
Merhaba bir tanecik okurlarım 💕
Şimdi size bir paralellik bırakıyorum...
Vereceği cevap oğullarını üzmesin diye susan Mehmet Kızıl...
Vereceği cevap annesini üzmesin diye susan kızı, Okyanus Kaya...
Bu da çok ileri bölüm spoisi olsun...
Bu aralar çok spoi veriyorum jxjxjx
Tiktok ve Instagram için dün eş zamanlı spoili gönderi attım. Yazmayın buraya, bölüm sonuna gelin jsjxnxjx 🫣🩷
Wattpad'de hala aynı gündeyiz yorumlaeı geliyor ilk bölümlere. Ufacık bahsedeyim istiyorum. Zamana takılmayın, o kadar çok olay yaşadık ki! 🤍
Sizi çok bekletmeden oldukça uzun bir bölüm attım. Umarım beğenirsiniz 💗
Oy⭐️ vermeyi ve bol bol yorum yapmayı unutmayınız 🫣 Düşünceleriniz benim için çok değerli 🤍
.
29.11.2024 – Cuma - 19.38
Tenime vuran rüzgar, oldukça yorucu bir yoldan gelmiş gibi yüzüme çarparken bunun umurum dışı olduğunu belli etmek istercesine gözlerimi kırpıştırarak aynaya bakmaya devam ettim.
Sorun neydi?
Bakışlarımın kesiştiği mavi gözler mi? Ona ne şüphe! Her zaman. Peruksuz siyah saçlarım? Evet, her zaman. Hayır! Asıl soru şu, şu an sorun neydi?
Yüz ifademdeki bu sakinlik mi? Bu sorun sayılmazdı. En büyük sorun, Askeriyeden çıktıktan sonra Aras’ın mezarına ve hastaneye uğrasam da neredeyse tüm günümü burada geçirmiş olmamdı! Tam olarak buydu!
Sinirle soluğumu verdiğimde sabah Tuğgeneralin odasında olanlar zihnimde belirdi.
“Bu üçü göreve çok fena bulaştılar, komutanım.” dedim.
“Komiser operasyona karıştığına dair rapor tutarsa, o rapor Emniyet Genel Müdürlüğü’nden MİT’e kadar gider. Bu da deşifre olabileceğimizi veya güvenlik açığı oluşacağı anlamına gelir ve İstihbarat yüzümüze dahi bakmaz. Kimliğimiz ne bu üçlüye ne de bir başkasına açık olmadı, komutanım.” diyerek ekledim.
“Merak etmeyin. O kadarını düşündüm.” dedi, Tuğgeneral.
“Şahsi bir mesele için orada olduğunuzu ve bu ikisinin kim olduğunu bilmediğinizi söyleyeceksiniz. Özel Kuvvetlerde görev yapan askerler diye bileceksiniz. Karargaha geldikten sonra isimlerini ve rütbelerini öğrendiğinizi söyleyerek operasyonlarına bir anda dahil olduk sanırım gibi bilinmez bir ifade vereceksiniz.” dedi, General, karşımdaki üçlüye.
“Siz ikinizde görevin başarısız olma sebebi için yetersiz bilgi ve beklenmedik dış etkenler diyeceksiniz. Bir takıma aynı hesaba çıkıyor ancak bu üçünün olduğu kısımları kesik kesik anlatın.” diyerek bize komut vererek ekledi.
“Anladım, komutanım.” dedik, ikimizde aynı anda.
“Bayılmamıza sebep olan şey de neydi?” diye sordu, Güneş.
“Akustik Baskılama, yani İnfrasonik Bastırma Sistemi.” diyerek hiç düşünmeden ekledi, General.
“O ne oluyor?” diyerek yeni bir soru sordu, Güneş.
“İnsan kulağının duyamadığı 20 Hz altındaki çok düşük frekanslı titreşimlerin vücuda verilmesi.” diyerek ona yanıt veren Deniz oldu.
İstihbarata verdiğimiz ifadeler bittikten sonra aksi doktor, Emir Savcı ve Emir Komiser çıkmıştı. Ardından ben, Tuğgenerale bir şey söylemeye hazırlanırken o konuşmuştu ve noktayı da koymuştu.
“Şimdi değil. Şimdi değil, Okyanus. Daha sonra bu görevi de devamını da konuşacağız ama şimdi konuşmayacağız. Buna acil olabilecek her mesele de dahil. Nasıl olduğunu bile sormayacağım çünkü her şey ortada. Bir hafta boyunca Askeriyenin yakınında bile dolanma. Görev dahi çıksa seni yollamayacağım. Dinlenecek ve iyileşeceksin. Daha sonra her şeyi senden de dinleyeceğim, konuşuruz. Şimdi çıkabilirsin.”
Aramızda başka hiçbir konuşma geçmemişti. Sadece bunları söylemişti ve çıkmıştım. Benden sonra o odada kalan Deniz ile ne konuştuklarını o kadar çok merak ediyordum ki!
Yüzük hakkındaki her şeyi, neden bu kadar garip bir göreve gittiğimizi... Orada bizden sonra neler olduğunu... Her şeyi.
General çoğu ismin yakalanacağını söylese de nasıl bir sonuca ulaştığımızı merak ediyordum çünkü elimizde ne bir yüzük ne de mükemmel tamamlanmış bir görev vardı. Aslında hayır, biz yapacağımızı yapmıştık, sivillere zarar gelmemişti. Önceliğimiz her zaman onlardı.
Generalin odasından çıktıktan sonra Albayın odasına gitmiştim. Tam odasına girecekken odasından yükselen sesler ile emin havada kalmış ve kapıda kalmıştım.
Albayın postaları da kapısında olmadığı için odasından yükselen tanıdık seslere kulak vermiştim. Halbuki amacım sadece odasına uğramaktı ama sesler boş koridorda yankılanacak kadar yüksekti ve kapıyı çalmak üzere olan elim hızla yanıma düşmüştü ve koridorda duraksayarak onlara kulak misafiri olmuştum.
Duyduklarım bir aile kavgasından çok daha öteydi. Emir Savcının bana karşı babasını savunmasının ardına içeride babasına nasıl esip gürlediğini duymuştum. Yunus Binbaşının, kulağımın zarını patlatacak sesini duymuştum. Babasına ne kadar güvendiğini sesinden anlamıştım. Nasıl güvenilmezdi ki?
