42. Bölüm

37. Bölüm / Buzdan Kafesin İçindeki Dövüş

Cansu
lily_lily

Merhaba bir tanelerimm 🫶🏻💗

Güzel bir bölüm yazdığıma inanıyorum, umarım sizde çok beğenirsiniz...

Yorumlarınızı okumayı çok seviyorum. Bol yorum yaparak okumayı ve oy🌟 vermeyi unutmayınız ballarım 🤍

İyi okumalar... 🫠

.

Topuğumun sivri ucu dizine girdiği an yüzündeki ifade değişti. Dumura uğramışken acı ve kin dolu bir şekilde attığı bakış ile dizi geriye doğru bükülürken dengesini kaybetmesiyle birlikte ayağımı geçirdiğim dizinin üzerine doğru düştü.

 

Önümde diz çökmesine gerek yoktu, ben zaten mükemmel olduğumu biliyordum!

 

Solumda bir hareketlenme hissettim. O ana kadar sadece karşımdaki adama kitlendiğimi fark ettim.

 

Deniz farklıydı. Duruşu bile belliydi. Dizlerinin üzerine çökmesini sağladığım adamın arkasındaki dört adamdan biri onun üzerine geldiğinde onu savuşturmak için hamle yaptı, yumruğunun sesi kulağıma doldu. Bu sadece başlangıçtı. Bilirdim, onu. İkimiz için de bunlar çıtır çerezdi.

 

Eğildim ve omuzlarından tutarak aynı şekilde sol bacağımın diz kapağını adamın yüzüne geçirdim. Burnuna diz atmıştım! Bu hızlı hareketime uyum sağlayamasa da boğazdan gelen bir sesle öksürdü ve ayak bileğimi kavradı. Sağ eli burnuna giderken sol eli sımsıkı bir şekilde bacağımı kavramıştı.

 

Ayağımı çekmek için uğraştığım sırada adamın burnundan akan kanın bacağıma damladığını hissettim. Midemi kaldıran ufacık şey ile bacağımı daha sert çektim ama bırakmadı. İğrenen bir yüz ifadesiyle başımı sinirle iki yana salladım.

 

Bu sırada gördüğüm şey, biraz önce umursamazca duvara yaslanan Emir savcının ona gelen darbeyi nasıl güzel savurduğuydu. Toparlanıp bu adamların... Yani bu korumalara iyi bir ders vermeliydik.

 

Tam keyiflenecekken bacağımı bırakmayan adamı hatırladım ama o çoktan kendini toparlamasıyla birlikte bacağıma tutunarak kalkmıştı. Ona bu imkanı ben vermiştim. Hem hareketsiz kalmamı sağlamıştı hem de kalkmıştı. Yüzüne vurmak için eğilsem dengemi kaybetmemi sağlayarak beni düşürebilirdi. Adil olmalıydı, ayağa kalkması... Sorun yoktu. Hayır, sorun her zaman vardı ve biz şimdi bu sorunu tümüyle yok edecektik!

 

Düşünmedim. Zaten düşünecek zaman yoktu. Karşımdaki adama sert bir yumruk atmaya hazırlandım, sağ yumruğuma tüm gücümü biriktirirken hızla ona doğru savurdum. Aynı saniyede darbemi etkisiz hale getirmek için bileğimi kavradı ama benim planım çok daha farklıydı.

 

Bileğim kavradığı saniyede sol yumruğumu hızla karnına sapladım. Bu beklemediği bir darbe olmuştu. Ben keyifle sırıtıyorken onun yüzü acı ile buruştu.

 

Etrafıma bakamıyordum ama kimin yüzüne çarptığını bilmediğim yumrukların sesi, homurtular, konuşmalar ve nefes sesleri birbirine karışmıştı.

 

Bu belki huzur verici değildi ama şu an için rahatlamamı sağlamaya yetiyordu. Evet, bir deli olabilirdim. Bilinmezliğin içinde kapı şifresi denemektense... Dövüşmeyi tercih ederdim!

 

Önümdeki adama odaklandığımda derin derin aldığı nefeslerin sesi midemi daha da çok bulandırmıştı. Bu yediği darbelere oldukça fazla sinirlenmiş gibi gözüküyordu.

 

Bu sefer ondan bir atak geldiğinde hızla savuşturdum, sağ yumruğu yüzümle buluşmak isterken kafamı hızla sola doğru çekerek savunmamı yaptım.

