
Merhaba bir tanecik okurlarım 🤭
17 Ocak, Okyanus'un doğum günü... Aynı zamanda Uras ve...
17.01.1998
Belki başka bir evrende doğum günlerini birlikte kutluyorlardır...
Doğum gününe özel upuzun bir bölüm gelsin istedim, tatilde de bol bol bölüm atmak istiyorum 🤍🌊
Şimdiden iyi okumalar diyorum ve bol bol yorum yapmanızı istiyorum, Oy🌟 vermeyi de unutmayın...
.
Zihnimdeki sis perdesinin yavaşça aralanmaya başladığı hissettim. Bulanık düşünce, kapalı göz kapaklarına bile bulanık görüş ve hatta fazlasıyla bulanık duyma...
Ne oluyordu?
Kulaklarıma güçlükle ulaşan yağmurun sesi, uyurken açık kalan camın etkisiyle yüksek bir şekilde kulaklarıma doluyordu ama ne evimdeydim ne de uyurken camı açık bırakmıştım!
Neredeyim?
Hissettiğim ilk şey, yoğun baş ağrımdan dolayı çatılan kaşlarım ve bileklerime batan kaba kendir ipin sızısıydı. Kafamdaki uğultu tehlike çanlarını hissetmemle birlikte artarken sorguluyordum.
Tüm bunlar... Neydi? Zihnim o kadar bulanıktı ki neler olduğunu anlayamıyordum! Burası neresiydi? Ne işim vardı? Birçok soru, zihnimi zorluyordu. Sadece bileklerime batan kaba tendir ip aklıma bir ihtimal getiriyordu.
Arkamdan bağlanmış ellerim omuzlarımı geriye çekere vücuduma yoğun bir acı veriyordu. Üstelik omzumdaki kurşun yarasını da epey sızlatıyordu.
Yoğun acı da değil, kas ağrısı. Evet, kaslarımdaki yoğun ağrı bağlanan bileklerimin arkada olmasından kaynaklı daha hissedilirdi. Eklemlerim de kaslarım kadar ağrıyor ve daha nerede olduğumu bilmediğim bu yerde hareketsiz kalmama sebep oluyordu.
Bu sadece tek bir şey olabilirdi. Bağlanan ellerim... Büyük ihtimalle yakalanmıştık! Bir dakika... Nasıl yakalanmıştık? Ben neredeydim?
Evet! Davet. Görev. Tuğgeneral! Deniz. Dalga! Güneş. Emir Savcı ve kuzenleri! Cam duvar! Siyah demir kapı! Koridorlar! Korumalar! Dövüş darbeleri!
Her şey bir bir zihnime geri yerleşti. Bir tek... Nasıl bilincimi kaybettiğimi hatırlamıyordum! En son... Adamı devirmiştim ve konuşuyorduk ki... Devamı yok. Korkunç! Bilincimi nasıl kaybettiğimi hatırlamıyordum! Onlar neredeydi?
Soluğumu rahatlama ile verirken daha panikli bir şekilde aldığım soluk bile vücuduma yoğun bir ağrı bıraktı. Üzerimden tır falan mı geçmişti de benim haberim yoktu! Sakin ol, Okyanus!
Böyle düşünürken kulaklarımın yavaşça açıldığını hissettim. Bu garip bir histi ama anlam veremedim. Önce çıtırtılı bir şeyin sesi kulaklarıma vardı. Sonradan bunun yanan bir ateşin sesi olduğunu anladım. Yoğun uğultu ile yutkundum. Rüzgarın uğultusuna karşılık sağ baş parmağım yavaşça sol avuç içime sürtündü. Hissettim. Kendimde olduğumu anlayabilmek için...
Kendime geldiğimi hissediyordum ama hala hiçbir şey net değildi. Sinirle tırnaklarımı avcuma batırdığımda normalde hissetmedim acı yoğun bir şekilde avuçlarıma toplanmıştı. Kanayabileceğini anladığım avuç içlerimden tırnaklarımı çektim. Kanamasını istemedim, kendimde olduğumu da anladım. Bilincimi kaybetmeden önceki acı netti, şimdi de öyle... Öyleyse kendimdeydim ama nasıl bilincimi kaybettiğimi hatırlamıyordum ve bu sinirimi bozuyordu! Hatırlamamak çok sinir bozucuydu. Benim için, her zaman.
Nasıl yakalandım? Nasıl yakalandık? Hiçbiri yoktu! Ne kadar süreyi hatırlamadığımı bile bilmiyordum. Neler olmuştu?
Tekrar yutkunduğumda bu defa ağzımın içinde yoğun bir metal tadı hissettim. Gözlerimi hala açmadan etrafımı kokladığımda kan kokusu yoktu, kan tadı vardı. Aldığım kan tadı ile dilimi ısırırken midemin ayağa kalktığını anladım. Kusacak gibiydim, hiçbir şey yememiş olsam da. Abartma dedim kendi kendime ama ben hiç abartmazdım ki!
