
Merhaba canlarımmm ✨️
Bölüm isminden size spoiler verme huyumu seviyorum jdjxjdjxjx
Baya yorgun ve hastayım yoksa bölümğ erken atacaktım ama olsun. Bu seferlik kusuruma bakmayın. On ikiyi de yeni geçti :))
Bölüme geçmeden son tahminlerinizi alayım mııı?
Sizce kapının arkasında kim var? -->
Oy✨️ vermeyi ve bool bol yorum yaparak da unutmayın, bir tanelerim. 🌸
Sizi seviyorum 😽💕
İyi okumalar 💖
.
Saniyeler birbirini kovalarken bana doğru gelen sessizliği fark ettim. Önüme düşen saçlarım görüşümü engelliyordu. Suyu kapattım ama bir anlık öylece kaldım. Kolumu çekecekken Deniz’in beni duyduğunu bilerek konuştum.
“Yaktım seni de!” dedim, kendime kızdığımı belirten bir sesle. Yutkundum ve hafif bir gülümsemeyle ekledim.
“Acıyı hissetmiyorum biliyorsun, su tuttum geçer yani önemli değil.” diyerek kısık bir tonda ekledim. Ben önemli değildim, bir şey olmamıştı. Bu düşüncelerin arasındaki sessizlikte bana neden bir cevap vermediğini merak ettim.
Biraz önce kulağıma bir melodi gibi gelen zile bir anlık önem vermesem de Deniz’in evimde, en önemlisi de evimde yarı çıplak olduğunu hatırladım. Evime de timden başka kimsenin gelemeyeceğini varsayarak şu an duyduğum kapının açılma sesi bizim kabusumuz olacaktı.
Hızla kolumu kendime çekerek arkamı döndüm. Kimse yoktu. Kaşlarım çatıldı. Kapı çalmıştı ama kimse görüş alanımda değildi, buna Deniz de dahildi.
Kolumu umursamadan ıslak bıraktım ve hızla ilerleyerek salondan çıktım. Koridora girdiğimde koridorumun ortasındaki Deniz’i ve açtığı kapıyı gördüm. Kapı açık bir şekilde neden orada duruyordu? Tim olsaydı çoktan içeriye atlamışlardı. Bana kim gelebilirdi ki başka?
Adım seslerimi duymasıyla birlikte başını kaldırdığında ilerleyerek tam yanına geldim ve kim geldiğine baktım.
Ne?
Okyanus, biz şizofren falan mıyız? Çünkü gözlerimiz kapının önünde büyük bir insan topluluğu görüyor ve bu insan topluluğu soyadı Kızıl olan insan bireylerinden mi oluşuyor?
Şaşkınlıkla dudaklarım aralandığında karşımda gördüğüm insanlarında tepkileri benim kadar şaşkınlık doluydu.
Çiçek Kızıl, Yunus Kızıl, Güneş Kızıl, Emir Kaya Kızıl ve Uras Kaya Kızıl. Evet, onlara en resmi bu şekilde hitap edebilirim. Çiçek Hanım oğullarını toplamış evime gelmiş gibi duruyordu. Şaşkınlıktan aralanan dudaklarımı birbirine bastırarak Çiçek Hanım’ın sözlerine odaklandım.
“Müsait misiniz?” diyerek yüzündeki büyük sırıtışı tutmaya çalıştığını anladım. Bakışları Deniz Akif’in çıplak vücuduna değdikten sonra bana odaklanmıştı. Aramızda bir şey olma fikri fena şekilde hoşuna gitmişe benziyordu. Gözlerimi kaçırarak bakışlarımı oğullarında gezdirdim.
Yunus Binbaşının kaşları hafifçe kalkmıştı, yüz ifadesini bilerek kontrol etmiyor gibi duruyordu çünkü şaşkındı ve bunu gizlemiyordu. Deniz Yüzbaşıyı evimde yarı çıplak bulmak bekleyeceği bir şey gibi durmuyordu.
Uras Teğmen ise içlerinde ifadelerini en yüzüne aktaran kişi olabilirdi. Şaşkınca bir Deniz’e bir de bana bakıyordu ama ben biliyordum ifadesini de net görüyordum. Zira bizi Askeriyede timin dinlenme odasında çok garip bir haldeyken basmıştı. Şu anda bizden iğrenir gibi bakması doğaldı.
