5. Bölüm

3. Bölüm / Bilinmeyen Rütbe

Cansu
lily_lily

Merhaba,

 

Bu bölümde Teğmen'in Okyanus'u tanımadığını (kardeşi veya komutanı olduğu bilmeden) bilmenizi isterim.

 

Ayrıca Uras Teğmen ile ilgili bazı şeyleri de ileri ki bölümlerde öğreneceğimiz belirtmek isterim.

 

Oy🌟 vermeyi ve bol bol yorum yapmayı unutmayınız, lütfen :)

 

Umarım, beğenirsiniz ♡

.

Bu kadar beklememize sebep olan oğullarını görmek için bakışlarımı kapıya doğru çevirdim. Meraklı mıydım? Sanmıyorum, kafam oldukça karışıktı. Merak duygusuna yer kalmamıştı.

 

Gözlerimi kırpıştırarak ana döndüğümde gözlerim içeriye giren ikiliye takıldı. Aynı anda onları tanıdım.

 

Yaşı daha büyük olan simsiyah saçları ve masmavi gözleri ile bana eskiyi hatırlatan, Binbaşı.

 

Sarı saçlara sahip olan Teğmenin elaya yakın açık kahve gözleri ona bakmamla aynı saniyede beni buldu. Kalabalığın ortasında dikkat çeken tek şey benmişim gibi bakıyordu.

 

Onları görmüştüm. Bize en yakın diğer Askeriyede görev alıyorlardı. Yani buraya en yakın ikinci Askeriye oluyordu. Biraz uzak sayılırdı onların bulunduğu Tugay.

 

Beni tanırlar mıydı ki? Sanmam.

 

Onlar beni daha önce hiç görmemiştir...

 

Kimleri mi görüyordum?

 

Komutan, Binbaşı Yunus Kızıl

 

Teğmen Uras Kaya Kızıl

 

İçeriye geçip tam olarak yanımızdaki üçlü koltuğa oturdular ya da kendilerini attılar, diyebilirim çünkü üçlü koltuğa ikisi anca sığdı. Bu daha çok Binbaşıdan kaynaklıydı.

 

Teğmen, koltuğun bana daha yakın olan kısmına geçmişti. Koltuklar da fazlası ile yakın olduğundan dolayı Teğmen ile oldukça yakın oturmuş olmuştuk.

 

Üniformalarıyla çok asil duruyorlardı.

 

Bende öyleydim ya!

 

Görevden dönmüş olmalılardı çünkü kirli kamuflajlarıyla aceleci bir şekilde gelmişlerdi.

 

“Anne, bizi neden çağırdınız? Birinize bir şey olmadı, değil mi? Ege nerede?” dedi, Binbaşı. Bahsettiği kişi de kimdi?

 

Hem Binbaşı hiç konuşmayacak gibi duruyordu. Duyduğuma göre fazlasıyla sert ve kaba biriydi ama ailesi ile konuşurken sesinin yumuşadığını sezebiliyordum. Şaşırtıcı. Değil belki de... Bilmediğimiz şeyler.

 

Zaten öyle olurdu. Aile olabilirsen onları sevdiğin için üzülmelerini istemezdin. Neden sert bir sesle konuşasın ki?

 

Çiçek Hanım ise oğlunun sorularına cevap veremeden mutluluk, hüzün ve özlem ile karışık bir şekilde konuştu.

 

“Sağ salim geldiniz ya, oğlum!” dedi, Çiçek Hanım. Sevinçle oğullarına bakarken dokunsalar ağlayacakmış gibiydi.

 

Keşke beni de böyle bekleyecek bir annem olsaydı...

 

Böyle düşünmüyordum, artık. Evet, düşünmüyordum. Ben alışmıştım, galiba... Evet...

 

“Önemli bir şey yok, değil mi anne? İyisiniz? Hem bunlar kim?” dedi bize bakarak, Teğmen.

 

Bu demişti, değil mi? Bu muyum ben?

 

Sensin bu, Teğmen!

 

Önce ne istediğinizi bir söyleyin? Kıdemli Üsteğmen olan bana, bu demeyi göstereceğim sana, Teğmen!