Çatık kaşlarım beni ele vermesin diye yüz ifademi zoraki bir şekilde normal tuttum ve gözlerim kapalı bir şekilde hışırtıları dinledim.
Bu hışırtılar, yanan ateşin çıtırtısına veya rüzgarın uğultusuna benzemiyordu. Tam yanımdan geliyor ve fısıltı benzeri olduğu için net duyulmuyordu. İplerin birbirine sürtünüşünün sesi olmalıydı. Yutkunarak sessizce bekledim. Ortamın tehlikesini anlamalıydım ki öylece uyandığımı saklamamalıydım.
“Sence bu tutar mı? Düğüm atmayı pek beceremiyorum galiba.” diyen sesi duyduğumda çığlık atmamak için zor durdum çünkü duyduğum ses, kulağımdaki çınlama ile aynı derecedeydi.
İşittiğim şeylerle birlikte başlayan kulak çınlaması çok yoğundu, hafiflemesini bekliyordum. Diğer adam cevap verene kadar uzunca çınlayan kulağımdaki çınlama yavaşça azaldı ama beni terk etmeyecek gibiydi.
Üstelik düğüm atmayı bilmeyen koruma mı olurdu ya? Saçmalıktı! Neyin içine düşmüştüm ben? Yine! Ve yine!
“Oğlum adamlar önemli olmalı ki patron o kadar uyardı. Düzgün bağla, kaçarlarsa biteriz!” diyen ses boğuk bir şekilde kulaklarıma ulaşıyordu. Kulağımdaki çınlama duyduğum sesle birlikte daha da hissedilebilir oluyordu.
Evet, önemli biriydik. Hem de oldukça ama sözlerinde bir yanlış vardı. Ben adam değildim! Adamlar da ne demekti?
“Tamam, abi. Hallediyorum.” diyen ses diğer konuşana göre daha küçük kalıyordu. Kapalı gözlerim ile anladığım tek şey, yanımdakilerin ellerini bağladıklarıydı çünkü benim elim bağlıydı.
Bir an onlara engel olmayı düşündüm ama bu mümkün değildi. Ayağa kalkabilecek gibi hissetmiyordum. Kulağımdaki çınlamalar denge sorunu yaşayabileceğimi, midemdeki yoğun kusma isteği ise her an kusabileceğimi hissettirirken ayağa kalkmam mümkün olmadığı gibi de ellerim bağlıydı.
Diğerleri ne haldeydi, bilmiyordum ama ben ağzımı açıp konuşabilecek gibi bile hissetmiyordum. Üstelik görüşüm ne durumdaydı? Gözlerimi açmadan bilemezdim!
O yüzden sadece bekledim. Bekledim. Sadece beklemekle de kalmadım. Ellerimi hafifçe oynatarak iplerini nasıl çözeceğimi anlamaya çalıştım. Bu hareket bile kaslarımı zorladı ve bedenime yoğun bir acı bıraktı ama yapacak bir şey yoktu.
“Hallet de acıktım, ben. Şu orman yoluna girmeden önce gördüğümüz kebapçıya mı gidip bir şeyler yesek?” diyen ses abi denilen adamdı.
Oh, ne ala! Adamdaki rahatlığa bak! Siz gidip yiyin için gelin, bende burada ağzımdaki metal tat ile oturayım mı? Yok, öyle şey! Bu salaklar kimdi, neyin nesiydi? Bilmiyordum ama tek bildiğim, buradan çıkınca kusacak gibi olsa da aç gibi bulanan midemi güzelce doyuracağımdı.
Şu anda tek istediğim şu aptal seslerin Merih’in tatlı bir şakası olmasıydı. Gerçi bunu yapamazdı. Şaka konusunda çok abartırdı ama bize yapamayacağı sınırı iyi bilirdi. Yoksa onun için işler pek iyi ilerlemezdi...
“Zaten diğerleri de evin etrafında.” diyerek eklediğinde sadece iki kişi olmadıklarını anladım. Bu kötü olmuştu!
“Sen ne dersen, abi.” dedi cevap olarak, diğer ses. Bu izin ve teklif onu mutlu etmiş olmalıydı. Ne yapıyordu bunlar? Baya bir zaman olmuştu, bileklerime yaptıkları kaba ve basit düğümü hala diğerlerine atamamışlar mıydı? Ellerim bağlı olmasaydı neler yapmıştım!
Hafifçe yerimde oynadığımda gözlerim kapalı olmasına rağmen başımın döndüğünü hissettim. Bileklerimi birbirine sürttüğümde ayıldığımı anlamalarını istiyordum.
“Abi, kadın uyanıyor? Ne yapacağız?” diyen ses ile amacıma ulaştığımı anladım. Kaşlarımı çatarak yeni uyanıyormuş gibi hafif hafif kıpırdandım.
