
"Maske taşımayı ve rol yapmayı kendine öylesine belletmişti ki, kendi yalanıyla gerçekten sakinleşti."
(STEFAN ZWEIG)
FEVERAN
-
AZAP
🕊️
Acının tanımı, bana göre ölümdü. Her şey zamanla geçebilir, onarılabilir, unutulabilir belki. Ama sonsuz bir ayrılığın çaresi yoktu. Öyle bir yokluk ki bu… Artık her şey anlamsızlaşıyor. Çünkü her an, ansızın sana dokunabilecek bir yok oluşla tanışıyorsun.
Tanıdığın birini bir daha asla göremeyeceğini bilmek… Sağlam bir akıl gerektiriyor. Yasın evreleri varmış. Bence en ağır olanını sona bırakmışlardı.
İnkâr.
Öfke.
Pazarlık.
Depresyon.
Kabullenme.
Kişi kaybının acısını halen içinde taşırken onun yokluğuna da alışmaya başlamıştır. Her şey geçmişin solgun bir karesine dönüşüyor. Artık acı ilk günkü gibi sızlamıyor, ara sıra onun varlığına ihanet etmemek için yâd ediliyor, ismi zikrediliyordur.
Aslında bahsetmek istediğim şey şu: Sizi seven de sevmeyen de… bir gün unutacak. Yas süreci tamamlandığında herkes kendi hayatına devam edecek. Geriye sadece yaşanmış birer anlar kalacak. Siz, anıların silik bir yansımasından ibaret olacaksınız, sevgili dostlarım.
Bu durumun başka bir yüzü de yok değil; bir kaybın akıl sağlığını bozduğunu ve bunun bir hastalığa dönüştüğünden bahseden bir yazı okudum.
Adı; Majör Depresif Bozukluk.
Öyle koymuşlar ismini. Araştırdım. İnce ince okudum. “Gerçekten mümkün mü?” dedim kendi kendime. Ardından karşıma edebi bir dille bu hastalığı tanımlayan söz çıktı. Her şeyi yerli yerine oturttu kafamda…
“Dünya renklerini kaybetmişti; sadece grinin tonları vardı ve o, hiçbirine tutunamıyordu.”
İşte o ana kadar Yade için tek bir damla gözyaşı dökmemiştim. Sadece kaybettiğimiz gün, için için ağlamışken. Şimdi, şu an, bugün…
Kırk ikinci gün.
Ve ben bu vakitte, işte bu sözle birlikte, canım çıkana kadar ağladım. Titremelerime engel dahi olamadım. Olmak istemedim.
Peki neden mi bu hastalığı araştırdım? Çünkü meğer Yade, son iki yıldır bu hastalığın içinde çırpınıyormuş. Sessizce. Kimseye çaktırmadan. Ve en kötüsü… Ortada bir ölüm yoktu. Hiçbir cenaze, hiçbir veda, hiçbir mezar taşı… Ama yine de o, giden biri yüzünden sanki dünyasını kaybetmişti. Uraz’ın gidişi, Yade’nin içinde öyle bir boşluk açmıştı ki, bedeni yaşıyor ama ruhunu çoktan toprağa teslim etmiş gibiydi.
Artık sadece tavanı izliyorum. Odada, sessizliğin ortasında öylece yatıyorum. Düşünceler beni öyle kör bir noktaya taşıdı ki… altından kalkacak gücüm kalmadı. Bu kez Uluğ’un her zaman yattığı tarafta uzanmıştım. Bilerek mi yaptım, bilmiyorum. Sanki orada olmakla ona biraz daha yaklaşabilecektim.
Boğazım kurudu. Su içmek için komodine uzandım ama o kadar umursamaz, öylesine bir hareketti ki elimdeki kuvvetle masanın kenarına çarptım. Orada duran defteri fark edememiştim. Sertçe yere düştü.
Yattığım yerden doğrulup eğildim, almak için uzandım. İlk sayfası açılmıştı. Elime aldığımda fark ettim; oldukça kalın ve ağırdı. Simsiyah kapağı, hemen hemen dolmuştu. İçimden “Bu kadar ne yazılır ki?” diye geçirdim. Dün gece, uyumadan hemen önce, Uluğ’un bu defteri çalışma masasından aldığını hatırladım. İşte şimdi, merakım iyice kabarmıştı.
Açmam doğru muydu, bilmiyorum. Ama kendime hâkim olamıyordum. Usulca kapağını araladım ve ilk sayfayı okumaya başladım. Okuduklarımı ilk seferde idrak edemedim. Birkaç saniye öylece baktım ve sonra başa döndüm.
“BÖCEK”
Ben Uluğ… ama Mirza olmayan,
Dalda asılıydı ilk dualarım.
Bir ipten sarktı çocukluğum önce,
Ölümü ayaklarından tuttum.
Kurtaramadım. Gök suskundu, ben de.
Bir böcek tanıdım.
Her gece uğrar tenimi deşerdi.
Sonra kendi elleriyle kuruttu tüm Bahar’ları.
Kan sıçradı, duvarlara değil, sesime.
O günden beri bağırmadım;
Çünkü erkektim ve hoyrat olmamalıydım.
Ben Uluğ’um.
Bir kucakta üç ölü taşıdım,
Hiçbiri ben değildim.
Sevdiğim herkes gözümde can verdi.
Ve ben hâlâ yaşıyorum.
İşte bu, en büyük ceza.
Satırları hazmetmekte zorlandım. Bu Uluğ’un şiir defteriydi… ama ben bunu bilmiyordum. Her zaman içinde bir karanlık taşıdığını sezmiştim ama bu kadarını asla tahmin etmezdim.
Yazdığı her dizeyle ezildim. Anlatamadığı, anlatmadığı ne varsa bu sayfalardaydı. Defteri tekrar tekrar çevirdim. En kötüsü de… kelimelerin bir kısmını sanki daha önce okumuş gibiydim. Onları biliyor olmak… boğazımda düğüm gibi durdu. Başka bir sayfaya geçtim.
“ON DOKUZ”
On dokuzumdayım.
Bir uçurum yok önümde…
Ama düşmeyi düşünüyorum.
Bu yaş, gülüşle dolmalıydı.
Ben susuyordum.
Aklımda ölüm vardı.
Elim silaha değil,
birine uzanmalıydı.
Ben tetiği hayal ediyordum.
On dokuz…
Hayatın en güzel yaşı dediler.
Ben, en çok
o yaşta ölmek istedim.
Gözümden süzülen yaş, sayfanın ucunu ıslattı. Başımı kaldırdım. Karşımda Uluğ’un gölgesi gibi asılı duruyordu o defter. Benim Uluğ’um… Benden bile daha yaralı olan Uluğ.
Söyle, seni nasıl iyileştirebilirdim?
Ve söyle… ben sana nasıl ihanet edebilirdim?
Aniden açılan kapıyla birlikte, elimin tersiyle yaşlarımı sildim. Gelen Uluğ’du. Duruşundan yorgunluğu hemen anlaşılıyordu. Önce bana, ardından elimdeki deftere baktı. Çok değil, birkaç saniye öylece durdu. O an, yaptığım şeyin ne kadar yanlış olduğunu fark ettim.
Utançla başımı eğdiğimde yanıma yaklaşmıştı bile. Sessizce oturdu. Geniş kollarıyla belimi sardı, saçlarımın arasına bir öpücük bıraktı.
“Uluğ, ben…” dememe kalmadan, sözümü kesti. “Şşş…” diye mırıldandı. Çenesini çıplak omzuma yasladı. Sırtımı bedenine yasladı, bir bütün olduk.
“Lüzumsuz yerleri okuyorsun güzelim,” dedi. Nefesi boynumda hafif bir meltem gibi esiyordu. Elimdeki deftere dokundu ama onu almadı; sadece sayfalarını çevirmeye başladı. Sonuna birkaç sayfa kala bir şiirin önünde durdu. Omzuma küçük bir öpücük kondurdu, ardından dudaklarını ıslattı. Avizeden süzülen ışık, defterdeki satırları görünür kılıyordu.
“Bir Tutam Saç”
Zorla getirdim seni.
Kaçırmadım,
Kendimi sürükledim gözlerine.
Yüzünde bir isyan vardı.
Tanıdığım her devletten
daha karışıktı.
Bir suçun gölgesinde duruyordun,
Ama gözlerin…
Masumdu.
Merhameti tanımazdım.
Uzun zaman olmuştu.
Senin önünde ilk kez ellerimi
bağlamak istedim.
Ve o saç…
Evet, o darmadağın tutam…
Bir yanım o saça kurşun
sıkmak istedi,
Bir yanım,
İçine saklanmak.
Kafam karıştı.
İlk kez, bir savaşta
hangi taraf olduğumu
unuttum.
Sen asiydin.
Ben orada sustum.
Şiiri kendi sesiyle okudu. Usulca, tane tane… Bu şiir, bana mıydı?
“Çok… Çok güzel,” diye fısıldadım. Elimden defteri aldı, kapattı. Sessizce tekrar komodinin üzerine bıraktı.
“Uluğ, gerçekten özür dilerim. Merakıma yenik düştüm. Bu hiç hoş bir davranış değildi,” dedim. İçimde büyüyen bir suçlulukla söyledim bunları. Yeniden omzuma bir öpücük kondurdu. Ardından saçlarımın arasına…
Son zamanlarda bana daha çok bağlandığını hissediyorum. Ve bu… bu bende tarifsiz bir acı bırakıyor.
“Sen benim bütün sınırlarımı ihlal edebilirsin güzelim,” dedi. Sesi yumuşak ama yoğun bir ton taşıyordu.
“Söylesene… O kadar mı seviyorsun beni?” diye soludum. İçli bir nefes çekti ve tüm yüzümü hayranlıkla izledi.
“Mihran…” dedi, genzinden gelen bir tonla. “Benim Mihran’ım…” Bu defa da acı çeker gibi söyledi. “Adın, yirmi yedi yıllık suskunluğumun tam ortasına düştü. Ve ben ilk kez birini sevmekle kalmadım; kendimi de onda buldum.”
Bunu söylerken gözlerinin etrafı kızarmıştı. Omzundan destek alarak kucağına oturdum. Hiç tereddütsüz, beni kendine hapsetti. Gözümden usulca süzülen yaşa öfkeyle bakmıştı. Onu, beni sevdiği gibi sevmek istiyorum; çünkü o küçük çocuk, yalnızca bana hasretti.
“Canım…” Titreyen sesime engel olamadım. Yade’nin gidişi, bizde büyük bir çaresizlik bırakmıştı. “Kalbimin sancısı…” Gözyaşlarım arasında mırıldandım. O ise yaşlarımı silmekle meşguldü. Bu sözüme karşı, tüm bedenime sarıldı. Onun gövdesinin altında, küçük bir kedi kadar ufak kalmıştım. Ve bunu hep sevecektim… En çok da bunu özleyecektim.
“Seni seviyorum… Verdiğin savaşlarla, yaşayamadığın çocukluğunla, elindeki silahla, mecburiyetlerinle, nefret ettiğin bu karakterinle… Seni var eden tüm benliğine hayranım. Ve seni hep seveceğim.”
Her sözümde biraz daha kırılıyordu. Kaç gecedir kendime lanet okuyordum. Çünkü geçmişte ona “Senin elini hiçbir kadın tutmak istemez,” demiştim. O güne dönüp kendimi parçalamak istiyorum.
“Ama…” dedi, yüzünü buruşturarak. Yine utançla başını eğdi. Yade’yi kaybettiğimiz gece, dizlerime sarılmıştı. Gözünden bir yaş akmamıştı, ama ağlamak istemişti. Uluğ, ağlamayı bilmiyordu. İşte, bunu o gün öğrendim. Ağlaması için ayaklarına kapanacaktım. Ve ben, o gün ikimiz için bağıra bağıra ağladım. O ise, her yaşımda biraz daha eksildi. Gördüm. Kahroldum.
“Güzel sevgilim… Ama ben sana neler ettim? Ne yapacağım, söylesene? O yaralarını sana nasıl unutturabilirim? Ve ben, onları nasıl unutabilirim?”
Her gece benden özür diliyordu. Hatta sözünü tutmuş, her sabah beni lalelerle uyandırıyordu. Oda, beyaz lalelerle dolmuştu. Ona söyleyemiyordum ama bu çiçeklerin kokusundan hiç haz almıyordum. Hangi çiçeği sevdiğimi öğrenmiştim… Fakat hevesini kırmamak için susuyordum.
“Defalarca söyledim, yine söylüyorum: Emaresi bile kalmadı. Senin sevgin, benim kanayan tüm yaralarımı iyileştiriyor. Duydun mu beni? Hani o sevmediğim, nefret ettiğim küçük Mihran var ya… O bile çiçek açmaya başladı.”
Yüzünü ellerimin arasına aldım. Yeşil gözlerinden öpmek istedim. Bunu, çok uzun zaman önce arzulamıştım. Her acı çektiğinde baktığı gibi bakıyordu. Ağlamayı bilmiyordu ve gözleri cayır cayır yanıyordu. Ağlamamak bir tercihti, fakat Uluğ için durum farklıydı. O, ağlamayı unutmuştu.
Uluğ neden mi bu kadar uysal? Çünkü ölmemden korkuyordu. Hayır, bunu bana o söylemedi. Yade bizi terk ettiği gün, uzun uzun Uraz’ı seyretti. Sanki kendi yansımasını izliyor gibi, kızarık gözlerle saatlerce öylece durdu.