 

Hem ben onun komutanı oluyordum. Ne hakla-

 

Tamam! Çok abarttım.

 

Komutanıma da mı bu demişti?

 

“Evladım, siz çok geç geldiniz. Neredeydiniz?” diye sordu, Mehmet Bey. Teğmenin sorusuna cevap vermemişti.

 

“Uras’ı bekledim, baba.” dedi, Binbaşı.

 

Teğmenin adı Uras’tı. Yani Uras bizi bekletmişti. Şu an bu çocuğa sinir olduğuma daha çok emindim. Sıkılmış ve bu yüzden her dediklerine kurulabilirdim.

 

“Oğullarınız da geldiğine göre artık söyleyebilirsiniz diye umuyorum. Bizi neden çağırdınız?” dedim. Ses tonumu kontrol etmeden biraz sert konuştuğum için yeni gelen ikilinin kaşları çatılmıştı.

 

İstesem de tanımadığım insanların yanında özel olarak ses tonumu yumuşatamıyordum. Sertti sözcüklerim, her zamanki gibi...

 

Binbaşı olduğu için tekmil vermeliydim ama aynı Askeriyede olmadığımız için tekmil vermemiştim çünkü beni tanımıyordu.

 

Tamam. Tekmil vermeliydim ama bir daha nerede karşılaşacağız ki? Hem yaralıyım.

 

Bir de onları tanımadığım için yalan söylemek zorunda kaldım. Asker olduklarını bilseydim, asker olduğumu söylerdim.

 

Deniz Akif’te benim gibi düşünüyor olmalıydı ki, o da tekmil vermedi. Tanışıyor olamayacaklarına göre...

 

“Anne, ne oluyor? Biz yeni geldik-“ diye sordu, Teğmen. Sözünü bölen ise aksi doktordu.

 

Siz yeni geldiniz de biz daha önce geldik ya!

 

“Evet, söyleyebilir misiniz? Acilde bana ihtiyaç olursa burada olamayabilirim.” dedi, doktor. Aksiliği bize özeldi, anlaşılan!

 

“Tamam, oğlum.” dedi, Mehmet Bey.

 

“Ne söyleyeceksiniz, kötü bir şey olmadı, değil mi? Eve gidip dinlenmek istiyorum, anne.” dedi, Teğmen.

 

Ben de öyle! Deniz Akif de öyle! Oturmuş ne söyleyecekler ise söylemelerini bekliyoruz. Üstelik bizim annemiz veya ailemiz olmamalarına rağmen!

 

Hem bu çocuk da fazlasıyla nazlıydı. Hoşuma gitmemişti işte! Sebep şart mıydı?

 

Bende bugün çok gergindim. Neyse ki, bunu dışarıya yansıtmıyordum. Şimdilik...

 

“Öncelikle, kızım sana bir şey sormak istiyorum.” dedi, Çiçek Hanım. Başım ile onayladım. Sormayın artık!

 

“Gözlerin... Gözlerin lens mi?” dedi, yutkunarak.

 

Ne?

 

Bu da nereden çıkmıştı!

 

“Bu da nereden çıktı?” dedim, garip bir şekilde.

 

O sırada doktordan gelen kıkırtı ile bakışlarım ona düştü. Sonra da savcının gülmemek için zor durduğunu gördüm.

 

Annelerinin bir kıza gözlerin lens mi diye sorması onlara komik gelmişti, sanırım.

 

Bence hiç komik değildi!

 

“Kızım, ben öyle demek istemedim. Yani, özür dilerim.” dedi mahcup bir şekilde, Çiçek Hanım. Aslında soracak bir şeyi daha var gibiydi ve bunu tahmin edebilmiştim.

 

“Sorun yok.” dedim, sesimi yumuşak tutmaya çalışırken. Çiçek Hanımı da üzmek istememiştim, nedense?

 

“Evet, beni niçin buraya çağırdığınızı artık öğrenebilir miyim?” dedim, ses tonum sabırsızca biraz yüksek çıkmıştı.

 

Bir anım başka bir anımı tutmuyordu!

 

Hem sorduğu sorudan rahatsızlık duymuştum. Hem de bu ortamda bu kadar fazla kalmak istemiyordum. Nedenini bilmediğim bir şekilde huzursuz olmuştum.

