
Merhaba, ilk bölümümüz. Yepyeni!
Çok heyecanlıyım.
Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınız, lütfen :)
2. BÖLÜM - En yakın zamanda...
.
27.11.2024 – Günümüz
Gözlerimin zorlayarak açtığımda hafifçe kendime gelmeye başladığımı fark ettim. Gözlerimi kırpıştırarak tavana bakarken beyaz ışığın gözüme çarpmasından rahatsız olup alışmak için hızlı bir şekilde daha fazla gözümü kırpıştırdım.
Neredeyim ben?
En son...
Sanırım, hastanedeyim.
“Komutanım, komutanımız uyandı!” diye bağıran Merih’ten dolayı yüzümü buruşturdum.
Gelen gülme sesleri ile kulaklarım daha da hasar aldı. Duyduğum sesler başımdaki ağrıyı arttırmayı başarıyordu. Üzerimdeki ağırlık da neydi böyle?
“Oğlum, tamam! Bağırma, komutanım yeni uyandı.” diyen Ozan ile tavana attığım boş bakışları sürdürdüm. Kafamın altındaki sert yastığı yüzüme kapatarak Dünya ile iletişimimi kesmeyi düşündüğüm saniyelerdeydim. Tövbe.
“Komutanım, iyi misiniz?” diyen Güney’e bakışlarımı çevirdim. Boğazımdaki kuruluk sebebiyle yutkunup cevapladım.
“İyiyim. Bana hiçbir şey olmaz.” dedim ve kafamı hafifçe Güney’in sesinin geldiği yöne çevirdim.
Aynen, Okyanus. Sanki üzerimizden tır geçmiş gibi ama bize hiçbir şey olmaz, değil mi? Tam olarak bu mu? Belli, olmamış hiçbir şey!
Sanırım sedye de uzanıyordum, derin bir nefes alarak üzerimdeki yorgunluğa odaklanmamaya çalıştım. Tam o sırada aniden konuşan kişi ile hızla oturur pozisyona geldim.
“Okyanus, iyi misin?” diyen komutan ile doğruldum.
Komutan, Deniz Akif Alabora...
“Komutanım!” diyerek doğruldum. Onun burada olduğunu nasıl tahmin edememiştim? Şaşkınlığım saçmaydı, Deniz timinden birine zarar gelse asla onu yalnız bırakmazdı.
Sedyede oturur pozisyona gelmem ile aynı anda gelen ağrılara dayanmak için dişlerimi sıktım ve tepki vermemeye özen gösterdim. Ağrıyı hissediyordum! Sol omzum, karnımdan gelen yoğun ağrı da neyin nesiydi?
Algılarım da kapanmış gibiydi! Galiba sol omzumdan ve karnımdan yaralanmıştım. Galiba değil de tam olarak öyle olmuş olmalıydı!
Dayanamayarak ani ve sesli bir nefes aldım. Yeni yaralandığım için vücudumdaki ağrılar çok yoğundu.
Aslında benim için sessiz bir iç çekiş olan benden çıkan bu ses, hepsini afallatmış olmalıydı çünkü ben genelde canımın yandığını belli etmezdim. Bu öyle basit şeylerde değildi, her konudaydı.
Fiziksel çoğu acımı, yaralandığım anda bile göremezlerdi. İnsan üstü bir özelliğim vardı belki, evet çünkü normal bir insan asker dahi olsa kurşun yarasına tepki verirdi. Öyle değil mi? Öyleydi ama benim için işler öyle ilerlemiyordu...
Zamanında fazlasıyla hasar alan ve yaralanan vücudumun çektiği ağrılardan dolayı şu an da yaralandığımda ağrılarım genellikle olmuyordu. Belki de bu kadar basit bir konu değildi. Sebebi önemli değildi işime yarıyor muydu? Fazlasıyla yarıyordu!