Ve ben öfkeliyim. Yade benden çok şey götürmüştü. Artık eski ben olmam mümkün değildi. Bir gerçeği hatırlatmıştı: Bir dakikamız bile garanti değildi. Anda yaşıyorduk. Anda yaşamalıydık.
Yoksa hepimizin… Sonu Uraz gibi olurdu.
“Bak, ne dedim sana? Yine haklı çıktım, görüyor musun? Genelde unutmayan taraf ben olurum… Mihran, benim uykularım kaçıyor. Olmuyor.” Uluğ’un sesi, ilk kez titredi. Yine ikimiz için ağladım.
Usulca yaklaştım, dudağına küçük bir öpücük bıraktım. O ise gözlerini kapatmıştı. Ultra, ultra yakışıklı bir adamdı… Belki de ben gözümde büyütüyordum.
“Ne olmuyor sevgilim? Lütfen söyle, içini dök bana.”
Hiç kimseye göstermediğim kadar ona merhamet ediyorum. Adeta kucağımda kendi canımdan olma bir oğlum varmış gibi. Evet, bu yerinde bir benzetmeydi. Ve şöyle diyeyim: Kimse de göremediğim o aile sıcaklığını, yine onda tatmıştım. Aileme bile yabancıyken onun bana ev oluşunu… Hiçbir zaman unutmayacaktım.
“Her şey olacak, sen üzülme. Ben halledeceğim. Sen sağ ol yeter, ben tüm savaşları kazanacağım.” Yüzüne yir bir maske takmıştı. Onu, bir türlü çıkartmayı başaramadım.
“Biz… Sen, ben yok artık. Biz varız. Ve biz kazanacağız, canımın içi.” Alnına bir öpücük bıraktığımda, dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi.
“Ve eğer sen üzülürsen, ben daha çok üzülürüm. Hatta üzülmekle kalmam… Kahrolurum. Asıl sen sağ kal, işte o zaman bahar gelir.” Kaşlarını çattı. Bahar… Şiirde geçirmişti onu. En küçük teyzesinin ismiydi.
“Gelir mi bahar?” diye soludu. Ama bu ton, adeta bir yakarış gibiydi. “Mümkün mü böyle bir şey?” dedi, inanmayarak.
Sağ gözümden, dudaklarıma doğru inen yaşa alnını dayadı. Saçlarını kokladım. Onun da benden farkı yoktu. Aramızdaki tek fark, benim yaş akıtmam; onun ise içinin kan ağlamasıydı. Bunu hissediyordum.
Tanrım… Tek dileğim var. Alma onu benden. Beni de ondan…
“Yollarımız ayrılmadığı, ellerin ellerimden kopmadığı sürece… Her anımız bahar. Söylesene, yetmez mi bu?” Boynuma uzun bir öpücük bıraktı. Dudaklarının kuruluğu canımı yaktı. Yemek yemiyordu, doğru düzgün su bile içmiyordu. Uluğ iyi değildi. Ve ben… Acı içinde kıvranıyordum.
“Seni benden almaya cüret ederse kader… Tanrı tanımam.” Sert bir üslupla konuştu. Soruma değil ellerimizin kopma ihtimaline takılmıştı.
Uluğ kadere inanırdı, her şeyi kadere bağlayan bir adamdı. Fakat şu an kadere bile kafa tutacağından bahsediyordu. Hatta kadere değil, kader kavramını var eden Tanrı’nın karşısında duracağını söylüyordu.
“Kaderse bizi ayıracak, varsın ayırsın; şu içimde her geçen gün filiz veren aşkı kurutmaya gücü yetebilir mi?” Aynı onun gibi tehlikeli bir tonla bunu söyledim. Öfkeyle baktı bana.
“Ayrılık yok, Mihran! Duydun mu beni? İhanet de etsen, beni öldürsen de senden ayrılmayacağım. Gurursuzluksa gurursuzluk!” diye soludu. Sert soluklar alıp veriyor, öfkesine rağmen nazik bir tutumla beni kucağından indirdi.
Ayağa kalktı ve banyoya doğru ilerlemeye başladı. Benim bu umutsuz davranışlarım Uluğ’u feci şekilde deliye çeviriyordu. Ama Tersiyer’in yaptıkları ortadaydı. Derin bir nefes alarak ayağa kalktım. Açık banyo kapısının pervazına yaslandım ve onu seyretmeye başladım.
Üzerindeki siyah gömleği çıkarmış, yaralarına krem sürüyordu. İkinci dereceden yanıkları vardı. Yade’nin ölümüyle kendi acısını unutmuştu. Ama iz kalsın istemiyordu. Şöyle demişti bir gün: “Tahammül edemiyorum bunlara.” İzi kalmaması için her gece belirli kremleri sürmesi gerekiyordu. Kendisi unutsa bile artık ben ona hatırlatıyordum.
Yaraları geçmişti, yalnızca izleri kalmıştı. Onların da geçmesi zaman alacaktı… Tıpkı her yaramız gibi.
Elindeki kremi nazikçe aldığımda boş gözlerle bana baktı. Uluğ’un hiçbir şeye tahammülü kalmamıştı artık. Bir tek bana tolerans gösteriyordu. Ama ben hariç herkese karşı oldukça gaddar olmuştu. Hatta Aysel abla bile, ona soru soracağı zaman benim aracılığımla iletişime geçiyordu. Yüz yüze gelip doğrudan bir şey sorma cesaretini bulamıyordu.
“Yaranı sarmama izin ver, yeşil gözlü canavar.” dedim alayla. Bu söz, bizi geçmişe götürdü. Onun bir zamanlar söylediği cümleyi ona iade etmiştim. Kaşlarını havaya kaldırdı. Ona yaklaştım ve lavabo ile arasına kendimi sıkıştırdım. Üzerimde siyah bir gecelik vardı, zar zor kapatıyordu popomu.
Kremden bir tutam alıp, sol göğsünün üzerindeki boyun girintisinin hemen altındaki ize yavaşça sürmeye başladım. Acısı, acımla karıştı… Ah, bu sözlerin canı cehenneme!
“Daha yaratıcı olabilirsin,” dedi, üstten bakan bakışlarıyla. Kendimi savunmasız hissettim; garip bir şekilde bu duygu bana güven veriyordu.
“Ne oldu, senin gibi cesur adam mı demeliydim yoksa?” diye takıldım. Ama yüzünde en ufak bir mimik bile oluşmadı. Uluğ iyi değildi. Bir buçuk ay geçti ama hâlâ kendine gelememişti. Zaten nasıl gelebilirdi ki? Sessizce, her gün Uraz’ın yanı başında oturuyordu. Onun halini gören hiç kimse iyi olamazdı.
Hele ki Korer…
O bambaşka bir boyuta geçmişti. Artık eski Korer yoktu. Gerçek anlamda tüm renklerini yitirmişti. Ve Uluğ, bu iki adamı ayakta tutabilmek için uykusuzluğu kendine yoldaş edinmişti.
Ama Korer’i o kara geceden sonra hiç görmedim. Çünkü üzerime yürümüş, tüm suçu bana yüklemişti. Haklıydı. Baştan sona haklı. Yade’yi ölüme ben sürüklemiştim. Yine, benim ellerimle biri bu hayattan koparılmıştı.
Ve Uluğ, her şeye rağmen önümde durup beni korumuştu. Çünkü Korer öyle bir öfke patlaması yaşamıştı ki, silahı eline alıp kafasına sıkacağı esnada, Binbaşı Sungur Amirova silahı elinden çekip almıştı.
“Çocukluğumu kaybettim, Uluğ. Çiçeğim öldü… Bu acıya nasıl dayanılır?”
Korer’in bu son sözlerini duymuştum. Ardından Uluğ beni oradan uzaklaştırmıştı. Kimse iyi değildi. Ve hiçbirimizin iyi olacağını da sanmıyordum. Kapının eşiğinde binlerce felaket yatıyordu. Ve biz, bunca acının içinde hâlâ birbirimizi sevmeye çalışıyorduk.
Omzundaki, düz bir çizgi gibi duran, kızgın bir demir çubukla yapılmış olduğunu düşündüğüm ize elim gitmeden önce, ayak parmaklarımdan destek alarak yükseldim ve oraya bir öpücük kondurdum.
Kendime umutsuzken, ona umut vaat ediyordum. Ve bu, bizi derin bir çıkmaza sürüklüyordu.
“Ah benim çileli başım…” diye mırıldandığında, mahsun bakışlarımı ona diktim. Az önceki öfkesinden eser kalmamıştı. Bakışları tehlikeliydi, duruşuysa her zamanki gibi dik ve sertti.
“Belli rahatlık battı,” dedi kendi kendine, alayla.
“Ne o, sıkıldın mı benden?” En çok da ona böyle naz yapmayı ve küçük sitemlerde bulunmayı seviyordum. Kremi yavaşça dairesel hareketlerle yedirmeye devam ettim. İki kolunu arkamda kalan tezgâha yasladığında artık bir bütün olmuştuk.
“Sorun da o ya… Senden sıkılamıyorum ben, Mihran.” Sesinde yoğun bir duygu vardı. Bakışları, dudaklarımda kısa bir an oyalandıktan sonra gözlerime takıldı.
“Çok çekilmezim. Hep depresif, hep hüzünlüyüm. Genelde asosyal bir yapım vardır. Çokça bencilim, ağzım bozuk mesela. Birini bunaltmadan ve bana olan sevgisini sömürmeden bırakamam. Sen… iyi dayanıyorsun.” Sonlara doğru alaycılığa çalan bir tebessüm belirmişti yüzümde. O ise yalnızca baş parmağıyla alt dudağımı okşadı.
“Karamsarsın. Umutsuzsun. Hemen gidecekmişsin gibi, hep kapının eşiğinde bekliyorsun. Kendini hiçbir yere ait hissetmek istemiyorsun. Bağlanmaktan korkuyorsun. Ve…” Duraksadı, sesi bir nebze yumuşadı. “Elinde bir bıçakla her an sırtımdan vuracakmışsın gibi… her gece yanı başımda uyuyorsun.”
Bu sözler kalbime saplandı. Ve o anda zihnimde tek bir soru yankılandı: Neden hâlâ elimi tutuyorsun öyleyse?
“Ve tüm bu özelliklerine hayranım,” dedi ardından, gözlerini benden ayırmadan. “Varlığın için devrim başlatır, devrim bitiririm.”
Bu cümleyi düşünmeye fırsat bulamadan, koca elleri belime uzandı; tek bir hamleyle beni arkamdaki tezgâha oturttu. Ne olduğunu soramadan dudaklarımı öpmeye başlamıştı.
Dudaklarım, onun dudaklarına ilk değdiğinde zaman geriye doğru çekildi sanki. Hiçbir şeyin sesi yoktu. Ne kalbimin gürültüsü ne lavabodaki musluğun damlaları ne de aklımın itirazları… O an yalnızca teninin sıcaklığı vardı. Yaralarına sürdüğüm kremin kokusu, gecenin nemli ağır havasına karışıyordu. Parmaklarım hâlâ omzunda gezinirken, öpüşmenin sığ bir temas olmadığını fark ettim. İçimize biriken bütün suskunluk, dudaklarımızın arasına dökülüyordu.
Uluğ’un nefesi kesik kesikti. Bense aramızdaki mesafeyi çoktan silmiştim. Sırtına doğru kaydı ellerim, yaralarının izlerini ezberliyordum. O, bana dokunmuyordu ama o an varlığı, tüm bedenime hükmediyordu.
Öpüşme, fark etmeden derinleşti. Boynuma doğru indiğinde başımı hafifçe geriye attım. Gözlerimi kapamıştım. Bir anlığına bile olsa teslim olmuştum ona. O kadar çıplaktı ki sadece teniyle değil, yorgunluğu, korkusu, bastırdığı arzularıyla… Ben o an hepsini görüyordum. Ve sadece dudaklarını değil, hayatını da istiyordum.
Tam dudaklarımız tekrar birbirine değdiğinde, ellerini hafifçe omzuma koydu. Ne itiyordu ne de sarılıyordu. Sadece durduruyordu.
“Mihran,” dedi, sesi kısık, nefesi hâlâ bana değiyordu. “Bunu istiyor olmam, şimdi doğru olduğu anlamına gelmez.” Kaşlarım çatıldı. Gözlerine baktım. Orada bir yangın vardı, ama aynı zamanda onu söndürmek isteyen bir vicdan da.
“Uzun zamandır seni arzuluyorum,” dedi, boğuk. “Ama… senin geleceğinde bir pişmanlık olarak kalmak istemem. Bunu yapmamalıyım.” Sustum. Çünkü haklıydı. Ama ona her şeyimle yaklaşmışken, bir kenara çekilmeyi bilmiyordum.
Ve bu sefer ben kendime hâkim olamadan dudaklarımızı kavuşturdum. Yüzünü ellerim arasına almış onun gibi aç değilde şefkatle öpüyordum. Çünkü Uluğ’un en çok ihtiyacı olan şey; şefkatli bir kucaktı. Usulca birbirimizden ayrıldığımızda, onun hiç iyi olmadığını sert soluklar verdiğini gördüm.
Ellerini usulca omuzlarımdan çekti. Başını eğdi. Gözleri hâlâ yanıyordu. Bense başımı onun göğsüne yasladım. Kalp atışları hızlıydı. Sessizce birbirimize yaslandık. Bu bir hayır değildi. Bu, doğru zamanın henüz gelmediğiydi.
“Uyuyalım mı, küçük hanım?” Nefesi kesik kesikti. Sadece başımı salladım. Hiç zorlanmadan beni kucağına aldı. Yatağa doğru yürürken gözlerimi kapatmıştım. Teninin sıcak kokusu başımı döndürüyordu; kendimden geçmiştim adeta.