Hastanede benimle konuştuğunda neden DNA Testi yaptırmamı istemediğini anlamıştım. Kız kardeşinin ölü olduğuna öyle çok inanıyordu ama sadece bu kadar da değildi, o küçük bir oğlan çocuğu gibi babasına inanıyordu.
Onu anlamam ona hak verdiğim anlamına gelmiyordu. Sözleri hala aklımın bir ucundaydı, yeri geldiğinde çıkmak için sabırsızlıkla bekliyordu. Bu konu üzerine düşünmek istemiyordum.
“Her neyse!” diyerek tüm düşüncelerimi böldüm. Sabahtan beri düşündüğüm hiçbir şeyin cevabı şu an elimde değildi. O halde kafamda kurarak da bir yerlere de gelemezdim.
Bizi bulan Kızıl Timiydi. Ve Karargaha götüren de... Kesiştiğim mavi gözler Binbaşı Yunus Kızıl’a aitti. O kadar benziyordu ki gözlerimiz... Karanlığın içinde aynaya bakıyorum sanmıştım. DNA Testine gerek bile yoktu.
Beni öyle gördüğündeki yüz ifadesini net görmek isterdim ama bu mümkün değildi. Dumura uğramış olmalıydı ama maskesinden dolayı görememiştim. Uras Teğmen, o dikkatimi hiç çekmemişti.
Görünüşümü bilmelerini istemezdim, ortada Tuğgeneralin çıkarttığı bir Kimlik Koruma Protokolü olmasaydı da istemezdim. Evet çünkü DNA Testine ihtiyaç duymadan bana kardeşleri veya kızları gibi bakarlardı! Aynı Güneş Kızıl’ın yaptığı gibi...
İhlali, devlet sırrının ifşası olarak değerlendirilir.
Bu sözleri aklıma geldiğinde duraksadım. Devlet sırrı gibi korunuyordum. Ben kendimi ifşa etmemiştim. Askeri bir görevde karşılaşmıştık, gerçek halim ile. Bu normaldi.
Ne kadar kimliğimi Askeriye sınırlarında gizlesem de çoğu asker beni önceden tanıyordu. Onlar tanımasalar da tanıyacaklardı.
Aynadaki bakışlarımı kopardım. Bu kadar düşünce yeterliydi. Derin bir nefes alarak arkama yaslanırken gözlerimi kırpıştırdım, lenslerimin olmaması bu kadar uzun bir süreden sonra garip geliyordu.
Omuzlarımın altına dökülen siyah saçlarımı sırtıma attım. Üzerimde beyaz üzerinde küçük kalpler olan bir pijama takımı vardı. Alalı uzun süre olsa da eve pek uğramadığım için yeni sayılırdı. Kısa kollu bir tişörtten ve uzun bir eşofmandan oluşuyordu. Sonuna kadar açık olan odamın camları ile uyumsuz olsa da sorun yoktu. İp incecikti!
Soğuğu severdim. Belki... Bilmiyorum, tek hoşuma giden bu soğukta ince pijamalarım ile camları açık olan bir odada oturmaktı.
Yangınlarla dolu bir geçmişin ardında bıraktığı bir şey değildi. Belki de kafam yanıyordu, yani ateşim falan çıkmış olabilirdi. Ya da tansiyonum... Zaten daha iyileşmemiş yaralarım varken bu çok normaldi ama her zaman bunu yapıyordum yani sorun bendeydi. Her neyse bir cama bu kadar takılmamak lazımdı.
Kafam çok doluydu. Çığlık atmak istiyordum. Evet!
Neredeyse tüm günümü evde geçirmiş olsam da iki yere daha uğramıştım. Önce kardeşime... Sonraysa zehirli kurşun ile yaralanmış gizli askeri görmek için hastaneye gitmiştim. Bu gidiş benim için hüsran ile sonuçlanmış olsa da bir şeyi çok iyi anlamıştım. Kimliği belirsiz o asker Tuğgeneral tarafından çok iyi korunuyordu!
Hastaneye girdiğim gibi aksi doktordan öğrendiğim odaya gitmiştim ama askeri kimliğimi bile göstermiş olsam dahi kapının önündeki askerler tarafından içeriye alınmamıştım. Sinirle kapıdan geri döndüğümde o askerin kimliğini öğrenmek fikrinden vazgeçmemiştim çünkü bizi tanıyordu. Aklımda birkaç plan vardı...
Biz değil, Binbaşı Yunus Kızıl ve beni. Ne alaka diyebileceğim bir ikiliydik ve bu tanışıklık yaralanan asker hakkında aklıma pek fazla kişiyi getirmiyordu. Aklıma kısıtlı sayıda isim geliyordu.
Düşündükçe daha fazla sinirim bozuluyordu! Derin bir nefes alarak arkama yaslandım. Dakikalar birbirini kovalarken orada öylece durdum.
Ta ki kapı zilini işitene kadar.
Duraksadım. Yumduğum gözlerimi hızla açarken dikleşerek emin oldum. Gerçekten de benim kapım çalıyordu. İyi de evde olduğumu bilerek kim gelebilirdi ki? Tim. Olabilir.
Hızla ayaklandığımda zil tekrar çaldı. Odadan çıktığım gibi koridor ile buluşarak ilerledim, kapıya vardığımda sakince kapıyı açtım.
Karşımda görmeyi beklemediğim bir kişi ile karşılaşmıştım. Dış kapının açılması ile birlikte yüzüme soğuk hava vuruyorken içimi sıcacık yapan biriyle.
Kapımın önünde ellerindeki market poşetleri ile beraber dikilen bir adet Deniz Akif Alabora vardı!
Yutkunarak kalakaldım.
“Merhaba.” diyen sıcak sesi ile yüzüm yumuşarken konuştum.
“Merhaba.” diyerek kapının önünde dikilmeye devam ettim. Bana gelmişti, değil mi? Neden kapının önünde dikiliyordum! Adamı içeri davet etseydim ya!
“Müsait misin? Geçeyim?” diye sordu.
Kendime gelmem bu kadar uzun sürmemeliydi ama her günde kapımın önünde bir adet Deniz Akif görmüyorum, canım!
“Tabi.” dedim, uzata uzata. Alık bakışlarımı ondan çekerken kapıyı açarak hafifçe kenara çekildim.