Emir Savcı anlamsız bakışlar atarken ne düşündüğünü anlayamadım. Ona da pek odaklanmadım çünkü güncel olarak ona sinir olmuş durumdaydım.
Güneş... O ise aksiliğini konuşturacak şekilde kaşlarını çatmış, Deniz’e kitlenmişti. Boydan aşağı sinirle inceliyor ve bunu tekrarlıyordu? Sapık mısın acep, doktor bozuntusu? Bakma, kocama! Pardon, yani komutanıma!
“Pek müsait gibi durmuyorlar.” diyerek tepkili bir ses tonu kullandı. İğneleyici sözlerine karşılık sorarcasına konuştum.
“Anlamadım?” dedim, bakışlarımı ona kitlemiş bir şekilde. Sana ne, demek daha içtendi ama kendime engel oldum. Bana herhangi bir cevap vermediğinde Çiçek Hanım’a dönerek konuştum.
“Siz neden gelmiştiniz?” dedim, umursamaz bir şekilde. O bu tavrıma aldırmadı ve hevesle konuşacaktı ki sözünü arkalardan bir yerden kütük oğlu böldü.
Ancak o esnada Çiçek Hanım’ın kombini gözüme çarpmıştı. İçine siyah bir tişört giydiğini anladığım ceketinin rengi epey hoştu. Koyu yeşil...
Bu koyu yeşil ceket, çoğu aklardan oluşan arada az sarılar bulunan saçları ve hala derinliğini kaybetmemiş koyuya çalan okyanus mavisi gözleri ile epey uyumlu duruyordu. Gözlerimle aynı tona sahip gözleri eşsiz derece büyüleyiciydi ve bana bu kadar yakışmıyor olmalıydı çünkü mavilerimle aram pek iyi değildi.
“Rahatsızlık verdik galiba, Üsteğmenim ve Yüzbaşım?” diyen Yunus Binbaşı ile kendime geldim. Öyle ki Çiçek Hanım’ın gözlerine dalmıştım. Rütbelerimizi ima ederek sorduğu soruya karşılık dikleşerek cevap verecektim ki benden önce konuya biri dahil oldu.
“Komutan kimliğinle gelmedin buraya, oğlum!” diyerek aynı saniyede oğlunu azarlayan Çiçek Hanım benden artı puan kazanmıştı. Şu anda bu Yunuscukla uğraşmak istemiyordum.
“Müsaitseniz, girelim mi? Yaralısın diye bir şeyler hazırladım, izinliymişsin.” dedi, Çiçek Hanım. Hevesli gözüküyordu. Elindeki kapları hafifçe kaldırarak gülümsedi. Oğullarını da toplamış gelmişti anlaşılan.
Kenara çekilerek onları buyur ettim.
Kapıdan yollayacak halim yoktu ya! Çiçek Hanım, küçük bir incelik yaparak bana yaklaşmak istiyordu anlaşılan! Önümden tek tek içeri girdiklerinde salona geçtiler. Arkalarından ilerleyecektik ama Deniz’in kolundan tuttum.
“Karnına yanık merhemini sür.” dedim, elindeki merhemi işaret ederek. Bakışları derin bir şekilde üstümde durduğunda içeriden gelen seslerle birlikte tamam dercesine hafif bir şekilde başını sallayarak önüne döndü ve ilerledi. Peşinden ilerleyerek içeri geçtim.
“Otursanıza.” dedim, başımla işaret ederek. Ses tonum en hafif derecesinde falandı, yorulmuştum kendimi kasmayacaktım.
Sözlerimle koltuklara oturduklarını gördüğümde bende köşedeki tekli sallanan koltuğa geçtim. Zarif ve hafif sallanan basit bir tekli koltuktu işte.
Salon ve mutfak bir olduğu için oda epey büyüktü. Genel olarak büyük bir daireydi. Mutfağa sekiz kişilik yemek masası sığıyorsa salonuma da iki tane üç kişilik ama dört kişinin bile zorlayarak sıkışabileceği koltuklar sığardı. Üstelik üç tanede sallanan koltuk vardı. Şu an oturduğum ve iki ayrı olacak şekilde, hepsi farklı renkteydi ve anlamları büyüktü.