Bu durumlara bir asker olarak fazlasıyla dayanıklıydım. Bu da beni çok iyi bir asker yapıyordu. Dayanıklılık mı, yoksa hissizlik mi demeliyim?
Hem en son görevdeydik, biz!
“Okyanus, rahat ol.” diyen komutana sorgu dolu bakışlarımı yolladım. Konuşmadım ama sorumu bakışlarımdan anladı. Tam bana cevap verecekti ki, Bora’nın konuşması ile sessizleşti.
Ne oldu bana? En son görevde olduğumuzu hatırlıyordum. Neler olmuştu?
“Omzunuzdan vurulmuştunuz, hatırlamıyor musunuz komutanım? Şahin komutanım, omzunuza ilk müdahaleyi yaptı. Deniz komutanım sizi geri plana aldığında bir şeyinizin olmadığını söyleyerek görevde bize eşlik ettiniz. Yakın müdahalede de karnınızdan ağır olmayan bir bıçak yarası almışsınız.” diyen Bora’ya anladığımı belirten bir mırıltı çıkarttım.
Hızlı açıklamasına şaşkınlıkla bakan Şahin’e döndüğümde sessiz kaldım. Şahin, timin sağlıkçısıydı. Yani muharip sıhhiyecisiydi. Şaşkınlıkla Bora’ya bakıyordu.
“Oğlum, sağlıkçı olan benim. Nasıl benden daha iyi bir açıklama yapıyorsun? Anlayamıyorum. Lisede de şiir falan yazan tiplerden miydin?” diyerek sırıtarak Bora’ya bakan Şahin’in sözlerinden hemen sonra onun sesini duydum.
“Dışarda boş konuşmalarınızı yaparsınız. Okyanus Üsteğmen yeni uyandı, sizden rahatsız olabilir. Ya susun ya da çıkabilirsiniz, kalabalık yapmayalım.” diyen Deniz komutanım ile içimden küçük bir kahkaha attım. En kibar dille onları kovması komiğime gitmişti.
“Yok, komutanım. Okyanus komutanım bizden rahatsız olmuyordur.” diyerek elini yeni asker tıraşı yaptığı belli olan saçlarında gezdiren Merih’e tatlı bir bakış attım. Tatlılığı şüpheli olan bakışım ile cevabını almış gibi oldu.
ALABORA TİMİ
Komutan Yüzbaşı Deniz Akif Alabora
Komutan Yardımcısı Kıdemli Üsteğmen Okyanus Kaya
Astsubay Üstçavuş Ozan Kara
Astsubay Kıdemli Çavuş Merih Kuzey
Astsubay Kıdemli Çavuş Şahin Öztürk
Astsubay Bora Kurt
Astsubay Güney Yaman
Konuşmalarına odaklanmadığım anda bu odanın genellikle görevde herhangi bir yaralanmam olduğunda gittiğimiz hastane olmadığını fark ettim. Bu hastaneye hiç geldiğimi hatırlamıyordum. Neresiydi burası?
Bu tür görevlerde yaralandığımda timin beni götürdüğü bir hastane vardı, evet sebebi de vardı.
“Neredeyiz, biz?” diye dalgınca ortaya sordum. Kafamda dolanan onca soru arasından bu soruyu sormuştum.
“Hala şehirdeyiz. En yakın hastane burasıydı.” dedi, komutanım. O zaman...
“Anladım, komutanım. Anestezi kullanmışlardı, değil mi?” diyerek sordum.
Yani, Okyanus. Bir zahmet kullansınlar, değil mi?
Bazı sebeplerim vardı ve böyle durumlarda o hastaneyi tercih etmemizin en önemli sebebi de anestezisiz ameliyat olmamdı. Bu bir istek olmasa da böyle olmalıydı işte!
Vücudum bu acıyı kaldırabiliyordu ve bende bilincimin kapanmasından hoşlanmıyordum.
Sadece bu kadar basit değildi!