Beni yatağa bıraktığında alnıma bir öpücük kondurdu. Ardından uzaklaşan gölgesini araladığım kirpiklerimin arasından izledim. Giyinme odasına gitmişti. Kısa bir süre sonra altına bir pijama giymiş hâlde döndü. Üstü yine çıplaktı, her zamanki gibi.
Yatağa girdiğimde yorganı üzerimize çekti. Sonra her zamanki gibi, kolunu karnıma dolayarak beni gövdesine doğru çekti. Sırtım ona dönüktü. Sadece bu şekilde, onun tenine değerek uyuyabiliyordum. Omzuma hafif bir öpücük kondurdu.
“Uluğ… Ne olacak böyle?” diye mırıldandım, uykuyla uyanıklık arasında.
Yüzünü saçlarıma gömdü. “Halledeceğim, güzelim…” Her gece aynı soruyu soruyor, o da hep aynı cevabı veriyordu.
“Hiç dedene lanet ettiğin oldu mu? Seni bir savaşın ortasına attığı için…” dedim. Albay Mahir’in anlattıkları hâlâ içimdeydi; dedesine karşı içimde istemsiz bir öfke filizlenmişti. Uluğ kıpırdamadı ama nefesi hızlandı.
“Son zamanlarda… evet,” diye mırıldandı. “O masayı yerle bir edeceğim, Mihran. Ve o gün, kollarımda olacaksın. Söz ver.” Beni kendine döndürdü. Yüzü yüzüme çok yakındı. Bu kadar basit bir sorudan nasıl buraya geldiğimizi anlayamamıştım.
“Sana desem ki… gidelim buralardan. O masayı da devleti de unut, sadece sen ve ben. Yapar mısın bunu?” Sözlerim konudan bağımsızdı ama kalbimin tam ortasından çıkmıştı. Bir an bocaladı, gözlerinde bir belirsizlik belirdi. Derin bir yutkunma duyuldu boğazından.
“Gitmek mi istiyorsun?” dedi sessizce.
Yanıt veremedim. İsteğimin ne kadar bencilce olduğunu o an fark ettim. Onun sırtında bir ömrün yükü vardı. Yalnızca bir adam değildi Uluğ; bir mirasın, bir savaşın, bir halkın da izlerini taşıyordu. O masa yok edilecekse, bu onun elinden olmalıydı.
“Sadece bitsin istiyorum artık, Uluğ…” Sesim titredi, boğazıma düğümlenen kelimeleri ittim.
“Çok az kaldı,” dedi, sesi daha güçlüydü şimdi. “Hem de çok az. Her şey lehime dönmeye başladı. Bu noktaya gelmişken sırt çeviremem, Mihran. Çok kaybettim… O masa yüzünden. Kimse bedel ödemedi ama ben ödedim. Senden sadece biraz sabretmeni istiyorum. Ama sabredemem dersen…” Cümlesi havada asılı kaldı. Gözleri gözlerime kenetlendi. “Gideriz.”
Başta beni ikna etmeye çalışıyordu belki ama sonlara doğru… artık sadece beni kaybetmek istemeyen bir adam konuşuyordu.
“Üzgünüm yine bencillik ettim.” Diye mırıldandım. Saçlarımın arasına bir öpücük kondurdu. Saçlarıma karşı bir zaafı vardı.
“Asma yüzünü, istediğin kadar bencil ol bana. Sınırsız bir kredin var.” Bu sevgisi karşısında elin kolum bağlanıyordu.
“Söz veriyorum, seni terk etmeyeceğim. Savaşını kazandığın vakit yanı başında olacağım sevgilim.” Bunu duymak istiyordu. Hep bana yemin ettiriyor, gitmeyeceğime dair sözler duymak istiyordu. Bende buna inanmak istiyordum. Belki sözlere dökersem gerçekleşir diye düşünüyorum. Evren bir iş birliği yapar ve bu sözlerimi gerçeğe dönüştürür. Olamaz mı?
Yüzüne bahar gelmişti. Beni kendine çekmiş, sıkıca sarılmıştı. Karşılık vermiş başımı göğsüne yaslamıştım. Sıcak teni ve tenine nakış gibi işlenen izleri hissederek derin bir uykuya daldım.
Görkapaklarımın arasından süzülen loş ışık, uykunun direngen perdesini usulca araladı. O an, zihnim uyanmadan bedenim fark etti ilk eksikliği. Yanım boştu. Yorganın diğer tarafı, düzeltilmiş gibi soğuktu.
Sanki orada hiç kimse yatmamıştı. Sanki ben… bu yatağın hep tek kişilik olduğuna inandırılmış gibiydim. Ama hayır.
Kafamı hafifçe yana çevirdiğimde gördüm. Başucumdaki küçük beyaz zarfı ve yanında tek, narin bir beyaz lale. Sapı titizlikle kesilmiş, başı eğik… Kırılgan ve sessiz. Tıpkı onun bana bıraktığı her sabah gibi.
Zarfı usulca açtım. Yazı tanıdıktı. Eğik, aceleyle yazılmış gibi ama her harfine sanki kalp değmişti.
“Günaydın. İyi dersler güzelim, seni seviyorum.”
Tek cümle. Ama içimde açtığı boşluk uzun bir sessizlikti. Tekrar tekrar okudum. Yüzüm istemsizce bir tebessüme büründü.
İçimse… bir tuhaf. Güvende hissettiren bu düzenin içinde, eksilenin hep aynı kişi olması garip geliyor. Ben buradayım… O hep bir adım ötede. Ama bir türlü yanımda değil.
Bale kızını kaybettiğimiz günden beridir Uluğ, hep erkenden gitmeye başladı. Günün ilk ışığıyla birlikte, ardında yalnızca varlığını hissettiren birkaç kelime ve bir çiçek bırakır. Bu bir alışkanlık değil artık, bir ritüel.
Ve her sabah, o beyaz lalenin boynunda biraz daha hüzün taşıdığına inanıyorum. İç çekmeden edemedim. Ona kırgın değilim. Ama özlüyorum. Yanımda olmayanın, varlığıyla bile içimde büyüttüğü yokluğu…
Bir insan hem sevilip hem yalnız kalabilir mi? Cevabını çoktandır biliyorum. Evet. Hem de her gün. Yatağı toparlarken, çalışma masasının üzerinde su dolu vazonun içerisine bir lale daha katmıştım.
Her yer lale olmuş ve kokuları hiç hoş değildi. Evet rahatsız edecek düzeydeydi bu. Notu da diğerlerinin yanına. Artık biriktirmiyorum sadece; onları koruyorum.
Çünkü bazı cümleler zamanı geçtiğinde yeniden okunmak için değil, unutulmasın diye saklanır.
Hazırlanırken odadaki sessizliği dinledim. Bir saattir uyanığım ama hâlâ hiç ses çıkmadı evde. O gitmiş. Çoktan. Ve Arif de yanında. Artık hep öyle. Arif onun için daha “gerekli”, daha “acil” bir parçaya dönüştü. Benim yanımda ise artık Fuat var. Sessiz, görevine sadık, neredeyse görünmez biri. Güvenli ama duygusuz.
Hafif bir makyaj, kahverengi düz uzun ince bir elbise ve üzerine hırka giymiştim. Havalar soğumuştu. Aralık ayındaydık. Yılbaşı yaklaşıyordu.
Kahvaltı yapmadım. Ne canım istedi ne midem. Sonra aynaya baktım. Yüzümde uykunun kalıntısı, saçlarımın ucunda gecenin izleri. Ama gözlerim… Gözlerim en uyanık yerimdi. Kendi karanlığımı yansıtacak kadar canlı.
Çantamı aldım, çıkarken son kez ardıma baktım. Bir beyaz lale duruyordu masada, hâlâ eğik. Sanki gitme der gibi değil de zaten gittiğini biliyormuş gibi.
Fuat kapıda bekliyordu. Her zamanki gibi dik, ifadesiz. Göz göze bile gelmedik. Sadece başını eğdi. Ben de ona. O geceden sonra kimsenin konuşacak bir hali kalmamıştı. Herkes sonda olduğumuzu biliyor gibi bir yaş sürecine girmişlerdi.
Arabaya bindim, camları koyu, içi steril. Sanki bir öğrencinin değil, bir hedefin aracındaydım. Benden sonra üç araç daha harekete geçti. Zırhlı. Sessiz. Ama varlıkları bile üzerime giydirilmiş görünmez bir zırh gibiydi. Ağır. Sınırlayıcı. Beni koruyan bir kafes.
Fuat şöför koltuğundan, telsize birkaç kod geçti, ardından sessizlik. Ben, yol boyunca gözlerimi kapadım. Dışarıdaki şehir uyanıyordu. İnsanlar koşuyor, simitçiler bağırıyor, motorlar vızıldıyordu. Ama benim içimdeki sabah, hâlâ geceydi.
Bu sabahın diğerlerinden farkı yoktu belki. Ama o lale, daha bir boynu büküktü. Not, daha sessizdi. Ve ben… Biraz daha yalnızdım.
Okula girdik. Arabalar otoparkta park edilmiş ve ben bahçeyi es geçerek alışık olduğum o yolu aşmış ve sınıfa girmiştim. Artık herkes alışmış ve bana bakmıyorlardı. Birkaç arkadaş edinmiştim. Notlarda yardım alabilmek için. Çünkü uzun bir süre derslere katılamamıştım.
Fuat, derslere girme taraftarı değildi. Hep dersliğin kapısının önünde bekliyordu. Saygısızlık etme lüksüne sahip değilim demişti. Uluğ’a da bunu izah etmiş ve böylelikle bu konu kapanmıştı. Aynı şekilde kafeterya da arkadaşlarla otururken de veya ders aralarında çok uzakta beni izliyordu. Yanıma yaklaşmıyordu.
Bunu ona sorduğumda; benim de kızım var, o çok rahatsız oluyor yanında durduğumda gençsiniz kafa yapılarımız uyuşmuyor elbet. Bıktırmak istemem.
Kızı daha 14 yaşındaydı. Bunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Bir kızı daha vardı o da 8 yaşındaydı. İki kız çocuğu babasıydı.
“Günaydın Mihran.” Yanıma gelen Tamer’e kısa bir bakış attım. Yanında ise her zamanki gibi Işıl vardı.
“Günaydın Tamer.” Onlara yer açmış ve yanımda oturmalarını sağlamıştım.
“Hazır mısınız, ben biraz gerginim! Bence sert bir ders olacak.” Işıl ellerini birbirine sürterek stresini belli etti. Kızıl saçlı ve beyaz tenli biriydi. Hırslı ve savaşçıydı. Ve tüm sınıfın nefretini kazanmayı başarmıştı. Çünkü daha şimdiden hedefinde bölüm birinciliği vardı.
“Bence Kültigin Hocanın önüne Işıl’ı atalım, ha Mihran nasıl fikir?” Diye takıldı Tamer. Bana karşı yaklaşımını daha kestiremedim. Aşırı sıcak kanlıydı fakat herkese karşı da bir o kadar katıydı. Tam bir Beyfendiydi aslında. Burnuna taktığı piercing ona farklı bir hava katmıştı. Kumral ve kahverengi gözlü orta bir boyda ve boyuna göre yapılı biriydi.
“Bu aralar gözüne çok battım, ilk beni yiyecekmiş gibime geliyor.” Diye cevapladım.
“Sende sorgulama Mihran! Her kuralı her anayasanın altında neden arıyor ve itiraz ediyorsun. Tüm hocaları bezdirdin. Unuttun… Naim Gedizoğlu’nun daha ilk derste söylediklerini; sizin görevinizi sorgulamak değildir, yasa neyi gerektiriyorsa toplumu ona göre yönlendirebilmektir.”
Hep keskin ve öfkeli bir yapıya sahip. Hocaların sözünden ileriye gidecek diye ödü kopuyordu. Ve onlara karşı çıkanlarda öfke dolu oluyordu. Halen benimle neden arkadaş olduğunu kestiremedim.
Cevap vereceğim esnada dersliğin kapısı açılmıştı. İçeri giren Öğretim görevlisi Kültigin İlteri ile derin bir nefes aldım. İlk bakışlarının hedefi ben oldum. Çünkü dün benim yüzümden gözlüğünü yere fırlatmış ve kırılmasına neden olmuştu.
Kürsüsüne geçmiş her zamanki gibi önce çantasında bulunan kitaplarını çıkarmış her zaman elinde bir kupa bardağındaki çaydan bir yudum alıp tüm sınıfa göz gezdirdi. 36 yaşında epeyce uzun ve zayıf biriydi. Siyah gözleri ve simetrik bir yüze sahipti. Üzeri ise hep sportif bir tarzdaydı.
“Evet bugün dersimizin genel bir anlatımını yapacağım çünkü bir hafta sonra sınavlarınız başlayacak. Ben gene notları sisteme yükledim oradan çıktılarını alıp çalışabilirsiniz.” Diye bir giriş yaptı. Bu arada dersimiz, Genel Sosyoloji/ Hukuk Sosyoloji…
“İlk maddemiz Toplumsal Norm?” Diye girdi ve bana baktı. Burnunu büyüterek nefes verdi. Yanımda oturan Tamer kulağını okşuyor bahanesi ile bana baktı. Kaşlarını oynattığında boşver takma demek olduğunu anladım.