Çiçek Hanım ve Uras Teğmen bir koltuğa geçtiğinde abi tayfası da ortaya aksi doktorun oturmasıyla birlikte tek koltuğa sıkıştılar.
Yanımdaki sallanan koltuğa ise karnının yanan bölümüne sözümü dinleyerek yanık merhemini süren Deniz yerleşmişti. Gri fermuarlı hırkasını yanına almış ve bacaklarını üzerine koymuştu. Muazzam bir görüntüydü!
Yanık merheminin kokusu burnuma çalındığında evimdeki altı kişinin yüzünü tek tek incelemek pek de kolay değildi.
“Eliniz ayağınız tutuşmuş, çorbalar dökülmüş...” diyen aksi doktor oturduğu yerde rahatsızca kıpırdandı. Bakışlarını mutfağımdan çekip bize çevirdiğinde öne doğru eğildi ve dizlerinin üzerine dirseklerini yerleştirerek sorgu dolu bakışlar attı.
“Sabır.” dedim, sesli bir şekilde. Derin bir nefes aldım. Yorgun olmam laf yetiştiremeyeceğim anlamına gelmiyordu.
“Bence de sabır.” dedi, Deniz’e bakarak.
“Sana sabır oğlum!” dedi, Deniz. Ekledi.
“Üstüme kaynayan çorba döküldü.” diyerek açıklama yaptı. Ona dönemesem de yüzünde oluşan ifadeyi tahmin edebiliyordum.
Açıklama yapma, aşkım. Değmez, boş ver!
“Okyanus bekar bir kadın.” diyerek söze girdi, Çiçek Hanım. Öyleyim, ya evet.
Kimlikte medeni durumda bekar yazıyor da Deniz’i alıp onu değiştirebiliriz belki? Nasıl olur?
“Deniz de bekar bir adam.” diyerek ekledi, sırıta sırıta. Damat bulmuş anne gibi bakıyordu. Bir dakika öyle mi oluyor sahi? Hayır, ne!
“Aralarında bir şey olsa dahi sizi ilgilendirmez.” diyerek usulca arkasına yaslandığında pat diye atladım.
“Yok!” dedim, sertleşen ifademle. Kaskatı kesilmiştim. Yanlış anladınız, yok.
Onların düşüncelerini umursamazdım da bu sözüne atlamıştım. Aras’ın ölümü... Abimin gidişi... Geçmişim... Hepsi beni öyle etkilemişti ki, bırak hayatıma bir sevgili almayı bir arkadaş bile edinemezdim. Ne çabuk unutabilirdim, iki yıl önce Tim ile arama koyduğum mesafeleri...
Anca onu uzaktan severdim ben. Dokunmaya kıyamadığım bir tablo gibi... İnceler ve başını beklerdim. Yazıktı bana! Olmazdı bizden! Benim gibisiyle hiç olmazdı!
Yalnız kaldığımda hislerime karşı koyamıyordum işte!
Pat diye atlamama şaşkınlıkla baksalar da Çiçek Hanım beni bu durumdan kurtarmak ister gibi atıldı. Deniz’in yüzüne bakamıyordum. Okyanus, adamın sen gel nedenlerini merak et. Sonra da aramızda bir şey yok, de! Ne hoş!
“Kızım, sana bir şeyler hazırlamıştım. Şimdi bir şeyler atıştırmışsınız gibi duruyor ama bir hafta izinliymişsin. Dolaba koy, ısıtır yersin.” diyerek kucağındaki bir sürü saklama kabımdan oluşan poşetleri önündeki küçük sehpaya bıraktı.
“Neden zahmet ettiniz, Çiçek Hanım?” dedim, samimi davranmaya çalışarak. Bir anda sıcak yaklaşmayı bilmiyordum, bu yüzden muhtemelen duvar gibi gözükmemek için ufacık gülümsedim.
“Ne zahmeti, kızım!” diyerek olur mu öyle şey dercesine baktı. Ne diyeceğimi bilemediğim için aklıma gelenleri düşünmeden söyledim.