 

Ciğerlerime çektiğim nefes aynı saniyede kesildi. Aynı benim yaptığım gibi sol eli de karnıma büyük bir acı ile saplanmıştı. Kesilen nefesim ile iki büklüm olacağımı hissettiğimde kendimi toparlamaya çalıştım.

 

Sağ yumruğuna odaklanmışken... Tamam, Okyanus! Bugün karşındakini hafife alma çünkü bugün hafife alınacak kadar yorgunsun ve dikkatini toparlamazsan hiç iyi şeyler olmayacak. Anlaşıldı?

 

Karnımı içime doğru çektiğimde nefessiz kalmışçasına etraftaki havayı ciğerlerimde hissettim. Derimi kaplayan yoğun acı karnımda büyük bir morarmanın olacağını bağırıyordu. Bunun bir önemi yoktu.

 

Tamam, Okyanus. Her zaman hissetmediğin bir acı ama dayanabilirsin! Sen nelere dayanmadın ki?

 

Sinirle ve acıyla sıktığım dişlerimin arasından ciğerlerime kocaman bir nefes çektim. Yutkunarak hafif eğildiğim gibi doğruldum, saniyelik toparlanmama karşılık ondan bir yumruğun daha geleceğini hissettim ve yüzüme doğru gelen sağ bileğini sıkıca kavrarken hızla çenesine bir yumruk attım.

 

Çok sert bir şekilde attığım yumruk yüzünü epey acıtmış olmalıydı. Yazık. Çekilmiş olduğunu hissettiğim gücüm geri geliyordu. Derin derin aldığım nefesler düzelmese de yavaşlarken koridorun başından gelen sesler çarpıntımı arttıracak şekilde gericiydi.

 

Bakışlarım iki saniyelik koridorun başına kaydığında iki adamın bize doğru geldiğini gördüm, kafamı tam çevireceğim anda karşımdaki adamın sağ yumruğunun çenemle buluşmak üzere olduğunu anladım. Reflekslerimin çok iyi olduğunu yüzlerce kez fark etmemden biri olacak şekilde daha ona dönmeden elimi kaldırarak yumruğunun avcumun içine çarpmasını sağladım.

 

“Sağ!” diyerek bağıran bir ses vardı. Yumruğu yakalamam ile neredeyse aynı saniyede duyduğum bu ses Emir savcıya aitti.

 

Yumruğu elime yoğun bir baskı uyguladığında yüzümü koruyan elimde hafif bir acı oluştu, daha sert bir şekilde elini yüzümden iteleyerek bir adım geriye çekildim.

 

Güç uyguladığım bileğimde hissettiğim acı garip bir şekilde özgür hissettiriyordu. Acıyı hissetmiyor olmak belki süper bir asker gibi hissettirse de her şey o kadar toz pembe değildi. Tüm gece anlam veremediğim kadar sinirimi bozan ağrılarıma ve acıya bu şekilde baktığımda bu hissi sevmiştim ve bu hissi sevmek, beni tam olarak acıyı hissetmeyen halime döndürmüştü. Hissettiği acıya kim özgürlük derdi ki? Bu delilikti! Sadece benim düşüneceğim bir şey olmalıydı.

 

Sinirle burnumdan soluduğumda geriye çekilmem etrafımı kontrol etmek için yaptığım bir şeydi.

 

Koridorun başındaki Emir komiser, polis gibi dövüşüyordu, alan kapatıyor, geçiş vermiyor ve kimseyi yanımıza sızdırmıyordu. Evet, koridorun başındaki iki kişiyi bir idare ediyordu.

 

Ben ise sadece karşımdaki adamı topuklularımla, karnımdaki ve omzumdaki yara ile idare ediyordum. Bu düşük performansım bile şu anki halimi göz önünde bulundurduğumda iyiydi çünkü üzerimdeki yorgunluk her an bayılabileceğimi hissettiriyordu ve de karşımda benim iki katım olabilecek bir adam vardı. Biz askere yakışır bir şekilde bu halimle onu alt edecektim.

 

Sahi, en son ne zaman uyumuştum? Ameliyattaki anestezi sayılır mıydı? Ha, bir de hastaneye gitmek için gecenin bir yarısında kanamış omzum yüzünden kalktığım günkü birkaç saatlik uykum. İki, belki üç...

 

Deniz ise Emir komiserin biraz önce dövüştüğü adam ile karşı karşıyayken diğer adamın gücü oldukça azalmıştı. İki kişiyle bir uğraşıyordu. Güneş ve Emir’in ne yaptığını bilmesem de birkaç adım yana kayarak Deniz’in olduğu yere doğru ilerledim.