“Mesela bir asansöre bindiğinizde selam vermek bir görgü kuralıdır. Ama asansörü baltayla parçalarsanız işte burada artık hukuk devreye girer. Hukuk normu, diğer toplumsal normlardan farklıdır çünkü arkası yaptırımlıdır. Yani hukuk, ‘bozarsan sonuçlarına katlanırsın’ diyen normdur.” Sözleri sert ve her zamanki gibi ne diyorsam ona inanmak zorundasınız sinyali yatıyordu.
“İkinci madde… Toplumsal Kontrol? Aileniz, öğretmenleriniz, hatta sosyal medya bile sizi kontrol eder. Ama en serti kim? Devlet. Devlet, hukuku kullanarak sizi belirli sınırlarda tutar. Bu da bir sosyal kontrol mekanizmasıdır. Hukuk, ‘şiddetsiz bir zor’ biçimidir.” İşte bingo. Bu sözü ben ona söyledim. Şimdi bu maddeyi benim sözümle tamamlaması tüm sınıfta hareketlenmeye neden oldu.
“Bahsettiğiniz hukuk anlayışı devletin toplum üzerinde uyguladığı bir şiddetsiz kontrol mekanizmasından başka bir halt değildir.”
Bu sözü geçen haftalarda söyledim. Canıma tak etmişti belli başlı birkaç maddeden bahsetmiş bu da susmamam için beni ayaklandırmıştı. Bu süre içerisinde bu mesleğe ait olup olmadığımı çokça kurcaladım. Bilemiyorum. Fikirlerim sakinleşir mi veyahut yasalar bir düzenlemeye girer mi kestiremiyorum. Sadece yürüyordum.
Kültigin hoca hiç oralı olmamış dersini anlatamaya odaklanmıştı. Sınıfta hareketlenmenin oluşunu geriye itelemişti. Benimle ise hiç göz göze gelmek istemedi ama normalde her sözünün sonunda inatla bana bakardı. Hadi bundada bir kusur bul dercesine.
“Üçüncü ana madde ise… Meşruiyet? Padişah da yönetmiş, diktatör de. Ama soru şu: Halk, o iktidarı kabul etmiş mi? Hukukun da aynısı geçerli. Kanunlar sadece yazılmış olmakla yetmez; halk o kanunu adil bulmazsa o hukuk ‘kâğıt üstünde’ kalır.”
“Sosyal Sapma? Birisi kütüphanede kahkaha atarsa bu bir norm ihlalidir. Ama bu suç mudur? Hayır. Her sosyal sapma suç değildir. Ama dikkat edin: Her suç bir sosyal sapmadır. Hukuk bu noktada ‘nereye kadar sapma tolere edilebilir’ sorusuyla ilgilenir.”
Herbir sözü beynim içinde çınlıyor ve kazınıyordu. Tüm konuları merak içerisinde deşiyor ve altında yatan nedenleri öğrenmek için büyük bir savaş veriyordum. Bu mesleği yapacaksam hakkıyla yapacaktım.
“Sosyolojik Hukuk Anlayışı? Ehrlich şunu söyler: ‘Hukuk mahkemelerde değil, toplumda yaşar.’ Yani siz bir köye gidip ‘burada hukuk nasıl işler?’ diye bakmaz, sadece kanun metniyle gerçekliği anlayamazsınız.”
“Hukuk mahkemelerde değil, toplumda yaşar.” Bu sözün yaratacağı tahribatı farkında mıydı acaba? Öyleyse herkes kendi adalet anlayışını sergilesin. Bunun varacağı yer bir kaos alanıdır. Konuşmalarını dinliyor ve kafamdaki binlerce çığlığı bastırmaya çalışıyordum.
“Toplumsal Statü ve Rol? Mahkemede hâkim cübbesiyle oturur, avukat cübbesiyle savunma yapar. Sanık konuşmaz, susma hakkı vardır. Bunların hepsi ‘statü’ ve ‘rol’ kavramlarıyla ilgilidir. Hukuk, bu rollerin nasıl işlemesi gerektiğini belirler.”
“Ve son olarak da Sosyal Gerçeklik? Kanun der ki kadın erkek eşittir. Peki sahada bu böyle mi? Kadın hâkimler erkeklerden daha mı az ciddiye alınıyor? İşte burada sosyoloji konuşur. Hukuk yazılır, sosyoloji onun ne kadar yaşadığını gösterir gençler.” Diye maddelerini bitirmişti.
“Unutmayın, hukuk kitaplarda değil, insanların hayatlarında yaşar. O yüzden bir gün avukat, savcı ya da hâkim olduğunuzda sadece yasaya değil, topluma da kulak verin. Çünkü hukuk, yaşayan bir canlıdır.” Diye sözünü bitirmiş ve tamda gözümün içine bakmıştı.
“Evet şimdi çatışma başlasın.” Yanımda oturan Tamer’in sesiyle hareketimi bozmadım.
“Konulara hâkim olduysak şimdi sorulara geçelim.” Tüm sınıftan gergin bir nefes alışverişleri duyulmaya başlanmıştı. Benim tartışmam tüm sınıfı geriyordu. Hata yanıma gelip benden ricada bulunanlar oldu; biraz daha tolerans göstersen, ya tüm sınıfa bilenip dersinden geçirmezlerse ne olacak?
“Sizce yasa dışı ama ahlaken doğru olan bir şeyi yapmak suç mudur, yoksa erdem mi?” Diye bir soruda bulundu. Ve bunu söylerken yine bakışları üzerimdeydi. Fakat benden önce farklı bir öğrenci el kaldırmıştı. Bu sayeden tüm sınıf rahat bir nefes verdi.
“Yani… yasal değilse suçtur hocam.” Söylemi bile tereddüt içerisindeydi.
“Peki, Rose Parks otobüste beyazlara yer vermediğinde suç işlemiş miydi? Yoksa tarih mi yazdı?” Kültigin hoca ise sert oynama peşindeydi. Her ne kadar öfkelense de benimle olan bu çatışmadan hoşnuttu. Kimseden en ufak bir ses çıkmadığında elimi havaya kaldırdım. Uzun bir süre bana bakmış ve el işareti yaparak söz sende demişti.
“Hocam… Bence Rosa Parks’ın yaptığı şey adalet değildi… adaletsizliği çıplak bırakmaktı.” Diye söze girdim. Kaşlarını çattı ve yerine oturdu. Ne demek istediğimi düşünüyordu. Tüm sınıf ise dönüp bana bakmaya başladı.
“Devletin yasası vardı ama toplumun vicdanı çıplaktı. Rosa oturmadı çünkü ayakta duran şey yasa değil, adaletsizlikti. Ve o gün yasa çöktü ama hukuk doğdu.” Diye devam ettim. Gözlerinde küçük bir parıltı geçti.
“…İşte hukuk sosyolojisi budur.” Sessizce mırıldanmıştı. Fakat etraf oldukça sessiz olduğundan ötürü duyulmuştu. İşte buna hoşnut oldum.
“Peki hocam izniniz olursa benim bir sorum olacak.” Diye devam ettim. Gözlüğünü çıkardı ve önündeki kürsüye bıraktı.
“Başlayalım Mihran.” Her zamankinden daha canlı bir yüzle konuştu.
“Rosa Parks yüceltiliyor ama bugün aynı şeyi yapan biri terörist ilan ediliyor. Hukuk bunun neresinde duruyor hocam?” Merak ettiğim o soruyu dillendirmiş olmamam içimde hafifliğe neden oldu.
“Çok haklı bir soru bu. Ve rahatsız edici. Ama cevabı da tam burada yatıyor: Hukuk dediğimiz şey, sadece adaletle değil, iktidarla da iç içedir. Rosa Parks bugün bize tarihsel olarak doğru geliyor çünkü artık o yasayı değiştirdik. Ama unutma… O gün Rosa Parks yasalara aykırı davrandı. Suç işledi. Ve toplumun bir kesimi onu düşman olarak gördü.” Tane tane anlatıyor bir daha karşı çıkmamam için süratle konuşuyordu.
“Bugünün ‘Rosa’sı kim olursa olsun… eğer mevcut düzene karşıysa… sistem önce onu susturmak isteyecek. Çünkü hukuk, sadece hakkı değil, mevcut düzeni de korumak için yazılır. Bu demek değil ki hukuk hep zalimdir… Ama şunu unutma: Hukuk, adaleti değil, çoğu zaman statükoyu önce tanır. O yüzden hukuk sosyolojisi der ki: ‘Yasal olan her zaman adil değildir. Toplum değiştikçe hukuk da değişir.” Kafamda bazı şeylerin yatmasıyla arkama yaslandım.
“O yüzden bugün birinin terörist, bir başkasının ise kahraman ilan edilmesi, sadece ne yaptıklarıyla değil ne zaman yaptıklarıyla, kimin çıkarına dokunduklarıyla ve kimin yazdığı hukuka denk geldikleriyle ilgilidir. Senin sorduğun soru, sadece hukukla değil, cesaretle, tarihle, hafızayla ilgili bir soru… Ve bu dersi kıymetli yapan da işte bu.” Diye lafını bitirmişti. Çok sabırlı bir adamdı ve beni bu sabırsız hallerimi törpülemek için üstün bir güç sergiliyordu.
“Anladım. Cevabınız için teşekkür ediyorum hocam.” Diye yanıtladım ve yüzüme gelen bir bukleyi kulağımın arkasına sıkıştırdım.
“Ama aklıma takılan bir yer oldu.”
“Lütfen Mihran.” Nezaket ve merak içerisinde bana yöneldi.
“Bu bahsetmiş olduğunuz, Sosyolojik hukuk anlayışındaki ‘Hukuk mahkemelerde değil, toplumda yaşar.’ İbaresini biraz açar mısınız?” Derin bir nefes alarak arkasına yaslandı. Ve dudağında küçük bir tebessüm oluştu.
“Eugen Ehrlich’e göre, asıl hukuk, toplumun içinde yaşayan hukuktur. Yani mahkeme salonlarında değil; köylerde, sokaklarda, evlerde yaşar. Yazılı kurallar çoğu zaman toplumun fiili hukukunun gerisindedir. O yüzden toplumu anlamadan hukuku anlayamayız arkadaşlar.” Söz hakkı almadan alelacele konuşmaya çalıştım. İsyankâr tavrıma engel olamadım.
“Madem öyle, toplumun yaşattığı her şey hukuki midir hocam? Mesela, bazı bölgelerde kadınlar hâlâ mirastan dışlanıyor, çocuk yaşta evlendiriliyor. Töre cinayetleri işleniyor. Bunlar da toplumun ‘yaşattığı kurallar’. O zaman Ehrlich’e göre bunlar da birer “hukuk kuralı” mı?” Yüzümün sert oluşu sayesinde etrafta gergin bir hava oluştu. Kültigin Hoca bir an duraksadı ve eliyle çenesine dokundu.
“Bu… evet, çok çarpıcı bir örnek verdin. Ama Ehrlich’in kastettiği, elbette ki toplumun her pratiğini meşru kabul etmek değil. O, normların nasıl oluştuğunu anlamaya çalışıyor. Yani…” Mâni olamadım ve araya girdim.
“Ama hocam, siz az önce yazılı hukuku geri plana attınız. Bu anlayış, geleneksel yapıların hukuk yerine geçmesine yol açmaz mı? Töreyi, baskıyı, kadının susturulmasını “yaşayan hukuk” diye tanımak, meşrulaştırmak demek değil mi?”
Kültigin Hocanın sesi kısıldı ve elini nereye koyacağını şaşırdı. “Evet… yani… Ehrlich’in yaklaşımı açıklayıcıdır ama normatif değildir. Onu anlamak için, sadece…” Sesimin sertliğine artık takışmıyordum bile.
“Yani biz anlamakla mı yetineceğiz hocam? Toplum bu kurallarla birini öldürürken, biz akademik bir gözle sadece “toplum böyle yaşıyor” mu diyeceğiz? Hukuk dediğiniz şey toplumun adaletsizliklerini izlemekle mi yetinmeli?” Artık ciddi bir biçimde öfkelenmeye başladım. Yutkunduğunu gördüm. Bakışlarını benden çekerek tüm sınıfa baktı.
“Bu… çok derin bir mesele. Aslında bu noktada hukuk felsefesiyle de kesişiyoruz. Belki burada durup hep birlikte tartışmalıyız. Peki sizce hukuk, toplumun yaşattığı normları ne ölçüde dikkate almalı?
Sınıfta fısıltılar artmaya başlamıştı. Hızla elimi kaldırdım ama Kültigin Hoca, bana bakmadan sınıfa göz gezdirdi. O sırada başka eller de havaya kalktı. Kültigin Hoca ilk kez kendini savunmak zorunda hissetmişti… gözlerinden okudum. Benden kurtulmak istercesine tüm sınıfı konuya dahil etti çünkü biliyordu; eğer biraz daha devam ederse kendini dizginlemekte zorlanacaktı.
Ders sona ermiş, herkes sınıfı terk etmişti. Kapıdan çıktığımda ilk gördüğüm yüz Fuat’ınki oldu. Ama bana yaklaşmadı. Uzakta duruşunu seviyordum. Arif gibi değildi; onun yanında yüzüm kızarırdı.
Işıl ve Tamer’le birlikte okulun kafesine yöneldik. Tam o sırada birinin bana seslendiğini duydum. Başımı çevirip sesin geldiği yöne baktığımda, bölüm başkanımız Öğretim Görevlisi Ercüment Güngörmüş’ü merdivenlerin başında gördüm. Eliyle beni işaret ediyordu.
“Belli ki Kültigin Hoca seni yine şikâyet etmiş. O kadar da seni uyardım Mihran,” dedi Işıl, sıkıntılı bir ses tonuyla. Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım.
