
Merhaba bir tanelerim 🌸🤍
Fena güzel bir bölüm oldu 🤭🤭🫠🫠
O yüzden kısa kesip sizi bölümle baş başa bırakacağım, oy⭐️ vermeyi ve bol bol yorum yaparak okumayı unutmayınız:))
İyi okumalar, sizi seviyorum 💖
.
“Aras’la tanışıyorlar mıymış?” diyerek gelen fısıltı ile donakaldığımı fark ettim. Bu ses Uras’a aitti.
Kapıyı sertçe çekerek çıkan Çiçek Hanım’ın arkasında kalakalmıştım. Diğerlerine arkam dönüktü. Yanımdan bir hışımla geçen adamı gördüğümde o an bile gözümü kırpmak aklıma gelmedi. Hızla kapıyı açıp annesinin peşinden giden Yunus Binbaşının rüzgarını yüzümde hissettim.
O gün yangın merdiveninde söylediklerine dair keskin bir pişmanlık yaşadığı bugün gözlerinden okunuyordu. Ön yargı. Belki de değil. Güvendiklerinin seni yanıltmasıyla duvar örmeler... Bu daha doğru bir ifade miydi?
Tek pişmanlığı bu değildi. Artık tek pişmanlığı bu değildi.
Uzun bir süredir kendimi öyle güzel kapatmıştım ki şu anda bu açıklık bana bir şeyler hissettiremiyordu. Hislerim yoktu çünkü duygularımı boyumun yetmeyeceği bir dolabın üstündeki kutuya koymuştum. Ulaşamıyordum.
Sadece göğsümde delicesine atan kalbimin bana hissettirdiği çarpıntı vardı. Bu çarpıntı, içimdeki kötü histen doğmuştu. Duygu yoktu.
Acı hissetmeyen bedenim gibi duyguları hissetmeyen bir kalbe sahip olmuştum. İstediğim bu değil miydi? Neden hissetmediğim duygular bana kötü hissettiriyordu.
Acı hissetmeyen bir beden ağır yaralar alırken, duygusuz kalbimse tüm bu olanlara karşı sadece çarparak tepki verebiliyordu. Robottan farksızdım ve bu ilk defa bir mükafat olarak gelmiyordu.
“Okyanus.” diyen sesi duyduğumda kendime gelmeye çalıştım. Aynı anda omzumda küçük bir temas hissettiğimde irkildim.
“Okyanus, beni duyuyor musun?” diyerek aynı ses tekrarladığında evet anlamında zoraki kısık bir şekilde mırıldandım.
“İyi misin?” diyerek tekrar sordu. Bu Deniz’di.
“Hıhı...” diyerek mırıldandım. İyiyim demek istiyordum.
Tek bir sözcüğe halim yoktu. Ona karşı bile...
“Bir elini yüzünü yıkayıp gelsene.” dedi, beklemeden. Sorgulamadım, yavaşça adımladım. Koridoru pıtı pıtı geçerek lavaboya ulaştım. Yürüyen bir nesneden farksızdım. Cansız mı demeliyim? Kafamda dönüp dolaşan düşünceleri sonlandırmak istedim. Bazen bu pek mümkün olamıyordu.
Işığı yakmadım. Karanlığa alışıktım.
İçeri girdiğim gibi sendelemeden lavabonun kenarına avuçlarımı dayadım. Derin bir nefes alarak bu donma tepkimden kurtulmak istedim ama olmadı. Öyle ki, hissizliğim abartı bir şekilde, gözlerimse kupkuruydu. Gözlerimde dolmuyordu.
Nasıl bir durumun içinde olduğumu anlayamıyordum.
Çiçek Hanım’ın tepkileri bana kendimi nasıl suçlu hissettirmeyi başarmıştı? Anlam veremiyordum. Bilsem de... Bilerek Aras’la bu yüzden tanışsam ve onları hiç aramasam da bana kızamazdı. Hakkı yoktu.
Kızmıyordu zaten, Okyanus! Kadının içi yandı, görmedin mi? Göremem ki, ben bir tek kendimi görürüm. Unuttun mu? Bizim kimsemiz yok. Empati kurma hakkımız yok. Bencil olmak zorundayız!
Empati kurarsak yıllardır inşa ettiğimiz o kalede sonsuza kadar tek yaşayamayız. Birileri o duvarları aşındırmayı ancak senin düşüncelerinle başarır.
Çiçek Hanım, bana suçlu hissettirdi ama beni suçlamadı.
Şehit verdiği oğluna kardeşim demen onu duygulandırdı. Senin onları bulma ihtimalin onu kahretti. Yıllarca kızını bulamayan kadın, ben kızımı bulamazken kızım beni mi bulmuş, diye düşündü. Yediremedi. Konduramadı.
Aras öldükten sonra, iki yıl önce ailemi bulduğumda Aras’ın kardeşim olduğunu öğrenmiştim. Nasıl bilmeden ona kardeş dedim? Öz kardeşim olduğunu keşke ölmeden öğrenseydim! Diye düşüne düşüne kendimi yiyip bitirdim ve içim yandı ya, aynısını Çiçek Hanım da tattı. Bu kadardı.
Büyütmek bize göre değil, Okyanus. Kendine gel!
Musluğu açarak kafamı eğdim. Soğuk suyu avcumu kocaman tutarak yüzüme attım. Derin bir nefes alarak bir kez daha yüzüme su çarptım ve bir kez daha... Kendime gelene kadar...
Öyleyse sonsuzluk olurdu.