“İki gündür tanışıyoruz. Üstelik bir DNA Testi bile yaptırmadık. Kızınız değilim, benim için böyle bir zahmete girmenize gerek yok.” dedim, iyi niyetle. DNA Testi kelimesini içinde barındıran en sıcak cümlelerimden biri olabilirdi.
“İki gündür tanışmıyoruz. On sekiz yılımızı kaybetmişiz. Teste gerek yok, karşımızdasın.” dedi, benim dilimde konuşurken. Bakışları gözlerimle kesişirken mavilerimiz buluştu.
“Dünya genelinde mavi gözlülerin oranı yaklaşık yüzde sekiz ve yüzde on arasındadır. Sadece bana ait değiller. Tatlı bir tesadüf işte!” dedim. Arkama yaslanmak için kendimi zorladım.
“Tesadüf... Öyle mi, kızım?” diye sordu. Dalgın bakışlarını benden kaçırdığında onu yanıtladım.
“Evet.” dedim. Kendinden emin sesime karşı benden daha emin bir şekilde cevap verdi.
“Hayır, kızım. Mavi gözlerin, simsiyah saçların, yüz hatların, doğum tarihin, hafızanı yitirdiğin sekizinci yaşın ve daha nicesi... Bu kadar benzerlik olmaz. Bu kadarına da tesadüf diyemezsin.” dedi, yerinde dikleşerek. Söylediklerine inanıyordu, en önemlisi de kalpten inanıyordu. İnandırıcıydı da.
“Göbeğindeki doğum lekesinin de kayıp kardeşimle bire bir aynı olması tesadüf olamaz, değil mi?” diyerek araya giren aksi doktora döndü, bakışlarım.
Tamamen onun sözleri bir anda patlamama sebep oldu. Çiçek Hanım’a istesem de bağıramazdım. Yaşı ve her şeyi geçiyorum. İçimde o kadına iyi davranmak isteyen bir kız çocuğu vardı.
Kalbime gömdüğüm Ayşin...
Onun hatırına Çiçek Hanım’a nazik davranıyordum. Çok hatırı vardı bende. Çiçek Hanım’ı gördüğümde onu içimde tutmak çok zorlaşıyordu. Olsun ben dayanırdım. Tutardım bir şekil ama işte o yüzden onlara uzak olmak istiyordum ya!
“Hastanın kişisel meselelerini yaymak da bir suç değil mi, doktor bozuntusu?” dedim, hızla. Bakışları bende kalakaldığında haklı olduğumu biliyordu. Ayna gibi hızla yansıttığım şeylere şaşırmakla meşguldü.
“Yardımcı olursun artık!” diyerek savcıya döndüm ve göz kırptım. Emir Savcı bir anda ona olan sözlerim ile şaşırsa da abisine karşılık bıyık altından gülmek deyimini gerçekleştiriyordu. Garip bir şekilde bana baktığında yüzünde bir sıcaklık vardı.
“Tamam, haklısın.” dedi, Güneş. Arkasına yaslanarak derin bir nefes aldığında kafamdaki soru işaretiyle kaşlarım çatıldı, yüz ifademi toplayarak sordum.
“Bir şey soracağım? Siz bana yine bu kardeş mevzusunu mu açmaya geldiniz?” dedim, dikleşerek.
Çiçek Hanım onca şeyi bu konuyu konuşmak için gelmiş olamazdı, değil mi? Ayıp etmiş olurdu ki sanmıyordum.
“Başka mevzumuz mu var?” diyerek baştan beri koruduğu suskunluğunu bölen Emir Savcıya döndüm. Bu Çiçek Hanım için geçerli değildi, biliyordum.
“Anladık, bir aile istemiyorsun. Ancak biraz saygı mı duysan?” dedi, annesini işaret ederek. Konuşan Yunus Binbaşıydı. Ben saygılıydım.
“Peki, sizde bana ve kararlarıma mı biraz saygı duysanız?” dedim ve yumuşak olmayan bir dille ekledim.