“Siz kafeye geçin, ben sonra gelirim,” dedim.
“Her zamanki kahvaltıdan sipariş edeceğiz,” dedi Işıl, yüzünde o tanıdık somurtuşla. Sadece başımı sallayarak onayladım. Daha fazla beklemeden merdivenlere yöneldim.
Ercüment Hoca çoktan odasına dönmüştü. Arkamda Fuat ile birlikte üçüncü kata çıktık. Kapısını çaldım. Her zamanki gibi içeriden bir ses gelmedi. Usulca kapıyı açtım. Bilgisayarına odaklanmış şekilde masasında oturuyordu.
“Hocam, müsadeniz var mı?” diye sordum. Yüzüme bakmadan eliyle karşısındaki koltuğu işaret etti. Sessizce içeri girdim, kapıyı kapattım ve gösterdiği yere oturdum.
Bilgisayarını kapattı. Ellerini masanın üzerinde birleştirdi ve nihayet yüzünü bana çevirdi. Gözlerinde bıkkınlık vardı.
“Dün Emel Hoca, önceki gün Kerem Hoca, ondan önce Mehmet Hoca, daha öncesinde Alev Hoca… ve bugün Kültigin Hoca seni şikâyet etti. Kaç defa seninle konuştuğumu artık hatırlamıyorum,” dedi. Nefesi sıklaşmıştı. Alnını, stresle ovaladı.
“Sadece aklımdakileri soruyorum hocam. Bunun neresi yanlış?” diye savunmaya çalıştım.
“Hayır Mihran… Sen sadece merak ettiklerini sormuyorsun. Hukuka karşı içinde bir isyan başlatmışsın. Dur durağın yok. Hiçbir kavramı, hiçbir kuralı doğru bulmuyorsun ve bunu savunan kim varsa onunla çatışıyorsun. Böyle devam edersen, seni okul disiplin kuruluna bildirmek zorunda kalacağım. Sorgulaman güzel, evet… bunu size ilk derste ben söyledim. Ama bunu lehine çevirmek varken aleyhine kullanıyorsun.”
Sesi kararlıydı. Tavrı netti. Ben ise her şeye ve herkese karşı açılmış bir savaşın içindeydim. Bu düzene inanmıyordum. İnsanlığın varoluş biçimine karşı bir başkaldırıydı bu.
“En temel tabakasına inme derdindeyim. Evet, fazla derine daldım belki ama amacım sizi inkâr etmek değil hocam. Sadece bu düzenin nasıl oluştuğunu, neden böyle inşa edildiğini anlamaya çalışıyorum. Sizi sıkıştırdığımın farkındayım ama buna engel olamıyorum. Bizlerin toplumu yönlendirecek bireyler olduğunu söylüyorsunuz… ya düzeni bozan bizlersek ya bu uyulmasını istediğimiz kurallar toplumumuzun refah düzeyini yok ediyorsa… Hani bizlerdik ya adaletin temel taşı bunun neresinde adalet hocam?”
Sözlerim içimde çalkalanan öfkenin dışavurumuydu. Ercüment Hoca, bir süre sustu. Yüzüme baktı. Sessizlik uzadıkça uzadı. O konuşmadığı sürece ben de susacaktım.
“Adalet nedir Mihran?” diye sordu sonunda. Öne eğildi, gözlerime yaklaştı.
“Adalet, halkın ta kendisidir hocam!” dedim kararlılıkla. Sesimin tonu yükselmişti. Kaşlarını çattı.
“Bir adam, bir kadını öldürdü. Halk dedi ki, hüküm bizimdir… ve o adamı öldürdü. Sonra bir başkası daha katletti… Yine halk ayağa kalktı, yine hüküm verdi. Bu mu adalet?” Ercüment hocanın yüzü kızarmaya başladı. Kendi bile ne diyeceğini beklemiyordu, görüyorum.
“O zaman size şöyle açıklayayım hocam,” Hiç beklemeden yerimden dikleştim.
“Adalet, mahkeme salonlarında giyilen cüppelerden önce, halkın vicdanında yankılanır. Yasalar kitaplarda yazılı olabilir, ama adalet sokakta yürüyen çocuğun gözyaşında, bir annenin çaresizliğinde, bir işçinin alın terindedir. Ve en çok da adalet bir kadının kendini korumaya çalışmasıdır. Çünkü toplumun kalbinde doğar adalet.” Nefes almış ve gözlerimi kapattım.
“Eğer bir hukuk sistemi, halkın adalet duygusunu görmezden geliyorsa; o sadece düzeni korur, halkı değil. Ve eğer bir yasa, yoksulu ezenin yanında durup, zenginin suçunu aklıyorsa; adaletin değil, gücün hizmetindedir. Bir halk kendi vicdanıyla “Bu doğru değil” diyorsa, orada adalet eksiktir. Çünkü adalet sadece kanunların değil, toplumun ortak ahlakının, acısının ve umudunun bir yansımasıdır.” Ercüment hoca sürahiden bir su bardağı doldurmuş ve içmişti.
“İşte bu yüzden deriz: Adalet, devletin lütfu değil; halkın hakkıdır. Ve bazen en büyük adalet, yasa dışı görünen bir cesaretin içinde saklıdır. Tıpkı Rosa Parks’ın koltuğunda… Tıpkı Nazım Hikmet’in kaleminde… Ve tıpkı tarih boyunca halkın direndiği her yerde…” Diye soluduğumda Ercüment hocanın ağzı bir karış açılmıştı. Elini nereye koyacağını bilemedi.
“Halktan kopuk bir hukuk, zulmün kibar halidir. Yalnızca devlete hizmet eden bir adalet, halkın celladıdır. Adalet, kürsüde değil sokaktadır. Adalet, hukuk kitaplarında değil halkın dilindedir. Adalet, bir statü değil, bir vicdandır. Ve evet, adalet… halkın ta kendisidir.” Ercüment Hoca yüzünü sıvazlamış kendine gelmeye çalışmıştı. Sabırla sözümü bitirmemi bekliyordu.
“Ben bu fakülteden sadece “hukukçu” olarak değil, hakikatin bir savunucusu olarak mezun olmak istiyorum. Çünkü ben adaleti öğrenmeye değil, aramaya geldim.” Konuşmamı bitirmiş ve arkama yaslanmıştım.
“Biz devrimci yetiştirmiyoruz, Mihran.” Sesi sakindi ama içinde bastırılmış bir korku çınlıyordu.
“Seni kendi ellerimle büyüteceğim. Düşüncelerini kendine sakla… Bu ülke, sırf düşündüğünü söylediği için bazı çocukların yaşını büyütmeyi marifet saydı.” Gözleri gözlerime kilitlenmişti. Sadece öğretmenim olarak değil, bu dünyanın sertliğini ezbere bilen biri olarak konuşuyordu.
“Senden çok iyi bir avukat olacak. Ve artık seni yanımdan ayırmayacağım. Bu, seni zapt etmek için değil… Bu öfkeni, bu hak arayışını nasıl yıkıcı olmadan gerçekleştirebileceğini görmen için.”
Ercüment Hocanın sözlerinden sonra kabuğuma çekildim. Odasından çıkmış kafeye Tamer’lerin yanına gittim. Ama aklım halen o sözlerdeydi. İçimde büyük bir muharebe vardı. Bununla nasıl başa çıkılır bilemiyorum. Yade’nin ölümünden sonra kendimi derslere verdim. Tek derdim, anayasa maddeleriydi. Evet tek derdim buydu.
Önümdeki kahvaltı tabağına daha dokunmamıştım bile.
“Hadi artık birazcık da olsa bir şeyler yesene?” Yanımda oturan Tamer bana daha da yaklaştı.
“Canım istemiyor.” Diye cevap verdim.
“Ercüment Hoca üzerine çok mu geldi?” Başını önüme doğru yatırmış ve anlayışlı bakışlarını gözlerimde sabit turmuştu. Fakat bu yakınımda durması beni rahatsız etmişti.
“Her zamanki halleri işte.” Diye geçiştirdim. Masa da duran ellimin üzerine elini koyduğunda kaşlarımı çatmış ve başımı ona doğru çevirdim.
“Senin için ne yapabilirim? Ercüment hoca ile konuşmamı ister misin?” Sesini inceltmiş ve her zamanki yaklaşımı ile bana yaklaşmıştı. Sesimi çıkarıp elimi çekeceğim esnada Tamer’in elinin üzerinde bir gölge belirdi.
Sonra o gölge, ani ve kararlı bir hareketle parmaklarımızın arasına girip Tamer’in elini tutup itti. Sertçe değil, ama net bir sınır çizercesine. Tamer şaşkınlıkla arkasına döndü. Ben de.
Karşımızda Uluğ duruyordu. Gözleri… O kadar sessiz, o kadar öfkeliydi ki, kelimeye gerek kalmamıştı. Yanında Arif, dik ve tetikte. İkisi de birer siper gibi. Bir anlık sessizlikte, nefesimin sesini duydum.
Uluğ’un bakışları ellerimden yüzüme, yüzümden Tamer’e kaydı. Sanki gözleriyle sordu: “Ne bu şimdi?” Ama hiçbir şey söylemedi. Söz, gerekmeden de yakabilirdi.
Tamer kekelemeye başladı, sesi çatallandı. “Ben sadece… destek olmaya çalışıyordum, Mihran moralini—”
Uluğ’un sesi buz gibiydi. “Desteğini yanlış yere koymuşsun.” Bir sessizlik daha. Zaman dondu. Kafenin uğultusu kesilmiş pür dikkat Uluğ’a odaklanılmıştı. Buraya ilk gelişiydi ama onu tanımayan kalmamıştı. Tamer’in neden kekelediğini anlamamak yersizdi.
Uluğ Mirza Köksoy’un bir adı vardı. Bu ki onu tanımaya gerek bırakmıyordu.
Bakışları halen Tamer’deyken masanın üzerindeki elimi hiçbir uyarı, hiçbir izin isteme anı olmadan, elimi tuttu. Sessizce. Ama o dokunuşta öyle bir kararlılık vardı ki, kimse “neden” diyemedi. Elinin sıcaklığı, buz gibi havada yakan bir temas gibiydi. Bir anlığına dünya küçüldü ne Tamer vardı ne Işıl ne de o kalabalık.
Ve beni ayağa kaldırmıştı. Arif masanın üzerindeki çantamı almış ve umursamazca savurmuştu. Bu hareketi ile çanta Tamer’in yüzüne savrulmuş ve sertçe çarpmasına neden olmuştu.
“Pardon bilerek oldu.” Yüzünde mide bulantısının kalıntıları vardı. Kendini zor tutuyordu. Tamer’in yüzü öfkeden kızarmıştı fakat bir o kadar da korkuyordu. Bakışları Arif’ten Uluğ’a geçince her ne gördüyse önüne dönmek zorunda kaldı. Ama ben bir o kadar da mahcup oldum. Saf ve iyi niyetli bir çocuktu. Bu muameleyi hak etmiyordu.
Uluğ bakışlarını üzerimde gezdirdi… bir anlık değil, anlamaya, ölçmeye, sahiplenmeye çalışan bir bakıştı.
Sadece o… ve onunla birlikte var olmaya mecbur kalan ben.
Elimi kavrarken, başını bile çevirmedi. Kafeden çıkarken kimse ses çıkarmadı. Önlerinden geçerken öğrenciler sandalyelerini geri çekti, yollarını açtı. Korkudan mı, saygıdan mı, hayranlıktan mı… bilmiyorum.
Ama herkes Uluğ’a bakıyordu. Karanlığın içinden gelen bir ihtişam gibi duruyordu o.
Arif hemen arkadaydı; yüzü ifadesiz, bakışları her detayı tarıyordu. O ise sadece yürüyordu… elimi tutarak, hiçbir açıklamaya gerek duymadan. Onun yürüyüşü buydu zaten: açıklamasız. Ve ben de yine sustum. Çünkü bazı sessizlikler, bir insanın ait olduğu tek dil haline gelir.
Kafenin cam kapısı ardımızdan kapandığında içeride bir uğultu koptu. Fuat ise kapıyı ardımızda kapatan kişi olmuştu. Hal ve hareketlerinden oldukça rahatsız olduğunu gördüm. Fısıltılar, meraklı nefesler, şaşkın gözler. Ama o an hiçbirini duymadım. Dışarıda hava soğuktu. Elim hâlâ onun elindeydi. Sıkıca. Bir an için sanki kalabalığın ortasında değil de kendi sessiz evrenimizde yürüyorduk.
O el hem koruyordu hem tutsak ediyordu. Ve ben… İtiraz etmiyordum.
Arkamızdan bakan öğrencilerin gözlerinde aynı ifade vardı: Hayranlık. Ve korku. Sanki bir masalın kahramanını değil, bir efsanenin tehlikesini izliyorlardı.
Uluğ’un adı, sadece korku değil, kudret demekti bu kampüste. Ve herkes biliyordu: Mihran, onundu. Ama kimse Mihran’ın bu “aitlik” hissinin içinde kaybolduğunu fark etmiyordu.
Uluğ, hiçbir şey söylemeden kapıyı açtı. Yüzündeki ifade, kelimelerin erişemeyeceği kadar donuktu. Elimi hâlâ bırakmamıştı, ama bu kez o tutuşta şefkat değil, kontrol vardı. Sanki beni değil, kendi öfkesini tutuyordu.