 

Karşımdaki adamdan kaçıyormuş gibi gözüksem de tek amacım Deniz’in yanında olmaktı. Ona doğru gerilediğim sırada aramızda küçük bir bakışma geçti. Ufak bir göz teması ve onun ben hallediyorum dercesine kaldırdığı kaşları...

 

Kafamı önüme çevirdiğimde ciğerlerime dolan derin bir nefes çektim içime. Bu rahatlamama ve karnımdaki acının azalmasına az daha yardımcı oldu. Biraz önce karın boşluğuma gelen yumruk umarım ki yaramın kanamasına sebep olmamıştır, diye geçirdim içimden. Öyleyse bir süre daha iyileşemezdim.

 

Saniyelik düşüncelerimden sonra üzerime gelen adama yumruk savurmadım. Zaten beklediğim de buydu. Hızlıydı ama dengesizdi. Bir adım yana kaydığımda yüzüme savurduğu yumruğu boşa çıktı.

 

Tam o sırada boşa çıkan yumruğunun olduğu kolunu tuttum. Yüzümle buluşmasını istediği yumruğunu havada yakalamış gibi oldum. Bileğinden değil, dirseğinin hemen üstünden yakaladım. Ani bir hareketle kolunu çektiğimde gövdesi bana dönmek zorunda kaldı. O an hiç düşünmeden ve beklemeden dizimi kaldırdığım gibi karnına geçirdim.

 

Ciğerlerine dolan nefes kesildi. Bu görüntü, tam olarak görmek istediğim şeydi. Karşımdaki adamın acı çekişi mi, hayır değil! Karşımdaki adamı bitirmek, yenmek, alt etmek. Her ne olursa, kim olursa olsun, bana karşı olanı yolumdan çekmek gibi...

 

Karnına attığım tekmenin etkisiyle geriye savruldu. O iki büklüm olurken elim hala kolundaydı. Yüzü kızardığında dişlerini sıkarak geri çekilmeye çalıştı ama bırakmadım. O anda durmadım, beklersem toparlanırdı, biliyordum ve bu sefer toparlanmasına izin vermeyecektim.

 

Yüzümdeki memnun ifade ile ona baktığımda bu durum sinirini bozuyordu, belliydi. Tuttuğum kolunu sertçe bıraktığımda salise bile geçmesine izin vermeden gömleğinin yakasını kavradım ve hiç düşünmeden kafamı kafasına gömdüm. Alnımdaki yoğun acıya karşılık yüzüme sıcak bir sıvı sıçradı. Kan.

 

Yumduğum gözlerimi açtığımda adamın kafası yere doğru dönüktü, eli burnuna kapanmıştı ve duyamayacağım kadar sessiz bir şeyler mırıldanıyordu. Muhtemelen bana küfrediyordu, adamın burnunu kırmış sayılırdım.

 

Önce dizimin darbesi ve sonra kafamın darbesi ile yamulan burnu için yüksek bir fiyatta burun ameliyatı ücreti çıkacaktı! Bu düşünce ile birlikte dudaklarımdan kısa bir kıkırtı çıktı.

 

Anında toparladığım yüzüm eski halini alırken saniyelik bir şekilde ciğerlerime dolan temiz hava ile birlikte acıyan alnımı umursamadan ona doğru bir hamle yaptım.

 

İki büklüm olarak burnundan akan kanların avucuna dolmasını seyreden adamın gözüne sağ yumruğumu sertçe çaktım. Afalladı.

 

Attığım yumruğa karşılık adamın daha fazla gücü kalmamış gibiydi, sendeledi ama düşmedi. Bir anda hiç beklemediğim o şeyi yaptı, henüz doğrulmadan kafasını kaldırarak biraz önce burnundan akan kanların akıp yeri boyladığı o elini hızla yüzüme doğru savurdu.

 

Aslında yüzüme doğru değil de açık olan saçlarıma doğru savurduğunu son anda anlamıştım ve hızlı bir refleksle geri çekilmiştim ama çok hızlıydı, saçlarımın ucunu yakalamıştı. Saçlarım açık dövüşmek tam bir saçmalıktı zaten!

 

Seri hareketi ile sertçe saçlarıma asılarak doğrulduğunda dişlerimin arasından acımı belirtircesine sinirli ve küçük bir tıslama çıktı. En son saçlarım çekildiğinde ve bunu hissettiğimde yine böyle bir andayımdır ama sadece aklıma bu gibi görevler gelmiyordu. Çok daha gerisi vardı ve o can sıkıcıydı. Can yakıcı değil, artık hiç değil.