Amacım diğerlerinin elini bağlarlarken uyandığımı görüp paniklemeleri ve düzgün düğüm atamamalarıydı. Bu zihin bulanıklığında bunu nasıl akıl etmiştim ben? Zeki olduğumu biliyordum, sıfır ego ile söylüyorum. Gerçekten!
“Hiçbir şey yapmayacağız. Zaten yapacağımızı yaptık. Elleri bağlı, ne yapabilir ki? Hele ki kadın...” diyen sese aldırış etmemeye çalıştım çünkü aldırış etsem bu ipleri onların boğazlarına dolamak isteyebilirdim ki buna şimdilik hiç gerek yoktu. Gerek vardı da ellerim bağlıydı!
Kadınmış! O kadın, isterse seni burada evire çevire döver de şartlar eşit değil! Tekrar sıralamak istemediğim bir sürü şey de bunun açıklamasıydı...
Sinirle dişlerimi sıkarak kas ağrılarımı da umursamadan daha da kıpırdandım. Bileklerimdeki kaba ipin dokusu her hareketimde derimi daha da aşındırıyordu. Ancak bu acıyı zihnimin bir köşesine ittim. Vücudumu kıpırdatmayı bırakarak sadece bileklerimdeki ipin mantığını çözmeye başladım.
Baş parmağımı avcumun içine gizleyip eklemlerimi hafifçe dışarı doğru bükerek bilek hacmimi genişlettim. Bu salak korumalar düğümü sıkarken o alanı bırakmamışlardı bile! Demek ki çok da salak değillermiş, Okyanus!
Saniyelik duraksamama sebep olan şey küçük olan korumanın konuşmasıydı.
“Abi, baksana. Şu kumral olan uyanıyor gibi.” diyen sesin tam ardına diğer koruma konuştu.
Kumral olan mı? Koyu kumral, Emir Savcıydı. Esmer olan ise kuzenleriydi. Bir tanede civciv sarısı vardı, o kumral olamazdı. Geriye bir tek benim yeşil gözlüm kalıyordu. Komutanım uyanıyordu. Bu çok iyi bir şeydi!
“Şu sarı da öyle. Hızlıca ellerini önden bağla.” diyen diğer korumanın sesi ile içimdeki rahatlama ikiye katladı. Altın prens de uyanıyordu.
Rahatlamamı sonlandırarak bileğimi tekrardan ufakça hareketlendirdim. Aynı şekilde baş parmağımı avuç içime gizledim ve eklemlerimi hafifçe dışarı doğru bükerek bileğimdeki ipin hacmini genişletmeye odaklandım. Bunu tekrar ve tekrar yaptım. İp artık bileklerimi acıtmaya başlamıştı, derin bir nefes aldım ama acı geçmedi. Geçmezdi...
Adamların hızlanması ile bitirdikleri işlerinden sonra bulunduğumuz yerden çıktıklarına dair olan adım sesleri eşliğinde bileğimdeki ipleri çözmeye devam ettim.
Her seferinde bileğim daha da çok acıdı. Bu acı yerini uyuşmaya bırakırken de sürtünmenin yarattığı sıcaklık kemiklerime kadar hissedilebilirdi. Çok sıkı bağlamışlardı. Bileklerimde oluşacak olan morlukları şimdiden tahmin edebiliyordum. Aynı şekilde genişlettiğim ip ile her seferinde oluşan küçük kesiklerden sıcak bir sıvı sızıyordu. Öyle çok yoğun değildi.
Bileklerimden sızan sıcak kanın kayganlığını bir araç olarak kullandım ve ipin ıslaklığı ile daha da esnek olabilmesini sağladım. Acı, sadece bileğimdeki ipten hızlıca kurtulmam gerektiğini hatırlatan bir kronometre gibiydi.
Öyle bir odaklanmıştım ki, gözlerimi sıkıca yummuştum ama duyduğum ses tamamen odağımı kesecek derecedeydi.
“Ok-.” diyerek boğuk çıkan ses Deniz’e aitti. Sözünü bölmek zorunda kaldım ama bana bu bile yetti. Onun sesini duymak nasıl iyi gelmişti anlatamazdım. Kemiklerime kadar ısındığımı hissettim. Gözlerimi açmadan konuştum.
“İsim yok.” dedim. Beni anlamış olmalıydı. Yeni açılan bilincinin sersemliği ile bir hata yapmasını istemezdim çünkü şimdi sinyal kesicinin alanında değiliz gibi görünüyordu. Bu durumda artık konuşmalarımıza daha dikkat etmeliydik çünkü her yerde kamera ve ses kayıt cihazları olabilirdi. Her ihtimali değerlendirmeliydik.
“Doğru.” diyerek acıyla mırıldandı. O da benim hissettiklerimin aynısını hissediyor olmalıydı.
