
Merhaba, bir tanelerim 🤍🌊
Çok geç bir saate kaldık ama olsun geldik 🤭
4 gündür feci baş ağrılarım ile uğraşıyorum, yoksa bölüm dün gelmiş olacaktı. Gecikme için üzgünüm ama güzel bir bölümle geldim 🤭
İyi okumalar diliyorum, oy🌟 vermeyi ve bol bol yorum yaparak okumayı unutmayınız :))
.
“Sen ne dediğinin farkında mısın?” dedi, Güneş. Şaşkınlıklarının bitimi ile ilk konuşan olmuştu.
Haberleri yoktu.
“Oldukça, evet.” diyerek toparladım.
Aslında toparlayamadım. Bilmediklerini bilseydim söylemezdim. Bu durum beni kötü hissettirmişti, evet benim de duygularım vardı. Empati yapabiliyordum. Ne kadar Mehmet Bey, ailesi tarafından suçlu görünse de kendince haklı geliyordu. Ona hak vermek, bazı konularda kendime hak vermekle eşdeğerdi.
Ailesinin üzüntüsünün bitmese de azalmasını ve kaybolan kızlarını beklememeleri için bunu yapmış olmalıydı. Haklı değildi ama suçlanacak kişi de o değildi...
Gözlerimi yumarak derin bir nefes aldım ve başımı kaldırdım. Bakışlarım aksi doktor ve Emir savcı arasında mekik dokuyordu ki Emir savcı konuştu.
“Saçmalık.” diyerek çıkıştı. Bunu beklemiyordum.
Bunu asla beklemiyordum. Doğru, babasına bunu konduramıyordu ama onlara yalan borcum yoktu. Aile huzurlarını bozmak için böyle bir yalan atacak halim yoktu sonuçta!
Yunus Binbaşı olsaydı kesinlikle büyük bir tartışma yaşardık. Yangın merdiveninde de iyi ki ona söylememişim diye düşünmüştüm. Uğraşamazdım. Asker olmasaydı babasının ve ailesinin şahsi avukatı olurdu sanırım!
“Size yalan borcum yok. Biliyorsunuz diye düşünmüştüm.” dedim. Çünkü Çiçek Hanım biliyordu, sizde biliyorsunuzdur... Değilmiş. Yanlış düşünmüşüm.
“Kaç yıllık babamın böyle bir şey yapmayacağını da çok iyi biliyorum.” diyen Emir savcının gözümdeki tarafsızlık noktası zedelenirken bir şeyi çok iyi anladım. Konu sevdiklerimiz olunca ne güzel de savunuyorduk. Neyse ki benim böyle önemli sorunlarım yoktu.
“Kardeşinizi babanız ölü göstermiş!” dedim, sinirle.
“Beni ilgilendirmez. Bilmediğinizi bilseydim, söylemezdim. İftira atacak halim yok.” diyerek ekledim, net bir dille.
“Bunu konuşacak yer burası değil ama Okyanus yalan söylemez.” dedi, abi tayfasıyla yaptığım konuşmaya bodoslama dalan Deniz. Hiç beklemeden ardımdan konuşmuştu.
Okyanus yalan söylemez.
Dudaklarımda oluşacak kıvrım önlenemez derecedeydi, engellemedim ve dudaklarımın kıvrılmasına izin verdim. Bunu haklılık sırıtışı olarak değiştirsem de doğrudan Deniz’in sözlerineydi. Onaydı.
Kulağıma gelen kapı tıkırtısı uçuşan perdeden esen rüzgar ile birlikte içimi ürpertmeyi başarmıştı. Aslında üşüyordum. Sadece ben değil, ani bir şekilde hepimiz kalakaldık.
“Tamam, abi. Geliyorum.” diyen ses ellerimizi bağlayan ses ile aynı değildi. Başkasıydı.
“Elleri bağlı. Değil yirmi dakikaya, yirmi saate bile bir şey yapamazlar.” diyerek uzaklaşan ses dişlerimi sıkmama sebep olmuştu. Bu lafı bu adama yedirmek istiyordum.
