi ama hiçbir şey de yerli yerinde değildi. Çünkü Uluğ’un elleri değmiyordu artık bu eşyaların üzerine. Terasın perdesini araladım. Işık içeri sarınca dengemi kaybedecek oldum. Cam kapının kolunu indirmiş tüm gücümle yana kaydırarak açtım. Bu odaya uzun bir süre hava girmediğini anladım. Ya da ben boğulmuştum.

Adımlarımı yavaş attım. Duvarlarda bizim sesimiz vardı sanki. Gülüşüm.Onun sustuğu anlar. Birlikte susup, sadece göz göze kalmayı bildiğimiz o uzun geceler… Yatak… yerli yerindeydi.

Ağlayarak omuzlarımı düşürdüm. İsyan ettim, doyasıya ve bağırarak. Hadi ama dedim, babanın sevgisizliği senin en ağır imtihanınken ne de büyük konuştun öyle. Hani daha büyük bir acıyı yaşayamazdın, hani bundan öte bir ıstırap yoktu. Bu çektiğimde neyin nesiydi böyle?

Anne, hiç iyi değilim ben.

Ağlayışlarım arasında banyoya girmiş üzerimdeki kıyafetleri çıkartıp soğuk suyun altına girdim. Sinir krizleri, yere ayaklarını vurmalar ve cinnetlerden sonra duşumu almış bir biçimde giyinme odasına girdim. Dolabın kapısını açtım. Giyinme odası hâlâ derli topluydu. Gömlekleri, kravatları, ceketleri… sanki bu sabah toplantıya gidecekmiş gibi.

Ağlamadım. Gözyaşı bile bu odanın hatırasına fazlaydı. Ama içim ağlıyordu. Her duvar, her eşya… beni seninle birlikte hatırlıyordu. Kıyafetleri seçtim. Bugün masaya çıkacağım. Adım anılacak. Ama aslında her şey senin için.

“Geleceğimde yerin yoktu belki ama geçmişimden silinemezsin.”

“Bu gece benim değil. Senin gecen.”

“Ve ben… Senin karanlığında parlayacağım.”

Üzerime etek kısmında yırtmacı olan siyah bir elbise giydim. Makyaj masasına geçmiş nemlendirici ve allık sürmüş ve başka bir şeye dokunmadım. Saçlarıma kremimi sürmüş ve kurutmuştum. Sonunda ise parfüm sıkmış ayakkabı ve çantamı aldığımda odadan kaçmadan önce yavaşça fısıldadım; “Dayan Uluğ… Geliyorum.”

Evet kaçtım, çünkü bu oda onsuz bir işkence mahzenine dönüşmüştü.

Merdivenleri sessizce indim. Adımlarım yankı yapmasın diye hafif yürüdüm ama yine de herkes fark etti. Zafer Usta, salonun köşesinde oturuyordu. Gözlerini kaçırmadı benden. Mert, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Merve yerinden kalktı ama konuşmadı. Korcan’ın sırtı dönüktü.

Hepsi susuyordu. Ama o sessizlik beni boğuyordu. Bu sessizliğin içinde yargı vardı. Beklenti vardı. Kıskançlık, öfke, merak ve anlam veremedikleri bir gerçek: Ben Uluğ’un seçtiğiydim. Ama o benim ilk vazgeçişimdi.

Hiçbirine bakmadım. Sadece yürüdüm. Yalnızca Korer’le göz göze geldim. Başını hafifçe eğdi. “Hazır mısın?” demedi. Ama gözleri sordu. Ben de gözlerimle cevap verdim. “Evet. Uğruna öleceğim adam için hazırım.”

Uraz arkamdaydı. Omzuma nazikçe dokundu. Beni korur gibi değil, Uluğ’un emanetini taşıyormuş gibi.

Kapıya ulaştık. Dışarısı gecenin koyu göğsü gibiydi. Zırhlı siyah araçlar avluda sessizce bekliyordu. Motorlar çalışıyor ama kimse konuşmuyordu. İçerisiyle dışarısı aynıydı artık. Buz gibi.

Korer kapıyı açtı, ben ilk bindim. Uraz da hemen arkamdan. Bir başka araç da hemen arkamızda harekete geçti. İçinde kimler vardı, tahmin etmek zor değildi: Zafer Usta, Mert, Merve…

Onlar da geliyordu. Kimdi bu dokunulmaz? Deli gibi bunu merak ettiklerini biliyorum.