Sonrasında ıslak yüzümü kurulamadan doğruldum ve karanlığın içinde sadece koridorun loş ışığı vururken aynaya diktim gözlerimi. Mavilerimi görmeden sadece karanlık siluetimi görmek çok daha iyiydi.
“Bizlik bir şey yok, Okyanus.” diyerek kendi kendime konuştum.
Bizlik bir şey yok. Onun üzüntüsü kendisine. Daha iki gündür tanıdığım bir kadını içselleştiremeyecektim. Evet, bunu yapmayacaktım. Bana neydi, değil mi? Her zamanki gibi sadece kendimi düşünmeliydim.
Yüzümü dahi kurulamadan ani bir şekilde lavabodan çıktım. Koridorda sessizce ama hızla ilerleyerek salona geçmeyi hedeflerken içeriden bir ses duydum.
“Aras’ın konusunu açmayacaksınız!” diyerek keskin bir ses işittim. Deniz Akif’in sesiydi. Ondan başkası da bunu söyleyemezdi.
“Biraz önce ne oldu?” diyerek aksine inatçı bir sesle soran Güneş ile yerimde kaldım. Bu tepki gözlerimi devirmeme sebep oldu. Artık her şeye burnunu sokmak denince ondan başkasını hatırlamayacaktım. Ne konuşacaklarını merak ediyordum.
“Açmayacaksınız dedim, Güneş!” diyerek sertçe çıkışan Deniz’in sesi ne kadar baskın olsa da lavabodan duymayacağım şekilde çıkıyordu.
“Senin askerin değilim ben, Deniz. Bana emir veremezsin. Ne yapıp yapmayacağımı sana mı soracağım?” diyerek yükselen Güneş ile şaşkınlıkla gözlerim açıldı. Bunların nereden tanıştıklarını bir türlü öğrenememiştim.
“Evet, gerekirse bana soracaksın. Onu benden daha iyi tanımadığın kesin. O sesini de alçalt, kavga yeri değil burası.” diyerek hiç beklemeden ekleyen Deniz ile bulunduğum koridorda köşeye sindim. Kulak misafiri olmakta bulunuyordum. Hiç yapacağım iş değildi de neyse!
“Mademki kardeşim kardeşim diye kıza yapıştın, dediklerimi dinle. Sana emir verme derdinde değilim, Güneş!” diyerek net bir sesle ekledi. Haklıydı. Beni tanıyordu ve benim konuştuğum gibi konuşuyordu. Ancak onları daha önceden tanıyorsa neden benim için böyle bir tepkiye giriyordu?
“Hah!” diye bir nida döküldü, aksi doktordan.
“Bizim onu kötü etkileyeceğimizi düşünüp karışıyorsun, öyle mi?” diyerek sordu. Ne oluyordu içeride? Garip bir laf dalaşı vardı ama tam anlam veremiyordum.
Sanırım seni yeni bulan abin ve biricik, çok sevdiğin komutanın seni paylaşamıyor Okyanus! Saçmalama!
“Öyle!” diyerek kötü niyet barındırmayan sesiyle onu yanıtladı, Deniz Akif. Merakla yerimde kıpırdandım.
“Okyanus’u kötü etkileyen her şeyin karşısındayım. Bir bildiğim var ki konuşuyorum. Onun kötü etkilenmesini istemiyorum. Sizin ona bir zararınız olursa sizin de karşınızda olurum.” diyerek ekledi, Deniz.
Açık kalan ağzımı yutkunarak kapattım. Göğsümde bağladığım kollarımı şaşkınlıkla açarak iki yanıma bıraktım. Ne demişti? Ne demişti?
İçeridekileri benim şaşırdığımın iki katı falan şaşırmış olmalılar ki kısa bir süre ses gelmedi. Ardından gelen ses aksi doktora ait değildi.
“Vay be, Deniz! Bu gibi bir çıkışmayı basit bir askerin için yapmayacağını biliyoruz. Aranızda ne gibi bir şey var?” diyen diken gibi batan ses, Emir Savcının ta kendisine aitti. Kaşlarım çatıldı. Yok demişim ya! Zor bir durumda kalmasın diye salona gireceğim esnada sözleri ile yerime çakıldım.
“Sizin ortada bir DNA Testi olmadan kardeşim diyerek rollenmeleriniz gibi bir şey yok.” diyerek cevap vermesini beklemiyordum.
Yani ortada bir şey yokken onu sahiplenmiyorum, gibi bir anlam mı çıkıyordu? Bu ortada bir şey var demek mi oluyordu? Beynim yanmıştı, yanık kokusu birazdan içeriye gidecekti. Ne abidik gubidik konuşuyorlardı!
Zaten aramızdakilerde bu kadar beyin yakıcıydı!
Sayemde!
“Nasıl donup kaldığını gördün, değil mi? Tanıyorum onu, Çiçek annenin tepkisi umurunda bile değildi. O Aras’ın ismi bile geçse böyle olur. Sorgulamayın, kapayın konuyu.” diyerek en başta anlatmak istediğini tekrarladı.
“Aralarında ne gibi bir şey vardı?” diyerek bu sefer Uras Teğmen başladığında sıkılarak hareketlendim.
“Uras! Kapat konuyu dedim!” diyerek çıkışan Deniz’in ardından salona girdim. Bakışlarım beni görmeden konuşan Uras Teğmen’e takıldı.
“Kapatılacak bir konu değil!” diyerek inatla sorguladığında ona istediği cevabı verdim. En azından bunu hakkediyordu.