Üzerinde gri fermuarlı ve kapşonlu bol bir hırka vardı. Altında ise gri spor bir eşofman vardı. Ayakkabılarını çıkartarak içeri girdiğinde rahatlığına şaşkınlıkla bakıyordum. Hoşuma giden bu rahatlığı bir anlık beni hayaller alemine yollasa da sözleri ile hemen geri gelmek zorunda kalmıştım.
Benim gibi duygusuz birini bile hayallere daldıracak bir adam vardı...
“Rahatsız etmiyorum, değil mi?” diyerek yinelediğinde hızla konuştum.
“Ne rahatsızlığı!” diyerek karşı çıktım.
Ne rahatsızlığı yeşil gözlüm ya! Sensiz daha rahatsızım ben!
Kendi kendime kıkırdadığımda bana döndü.
“Şaşırdım.” diyerek kıkırdama sebebimi açıkladım. Çok pot kırıyoruz sanki, Okyanus! Bu bana bile fazla!
Aramızda kısa bir sessizlik oluştu. Ellerindeki poşetlere anlam arayan bir şekilde bakıyorken açıklayıcı bir şekilde konuşması ile gözlerimiz kesişti.
“Şey... Ben aslında yaralısın ve teksin diye uğradım.” diyerek sözlerini bir araya getiremediğinde iki yana kıvrılan dudaklarımı saklamadım.
“Hastasın diye sana bir şeyler hazırlamaya karar verdim.” diyerek elindeki poşetleri hafifçe kaldırarak sözlerini destekledi. Bir şey söylememi beklemeden ilerleyerek poşetleri mutfak tezgahının altına bıraktı.
O kadar rahat hareket ediyordu ki! Sanki her gün bunu yapıyormuş gibi... Hiç böyle bir şey yaşamamıştık! Hep de yaralanmıyordum! Doğru, yaşayamazdık!
“Neden?” diyerek fısıltıyı andıran sesimle sordum.
Bu soru, dün gece evimde geçen konuşmamızı hatırlamama sebep oldu.
“Üşümem. Merak etme, Yüzbaşı.”
“Merak ederim.”
“Neden merak edersin mesela, Dalga?”
Sınır bilmezce konuşuyordum ve bu durum karnımda garip bir his yaratıyordu.
“Nedenlerime karşılık verebilir misin de soruyorsun, Okyanus?”
Birkaç saniye boyunca öylece kaldım, ona karşı ağzımdan herhangi bir cevap çıkmadı.
O anda geriye çekildi, kapı eşiğinden de bir adım geriye... Sanki ona söyleyemediklerim aramızdaki mesafeyi çoğaltmıştı ve bu kötü hissettirmişti.
“Bende öyle düşünmüştüm.”
Hatırladıklarımla birlikte daldığım köşeden çıkmamı sağlayan sözleri oldu. O yerdeki poşetlerden çıkardıklarını tezgahıma koyarken kapının girişine yaslanarak kollarımı göğsümde bağlamıştım.
“Neden mi? Kendine dikkat etmeyeceğini biliyorum. Komutanın olarak da sana iyi bakmalıyım ki hızlıca Askeriyeye dön.” dedi, sert sesi ile. Bana karşı bir yumuşaklık barındıran sesi sözlerinin katılığıyla sertleşmişti. Nedenlerine karşılık veremeyeceğimi biliyordu. Üstüme gitmiyordu.
Mesafesinin bile anlamı büyüktü, ben mi bu kadar anlam yüklüyordum bilinmez ama vardı bir şeyler...
Aramızda hem fazla mesafeler varken hem de her gün böyle yakınmış gibi davranmayı nasıl başarıyordu? Soğukluğu ve sıcaklığı aynı anda hissettirebilen bir adamdı. Benim de dengelerimi şaşırtıyordu.
Kapı girişinden odayı incelediğimde evimin içerisinde onu görmek fena derecede hoşuma gitti. Büyük bir salonum yoktu, salon ve mutfak birdi. Yani Amerikan mutfağı diyebileceğim bir tasarımdaydı.
Sol tarafta mutfak kalırken sağ tarafta salon vardı. Mutfak bej tonlarından oluşan parlak kapaklara sahipti. Aydınlatması ise dolap kapaklarının altına sarı ve loş bir ışıktı. Salonda bir o ışıklar bir de davlumbazın sarı loş ışığı yanıyordu.
Kapı girişinin salon tarafında çok yer kaplamayan duvarla bitişik bir boy aynası vardı. Üniformamla birlikte kendimi boydan görmeyi seviyordum.
Mutfak tezgahlarının tam önünde ise büyük bir masa vardı. Evet, tek başına yaşayan bana göre oldukça iddialı bir masaydı ama güzeldi bence. Yüksek ihtimalle sekiz kişilikti ve yüksek bir masaydı. Salon tarafına doğru üç tane yüksek sandalyesi vardı, o kadardı.
Yaslandığım kapı girişinden çekilerek masaya doğru ilerledim ve yüksek sandalyelerden en köşede olanına oturdum. Oturmamla birlikte bana döndüğünde tezgahtan uzaklaşarak masanın tam önünde durdu. Avuçlarını masaya yaslayarak konuştuğunda mutfağımda devasa duruyordu. Gülümsememek için zor durdum.
“Ne istersin?” diyerek sorduğunda tüm çabalarıma rağmen dudaklarım iki yana kıvrıldı.
“Menünüzde ne var, komutanım?” diye sordum, ufak gülümsememle birlikte. Hemen kabullenmem ve ona uyum sağlamam hoşuna gitmişti, ancak onu memnun etmeyen bir şeyler vardı.
Yüzünü her zamanki gibi ezberlemek ister gibi incelediğimde bakışlarını okudum. Komutanım mı, dercesine bakıyordu. Haklıydı. Bir şey demesine izin vermeden yineledim.
“Menünde ne var, Deniz Akif?” dedim, bu sefer düzelterek tekrarlamıştım. Dudakları hızla iki yana kıvrıldı.
“Sen ne istersen, Okyanus?” dedi, sorarcasına.
Hareketlendiğinde üzerindeki kapüşonlu ve fermuarlı hırkanın yüzünden sıcaklamış gibi olduğu fark ettim. Kıpırdanarak hırkasının fermuarını açtı ve çıkarttı.
“Nasıl yani?” diyerek sordum.
“Ne istersin?” diyerek tekrar sordu.