 

Bir sürü telden oluşan tutamı kurtarmaya odaklanmadım, saçım umurumda değildi. Umurumda olan onun bana karşı atak yapmasıydı. Çok uzun sürmüştü!

 

Beklemedim. Hızlı bir şekilde ayağımı kaldırdığımda sivri topuklumu adamın diz kapağına geçirdim. Bunu o kadar sert yapmıştım ki dizinin büyük bir şekilde yaralandığına emindim. Önemsizdi.

 

Çok fazla sinirlenmeme sebep olmuştu. Saçlarımı çekerek, ne kadar sevmesem de saçlarımı çektiği için canını yakmak değil parçalamak istemiştim çünkü benim için olmasa da çok değerli tutamlarıma zarar veremezdi. Kendini koruyamadığın anlara inat şimdi kendini koruyabilmek çok güzel bir şeydi.

 

Dövüşte adalet yoktur. Tek kazananı olan çoğu şeyde adalet yoktur çünkü durum tek bir kazananı olacak kadar adil değilse ve ciddileşmişse iş işten geçmiş demektir. İki tarafta birbirinin canını yakmalıdır. Yumruk yediğin yüzün, tekme yediğin dizin veya kanla kirlenen parmak boğumları sadece bir cezadır. Gecenin en koyu tonlarından olan saçlarımın kan içinde kalması gibi...

 

Cezalar, kazananı belirlemez. Son hamle her şeyi tekrardan yazar. Her zaman en güçlü olan kazanır. Her gücün bilekte olmadığı gibi her kazananda adaletli olmaz.

 

Gözlerimi kırpıştırarak derin bir soluk aldım. Bu soluk ameliyat yaralarımı daha da çok sızlatıyordu. Sesli bir haykırışla birlikte ilk önce yediği kafa darbesinden sonra gözüne attığım yumruk ile dizini mahvedecek şekilde geçirdiğim topuklu ayakkabımın etkisiyle bu kez sendelemedi, zorlukta yere düştü. Yine de dayanmıştı. Dizinin üzerine düşmesi ile bir kez daha dudaklarından kısık bir şekilde acılı bir ses döküldü. Bu kez sondu. Bitirecektim, işini!

 

Beklemedim, fırsat dahi vermedim. Sadece saç tutumlarıma bulaştırdığı kanın intikamını almak istedim. Bu yüzden boynunun arkasından tutarak kafasını sertçe aşağıya bastırdım. O anda o kadar etraftan soyutlanmıştım ki, gözüm başka hiçbir şey görmüyordu.

 

Dizimi hızla havaya kaldırdım ve aynı anda yüzüne doğru sertçe geçirdim. Çarpma sesi duyuldu, başı sol tarafına doğru düştü. Kendini daha fazla tutamayacağını ve yere devrileceğini anladığım anda iki elim ile omuzlarından onu sabit tuttum. Yüzünün sağ tarafına sert bir şekilde geçirdiğim dizimi geri çekmek yerine aynı şekilde tekrar geçirdim ve sinirimin geçtiğine karar vererek dizimi indirdim. Yeterliydi.

 

İkinci vuruşum ile elimden kayıp yere düştü. Tutmadım. Yan döndü, nefes almaya çalışıyordu ama kanlar içinde kalan burnu ile bu epey zor gözüküyordu. Düzgün alamadığı nefesi ile gözleri yarı açık, eli karnındaydı. Ayağımla kolunu iteledim, silahı varsa ona ulaşamasın diye.

 

Tam o saniyede bir şey hissettim. Arkamda bir tür hareketlilik, kafama doğru gelen rüzgarı bile... Hızla eğildim, çömeldim. Bu ani refleksim beni kafamın arkasına yemek üzerine olduğum ağır yumruktan kurtarmıştı. Daha ben dönmeden arkamdan sert bir yumruk sesi duydum.

 

Hızla doğrularak arkamı döndüğümde tahminimce biraz önce bana yumruk atacak olan adamı gördüm. Doğrusu sertçe yere düşüşünü gördüm. Düşen adam ile ortaya çıkan koca bedeni, Deniz’i.

 

Deniz’in sert yumruğu ile adam bilincini kaybederek tam ayağımın ucuna düşmüştü. Bu, Deniz’in biraz önceden beri uğraştığı adamdı. Epey yormuş olmalıydı.