“Anlayabiliyorum, yıllar önce kızınız kaybolmuş. Acınız büyük, geçmiş olsun. Ancak bir aile istemesem de benim de ailem yok, bunu bilerek hala belirli konuları açıyorsunuz. Sizin de bana saygınız olsun. Saygı gösterin ki, saygı göstereyim.” dedim, keskin sözlerim topluca hepsineydi. O kadar katı konuşmuştum ki, soğuk hava olsam sıvı suyu katı bir buza dönüştürebilirdim.
Ortamda buz gibi bir sessizlik oluştuğunda sessizliği bölen biri vardı.
“Biz kalkalım.” diyerek atladı, Emir Savcı. Sözlerine karşılık Çiçek Hanım’ın sesini işittim.
“Evet, fazla rahatsızlık vermeyelim. Umarım beğenirsin, kuzum.” diyerek ilk ayaklanan Çiçek Hanım oldu.
Kuzum...
Bu söz beni neden bu kadar etkilemişti? Bu kadar sözlerime rağmen hala kuzum muydu? Ne yaparsam yapayım bana kırılmayacak gibi duruyordu.
Bugün de oldukça güçlü duruyordu. Sanki üzerine geçirdiği o ceket ona hem hava katarken hem de cesaret katmıştı. O hastane odasındaki ağlayan kadın yoktu karşımda, karşımda tüm sözlerimi çelik bir duvar gibi duyan yumuşak bir yatak gibi cevaplayan bir kadın vardı. Sıcak hissettiren güçlü durmaya çalışan bir kadın. Kadından öte anne gibi.
Gülümseyerek ayaklandığımda diğerleri de çoktan ayaklanmışlardı. Deniz ise en son yanımdaki sandalyedeydi, biraz önceki yok diye bağırışımdan sonra ona bakamamıştım.
Koltuktan kalkan ve kapıya doğru ilerleyen Çiçek Hanım ve diğerleri ile en arkada kalan aksi doktora doğru konuştum.
“Senden bir şey isteyebilir miyim?” dedim, fısıldayarak. Bu fısıltımı net bir şekilde Yunus Binbaşı da duymuş olmalıydı ki ikisi aynı anda bana döndüler.
“Ne isteyeceksin?” diyerek gözleri parlayarak sordu, aksi doktor. Elaları, sarı tutamlarından daha parlak duruyordu.
“Şey...” diyerek duraksadım. Şey ne, Okyanus?
“Anne, biz geliyoruz. Siz eve geçin.” diyerek gür bir sesle konuşan Yunus Binbaşıya hayretle baktım. Ona ne oluyordu?
“Bende abimlerle gelirim.” diyerek eklendi, Uras. Sözlerinin ardından ardı ardına küçük küçük öksürdü. Sesli bir nefes alarak burnunu çekti, biraz önceden beri burnunu hafif hafif çekişi kulağıma çalınsa da pek önem vermemiştim.
Ben aksi doktordan bir şey isteyecektim, size ne oluyor acaba?
Uras’ın sözleri ile Çiçek Hanım’a ve Emir Savcıya baktım. Tamam dercesine başını sallayan Çiçek Hanım, oğlundan önce hareketlenerek salon çıkışına doğru ilerledi. Tam bana dönerek bir şey söyleyeceğini fark ettiğim de bakışları bir yere çarptı. Gözüne çarpan şey, koridorun tam önünde kaskatı kesilmesine sebep oldu.
Neye baktığını anlamak için hiç beklemeden ayaktakilerin arasından adımlayarak ona yaklaştım. Baktığı üç çekmeceli büyük şifonyerdi, koridor geniş olduğu için oraya yerleştirmiştim.
Neye takıldığını anlamak çok da zor değildi. Gözleri şifonyerin üzerine dalmıştı. Şifonyerin üzerinde oldukça fazla şey vardı. Hepsi de Aras’a aitti. Bu... Onun henüz görmesini istediğim bir şey değildi.
En önde basit beyaz bir çerçeve vardı, içinde ikimizin olduğu bir fotoğraf. Çerçevenin hemen arkasında yüzlerce anımızın sessizce dizildiği zarif dikey bir kutu duruyordu. Belki içerisinde yüzden fazla yatay fotoğraf bulunuyordu.