Bilincimin kapanması beni rahatsız ederdi. Olanları da yeni algılıyordum. Yani bu durumun beni psikolojik olarak nasıl etkilediği kısma odaklanmaktan kaçınıyordum. Fiziksel kısmı bile kocamandı.
“Yaptılar. Söyledim ama-“ derken sözünü böldüm.
Söylese ne yazar, anestezisiz ameliyat yasal yolla yapılmazdı. Bir doktorun da bunu kabul etmesi pek mümkün değildi.
Modern tıp dünyasında ve hukuk sisteminde anestezisiz ameliyat yapmak hem yasaktır hem de ağır bir suçtur.
Tabi ki bu, büyük savaş ve afet durumlarında veya lokal müdahalelerde hastanın onayı ile istisna kabul edilebiliyordu ama benim durumum istisna edilebilecek kadar hafif değildi.
Anestezisiz ameliyat sadece ağrı duymamak için de değildir. Anestezi, aşırı adrenalini önlemek, kan basıncı yani tansiyonun tehlikeli seviyelere çıkmasını önlemek, hastanın travmatik şoka girerek ameliyat masasındayken hayatını kaybetmesini önlemek içindir.
Bir doktor açısından tıbbi imkanlar dahilinde anestezisiz ameliyat yapması hem meslekten menedilmesine hem de hapis cezası almasına yol açacak kadar ciddi bir suçtur.
Bu durumları göze almak zorunda olan bir ben ve bunu göze alan bir doktor tanıdığım vardı ama şu an farklı bir hastanedeydim. Kafamda çalan kırmızı alarmları umursamamaya çalışarak sert yüzümü yumuşatmaya çalıştım ve konuştum.
“Anladım. Sorun yok, komutanım.” dedim, sessizce.
Sorun vardı. Sorun vardı.
“Siviliz, kimse rütbesiyle değil. İsimlerinizle hitap edebilirsiniz.” dedi, komutanım. Bana doğru bakıyordu.
Çoğu zaman Yüzbaşı rütbeden çıkmazdı ve bende öyle. Aslında Askeriyede rütbeden çıkmazdık ama şu an Askeriyede değildik.
“Tamam, komutanım.” dedim. Dalgınlıkla aynı şekilde hitap etmiştim. Ağız alışkanlığıydı sonuçta!
O cevap vermeden hafifçe etrafta göz gezdirdim. Bizimkilerin hepsi buradaydı.
“Ne dedim ben?” diyen komutanıma döndüm. Hala bana bakıyor olduğunu görünce onu hızla cevapladım.
“Siviliz, kimse rütbesiyle değil. İsimlerinizle hitap edebilirsiniz.” diyerek herkesin üzerinde gözlerini gezdirdi.
“Tamam.” diyerek rütbe kullanmadım. Mesafeler korunmalıydı yoksa işler sıkıntıya girebilirdi. Diğerleri başlarıyla onayladığında Deniz Akif, bana doğru sorarcasına konuştu.
“İyisin?” dedi. Yemyeşil bakışları sıcacık hissettiriyordu. İki yana kıvrılmak için beni zorlayan dudaklarıma hakim oldum, gülümsemek yok.
“İyiyim, Deniz Akif.” dedim, nötr sesim her zamanki gibi kalkanımdı.
İfadesi yumuşadı. Hoşuna mı gitmişti, onun? Gerçi sivile geçtiğimiz zaman ona iki ismi ile hitap ettiğimde hep öyle oluyordu. Deniz Akif dediğimde...
Tabi ki, bunu bir tek ben anlayabilirdim. Her mimiğini ezbere bilecek kadar adamı incelemiştim.
“Okyanus hariç, hepinizin acilen Askeriyeye geçmesi gerekiyor. Gidebilirsiniz!” diyen Deniz Akif ile hepsinin bakışları bana döndü. Kısacası onları kovdu da diyebilirdik.