 

Bakışlarım ormanlarıyla buluştuğunda benim için endişeli olduğunu hissettim. Buğulu ormanları, onun deyişiyle benim gökyüzüme odaklıydı. İyi misin dercesine bakıyordu. Ona hep iyiydim de bu sıralar ona da biraz yorulmuştum. Saniyelik bir tepki, vererek gözlerimi iyiyim anlamında yumdum ve kırptım. Gergin ifadesi kaybolduğunda bende kısaca onu inceledim.

 

Gözlerimizle konuşuyor olmamız ve ikimizin arasında bir bakış dahi bir şeylerin olması o an o kadar güzel hissettirdi ki! Tüm ağrılarımı unutacak kadar aptal bir aşık oldum. Tekrar ve tekrardan. Yıllardır ona baktığım her an onda kaybolduğum gibi...

 

Bu bakışmamız sert bir cam sesi duyana kadar sürdü. Hafifçe yerimde irkildiğimde sesin geldiği yöne soluma döndüm. Doğrusu cam sesi değildi, cama çarpan sert bir cismin sesiydi. Ani dönüşüm başımı döndürse de hiçbir şey şu anda kendini karnımdaki sızı kadar hissettiremezdi. Yutkundum. Tamam, abartıyordum. Sadece, umarım kanamıyordur.

 

Gördüğüm şey, kırılan bir cam veya yeni eklenen korumalar değildi. Bu iyiydi ama daha deli bir şey görüyordum. Aksi doktor. Uğraştığı adamı yere sermiş bir şekilde elindeki seramik bıçağı sertçe cam duvara geçiriyordu. Kırılmaz olan cam duvara!

 

Arkası cama dönük bir şekilde etrafını inceleyerek elindeki bıçağı arkasındaki cama sertçe geçiriyordu. Bu delilik değildi de neydi?

 

Emir savcı ise yine kendini duvara yaslamış bir şekilde kardeşini seyrediyordu. Önünde ise korumalardan biri vardı. Bunlar hiç beklemediğim kadar becerikli çıkmışlardı. Ne yalan söyleyelim, bu ekibin hoşuma gitmediğini de söyleyemezdim!

 

“Ne yapıyor, o?” dedim, kısık sesle ve şaşkınlıkla.

 

Acelemiz varmış gibi de hareket etmiyorduk çünkü siyah demir kapı tamamen kilitlenmişti, koridorlar ise korumalardan geçilmezdi. Vakit kazanıyorduk ama ne için? Buradan nasıl çıkacaktık? Hiçbir fikrimiz olmadan korumaları dövmüştük! Ne yapabilirdik ki başka!

 

“Kırılmaz camı kırmaya çalışıyor, benim deli kardeşim!” diyerek söylendi, Emir savcı. Sözlerinin ardına sessizlik oluşacağı sırada bir ses duyduk.

 

“Lan işiniz bitmiş, yardım etsenize. Tek tek geliyor, bunlar!” diyen ses, Emir komisere aitti. Sinirim bozulmuş bir şekilde kıkırdadığımda boş bakışlarımı ona yönelttim.

 

Biraz önce uğraştığı iki adamı da devirmişti, bu adam bizim kadar iyi dövüşüyordu. Hatta baya profesyoneldi!

 

“Yere sermişsin, hepsini. Daha ne yardımı?” diyerek söylendi, elindeki bıçağı bir kez daha sertçe kırılmaz olan cam duvara geçirirken aksi doktor.

 

“Haklı.” diyerek kısaca kardeşine katıldı, Emir savcı. Hayatımda daha önce konuya bu kadar etkisi olan bir ana karakter görmemiştim, cümlesini Emir Savcı için kullanabilirdim.

 

Tarafsız ve amaçsız. Sadece figüran mı? Arka planda kalmayı kendi mi seçiyordu? Yoksa arka planda mı bırakılmıştı? Bunu çok merak ediyordum! Evet, onlar hakkında bir şey merak ediyordum.

 

Aynı saniyede aksi doktor elindeki bıçağı bir kez daha sertçe cam duvara geçirdi. Kırılmaz cam yine kırılmadı.

 

O an bir ses duyduğumu hissettim. Küçük ve mekanik bir ses. Bu ses aksi doktorun cama vurduğu bıçak ile aynı anda gelmişti. Kulağımı kabarttığımda başka hiçbir şey duyamadım ama gözlerimle etrafı taradığımda gördüm.

 

Siyah demir kapı hafif aralık duruyordu, mekanik ses açılan kapıya aitti. Gözlerim parıldadığında kafamı çevirerek tam yanımdaki Deniz’e döndüm. Büyük ihtimalle o da benim gördüğümü fark etmiş olmalıydı. Bakışlarımız kesiştiğinde aynı şeyi fark ettiğimizi anlayarak hızla konuştum.