Dışarıdan bakıldığında fotoğrafların yalnızca üst kenarları gözükse de parmak uçlarımla aralarında gezinip birini seçtiğimde zamanın tozlu raflarından rastgele bir günü, bugüne davet etmiş oluyordum.
Bu fotoğraflar sadece Aras’ı içermiyordu, içlerinde hayatımızdan geçip gidenler de vardı ama hepsinde de Aras vardı. Herkes gitmiş, bir o kalmıştı. Şimdiyse o da gitmişti.
Sadece görsel bir kalabalık oluşturmadan yalnızca üstten bakıldığında seçilebilecek fotoğraflar yoktu. Çerçevenin tam önünde o bombada avucumun içinde yamulan kanlı künyesi vardı. Kamuflajımın göğüs cebinde taşısam da eve gelince buraya bırakırdım, zaten bir hafta izinliydim.
Balık kavanozu gibi yuvarlak cam bir fanus vardı. İçi flash bellekler ile doluydu. Bu Alkan’ın başının altından çıkmıştı. Bana küçük bir hediyeydi.
Bazıları 16 GB, bazıları ise 32 GB’lık flash bellekler bulunuyordu. Sayıları da oldukça fazlaydı. Yirmiden fazla belki de otuz küsür vardı.
Ben, Alkan ve Aras, birlikte çok video çekerdik. Bu durum bizim için fotoğraf çekmek ile aynı şey gibiydi. İlk başta bu hoşuma gitmese de sonrasında hafızamı kayıt altında tutabilmek hoşuma gitmişti. Bu durumda geçmişte hafızamı kaybetmiş olmam da etkiliydi. Aras’ı da benim gibi alıştırmıştı.
Bu fanus ise onun bana küçük bir hediyesiydi. Bir koca gece uğraşıp çektiğimiz videoların küçük bir kısmını bunlara dağıtarak her birinde bir tane olduğunu ve sürpriz olarak seçip bakabileceğimi söylemişti. Yüzümde küçük bir gülümseme oluştu, buruk bir gülümseme...
Artık o da yoktu. Ona da yer yoktu...
Çerçevenin arkasında ise Aras’ın kişisel birkaç eşyası vardı ve de bana verdiği küçük birkaç hediyeler...
Duvarda ise kameralar asılıydı. Siyah olan dijital kamera benimdi, mavi olan ise onundu. Bu siyah kamerayı pek kullanmamıştım ama o mavi kameranın canını çıkartmıştı. Elimden düşürmediğim pembe kameram kayıptı, onu da buraya asmayı çok istemiştim ama bulamamıştım. Filmli kahverengi bir analog kamera da şifonyerin üzerindeydi ve ona aitti. Bu kameralar neredeyse Harp Okulu’ndan da öncesine aitti...
Bu kameralarla anı bırakmak istemiştik. Ondan geriye kalan her şeyde anı olmuştu...
Buruk bakışlarım çerçeveyi buldu, kamuflajlı olduğumuz bir fotoğraf vardı. Başımızda bordo berelerimiz... Sırtına çıkmıştım ve ikimizde gülümseyerek kameraya karşı poz vermiştik. O resmi Alkan çekmişti...
Resmin köşesine kuru bir papatya sıkıştırmıştım. Papatyaları çok severdi...
Kameraların asılı olduğu duvarın dibinde, fanusun yanında en köşede ise küçük bir saksı taze papatya vardı. Onun yanına gittiğimde götürdüğüm saksı papatyanın aynısından...
Çiçek Hanım da benim kadar detaylı bir şekilde şifonyerin üzerini inceliyordu. Dolmaya yaklaşan gözlerimi oradan çevirerek Çiçek Hanım’a döndüm.
Göz bebeklerinin titrediğini gördüm. Dudakları aralandı ve içine zoraki bir nefes çekti. Sağ eli yavaşça kalktı ve çerçeveye doğru yöneldi. Alt dudağını ısırarak elini çekti, kıpkırmızı olmuş yüzünü saklamak istiyor gibi görünüyordu. Gözleri dolmuştu ancak ağlamaya direndiğini gördüm. Sanki içinden burada olmaz diyordu.
Arkamızdan hiçbir ses gelmiyordu. Kaskatı kesilen bedenimi çevirip onlara bakmak istesem de yapamadım. Hareket edemedim.