“Siz iyiyseniz komutanım, biz gidelim?” dedi, Güney. Bu cümle, daha çok bir soru gibiydi. Timin en küçüğüydü Güney.
“İyiyim, gidebilirsiniz.” diyerek cevapladım ve başımı onay verircesine salladım.
Söylediklerimden sonra tim, hızla daha rahat bir şekilde odayı boşalttı. Timin odadan çıkması ile bakışlarımı ona çevirdim, Deniz Akif’e. Her zamanki sıcak ifadesiyle bana bakıyordu.
Ne güzel bakıyordu, öyle?
“Okyanus, seninle bir şey konuşmam gerekiyor.” diyerek yanıma oturdu.
Hastane yatağında oturuyordum, oda yanıma oturdu. Bana çok yakın bir şekilde oturması ile bakışlarım gözlerini buldu. Derin bir nefes çektim içime, kokusu ciğerlerime dolduğunda tebessüm etmemek için kendimi zorladım.
Gözlerine derin bir şekilde, yeşil ormanlarının her detayını incelemek ister gibi baktım. Yemyeşil bir orman gibiydi. Gözleri yeşil, diyebilecek kadar basit değildi. İçime işliyordu, en çok da kalbime.
Gözlerini daha derin incelemek hoşuma gitmişti. Onun da bakışları bende gezindiğinde sakince bir nefes aldım ama bu epey zor olmuştu, sakin olmak. Onunlayken hızını kesmeden atan kalbime rağmen sakin olmak...
“Tamam, olur.” dedim.
“Sen-“ derken komidinde çalan telefonum ile sözü böldü. Telefonum buraya nasıl gelmişti?
Telefon komutanımın sesini mi kesmişti? Çok ayıp etmiş! Ne güzelde konuşuyordu, komutanım!
Eliyle komidindeki telefonu işaret ettiğinde telefonu alıp açtım. Kayıtlı olmayan bir numaraydı. Beni kim arardı ki?
“Alo, Okyanus Hanım?” dedi karşı taraf, ben olduğumu teyit etmek istermiş gibi. Anlamsız bir şekilde kalakaldığımda duraksamamın ardından öksürerek konuştum.
“Evet, dinliyorum. Ne için aramıştınız?” dedim, sorgulayan sesimle.
“Ben Kızıl Hastanesinden arıyorum. Sizinle önemli bir durum adına konuşmam gerekiyor. Müsaitseniz, hemen gelebilir misiniz acaba?” dedi, karşıdan konuşan kişi. Kaşlarım çatıldı.
“Kimsiniz acaba?” dedim, çatık kaşlarım ile. Anlam verememiştim. İsmimi nereden biliyordu? Neydi bu acele?
“Hastanenin başhekimiyim. Hastanede gözüküyorsunuz, hemen gelebilir misiniz?” dedi, başhekim olduğunu iddia eden kişi.
Demek ki, bu tanımadığım hastanenin ismi Kızıl Hastanesiydi. Buraya getirilmiştim. Neden bir başhekim ameliyattan çıkan bir hastayı yanına çağırırdı ki? Neydi bu saçmalığın açıklaması?
“Gelirim. Zaten hastanedeymişim. Başhekim odasına geleceğim, değil mi?” diyerek anında onayladım.
Oturduğum sedyenin karşısında, dışarıdaki koridoru gösteren camdan bakınca gördüğüm dev ekrandaki yazıya göre Kızıl Hastanesi’nde olduğumu anlayabilmiştim. Zaten hastanenin başhekimi de söylemişti.
“Evet, hanımefendi.” dedikten sonra onu onayladım ve telefon kapandı.
“Okyanus, arayan kim?” diyerek sordu, Deniz Akif. Yüzünde meraklı bir bakış vardı. Sözünün bölünmesi de hiç hoşuna gitmemiş olmalıydı. Benim gitmezdi.
