46. Bölüm

41. Bölüm / Yalancının Mumu

Cansu
lily_lily

Merhaba bir tanecik okurlarım 🤭

Yeni bölümle geldim. Bir haftacık olmuş. Arayı çok açmadan uzun sayılabilecek bir bölümle geldim. Umarım beğenirsiniz.

Bölüm yazar anlatımıyla olacak. Her karakterin içsel düşüncelerine birlikte iniş yapacağız. Bakalım :)

İyi okumalar diliyorum 💖

Oy🌟 vermeyi ve bol bol yorum yaparak okumayı unutmayınız...

Bende şimdi 40. Bölümdeki yorumlarınızı okumaya kaçıyorum 🫣

.

Yazar Anlatımıyla

 

Kızıl Ailesi

 

Sabah saatleriydi. Gün doğumundan önceki lacivert diyemeyeceğimiz koyu mavilik... Sabahlayıp o rengi gökte gördüğünde kasveti hissederdin, işte o kasvet tam şu anda Albay Mehmet’in odasına çökmüştü. Yalnızca camlardan sızan bir renk olarak değil, odadaki kalabalığın içindeydi.

 

Albay Mehmet, Paşadan aldığı kayıp haberi ile Kızıl Timini operasyon için toplamış ve yollamıştı. Mesleğinin evlatlarını tehlikeye atacağından korkarak bir ömür geçirmişti, mesleği evlatlarını çoğu zaman tehlikeye atmıştı da. Ancak bu sefer onun payı yok gibi gözüküyordu.

 

Babasının ısrarıyla yolladığı oğullarının kayıp haberini bir anda almak onun için korkutucuydu ama o her zamanki gibi sakin kalmak zorundaydı. On yıllara dayanan bir Askeri geçmişi varken bu gibi durumlarda ayakta durmayı da biliyordu.

 

Kızıl Timiyse önce malikaneye uğramış ve birçok askerin içini didik didik aradığı malikaneyi kontrol ettiklerinde aradıklarını bulamamışlardı. Malikanenin çevresindeki ormanlık alanda dakikalarını hatta belki saatlerini geçirmişler ve Paşanın emrini yerine getirerek dönmüşlerdi. İlk birlikte çıktıkları bu görev, onlar için oldukça basit ve kısa olmuştu. İleride nasıl bir ekip olacaklarını bilmiyorlardı.

 

Paşa tarafından bir hafta izin ile uğurlanan Okyanus’un ardından Deniz, Paşa ile kısa bir konuşma yapmıştı. Yanlarında gelen Güneş, Emir Savcı ve Emir Komiser ise baştan beri Albay Mehmet’in odasındaydılar.

 

Beşi, İstihbarata Paşa’nın söylediklerini yerine getiren ifadeler vererek bu işi kısa kesmişlerdi.

 

Sessizce bekleyen üçlünün arasında tek bir sabırsız vardı. Emir Savcı, evet biraz sonra kendisinden beklemediği bir şeyi yapacak ve babasına büyük bir hesap soracaktı. Okyanus’a karşı sarf ettiği sözcükler bir savunma mekanizmasıydı. Bilmese de babasını korumak zorundaydı çünkü aile tam olarak da böyle bir şeydi. Ancak ona, o kızın sözlerinin doğruluk payı çok yüksek geliyordu. Bu gerçekten de hiç korkmadığı kadar korkuyordu.

 

Bu olanlar Güneş’in de kafasını epey bir kurcalamış olsa da o babasını bu tür bir şeyle karşısına almak istemiyordu. Bu yüzden dile getirmeyecekti çünkü eğer babasını karşısına alırsa hakkettiğini söylerdi. Saygısını bozmak ve onu üzmek istemiyordu.

 

Babasının bunu yapabileceğine bilmese de inanıyordu çünkü babası sevdikleri için sevdiklerini karşısına alabilecek bir adamdı. Güneş ise sevdiklerini kırmamak için içine atanlardandı. Yıllarca bu yükle yaşayan babasının kalbini kırsa da küsmezdi zaten. O yüzden susmayı tercih etti.

 

Albay Mehmet camın önünde dikilerek odasına bakan Türk Bayrağına saygıyla bakıyorken çalan kapısına karşılık gir diyerek seslendi.