 

“Kapı açıldı.” dedim, şaşkınlıkla ve yüksek bir sesle. İçimde körüklenen merak, heyecanla buluşmuştu.

 

“Ama nasıl olur?” diyerek sorgulayan Deniz ile birlikte aynı soruyu kendi kendime de sordum. Ama nasıl olur? Nasıl olabilir ki?

 

Bu kadar uğraşa, bu kadar engele karşı... Sebepsiz ve boş bir şekilde açılan bir kapı! Sadece bozulma ihtimali mantıklı geliyordu.

 

“Sistemi açtılar.” dedi, Emir komiser.

 

“İyi de kim?” diyerek atladım. Çatık kaşlarımı düzelttiğimde bakışlarım hafif aralık kapıdaydı.

 

Sözlerim havada kaldı. Belki de büyük bir boşlukta. Aralık olan kapı sonuna kadar açıldığında ilk fark ettiğim şey herhangi bir beden olmadı. Sessizlik de değildi. Çok daha büyük bir tehlike miydi?

 

Bir anlığına hissizlik, hayır boşluk oldu. Yutkunduğum anda yutkunuşum bile boğazımda hissedilmeyecek derecedeydi.

 

Sonra beyazlık patladı. Sis gibi değildi. Duman veya zehirli bir gaz hiç değildi. Çok daha farklı, boşluk gibi... Daha çok ne olduğunu kavrayamayacağım bir şeydi.

 

Bir şeyin üzerime çöktüğünü hissettim. Duvar gibi, ağır ama değil. Ayakta kaldım, belki bir saniye ardından elimi kaldırarak geriye bir adım attım.

 

İlk refleksim bu oldu, geriye çekilmiş gibi hissettim ama geri diye bir şey yoktu. Ön ve arka da yoktu. Sadece kocaman bir boşluk hissediliyordu.

 

Kaldırdığım elim yoktu. Parmaklarımı göremiyordum. Hissedememe değildi, elim havadaydı ama gözlerimin önünde değildi.

 

Elimi oynattığımda yüzüme yakın olması gerektiğini fark ettim ama değillerdi. Mesafe diye bir şey kalmamıştı.

 

Soyut ve somut kavramı arafta sıkışmış gibiydi...

 

“Nefes…” diye geçirdim içimden ama nefes nasıl bir şeydi? Bunu sesli mi dile getirmiştim? Beynim bunu bile algılayamayacak kadar bulanmıştı. Nefes almak çok zor geliyordu. Önümü görebiliyor muydum? Soluklarım sanki hızlanıyordu, kontrol benden çıkıyordu.

 

Ve sonra bir ses geldi. Kaç dakika veya saniye olduğunun farkına varamıyordum. Zaman algım yok olmuş derecede kördü. Çığlık atmak istedim ama sadece istemekle kaldım. Ne oluyor, diyerek sormak bile mümkün değildi.

 

Ses değil. Bilmiyorum. Ses değildi belki de çünkü ses yoktu. Hayır, vardı. Sadece, karnımın iç duvarlarına çarpıyordu. Sesi, benden de önce midem duydu.

 

İçimden geçen bir titreşim vardı. Daha önce hissetmediğim kadar yabancı. Derimin içinde gibi, tüm vücuduma yayılan bir titreşim. Göğsümün daraldığını hissettim. Ne oluyordu böyle? Göğsümün ortasında sıkışan bir basınç bedenimi mahvetmişti. Sanki biri iç organlarıma dokunmuştu. Titriyor muydum?

 

Ayaklarım yere basıyordu ama yer sabit değildi sanki. Titreşim yukarıdan gelmiyordu, aşağıdan da değildi. İçimden geçiyordu. Nefesimi yavaşlatmaya çalıştım ama bu oldukça zordu. Hızla artan nabzımı kulaklarımın içinde hissediyordum.

 

Dizlerimin neden titrediğini anlayamadım. Kendime hakim olmaya çalıştım ama kendimi kontrol edemiyordum. Zoraki bir şekilde ayakta duruyordum. Bu nasıl bir şeydi?

 

Gücüm vardı ama bedenim beni dinlemiyordu. Bu sadece bana olan bir şey olmamalıydı! Onlar... Ne haldeydiler?

 

Bu gaz değildi. Bunu anladım. Çok iyi anladım.

 

Bu bizi ayakta tutmamak için tasarlanmış bir şeydi.