O sırada yavaşça gözlerimi açtım. Göz kapaklarımdaki ağırlık başımdaki ağrı ile örtüşüyordu. Bulanık görüşüm birkaç kez gözümü kırpıştırmam ile geçti. Ardından önüme dönük olan bakışlarımı yavaşça ona doğru çevirdim.
Ona doğru kalkan bakışlarım ile bakışlarımız kesişti. Bu dışarıdan belli olmayacak şekilde dudaklarımın çok hafif iki yana kıvrılmasına sebep oldu. İyiydi.
Gözlerini kırpıştırdığında ne düşündüğünü anladım. Nasıl buraya geldiğimizi ve bilincimizi nasıl kaybettiğimizi o da hatırlamıyor olmalıydı.
“Bende hatırlamıyorum. Yani nasıl buraya getirildiğimizi.” dedim, beklemeden. Sözlerim ile birlikte yutkunduğunu hissettim. Gözlerimiz kesişti ve konuştu.
“Nasıl?” dedi, kendi kendine düşündüğünü belli ederek. Oflarcasına başını önüne eğdiğinde hızla geri kaldırdı. Başı dönmüş olmalıydı.
“Sabit kal.” diyerek onu uyardım ama o sözlerimi umursamadan konuştu.
“İyi misin?” dedi. İkimiz arasında iyi misin sorusu bile çok şey ifade ederdi. Böyle hissederdim, büyük ihtimalle onun içinde öyleydi.
“Öyleyim.” dedim, geçiştirir gibi. Yorgundum, hiç olmadığım kadar.
“Sen?” dedim, kelimeleri uzatmadan onun cevabını hızla bekliyormuş gibi.
“Öyleyim.” dedi, benim gibi. Gülümsedim bu benzerliğe. Hoşuma gitti. O.
“Kulaklarım çınlıyor.” dedi, ekşittiği surat ifadesiyle.
“Benim azaldı. Geçer şimdi senin de.” dedim.
“İyisin yani?” diye sordu, tekrar.
“Öyleyim, dedim ya.” dedim, çatılan kaşlarım ile.
“Tamam, canım. Sorduk sadece.” diyerek bana takıldığında kafasını hafifçe sağa doğru eğdi. Kulağının çınlamasının gitmesini bekliyor olmalıydı. Susma kararı alarak durdum. Yutkunarak gülümsedim. Kalbimin atışı yükselirken etrafımı inceleme ihtiyacı duydum.
Canın mıyım, canım?
Oturma odası benzeri bir odadaydık, kapısı sonuna kadar açık olan ve boğuk havası olan bir oda. Işığı yanmadığı için tek büyük pencereden ve açık kapıdan ışık alan bu odanın içerisi oturma odası gibi düzenlenmişti. Belki de bir salon. Bu önemli değildi.
Ayaklarım önüme uzatılmış bir şekilde arkamdaki koltuğa yaslanmıştım. Deniz ise tam karşımda duruyordu. Bedeni benim gibi uzatılmıştı ve sırtı duvara dayalıydı. Sağımda Güneş doktor aynı şekilde dururken hafifçe kıpırdanıyordu. O da koltuğa dayanarak uzanmıştı.
Onun yanında ise dip dibe duran Emir komiser ve Emir savcı vardı. Elleri arkalarından benim gibi bağlanmış bir şekilde duruyorlardı. Emir komiserin kafası Emir savcının omzuna doğru düşmüştü.
Bana ne ama bu romantik anı Deniz ve ben yaşamalıydık!
Kafamda saçmaladığım şeylerde olmasaydı bu durum çekilmezdi!
O an fark ettiğim başka bir şey daha oldu. Aksi doktor ve Deniz’in eli önden bağlıyken benim de ellerim Emir komiser ve Emir savcı gibi arkamdan bağlanmıştı. O kadın, uyansa da bir şey olmaz imasını yaptıklarını benim elimi arkadan bağlarken Deniz ve Güneş’in eli neden önlerinden bağlıydı?
Bakışlarım ile benim takıldığım şeyi anlayan Deniz’in yüzünde saçma bir sırıtma oluştuğunda bileklerimi birbirine sürterek biraz önceki gibi genişletmeye çalıştım ama yorulmuştum. Ağrıyan kaslarımı daha fazla çekemeyerek hızla dik duran bedenimi arkamdaki koltuğa bıraktım.
Hepimiz odanın ortasında, yerdeydik. Bu nasıl bir şeydi? Çatık kaşlarım ile Deniz’e döndüğümde Güneş’in sesini duydum.
“Neredeyiz?” diyen net sesi ile çoktan kendine geldiğini anladım. Deniz ile aynı anda uyanmış olmalıydı.