Aracın içine bindiğimizde kapıların kapanışı bile sert geldi kulağıma. Motor çalıştı, ağır bir sessizlik içeriye yerleşti. Koyu camların ardında dışarıdaki kampüs hızla uzaklaştı; kafenin kalabalığı, öğrencilerin bakışları, fısıltılar… hepsi ardımızda kaldı.
Uluğ direksiyona sıkıca tutunmuştu. Parmak eklemleri beyazlaşmış, çenesinin kasları belirginleşmişti. Gözleri yola sabitlenmişti ama ben biliyordum… aklı yolda değil, Tamer’deydi. O el hareketini, o masayı, o dokunuşu unutmamıştı.
Beni korumak için mi, sahip çıkmak için mi, yoksa kıskançlığın bir emaresinden ötürü mü böyle davranmıştı, bilemiyordum. Ama hangisi olursa olsun bu davranışı beni yakmıştı.
Ben sessizdim. Camdan dışarıya baktım, geçip giden binalar bulanık birer lekeye dönüşüyordu. Öfkem içimde sessiz bir çığlık gibiydi. Kendime bile itiraf edemediğim bir kırgınlık vardı içimde. Bu gibi eylemler beni aşağı çekiyor ve herkesin benden kaçmasına neden oluyordu. Kendisine söz verip sabah her defasında ardında beyaz bir lale bırakan adam, bugün bana bir öfke bırakmıştı sadece.
Nereye gittiğimizi bilmiyordum. Hiç sormadım da. Çünkü o susuyorsa, konuşmanın bir anlamı kalmazdı. Zaten Uluğ’un sessizliği, her kelimeden daha ağırdı. Ben sustukça, o daha da gerginleşiyordu. Aramızdaki hava soğuk bir metal gibiydi… sert, keskin, donuk.
Arif ve Fuat öndeki araçlarla birlikte bizi takip ediyordu. Arada bir telsizden geçen kısa cümleleri duyuyordum:
“Birinci araç konum sabit.”
“Takip mesafesi korundu.”
Hepsi mekanik, duygusuz seslerdi. Benim içimde kopan fırtınanın yanında, bu düzenli disiplin fazlasıyla yabancıydı. Uluğ’un nefesi hızlanıyor, sonra kendi kendine yavaşlıyordu. Kontrol etmeye çalışıyordu belli ki. Ama direksiyonun üzerindeki ellerinden, o fırtınayı hâlâ hissedebiliyordum.
Benimse içimde hem sitem hem özlem birbirine karışmıştı. Onunla her şey böyleydi zaten… bir yanda güven, diğer yanda korku. Bir yanda sevgi, diğer yanda sahiplenişin ağırlığı.
Başımı camın kenarına yasladım. Yolun gidiş yönüne değil, geriye bakmak istedim. Belki ardımda bıraktığım o kafe, hâlâ sıradan bir günün parçasıdır diye.
“Konuş Mihran.” Sert bir nefes vermiş bu da onun bunaldığının göstergesiydi. O kadar çok bastırılmış his vardı ki o tek kelimenin altında. Yine de dönüp bakmadım. Kollarımı göğsümde sıkıca bağladım, başımı cama bastırdım. Suskunluk, onun sabrını kemiren bir bıçak gibiydi.
“Benim sana tepkili olmam gerekirken bu tavrında neyin nesi?” Hiddetle sesini yükseltti. Sesinde çatlayan bir sabır vardı. Yutkunmadım. Cevap vermedim. Suskunluğum onun sabrına çarpıp geri döndü.
Bir an, direksiyona elini sertçe vurdu. Metal bir ses yankılandı araçta. O tok sesin ardından içimdeki sessizlik parçalandı ama dilim yine sustu. Yüzü bana dönüktü şimdi. Gözlerinde biriken öfke, kıskançlıkla karışmış karanlık bir parıltıya dönüşmüştü.
“Oraya geldiğime hiç pişman değilim,” dedi dişlerinin arasından. Sesi titremiyordu ama nefesi hızlanmıştı.
“İster bana yabani gözlerle bak ister aşağılanma olarak gör… buyum ben.” Baktım. Gerçekten de buydu. Tüm o koruma içgüdüsünün arkasına saklanan bir öfke, sevgisinin en tehlikeli biçimiydi.
“Hiçbir erkek sana dokunamaz, böylesi bir yakınlığa cüret dahi edemez Mihran Hanım!” Bağırdı. Kelime kelime, öfke titreşimiyle.
Ellerini yeniden direksiyona vurdu. Motorun sesi bir anda yükseldi; araba sarsıldı, hız arttı. Camın dışındaki manzara bulanıklaştı. Benim nefesim de. Sanki her şey hızla ilerlerken içim yavaşladı.
Sonra aklıma Emily geldi. Uluğ’u izledim. Onu kıskandığımda hiç alkol tüketmeyen ben şişelerce alkolü içtiğimi anımsadım. Aşk böyle bir şey olsa gerek. Tehlikeli ve çılgınca.
“O çocuğu ilk gördüğümde de gözüm tutmamıştı.” dedi dişlerinin arasından.
“Seni arkadaşı olarak gördüğüne de asla inanmıyorum!” Sesinde kıskançlık değil, kıskançlığın arkasına gizlenmiş korku vardı. Birini kaybetme korkusu. Beni. Başını bir an bana çevirdi, gözleri ateş gibiydi.
“Öyle bakma bana, ne yapmışım ben? Ağzını yüzünü dağıtmadığıma dua et, ultra nezih davrandım.” Her sustuğumda fazlasıyla konuşkan oluyordu.
“Nereye gidiyoruz?” Suskunluğumu bozmuş adeta onu yok saymıştım. Bu onda derin bir sızı bırakacaktı. Bunu planlayarak yapmadım, doğamda mevcuttu. Aslında düşündüm Yade’nin gidişinden sonra gelişen bir davranıştı. Kimseyle kavga etmek veya bir tartışma içerisine girmek istemiyordum. Yok saymak daha cazipti artık.
“Bunu yapmaktan ne zaman vazgeçeceksin Mihran? Ne kadar boktan hissettirdiğinin farkında bile değilsin.” Daha bir acımasızlaşmıştım. Uluğ ise daha fazla yalnızlaşmıştı. Yade herkesten bir şey götürdü. Kimse gözümde aynı değildi. Belki de ben aynı kalmadığım için herkesi farklı görüyordum.
Yol ayrımına girdiğimizde nereye gittiğimizi anladım. Ve bunu anlamak bende derin bir sızı bıraktı. Her gün oraya gidiyorduk ve ben her gittiğimizde hissettiğim acıyı tekrar tekrar yaşıyordum. Alışmak ne mümkün…
“Sen ne zaman böyle davranmaktan vazgeçersen bende o gün bırakacağım Uluğ.” Diye karşılık verdim. Sesli bir nefes bıraktı.
“Nasıl davranıyormuşum?” dediğinde sesi kısılmıştı, boğazına düğümlenen öfkeyle nefesi birbirine karışıyordu. Direksiyonu öyle sıkıyordu ki, parmak kemikleri bembeyaz kesilmişti.
“Her şeyi sahiplenir gibi. Her şeyi kontrol etmek ister gibi.” dedim, gözümü ondan ayırmadan.
“İnsanları, olayları, beni… hatta kendi duygularını bile.” Bir kahkaha attı ama içi boştu. O gülüşün içinde yorgunluk vardı, kırgınlık da.
“Kontrol etmeye çalıştığım tek şey kendim, Mihran.” dedi. “Çünkü seni görünce kendimi kaybediyorum. Gözüm dönüyor, kalbim deliriyor. Ne hissettiğimi senin kadar kimse anlamıyor. Ama sen…” Bir an sustu, boğazı düğümlendi.
“Sen anlamamazlıktan geliyorsun.” Camdan dışarı baktım. Şehirden giderek uzaklaşıyorduk, sessizlik sokağın soğuğuna karışıyordu.
“Ben anlamamazlıktan gelmiyorum, Uluğ.” dedim sakin ama net bir sesle.
“Sadece… her duygunu üzerime yüklemenden yoruldum.” O an arabayı birden kenara çekti. Fren sesi, içimizdeki sessizliği yarıp geçti. Motor hâlâ çalışıyordu ama ikimiz de nefes almıyorduk.
“Yoruldun öyle mi?” diye tekrarladı. Yüzüme dönüp baktı, gözleri yanıyordu. “Ben seni korumaya çalışıyorum, sen bunu zindan sanıyorsun.”
Yade’nin gidişinden sonra Uluğ üzerime daha fazla titremeye başlamıştı. Beni yanı başından ayırmıyor, işe gitse bile beni de beraberinde sürüklüyordu. Masayla toplantıya gittiğinde bile yanında götürüyordu. Ve eli daima elimin arasındaydı. Her an başıma bir şey gelecek diye eli belindeki silahta tetikteydi. Eskiden silahı masa üyeleri ile toplantı esnasına takardı şimdi ise o silahla uyuyordu.
Uraz gibi olmaktan korkuyordu. Haklıydı.
“Çünkü bazen öyle hissediyorum.” dedim. “Korumakla kapatmak arasında ince bir çizgi var, Uluğ. Ve sen… o çizgiyi her defasında aşıyorsun.” Gözlerini kapattı. Elleri direksiyonda, alnı öne düştü. Bir süre sadece nefesinin titrek sesi vardı. Sonra kısık bir sesle konuştu.
“Ben sensiz kalmaktan korkuyorum, Mihran. Ne yaparsam yapayım, her şeyin sonunda seni kaybedecekmişim gibi geliyor. Ve o his… beni hasta ediyor.”
Sustu.
Ben sustum.
Radyodan boğuk bir şarkı sızıyordu, ikimizin de içini deşen bir sessizlikle. “Uluğ…” dedim fısıltıyla.
Başını kaldırdı, gözleri kırmızıydı.
“Ben gitmek istemiyorum. Hep seninle yaşamak dileğim. Ama böyle de kalamıyorum.” Uzun bir an bana baktı. Yorgun, çaresiz ve hâlâ delicesine âşık. Sonra fısıldadı.
“Seninle olmak hep savaşmak gibi, Mihran. Ama sensiz olmak… ölmek gibi.” Gözlerim doldu. Dönüp dışarı baktım, kasvetli gri tonlarındaki gökyüzü içini dökmek üzereydi. Yolun sonunu artık biliyordum. Ve içimden sadece şu cümle geçti.
“Yade, sen gittin ama biz hâlâ o günün içinde kaldık.”
Arabayı yeniden çalıştırdı. Motor homurdanarak can buldu. Uluğ’un eli hâlâ direksiyondaydı ama bu kez vurmak yerine yalnızca sıkıyordu. Yolun sessizliği, aramızdaki gerginliğin yankısı gibiydi.
Ne o bir şey söyledi ne ben. Sanki konuşmak artık bir lüks, nefes almak ise bir zorunluluktu. Uluğ’un omuzları gergindi. Zaman zaman çenesini sıkar, göz ucuyla bana bakardı; sonra hemen bakışını yola çevirirdi. Sanki her bakışında kendine hâkim olamaktan korkuyordu.
“Yine susuyorsun.” dedi sonunda, sesi alçak ama kırgındı.
“Bazen senin sessizliğin bir kurşundan daha ağır geliyor.” Cevap vermedim. Kendimden eminmişim gibi başımı cama yasladım ama içim darmadağındı. Suçluydum ben. Daha hangi kelimeyi dile getirebilirdim ki? Yade’yi ben…
Yol uzadıkça şehir geride kaldı. Binalar seyrekleşti, yerini uzun kavaklara, virajlı yollara bıraktı. Tanıdık bir manzara gibi ama adını hatırlamak istemediğim bir rüya gibiydi burası.
Uluğ derin bir nefes aldı, sonra camı araladı. Soğuk hava yüzüne vurduğunda, dudak kenarı hafifçe titredi.
Arabada anılar dolaşıyordu, tıpkı toz gibi. Ne kadar silersen sil, hepsi bir ışıkla yeniden görünür oluyordu.
Bir viraj daha döndük. Yol uzadıkça, tanıdık bir sessizlik çöktü içime. Kalbim, gideceğimiz yeri hissetmişti artık ama aklım, orayı bir daha hatırlamak istemiyordu.
Uluğ konuşmadı. Ben de sormadım. Sadece motorun uğultusu vardı ve iki yaralı insanın, geçmişin tam ortasına doğru ilerleyen sessizliği.
Denizin tuzu camın buğusuna karışmıştı. Riva’ya vardığımızda zaman, bir anlığına durmuş gibiydi. Evin silueti, sabah sisinin içinden ağır ağır belirdi. O an anladım ki hiçbir şey, o 42 günü geride bırakmamıştı.
Yade’nin ölümünden bu yana herkes kendi sessizliğine gömülmüştü. Kimse yüksek sesle konuşmuyordu artık, çünkü her kelime bir eksiklik yankısı taşıyordu. Ama bazı sessizlikler, kelimelerden daha çok şey anlatırdı.
Uraz da onlardan biriydi. O günden sonra onun sesini kimse duymadı. Bir tek kez… sadece bir tek kez, sert ve kesin bir tonda konuşmuştu.
“Masa yok edilecek.” O cümle, her şeyin yönünü değiştirdi.
Sonra kayboldu. Bir süre kimse nerede olduğunu bilmiyordu. Ta ki Binbaşı Sungur Amirova, onu yanına alana kadar. O günden sonra Riva’daki bu ev, yeniden şekillenmeye başladı. Yanan duvarlar onarıldı, çatısı yeniden örüldü, camlar takıldı, odalar Yade’nin bıraktığı gibi düzenlendi. Hatta salondaki o mavi vazonun bile yeri değişmemişti. Sanki Yade, her an kapıdan çıkacakmış gibi…
Ama o ev artık başka bir evdi. Yade’nin evi değil, Uraz’ın eğitim alanıydı. Evin arka bahçesinde kurulu bir bölüm vardı şimdi… çelik barlar, hedef tahtaları, çakıl zeminde kurumuş ayak izleri.