“Aras, benim kardeşimdi. Anneniz ne düşündü umurumda bile değil ama ona sizi bildiğim için yaklaşmadım. Aynı lisede okuduk, o benimle arkadaş olmak için ısrar etti. Kardeşim bildim, Harp Okulu’nda devrem oldu. Aynı timde yıllarca sırt sırta savaştık. Belki sizden bile fazla görmüşümdür onu.” diyerek donuk ifademle ardı ardına konuştum. Sözlerimin netliği tüm odadakilere yayıldığında ifadelerini tek tek inceledim.
Hepsi ayaktaydı. Bir tek Deniz’in sırtı bana dönüktü. Sözlerime şaşırdıklarını belli eder gibi bir ifadeye sahiplerdi. Özellikle Uras’ı inceledim çünkü onun tepkisini gerçekten merak ediyordum.
Aras’la aynı gün kutlardık, doğum günümüzü. Halbuki, aynı gün kutlamamız gereken bir kardeşimiz daha varmış...
Biz bu yüzden eksikmişiz. Çok eksikmişiz.
Ve ben daha da eksilmeye dayanamıyordum.
“Bu kadarı da tesadüf olamaz.” diyerek sözlerime karşılık veren aksi doktor ile Uras’ın üzerinde olan bakışlarımı çektim.
“Ne düşündüğün zerre umurumda değil.” diyerek keskin bakışlarımı ona yönlendirdim.
Mademki işler bu raddeye gelmişti. Fikirlerimi belli etmem gerekiyordu ve ben bir abi istemiyordum. Bir aile istemesem de kafama koyduğum tek bir şey vardı. Buna şimdi karar vermiş olsam da nettim.
Uras’ı tanımak istiyordum. Eksik söyledikleri ikiz kardeşim olarak değil de Aras’ın hiç bahsetmediği ailesindeki ikizi olarak... Üçüzüm olarak. Eksiğim olarak.
Çok benzemiyorlardı. Biri sarışın diğeriyse koyu saçlıydı. En çok dikkatimi çeken benzerlikleri yüz hatlarıydı. Huyları da benziyor muydu mesela? Ya da bana benziyor muydu? Onunla görüşecek ve onu tanıyacaktım. Ona ben yaklaşacaktım. Diğerleriyse... Umurumda değillerdi!
“Üzgünüm çıkmalıyım.” diyen bir ses duydum. Bu telefonuna bakarak konuşan Emir Savcıydı.
Çok da umurumda!
“Kötü bir şey yok?” diyerek sorarcasına atladı, Uras Teğmen. Hayır anlamında kafasını sallayarak konuştu, Emir Savcı.
“Görev.” diyerek kardeşini yanıtladı. Mesleği bu saatte onu çağıracak kadar önemliydi, en az bizim kadar.
“Daha sonra konuşalım, Okyanus.” diyerek bana döndüğünde şaşırdım. Konuşacak neyimiz vardı acaba? Dillendirdim.
“Konuşacak neyimiz var?” diyerek ona umursamaz bir bakış yolladım.
“Kardeş mevzusu...” dedi, hafif sırıtarak. Biraz önce annesi buradayken dediklerimi tekrarlıyordu. Tadım olmasa da sahte bir sırıtma ile konuştum.
“Bakarız.” dedim, bezmiş ifademi yüzümde belli ederken. Ondan böyle bir ilgi almak nedensiz hoşuma gitmişti çünkü ilk andan beri bana karşı sessizdi. Evet, Güneş vantuz gibi yapıştığı için pek ilgimi çekmiyordu.
Sözlerimin ardına başka bir şey demeden yanımdan geçerek salondan çıktığında gözlerimi yumdum. Kapıya yaklaştığını anlayınca gözlerim kapalı konuştum.
“Kapıyı çekip çıkabilirsin.” dedim, ona takılırcasına.
“Hah!” diye dudaklarından kahkaha olmayan bir nida döküldüğünde hafif gülümsedikten sonra ifademi toparladım. Öyle mi, dercesine attığı bir nidaydı bu.
Kapı sesinin ardından saniyeler geçmeden konuştum. Açmak istediğim konuyu o açmıştı, bende konuşacaktım.
“Asıl benim size hesap sormam gerekmiyor mu?” diyerek yumuşak bir tonla başladım.
“Bana ölen kardeşimi, üçüzümü söylemeden benden DNA Testi istediniz! Aile olmak istiyorsunuz, peki ya sakladıklarınızla bu mümkün olabilir mi? Siz, benden bir şeyler saklıyorken ben, size nasıl güvenebilirim? Söylesene, Güneş?” dedim, tepkili bir şekilde. Tepkim çatık kaşlarım olurdu genelde.
“Biz...” diyerek kalakalan Güneş, daha bir şey söylemeden Uras araya girdi.
“Aras’ın ismini bile geçirsek annemin içi sızlıyor. Tekrar hastalanmasını istemediğimiz için de onu kötü etkileyecek her şeyin, hiçbir şekilde sözünü geçirmemeye çalışıyoruz. Zor zamanlar geçirdik, annem ise sağlığıyla da bu zor zamanlarda sınandı.” dedi ve devam edecekti ki abisi söze girdi. Bu çocuk, pek konuşmuyordu ama diksiyonu da oldukça iyiydi.
“Seninle konuşabildiğimiz her saniyede annem de yanımızdaydı. Bu yüzden ondan bahsedecek anımız olmadı. Dün gece ise zaten görevinizi mahvetmiştik, bir anda söylenebilecek bir şey değildi.” diyerek açıklama yaptığında anlayışla başımı sallasam da ekledim. Bu konuyu şimdilik kısa kesecek olsam da şimdilikti.