 

Babasının çelik gibi sesini duyan Binbaşı Yunus kapıyı açtı ve arkasındaki kardeşine alan açacak kadar kenara çekildi. Teğmen Uras’ın içeri geçmesiyle birlikte Binbaşı Yunus’ta içeriye geçti ve ardından kapıyı kapattı. Neler olduğuna o da anlam veremiyordu?

 

“Geçin, oturun.” dedi, Mehmet Albay. Elleri ardından bağlıyken derin bir soluk aldı. Yeni aydınlanan günün temiz havasını soludu. Arkası hala odadakilere dönük bir şekildeydi, dik duruşunu bozmadı. Sendelemişti ama dik duruşunu da hiç bozmamıştı.

 

“Amca, artık neler olduğunu anlatabilir misiniz?” diyerek atılan, Komiser Emir oldu. Cesaretli adamdı, liderlik yapmayı severdi. Odadaki sessizliği de amcasından çekinmeden bölmüştü.

 

Bu soruya karşılık yavaşça odadakilere dönen Albay Mehmet, sandalyesine kuruldu. Arkasına yaslanarak konuşacaktı ki sözünü keskin bir bıçak gibi bölen biri vardı.

 

“Baba, neden buradayız?” diye sordu, Emir Savcı.

 

“Anlamadım?” diyerek sorarcasına oğluna karşı konuştu, Mehmet Albay.

 

“Dedemin ısrarıyla o davete abimin peşine takılarak gittim. Buraya kadar tamam ama bundan sonrası irademiz dışında gerçekleşti. İşin içinde siz de varsanız biliyorsundur, bize de açıklama yapabilir misin?” dedi, Emir Savcı. Sözlerinde hala saygısını koruyordu ancak sabrının son demlerindeydi. Okyanus’un sözleri kafasında dönüp dolaşıyordu. Ona inanmamalıydı.

 

Ne de olsa iki günlük bir kıza inanıp babasına karşı gönül koyacak kadar aptal değildi.

 

“Anlatacak olan sizsiniz? Yunus, sizi neden ormanın içinde buldu? Ne oldu?” diyerek dikleşti, Mehmet Albay. Haklıydı, ziyadesiyle hiçbir bilgisi yoktu.

 

“Davet bir garipti.” diyerek söze başladı, Güneş.

 

“Okyanus ve Deniz’i gördüğümüzde daha da garipleşti.” diyerek ekledi. Okyanus’un kardeşi olma ihtimali ve Deniz ile bu kadar samimi olmaları... Hatırladıkça içi kıskançlıkla doldu ve kaşları çatıldı.

 

“Israrla peşlerinden gitmesek daha iyi olacaktı.” diyerek araya girdi, Emir Savcı.

 

“Gitmeseydik-“ diyerek söze başlayan Güneş’in sözü bölündü.

 

“Bizim yüzümüzden ilerleyemediler.” diyerek abisinin sözünü kesti, Emir Savcı. Normalde hiç bu kadar kısa kesen biri olmamıştı ama merak ettiği ve gerildiği konular vardı. Bu konular sağ bacağını hızla sallamasına sebep olacak kadar aceleydi.

 

“Peşlerinden gitmesek derken?” diyerek sordu, Yunus.

 

“Uygunsuz bir şey mi gördünüz?” diyerek sorusuna ekledi. Onları yangın merdiveninde yakaladığında kafasında büyük bir soru işareti oluşmuştu ama pek de mantıklı gelmiyordu. Bu durumdan da hoşlaşmamıştı.

 

İlk kahkaha Emir Komiserden koptu, ardından Güneş abisinden böyle bir soru beklemediğinden kocaman bir kahkaha attığında Emir Savcı ciddiyetini bozmamaya niyetli olsa da hafifçe çenesini kaşıyarak gülmemeye çalıştı.

 

“Tamam, aralarına garip bir çekim ve fena bir uyum vardı ama çok ciddilerdi. Ayrıca dediğin gibi bir sahneyle de karşılaşmadık. Okyanus çok sert biriydi. Nasıl desem? Birini sevecek kadar duygulu değildi. Yani bakışmaları hariç ben aralarında bir şey olmadığını düşünüyorum.” dedi, Emir Komiser.

 

Güneş’in içinde soru işaret vardı ve bu onu çok fazla rahatsız ediyordu. Emir Savcı ise pek umursamıyordu çünkü onun beyninde tek bir soru vardı. Okyanus’un sözlerinin doğru olup olmadığı... Takmıştı!