 

“Sesinin tonunu ayarla! Kimlerle konuştuğunu biliyor musun?” diyen kişi ise bana bu diyen Teğmendi. Ani sözleri beni şaşkınlığa uğratırken bakışlarım ona döndü.

 

Sabrımı gerçekten sınıyordu!

 

Döverim bunu ben!

 

Hayır, sakin sakin oturacaksın! Sakın ol!

 

“Kimmişsin?” dedim, normal bir ses tonu ile ama çok da merak etmiyormuş gibi. Umursamaz tavrım onu gıcık etmeye yetecek kadardı. Bakışları değiştiğinde sinirlendiğini anladım. Mimikleri fazla saklayamıyordu.

 

Kimlerle konuştuğunu biliyor musun, diye sormasına karşılık vereceğim bir cevabım yoktu çünkü hiç birini tanımıyordum.

 

Bana bunu söyleyen, Uras Teğmen olduğu için sadece onun şahsına bir soru yöneltmiştim. Yani benimle konuşmaya başlayan kendisiyken neden çoğul kullanıyordu ki? Değil mi?

 

Onunla inatlaşabilirdim.

 

Yine de her şeye rağmen ben onu hala alttan alıyordum.

 

Kendisi Teğmen olduğu için ben onun komutanı oluyordum. Beni tanımasa bile bu yaptığı doğru değildi.

 

Tanımadığımız insanlara bile belirli sınırlarda davranmalıydık. Saygı çerçevesinde ve mesafeli. Bu kadarını yapamayan, sinirlerini kontrol edemeyen bir asker ile muhatap olmak korkunçtu!

 

Tanımadığı insanlar ile böyle konuşuyorsa tanışırsak göreceği çok olurdu. Tanışalım, bakalım...

 

Sonuçta bende buraya kolay bir şekilde gelmemiştim. Hem de hiç kolay bir şekilde gelmemiştim.

 

Şu anda onun ailesi gibi benim arkamda duran bir ailem yoktu ve ben tüm bunlara rağmen buraya kadar gelebilmiştim. Tek başına...

 

Şımarık!

 

Yaşlarımız yakın olmasına rağmen ondan daha kıdemliydim ve bu konuda tek başına kendimle gurur duyuyordum. Yeterliydi.

 

“Teğmenim ben. Seni attırırım içeriye! Abim Binbaşı, babamda Albay!” dedi.

 

O anda bu konuşmanın iyi bir yere gitmeyeceğinin farkına vardım. Kendine hakim ol, Okyanus. Yoksa buradan dikişlerini patlatmış ve astın olan bir askeri dövmüş bir şekilde çıkacaksın. Neden çağırıldığını da öğrenemeyeceksin. İşte bu kötü olacak! Sakin ol. Lütfen.

 

Bu gereksiz tepki de neyin nesiydi!

 

Yazdım bir kenara!

 

Kendi başarısı ile övünüp kendini tanıtacağına babası ve abisinin de başarısının arkasına sığınarak kendine güvenli bir bölge oluşturmuştu, anlaşılan. Yazık.

 

Bakışlarım Mehmet Bey’e düşerken kaşlarım çatıldı. Babası, Albay. Mehmet Bey Albaydı! Doğru ya, ismini duymuşumdur elbet.

 

Acilen şaşkınlıktan açılan ağzımı kapamalıydım! Mehmet Bey, Albaydı!

 

O zaman ben bu kadar yalanı niye söylemiştim ki?

 

Buradan sonra nasıl toparlayacağımı asla bilmiyordum.

 

Umarım bir daha karşılaşmayız, Kızıl ailesi!

 

Farklı bir Askeriyelerde görev alıyorlardı, sanırım. En son Teğmen ve Binbaşının görev yerlerinin değişeceğini duymuştum.

 

Açık kalan ağzımı kapatıp bakışlarımı Mehmet Bey’den çekerken diğer söylediği şeye odaklandım.

 

Beni attırıyormuş, içeriye!

 

Ne? Beni! Beni!