Kırpıştırdığı gözleri bulanık olmalıydı. Altın sarısı saçları karmakarışık olmuştu ve tatlı duruyordu. Sırıttım ve sanki biraz önce aynılarını yaşamamışım gibi söylendim.
“Ne oldu? Fazla mı geldi?” dedim, ona takılarak. Bize takılmaları yüzünden mahvolan operasyona karşı bir ima yapsam da artık umurumda olan operasyon veya yüzük değildi. Sadece umurumda olan bu sivilleri sağ bir şekilde buradan çıkartmaktı.
Ömrümü adadığım sancağın altında giydiğim üniformanın ait olduğu kurumda da görevim buydu.
“Ne alakası var?” dedi, zorlukla çıkan sesi ile. Kıstığı gözleri ile bize bakarken onu cevapladım.
“Çok alakası var sanki altın prens, gelmedi sana buralar.” dedim. Ardımdan deniz ekledi.
“Sana takılıyor.” diyerek Güneş’e baktığında bakışlarım ona döndü. Ciddiye alsaydı bari, sinirlerim bozulmuştu zaten kafamı dağıtmaya çalışıyordum. En iyi de bu civcivle uğraşılırdı.
“Sesiniz yankılanıyor, biraz daha kısık konuşun.” diyen aksi doktor ile bakışlarım tekrar ona döndüğünde onunla uğraşmama kararı aldım. En azından kendini toparlayana kadar.
Üstelik yüksek sesle de konuşmuyorduk ki biz! Kulağımızdaki çınlamanın aynısını yaşıyor olmalıydı belki ama sesimiz de kulağında yankılanıyordu demek ki...
Yoğun bir şekilde öksürdüğünde önünde bağlı olan ellerini ağzına doğru getirdi. Zorlukla aldığı nefesi ile birlikte tekrardan yoğun bir şekilde öksürdü ve zorlukla arkasına yaslandı. O da bizim gibi kas ağrısı çekiyor olmalıydı.
“Zehirlendik mi?” diyerek sordu. Fısıltıya benzer sesini duymak oldukça zor olmuştu.
“Hayır.” dedim, net bir şekilde. Tek bildiğim buydu!
“Gaz yoktu. Hiçlik vardı.” dedim, kendimden emin bir şekilde. Gerçekten de hiçlik vardı.
O anı hatırlamaya çalıştığımda bir tek bu geliyordu aklıma. Hiçlik, boşluk... Bunu nasıl tanımlayabileceğimi bilmiyordum!
En son adamları devirmiştik... Yani öyle hatırlıyordum. O kısım net değildi. Tek net olan hiçlikti ve bu beni çıldırtacak dereceydi.
“Nasıl yani?” diyerek sorduğunda şaşkınlıkla ona baktım.
“Sende mi net hatırlamıyorsun?” diye sordum.
“Bilmiyorum. Sanki başımı çarpmışım ve yoğun bir baş ağrısıyla uyanmışım gibi... Veya zehirli bir gaz solumuşum ve ciğerlerim ağrıyor, hatta öksürüyorum. Kulağım! Ona ne olmuş bilmiyorum! Her şekilde bizi etkileyen bir şey ile bilincimizi kaybetmiş olmalıyız?” dedi, sorarcasına.
Bakışları düşünceli bir şekilde bağlı elindeydi. Sözlerine karşılık bir şey söylemedim ama bu beni de düşündürmüştü. Güzel analiz yapmıştı. Evet, bilincimizi nasıl kaybetmiştik?
Bilincimizi nasıl kaybettiğimizi hatırlamıyordum. Aksi doktor da hatırlamıyordu. Peki ya, Deniz?
“Sen... Hatırlıyor musun bir şeyler?” diyerek sordum, hızla bakışlarımı ona çevirerek. Deniz gözlerini kırpıştırarak bana baktığında epey yorgun gözüküyordu. Cevabını bildiğim bir soruydu ama bir şeyler söylemesini bekledim.
“Hayır.” dedi, net bir şekilde. Sinirle soluyarak arkamdaki koltuğun ayak ucuna sırtımı yasladım. Neredeydik, biz?
“Ne yapacağız?” diyerek soran Deniz ile arkama yasladığım bedenimi toparladım ve konuştum.
“Öncelikle elimizdeki iplerden kurtulacağız. Sonra da şu ikiliyi uyandıracağız. Ardından buradan çıkacağız. Kırılmaz camdan bir duvar veya ardı bilinmez siyah demir bir kapı yok. Boydan boya camdan oluşan ferah bir orman evindeyiz, üstelik de lüks. Bir kulübeye benzemiyor.” dedim. Tüm düşüncelerim bunlardı.
Sözlerimle birlikte ortamda bir sessizlik olduğunda Deniz’in de bana hak verdiğini anladım ve sakince etrafımı incelemeye başladım.