“Onu unutmayı mı tercih ettiniz yani?” dedim ve sözlerime karşılık dilimi ısırdım. Dayanamamıştım.
Ne kadar annelerini etkilerse etkilesin adını anmamak da ne demekti? Aras unutulmak istemezdi. Hiçbir şehit unutulmak istemezdi.
“O nasıl söz öyle?” diyen Güneş’in yüzündeki acıklı ifadeyi gördüğümde dilimin ucuna gelenleri yuttum.
“Ölen kardeşim ile yıllardır kayıp bildiğim kız kardeşimin tanıştığını öğrenmek garip hissettiriyor.” diyerek aldırış etmeden eklediğinde sözünü bölercesine bir netlikte konuştum.
“Benim kardeşim ölmedi.” diyerek ortama bombayı bu sefer ben bırakıverdim. Ölse de şehitler ölmezdi. Sözleri fazlasıyla beni rahatsız etti.
“Aras’tan bahsediyorsan o ölmedi.” diyerek kendimden emin bir şekilde devam ettim. Bakışlarım Uras ve Güneş’in yüzünde, tepkilerini merak eder bir şekilde gezindi.
Nedense biraz önce giden Emir’in duysaydı yaşayacağı tepkisini merak ediyordum çünkü onun bana karşı babasını savunuşundan dolayı düşüncelerini umursamıyordum. Gerçi Albayın odasından duyduğum sesler, bana inanmadığı söylemini tam tersine çıkarıyordu ama kendi bilirdi.
Bu kadar net ve kendimden emin konuşmam ortamda büyük bir sessizlik oluşturmuştu. Uras kalakalmış olsa da aksi doktor ona zıt bir şekilde kaşlarını çatarak şaşırmıştı. İkisi de sarışın oldukları için gözüme bire bir aynı geliyorlardı.
“Okyanus.” diyerek araya girdi, beklediğim kişi. Kimseden bir ses çıkmazken tahmin ettiğim gibi Deniz, uyarıcı bir şekilde ismimi söyledi ama bu bana mani olmadı.
Şu anı kafamın içinde birkaç kez kurmuştum. Sözlerim, kafamda o kadar belli ve netti ki değişmeyecekti, hiç de olmayacaktı.
Askeriyeden çıktıktan, hatta kovulduktan sonra hastaneye gitmiştim. Bu konuda Tuğgeneral sonuna kadar haklıydı, dinlenmez ve kendimi daha da çok hırpalarsam hızlı iyileşmem bile benim için bir avantaj olamayacaktı.
Hastanede ilk işim kimliği belirsiz yaralı askerin odasını aksi doktordan öğrenmek olmuştu. Kapıdaki askerleri gördüğümde şaşırmamıştım ancak askeri kimliğimle içeriye giremediğimde oldukça şaşırmıştım.
Özel kuvvetlerde Üsteğmen olarak içeriye alınmıyorsam ve içerideki asker Generalin özel askerlerindense vardır bir sebebi demiştim.
Parçaları birleştirmek zorunda kalmıştım.
Yunus Binbaşı ve beni tanıyan, Tuğgeneralin yetiştirme şansına sahip bir adam... Üstelik gözleri sesine zıt bir şekilde oldukça tanıdık olan bir adam...
Bu ana kadar nasıl kendimi düşünmeye itmemiştim diye sorguladığım bir durumdu! Yangın merdiveninde maskesini indirmediğime pişman olduğum ama yüzünü görmesem de kim olduğunu anlayamadığıma kendi kendime kızdığım bir adamdı...
Aklıma o kadar kısıtlı isim geliyordu ki... Yine de tüm koşullara uyan tek bir isim kalıyordu.
Şehit kardeşim, Üsteğmen Yaman Aras Kızıl. Can Parçam!
Ölmediğini yüzlerce kez haykırmak zorunda kaldığım kardeşim...
O görevden döndüğümüzde patlayan bomba veya bedenimde bir hasar olması zerre umurumda değildi. Aklımda sadece avucumdaki izi kalan kanlı künyenin sahibi, kardeşim vardı.
Ölmediğini bilerek açmıştım gözlerimi ama öldüğünü duyarak kapatmış olmak istemiştim gözlerimi...
Peşinden gidişim, ellerimin arasında yamulan künye, patlayan bomba, en önemlisi de bilincimin kayıp gittiği sıralarda ayağa kalktığına yüreğimdeki vatan sevgisi kadar emin olduğum kardeşim...
Uyandığımda öldüğünü hatta gömüldüğünü öğrenmem ve daha da eksik hissetmemle birlikte suskunlaşmamı unutamıyordum.
Belki bir hafta erken uyansaydım, onun cenazesinde ailesi yani ailemle tanışacaktım. Belkilerle kaybedecek düşüncelerim yoktu.
Emindim işte! Hastane odasında Deniz’in yüzüne benim kardeşim ölmedi diye haykırdığımda da emindim, yıllardır da eminim.
Tek kuşkum, mesleğimi dahi umursamadan onun ölmediğine inandığım sırada Askeri Psikologlarla görüşeceğim için Deniz’in bana olan sözleriydi...
Tek kuşkum, inatla ölmediğini söylesem de kulağıma o öldü diyerek fısıldayışlarıydı...
Şu an hala bu üniformayı giyebiliyorsam onun sayesindeydi. Ona borçluydum. Aklımı yitireceğim zamandan onun desteği olmasaydı, böyle üstü kapalı bir şekilde çıkamazdım...
Tek kuşkum, onun bana harcadığı tüm çabayı yanlış bir kararda mahvetmekti.