“Bu hastaneden aramışlar. Hiç bir şey anlamadım. Nedeninden de bahsetmedi. Sanırım, başhekimdi.” dedim, kafamdaki soru işaretleri ile.
Kim, niye böyle arardı ki?
“Neden aradığını söylemedi mi?” dediğinde onu yanıtladım.
“Hayır ama odasına çağırıyor. Başhekim odasına.” dedim.
“Neden çağırıyormuş ki? Tam olarak sana ne dedi?” dedi, kuşkuyla.
“Hemen gelmeniz gerekiyor diye konuştu. Bende zaten hastanede olduğumu ve hemen gelebileceğimi söyledim.” diye cevapladığımda düşünerek baktı.
“Çok kafa karıştırıcı. Hem-“ derken kendi sözünü kendisi böldü ve sonra devam etti.
“Bu halde gidemezsin!” dediğinde problem yok anlamında hayır dercesine başımı salladım ve konuştum.
“Hemen çağırdılar. Anlamadım ama gitmeliyim. Hastane sonuçta, önemli bir şey olabilir.” dedikten sonra tekrardan konuşacağım sırada Deniz Akif konuştu.
“Senin burada olduğunu nereden biliyorlar?” diyerek sorduğunda bilmiyorum anlamında başımı salladım.
Bende bilmiyorum ki Deniz’im Akif’im ya! Yoksa seni cevapsız bırakmak asla niyetim değil. Biliyorsun...
“Bir fikrim yok, bilmiyorum.” diyerek de onu sözlü olarak da yanıtladım.
“Bu halde gitmene izin veremem. Daha doğrusu senin için sağlıklı olamaz. Yeni iki yerinden yaralısın.” dediğinde itiraz etmek için konuşacağım sırada devam etti.
“Neden çağırdığını söylemedi ama özel bir şey değil ise bende seninle gelebilirim. İzin verirsen, yani istersen?” dediğinde düşünmeden onu cevapladım.
“Olabilir. Sorun yok.” dedim ve gülümsedim. Seni istememe gibi bir ihtimalim yok zaten canım! Onun için sorun yoksa, ben her yere onunla gidebilirdim. O benim sorunlarımı yok eden tek ihtimaldi, nasıl sorun olabilirdi ki?
“Tamam. Biliyorsun, mesleğinden kimseye bahsetme. Onay alırsan, gerek kalırsa söylersin.” dedikten sonra konuştum.
Karşımdaki kişilerin güvenilir olduğunu teyit etmeden onlara mesleğini açıklamam asla doğru değildi! Sonuçta özel kuvvetlerde askerdim! Bunlar benim de bildiğim şeylerdi ama beni tembihlemesi çok hoş hissettirmişti.
Benim ve Bora’nın istihbaratta olduğumuzu bir tek Deniz komutan biliyordu. Her türlü bilgimi de tanımadığım insanlara vermemeliydim. Asker olduğumu dahi kimseye söylememeliydim.
“Elbette.” diyerek kalkmaya çalıştım ama çalan kapı ile kalkamadım. Kalktığım yere geri oturdum gibi bir şey oldu.
İçeriye giren adama döndüm. Sarı saçları ve ela gözleri ile o kadar çok bana benziyordu ki... Şimdiki bana...
“Merhaba, ben ameliyatınıza giren Genel Cerrah Güneş Kızıl. Durumunuzu kontrol etmek için geldim. Nasılsınız?” dedi, sarışın doktor. Mükemmelim!
“İyiyim, doktor bey. Önemli bir işimiz var. Sonra kontrol etmeniz gerekecek.” dedim, kendimden emin bir şekilde. Ne kadar da emindim ama burası benim mıntıkam değildi. Keskin bakışlarıyla bana bakan doktora emir vermek doğru değildi.
“Maalesef, sizi kontrol etmeden hiçbir yere gönderemem.” diyen doktora cevap veremeden kapı açıldı. Gelen gelene...