Bileklerimdeki yoğun sızı, omzumdaki kurşun yarasının sızısı derken kolumun arkaya doğru durması bile canımı feci derece yakıyordu. Üstelik kurşun yarasına zarar vermemek için kendimi zorlamamalıydım yani hareket etmeden durmalıydım. O yüzden bileklerimdeki iplerle uğraşmaya biraz ara verecektim.
Etrafımı incelerken fark ettiğim ilk şey boydan boya olan camlardan açık olan birkaç tanesi oldu. Önündeki beyaz tül perde rüzgarın etkisi ile havalanıp geri yerine inerken içerisi soğuyordu. Bu da bana üzerimde sadece incecik saten bir elbisenin olduğunu hatırlatıyordu. Normalde üşümeyeceğim bir havada titrememe sebep oluyordu. Hasta sayılırdım, bu halde bu göreve gelmek de...
Düşünme, Okyanus... Düşünme, Okyanus... Sadece bileklerindeki ve omzundaki acıyı hafifletebilmek için etrafına odaklan, dikkatini dağıt.
Evet! Salon gibi bir yerdeyiz. Kocaman ekran televizyon ve görkemli koltuklar var. Şu an oturduğum soğuk yerden kalkıp üzerine oturmak isteyeceğim yumuşak koltuklar... Hayır, hayır!
Koridor gözüküyor. Işıklar yok. Tamamen karanlıkta, dışından yani bahçeden gelen aydınlatmaların camdan yansımaları ile salonun çoğu aydınlanıyor.
“Ne yapıyorsun?” diyen Deniz’in sesi ve ona cevap veren aksi doktorun sesi ile kendime geldim ve ağrılarımı unutmak için oluşturduğum gerçeklikten çıktım. İyi gelmişti.
“Onu uyandırmaya çalışıyorum.” diyen aksi doktora baktığımda bacağını yanındaki Emir savcının bacağına sertçe geçirdiği gördüm. Kardeşini tekmeliyordu!
Önce kırılmaz camı bıçakla kırmaya çalışmak. Sonra ise kardeşinin bacağına tekme atarak, pardon dokunarak kardeşini uyandırmaya çalışmak.
Tamam, Emir savcı ayağı kırılmadan uyanırsa iyi olacaktı. Gerçekten. Bu adam deliydi. Ha benden daha az deliydi, o da önemli bir detaydı.
“Ayağı kırılmadan uyanırsa ne mutlu ona.” dedim, kıkırdayarak. Sinir sistemimin bozulduğunu aksi doktora bakarak gülmemden anlayabilirlerdi.
“Katılıyorum.” dedi, Deniz. Küçük kahkahası ile şenlenen kulaklarımdan sonra bakışlarım ona döndü. Yorgun yüzü, kızarmış göz kenarları ve benim bileklerimden daha az da olsa kanlı bilekleri...
“Emir, kalksana.” diyen aksi doktorun sesi kulağımı tırmalıyordu. Bunu ikinci kere tekrar edişiydi ki bakışlarım ondayken yanındaki Emir savcının kıpırdadığını gördüm.
“Kalksana, oğlum! Ne dayanıksız çıktın.” dedi, aksi doktor.
Emir savcının önceliği bacağını hafifçe Emir komiserin yanına doğru alarak aksi doktordan uzaklaştırmak oldu. Sonra aksi doktordan yine bir tekme yediğinde rahatsızca kıpırdandı. Hızlı hızlı aldığı nefesler baktığımda bile belli olurken aksi doktorun son sözlerini duyar duymaz kaşları çatıldı. Bilinci açılıyordu demek ki!
Ardından tam yanındaki Emir komiserde kıpırdandığında dikleştim. Emir komiser, Emir savcıya göre daha hızlı bilincini kazanarak kafasını Emir savcının omzundan kaldırdı ama gözleri açılmadı veya kaşları çatılmadı. Öylece durdu.
Emir savcı ise yavaşça gözlerini açtığında bulanık görüşünden dolayı gözlerini hızla kırpıştırdı. Çatık kaşları düzelirken kafasını arkaya atarak ve söylenerek esnedi.
“Uykum var.” dediği net bir şekilde duyuluyordu. Küçük bir kahkaha attığımda aksi doktor ve Deniz’in benden bir farkı yoktu.
“Kalk, kalk.” diyen aksi doktor ile tamamen ayılan Emir savcının yanındaki Emir komiserde aynı şekilde ayılmıştı.
“Abi.” diyen Emir savcı cevapsız kaldı. Bir şey söylemediğimizde tekrar konuştu.
“Neredeyiz?” dediğinde yüz ifadesi donuktu ve hızla etrafı inceliyordu. Bir de bunlara açıklama yapacaktık!
Yorgunlukla kafamı gerideki koltuğa yasladım ve kendimi onlardan soyutladım. Gözlerimi kapatmış dinlendirirken derin nefesler alarak kendime gelmeye çalışıyordum.