“Senden isteyeceğim iyilik de bu konuyla ilgiliydi.” dedim, duygusuz tutmaya çalıştığım benliğimle beraber. Sözlerim aksi doktoraydı.
“Ölmedi derken? Ne demek istiyorsun, Okyanus?” dedi. İlk defa bu kadar ciddileştiğini görüyordum. Sözlerimi yeni sindirebilmişti, ne ala ben sindirememiştim.
Bedenimi, biraz sonra yapacağım şeyde hiç kuşku duymamamı sağlayan bir eminlik kapladı.
Sözlerimin Askeri getirisini düşünmeden yapacağım ilk ve son şeydi. Tuğgeneral beni bu şekilde uzak tutmaya kalkmasaydı, bu kadar ileriye gitmezdim. Bana bu durumu gizli tut dememişti, beni uzak tutmaya kalkmıştı. Tüm bu çaba, hislerimin yanlış olmadığını bangır bangır bağırıyordu.
O yüzden bir aile istemiyordum. Zaaflarımı elimden alan kim varsa, gözüm onları görmezdi. Zarar vereni yok etmek, aramızı bozanı uzak tutmak isterdim. Sevmeyi bilmediğim kadar sevdiğimi korumayı da bilmezdim. Abartırdım. Can yakardım.
“Aras, şehit olmadı. Neyini anlamıyorsun?” dedim, sanki çok anlaşılabilir bir şeymiş gibi.
Kafayı yediğini çok belli ediyorsun, Okyanus.
“Okyanus. Yeter!” diyerek uyarıcı bir şekilde sözümü bölen Deniz’e döndüm. İfadem alaycıydı.
“Ne yeter!” dedim, omuz silkerek. Bu hiçbir şey umurumda değil dercesine bir omuz silkmeydi.
Kaybedecek tek şeyimi, mesleğimi de riske atıyordum.
“Bana hesap sorma hakkını size kim verdi!” diyerek yükseldim. Ani sözlerimin hedefi aksi doktordu. Annesinden bahsediyordum, ondan bahsediyordum. Bu ani bir öfkeydi.
“Siz kimsiniz! Gelmiş benim evimde bana kardeşimin üzerinden bizi biliyor muydun diye hesap sorabilirsiniz?” diyerek sözlerimi destekledim.
“Annem-“ diyerek söze başlayan aksi doktorun sözünü sert bir şekilde böldüm. Öfke problemlerim yoktu. Bir kere yükseldim mi, beni susturmaları zor olurdu.
“Annenize neden saygı duydum, bu şekilde terslemedim biliyor musunuz?” dedim, başımı iki yana sallayarak.
“Şehit annesi, kardeşimin annesi! En önemlisi de evladını kaybetmiş bir anne! Ama bu tepkisi bir daha olursa böyle sakin ve saygılı kalamayabilirim!” diyerek yükseldim. Bu hiç yapmayacağım bir şeydi ama bilmiyordum! Dengesizdim!
“O, senin bizi bulduğunu düşündü...” diyerek bana cevap vermeye niyetlendiğinde sözünün yarım kalmasını sağlayacak şekilde onu cevapladım.
“Koruyamadığınız kız kardeşinizin sizi daha önceden bulması ağır mı geldi?” diyerek nihayet sözlerimi kesecek o şeyi söyledim. Sözlerim o kadar ağırdı ki, benim bile içim sızladı ama iş işten geçmişti. Pişman olacağım bir şey söylemezdim.
Omzumda hissettiğim el ile aksi doktorun ela gözlerine bakmayı kesmedim. Harelerindeki titremeyi görmek içimde bir şeyleri kıpırdaştırıyordu. Neydi bu his? Onun canının yanması bana neyi hatırlatmak için çaba sarf ediyordu?
“İleriye gitme, Okyanus. Onların da acıları büyük.” diyerek omzumdaki eliyle hem bana destek olmak isteyen hem de karşımdakileri kırmamı engellemek isteyen Deniz Akif’ti. Omzumdaki desteğini sinirimle hiçe saydım ve omzumu silkerek ekledim.
“Gelsin!” diyerek haykırdım. Ondan isteyeceğim şeyden konuyu öylesine saptırmıştım ki! Artık umursamıyordum.
Bana çok ağır geldi. Size de ağır gelsin, abi!
Yaşadığım acıların altında ezilmeye alışığım diye bana bu acıları yaşatanları kucaklayacak değildim! Öyleyse, büyük bir sıra olurdu ve bu sıranın başında kesinlikle başka biri olurdu. Tüm yanıklarıma sebep olan o kişi...
“Koruyamadığımız kız kardeşimiz...” diyerek başını eğen Uras’a anlamsızca baktım. Ne oldu da koruyamadınız? Evet! Ağızlarından almak istediğim laf bunun ta kendisiydi! Alamadım.
“Babam elimizden tutup kardeşimizin mezarına götürdüğünde yaşayıp bize hesap sormanı öyle çok istedim ki! Sözlerin kalbimize bıçak saplamak içinse koymuyor! Kardeşim olduğunu kabul ediyorsun ya daha da çok mutlu ediyor!” diyerek tepkilerimi boşa çıkarak sözleri sarf eden Güneş’e buğulu bir şekilde baktım.
Nereden girsem çıkmaz sokaktı!
“Bağır, çağır ama kardeşim olduğunu kabul et! Bu dünyada benden mutlusu olmaz!” diyerek eklediğinde yüzünde beklediğim mahcubiyet yoktu, mutluluğuna dair ufak buruk bir gülümseme vardı.