Üzerinde beyaz vücudunu tamamen saran kısa kollu bir tişört vardı. Bedenini sardığı gibi karın kaslarını da ortaya çıkartıyordu ve tişörtün kısa kollu kısmı da kaslı kollarını iyice sarıyordu.
İçimden cevapladım.
Seni.
“Bir şey mi dedin?” dedi, çatık kaşlarıyla.
Ben onu dışımdan mı söylemiştim? Yok. Hayır. Hayır, canım!
“Yok.” dedim, kendime gelerek. Başımı iki yana sallarken sorusunu tekrar yinelemesiyle konuştum.
“Sen bilirsin.” dedim, yumuşak bir sesle.
“Tamam, o zaman bana bırak.” dedi, sırıtarak. Aklında neler vardı acaba?
.
Hasta Çorbası
Tavuk Suyuna Tavuklu ve Yıldız Şehriyeli Yayla Çorbası
Malzemeler:
1 adet tavuk göğsü
4 yemek kaşığı yıldız şehriye
1 yumurta sarısı
1 buçuk yemek kaşığı un
1 kase yoğurt
Damak tadına göre tuz
1 tutam karabiber
Çorbanın katı veya sıvı olması isteğinize bağlı su (en az 6 bardak) (Bu miktarın yarısı tavuk suyu olmalı)
1 yemek kaşığı tereyağı
Miktarı isteğe bağlı kuru nane (en az bir tatlı kaşığı – en çok bir yemek kaşığı)
Yapılış:
Bir miktar suyun içinde 20 veya 30 dakika haşladığınız tavuk göğsünü bir tabağa alın. Tavuk göğsünü çorba için kenara ayırdıktan sonra bir süre tavuğun soğumasını bekleyin ve soğuduktan sonra didikleyin.
Yıldız şehriyeleri tereyağında kızartmadan birkaç saniye çevirdikten sonra didiklenmiş tavukları ekleyin. Yıldız şehriyeleri didiklenmiş tavuk göğsü ile birleştirdikten sonra tencereye çorbanın tüm suyunu ekleyin. (En az 6 bardak su kullanmalısınız.) (En az yarısının haşladığınız tavuğun suyundan oluşmasına dikkat edin.)
Terbiyesi için; 1 kase yoğurdun içine 1 yumurta sarısı ve 1 buçuk yemek kaşığı unu ekleyin. Yoğurtlu karışımı iyice karıştırdıktan sonra kaynayan çorbanın suyundan 1 kepçe alarak ekleyin. İyice karıştırın ve bu işleme yoğurt ısınana kadar devam edin.
Ilınan terbiyeyi tencereye ince ince dökerken bir yandan da çorbayı karıştırın. Çorba kaynayana kadar karıştırmayı bırakmayın.
Çorba kaynadıktan sonra kısık ateşte 5-10 dakika arası daha pişirin.
Damak tadınıza göre çorbanın tuzunu ekleyin. 1 tutam da karabiber ekledikten sonra küçük bir sos tavasında tereyağını eritmeye başlayın.
Eriyen tereyağın altını kapatarak nane ekleyip birkaç saniye çevirin. Naneyi yakmamaya dikkat edin, naneyi eklerken ocağın altı kapalı olsun.
Sonrasında tereyağı ve nane karışımını yavaşça çorbayı karıştıra karıştıra ekleyin.
Ve Hasta Çorbanız hazır.
.
“Uyuyor musun” diyerek soran sesle gözlerimi açtım. En son uykulu bir şekilde gözlerimi kırpıştırıyordum, bana ne olmuştu.
Sekiz kişilik masaya kafamı koyarak kollarımı uzatmış iyice yayılmıştım. Rezillik!
Gözlerimi açtığımda arkası dönük bir şekilde ocağın başındaki durduğunu gördüm. Kendi mutfağımda bana yemek yapan Deniz Akif görmek... Sanırım bayılacağım. Gittikçe daha da çok heyecanlanıyordum. Belli etmemek zordu. Tabi, uyuyarak belli etmemek zordu, değil mi Okyanus? Ama çok güzel anlatıyordu, hafif dalmıştım.
Uykum gelmişti. Gerçek manada. Ve tüm bu olanları kaçırdığım için içimden de kendime güzelce sövmüştüm.
Alt üstü bir tarif sormuştum ve her hamlesinde bana anlatıyordu. Sözleri de bana ninni gibi geldiği için uykum gelmişti. Kötü bir şey yoktu. Tüm romantikliği yok etmiştim! Kötüydü!
“Isınan tereyağına da naneyi atacağım. İkisini birlikte kavurursam midemizi yakar.” diyerek devam ettiğinde sessiz olmaya çalışarak kocaman esnedim.
O da bana dönecek vakti o anda bulmuştu ki hayvan gibi açtığım ağzımı güzelce esnememi tamamlayamadan utanarak kapatmak zorunda kalmıştım. Küçük bir kahkaha savurarak konuştu.
“Uykunu mu getirdim?” diyerek sordu, kahkahasının ardından. Bu görüntüm zihninden acilen silinmeliydi.
“Yok, ne uykusu.” dedim, esnememi tutarak. Ne alaka yani ne uykusu? Dimi, Okyanus?
“İnsanların, güvendiği insanların yanında uykusu gelirmiş, biliyor musun?” dedi, önüne dönerek. Sözlerinin verdiği gülümsemeyle birlikte konuştum.
“Biliyorum.” dedim, sıcak bir gülümsemeyle. Önüne döndüğü için beni göremese de ben gülümsedim.
Sıcak tereyağı ve naneyi de tencerenin içindeki çorbayla buluşturduğunda çorbayı hızla karıştırdı.
Yemek yapan bir Deniz Akif! Evet, Okyanus! Anladık! Bana yemek yapan bir Deniz Aki- Yeter! tamam, anladık!
Kafamdaki çıldırmakla karışık düşünceleri bir kenara atarken sorusuyla birlikte kendime geldim.
“Kaseler nerede?” diyerek sordu.
“Pek hatırlamıyorum ama üst çekmecelerden birinde olmalı.” dedim, düşünceli şekilde. Zaten üst çekmecelerde olmalı da hangisinde Okyanus?
En son ne zaman bu mutfakta çorba yaptığını hatırlamıyorsun, değil mi? Hadi, doğruyu söyle!
Evet, hatırlamıyorum.