Ağrıyan omzumu umursamadan bileklerimi zorladım. Çok genişletmiştim. Yoğun ağrıdan dolayı zorlukla bir nefes alıp kafamı arkaya attığımda birkaç saniye öylece durdum. Etraftaki sessizlik uzun sürdüğünde neredeyse yanımdan bir ses duyuldu.
“Bir fikrim var.” diyen Deniz’i kafamı kaldırdığımda tam yanımda görmeyi beklemiyordum. Şaşkınlıkla dolan bakışlarım sözlerini bekliyordu.
“Biraz bana arkanı dön.” dediğinde yeşillerinde olan bakışlarımı çevirerek hafifçe arkamı döndüm. O açıklama yapmadı, ben ise hiç sorgulamadım.
Diğer yanımdaki aksi doktora tamamen yüzümü döndüğümde üçünün de bakışlarının bizde olduğu fark ettim. Bakışlarımı kaçırmadan öylece durduğumda kolumda bir temas hissettim. Deniz.
Üzerimde hala elbise ve topuklular vardı. Bu sebeple avantajsız bir dövüş olduğu için zorlanmıştım ama karşımdaki adamın kanı bacağıma gelmişti. Evet, şu an vücudumu inceliyordum.
O sırada tenime temas eden dokunuşu kolumun iç kısmına geliyordu. Ne yaptığını anlamıştım. Parmakları dirseğimin için ve kolumun içinde gezinirken böyle olmayacağını anlamış olmalı ki derin bir soluk vererek biraz eğildi.
Eğilmesiyle birlikte elleri arkamdaki bileklerimi bulurken hafif öne doğru düştü. Çene hattını sağ omzumda hissettiğimde dudağımın içini ısırdım. Ne oluyordu?
Öne doğru eğilmesi gerektiği için kafasını sağ omzuma yerleştirmişti. Tenime değen yüzü çok garip hissettiriyordu. Yanağını boynumda, çenesini omzumda, nefesini ise kulağımda hissediyordum. Saniyesinde nefesimi kesti.
Elleri yavaşça hareketlendiğinde gözlerimi yumarak yüzümde bir tepki oluşturmamaya çalışıyordum çünkü şu anda ondan fena derece etkileniyordum.
Yavaş hareketleri ve tenime değen parmakları bileklerimdeki ipin ilk düğümünü çözdüğünde yutkundum. Onun da benden bir farkı yoktu. Omzumdaki kafası ile değil nefes alışını yutkunuşunu bile hissediyordum. Hayır, çıldırıyordum.
İplerdeki düğümlerden birini daha çözdüğünü hissettiğimde bileğimdeki ip neredeyse açılmıştı. Sıkıca yumduğum gözlerim ve tepkisiz yüzüm ile sessizliğin içinde kaybolmuştum. Göğsümde atan kalp çok hızlıydı. Çok fazlaydı.
Son düğümü açtığını anladığım anda hızla kalkıp inen göğsüm hızla aldığım soluklarımı belli ediyordu. Hızlı nefesi kulağıma çarparken kapının önündeki korumaları düşündüm, bu halde buradan nasıl çıkacaktık? Değil mi, Okyanus? Odaklanma lütfen...
Tüm bu kafa karışıklığımda onun yaptığı şey tüm odağımı ona çekmişti. Açtığı ipi yavaşça çekeceği sırada duraksamış ve bileklerimde kanlanan yerlere yavaşça dokunmuştu. İyileştirmek ister gibi... Bu saniyelik hareketi kokumu içine çekmek ister gibi aldığı nefes ile bitmişti. Kafasını omzumdan çektiği anda boşluk hissi ile gözlerimi açtım. Yutkundum.
Kollarımı yavaşça önüme doğru getirdiğimde kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Açılan bileklerimi incelediğimde kıpkırmızı olduğundan moraracağını anladım.