Sustum. Susmak zorunda kaldım.
“Aras ölmedi derken neyden bahsettiğini anlat, abim?” diye sorduğunda bu sefer beni dumura uğratmıştı.
Ne yapsam ters tepki yapıyordu adamda! Abi diye boynuna atlasam defeder miydi acaba beni? Denemeye değmezdi!
“Ne yapsam daha da çok kardeşim diye yapışacaksın dimi, Güneş?” dedim. Sinirlerime hakim olamayarak dudaklarımdan küçük bir kahkaha döküldü. Birine aşık olsa parmağına yüzük takana kadar bırakmazdı bu garip insancık!
Ondan bir cevap beklemeden kendimi üçlü koltuğun sol köşesine attım. Tüm enerjim tükenmiş gibi bedenimi koltuğa bırakmam yetmezmiş gibi kafamı da arkama yasladım. Bezmiş halimi daha net gösteremezdim.
“Yapışacağım, tabi ki! Bulmuşum kardeşimi, bırakır mıyım hiç!” diyerek karşımdaki koltuğa kendini bıraktığında kafamı kaldırdım.
Deniz koltuğun yanımdaki kısmına otururken Uras da abisinin yanına karşımıza geçmişti. Deniz’e olan davranışlarım, feci halde kontrolünü kaybetmişti. Yakınlaşıp uzaklaştığımız kadar biraz önce düşüncelerimin yoğunluğunda onu hiçe saymıştım. Kendime bile nasıl davranacağımı bilemezken onunla iletişimimi nasıl düzeltecektim? Ne boyuta taşıyacaktım?
“Şimdi söyle bakalım, biraz önce Aras ölmedi derken neyden bahsettin?” diyerek soran aksi doktor ile kendime geldim.
“Sen benim için ne kadar hassas bir konuysan Aras da öyle!” diyerek ciddi bir tavırla ekledi.
“Sen diyor ya! Ortada bir DNA Testi bile yok!” diyerek atladım.
Saldıracak yer arayan kuduz köpek beni görse kalkın, büyüğüm geldi, derdi.
“Yaptırırız, güzelim. Madem o kadar çok istiyorsun yaptırırız, abim!” dedi, gülümseyerek. Beni sınarcasına bir kişiliği vardı. Onun etrafımda olduğu anlarda sabrım ikiye katlarsa gerçekten çok mutlu olurdum.
“Peki!” diyerek hiç beklemeden cevapladım onu.
“Peki, yaptıralım.” diyerek sözümü tekrarladım.
Bu sözlerim kaç gündür peşimde olup DNA Testi için yalvarmalarına karşılık onlara mükafattı. Tabi ki, her mükafat bedava olmazdı. Ondan bir isteğim vardı!
“Ne?” diyen bakışlarına içimden güldüğüm Uras’tı. Kaşları v şeklini alacak şekilde gerilmiş, ağzı şaşkınlıktan açılmıştı. Pat diye bunu abisinin dalga geçer gibi olan sözlerine karşılık kabul edeceğimi düşünmüyor olmalıydı. Aksi şekilde davranmamıştım ki düşünsün!
“Ciddi misin?” diyerek yerinde dikleşen aksi doktor ile yüzümde aptalca bir sırıtma oluştu. Kendimi bir şey sanacağım canım, böyle tepkiler vermeyin!
“Yalan borcum mu var?” diyerek rahatça arkama yaslandım.
“DNA Testini yaptıracaksın?” dedi, inanmaz bir şekilde. Bunu beklemediği netti ancak tepkisi oldukça kuşkuluydu. Üzülmüş müydü o?
DNA testini yaptırmayacak şekilde benim kardeşi olduğuna inanmıştı. Şimdiyse bu testin sonucu onu korkutuyor gibi duruyordu. Ancak test yerine geçebilecek çok gerçek vardı.
“Bir şartla!” dedim, bacaklarımı hafifçe hareket ettirerek. Kalpli pijamamın konuşmamızın ciddiyetiyle olan alakası beni bitiriyordu ama şu an odaklanacağım şey bu değildi.
“Zaten DNA Testini öylesine kabul edeceğini düşünmek hataydı!” diyerek bana doğru dönen Uras ile gülümsedim. Suskunluğunu bozmuştum sonunda.
“Teğmencik!” diyerek uyarıcı bir tonla atıldım.
“Babamın oğlu musun, isteğinizi bir şey istemeden kabul edeyim?” diyerek aptalca bir giriş yaptım.
Alaycı bir ifade takınarak toparlasam da tam yanımdan gelen kahkaha benim de ciddi duramamamı sağladı. Deniz’in gülüşü kalbime dokunurken sözlerimin mecaz anlamı beni de kıkırdattı. Karşımdakilerin de benden bir farkı yok gibi gözüküyordu.
“Evet! Babanın oğluyuz, başka soru?” diyerek keyifli bir ifadeyle bana doğru söylendi, aksi doktor.
“Bakıyorum da kardeşim kardeşim diye dolaşsan da DNA Testine ihtiyaç duyacak kadar şüphe duymuşsun. Çok sevindin!” dedim, sahte bir tepkiyle. Sözlerimi umursamazca konuştu.
“Bana göre yaptırma, sıkıntı yok. Çekirdek aile olarak seni kabullendik de ama sülale epey büyük, bir test olmadan seni aileden biri olarak görmezler.” diyerek ciddileşerek konuşan aksi doktora dikkat kesildim.