Uraz orada saatlerce kalırdı; yağmurda, güneşte, sessizce. Kimi zaman çömelip yere bir şeyler çizer, kimi zaman yumruklarıyla duvarlara vururdu. Sanki duvarlar konuşsun istiyordu. Ama konuşmuyorlardı. Tıpkı Yade gibi…
Uluğ bana anlatmıştı bir defasında: “Uraz o evi yeniden inşa ederken, hiç kimseyle tek kelime etmedi. Ellerinin derisi soyulana kadar çalıştı. Sanki taşları değil, kendini onarıyordu.”
Belki de gerçekten öyleydi. Belki Uraz o evi yeniden inşa ederken, kendini gömmek istiyordu. Yade’nin yokluğuna bir mezar kazmak gibi, ama toprağı kendi elleriyle taş taş örüyordu.
O günden beri başını kaldırmadı. Kimsenin yüzüne bakmadı. Yade’nin ardından hiçbir dua etmedi, ama her gün orada durdu… aynı yerde, aynı sessizlikte.
Onun tek amacı vardı artık: hazırlanmak. Kendini eğitmek, güçlenmek ve o masayı, Yade’nin ölümüne neden olan her şeyi tek tek yok etmek. Kimse artık Uraz’ın iyi olacağına inanmıyordu.
Ama kimse onu durdurmaya da cesaret edemiyordu. Çünkü Uraz’ın gözlerinde bir tür inanç vardı; delilikle iman arasındaki o ince çizgide duran, geri dönülmez bir inanç.
Ve biz… her sabah Yade’nin eksikliğini onun gibi hissedenler, her gün Riva’nın o sessiz yamacına gelip gidiyorduk. Uluğ, korumalarıyla birlikte oradaydı hep; ben de yanında. Sanki her gün, Yade’nin gölgesinde geçen bir nöbet tutuyorduk. Hiçbirimiz yüksek sesle konuşmuyorduk. Ama hepimiz aynı şeyi biliyorduk: bu sessizlik, fırtınadan önceki son andı.
Arabadan indiğimde denizden gelen rüzgâr yüzümü kesercesine çarptı. Riva sabahı soğuktu, dalgalar kıyıya temkinli vuruyordu. Uluğ motoru susturunca sessizlik üzerimize çöktü. Karşımda duran ev, artık bir harabe değil, yeniden doğmuş bir yara gibiydi.
Yade’nin ölümünden sonra kırk gün boyunca, bir gün bile aksamadan buraya geldik. Her sabah, aynı saatte. Her sabah, aynı sessizlikte. Uraz’ı hep burada bulduk. Kimi zaman arka bahçede, kimi zaman denize bakan o taş merdivenlerde. Ama hiç konuşmadı. Sadece çalıştı, sadece savaştı. Kendine karşı.
Uluğ, her defasında arabayı biraz uzakta durdurur, ben onu izlerdim. Ellerindeki yara kabuk bağlamadan yeniden açılırdı. Bir kez bile yüzüme bakmadı. Ona bakmak bile suç gibiydi sanki… çünkü Yade’nin yokluğunda nefes almaya devam eden bendim.
Sonra bir gün Binbaşı Sungur Amirova geldi. Uraz’ın “Masa yok edilecek,” sözünü duymuş. O günden sonra onu özel olarak eğitmeye başladı. Ama aralarındaki ilişki… tarif edilmezdi. İkisi de aynı sertlikte adamlardı. Asla sohbet ettiklerini görmedim. Ama bir anlık dengesizlikte biri sendeleyecek olsa, diğeri o an oradaydı. Hiç sözsüz, içgüdüsel bir bağ kurmuşlardı. Birbirlerine benziyorlardı… acılarını söylemeden taşıyan adamlardı.
MİT’ten Sardana Yakut da sık sık uğrardı. Haftada bir gelirdi, sırf Uraz’la dövüşmek için. O kadın başkaydı… ne Uluğ’a ne Sungur’a ne de herhangi birine benzeyen biriydi. Hızına hayran kalmıştım. Uraz’ı sinirlendirmek, onu daha fazla zorlamak için geliyordu sanki. Bazen yerde birbirlerini ezene kadar dövüşürlerdi, ama kimse araya girmezdi. Sardana sadece Sungur’la dövüşmekten kaçınıyordu. Belki saygıdan, belki de sevgiden… ya da ikisinden birden. Ama ikisi de o konuda sessiz kalmayı tercih ediyordu.
Sonra Yüzbaşı Yiğit Bozkurter geldi. Her gelişinde dosyalarla dolu bir çanta taşırdı. O, “Masa” hakkında konuşmak için buradaydı. Evin alt katına, gizli geçitten inerek giderlerdi. Evet, artık bu evin altı bir üs gibiydi. Zeminin altında, metalik bir oda kurmuşlardı… ışıklar sönük, hava ağırdı. Konuşmalar hep kısa, hep tehlikeli kelimelerle doluydu. Biz duymamamız gereken şeyleri duymamak için yukarıda kalırdık.
Kıdemli Üsteğmen Behram Tahtacı ise bambaşkaydı. Her hafta kitaplar gönderirdi Uraz’a. Uraz okumazdı, biliyorum. Ama Behram göndermeye devam ederdi. Belki kendi vicdanını susturmak için, belki Uraz’a hâlâ bir umut göstermek için.
Yanında genellikle Teğmen Ekin Giray olurdu. Sessizdi, ürkekti. Hiçbir konuşmaya dahil olmazdı. Ama Uraz’a öyle bir bakardı ki… o bakışta hayranlıkla korku birbirine karışırdı. Sanki her yumrukta, her idmanda Uraz’la birlikte darbe alırdı.
Ve bütün bunların ortasında ben vardım. Bazen mutfağın pervazına oturur, uzaktan izlerdim. Bu evi, bu adamları, bu gürültüsüz düzeni. Onlar için burası bir karargâh gibiydi, ama benim için… Yade’nin sesiyle yankılanan bir hatıraydı.
Uraz, o evin duvarlarını elleriyle yeniden örmüştü. Perdeler aynıydı, koltuk aynıydı, o meşhur vazonun yeri bile aynıydı. Her şey Yade’nin bıraktığı gibi. Ama o masa yoktu artık Yade’nin gülüşü de.
Her sabah buraya gelirken, sanki kendi mezarımı ziyarete geliyormuşum gibi hissediyordum.
Tam kapıya yönelmiştik ki, bir motor sesi duyuldu. Uluğ refleksle bana baktı, sonra yola çevirdi gözlerini. Yavaşça yaklaşan aracın farları tozun içinden süzüldü. Yüreğim sıkıştı… o sesi tanıyordum. Ama görmek istemiyordum.
Araba durdu. Kapısı sert bir hareketle açıldı. Ve o an, içim buz kesti.
Korer.
Nefesim kesildi, ellerim titredi. Cenazede bile bana bakmamıştı. Yade’nin ölümünden sonra bir kez bile karşılaşmamıştık. Ama o gün… o gün o gözlerle yeniden karşılaşmak… Bir kurşun gibi saplandı içime.
Yade onun için bir kız kardeşti. Onu koruyamamış olmanın acısını, benim üzerimden çıkarıyordu. O ormana Yade’yi benim getirdiğimi herkes biliyordu. Ama kimse benim neyle savaştığımı bilmiyordu. Yade’nin son nefesini tutmaya çalışırken ellerimin nasıl titrediğini, o kanın tenime nasıl işlediğini kimse görmemişti.
Ama Korer, sadece sonucu görmüştü. Ve beni suçlamıştı. Şimdi oradaydı. Gözleri, hâlâ aynı öfkeyle doluydu.
Uluğ elimi eli arasına hapsetmiş korkma ben buradayım dercesine. Ne kadar kırgın olursam olayım, o anda tek sığınabileceğim kişi oydu. Korer’in nefesi bile yargıydı. Bir adım daha atsa, belki olduğum yere yığılacaktım.
Uluğ sessizdi. Ben nefes bile almıyordum. Korer’in gözleri üzerimdeydi. O kadar soğuktu ki, deniz bile onun kadar donuk görünmedi.
Ve o an… evin penceresinde bir gölge belirdi.
Uraz.
Aramızdaki sessizlik, denizin sesiyle birleşti. Korer’in bakışları ona kaydı. Elleri cebinde her zamanki dağınık saçları ile gece kadar karanlık bakışlar ile bakıyordu.
Ama o sessizlik, her şeyden daha gürültülüydü. O an, herkesin acısı birbirine değdi… ve hiçbirimizin elleri birbirine uzanmadı.
Korer yaklaşırken beklenmedik bir şekilde sakindi. Öfkesi cenaze günündeki gibi değildi; ama hâlâ yüzümde suçlu bir gölge bırakacak kadar tepkiliydi. İçimde istemsiz bir korku ve güven ihtiyacı doğdu. Uluğ’un yanına sokuldum, nefesinin sıcaklığı bana geçici bir sığınak oldu.
Uluğ kısa bir adım attı, bakışlarını Korer’in gözlerine dikti. “Buraya geleceğini neden söylemedin bana Korer?” Korer omuz silkti, sessiz ve keskin bir tonda cevap verdi.
“Uraz ‘Buraya gel’ diye mesaj yolladı. Geldim bende.” Aralarında sözcüklere gerek yoktu; sessizlik, her şeyi anlatıyordu.
“Seni karşıma alacak bir şey yapmam kardeşim.” Bakışları Uluğ’da güven vadediyordu. Uluğ ise tam tersi bir tutumla oldukça rahattı.
Korer önümden geçerken omzuyla hafifçe bana bir omuz attı… arkadaşça, sert bir selam gibiydi. Ama o itiş, içimde beklenmedik bir sarsıntı yarattı; sendeledim, adımım bozuldu. Gözlerim istemsizce kapandı bir an; Korer’in o küçük hareketi, hâlâ üzerimde olan suçlamaların soğuk bir hatırlatıcısıydı.
Uluğ, Korer’e bakarken sesi alçak ama keskinti: “Korer, senin omzunu ecdadının mabedine sokarım.” Sözleri tehdit değil, sahiplenmenin sınırını çizen bir uyarıydı. Korer, dudak kenarında hafif bir tebessümle, alınmadı; geri adım atmadı. Ama aralarındaki sessiz gerilim, havada elle tutulur bir ağırlık gibi duruyordu.
İçeri adım attığım anda evin havası değişti. Yenilenmiş duvarlar, sessiz salon, taş zemin… Her şey hem tanıdık hem de yabancıydı. Gözlerim salona kaydı: Tim oradaydı. Sungur köşede dik, Sardana koltuk kenarında dikkatle bekliyor, Yiğit dosyalarıyla meşgul, Behram elinde kitaplar, Ekin biraz geride, sessiz ve mesafeli. Ve en arkada, Uraz… Gözleri pencereden dışarı bakıyor ama varlığıyla her nefesimizi hissediyordu.
O an içimde bir duygu patladı: korku, suçluluk ve garip bir teslimiyet bir aradaydı. Herkesin sessizliği, kırk iki günün birikmiş yükünü taşıyordu. Birbirimizi tanımadan önce, aslında birbirimize tutunacak dostlar olacağımızı anladım.
Kapı kapandı; nefeslerimiz birbirine karıştı. Artık kaçış yoktu. Yade’nin yokluğunda yaşadığımız her acı, şimdi bizi birbirimize daha sıkı bağlamıştı. İçeri adım atarken, her birimizin kalbinde aynı soru yankılanıyordu: Bu yeni düzenin içinde, hayatta kalmayı nasıl başaracaktık?
Uluğ’un adımları sert, ölçülü ama öfkeliydi. Tabanının zemine her vuruşu salondaki sessizliği çatlatıyordu. Odaya girdiği anda gözleri Yüzbaşı Yiğit Bozkurter’e kilitlendi.
“Neden toplanacağınızı bana haber etmediniz?” dedi, sesi sabırla bastırılmış bir gürleme gibiydi. Yüzbaşı Kurter, önündeki dosyayı kapatıp başını kaldırdı. Ceketinin yakasını düzeltti, konuşmadan önce derin bir nefes aldı.
“Dün geceden beri buradayız, Çebi. Hepimiz biraz dinlenmeye ihtiyaç duyduk. Son bir ayda olanlar sadece dışarıyı değil, bizi de yıprattı.” Uluğ alayla güldü.
“Dinlenmek mi? Masa kan kaybediyor, sınırlar titriyor, içimizde kim dost kim hain belli değil. Sen hâlâ dinlenmekten bahsediyorsun?” Salonun her bir köşesinde oturanlar başlarını çevirdi. Sardana’nın gözleri kısılmış, parmakları masanın kenarına sıkıca bastırılmıştı. Behram gözlüğünü çıkarıp mendiliyle sildi, konuşmaya niyetli değildi ama yüzündeki gerilim cümlelerden daha fazlasını anlatıyordu.
Uraz, pencerenin önünde hareketsiz duruyordu. Gözleri deniz ufkundaydı ama yüzündeki çizgiler, içerde konuşulan her kelimenin ağırlığını taşıyordu. Salondaki herkes susmuştu. Havadaki sessizlik, konuşulanlardan çok daha gürültülüydü. Sardana bir köşede ellerini bağlamış, gözlerini tavana dikmişti. Behram, elindeki kitabı kapattı. Uraz bile başını azıcık çevirdi.