Bakışlarımı ona çevirdim. Mavilerim yeşilleri ile kısa bir an kesişti. Elini çözmeliydim. Bakışlarımı bileğine çevirdiğimde ellerim hızla bileğindeki ipleri buldu. Bileği çok kanamasa da Deniz’in elindeki ip epey kanlıydı. İpi alıp kenara koyduğumda aramızdaki enerjiyi kesmek ister gibi konuşan aksi doktor eşliğinde Deniz’in bileklerindeki ipi çözdüm.
“Kıza, görev sırasında zorlanırsan hemen yanındakilere haber ver. Zorlama kendini, demiştim. Bu halde kocaman adamla dövüştü, biraz önce ise yaralı omzunu acıtan iplere maruz kaldı ama sessiz. Canın mı yanmıyor? Yoksa yaralarının etrafına beton mu sürdün? Kanamıyor. Yoksa fazla mı dayanıklısın? Anlayamıyorum artık, Okyanus.” diyen aksi doktor ile kendime gelirken onu cevapladım.
“Her biri de olabilir diyelim biz ona.” dedim, umursamazca omuz silkerek.
Aynı şekilde üç düğüm vardı. Bileklerine fazla temas etmeden üç düğümü de açtığımda o da rahatlamıştı. Benim kadar kendini zorlamamış olsa da bilekleri kızarmıştı.
Çekildiğimde hızla ayağa kalktığını gördüm. Onun gibi ayağa kalkmadım ama yanımdaki aksi doktorun ellerini çözebilmek için yana kaydım.
Acıyan bileklerim ile aksi doktorun da elini çözdüğümde bileğimi ovaladım. O sırada Deniz’de Emir komiserin elini açmıştı ki aksi doktorda yanındaki Emir savcının elini açmak için yana kaydı. Konuşmadan gerçekten organize olmuş bir şekilde uyumlu hareket etmemiz beni şaşırtıyordu.
Yutkunarak kafamı geriye attım. Baş dönmem ne kadar azalmış olsa da bedenimdeki gariplik o kadar devam ediyordu. Gözlerimi kırpıştırarak etrafıma bakındığımda amacım neydi bilmiyordum.
Tek düşündüğüm buradan çıkışımızdı. Bir an önce Tuğgeneralin yanında olup bu batırdığımız işin getirisini öğrenmeliydik. Öyle ki bakışlarım sade bir şekilde etrafta dolanırken gözüme takılan şey tam olarak buradan kaçış biletimizdi.
Bakışlarım şöminenin tam yanında kalakaldığında aklımda kısaca bir plan kurmuştum bile!
Şöminenin yanına bir sürü odunlar dizilmişti. Planımın parçası bu değildi, planım odunların önündeki tenekenin ta kendisiydi! Paslı tenekeden sızan bir şey vardı. Odunların yanında olmasından da tahmin ettiğim üzere bu gaz yağı olabilirdi.
Yüzümdeki yorgunluğun yerini akıllıca bir sırıtma aldığında tenekenin çaprazındaki çakmağı fark ettim. Bu tamda işime yarayacak şeydi.
Muhtemelen şöminenin içindeki odunlar hızla alevlensin diye odunların yanında gaz yağı ve çakmak vardı. Süper!
Bakışlarım tüm odada, camlarda hatta tavanda bile gezindi. Gördüğüm şey ile duraksadım. Tavanda yangın sensörü vardı. Çıkan herhangi bir yangını algıladığında alarm veren bir sistem. Aynısından koridorda da olduğunu gördüğümde tüm odalarda olabileceğini anladım. Süper!
Kafamda kurduğum senaryoya o kadar odaklanmıştım ki yorgunluğum uçup gitti. Hızla ayaklandım.
Topuklularımın yaraladığı ayaklarım, ayağa kalkmamla birlikte acıyla bütünleşirken kulağımdaki çınlamayla birlikte başım öyle bir dönmüştü ki gözlerimi sıkıca yumarak bir yere tutunma ihtiyacı duymuştum. Elim, biraz önce sırtımı yasladığım koltuğa geldiğinde kısa bir sürenin ardından gözlerimi açabilmiştim.