Zaten ocağımda pek bir şey tütmezdi. Gittiğimiz görevler hariç çoğu zamanımı da Askeriyede geçirirdim. Akşam saatleri hoşuma gidiyordu. Deniz de genellikle benim gibiydi, Askeriyede ikimiz de evimizdeymiş gibi takılırdık. Burası bile bana yabancıyken Askeriye yabancılık çekmediğim tek yerdi.
Askeriyede de bazen öğün atlasam da bedenimi korumak için yediklerime dikkat ediyordum. Bazen canım istemese de aç olmasam da öğün saatimi geçirmemek için zorla ağzıma tıkardım bir şeyler. Beslenmemi düzensizleştirirsem mesleğimden de uzaklaşırdım çünkü vücudum bu konuda oldukça önemliydi. Çıktığımız görevlerde alamadığım vitaminler yüzünden güçsüz düşmek istemezdim.
Eve de çok nadir gelirdim. Geldiğimde ya dışarıdan basit bir şeyler almış olurdum ya da sarma sarardım. Sararken kafamdaki her şeyi düşünüp attığım yerken de bayıldığım bir şeydi.
Evet, çorba pişmezdi ama kafamda kura kura sardığım bir tencere sarma pişerdi. Bir oturuşta tencerenin tamamını bitirebilecek kadar severdim ama o kadar yersem çatlayabilirdim, iradem sağlamdı. Bazen de tek değildim.
Üst kattakiler sarmanın kokusunu nasıl alıyor, bilmiyordum ama Merih’i, tencereyi ocağa koyduğum an kapımda buluyordum. Rahatsız oluyor gibi davranış göstersem de aksine yalnız kalmadığım için gelmeleri hoşuma gidiyordu.
Üst katımda Merih, Şahin ve Güney ev arkadaşı olarak kalırlarken onların karşı dairesinde de Ozan tek kalıyordu. Bora, lojmanda kalmıyordu. İlk başta Ozan’da onlarla kalıyordu ama sadece bir ay dayanabilmişti. Gerçekten gürültülü ve insanın istemeyeceği tür komşulardı. Buna da şükürdü.
O sırada kaseleri bulmuş hatta ikimize de birer kase çorba koymuş olan Deniz’in tam yanımdaki yüksek sandalyeye oturduğunu gördüm. Dumanı tüten çorba, gerçekten de iştah açıcı gözüküyordu.
“Dip dibe oturmaktan rahatsız olursan karşıya oturabilirsin.” dedim. Ben rahatsız olmazdım ama onun yüzünü görmek istiyordum. Sandalyemde hafifçe çapraz bir şekilde ona doğru döndüm.
Elindeki kaselerinden birini önüme bırakmış diğerini de kendi önüne bırakmıştı, kaşık kaselerin içindeydi.
“Masa epey büyük. Öyle geçersem sana uzak olurum.” dedi, bana doğru başını kaldırarak.
Biz çok uzağız zaten, Deniz Akif.
Öyle uzağız ki! Şimdi buna ağlamak istiyorum. Ağlamazdım zaten, ben genelde boğazımın düğümlenmesini ve onu yutarak sildirmeyi severdim. Rafine zevklerden ya! Sorun yoktu. Sertçe yutkundum.
Yeşilleri ile bu kadar yakın olmak içimdeki oksijen istediğini arttırıyordu.
Ağaçlar fotosentez yapar diye mi, Okyanus’um?
Yok ama artık ya! İçimde düşünce yoluyla benimle konuşan kim varsa çıksın artık! Bu mide bulandıran soğuk esprilere katlanamıyorum! Yoksa onu boğacağım yani yeter!
“Tamam, uzak olma.” diyerek fısıldadım. Sessizce dediklerimi duydu mu, bilmem ama bakışlarını çekmeden konuştu.
“Tavuk suyuyla yapınca daha lezzetli oluyor. Soğumasın.” diyerek önündeki kaseyi gösterdi.
Bu kez ondan gülümsememi esirgemedim. Sakin bir yüz ifadesi ile bana baktığını fark ettim, çorbanın tadına bakmamı istiyordu. Benim için uğraştığı şeye karşı yorumumu bekliyordu. Anı durdurup saklamak istiyordum.
Rüya gibi sahte geliyordu. Onu gördüğüm çok rüya olmuştu ama hiçbiri bu kadar samimi bir gerçeklikte olmamıştı.
Tek gerçeklik, yakınlığından dolayı çarpan kalbimdi. Derin bir nefes alarak kokusunu ciğerlerime çektim. Bir parfüm değildi, duş jelinin kokusu olmalıydı.
Kasenin içindeki kaşığı alarak çorbayı hafifçe karıştırdım, kaşığımı doldurdum ve üfleyerek ağzıma götürdüm. Acıyı ve ağrıyı hissetmemek, yandığını da anlamamaktı benim için. Ağzım yansa tat alma duyum gittiğinde fark edebiliyordum.
Gerçi ne zaman yandığımı fark etmiştim ki, Kül oluncaya dek anlamamıştım. Bu da onun gibiydi.
“Yandığımı hissetmiyorum biliyorsun.” dedim, ağzımdaki çorbayı yutarak.
Onun elinden bir şey yemek... Bir ilk değildi ama en güzeli de bu andı.
“Bu... Çok lezzetli olmuş, ellerine sağlık.” dedim, gülümseyerek. Elinden zehir olsa yeriz biz şekerim!
Bakışları değişti, yüzünde ufak bir gülümseme oluştu. Gülümsemesiyle birlikte yanak kaslarının hareketini bile ezberlemek istercesine inceledim, oldukça yakından bana yolladığı bu samimi gülüş kalbimde bir şeyler yapıyordu.
“Afiyet olsun o zaman.” diyerek hızla önüne döndü. Önündeki çorbayı kaşıklamaya başladığında bende önüme döndüm ve bana yaptığı çorbadan içmeye başladım.
Kız Okyanus, bu adam bize mi aşık?
Bunu anlamamak için senin gibi salak olmak gerekiyor!
Tavuk tanelerinin iri iri olması hoştu, çiğnerken ağızda sıcak çorba ile güzel bir uyum yakalıyorlardı. Şehriyeler ise fazlasıyla yumuşamış tavukla güzel gidiyordu. Nanenin en yakıştığı şeylerden biri olabilirdi.