Aynı zamanda biraz önceki gibi bileğimdeki ipi zorluyordum. Avuç içime ittiğim baş parmağım bile ağrıyordu. Kastığım bedenim ve güç uyguladığım yaralı omzum fena derecede ağrısa da buna devam ediyordum.
İp basit ve çabucak kurtulabilirim gibi gözükmüştü ama bir şeyi hafife almıştım. Sıkı ipe ne kadar sert düğümler attıklarını! Evet, ben ipi genişletmeye çalıştıkça daralan ip ve üzerindeki birden fazla düğüm beni epey zorluyordu. Biraz vakit kaybedecektim ama açacaktım.
Ne kadar süre geçtiğini bilmediğim saniyelerde onun sesini işittim. Deniz Akif Alabora. Yeni görev arkadaşım Dalga.
“Maviş.” diyen sesin ona aitti. Ortamda benden başka mavi gözlü yoktu ve benden başkasına da diyemezdi. İsimler yoktu, evet bana lakap takmıştı. Aslında bazı görevlerde böyle durumlar yaşadığımızda birbirimize lakap takmak zorunda kalıyorduk.
İsim yoktu, lakap vardı. Kül’ü de yanımızdaki üç kaçağın bilmemesi gerektiği için ek fikirlere başvurmuştu demek ki...
Kafamı kaldırıp ona döndüğümde konuşacaktı ki sözünü kestim.
“Neyi bekliyoruz?” dedim, aceleyle. Bakışlarım aceleyle hepsinde gezindiğinde başımın hafif hafif döndüğünü hissettim ama tepki vermedim.
“İpler?” dedim, ne yaptınız dercesine. Aynı zamanda biraz genişlettiğim ipe baş parmağımı geçirmeye çalışıyordum ama başarısızdım. İp, her seferinde daha çok sertleşiyordu.
“Dur, artık.” diyerek bakışları sertleşen Deniz ile şaşkınlığa uğradım. Nasıl durayım?
“Yaralı omzunu çok zorluyorsun ve bileklerin kan içinde olmalı.” diyerek Deniz’i destekleyen aksi doktor ile duraksadım. Bileklerimin kan içinde olduğunu tahmin ediyordu, doğruydu. İp kesmemişti, ezmiş ve morartmıştı. Üstüne üstlük de çok zorlayınca bileklerim hafif kanamıştı ama sorun yoktu. Yani yoktu.
Onlara da hak veriyordum çünkü şu anda yaralı omzumda öyle bir ağrı vardı ki. Dayanılmazdı. Aması vardı, ben dayanırdım...
“Buradan çıkmalıyız.” dedim, sinirle çıkışarak.
“Hala üzerimizden bilmediğimiz bilincimizi kaybetme sebebimizi atamadık. Hafif baş dönmesi devam ediyor, öyle değil mi? Ve artıları... Bu yüzden ellerimizi çözsek bile verim alamayız, bir bekleyin.” diyen Deniz’in sesi ile şoka uğradım. Bekleyin de ne demekti?
“Sen bekle, biz iplerden kurtulalım ve senin ellerini de açarız.” dedi, aksi doktor. Sözleri ile derinleşen ela gözlerinde benim için endişelendiğini görüyordum. Bu... Bu çok garip hissettiriyordu.
Önemseniliyormuşum gibi. İnatla üzerine gidip o ipleri zorlamak isterdim ben bu önemsenilme duygusunun kırıntısına karşı.
Öyle yapmadım. Durdum sadece. Sessiz kaldım, aslında kalakaldım da diyebilirim. Bir anlık bekledim.
Onları dinlememin sebebi tamamen yaralı omzumdu, kesinlikle önemsenilme duygusunu kırıntısına takılı kalmak falan değildi. Şaşkınlıktan kalakalmak ise hiç değildi!
Deniz de başını salladığında konu kapanmıştı benim için. Haklılardı. Haklı olmasalardı, konu kapanmazdı.
“Yüzündeki şok ifadesi aynı Yunus abime benziyor.” diyen ses ile kendime geldiğimde bunu söyleyenin Emir savcı olduğunu anladım. Çok konuşmazdı, pek konuşmazdı ama bu sözü ile damarıma basmıştı. Tam bir şey diyecektim ki, kuzenleri konuştu.
“Göz rengi ve saç rengi bile aynı. Kız versiyonu gibi.” dediğinde atladım.
“Beni o sinir bozucu abinizle mi bir tutuyorsunuz?” dedim, inanamaz bir şekilde. Sinirli bakışlarım ikinin üzerinde mekik dokurken bakışları bana döndü.
“Yunus abime mi sinir bozucu dedi?” diyerek soran, Emir komiserdi.
“Evet.” dedim, başımı yukarıdan aşağıya doğru sallarken. Başımı öyle emin sallamıştım ki başım dönmüştü. Aklıma gelen tek şey ise yangın merdivenindeki sözleriydi.