“İyi misin, Okyanus?” diyen Deniz Akif’in çıplak sırtımdaki elini hissedebiliyordum. Eli destek olmak istercesine sırtımı sıvazlıyordu.
Düşsem tutacak gibiydi... Keşke düşsem de tutsa...
Yutkunarak konuştum.
“İyiyim. Sadece... Başım biraz dönüyor. Neden?” diye sordum. Biz bilincimizi nasıl kaybetmiştik? Bu normal bir baş dönmesi değildi. Hepimiz bunun farkındaydık.
“Bizimde bir farkımız yok.” diyerek keskin bir dille konuşan aksi doktordu. Konuşmasıyla birlikte elimi koltuktan çektim ve dikleşerek arkamı döndüm.
“Kendimizi toplamak zorundayız.” dedi, tam yanımda duran Deniz. Ona hak veriyordum. Gözlerimi kırpıştırarak baş dönmemi hiçe saydım ve konuştum.
“Buradan çıkacağız.” dedim, tereddütsüz. Bir adım gerilerken işaret parmağım ile tavandaki yangın sensörünü göstererek konuşmaya devam ettim.
“Sadece yangın alarmının çalmasını bekleyin ve alarm çaldığında beni beklemeden çıkın.” dedim. Adım adım arkaya gerilerken şöminenin yanına gelmiştim bile.
Bakışlarımı onlardan ayırarak yere sürünen eteklerimi topladığımda artık yere sürünmemesi için sağ yanımdan sert bir düğüm attım. Böylelikle tüm elbise dizlerimin üzerinde sert bir düğüm ile toplanmıştı. Yürümemi veya hareketlerimi de zorlamıyordu. Güzel.
Bana bakıyor olmalılardı. Onlara dönmeden sızıntısı olan tenekeyi ve yanındaki çakmağı eğilerek aldığımda doğruldum.
“Beni beklemeden çıkın da ne demek!” dedi, Deniz. Bu bir soru gibi değildi, saçmalıyormuşum gibi bakıyordu. Elimdeki çakmağın yanıp yanmadığını kontrol ettim.
“Seni burada bırakmam!” diyen kendinden emin sesine karşılık bakışlarımı ona doğru kaldırdım. Gözlerim yeşilleri ile kesiştiğinde ona cevap vermedim. Bırakmazdı, bilirdim.
Paslı tenekeyi dikkatlice tutarken tenekeden pıt pıt damlayan gaz yağını, üzerime gelmemesi için fazlasıyla önümde tutuyordum. Çakmağı avucumun içine sertçe bastırdığımda bakışlarımı kaçırarak geriye adımladım ve arkamı döndüm.
“Söylediğim yapın işte.” dedim, basitçe.
Aynı anda adımlayarak kapının girişine yaklaştığımda koridora kısa bir bakış atıyordum ki kolum sertçe kavrandı. Ne olduğunu anlamadan önüme geçen Deniz Akif ile soluğum kesilirken kendime gelmeyi beklemeden konuştum.
“Ne yapı-“ derken sözümü bölmesiyle birlikte konuştu. Kolumu hala bırakmamıştı.
“Nereye gidiyorsun?” dedi. Beni bırakmamaya oldukça niyetliydi.
“Dediğimi yapın! Yangın alarmı çaldığında evden hatta bahçeden çıkın. Ormanın içinde buluşuruz.” dedim, kolumu sertçe çekerek. Önümdeki adama bakmadan arkamdakilere doğru söylediklerim ile diğer yana doğru geçtim ve bir şey söylemelerine dahi izin vermeden koridordan dikkatlice çıktım.
Başıma buyrukluğumu tanımıyordu çünkü tim ile çıktığımız görevlerde ekip ruhunu tanırdım. Sorun çıkarmaz, emirlere uymak zorundaydım ama burada öyle bir kural yoktu. Gölge ile çıktığım görevlerde de kendim karar verirdim, o emirlerimi uygulardı.
Umursamaz tavırlarım ile de pek denk gelen biri değildi ama Kül de boca umursamazlık vardı.
Gerçi bugün Kül değildim.