 

Ciddi mi diye yüzüne baktığımda ciddi bir şekilde sinirlendiğini gördüm. Şey kahkaha atarak gülsem sorun olur mu?

 

Her neyse komutanı olduğumu bilmiyor. Onun açısından bakalım bir de... Empati kura kura geldiğimiz hale bak! Sabır! Sabır!

 

Bilmese bile tanımadığı insanlara da asla böyle davranmamalı!

 

İçimden gelen bir şekilde kafam eğikken hafifçe gülümsedim ve kafamı ona doğru kaldırırken ifademi toparladım. Beklemiyor olacaktı ki, gülümsemem onu şaşırttı ve bu sefer onun kaşları çatıldı.

 

Hem şurada kocaman bir kahkaha atmamak için kendimi çok zor tutuyordum.

 

Gülmemeyi başarabilirsem bu büyük bir başarı olacaktı. Tanımadığı birine bulaşmamalıydı! Hele bana, hiç!

 

Tam yanımda olduğu için onun tarafına doğru yöneldim ve kulağına doğru eğildikten sonra sakin bir ses tonu ile konuştum.

 

“Uras Teğmen, ben şuan seninle konuşuyorum. Baban ve abini bana, senin tanıtma sebebini öğrenebilir miyim? Doğrusu yetişkin bir bireysin. Neden tek kendinden bahsetmiyorsun?” dedim, sinsice. Sözlerim ona kılçık gibi batmış olmalıydı. İstediğim de buydu!

 

Ona yaklaşmam hoşuna gitmemiş gibiydi, bunu anladığımdan geriye çekiliyordum ki kısık sesle söylediği şey ile tekrar konuştum.

 

“Kimsin?” dedi. Yeni anlamaya başlamıştı, sanırım. Tanımadığı biri olarak bana nazik davranmalıydı! En baştan!

 

“Teğmen Uras Kaya Kızıl. Hangi Tugayda görev alıyordun se-“ derken sözümün kesilmesine neden olan şey onun yaptığı fiziksel hareketti.

 

Ben sesimin bölünmesinden hiç hoşlanmazdım. Bu şu anda önemli bir detaydı!

 

Kolunun kalkmasının omzumu iteleyip konuşmak olacağını anlayabilmiştim ama amacına ulaşamamıştı.

 

Bana zarar vermeye çalışacak bir şey yapmayacaktı. Bunu fark edebiliyordum. Dışarıdan yanlış anlaşılmaya açık bir ani hareket sergilemişti.

 

Sadece yakın olmam onu rahatsız etmiş olmalıydı ama ben de diğerleri tarafından duyulmak istememiştim.

 

Omzuma yaklaşan sol elinin bileğini sağ elim ile sertçe kavradığımda bunu beklemediğini belliydi. Kolunu kavrayarak kendimden uzaklaştırdım.

 

Odadakilerin ses çıkarmaması ise ne yapacağımızı veya ne yapacağımı anlamak istediklerinden kaynaklı olabilirdi. Deniz Akif, bu kişilere dahil değildi çünkü neler yapabileceğimi çok iyi biliyordu.

 

Sol elinin bileğini sağ elim ile sertçe tutarken tutuşumu daha da sıklaştırdım ama herhangi bir tepki vermedi. Zaten tepki de vermemeliydi.

 

Ona olan yakınlığım onu epey rahatsız etmiş gibiydi o yüzden sağ elim ile tuttuğum sol elinin bileğini sertçe bıraktım.

 

Hem verdiğim gizemli da hava hoşuma gitmişti. Teğmenin ismini bildiğim için bunu ona karşı kullanmaktan çekinmemiştim. Neden bildiklerimi kafasını karıştırmak için kullanmayayım ki?

 

“Ne yapmaya çalışıyordun?” diye sordum, duygu barındırmayan ses tonum kısık ama onun için gür çıkmıştı.

 

Aslında ne yapmaya çalıştığını anlamıştım. Yakın durmamdan rahatsız olmuş ve beni iteleyecekti ama ben de bana temas etmesinden hoşlanmazdım.