Hiçbir şey söylemedik. Konvoy sessizce ilerliyordu. Yollar açılıyordu önümüzde. Her viraj, daha karanlık bir gerçeğe sürüklüyordu bizi. Benimse kalbim… Artık korkmuyordu. Sadece kararlıydı.

Işıklı büyük bir binanın önünde durduk. Devasa demir kapılar bizi bekliyordu. İçeride dünya siyasetinin kanlı masası kurulmuştu. Ve orada, sadece güç değil… Uluğ’un gölgesi vardı. Buraya ilk geldiğim anı hatırlıyorum. Uluğ burada bana duygularını itiraf etmişti. Ve aynı şekilde bende aslında.

Şimdi içeri girecektim. Onların önünde adım okunacaktı. Ve ben sadece Mihran olmayacaktım artık. Bir sırrın, bir savaşın, bir adamın… Bir devrimin adımı olacaktım.

Her adımımda kalbime bir taş oturuyordu. Uluğ kökünü özledim. Sevgilim. Bunu ona hiç söylemedim. Neden dedim kendi içimde, oysa günün sonunda zaten ayrılacaktık. Aşkım kelimesinden hiç haz almazdım ama düşündümde öyle kötü bir kelime de değildi. Canım demiştim bir seferinde yüzünde güler açmıştı. Hatırlıyorum.

Eğlence mekânı bu defa sessizdi. Işıklar kapalıydı. O devasa ahşap kapısının önünde durduğumuzda derin bir nefes aldım. Kapının önünde yine her zamanki gibi iki adam duruyordu. Kapı açıldığında…Dünya kirli nefesini burnumun ucuna kadar soktu. Burası bir salon değildi. Bir mahzen de değildi. Burası bir karar yeriydi.

Dünya nasıl işleyecek, Kim ölecek, kim yaşayacak. Kim görünür olacak, kim silinecek Hepsi burada, bu masada yazılıyordu. Adımlarım sanki taşın altına basıyor gibiydi. Halının dokusu ipekten de öteydi ama ayağım titredi. Çünkü burada zemin değil, vicdan kaygandı.

Devasa bir masa…Dün gece Korer bana her bir yüzü ezberletmişti. Şimdi hiçbirine yabancı değildim. Ama hepsi bana yabancıydı.

Sağ baş kısmın yanında oturan Brando Davis, gözlerini yarı kısmış bana bakıyordu. Uyuşturucu baronu. Ama bugün beyaz bir ipek takım elbise giymişti. Zehir gibi görkemliydi. Ticareti yöneten adamdı. Bir eliyle bağımlı, diğer eliyle hükümet kuran adam.

Onun hemen yanında baş kısmında oturan… Tersiyer. Yani Margos Matinyan. Alt lider. Ama salona girerken onu üst lider sanırdın. Gölgesi bile boyundan büyüktü. Bakışları… her kılıcı paslandırırdı. Yanında oturan Aaron Matinyan ise dokunulmazdı. Yani kimse onun üstüne adım atamazdı. Gözlerini üzerimden çekmedi. Ama onun bakışı Tersiyer kadar ölü değildi. Sadece tehditkârdı.

Karşı çaprazda Leonardo Martin oturuyordu. Çek Cumhuriyeti’nin başbakanı, ama bu masa için sadece bir silah tüccarıydı. Dudaklarında sürekli yarım bir gülümseme. Sanki bir kurban arıyor gibiydi.

Melih Soykan… Türkiye Dışişleri Bakan Yardımcısı. Ama gerçekte sadece bir insan kaçakçısıydı. Onu görünce ülkem adına utanmam gerekti. Ama utanç burada en çok tüketilen şeydi.

Ve sonra… Uluğ’un adı boş bir koltukta yankılandı. Uluğ Mirza Köksoy. Yoktu. Ama adı, yokluğundan daha ağırdı. Finansal güç, bu masaya ondan geliyordu. Ve o koltuk… diğer baş köşe… hala sıcaktı.

Alim Soyludere ise başını öne eğmişti. Otomobil deviydi, ama asıl işkencesi organ ticaretiydi.

Elena Ivanov… Rus istihbaratının başkan yardımcısı. Ama yüzündeki ifadede asla ne düşündüğünü okuyamazdın. Bir kadının soğukluğu değil, bir ajanın buzuydu o.