Yayla çorbasını çok severdim ama ondan önce domates çorbasını severdim. Epey bir zaman önce içmiştim. Peynir ile güzel oluyordu. Pars abim yapardı ve o çorbadan içince doktora gerek kalmadan iyileşeceğimi söylerdi. Güzeller güzeli kardeşimi iyileştirsin diye yaptım, hasta çorbası derdi. Yüreğimin burkulduğu bir daha hissettim.
Onu ne zaman ansam içimde bir şey kopardı ama şimdi sırası değildi. Aile kavramını bana öğrettiğine inandığım birkaç kişiden biriydi, en sonunda beni o dersten dolayı sınıfta bırakmıştı. Aras gitmişti, o da gitmişti. Hiç gelmemişlerdi.
Boğazımın düğümlendiğini hissettiğimde yutkundum ve bir kaşık daha çorba yudumladım. İyice çiğnedim, hissettim. Kendimi hızla toparladım.
“Senin için özel bir tarif mi? Çok detaylı anlattın.” dedim, didiklenmiş tavuk parçasını çiğneyip yuttuktan sonra.
“Tavuk suyuna tavuklu ve şehriyeli yayla çorbası, bir nevi...” dedi ve duraksadı.
“Hasta Çorbası!” diyerek ekledi. Sıcak gülüşüyle aynı anda göz göze geldiğimizde yutkunarak önüme döndüm.
“Anladım. Hasta Çorbası!” diyerek kendi kendime gülümseyerek çorbamdan bir yudum daha aldım. Kase oldukça küçüktü, ikinci tabağı da içeceğim kesinleşmişti. Sıcak sıvı boğazımdan geçerken yerimde kıpraştım.
“Konuşacak bir şeyimiz yok mu, Yüzbaşım?” dedim, tatlı bir ses tonuyla. Kullandığım rütbe, yumuşak sesimle birlikteyken pek de ast üst ilişkisi gibi durmuyordu. O da bunu biliyordu.
“Her an birlikteyiz. Birbirimizin bilmediği neyi var ki, Üsteğmenim?” dedi, sorarcasına. Sırıtan bakışlarına karşılık gözüme bir şey çarptı. Dudağının sağ kenarında çorba kalmıştı.
Elimi kaldırarak işaret parmağımı dudağımın kenarına getirdim. İki kere vurarak anlamasını bekledim ama sorgu dolu ifadelerle bana bakmaya devam etti.
Tabi anlamaz, Okyanus! Sen adama dudağının kenarını işaret ederek susarsan, bu çok farklı bir manaya çıkar. Beni öp, der gibi! O ne be kızım?
“Çorba dudağının kenarına bulaşmış.” dedim, yutkunarak. İşaret parmağımı tekrardan dudağımın sağ tarafına iki kere vurduğumda elini tam ters yöne götürerek dudağının kenarını sildi.
“Hayır.” diyerek atladım.
Elimi yüzüne götürerek hafifçe ona doğru eğildim ve hiç düşünmeden dudağının kenarının hafif altında kalan çorba kalıntısını baş parmağımla sildim.
Bu davranışımla aramızda değişik bir bakışma yaşanmıştı. Önüme gelen saçımı elini kaldırarak kulağımın arkasına aldığında sertçe yutkundum.
O ana kadar içine düşmemize sebep olduğum bu yakınlığı fark etmemiştim ancak yüz yüze gelince derin bir nefes aldım ve geri çekildim. Ona yaklaşmak için hafifçe kalktığım sandalyeye geri oturdum.
“Ben... Kusura bakma.” diyerek aptalca geveledim.
Hem profesyoneldik hem de değildik. Rütbeleri atsak da aramızdaki mesafeyi atmamıza engel oluyordum.
“Teşekkür ederim. Sorun yok.” diyerek fısıldadı.
Şu nezaket kalıplarını bir kenara mı bıraksaydık! Yoksa her sarf ettiğimiz cümleler onlarla doluyordu. Tek kurtuluş gibi geliyorlardı.
Önüme dönerek tatlı ve hafif bir utançla kafamı eğdim. Hem sıcak çorbadan hem de utandığımdan dolayı yanaklarımda bir sıcaklık toplanmıştı. Yanakları hemencecik kızaran biri değildim ancak şu anda yanaklarıma nüfus eden sıcaklık yüzünden çorba kasesine yüzümü sokacak kadar saklamıştım kendimi.
Çorbamı hızlı hızlı kaşıklarken ona dönmüyordum. Fark etmeden cüretkar tavırlar sergiliyordum, kendime hakim olmalıydım.
“Sürekli gözlerini kaçırmanın özel bir sebebi var mı?” dedi, aramızda oluşan kısa sessizliği hemencecik bozarak.
“Nasıl?” diyerek anlamaz bir şekilde sordum. Onun yanında ekstra alık oluyordum, bu hoşuma gitmiyordu.
“Diyorum ki, gözlerini sürekli kaçırmanın bir sebebi var mı?” diyerek tekrarladı.
“Yok. Dalgınlıktandır.” dedim, başımı önüme çevirerek. Bak, yine yapıyordum. Kaçmak için çorbamdan küçük bir kaşık aldım, neredeyse bitmek üzereydi. Bitmesin diye özenle kaşığımı küçük dolduruyordum.
“Lensli gözlerin üzerimde daha çok gezinirdi.” diyerek mırıldandı. Sözleri ağzımdaki çorbayı püskürtmeme neden olacak kadar açıktı, ancak yutkundum ve ona döndüm.
“Lenslerle hayata bakmak daha güzel.” dedim, düşünmeden. Evet, bu şahsi fikrimdi. Mavilerimle aynada bakışmayı sevmiyordum, onun da bakması... Ne bileyim.
“Mavi gözlerini sevmiyor musun?” dedi, bana dönerek. Zaten onda olan bakışlarımı çekmedim ve gözlerimizi sabitledim. Yutkunarak konuştum.
“Sayılır.” diyerek önüme döndüm. Kasenin dibini sıyırırken ondan bir ses duymadığımda konunun kapandığını düşündüm ancak yanılmıştım. Aksini düşündüğü hiçbir konuyu açık uçlu bırakmayı sevmezdi.
Duraksadığımda çenemde bir el hissettim. Sivri çenemi kavrayarak yumuşak bir şekilde kendine çevirdiğinde bakışlarımı kaçırmaya devam ediyordum.
“Bana bak.” dedi, çenemdeki yumuşak baskısıyla. Sesinde emir kırıntısı dahi yoktu.