 

Diğerleri yani Binbaşı ve Albay söylediklerimi duymasın diye eğilmiştim. O zaman benim de asker olduğumu anlarlardı ve tekmil vermemem de göze batardı ama işler öyle bir karışmıştı ki, şu anda da tekmil veremezdim. Bir daha karşılaşmamalıydık. Kesinlikle karşılaşmamalıydık!

 

Teğmen ise benim Askeriyeden olabileceğimi düşünüyor olmalıydı. Yoksa rütbesini ve ismini nereden bilecektim ki! Bunu yeni anlamaya başlaması onun için kötü olmuştu. Şanssız çocuk.

 

Rütbemin ondan düşük, onunla aynı ya da onun üstü olabileceğim olasılığı ile temkinli bir şekilde ses tonunu normal tutarak konuştu ama tehdit eder gibi sordu.

 

“Rütbemi ve ismimi nereden biliyorsun?” dedi, yumuşak olmayan bir ses tonu ile.

 

Cevap vermedim. Kafası karışık kalsın, umurumda değildi.

.

Merhaba, bir tanelerim 💫

Yunus Binbaşı? -->

Uras Teğmen? -->

Oy vermeyi ve fikirlerinizi yorum olarak belirtmeyi unutmayınız, lütfen :)

Bölümümuz biraz kısa oldu ama olsun. En yakın zamanda görüşelim ♡

Benim açıklamalarım hariç bölümümüz;

1586 Kelime...

Bölüm : 14.01.2025 04:03 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Cansu / Okyanus'un Kül'ü / 3. Bölüm / Bilinmeyen Rütbe
Cansu
Okyanus'un Kül'ü

183.12k Okunma

16.2k Oy

0 Takip
50
Bölümlü Kitap
KARAKTER TANITIMIBölüm Günü - Duyuru 🌊☄️1. Bölüm / Yaralı Kuş2. Bölüm / Tanımadığım İnsanlar3. Bölüm / Bilinmeyen Rütbe4. Bölüm / Şüpheler ve İstekler5. Bölüm / Kabullenilmeyen Açık Yaralar6. Bölüm / Tesadüfi Başlangıçlar7. Bölüm / Şüphe Tohumları8. Bölüm / Marş İleri9. Bölüm / Askeriye Koridorları10. Bölüm / Künyelerin Tıkırtısı11. Bölüm / Karşı Konulamaz Yanlışlar12. Bölüm / Komutana Güven13. Bölüm / İpleri Elinde Tut14. Bölüm / Her An Tehlike15. Bölüm / Anestezi Direnci16. Bölüm / Umut Yıldızı17. Bölüm / İhtimallerin Çıkmaz Sokağı18. Bölüm / Saye19. Bölüm / Şarapnel (Geçmiş)20. Bölüm / Kül Olmamış Kor21. Bölüm / Barlas Nisyan EylerseZEHİRLİ KURŞUN22. Bölüm / Ölüm Kapanı23. Bölüm / Lahza24. Bölüm / Zorunluluk25. Bölüm / Tuğgeneralin Emri26. Bölüm / Dalgalı Deniz ve Doğan Güneş27. Bölüm / İstihbarat Görevi28. Bölüm / Gerçek Görünüşümle Operasyon29. Bölüm / Gökyüzü Gözler ve Gece Saçlar (Geçmiş)30. Bölüm / Kalbimin Attığını Hissediyorum31. Bölüm / Kapılma Dalga’ya32. Bölüm / Cesur Bir Teklif33. Bölüm / Gerici Takipte Hissettiğin Nabız34. Bölüm / Kan Kus Kızılcık Şerbeti İçBir Yıl Olmuş 🥹35. Bölüm / Diken Üstü36. Bölüm / Kapana Kısılmak37. Bölüm / Buzdan Kafesin İçindeki Dövüş38. Bölüm / Önemsenilme Duygusu39. Bölüm / Kül’ün Emareleri40. Bölüm / Kaçıngan Bağlanmalı Savcı41. Bölüm / Yalancının Mumu42. Bölüm / Hasta Çorbası43. Bölüm / Aras’ın Kül’e çevirdikleri44. Bölüm / Yalancının Külleri (Geçmiş)45. Bölüm / Papatya Alerjisi46. Bölüm / Eksik Parça
Hikayeyi Paylaş
Loading...