“Çekirdek aile dediğin, annen baban ve ordu gibi olan oğulları mı? Ben yanlış anlıyorum, değil mi? Çekirdek anlayışın buysa geride ne var? Düşünmek bile istemiyorum.” diyerek hızlı hızlı konuştum ve ekledim.
“Ayrıca aileye kabul ettik, ne demek aksi şey? Bakıyorum da çok havaya girdin sen? Ben sizi kabul etmedim, bu fikrin kıyısından da geçmiyorum farkındaysan!” dedim, sinirlenmemiş ama sahte bir tepkiyle. Sözlerime bozulsa da umursamadan konuştu. Benim gibi davranmaya mı çalışıyordu? Yoksa ben mi yanlış anlıyordum?
Bu fikrin kıyısından geçmiyorum ama Deniz’in kıyısından geçerim ya! Kesinlikle bir ima yok! Olur mu, canım?
“Adım çıktı aksi doktora, inmez Güneş abiye!” diyerek arkasına yaslandığında konunun nasıl dağıldığını gördüm. Ciddi bir şey konuşmak istiyordum ancak bu pek mümkün olamıyordu.
“Sen beklenti işini azalt, anlaşamayız böyle!” diyerek hızlı bir şekilde laf dalaşına devam ettim.
“Çok tatlısınız!” diyen bir ses duyduğumda o ses dönene kadar yüzümdeki yumuşak ifadeye bir perde çekmiş ve sert ifademi takınmıştım.
Bu sözler Uras’a aitti. Elini ağzına götürmüş şekilde bize bakıyordu. Hoşuna gittiğimize dair olan ifadesi eksilmeden bize bakmaya devam ettiğinde kollarımı göğsümde bağlayarak iyice yerimde sindim. Ne tatlısı ya! Tatlı falan yok yani!
Yüzünü incelediğimde kızaran burnunu gördüm. Deminde bir garipti. Neyi vardı böyle? Küçük bir hapşırık ile bize olan bakışlarını sürdürdüğünde ona anlamsızca baktım.
“Neyse! Şartın ne, Okyanus?” diyerek bana odaklanan Güneş ile nasıl söyleyeceğimi bilemediğim o şeyleri pat diye söylemek istedim.
“Şartım... Hatırlıyorsun değil mi, hastaneye gelen kurşun ile zehirlenmiş askeri?” diyerek sordum. Pat diye söylemek boğazımın düğümlenmesine sebep olacağa benziyordu.
“Evet. Senin sayende doğru ve erken müdahale yapabildik.” diyerek gülümsedi. Bir başka askerin kardeşi gibi şehit olmasını istemezdi. Hem de ellerinde...
“O... Onun...” diyerek duraksaya duraksaya konuşmaya çalıştığımda araya Deniz’in girmesiyle birlikte yutkundum. Varlığını unutturacak bir sessizliğe bürünmüştü.
“Okyanus. Askerliğin gizlilik mesleği olduğunu, özellikle de Özel Kuvvetlerin bu sınır aşıldığında kimseyi affetmeyeceğini çok iyi biliyorsun, değil mi? Okuduğun Harp Okulu’nu hatırlıyorsun, öyle değil mi?” diyerek araya girdiğinde beni uyarma istediğini anlayabiliyordum ancak uyarılacak durumda değildim. Çoktan kafayı yemiştim ve bu uğurda her şeyi tehlikeye atmaya hazırdım.
O askerin Aras olabilme ihtimali içimi kemirip duruyordu ve ben bu bilinmezlikle yaşayamazdım. Her şeyi tehlikeye atmaya değerdi. Üzgünüm ki buna mesleğim de dahildi. O değilse bu sefer inanacaktım mezarına!
“Sözlerin bu gizliliği bozacak minicik bir şeye bile sahip olsa orada yerin olmadığını da biliyorsun? İyi. O zaman iradene sahip çık. Bu sefer seni ben bile kurtaramam. Başından büyük işlere kalkışma lütfen!” diyerek uyarıcı tonunu herkese açık ettiğinde gözümü yumdum. Sözleri kendimi şimdiden suçlu hissetmeme sebep oluyor ama o da sadece beni düşünüyordu.
“Ne söyleyeceksin, Okyanus? Çekinme, bizden bir şey çıkmaz. Gizlilik gerektirecek ne var da bu adam seni laf altından uyarıyor?” diyerek sinirle atlayan Güneş’e cevap veren ben değil de Deniz’di.
Sadece gizlilik değildi. Bu işi araştırsam iki yıl önce Askeri Psikologları nasıl kandırdığım, ezbere konuştuğum da General tarafından anlaşılırdı. Kısacası mahvolurdum.
“Aras benim timimdeydi, Okyanus’un yanında Şehit düştü. Patlayan bomba da Okyanus’un halüsinasyon görmesini sağladı ve bu sebeple Aras’ın ölmediğini düşünüyor. Bu kadar! Değil mi, Okyanus?” diyerek uyarıcı bir tonda benden onay almak ister gibi konuşan Deniz’e ne diyeceğimi bilemiyordum.
“Değil.” dedim, buruk çıkan sesimle.
“Hiç de bu kadar olmadı.” diyerek ekledim.
Kendimi yakmayı da göze aldım. Yanmaya değmeyen şeyler için yakılmıştım yıllar boyunca... Şimdiyse yanmaya değecek bir sebebim vardı. Gerisi umurumda değildi.
Başını hayır anlamında sallayan Deniz’i ilk defa görmezden geldim.
“Sabah sana zehirli kurşun ile yaralanan askerin odasını sormuştum ya!” dedim ve Mehmet Bey’in ilk tanıştığımızda odada kızımız olabilirsin demesi gibi ani bir şekilde söyleyiverdim.