Kafamı kaldırarak gözlerimizin kesişmesine sebep olduğumda yeşillerinin bana derin bir şekilde baktığını fark ettim. Sıcak eli tutuşunu hafifletse de hala çenemdeki yerini koruyordu.
“Bir fantastik evrende olsaydık, o gözlerinin büyülü olduğuna inanırdım Okyanus.” dedi, ufak bir gülümsemeyle.
Sözleri harelerimi titretecek kadar içime dokundu.
“Gök mavilerinden neden nefret ettiğini bilmiyorum ama baktıkça annemi hatırladığım gözlerinden nefret etme.” dedi ve yumuşak bir şekilde çenemi bıraktı. Bakışlarıma şaşkınlık hakim olduğunda bana daha önce annesi ve babasından çok bahsetmediğini fark ettim. Suskun kaldım. Bu suskunluk bir anlıktı. Ani bir şekilde konuştum.
“Etmem.” dedim. Yalan değildi.
Kendimi çok seviyordum. Kendime değer veriyordum ama gözlerime bakmak beni geçmişime götürdüğü için kaçıyordum. Bu bir nefret değildi. Hep aynı boyda tuttuğum, sadece iki senedir kesmeye kıyamadığım, uzamasına izin verdiğim saçlarım için de konu aynıydı...
“Onlardan daha önce hiç bahsetmemiştin.” diyerek sessizce ekledim. Sözlerime karşılık kendime hayretle baktım. Anne ve babasından bahsedeceği bir samimiyetimiz olmamıştı. Aslında olmuştu ama Aras’ın ölümünden sonra herkesle arama koyduğum mesafe onu da bir dalga gibi kıyıya itmişti. Peki ya, şu an ne oluyordu?
“Annem savaş pilotuydu.” dedi. Kasesi bitmişti ve bana dönmüştü. Dudağını ısırarak anlattığı şey ona ağır geliyormuş gibi duruyordu. Nasıl ağır gelmezdi ki?
“Kulağımı tırmalayan o uçakla gökyüzüne tırmanırdı, yıllardır da gökyüzünden inmedi.” dedi, buruk bir şekilde. Sözlerine karşı zorlukla yutkundum. Ne diyeceğimi bilemiyordum ama biliyordum da.
“Şehitlik en güzel mertebedir...” dedim, buğulanan ormanlarına kapılarak.
“Gökyüzüne her baktığında aklına gelen bir annen varsa buna şükretmelisin.” dedim, yumuşak bir şekilde.
Çünkü benim yok...
Birini teselli etmesini bilmezdim. Anca bu kadar oluyordu.
“Onları pek hatırlamıyorum. Hatırlamamak daha kötü galiba.” dedi, toparlanarak.
“Öyle...” diyerek cevapladım.
Bazı şeyleri hatırlamak mı daha kötüydü? Yoksa hatırlamamak mı?
Bu tartışılırdı, ancak benim için hatırlamamaktı çünkü hatırlamamak bana verilen bir cezaydı.
Yanağımın içini ısırarak ona bakmaya devam ettiğimde bana kocaman gülümsedi. Çorbasını çoktan bitirmişti, kaseme bakarak sessizliğini sürdürdüğünde elimde kalan kaşığımı kaseye bırakarak konuştum. Konuyu kapatmak istediğini anlamıştım.
“Beni mi bekliyorsun?” dedim, dirseğimi masaya dayayarak. Masaya yasladığım dirseğime yasladım kafamı. Yatay gördüğüm çehresinden usulca bir cevap bekledim.
“Evet. İkinci kaseyi ister misin?” diyerek sordu. İçindeki o burukluk bizi hep aynı yapıyordu. İkimizde ailesiz, kimsesiz büyümüştük.
“İsterim, çok beğendim.” dedim ve dalgınlığımı ayıplayarak konuştum.
“Ben koyabilirim.” dedim, ayaklanarak.
Benimle aynı anda ayaklandığında kasemi alarak kalkmıştım bile. Loş ışık gözüme vuruyorken gözümü birkaç kez kırpıştırdım.
“Ben hallederim. Otur sen.” dedi, net bir sesle. Ev sahibi oymuş gibi hissettiriyordu. Fazla güven veren bu davranışlarını ve sözlerini evimde duymak, buraya aitmiş gibi davranması... Çok başkaydı!
Tamam dercesine kasemi ona uzattığımda oturuyordum ki tekrar ayaklandım. Büyük masanın çevresini dolaşarak ocağın tam yanındaki havlu kağıdı almak istiyordum. Masanın etrafında döndüğümde bir kaseyi doldurmuş bir şekilde yanındaki tezgaha bıraktığını gördüm.
Tezgah boyunca ilerleyerek tam arkasında durduğumda peçeteyi alabilmek için seslenecektim ki beklemedim bir şey oldu. Hayır, beklemediğimiz bir şey oldu.
Ayağa kalktığımı duymuş olmalıydı ancak arkasında olduğumu bilmiyordu. Elindeki dopdolu kaseyi tezgaha bırakmak isterken sağ dirseği sol koluma çarpmıştı.
Sol koluma çarpan dirseğiyle birlikte sonuna kadar dolu olduğu için kasenin neredeyse yarısına yakını boşaldı. İnce beyaz tişörtünü kirletecek ve bedenini yakacak şekilde onun üzerine geldi, aynı şekilde de benim sağ koluma sıçradı.
Kasenin yarısı onun üzerine dökülürken benim koluma sıçrayan sadece birkaç kaşık sıcak çorbaydı. Ona rağmen içimi garip hissettirmişti, yandığımı hissetmesem de yandığımı anlamıştım. Onun canı daha çok acımıştır...
“Deniz!” diyerek elim koluna gitti. Dişlerinin arasından küçük bir ses çıktığında canının yandığını anladım ama öyle belli etmeden duruyordu ki...
Kolunu tuttuğum anda elindeki kaseyi hızla tezgaha bıraktırdım ve kolundan sertçe çekerek tezgaha yaslanmamasını, bana dönmesini sağladım.
“Koluna geldi!” dedi. Karnı yanmasına rağmen beni mi düşünüyordu?
“Bir şeyim yok, asıl sen-“ derken sözümü bölecek bir şey yaptı. Kolumu kavrayarak elinin tersiyle sıçrayan çorbayı sildi ve sordu.