 

“Komutan asker ilişkisi gibi değil sanki...” diyerek söze girdi, Uras Teğmen. Kimse de onun sözlerini umursamadı ama sözleri doğruydu.

 

Onları Alabora Timinin dinlenme odasında üst üste yakaladıktan sonra hayata pek normal bakamıyordu. Bir kadın Astsubay ile ilişkisi olduğunu düşünerek tövbeler çekiyordu. O yakınlık da neydi öyle? Okyanus ikizi çıkarsa kesinlikle bu işi araştıracaktı!

 

“Neyse ne, bize ne!” diyerek tekrar araya girdi, Emir Savcı. Aksiliğini üstüne takınmıştı. Bu sefer Aksi doktor değil de Aksi Savcı vardı.

 

“Görevdeydiler, abi.” diyerek Yunus’a bakarak konuştu.

 

“Ne görevi?” diyerek araya girdi, Albay. Bir görev vardı ve haberi mi yoktu? Bu imkansızdı.

 

“Bilmiyorum. Boş verin, zaten önemli bir şeye benzemiyordu.” diyerek atıldı, Güneş. Generalin onları tembihlemesi sonucu babasına bile hiçbir şey anlatmaması gerektiğini biliyordu, biliyorlardı.

 

“Şu an önemli olan bu değil, baba.” diyerek atladı en sonunda, Emir Savcı. Dayanamıyordu. Sabırsızdı.

 

“Önemli olan dün sabah karşımıza çıkarttığın bu kızın bize söyledikleri!” dedi, yerinde dikleşerek.

 

“Anlamadım?” diyerek sorarcasına söylendi, Mehmet Albay. Oğlunun bu kadar ciddi ve sert bir sesle ona çıkışması beklediği bir şey değildi.

 

Birazdan burada çok büyük bir sorun oluşacağını hisseden Güneş ise kardeşinin koluna uyarırcasına dokundu. Yeri değil demek istiyordu ama kardeşinin de kafasına koyduğunu yapmadan vazgeçtiğini neredeyse hiç görmemişti.

 

Tanıyordu kardeşini, kendi gibi birilerini kırmamak için susmazdı. Onu kıran veya kandıran biri varsa karşısındakinin ağzından duyana kadar işin peşini bırakmazdı. Hayat onun için bir nevi sorgu odasıydı. Sorgulamadan duramazdı. Sonraysa... Sonrası meçhul. Adalet delisiydi. Eline düşen yanmıştı.

 

Tek sorun bu da değildi. Ortamda abileri vardı. Yunus Kızıl. Onun tek dayanağı babası olmuştu. Kaybettiklerinden sonra ve önce, ilk adımından beri babası ne derse yapmak için çabalardı. Aksine babası da hiçbir şey söylemezdi ya! O babasını örnek alırdı. Babasının dimdik duruşunu, üniformasını... Tek örnek alamadığı aile konusuydu. Kendine bir aile kuramamıştı. Acıları vardı elbet.

 

Babası onun için koca bir çınar ağacıydı. Oysa çınar ağacına konan bir tür kuş. Serçe diyemezdik, heybetini serçe görse irkilirdi.

 

Kız kardeşinin kaybolmasından sonra üzüntüsünü hep içinde yaşamıştı. Babası bir gün çıkagelip o haberi verdiğinde ailesini artık ayakta ondan başka tutacak biri olmadığı fark etmişti çünkü babası da yıkılmıştı.

 

Bilmediği şey, babasının yıkımının kardeşinin ölümünden olmadığı, babasını yıkanın ailesine söylediği yalanlar ve sırtına aldığı kocaman yük olduğuydu. Bu hikayede herkes herkesi kandırıyordu... Kanmamak aptallık olurdu.

 

Babasını rol model olarak gören küçük bir çocuk olmayı o zaman bırakmıştı ama bırakmadığını ve gizlediğini fark etmiyordu.

 

Bu yüzden babasının kardeşini ölü gösterdiğini öğrense mahvolurdu. Babası oğullarıyla yapacağı konuşma sonrası yıkılırdı, o yerle bir olurdu çünkü babası onun tek güveneceği dalı, çınarıydı.

 

Leylekler çınar ağacına yuva yapmayı pek severlerdi. Bir çınar ağacının altında kulağınıza dinmek bilmeyen bir çınlama geliyorsa ağustos böceklerinin üzerinizdeki dallarda olduğunu bilmeliydiniz. Çınar ağacı gibi gördüğü babası Mehmet Kızıl için de Yunus Kızıl bu gibi şeyleri ifade ederdi. Onlar birlikte anılan her şey gibilerdi.