Michael Ringer… ABD başbakanı. Ama aynı zamanda yasadışı kumarın efendisi. Sırtını yaslamış, elleriyle yüzünü ovuşturuyordu. Sıkılgandı. Çünkü burada herkes eğiliyordu. Clark’lar dışında.

Mahmoud el-Azm… Dubai şeyhi. Lüksün içinde bir fuhuş imparatorluğu. Parfümü, altın gibi kokuyordu ama içerdiği şey pislikti.

Yang Zhong… Çin’in cumhurbaşkan yardımcısı. Nükleer patlayıcıların mucidi. Yani… zamanı gelince dünyanın düğmesine basacak kişi.

Ve Cyraha Kruger. Afrika’nın kanayan yarasıydı. Ama burada… sömürüyü sistemleştiren kadın olarak alkışlanıyordu. Gözleri kısık, teni kuruydu. Ama sesi çıkmadığında bile, hep bağırıyordu.

Son olarak… Gloria Roy. Dünya Sağlık Örgütü’nün yöneticisi. Ama lakabı “Akrep.” Ve kendisi kaçak ilaçların başıydı. Beni süzdü. İlk defa biri gözlerime bu kadar uzun baktı. Kadın olduğunu hatırladım. Ama kadınlığını değil, zehrini hissettim.

Masaya yaklaşırken Uraz hemen arkamdaydı. Korer biraz önümde yürüdü. Hiç kimse bize rehberlik etmedi. Ama herkes sessizliğini bozmak için bizim oturmamızı bekliyordu.

Clark Ailesi… Loş bir locada oturuyorlardı. Gölgeler altındaydılar ama her detaya hâkimdiler. İstanbul’a sadece seyretmek için gelmişlerdi. Ama bu sessizlikte bile karar veriyorlardı. Çünkü bu dünya, onların oynadığı bir oyun tahtasıydı. Ve şimdi sıra, yeni bir parçayı tahtaya koymaktaydı.

Masada on üç koltuk vardı. Ama yalnızca biri oldukça ihtişamlıydı. Tek bir koltuk diğerlerine sırtını dönmemişti. Onları karşıdan gören, onları yöneten bir koltuktu.

Ve Uluğ’un koltuğuydu o.

O an her şey durdu. Bir adım attım ileri. Tersiyer’in gözleri küçüldü. Burada ne işimin olduğunu sorguluyordu. Farkında değildi ama ben ona bile bir savaş başlatmıştım. Melih Soykan’ın çenesi hafifçe kasıldı. Elena Ivanov dudaklarını birbirine bastırdı. Leonardo Martin eliyle gözlüğünü silermiş gibi yaptı, ama gözü hep üzerimdeydi.

Ama hiçbirinin eli, koltuğa uzanacak kadar cüretkar değildi. Korer sessizce yaklaştı. Baş koltuğun yanına geldi. Elini koltuğun arkalığına koydu ve masanın tamamına bakarak yavaşça koltuğu geri çekti.

“Çebi’nin dokunulmazı, buyurun efendim.,” dedi yalnızca. Ne bir kelime fazla, ne bir bakış eksik.

O anda koca masa kımıldadı. Birileri kıpırdandı. Bir sandalye gıcırdadı. Ama hiçbiri konuşmadı. Korer, koltuğu bana çevirdi. Başımı hafifçe eğdim ve baş koltuğa doğru bir adım daha attım. Kalbim çarpıyordu, ama Uluğ’un adını taşıyan benliğim, korkuya yer bırakmıyordu.

“Bu sadece bir sandalye değil.”

“Bu onun savaşı.”

Yavaşça oturdum. Sırtım koltuğa yaslandığında mücevherle kaplı bir taht gibi değildi. Dikenliydi. Soğuktu. Ama ben buradaydım. Ve o da burada gibiydi. Masadaki herkes susuyordu. Sanki bu hareket bir isyan gibiydi, ama bir o kadar da kuralına uygun bir sessizlikti.

Uraz, başını eğerek locaya geçti. Arkasından Zafer Usta ağır adımlarla yürüdü. Merve yüzünü çevirdi, ama göz ucuyla hâlâ bana bakıyordu. Mert’in gözleri sorularla doluydu, ama hiçbirinin sesi çıkmadı.

Çünkü ben çoktan konuşmuştum; Sessizliğimle. Yürüyüşümle. Ve en önemlisi… Uluğ’un yerine geçerek.