Tekrar bir güç alarak elini kaldırdığında yavaşça çerçeveye uzandı ama tam çerçeveyi kavradığında elimi kaldırarak yumuşak bir şekilde kolunu tuttum.
“Simetrisi bozulmasın.” dedim, kısık bir sesle. Boğazım yanıyordu.
Tahmin ettiğim şey, öylesine bir anda yüzüme vurmuştu. Soyadları sadece bir benzerlik değildi. Biliyordum zaten. Onun öğrenmesi yüzüme vuran bir andı.
Sözlerimle dolu gözlerinden bir yaş aktı. O an bende anladım. Sözlerim Aras’ı ne kadar iyi tanıdığımı açık ediyordu, o da bunun farkına vardı ve zorlukla ciğerlerine biraz havanın dolmasına izin verdi.
Yamuk gördüğü her şey kafasına takılmasa da odasının düzeni hep simetrik olurdu. Bunu fark edeceğim şekilde yapmazdı. Bu sadece kendi konfor alanı için geçerliydi, odası için.
“Onu...” diyerek söze başladı. Benim boğazıma oturan yumru onun da boğazına oturmuştu anlaşılan.
“Onu tanıyor musun?” diyerek sordu. Gözlerini sıkıca yummasıyla birlikte gözlerindeki yaşlar yanaklarına aktı. Gözünü açarak bulanıklığı gidermek için birkaç kez kırpıştırdı.
O soru bile ağır gelmiş olmalı ki şifonyere hafifçe tutundu. Cevabımın onu düşürecek kadar sert geleceğini biliyordu. Cevabımı beklemeden, belki de duymak istemeden tekrar sordu.
Anladığım kadarıyla Aras, bana ailesinden bahsetmediği gibi ailesine de benden bahsetmemişti. Ya beni kardeşi olarak görmüyordu ya da onları... Başka bir sebep olamazdı. Belki de düşündüğümden daha farklı bir şeyden dolayıydı. Biliyor muydu? Asla ihtimal vermedim!
“Aras’ın, kardeşin olduğunu biliyor muydun?” diyerek sordu. Sesi öncekine göre daha yüksek çıkarken bu sorusunu beklemiyordum. Hayal kırıklığı gözlerinden okunuyordu. Paramparça camların sözlerinden bana battığını hissettim.
Bu kadar akıllı olduğunu ve dolu gözleriyle böyle bir ihtimalin aklına gelebileceğini tahmin etmiyordum. Sorusu karşısında dumura uğradığımda sustum. Sessizlik en büyük cevaptı zaten. Her zaman öyle olmuştu.
Birinin suskunluğunda o korktuğun cevabı aldığında yanmaya takatin kalmazdı. Kül olurdun. Korlarını görmeyecek kadar Kül’e döndüğünü sanırdın. Sanmanı sağlayan bir suskunluktu ya, öyleyse çok ağır gelirdi zaten.
Aras’ın Kül’e çevirdikleri...
“Bizim kızımız olduğunu...” diyerek tekrarladı. Gözlerinden durmaksızın akan yaşları umursamıyor ve ağzımdan tek bir cevap çıkması için yalvarırcasına bakıyordu. Ona bir cevap veremezdim. Sözlerimin onu daha fazla üzmesini istemiyordum.
“Ben...” diyerek açıklama ihtiyacı duyduğumda onu kıracağına bilsem de dayanamayarak son sözlerine cevap verdim.
“Sizin kızınız değilim.” dedim, fısıldarcasına.
Ateşe körükle gidiyordum.
“Biliyordun, değil mi?” dedi, sözlerimin onu yaraladığını saklamadan. Aynaya bakar gibi olduğum mavilerinden usulca bir yaş aktığında gözünden akan yaşı yanağından inerken takip ettim.
“O yüzden baştan beri DNA Testini yaptırmadın?” dedi, ağlamaklı sesiyle. Hesap sormak istiyor ama yapamıyordu çünkü hesap soracağı kişi ben değildim. Hiçbir zaman olmayacaktım.
Koruyamadıkları kızı onu istemiyordu. Onları istemiyordu. Kızamazdı.