Uluğ, Yüzbaşı Kürtlerin karşısındaki kanepeye geçmişti Kurter, birkaç saniyelik sessizlikten sonra sesini biraz alçalttı.
“Clarklar son bir aydır masanın tüm toplantılarına katılmaya başladı. Şüphe yok ki içeride bir sarsılma var. Üst kademe endişeli.” Dosyayı açtı, birkaç sayfa çevirdi, parmağıyla bir noktayı işaret etti.
“Orta Doğu’daki iç savaşların neredeyse tamamı artık masa üzerinden yönetiliyor.” Uluğ’un kaşları çatıldı.
“Ne demek istiyorsun, açık konuş.” Yüzbaşı Kurter bakışlarını kaldırdı, gözleri buz gibiydi:
“Demek istiyorum ki… O masa, artık kontrol dışı. Ve içerideki her üye… her biriniz… artık tehdit unsuru sayılıyorsunuz.” Bir an durdu, kelimeleri dikkatle seçiyordu.
“Savunma Bakanı bizzat emir verdi. Masadaki tüm üyeler… imha edilecek.” Bu cümle salonda yankılandığında, kalbim göğsümde tekledi. Kimse nefes almadı.
Yüzbaşı Kurter sözlerini sürdürdü. “Bakan, bunun dışarıya sızmasını istemiyor. Eğer bir Türk vatandaşının bu operasyona dâhil olduğu öğrenilirse, sınır güvenliği yerle bir olur. Ve bu, yalnızca bir devlet krizi değil, tam bir kaos anlamına gelir.” Uluğ’un bakışları, Yüzbaşı Yiğit’in dudaklarının hareketini izliyordu ama zihni o kelimeleri değil, çok daha derinden gelen bir sesi dinliyordu.
Savunma Bakanı’nın emri… “Masadaki tüm üyeler imha edilecek.”
Cümle odada yankılanırken zaman onun için yavaşlamıştı. Dışarıdan görünen yüzü taş gibiydi ama içi… içi yanıyordu. Yıllardır, sabırla, ilmek ilmek işlediği plan şimdi kendi devletinin tokadıyla yüzüne çarpıyordu.
O masa, herkesin sandığı gibi sadece küresel düzenin adamlarından oluşmuyordu. Uluğ’un dedesi o masadaydı; ülkesini içeriden korumak için, yılanın yuvasına girmişti. Dedesi öldüğünde onu aynı yuvaya yerleştirdiler. Küçük yaşta, “vatana sızmanın şerefi” diye öğretilen bir ölüm oyununa dâhil edildi.
Ve şimdi, o oyun masayı değil, onu yutuyordu.
Yiğit’in sesi tekrar yükseldi. “Bu karar geç kalınmış bir önlem değil, Çebi. Masanın kökü artık zehir saçıyor. Dışarıdan kimseye güvenemez hale geldik. Sınırlarımızı değil, kendimizi koruma vakti.”
Uluğ başını kaldırdı, yüzünde gülümseme ile öfkenin garip bir birleşimi vardı. “Geç kalınmış mı diyorsun?” dedi.
“Bunca yıl o masanın altında kimlerin can verdiğini biliyor musun sen, Yüzbaşı? Hangi elleri kirletmek zorunda kaldığımı, hangi isimleri kaybettiğimi?” Yiğit’in yüzü kasıldı.
“Senin fedakârlıklarını biliyoruz. Ama—”
“Hayır, bilmiyorsun!” diye kesti Uluğ. Sesi artık bir emir gibi değil, bir çığlığa benziyordu.
“Ben o masada her gün ölümü izledim. Onları içeriden çökertmek için, sevdiklerimin tek tek infaz edilmesine sessiz kaldım. Çünkü devlet böyle istedi! Çünkü ülke, ‘zamanı değil’ dedi! Şimdi kalkmışsınız, bana o zamanı mı veriyorsunuz?” Odanın havası bir anda daraldı.
Mihran nefesini tuttu, Sardana bile başını çevirdi. Uraz’ın bakışları hâlâ penceredeydi, tepki namına hiçbir şey vermiyordu.
Uluğ öne doğru eğmiş bakışlarını aynı Uraz gibi ayakta dikilen Binbaşı Sungur Amirova’ya çevirdi. “Ben yıllardır o masadakilerin maskesini tek tek düşürdüm. Her birine acı çektirdim. Yalnızca ölüm yetmezdi onlara. Onların en büyük korkusu, unutulmaktı.”
“Ve ben onların isimlerini tarihten sildim, Yüzbaşı. Ama devletim şimdi kalkmış, bana ‘öldür’ diyor. Sence ben, bunca yıl bu ateşin içinde yanarken ne yapıyordum? Kibrit mi topluyordum?” Yüzbaşı Kurter’in dudakları titredi ama karşılık vermedi. Onun da gözlerinde bir kırılma vardı; emir taşımak kolaydı ama o emri Uluğ’un yüzüne söylemek… başka bir savaştı. Uluğ sessizce arkasına yaslandı, sesi kısaldı.
“Eğer bu emir doğruysa,” dedi, “devlet bana ihanet etmiştir.” Bir sessizlik.
“Ben ülkem için masa oldum, Binbaşı. Masanın kalbine oturdum. Düşmanı diz çöktürmek için kendi ruhumu sattım. Ve şimdi bana dönüp diyorsunuz ki, ‘hepsini öldür.’ Peki, neden bunca yıl beklediniz? Neden sevdiklerim can verirken bir emir gelmedi?” Mihran’ın kalbi sıkıştı.
O anda Uluğ’un yüzündeki öfke değil, yorgunluk vuruyordu gözüne. Korkunç bir yorgunluk. Bir adamın içini kemiren, inandığı şeyin kendisini terk ettiği o anki yorgunluk.
“Bizler görev adamıyız Çebi torunu ne senin ne de benim sorgulamaya hakkımız var. Seni ben yetiştirdim, ilk dersi hatırla: ‘Ölmek için varsın ve yaşatmak iç ölmelisin.’ Ne deniliyorsa yine onu yap.” Binbaşı Sungur Amirova her zamanki sertliği ile konuştu.
Yüzbaşı Kurter başını eğdi. “Bu kararı sorgulamak senin haddine değil, Çebi. Biz emirle var oluruz.” Diye Binbaşı’yı destekledi. Uluğ başını iki yana salladı. Ve her ikisine öfkeyle baktı.
“Ben emirle değil, inançla var oldum.” Bir an sustu, sesi çatladı: “Ve inancımı kim yaktı, biliyorum.”
Uluğ’un sesi kesildiğinde odadaki hava ağırlaştı. Tuhaf bir sessizlik çöktü üzerimize; öyle bir sessizlik ki, herkesin nefesi bile yankılanıyordu duvarlarda. Ben sadece izliyordum onları… Bu dört adam… devletin en soğukkanlıları, masanın en sert yüzleri… bir anlığına insan gibi görünüyordu. Yorgun, kırılmış, öfkeli… ama bir o kadar da çaresiz.
Uraz, duvarın önünde dimdik duruyordu. Ne bir mimik ne bir nefes değişimi… O kadar sessizdi ki, nefretinin bile sessizliğe büründüğünü düşündüm. Belki de artık öfkelenemediği için sessizdi. Çünkü Yade, o son gün, kanlar içindeyken bile ona “öfken dinsin, aşkım” demişti. O söz Uraz’ı susturmuştu. Ondan sonra hiçbir çığlık, hiçbir intikam isteği aynı tınıda çıkmadı ağzından.
Ama sessizliği… o sessizlik içinde bile korkunçtu.
Uluğ ise, devletin emrini dinlerken bile başını kaldırmadı. Ben onun omuzlarının nasıl titrediğini gördüm. Belki kimse fark etmedi ama ben ettim. Öfke, acı, inkâr… hepsi aynı anda geçmişti gözlerinden. Devletin yıllardır sessiz kaldığı bir emri şimdi, bu kadar geç, bu kadar acı bir zamanda vermesi onu yakıyordu.
Yıllarını o masaya sızarak geçirmişti. Onları tanımış, güvenlerini kazanmış, dedesinin mirasını taşır gibi taşımıştı içlerinde. Ve şimdi, her biriyle birlikte o çocukluğundan beri inşa ettiği maskeyi de öldürmesi isteniyordu.
Masadakilerin basitçe ölmesini istemiyordu Uluğ. Onlara, yaptıklarının ağırlığını hissettirmek istiyordu. Tıpkı Yade’ye, Uraz’a, Korer’e, bana yaşattıkları gibi.
Korer… Onun gözleri başka bir yerden bakıyordu. Sanki her kelime Yade’nin mezar taşına kazınıyordu zihninde. Çenesindeki kas gergindi, elleri yumruk… ama hiç konuşmadı. Uluğ’un yanında durdu, bir taş gibi.
O çocukluklarından beri tanıdığı kızı, kardeşi bildiği Yade’yi kaybettikten sonra, hiçbir kelimenin hükmü kalmamıştı onun için. Ama ben biliyordum… içinde patlamaya hazır bir yanardağ vardı. Uluğ’a bakınca gözlerindeki ateş, emir değil, intikam istiyordu.
Ben hepsine uzaktan bakıyordum.
Bir zamanlar aynı sofrada gülmüş, aynı masada oturmuş, aynı ormanda birbirine siper olmuş adamlar şimdi aynı acının altında birleşmişti. Ama bu birleşme, bir dirilişten çok bir yıkımın sessizliği gibiydi.
Hepsinin içinde aynı yankı vardı: Bu kadar zaman neden sustular? Neden şimdi?
Odada ölüm sessizliği vardı. Nefesler bile tedirgin çekiliyordu. Korer’in yumruğu titriyordu, Uluğ’un çenesindeki kas seyir halindeydi; ikisinin de gözlerinde biriken öfke, kelimeye dökülse duvarları yakardı. Ama kimse konuşmuyordu.
Yade’nin adı geçmemişti belki ama herkes onun yokluğunun tam ortasında duruyordu. Kayıp, havadaki duman gibiydi… görülmüyor ama herkesin ciğerini yakıyordu.
Ve o an…
Uraz, bir süredir sessizliğin zırhına bürünmüştü. Kimse ondan söz beklemiyordu artık. Ama o an başını kaldırdı; gözleri ne Uluğ’a ne Korer’e baktı, ikisinin de içinden geçti. Sesi karanlıkta yankılanan bir silah gibiydi:
“O emir, sadece uygulanmayacak… o masa, bizim elimizle yok edilecek.”
Bir anda odada yankı kesildi. Uluğ’un gözlerinde kısık bir öfke kıvılcımı belirdi; dudak kenarı seğirdi, çenesini sıkarken gözleri buz kesmişti. Onun için bu söz, sadakatle ihanet arasında bir tokattı.
Korer ise olduğu yerde dondu. Nefes alışında bir titreme vardı, öfke değil, sarsılmış bir inanç.
Ben ise o an anladım: Uraz sadece devlete değil, kaderin kendisine meydan okuyordu. Yade’nin ölümünden sonra suskunlaşan adam, şimdi ilk kez konuşuyor ve her kelimesi intikamla mühürleniyordu.
Bazen nefes almak bile ihanet gibi geliyor bana. Sanki ciğerlerime dolan her hava, geride kalanların hakkını gasp ediyormuşum gibi. Yade’nin ardından hiçbir şey aynı kalmadı ne gökyüzü aynı mavi ne sessizlik aynı huzurlu. İçimde sürekli bir uğultu var, susturamıyorum. Uraz’ın gözlerinde donmuş bir yas, Uluğ’un öfkesinde taş kesilmiş bir çaresizlik görüyorum. Korer’in her bakışında ise suçluluk yankılanıyor, doğrudan bana çevrilmiş bir silah gibi.
Ama en çok kendime kızgınım. Belki gerçekten suçluyum, belki de sadece herkesin yükünü taşımaya razı olduğum için böyle hissediyorum. Artık bilmiyorum… İçimde bir taraf hep susmak istiyor, diğer tarafsa çığlık atmak. Ve ben, o iki uç arasında gidip gelirken, yavaş yavaş eksiliyorum.
Yaşam devam ediyordu fakat bizler için değil. Ölümün gerçekliği ile tanışmış bedenim bu düzeni reddediyor ve tüm inanışlarımın yerle bir olmasına neden oluyordu.
-BÖLÜM SONU-
Bölüm Sonu Sözü…
“Birini affetmek kolaydır. Asıl mesele, onu kaybettiğin gün kendini affedebilmekte.”
(Fyodor Dostoyevski)
-Bölümü nasıl buldunuz kuzucuklar? Tüm hissettiklerinizi buraya yazabilirsiniz? Ve sizden istirhamım lütfen oy ve yorum yapmayı unutmayın. Siz yorum yapınca ben daha da motive oluyorum.
-İçinizden Geçenler
-Uluğ Mirza Köksoy?
-Mihran Uluöz?
-Korer Akay?
-Uraz Demirhan?
-Işıl Gürsel?
-Tamer Bayer?
-Yüzbaşı Yiğit Bozkurter?
-Binbaşı Sungur Amirova?
-Mit Görevlisi Sardana Yakut?
-Kıdemli Üsteğmen Behram Tahtac?ı
-Teğmen Ekin Giray?
İletişim bilgileri...
Instagram/ lidyassland
Twitter/ Dilayybaskin
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 4.75k Okunma |
536 Oy |
0 Takip |
33 Bölümlü Kitap |