Yaralarım, acıyı hissetmem beni çok bitkin düşürmüştü. Ayrıca yanımda baskın olabileceğim bir ekip arkadaşı yerine Askeriyede emirlerine harfi harfine uyduğum bir komutanım vardı. Bu sebeple de Okyanus, Kül’ü kapatmıştı. Her zamanki yerine... Kül risk alırdı ama risklerden korumam gereken siviller ile birlikteydim.
Kül değil gibiydi...
Askeriye de komutanım olduğu için istihbaratta aynı durum geçerli değildi. Benim de kararlarıma uymak zorundaydı. Hayır, ortak karar vermeliydik! Daha önce çıktığım istihbarat görevlerinde hiç ortak karar vermemiştim, tüm kararlar bana aitti.
Aslında uyumsuz davranan o değildi de bendim! O da komutanım gibi davranmamalıydı. Burada geçerli değildi.
Zihnimdekileri bir kenara atarak dikkatlice ilerleyerek geniş koridorun yani holün ortasında durdum. Derin bir nefes alarak kafamım kaldırdığımda tavandaki yangın sensörünü gördüm.
Yutkunarak elimdeki tenekeyi ters çevirdim. Gaz yağının elime bulaşmamış olması benim için büyük bir avantajdı.
Ters çevirdiğim tenekeyi küçük koridor ve kapının önüne doğru salladığımda tam istediğim gibi her yer bu gaz yağına bürünmüştü. Yarısının bittiğini fark ettiğim gaz yağını bu seferde holün bana en uzak kalan duvarına doğru attım.
Tenekeden dökülen yağ, duvarda ıslak bir iz bıraktığında bitirene kadar elimdeki tenekeyi salladım ve bittiğini anladığımda tenekeyi en uzak noktaya fırlattım. Holün diğer ucundaki odanın kapısına giden teneke ile yavaşça geriledim.
Amacım kesinlikle evi yakmak değildi. Yani başta öyle değildi. Sensörü etkinleştirecek bir yangın çıkartmaktı ama elimdeki tenekeyi bitirmezsem de ayıp olurdu.
Bu içimdeki Kül’ün emaresiydi...
Alarm ile buraya toplanan korumalar ile bahçe de boşalacaktı, aynı zamanda onlar bu yangını söndürmekle uğraşırlarken bizde çoktan tüyecektik. Ayrıca gaz yağı da yavaş yavaş yanan ve söndürülmesi zor olan bir şeydi. Bu sebeple vakitten karlı olacaktık.
Diğer elimdeki çakmağa kısa bir bakış atığımda çakmağın metal kapağını baş parmağımla geriye ittim. Dışarıdaki sessizlikle birlikte çakmağın kapağının açılma sesi holde yankılandı.
Aynı saniyelerde adımlarım ufak ufak gerilerken sıcak bir bedene çarptığımı hissettim. Sırtımda hissettiğim kalp atışları ve burnuma çalınan ten kokusu arkamdaki adamın kim olduğunu anlamama yetiyordu.
Aynı zamanda burnuma gelen yoğun gaz kokusu bana acele etmem gerektiğini fısıldıyordu. İçimin daralmasıyla birlikte baş parmağımı çakmağın tırtıklı çarkına batırdım. Hissettim.
Hiç düşünmeden tırtırlı yüzeye baskı uygulayarak aşağı çektim. Sadece küçük bir kıvılcım çıktığında ikinci kez denedim, küçük bir ateş topu metal başlığın üzerinde titreyerek canlandı.
Elimdeki bu küçük ışığa bir anlık tüm hayatımı seyreder gibi baktım.
İsmim Okyanus’tu ama bana verilen ismin aksine hep yanmaya zorlanmıştım.
Kibritte kutusu sayesinde yanardı. Bende kendimi yakardım ama tüm bunlardan kibrite dönüşmemi sağlayanlar sorumlu değil miydi? Yoksa kendimi yakmayı göze aldığım için ben mi suçluydum?