 

Görüntü titriyordu, başımın dönmesi ise yoğun bir şekilde gerçeklik algımı yok ediyordu. Ayakta kalmaya çalışmak karanlıkta denge tahtasında yürümek gibiydi. Eziyet gibiydi ciğerlerime çektiğim nefesler. Ölüm, bu olamazdı. Değil mi?

 

Bir yere tutunmasam düşecektim. Görüşümde boşluk olan elim hızla yanımdaki sıcak bedene değildi. Yanımdaki bedenin sıcaklığını hissetmek, bedenimin geri kalanlarının yok olmadığını anlamama yetti.

 

Sıcak bir kol. Deniz Akif.

 

Gerçekten ben ayakta duramıyordum. O an paniği hissettim, çok derinden hissettim. Aldığım nefeslerde kalp atışlarımın normale dönmesine izin vermiyordu, yükselen nabzım yoğun duygularım ile harmanlanıyordu.

 

“Ne oluyor?” diyerek söylendim. Dudak hareketlerim beynimin içinde hissediliyordu, belki de konuşmamıştım ama bağırdığıma emindim. Onu bile anlayamıyordum.

 

Aynı anda birinin yere kapandığını duydum. Metalin zemine çarpma sesi sisin içinde boğuldu. Bizden biri miydi? Korku. Bu sefer korku tüm bedenime yayıldı. Kendim için değildi...

 

Ses arttıkça düşüncelerim parçalanıyordu. Belki de bu bir ses değildi. Titreşimi iç organlarımda hissettiğim garip bir şeydi. Kalbim hâlâ hızlıydı ama bedenim ağırlaşıyordu. Gücüm tamamen tükeniyordu. Bu yok olmak gibi hissettiriyordu. Sanki biri hayata bağlı olduğum tek fişi yavaşça çekiyordu. Zulüm gibiydi.

 

Ardından biri daha yere düştü. Belki de birkaç kişi. Anlamadım ki. Tek ayakta duran tutunduğum koldu. Sanki beni bekliyordu. Sabırla...

 

Ses yükseldiğinde dişlerimi sıktım. Ses kulaklarımda çınlamıyordu, beynimin ve bedenimin içinden sesleniyordu. Bedenimin içinde yüksek bir yankı vardı. Uğultu gibi, bayıltıcı bir şekilde tüm hücrelerimde hissediliyordu. Baskı yoğundu.

 

Başımın içi doldu, sanki patlayacaktı. Midem sanki yer değiştirdi. Kusacak gibiydim ama değildim. Yutkundum. Ayakta kalmak için öfkeye tutundum.

 

Nefes sesim, nefes seslerine karışırken bu durum çok garip geliyordu. Sinir bozucu bir şekilde duyuluyordu. O an epey rahatsız olduğumu hissettim.

 

Ve bu sefer ayakta kalmayı değil, düşmemeyi hedefledim ama bunu başaramadım. Dizlerim yere değdiğinde utanmadım. Bunu zar zor fark ettim bile. Direnmeye çalışmadım. Belki de çalıştım ama direnemedim. Düştüm.

 

Bu sistemin amacı bizi öldürmek değil de çökermekti. O an bir tek bunu anladım. Ses, hiç değil. Titreşim, denebilir. Frekans. Bütün vücuduma yayılan bu yoklu hissi, belki de boşluk sadece yoğun bir frekans olmalıydı. Bilinmezlik ağırdır.

 

Benimle birlikte dizlerinin üzerine çöken beden tam yanımdaydı, ses yoktu ama sadece hissediyordum. Dayanmaya çalışıyorduk. Direnecek vakit kalmamıştı. Kaybetmek üzereydik!

 

Avcumun içi zemine değdiğinde ciğerlerime çektiğim nefesi hissettim. Duygu gibiydi. Yoğun. Parmak uçlarımdaki hisler eksik, elim gözükmüyordu.

 

Daha fazla dayanamayacağımı anladığımda bedenimin üzerinde baskı kuran bu şeyi kucakladım. Mecbur kaldım. Direnmeyi kestiğimde kafamın zemine çarptığını anladım. Bu bilincimi kaybetmeme yeterken aklımdaki en öncelikli şey yanımdaki beden ve diğerleri oldu.

.

Tekrardan ben :) Hoş geldim. Hoş buldum. 🫶🏻💘

Öncelikle... Dövüş sahnemiz nasıldı? -->

Bu konuya yorumlarınızı çok merak ediyorum çünkü güzel yazabilmek için epey uğraştım.