Tam konuşacakken içeriye girenlere döndüm. Üniformalar dikkatimi çekti. Polisler! Hastane polisleri gelmişti. Neden gelmişlerdi?
Neredeydi, benim kimliğim?
“Güneş Bey, hastanın ifadesini alacağız. Bildirdiğiniz için sağ olun. Odayı boşaltabilir miyiz?” dedi, polislerden bir tanesi.
Bu doktor bildirmişti, sanırım. Bu şekilde yaralı olmam normal değildi. Hem de kurşun yarası, omzumdaki yara...
Yanımdaki hareketlilikle ona döndüm. Arka cebinden aldığı cüzdanından kimlik kartımı bana uzattı. Bu durum öylesine etkileyici gelmişti ki gözüme! Askeri kimliğimi ömrüm boyunca onun cüzdanında falan görmek istiyordum!
Sessizce teşekkür edip aldım. Yanıma gelen polisler ile odadan çıkan doktorun arkasından gülümsedim. O da işini yapıyordu ama ifadem alınmadığı için kesin şaşıracaktı. Hoşuma giden şey de tepkisini izlemek olacaktı.
Hem işim var dediğimde haklı yere kontrol edeceğim diye tutturabiliyordu ama polislerin gelmesi ile odadan çıkıyordu. Benim polislere ifade verebilmem sağlığımdan daha mı önemliydi ki odadan çıkıyordu? İşte, bu konuda çok haksızdı! Takılacak konu bulmuştum!
“Beyefendi, sizi de dışarı alabilir miyiz?” diyen polis memuruna elimdeki kimlik kartını uzattım. Askeri kimliğime kısa bir bakış attıktan sonra konuştu.
“Kusura bakmayın, komutanım. Biz çıkalım.” diyerek onayımla odadan çıktılar. Açıklama, ifade hepsi boş. Asker olduğum için görevde yaralanmış olabileceğim oldukça netti.
Çıkarlarken polisin üzerimdeki hayran bakışını yakaladığımda ona küçük bir gülümseme yolladım. Kadın bir asker görmek hoşuna gitmiş olmalıydı. Her sabah aynada üniformalı bir şekilde kendimi gördüğümde benim de bu durum hoşuma gidiyordu.
“Yanında geleceğim. Arkadaşın olduğumu söylersin.” dedikten sonra Deniz yavaşça ayaklandı.
Arkadaşın olduğumu söylersin derken ki ifadesi o kadar anlaşılmazdı ki, onu iyice inceledim. Ağzından çıkan bu kelime hiç hoşuna gitmemiş gibi bir ifade ile etrafa bakındığında kafam karıştı. Benim kafam hep karışıktı!
Serum bağlı olan kolumdan hızla serumu çekip çıkardım. Hızlıca ve damarıma zarar vermeyecek şekilde serum çıkartmayı bilmek bence harikaydı. Çiğ sarı doktoru beklememek de harikaydı. Tamam çiğ sarı değildi, saçları çok güzeldi. Benim sarı saçlarımdan daha güzel gözüküyordu, asla kıskanmamıştım yani!
Peşinden ayağa kalkmaya çalıştığımda derin bir soluk ile tam olarak kalkamadım. Karnımdaki bıçak yarası ağır olmasa da beni zorluyordu.
Deniz Akif ile bakışlarımız kesiştiğinde hızla beni kucağına aldı. Bu ani davranışı ile ne yapacağımı bilemeden kollarımı boynuna sardım.
Normalde acıya, ağrıya karşı asla kendimi belli etmezken henüz taze yaralar ile zorlanmıştım. Normaldi ama benim normalim değildi.
Bakışlarımı kaldırdığımda burunlarımızın bile birbirine çarpacağı kadar yakın olduğumuzu fark ettim. Nefes alamıyorum!
“Uzaklaşmayı düşünüyor musun?” demesiyle uzaklaşarak derin nefes aldım. Adama resmen yapışmıştım.