Sonuçta kibritte ağaçtan yapılırdı. Yaşayan bir candan, insani eller tarafından... Kavak ağacı, sadece parafini içine sünger gibi çektiği için mi kibrit olmaya zorlanmıştır?
Kibritte parafin de bulunur. Hani şu uç kısımlarında... Ağacın yaşam kaynağı olan can suyunu iter. Kibritten esirger.
Öyleyse her şey dış etken mi, Okyanus?
Baktığım ateş sadece acı vermiyor, sanki tüm hayatımı gözlerimin önünden geçiriyordu. Karanlıkta hapsolan yüzüme vuran bir mum ışığı gibi, kibrit çaktığım geçmişim gibi... Çakmak çaktığım gerçekler gibi...
Yutkundum. Belki saniyeler bile sürmeyen, beni içine çeken sancılı düşüncelerden kurtuldum. Elimdeki çakmağı eğilerek gaz yağının döküldüğü yer ile buluşturdum.
Alev gaz yağına dokunduğu anda bir patlama olmadı. Onun yerine yerdeki sıvı sanki kurtarıcısına kavuşmuş gibi yanmayı göze alarak aydınlandı. Çakmağın ucunda doğan alev topu büyüdü ve saniyeler içinde hırslı bir turuncuya dönüştü.
Ateş, gaz yağının izini takip ederek hol boyunca cızırtılar ile akmaya başladı. Alevler duvarlara ve perdelere doğru yükselmeye başladı. Hol bir anda cehennem sıcağını anımsatan bir renge döndü.
Kül olsam da o yangında kendimi gördüm.
Fiziken imkansız olsa da ateş ışığı yansıtmayan bir madde olsa da gördüm. Dudaklarım iki yana kıvrıldı. Ciğerlerime fazlasıyla çektiğim havadaki o kokuyu hissederken sırıttım. Deli gibi...
Çömeldiğim yerden sırıtarak donuk bakışlarımla ateşi izlemeye devam ederken onun sesini duydum. Arkamdaki bedenin.
“Kalk, Okyanus. Hadi.” derken omzuma dokunuyordu. Sesiyle kendime geldiğimi hissettiğimde irkildim. Gitmelerini söylemiştim!
Yavaşça kollarımdan tuttuğunu hissettiğimde güvenle ağırlığımı ona bıraktım ve ayağa kalktım.
O anda gaz yağının yanmasıyla birlikte kapkara, yağlı bir duman kütlesi tavana doğru yükseldi. İsli duman yüzünden görüş mesafesi saniyeler içinde azalmıştı. Genzi yakan o siyah duman her yeri kapladığında tavandaki küçük cihaz kırmızı ışığıyla birlikte o kulak tırmalayan sesini duyurdu.
Bip! Bip! Bip!
Keskin, ritmik ve acımazsız bir çığlık gibi yankılanan yangın alarmı evin ve bahçesinin sessizliğini direkt bölmüştü. Geriye sadece kaçış kalmıştı.
Belimi kavrayan el ile birlikte geldiğim gibi geri döndüğümüzde üçlünün ayakta olduğunu gördüm. Emir Savcı bize dönükken, aksi doktor önümüzdeki cam kenarını gözetliyordu, Emir komiser ise diğer yanda kalan camın dışını gözetliyordu. Tabi ki gözükmemeye dikkat ediyorlardı.
“Korumalar hareketlendi.” diyen aksi doktorla birlikte Emir komiserde onaylarcasına bir mırıltı çıkardı.
“Eve doğru geliyorlar.” dedi, Emir komiser. Soğuk sesi saniyeler içinde aksi doktora yanıt vermişti.
Kapı arkada kalıyordu. Arkaya ilerleyerek kapıdan gireceklerdi. Bu sebeple kaçarken bize engel olamadıkları gibi yangın ile epey uğraşacaklardı. Hızlı olmalıydık.
“Çıkmalıyız.” dedim, kendime gelerek.
Aksi doktorun camı açtığını gördüğümde Emir komisere döndüm. O da aynı şekilde camı açmıştı. Camlar, tamamen tüm duvarları saran ve yer ile buluştuklarından dolayı bizim için bahçe kapısı işlevi göreceklerdi. Belimdeki desteğin sahibi sessizliğini koruduğunda mırıldandım.