 

Mehmet Kızıl yıkılsa oğlunu da peşinde yıkardı. Herkes böyle düşünürdü ama aksi ne olurdu? Koca bir bilinmez.

 

Ama Emir, abisi Güneş’in ona olan uyarı dolu dokunuşunu hissetmemiş gibi umursamamıştı çünkü mesleği ona bir süre sonra empati yapmamayı öğretmişti. Empati, duygusal manipülelere kanabileceğin en saf yoldur. Sözler yanıltıcıdır, bir savcı da delillere odaklanmak zorundaydı. Bunu içinden tekrarladı ve aldığı derin nefesin ardından konuştu.

 

“Babanız kardeşinizi ölü göstermiş!” diyerek saatlerdir kafasının içinde dönüp duran Okyanus’un sözlerini tekrarlardı. Soğuk odanın içerisindeki boş duvarlara çarpan yüksek sesi odada boğucu bir yankı yaptı.

 

“Bunu söyledi. Sen bizim kardeşimizi ölü göstermişsin. Aynen, böyle dedi.” diyerek ekledi. Kendi söylediklerine inanmadığını belli edercesine başını aşağı yukarı sallayarak dalga geçer gibi konuştu.

 

Duydukları karşısında dona kalan Mehmet Bey dişlerini sıkıca sıktı. Dişlerini sıkması bu sözlere veya Okyanus’a değil, kendineydi. Sadece kendine.

 

Yalancının mumu...

 

Yatsıya kalmadan söner...

 

Derlerdi. Ancak bu sefer yalancının mumu yatsıya kalmadan sönmemiş. Yalancının mumu, yalancıyı da yakarak oldukça geç sönmüştü.

 

Dilini yutmuş gibi kalakaldığında ne diyeceğini gerçekten bilmiyordu. Sırtına yüklenen ağrılığı taşımak o kadar zorlaşmıştı ki, dik duramayacağı için arkasına yaslandı. Derin bir nefes alarak göğsündeki ağırlığı atmak istercesine yutkundu ama boğazı düğüm düğüm olmuştu. Boğazına bir şeyler batıyordu sanki...

 

“Bu bir yalan! Değil mi, baba?” diyerek ekledi, Emir Savcı. Hala babasından bir cevap alamamış olmak ona cevabını vermeye yetecek kadardı. Bunun doğru olabileceğini ilk kez bu suskunlukta düşündü. Babasının susmasına karşılık babasından kuşkulandı ve de kendinden utandı.

 

Mum kalıntılarını itersen fitil daha çok yanardı. Ateş bol bulduğu fitili ele geçirir ve yakardı. Kendi de içten içe yanmaya başlıyordu. Şüphesinin bir gerçek olabilmesi onu yakarak tüketiyordu.

 

Babasının on altı yıl yandığı ateşte yanmaya başlamıştı. Bu ateş herkese sıçramadan da onları kül etmek ve sönmek bilmeyecekti.

 

“Yalan, de! O kız... Aramızı bozmaya çalışıyor. Sen yapmazsın, annem duysa yıkılır! Yapmazsın. Bize, babamızı tanıyamamışız lan dedirtmezsin, değil mi?” dedi, öne doğru eğilerek. Dirseklerini dizlerine koyarak babasından bir cevap almaya medet umuyordu. Alamadığı cevap boğazına yumruyu oturtuyordu.

 

Albay Mehmet, sessizliğe bürünürken gözünün önüne yıllar önce verdiği haberle kollarına yığılan eşi geldi.

 

Kimsesiz bir kız çocuğunun cesedinin gömüldüğü yıllarca bunu bilerek başında sanki orada kızı yatıyormuş gibi ağlayacağı mezara tekrardan bakıyordu.

 

Yapmıştı. Yıllar olmuştu ve her geçen yıl onun üzerine daha çok vicdan azabı bindirmişti ama on altı yılı toparlasan oğlunun söyledikleri bu sözler kadar acıtmamıştı.

 

Boş mezarın başında yıllarca ağlayan eşi geliyordu aklına. Kaybolan kızından sonra kızının odasına kapanıp hiç kimseyle iletişim kurmak istemeyen eşini hatırlıyordu ve yaptığına olan pişmanlığını yitiriyordu. Amacı buydu, eşini o odadan çıkartmak. Nefes aldığını hissetmesini istemek.