“Yanık kremin var mı?” dedi, bu tavırlarına bakan karnına sıcak bir çorbanın döküldüğünü anlamazdı. Kolumu çekerek konuştum.
“Asıl sen iyi misin?” diye panikle sordum ve ekledim.
“Yaktım seni!” dedim. Benim yüzümden olmuştu.
“Nasıl iyi olasın!” diyerek kendimi cevapladım.
“Yaktın beni!” dedi, gözlerimin içine bakarak. Yüzünde bir sırıtma oluşurken sözlerinin mecaz kısmını anladım.
Kolunu sımsıkı tuttuğumu fark edince yavaşça bıraktım. Kolunu bırakmamla birlikte konuşarak üzerindeki beyaz tişörtü tek harekette çıkarttı.
“Bir şeyim yok.” dedi. Tişörtü bütün çorba olmuştu, nasıl bir şeyi olmazdı? Yanmıştı işte!
Çıkarttığı tişörtü ile bir heykeli andıran vücudu gözler önüne serildiğinde bu sever odaklandığım mükemmel bedeni, kasları değildi de yanan teniydi. Bembeyaz tenini, hala altı açık olan sıcak çorbanın kızarttığını gördüm. Onun için endişelenmiştim, üstelik benim yüzümden olmuştu! Onun canının yanmasına sebep olmuştum!
Elimi hızla yanan yere götürdüğümde ne yapmam gerektiğini kafamda saniyeler sürmeden planladım. O ise dokunuşuma karşılık teninin acıdığını belirtircesine yüzünü hafif bir şekilde buruşturdu.
Acıya dayanıklı olmak canın acıdığında sızlanmamak anlamına gelmezdi...
Hızla musluğa eğilerek suyu açtım. Hiç düşünmeden avucumu suyun altına getirerek biraz soğuttum ve ıslak avcumu hızla karnının yanan bölgesine yapıştırdım.
“Ne yapıyorsun?” diyerek sorduğunda elimin altındaki pürüzsün cildini ve dümdüz karnındaki karın kaslarını hafiften hissediyordum. Bu şu an odaklanabileceğim bir şey değildi.
“Soğuk su, iyi gelir.” dedim, hareketimi tekrarlayarak. Tekrar elimi soğuk suyun altına getirdim ve beş on saniye tuttuktan sonra süzerek karnına yasladım. Sıcak teni ılıklaşmaya başladı. Bunu bir kez daha tekrarladıktan sonra elimi çekerek suyu kapattım.
Bakışlarımı yüzüne sabitleyerek bedenini incelememe çabalarımı sürdürürken arkasında bir alanı işaret ederek konuştum.
“Eczane dolabı koridorda. Yanık merhemi getir, süreyim.” dedim, yumuşak bir sesle. Sözlerime karşılık mavilerimle kesişen ormanlarını yumarak konuştu.
“Ben gelene kadar kolunu soğuk suya tut.” dedi. Ağzından emir verircesine çıkan sözcükler sadece beni düşünmesinden kaynaklıydı. Dudaklarım hafifçe iki yana kıvrıldı.
Bir adım gerilediğinde başıyla arkamdaki musluğu işaret etti. Tamam dercesine küçük bir baş onayı vererek suyu açtım. Arkasını dönerek koridora geçtiğinde sıcak çorbanın koluma sıçradığı kısma buz gibi suyu tuttum. Yoğun soğukluk ve hissizlik. Yanmayı hissedemeyen biri donmayı da hissedemiyordu...
Dalan gözlerimle suyu kapatmadan duraksadığımda kapı zilini işittim. Kulağımda bir şarkı gibi dönen bu ses ile akan suyu seyretmeye devam ettim.
.
Merhabaaaaaa
Bölüm sonu ve ben geldimmm
Bölüm hakkındaki düşüncelerinizi çok çok merak ediyorum 🤭 -->
Deniz ve Okyanus??? -->
Çorba hakkında ne düşünüyorsunuz?
Jsjzjxks normalde bunu sormazdım ancak ben çok seviyorum yayla çorbasını bu şekilde, tarifi de bir yerden almadım sık sık yaparım. Sizin için yazdım :)
Araştırmacı oldum, askeriye ve içtima sahnelerinde asker oldum, yaralı askere ilk müdahale yaptıkları sahnede doktor oldum, zehirli kurşunun zehir kısmını aylarca araştırırken biyolog oldum, Kül ve Dalga görevinde onlarla birlikte ajan oldum, Emir Savcının Okyanus'a hukuksal cevaplar verdiği sahnede Savcı oldum, Okyanus'un tanı koyma sahnelerinde psikolog oldum, tarif yazarak aşçı oldum ve daha sayamadığım nicesi...
Yazar olmak, her mesleği, hatta hayatın her yanından bir parçayı kelimelerle hissetmeni sağlıyormuş.
Bölüm epey uzundu. Deniz ve Okyanus okudunuz. 🤍
Gelenler kim sizce?
Seçenekler benden jxndjx
Üst katımızda oturan Tim arkadaşlarımız mı? -->
Gerçek Ailemizden birileri mi? -->
Gerçek Ailemizden ise sizce kim ve ya kimler? -->
(Ve siz yine o iki ismi yazmaya geliyorsunuz nxjxjxjd Durun durun ben seçenek olarak ekleyeceğim.)
Aras veya Pars mı? -->
Başka kimse kalmadı. ehehehe ben kimin geldiğini biliyorum 🤭 Söyleyeyim miiiii🫣
Tiktok'ta hiç keşfete düşemediğim için bu sıralar ona taktım jdjdjdjd Tekrar keşfete düşmemiz lazım 🫣🫶🏻 Yeni içerikler planlıyorum ✒️
Tiktok: lily_lily
Çıkın, çıkın gelin 🤭 Bekliyorum ✨️
Umarım bölümü beğenmişsinizdir. Oy⭐️ vermeyi unutmadınız değil mi? 🤭 Yorumlarınız ve oylarınız benim için çok değerli :))
Sizleri çok seviyorum, 43. Bölümde inşallah en kısa sürede görüşmek üzere...
Okyanus ve Deniz ile kalın... 🌊🌊🌊
Öpüldünüz 😽❣️
Bu bölüm, benim açıklamalarım hariç;
4587 Kelime...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 183.12k Okunma |
16.2k Oy |
0 Takip |
50 Bölümlü Kitap |