“Hadi.” diyerek yumuşak bir ifade ile bana bakan üç yüze doğru konuştum. Benden aldıkları onay ile Emir komiser yandaki camdan çıkarken aksi doktor önceliği kardeşine vermişti.
Emir savcı da bize bir bakış atarak camdan çıktığında aksi doktor bize dönerek benim ses tonumda hadi diyerek mırıldandı.
Vakit yoktu, verdiği önceliği hızla aldım ve dışarı çıktım. Ardımdan ikisi de çıktığında temiz havayı ciğerlerime çektim. Bu, içeride yanan gaz yağının isli dumanından sonra oldukça güzeldi.
Derin bir nefes daha çektiğimde onlara uyum sağlayarak hızla ilerledim ama ıslak çimlerde zorlanarak ilerliyordum. Adımlarım topuklu ayakkabılarımdan dolayı yavaştı çünkü çimlerin içinden toprağa batan ayakkabıları kurtarmaya çalışmak baya bir vakit alıyordu.
Bunu arkamdaki iki adamda fark etmiş olacaklardı ki hızlarını düşürmüşlerdi ama bir anda havalandığımı fark ettiğimde bu yavaşlamanın bana uyum sağlamak için olmadığını anladım.
Yutkunarak kucağında olduğum kişiye baktığımda rüzgar ile burnuma gelen parfümü ile Deniz olduğunu anlamıştım. Yeşil gözlerine yakından bakma fırsatını kaçırmayarak onu incelediğimde derin bir iç çektim. Yorgunluktandı canım! Evet, evet!
“Kapat gözlerini.” diyerek fısıldadığında. Komutunu büyük bir istekle gerçekleştirdim. Emrine amadeydim!
Yorgunluktan kapanan gözlerim son kez yüzünü incelediğinde hafifçe kıvrılan dudaklarım ile onun kollarının arasında, onun kokusuyla huzurlu bir uykuya daldım.
.
Bölüm sonuuuu
Bu bölüm sonu çok güzeldi! 🤭 Heyecanlı da bitmedi 🫠
Biraz da sallandık :( Balıkesir'deki depremi İstanbul'dan hissettim. Umarım sadece bununla kalır. 🥲 Siz hissettiniz mi?
Şöyle ki davet bölümü ve ardında getirdiklerinin bitimine 1 bölümümüz kaldı. Ardından bol bol gerçek aile ve Deniz Akif okuyacaksınız. Ve hatta...
Bol bol diyaloglu bir bölüm oldu, önümüzdeki bölümde öyle olacak.
Umarım beğenmişsinizdir 💗
Bu bölümlerde ellerimi arkamdan bağlayarak Okyanus'un bir de omzundaki kurşun yarasıyla nasıl canının acıdığını anlamak mı dersiniz, yoksa çakmağı elimde birkaç kez çakarak tırtırlı çarkını hissetmek mi dersiniz hepsini deneyerek betimlemeleri güçlendirdim. VE BU BENİM ÇOK HOŞUMA GİTTİ!
Okyanus ve Deniz sahnesi? ❤️🔥 -->
(FENAYDI🤭)
Yangın sahnesi ve Okyanus'un içindeki düşünceleri? -->
Aksi Dokturumuz Güneş & Emir Komiser & Emir Savcı??? -->
Sizce Tuğgeneral ne halde? Bağlantı koptuktan sonra neler yapmış olabilir? ->
Şöyle de küçük bir sorum olacak :))
Gerçek Ailemiz ile Okyanus arasında nasıl bir sahne veya sahnelerin geçmesini isterdiniz? (Aklımda çok güzel şeyler var. 🤭) -->
💖💖💖
En kısa sürede Okyanus'un Kül'ünde buluşalım... 🌊🔥
Bu bölüm;
2477 kelime...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 183.12k Okunma |
16.2k Oy |
0 Takip |
50 Bölümlü Kitap |