 

Hem kayıp kızının hem de eşinin yasını tutmaktan yorulmuştu. Eşinin bekleyişini acıya döndürmüştü. Evlatları, öksüz gibi yaşamasın istemişti. Onların üzülmesine dayanamazdı ama onların çökmesini de seyretmek kabul edeceği şey değildi.

 

“Baba, Emir ne söylüyor?” diyerek ona dönen oğluna iyi baktı, Mehmet Albay. Yunus’un gözlerindeki kırılmaya şahit oldu. Şüpheydi. Ona sorgusuz sualsiz güvenen oğlunun ona şüpheyle baktığını gördü. Belki de görmek istediği buydu ve psikolojisi ona büyük bir oyun oynuyordu. Hayır, kafayı sıyırmıyordu.

 

Bu şüpheli gözlerse Yunus Kızıl için tam bir yalandı. Emir’in en küçükleri olmasına karşılık bu çıkışı affedilebilirdi. İnsandı, yanılırdı ama babası asla böyle bir şey yapmazdı. Asla şüphe duymuyordu ama babası neden bir anda böylesine çökmüş duruyordu ki? Rahatsız oldu bu görüntüden. Babasının her zaman hayran olduğu adam olmasını istedi yine. Yine dik dursun istedi.

 

“Aramızı bozmaya çalışmıyor. Onun umurunda bile değiliz, oğlum.” dedi, Albay Mehmet. Sesi titremesin diye öksürerek konuşmuştu. Sesinde acı vardı. Kızının onları umursamaması onu üzse de kendini kızının bu hale nasıl geldiğini merak etmekten alamıyordu. Onu kim üzmüş diye üzülüyordu. Bu sefer kızını bulduğuna olan inancı tamdı.

 

“Yıllar önce kardeşinizi ölü gösterdim, evet.” diyerek ekledi. Bu sözler ile odadaki hava bile bir anlığına donmuştu sanki...

 

Sessizlikle aldıkları cevap, sözle mühürlenmişti...

 

Odada duyduklarına şaşırmayan tek bir kişi vardı. Güneş. O herkesten her şeyi beklerdi. Zaten babasına inanmayan bir tek de o vardı. Aslında bir tek değildi ama öyle demek zorundaydık.

 

Emir ise Okyanus’un sözlerinin doğru çıkmasına karşılık öyle büyük bir şoka uğramıştı ki! Sırtındaki bıçakları ilk hisseden o olmuştu.

 

Babasına olan güvenini yitirirken Okyanus, gözünde farklı bir konuma gelmişti. Ona teşekkür etmeliydi çünkü babasının bu olanları itiraf etmeye gücü yoktu, o söylemeseydi bilmeyeceklerdi.

 

Emir Komiser bir köşede bu gerilimin bitmesini bekliyordu. Amcasının böyle bir şey yaptığını duyduğunda ne kadar şaşırsa da bu sahnede başrol olmadığı biliyordu. Bu yüzden sessiz kalmıştı. İyi sır tutardı.

 

Odadan çıkınca bu olanları unutmak için kendisine söz verdi. Bir kişiye dahi söylese tüm aile duyardı. Öyle küçük de bir aile değildi, aşiret denebilecek kadar büyüklerdi. O yüzden bu odada olanlar bu odada kalmalıydı.

 

Yunus ise... En acısı da oydu. Bu sözler onun algılarına işlemiyor gibiydi. Yoktu. İnanmazdı. Babası onları yıllarca boş bir mezarın başında ağlatmazdı! Yapmazdı. Asla diyebileceği bir kendisiydi, ikincisi babasıydı.

 

Uras ise kalakalmıştı. Ben mi aptalım, yoksa babam mı şaka yapıyor? Diye düşünüyordu, her zaman onun için sindirmek ekstra zor olmuştu. O genelde bütün duygularının içinde taşmasını izlerdi.

 

“Sizi öksüz hissettirmemek için bunu yapmak zorundaydım! Eşimi toprağa vermemek için bunu yapmak zorundaydım! Gün geçtikçe çöküyordunuz. Eşimin gözlerimin önünde ölmesini mi izleseydim?” diyerek hiddetle yerinden kalktı, Mehmet Albay.