Korer, sol yanıma oturdu. Masa danışanı olarak. Sadakatini kelimesiz sundu. Masa üyeleri bir süre sonra kendilerini toparladı. Tersiyer iç çekerek ellerini masaya koydu.

“Demek,” dedi, “Üst liderin dokunulmazı bu kadar açık bir şekilde ilan edilebiliyor artık.” Sözünü bitirdiğinde bile baş koltuktaydım.

Ve o an herkes, benim onun boşluğunu doldurmak için değil, onun sessizliğini duyurmak için geldiğimi fark etti.

Mihran, hiçbir gözle temasa geçmeden, sessizce oturdu. İşte o an… kıyamet uğultusu başladı. Brando Davis sandalyesine sertçe vurdu.

“Bu da ne demek oluyor, Korer?” diye soludu.

“Bu masa şov sahnesi değil. O koltukta Çebi oturur. O yoksa… her daim boştur.” Kendini dizginlemekte oldukça zorluk çekiyordu.

Tersiyer hemen devreye girdi, sesinde mide bulandırıcı bir kahkaha; “Uluğ’un yerine geçecek kişi… Bu mu?” Dudağında küçük bir kıvrılma oldu. “Kadın mı?” Bu tavrı küçümseyici bir üsluptu.

“Sizin için bile fazla duygusal bir seçim, Korer. N’oldu? Aşkla yönetilecek kadar zayıf mıyız artık?” Korer’e bakarak konuşuyordu. İnanmıyor hali vardı.

Korer sakinliğini bozmadı, yalnızca arkasına yaslandı. “Üst Lider’in kararıdır. Sorgulanamaz.” Öyle rahattı ki verecekleri her tepkiyi biliyor hali vardı.

“Siz ciddisiniz.” Demiş teyit edercesine. Tersiyer Margos Matinyan kahkahasını bastıramadı. Yüzünde alayla karışık iğrenç bir tebessüm vardı.

“Ne güzel dünya… Artık kararlarınızı yatak paylaşarak alıyorsunuz demek. Çebi’nin işi bitince… sırada sen mi varsın Korer? Yoksa Uraz mı?” Bu iğrenç söylemi ile masada bulunan üyeler keyiflenmişti. Ben ise öyle baka kalmıştım. Bu adamı cidden öldürmek istiyordum.

Masa sessizdi. Sanki biri büyük bir heykelin kafasını kırmış da herkes o sessiz tozun havada nasıl asılı kaldığını izliyordu. Tersiyer gözlerini benden bir an olsun ayırmadan, ama sözleri bana değil masaya hitap ederek söyledi.

“İşte Çebi’nin son hali…Bunca yıl inşa ettiğini, bir çift göz için yıktı.” Yapmak istediği şeyi anladım. Ve sertçe göz yumdum. Korer ise oldukça sakin karşılıyordu tüm bu olanları.

“Efsane sandığımız adam, meğer kalbiyle karar verecek kadar zayıfmış.” Diye devam etti.

Leonardo Martin araya girdi. “Bu koltukta oturan adam, yıllarca kıtaları oynattı. Şimdi bir… ne o… hukuk öğrencisine mi teslim etti her şeyi?” Şaşkınlığı yüzünden okunur nitelikteydi. Karşıda Clark ailesi kendi aralarında hararetli bir konuşma içerisindeydiler. Roy ise beni öldürecek biçimde bakıyordu. Bu kadın yüzünden Uluğ acı çekiyordu delirmemek için kendimi tutuyordum.

Michael Ringer hafifçe güldü. “Kadın aklı dedikleri bu olsa gerek. Çebi’nin son hamlesi: İmparatorluğu kalp atışına bağlamak.” Sesi alaycıydı.

Elena Ivanov masaya parmak uçlarıyla vurdu. Soğuk ve net konuştu. “Ben istihbaratçıyım. Veriye, mantığa bakarım. Çebi’nin bu masaya yaptığı en zayıf atama bu. Sevdiği birini dokunulmaz kılmak? Bu, kişisel zafiyetin ilanıdır.” Ses tonu bile ürperticiydi.

Alim Soyludere pis pis sırıtıyordu. “Belki de artık masaya lider değil, dadı lazım. Çebi elinden oyuncak alınınca ağlayan bir çocuğa dönmüş. O koltuğu önce dedesi sonra kendi doldurdu. Şimdi? Bir aşk mektubuyla yönetiliyoruz.” Bu sözlerde neyin nesiydi öyle?