“Ben çıktıktan sonra yangın merdivenindeyken hoşuna gitmeyecek bir şeyler mi söyledi?” diyerek pat diye soran Deniz ile alık bir şekilde gözlerimi kırpıştırdım. Bu adam gerçekten de çok akıllıydı.
Bu zaten mantıklı bir bakış açısı sadece Okyanus, adamı övmek için bahane arıyorsun! Hayır!
Evet! Evet! Adam zaten övülmesi gereken bir heykel, zeka küpü... Övülmesi gereken kelimesinin kelime anlamı! Tadını çıkar!
Benden bir cevap beklediğini anladığımda hepsinin duraksadığını gördüm. Yutkunarak çekinmeden konuştum. Aksi doktorun bilmesini isteyerek söylediklerim, Tuğgeneralin odasındayken iddialı bir şekilde kardeşimsin, Dna Testine gerek yok sözlerine karşılıktı.
“İnadımdan dolayı Dna Testini yaptırmadığımı ima ederek Dna Testini yaptırmamamı söyledi. Ha, bir de ailesinin çok etrafında olduğumu ve bana güvenmediğini söyledi.” dedim, yüzümdeki bezmiş ifade ile. Azıcık göz devirmişte olabilirdim. Ufacık yani!
O sözlerini hatırlamak sinirin her hücremde dolaşmasını sağlıyordu. Sinirli bir nefes alarak bakışlarımı aksi doktora çevirdim. Generalin odasında söylediklerinin hiçbir anlamı yok dercesine attığım bakışlarım, şaşkın bakışları ile kesişti. Habersiz duruyordu.
“Ne yani, bunları abim mi söyledi?” diyen ses Emir savcıya aitti.
Sessizliğini koruyan Emir savcı, konu ailesi olunca bir şeyleri sorguluyordu demek ki! Güzel. Onu konuşturmak için gereken etkiyi bulmuştum. İşime yarayacağını sanmasam da bunu fark etmek hoşuma gitmişti.
“Size yalan borcum yok.” dedim ve ekledim. Yüzüme takındığım umursamaz ifade de aslında yalan söyleyecek kadar onları umursamadığımı gösteriyordu.
“Konu ne ara böyle saçma bir yere geldi?” diyerek sordum ama sorum hiçbirinin umurunda olmadı. Emir komiser tepkisiz bir şekilde sadece iki abiyi izlerken odak Emir savcı ve aksi doktordaydı.
“Bir dahaki sefere onu uyaracağım.” diyen aksi doktor sonunda daldığı yerden kurtulabilmişti. Anlaşılan hala şaşkınlığından kurtulamamıştı.
“Bir dahaki sefer olacağını nereden çıkarttınız. Sizinle iletişim kurmak dahi istemiyorum!” dedim, keskin bir dille. Bu o kadar ani bir çıkışma olmuştu ki, büyük konuşmanın bana ne kadar zarar vereceğini henüz bilmiyordum. Zamanla öğrenecektim.
“Yine aynı-“ diyen Emir savcının sözünü keskin bir dille bölerek konuştum.
“Odada konuşulanları sormuştu. Evet! Babanız, kızını ölü gösterdiğini ve benim, ölü gösterdiği kızı olabileceğimi ima etti. Yani ailenizin etrafında dolaşan ben değilim, siz benim etrafımdasın.” diyerek de sözümü tamamladım.
Evet, bu benim için konu bitti demekti ama abi tayfası için hiç de öyle gözükmüyordu. Bir dakika! Ne? Konuya yeni girmişiz gibi bakıyorlardı. Bu...
“Ne?” diyerek ikisinin de ağzından aynı şey döküldü. Hayır, dördününde. Deniz bile tepki vermişti. Sustum. Haberleri yok muydu?
.
Tekrardan ben :)
Bölümü nasıl buldunuz?
Okyanus ve Deniz? -->
Bu bölüm Okyanus'un iç sesi? (Ahahaha benim favorim kesinlikle oydu!!) -->
Aksi doktorumuz Güneş? -->
Emir ve Emir? -->
Sizce isimleri neden aynı? -->
Ve Okyanus'un doğum gününe özel ona tek bir cümle ile bir şey söylemek isteseydiniz, ne söylerdiniz? Ve neden? -->
40. Bölümlerde Gerçek Ailemiz + Deniz dolu bölümler olacağını söylüyor ve kaçıyorum... Hatta Aras ve Pars'a da çok yaklaştık! 🤭🫠🫶🏻
Hepinizi bol bol öpüyorum ve en kısa sürede güzel bir bölüm ile buluşmak istiyorum...
O zamana kadar Okyanus'la kalın...
Bu bölüm;
3573 Kelime...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 183.12k Okunma |
16.2k Oy |
0 Takip |
50 Bölümlü Kitap |