Çalınmadan açılan kapı ile kendime geldim ve ondan biraz daha uzaklaştım. Mesafe, mesafe ve mesafe... Azıcık daha mesafe ama hayır kalp atışların duyuluyor, Okyanus.
Garip bir ifade ile kaşlarını çatmış bir şekilde bize bakan doktora aldırış etmeden ilerledi, Deniz Akif. En çok da bu kararlılığına hayrandım.
“Gitmenize izin veremem. Kontrol etmem gerekiyor.” diyen doktora ters ters baktım. Ağzımı açtırmasa çok iyi olacaktı. Dayanamadım.
“Biraz önce neden çıktınız o zaman? Kontrol etmeniz gerekmiyor muydu? Polislere ifade vermemden önce sağlığım önemli değil miydi, doktor bey?” dedim, yüzüme üstün bir ifade ekleyerek. Tavrım göz yaşartıcıydı, böyleleriyle mi uğraşacaktım!
Egoyu biraz azaltsak iyi olacak sanki, Okyanus? Yok, iyi böyle.
Afallayan doktorun çalan telefonu ile bakışmamız kesildi. Telefondaki isme bakan doktora bakmayı sürdürdüm.
“Hastanenin içerisindeyiz ve hemen geleceğiz.” dedi, Deniz Akif.
“Böyle bir şeyi kabul etmem mümkün değil ama polisler bile sizden ifade almadıysa önemli birisi olabilirsiniz. Hemen kontrol etmem gerekiyor ama yarım saat içinde tekrar buraya uğrayacağım, lütfen burada olun.” dedi ve çıkacaktı ki aksi doktor, arkasından seslendim.
“Polisler gelir çıkarsın, telefonun çalar çıkarsın. Hemen kontrol etmen gerekiyor da gidiyorsun, nasıl doktorsun? Ya ölürsem!” dedim, saçma bir dramayla. İnsanlarla uğraşmak güzel şeydi ama neden bu sarı ve aksi doktor ilgimi çekmişti.
“Okyanus, lütfen bir dur.” diyen yumuşak ses fısıltı şeklindeydi. Kucağında olduğum adama aitti.
“Doktorluğuma laf mı ediyorsun?” diyen aksi doktora bön bön bakmayı sürdürdüm.
“Tamam, Güneş. Hadi, yürü.” diyen Deniz ile bakışlarım ona döndü. Tanışıyorlar mıydı? Gerçi doktor ismini söylemişti ama ne bu samimiyet?
Onun bakışları da Güneş dediği aksi doktordayken aralarındaki sözsüz bakışmaya merakla baktım. Ağzının içinde bir şeyler mırıldanan doktorun ardından konuştum.
“Ne aksi doktormuş ya.” dedim, homurdanarak. Deniz Akif, beni duymuş gibi gülümsedi.
Kapıdan çıktığımızda yan tarafta telefon ile konuşan aksi doktoru gördüğümde en sinirli bakışlarımı ona yollarken hızla ilerledik.
“Ne yapıyorsun? Ben yürüyebilirim.” dedim, aklıma yeni gelmiş gibiydi.
“Yaralı kuşu kollarımda taşıyorum.” diyerek hoşuna gidiyormuş gibi fısıldayarak cevap verdi. Ne? Yutkundum.
“Yürüyebilirim.” dedim, derin bir nefes alarak.
“Yaralısın-“ derken sözünü böldüm.
“Beni kucağına almana gerek yoktu, yürüyebilirim.” dedim, tekrar ederek.
“Hayır.” dediğinde itiraz etmek için konuştum.
“Sorun yok-“ derken sözümü bölerek konuştu.
“Sorun var, yaralısın!” diyerek baskın bir ton ile konuştuğunda bir şey demedim.
Sonra sorarak başhekimin odasını bulduk ve oraya doğru ilerledik. Kapısının önüne geldiğimizde Deniz Akif içeriye girmeyince o konuşmadan ben konuştum.