“Aras benim Harp Okulu’nda devrem, kardeşimdi. Başka bir şey yok.” dedim, dayanamayarak.
Yalan, bazen en büyük ortağın olurdu.
“Baban gibi yalan söylemeyi de beceremiyorsun.” diyerek bir adım geriledi. Ne yapacağını anlamadığımda eli arkasındaki kapı koluna gitti.
O kadar inanıyordu ki kızı olduğuma... Annelik iç güdüsü böyle bir şey miydi acaba?
Kapıyı açarak sarsılan dengesi ile evimden gittiğinde odaklandığım tek şey gözünden akan yaşlardı.
Bir zamanlar bana söylenen ağlamanın acizlik olduğuydu. Hele ki birinin karşısında ağlarsan güçsüzsün, derdi. Öyle bilmiştim.
Gözümden akan yaşları hep tutmuştum. Her seferinde gözlerim dolmuş, boğazıma garip bir acı saplanmıştı ama o yaşın güçsüzlük olduğuna inanarak akmasına izin vermemiştim.
Yanılmışım.
Çiçek Hanım’ın gözlerinde akan yaşlar kalbimde bir yerleri sızlatırken sadece acı çekiyordum. Onun güçsüz olduğunu düşünmüyordum. Aksine şehit oğlunun fotoğrafına bakarken gözlerinden akan yaşlarla içi yandığında ne kadar güçlü olduğunu görmüştüm. Dayanılacak acı değildi.
Aklımda sadece bana sarf ettiği sözler varken gözlerinden akan yaşların sadece üzüntüyü belirttiğini öğrenmiştim. Güçsüzlük ya da acizlik olmadığını ondan öğreniyordum.
Ağlamak, en büyük özgürlükmüş de haberim yokmuş.
Yıllardır özgür olmadığımı, kendimi geçmişim ile bugün arasına hapsettiğimi o an anladım.
Boynuma doladığım urgan, kafama dayadığım silah, bileklerime taktığım kelepçeler...
İşte hepsi o an görünür oldu.
Ben Okyanus, yanılmıştım.
Hayır, yak o sözleri söyleyen dilini!
Ben Okyanus, beni yanıltmışlar.
Kandırılmalara doyamamışım!
.
Tekrardan ben ve bir bölümün daha sonu...
Fena betimlemeli bitirdik bölümü!!!
Okyanus'un annesinden öğrendiği ilk şey, ağlamanın güçsüzlük olmadığı oldu... 🥲
Bölümü nasıl buldunuz? --->
Bir şeyler oluyor, ne dersiniz? 🤭
Aşk yazdık! Deniz'im! Askeri yazdık! 10 bölümlük görev sahnelerimiz ve baştaki Askeriye sahnelerimiz! Timi daha çok yazmak istiyorum, bekleyin!
Şimdi sıra kimde?
Tabii ki! Gerçek Ailemizde!
Eksik ya da değil, fena sahneler planlıyorum haberiniz olsun.
Bu bölüm drama doyduk, kafi jdjdjdd
Çiçek Hanım'ın tepkileri, sizce? -->
Bence baya yeterliydi. Kızamıyor ama tepkili. Okyanus'a tek laf etmeye hakkı yok. Ettiği laflarda kendine saplanıyordu. Baban gibi yalan söylüyorsun, sözü bile Mehmet Bey'e vurgulandı.
Mehmet Bey ve Çiçek Hanım aradındakikeri Okyanus gözüyle görüyorsunuz ve kesinlikle bilmiyorsunuz. Onlara da özel bölüm gelecek, elbet ;)
Aras olmadan bile ortalığı nasıl ayağa kaldırıyor bir izleyin 🥲
Diğer bölüm youmlarını da en kısa sürede okuyacağım. Öyle yorgunum ki bölümü atıp kaçıyorum, sizi de çok çok seviyorum.
Kendinize iyi bakın, haftaya görüşelim.
Okyanus'la🌊 kalmayı unutmayın. Sakın da gerçek ailemizle kalmayın jxjxjxjxjx
Bu bölüm:
3000 Kelime...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 183.12k Okunma |
16.2k Oy |
0 Takip |
50 Bölümlü Kitap |