 

Bu sözleri yaptığı şeyi savunmak için değildi. Sadece oğullarının neden sorusunu yanıtlamaktı.

 

Suçlu olduğu kadar suçsuzdu. Yaptığı savunma haksızdı ama içindeki söylemek zorunda kalmıştı çünkü sırtındaki yüklerden dolayı artık aldığı nefes bile ağır geliyordu.

 

“Ne diyorsun, baba? Annem ölmesin diye kardeşimi mi ölü gösterdin? Ne drama ama!” diyerek sordu, Emir. Asla beklemedi, bu gerçeği anlamamak için salak olmayı dilemişti.

 

“Yalan söylüyorsun!” diyerek çıkıştı. Yerinden hızla kalktı. Bedenindeki sinir sabit kalmamasını istiyordu. Vurup dökmek istiyordu ama karşısında babası vardı.

 

“Öksüz hissettirmemek ne? Ölmesini bekleseydim ne? Sen... Sen bize boş bir mezarı yuva mı yaptın? Anneme bunu nasıl yaparsın?” dedi, bir anda her şeyi algılamış gibiydi. En acısı da bu çok ağır gelmişti. Kendini güçlü sanıyordu, ta ki bu ana kadar...

 

“Lan kadının bir tane umudu vardı! Onu da öldürüp gömdün mu, baba?” diyerek ekledi. Babasına konduramıyordu. Annesinin üzerinden konuşsa da aslında kendisini ifade ediyordu.

 

Bir tane umudum vardı! Onu da öldürüp gömdün mü, baba? Demek istiyordu.

 

“Ölmemiş, buldum kardeşinizi demiştin!” diyerek Yunus araya girdi. Babasına konduramıyordu. Bu odadan çıktıktan bir süre sonra da inanamayacaktı ama her şey açıktı.

 

“Yalandı.” dedi, Mehmet Albay. Yutkunarak duvara yaslandı.

 

Uras söyleyecek bir şey bulamadı, yutkundu. Sanki söylenecek her şeyi abileri tüketmiş de ona bir şey kalmamış gibiydi. Her zaman onun için susmak daha iyi olmuştu. O hep susardı. Susmak onun haykırışlarıydı.

 

“Yalan söyledim.” diyerek ekledi. On altı yıl sakladığı o sırrı itiraf ediyordu. Kendi de ikna olmak için tekrarladı.

 

Artık babasının hayır demesini beklemiyordu, Emir. Kandırılmanın acizliğini üstünde hissediyordu. O an bunu kabullendi ama Yunus için bu kadar kolay olamayacaktı.

 

“Ne yalanı, baba?” diyerek kendinden emin ama kısık bir sesle sordu, Yunus Binbaşı.

 

İlk defa rütbeler yoktu. Babasının üzerinde de kendi üzerinde de üniformalar vardı, omuzlarında rütbeleri ve Askeriyedelerdi ama ilk defa rütbeyi umursamamıştı. Bu onun için yıkılmaktan daha beterdi. Her şeyi hiçe sayıyordu.

 

“Bende bilmiyordum. Kızımın öldüğünü sanıyordum, desene!” diyerek gür bir sesle ekledi. Kafasının içinde susmak bilmeyen sesleri susturmak için sesi şiddetli çıkmıştı. O kadar şiddetliydi ki Albay’ın odasının önündeki boş koridorlar onun sesiyle inlemişti.

 

Sustu, Mehmet Albay.

 

“Söylesene!” diye bağırdı. Babasına bir kez bile sesini yükseltmemeye çalışmış olan o adam bağırıyordu.

 

Oysa Yunus da biliyordu. Babası o cesedin kızına ait olmadığını öğrenebilirdi. Bunu bilmeden hareket etmesinin imkanı yoktu. Bunu görebiliyor ama anlamak istemiyordu.

 

Şimdi ölü kardeşini, babasının bir kere bile görmelerine neden izin vermediğini anlıyordu. Küçük oldukları için değil! Annelerinin psikolojisi etkilenmesin diye değil! Kardeşinin ölmediğini baştan beri bildiği için! Anlamak istemiyordu.

 

Cevabını babasının suskunluğuyla aldı.

 

Aldığı cevapla da kapıyı çarparak çıktı.