“Komutanım, neden içeriye girmiyoruz?” dedim, fısıldayarak.
“Rütbeden çıkmanın şart olduğu bir yerdeyiz, ayrıca kucağımdasın.” diyerek bana nasıl bir durumda olduğumuzu hatırlattı. Yutkundum. Söylemesen farkında değildim, inan ki!
“İçeriye girmek istiyor musun? Arkadaşın olarak sana eşlik edeceğim.” Dedi, benim gibi fısıldayarak. Bu kelime ağzına hiç yakışmıyordu! O da bunun farkındaydı. Somurtkan bakışları da bu sebeptendi.
“Evet.” dedim, hiç düşünmeden.
Ne arkadaşı? Diyemedim! Ya komutanım olursunuz, ya da sevgilim! Biz de böyle de diyemedim.
Bacaklarımı ve belimi tutarken hafifçe baskısını arttırarak beni sıkıca tuttu.
“Yani numara yapacağız. Arkadaşın rolünü oynayacağım.” dedi, arkadaş demesinden rahatsız olduğunu belli ederek rol kelimesini baskılayarak çelişkili bir şekilde konuştu.
“Anladım, arkadaşım.” dedim, gözlerimi gözlerine kenetlerken. Aynen, arkadaşım.
Bu adamdan uzun süredir çok fena hoşlanıyordum. Hatta aşık-
Belimden baskılayarak yüzümü yüzüne yaklaştırdı. Benim de gözlerim, onun yeşillerini inceledi.
Hastane kıyafetinin üzerinden belime değen eli ve bacaklarıma değen eli ile tenim kavruluyordu. Kıpırdanmadan durdum.
Kemikli yüz hattını ezberlemiş olan gözlerim saçlarında oyalanırken derin bir şekilde yutkundum.
Bol sütlü kahve gibi ama parlak asker tıraşı saçlarının üzerinde ellerimi dolaştırma istediğimi yine ve yine çok zor tutuyordum. Asker tıraşı olmuştu, ne ara Askeriyeye gitmişti?
“Arkadaşın öyle mi?” dedi, sesi derinleşerek.
“Öyle.” dedim, net çıkartmaya çalıştığım sesimle. Zor olmuştu, onun etkisine kapılmışken.
Yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Hafifçe gülümseyerek baktı. Dayanılmazdı!
Komutan bozuntusu!
Boynundaki kollarımı sıklaştırdım ve üzerinde mükemmel duran, iki düğmesi açık olan beyaz gömleğin yakasına tutundum. Bu gömleği ne zaman giymişti?
Bakışlarını benden ayırmazken arkamdan gelen ses ile oraya döndüm. Kapı açıldı!
Açık bir kapı!
Açık bir kapı mı görüyorum, ben? Bir az önce kapalı bir kapı vardı. Sanırım.
Kapıyı açan ve ön tarafta bulunan bir adet önlüklü doktor ve arkasında birkaç kişi vardı. Tam olarak bakamadım çünkü insan rezilliğini seyretmeyi sevmezdi.
.
Evet, çok heyecanlıyım!
Nasıl buldunuz? Beğendiniz mi?
Yorumlarınızı şu kısıma yaparsanız çok mutlu olurum :)
Karakterler hakkında neler düşünüyorsunuz?
Okyanus Kaya?
Deniz Akif Alabora?
Alabora Timi?
Aksi Doktor?
2. BÖLÜM - en yakın zamanda...
Şuan bu bizim için daha başlangıç, ilerde çok daha heyecanlı olacak ve güzelleşecek. Askeri olarak da ön plana çıkacağız. Gerçek Ailem Kurgusu, biliyorsunuz.
Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınız, lütfen :)
Görüşürüz ♡♡♡
Bölüm benim açıklamalarım hariç
2853 kelime...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 183.16k Okunma |
16.2k Oy |
0 Takip |
50 Bölümlü Kitap |