Brando Davis ağır ağır konuştu. Her sözcük zehirliydi: “Çebi bu masaya hükmetmedi, biz onun zekâsına razı olduk. Ama şimdi? Karar alma gücünü… tenine dokunan birine devreden bir adam, lider değildir. O bir… cellattır. Bize değil, kendine kıyıyor.” Biri bir şey söylemeli, göz göre göre Uluğ’u dar ağacında sallandırıyorlardı.

Başımı dahi kaldırmadım. Sadece bir kez bile göz kırpmadan, her hakareti içimden geçirerek dinledim. Tersiyer, en sona sakladığı zehri akıttı: “Çebi yanlış yaptı. Bu kadar basit. Biz kartları yeniden dağıtıyoruz. Masanın başı yine boş kaldı. Çünkü onun adı, artık zayıflıkla anılıyor.” Korer, tüm bu laflar boyunca bir tek kelime etmemişti.

Ama ben bileğimi masaya daha sert bastırıldığımda, dudaklarımdan hafif bir “yeter” homurtusu çıkmıştı. O an derin bir nefes aldım. Tüm masa, benim sonunda bir şey diyeceğimi düşündü. Ama ben… Susmayı seçtim.

Ama biri artık konuşması gerektiğinin mesajını aldı. Korer, öne doğru eğildi sert bir sesle konuşmaya dahil oldu.

“Siz hâlâ farkında değilsiniz. Çebi düşmedi. Siz düşüyorsunuz. O koltuk boş değil. O koltuk konuşmadığında bile sizi diz çöktürüyor.” Gözlerim masanın üzerinde geziniyordu. Ama içimde birikmiş fırtına çoktan yön değiştirmişti. Çünkü her hakaret, Uluğ’un kanayan bedenine saplanmış bir bıçak gibiydi. Ve ben her sözde biraz daha ateşle doluyorum.

“Sen onu son halini bilseydin o kadarda güvenerek konuşmazdın Korer.” Tersiyer yine yüzünde alaycı tavır hakimdi. Ama ben bozmasını iyi bilirdim. Masanın üzerinde ellerimi birleştirmiş ve sesimi temizledim.

“Epeyce konuştuğunuzu varsayıyorum.” Diye mırıldandım. Gözlerim bayık ifadem ise soğuktu.

“Bahreyn’in kuzeyindeki liman… Hâlâ senin kontrolünde mi Tersiyer? Yoksa çocuklar silahları başka yerden mi alıyor artık?” Herkesin anlamasını istediğim için İngilizce konuştum. Bu cümle masa odasında buz gibi bir hava estirdi. Diğer üyeler ne demek istediğimi anlamaya çalıştı. Tersiyer gözlerini öyle bir büyüttü ki göz bebekleri masaya fırlayacaktı.

“Bu önemli bir soru,” diye devam ettim. Bakışlarım Gloria Roy’un üzerine çevrildi. Şüphe buram buram yüzünde bir şüphe yatıyordu.

“Çünkü Herbert Roy’u öldüren o çocuklardan sadece birkaçı.”

Her seçimin bir bedeli olur. Durmakta, keza susmakta bir seçimdir. Bedeli ise ait olmadığın yerde yaşayarak günlerini heba etmektir. Bu basit gibi görünsede aslında insanı içten içe çürüten bir olgudur.

-BÖLÜM SONU-

Bölüm Sonu Sözü;

“Bir yüksekliğin, bir başıma olduğum bir yüksekliğin en ucundayım. İnemiyorum. Yaşayamıyorum. Ölemiyorum.”

(Tezer Özlü)

-Bölümü nasıl buldunuz kuzucuklar? Tüm hissettiklerinizi buraya yazabilirsiniz? Ve sizden istirhamım lütfen oy ve yorum yapmayı unutmayın. Siz yorum yapınca ben daha da motive oluyorum.

-İçinizden Geçenler?

-Uluğ Mirza?

-Mihran?

-Korer Akay? (Masa Danışanı)

-Uraz Demirhan?

-Yade Engiz?

 

İletişim bilgileri…

Instagram/ lidyassland

Twitter/ Dilayybaskin

Bölüm : 05.01.2026 22:02 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...