 

Kapıyı çarparak çıktığında sinir küpünden farkı yoktu ancak karşısında Okyanus’u görmesiyle birlikte duraksadı. Bu kız, tüm bu konuşulanları duymuş muydu yani? Utandı. Çökmüş omuzlarını düzeltti ve hiçbir şey söylemeden, arkasında kalan kızı umursamadan koridorda ilerlemeye başladı.

 

Sinirini daha biraz önceye kadar kardeşi olduğuna inanmadığı kızdan çıkartmak istemiyordu. İçeride olanlar tüm fikrini değiştirmişti. Bu fikir değişikliği onun dönüm noktası olacaktı belki... Kim bilir.

 

İçeride işler aynı şekilde süregelirken Okyanus da Albayın odasına girmekten vazgeçerek kapının önünden ayrılmıştı.

 

“Üzgünü-“ diyerek konuşan babasının sözünü böldü, Emir Savcı.

 

“Üzgün olamazsın! Üzgün olamazsın, baba! Dua edelim ki o kız anneme bir şey söylemesin!” diyerek çıkıştı. Sözlerinin ardına hiçbir cevap beklemeden abisinin peşinden odayı terk etti.

 

“Anneniz de biliyor...” dedi, vicdan azabıyla. Omuzları çöken Mehmet Albay’ın bu sözleri Güneş’i şaşırtan tek şey olmuştu.

 

Annesinin bilmesine değil de bunları öğrendikten sonra hala ayakta durabilmesine ve babasıyla iletişiminde tek bir kırgınlık belirtisi göstermemesine şaşırmıştı.

 

“Nasıl?” diyerek fısıldayarak sordu. Babasına karşı tek sorusu da buydu zaten. Tek sorusu da cevapsız kaldığında sessizce yerinden kalkarak odadan çıktı.

 

Geriye kalan Uras tek bir soru dahi sormadan odadan çıktı. Susardı o içine atardı, içi yanardı. Peşineyse Emir komiser, amcasını yalnız bırakmak için odadan çıktı.

 

Uras’ın içinde kalan şey, abileri bir çift laf bile edebilirken babasına çıkışamaması olmuştu. Omuzları çöken babasını gördüğünde arkamda dağ gibi babam var düşüncesi sekteye uğramıştı. Belki de bu sekteye uğrama, babasının yalanları sebebiyleydi...

 

Bilmiyordu. Bilmek de istemiyordu. Ağır geliyordu. Omzundaki rütbe, ilk defa ona bu denli bir yük olmuştu.

 

Sindiremiyordu ama konduramıyordu da.

 

Mehmet Albay için işler daha karmaşıktı. Bir gün kızını bulacağına dair inancını yitirse de hep bu yüzleşmeyi düşünmüştü. Onlara nasıl bir hayal kırıklığı olacağını...

 

O kadar uzun yıllar olmuştu ki, artık düşünemiyordu ama düşünmesine gerek kalmamıştı. Bizzat yaşamıştı. Canı acıyordu. Bir kurşun yarası gibi değil de kalpten gelen bir sızıydı. Hatasına karşı işittiği sözlere hak veriyordu ama canı da yanmaktan geri durmuyordu. Eşimin canı daha çok yanmış mıdır, diye düşünmeden edemedi.

 

Kalbi de sızlatan bir başka kalp değil miydi?

 

Oğullarının da canını yakmıştı, farkındaydı. Ne yapacağını bilemez bir şekilde çöktü sandalyesine. Düşüncelerin içinde profesyonelliğini bir kenara bırakarak kaybolmayı seçti.

 .

Merhabaaaaa

Bölüm sonu canavarı olarak tekrar ben 🫣

Öncelikle sormak istiyorum,

Yazar anlatımıyla olan bölümümüzü beğendiniz mi? -->

Fikirleriniz benim için çok çok önemli, ona göre kendimi geliştireceğim. Benim çok hoşuma gitti bölüm ama bir eksiğim varsa söylerseniz çok sevinirim. İlk defa yazar anlatımıyla yazmıyorum aslında, daha önce yazar anlatımıyla yazdım ancak ilk defa yayınlıyorum.

Kızıl Ailesi? -->

Emir Savcıdan böyle bir tepki bekliyor muydunuz? -->

O tam olarak bu! Dışarıda ailesini savunup aile içinde hesap sormayı bilen keskin duruşlu biri. Bölümde onun bu tarafını güzel yansıtabilmişimdir umarım.

Güneş Kızıl? -->

Eminim ki ondan böyle bir tepki beklemiyordunuz. Daha doğrusu böyle bir tepkisizlik!