Okyanus'un karşısındaki kişi hızla alt etmesini okuduk. Yeni döndüğü görevden aldığı yaralar ve acı hissiyatının yoğunluğu ile bu sahnede Okyanus'u profesyonel yazmadım çünkü basit bir görevde, en önemlisi de bu halde Okyanus sadece karşısındaki savuşturabilir ve hemencecik bitirmek isterdi.

Emir Savcı? <Okyanus'a müdahale etmesini beklemiyordunuz, öyle değil mi? Bu baya hoş bir hareketti.> -->

Bölüm sonu??? -->

Bölüm sonu olanlardan bir şey anladınız mı? -->

Tahminlerinizi buraya yazabilirsiniz -->

Bu sefer bilmediğiniz o şeyi aslında ben kaç gündür araştırarak yazdım.

... Nedir? ... olduğunda bu karaktere nasıl hissettirir? ... dan sonra ne kadar sürede uyanırlar? ... dan sonra uyandıklarında ne tepki verirler? Karakterlerde kalıcı bir şey bırakır mı? Tam olarak nedir?

En baştan tekrar araştırmak... derken tamamen kafama oturdu ve ne olduğunu daha net 38. Bölümde öğreneceksiniz. Böyle de biraz sizi meraklandırdın gibi oldum ama ehehehe 🤭🤭

Tahminlerinizi merak ediyorum :))

Nerede uyanacağız? -->

Ve ilerleyen bölümlerde neler olacak tahminleriniz var mı? -->

Kül, Deniz, Güneş, Emir Savcı ve Emir Komiser ile kalın...

🌊🌊🌊

Bu bölüm;

3052 Kelime...

Bölüm : 04.01.2026 00:42 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Cansu / Okyanus'un Kül'ü / 37. Bölüm / Buzdan Kafesin İçindeki Dövüş
Cansu
Okyanus'un Kül'ü

183.12k Okunma

16.2k Oy

0 Takip
50
Bölümlü Kitap
KARAKTER TANITIMIBölüm Günü - Duyuru 🌊☄️1. Bölüm / Yaralı Kuş2. Bölüm / Tanımadığım İnsanlar3. Bölüm / Bilinmeyen Rütbe4. Bölüm / Şüpheler ve İstekler5. Bölüm / Kabullenilmeyen Açık Yaralar6. Bölüm / Tesadüfi Başlangıçlar7. Bölüm / Şüphe Tohumları8. Bölüm / Marş İleri9. Bölüm / Askeriye Koridorları10. Bölüm / Künyelerin Tıkırtısı11. Bölüm / Karşı Konulamaz Yanlışlar12. Bölüm / Komutana Güven13. Bölüm / İpleri Elinde Tut14. Bölüm / Her An Tehlike15. Bölüm / Anestezi Direnci16. Bölüm / Umut Yıldızı17. Bölüm / İhtimallerin Çıkmaz Sokağı18. Bölüm / Saye19. Bölüm / Şarapnel (Geçmiş)20. Bölüm / Kül Olmamış Kor21. Bölüm / Barlas Nisyan EylerseZEHİRLİ KURŞUN22. Bölüm / Ölüm Kapanı23. Bölüm / Lahza24. Bölüm / Zorunluluk25. Bölüm / Tuğgeneralin Emri26. Bölüm / Dalgalı Deniz ve Doğan Güneş27. Bölüm / İstihbarat Görevi28. Bölüm / Gerçek Görünüşümle Operasyon29. Bölüm / Gökyüzü Gözler ve Gece Saçlar (Geçmiş)30. Bölüm / Kalbimin Attığını Hissediyorum31. Bölüm / Kapılma Dalga’ya32. Bölüm / Cesur Bir Teklif33. Bölüm / Gerici Takipte Hissettiğin Nabız34. Bölüm / Kan Kus Kızılcık Şerbeti İçBir Yıl Olmuş 🥹35. Bölüm / Diken Üstü36. Bölüm / Kapana Kısılmak37. Bölüm / Buzdan Kafesin İçindeki Dövüş38. Bölüm / Önemsenilme Duygusu39. Bölüm / Kül’ün Emareleri40. Bölüm / Kaçıngan Bağlanmalı Savcı41. Bölüm / Yalancının Mumu42. Bölüm / Hasta Çorbası43. Bölüm / Aras’ın Kül’e çevirdikleri44. Bölüm / Yalancının Külleri (Geçmiş)45. Bölüm / Papatya Alerjisi46. Bölüm / Eksik Parça
Hikayeyi Paylaş
Loading...