Aslında onun bu ailede en çok kafasına takan ve düşünen biri olduğunu gördünüz. Çok konuşur ama kendini uzun cümlelerle ifade eder. Çekinceli ama samimi. O bu kadar.

Babasına karşı Emir Savcının yerine o ağzını açsaydı, kesin olarak daha sert ve uzun konuşurdu. Kırıldığından çok kırardı. İyi niyeti de burada devreye girdi, sustu ve kimseyi kırmadı ama kendi kırıklarına da engel olamadı. Susarken Yunus Abisini de düşündü.

Hep babasını örnek alan ve babasının izinden giden Yunus Binbaşı? -->

Yunus için plot twist diyebileceğimiz bir bölümdü. Bir nevi dönüm noktası! Onun hakkında çok bir şey söylemeyeceğim çünkü bölümde baya onu okuduk.

Emir Komiserin sessizliği? -->

Bu aile dramasına o katılmamalıydı...

Kapının ardındaki Okyanus? -->

Onu beklemiyordunuz değil mi? Bende beklemiyordum. Ne duydu? Ne düşünüyor? Hepsini ondan okuyacaksınız.

Albay Mehmet Kızıl? -->

En çok onun hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum.

Diğer bölümde görevden sonra neler oldu, Okyanus size anlatacak.

Görüşmek üzere...

Okyanus'la kalın... 🌊🌊🌊

Bu bölüm, benim açıklamalarım hariç;

2802 Kelime...

Bölüm : 21.02.2026 23:54 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Cansu / Okyanus'un Kül'ü / 41. Bölüm / Yalancının Mumu
Cansu
Okyanus'un Kül'ü

183.12k Okunma

16.2k Oy

0 Takip
50
Bölümlü Kitap
KARAKTER TANITIMIBölüm Günü - Duyuru 🌊☄️1. Bölüm / Yaralı Kuş2. Bölüm / Tanımadığım İnsanlar3. Bölüm / Bilinmeyen Rütbe4. Bölüm / Şüpheler ve İstekler5. Bölüm / Kabullenilmeyen Açık Yaralar6. Bölüm / Tesadüfi Başlangıçlar7. Bölüm / Şüphe Tohumları8. Bölüm / Marş İleri9. Bölüm / Askeriye Koridorları10. Bölüm / Künyelerin Tıkırtısı11. Bölüm / Karşı Konulamaz Yanlışlar12. Bölüm / Komutana Güven13. Bölüm / İpleri Elinde Tut14. Bölüm / Her An Tehlike15. Bölüm / Anestezi Direnci16. Bölüm / Umut Yıldızı17. Bölüm / İhtimallerin Çıkmaz Sokağı18. Bölüm / Saye19. Bölüm / Şarapnel (Geçmiş)20. Bölüm / Kül Olmamış Kor21. Bölüm / Barlas Nisyan EylerseZEHİRLİ KURŞUN22. Bölüm / Ölüm Kapanı23. Bölüm / Lahza24. Bölüm / Zorunluluk25. Bölüm / Tuğgeneralin Emri26. Bölüm / Dalgalı Deniz ve Doğan Güneş27. Bölüm / İstihbarat Görevi28. Bölüm / Gerçek Görünüşümle Operasyon29. Bölüm / Gökyüzü Gözler ve Gece Saçlar (Geçmiş)30. Bölüm / Kalbimin Attığını Hissediyorum31. Bölüm / Kapılma Dalga’ya32. Bölüm / Cesur Bir Teklif33. Bölüm / Gerici Takipte Hissettiğin Nabız34. Bölüm / Kan Kus Kızılcık Şerbeti İçBir Yıl Olmuş 🥹35. Bölüm / Diken Üstü36. Bölüm / Kapana Kısılmak37. Bölüm / Buzdan Kafesin İçindeki Dövüş38. Bölüm / Önemsenilme Duygusu39. Bölüm / Kül’ün Emareleri40. Bölüm / Kaçıngan Bağlanmalı Savcı41. Bölüm / Yalancının Mumu42. Bölüm / Hasta Çorbası43. Bölüm / Aras’ın Kül’e çevirdikleri44. Bölüm / Yalancının Külleri (Geçmiş)45. Bölüm / Papatya Alerjisi46. Bölüm / Eksik Parça
Hikayeyi Paylaş
Loading...