“Beni içeri almadılar!” dedim, sinirle. Hiç düşünmeden ekledim.
“O askerin Aras olduğundan şüpheleniyorum.” dedim, aksi doktordan bir dakika bile gözlerimi ayırmazken. Karşımdaki adamlara güvendiğim söylenemezdi ama bu gerçeği öğrenebilmek için bu riski alıyordum.
“Nasıl?” diyerek ani bir tepki veren Uras’a karşı aksi doktordaki bakışlarımı çekmedim. Ameliyatına o girmişti, gizlilik sözleşmesi imzalatmışlardı ve o, askerin yüzünü görmüş olmalıydı. O biliyor olmalıydı. Yüzünü tepkisiz tutuyordu. Ne olurdu söyleseydi?
“İyi misin?” diyerek ikinci bir tepki verse de Uras odağımda değildi. Hiç ayırmadığım gözlerimle soluksuz bir şekilde konuştum.
“Ameliyatına sen girdin. Gizliliği korumanı istemişlerdir ama belki...” diyerek başladım konuşmaya. Söylersin, belki...
“Yaralı askerin kimliğini öğrenmemi sağlarsan DNA Testini yaptırırım. Onun Aras olduğunu söylersen ne istersen yaparım.” diyerek buruk bir şekilde neredeyse yalvardım.
Kimlere boyun eğmemiş, ne eziyetler görmüş ama yalvarmamış ben, Güneş’e yaralı askerin, Aras olup olmadığını öğrenebilmek için yalvarmaya hazırdım.
Suratı taş kesmiş gibi kaldığında sözlerimin boş olduğunu fark ettim.
“Bu olmaz...” diyerek kekeleyecek bir cevap verdiğinde ona hak verdim. Kabul etmeyecekti.
Haklıydı. Ben askerdim, benim görevim vatanı canım pahasına korumaktı. Vatan uğruna ölünecek bir güzellikti. Onun payına düşen ise vatan uğruna susmaktı. Vatanını koruyan bir canı iyileştirip suması istenmişti ve bende en ters olacak şekilde konuşmasını istiyordum. Olmayacak şeyleri istemeyi bırakmalıydım.
“O yaralı askerin kimliğini sana veremem.” diyerek net bir şekilde konuştu. Başını iki yana sallayarak kendine engel oldu.
“Anlıyorum.” dedim ve ekledim. Boğazımın düğümlendiğini hissediyordum. Ellerim kucağımda birleşmiş bir şekilde parmaklarımla oynuyordum. Sulanmayan gözlerim buğulu kalmıştı.
“Söylersen kimseye söylemem.” diyerek kısık bir sesle saçmaladım. Omuzlarım dik olsa da kendimi güçsüz hissettiğim bir andı. Acınası hissettiriyorsun, Okyanus.
“Söylemek isterdim ancak bu...” diyerek duraksadı. Sonraysa aklına bir şey gelmiş gibi duraksadı. Sessiz kaldığında konuştum. Sessizliğinde bir hapşırık sesi daha duyduğumda bu sesin Uras teğmenden geldiğini biliyordum.
“Hastane sizin. Belki beni içeriye doktor kılığında sokabilirsin ve böylece sen söylemiş olmazsın.” diyerek saçma bir fikir ürettim. Kabul edilemeyecek bir şeydi, biliyordum. Yine ve yine saçmalıyordum.
Aras diyemiyordu. Aras değil de diyemiyordu.
Susmak zorundaydı.
“Bunu yapamam.” diyerek itiraz ettiğinde sustum. O hala düşünceli gözüküyordu.
“Tamam.” diyerek onun bana yardımcı olamayacağını kabullendim.
“Belki olabilir.” diyerek ardıma eklediğinde heyecanla yerimde dikleştim.
“Nasıl?” diye sordum. Bu ani kararı neyle şekillenmişti?
“Ben senin için sadece bunu yapabilirim ama sonucunda bana kızmayacaksın.” dedi, yüzündeki pişmanlık ifadesiyle. Sözlerine anlam veremedim. Hayal kırıklığına uğrama dese, Aras değil diye düşünürdüm ama kızma ne demekti? Kaşlarım çatıldı.
“Anlaştık!” diyerek kabullendim. Ne olacaksa olacaktı.
Yerinden kalkmasıyla şaşkınlığa uğradım. Sülük gibi yapışan adam, bu fırsatı kaçırmaz ve şimdi kalkmaz diye düşünürken o beni yanıltıyordu. Kaçıyor muydu?
“Uras, abim kalkalım.” diyerek ayaklanan aksi doktora şaşkınlıkla baktım.
“Tamam.” diyerek ayaklanan Uras’ın kolunu tutan aksi doktora anlam veremedim. Ani bir şekilde kolunu tutarak kalkmasın diye onu durdurmuştu. Aynı esnada hapşıran Uras ile bakışlarımı onlardan ayırmadım.
“Neyi var?” diyerek atladım. Uras artık merak daracığıma girmişti.
“Alerji mi oldun sen oğlum?” diyerek Uras’a soran aksi doktora karşılık Uras, elinin tersiyle burnunu sertçe kaşıyarak cevap verdi.
“Sanırım.” diye abisini cevaplayan Uras’a gülmemek için zor duruyordum. Kızarık burun ucun ile üniforma altındaki karakterinden çok farklıydı.
“Hangi alerjin tuttu ki?” diyerek mırıldanan Güneş’e karşılık Deniz konuştu.
“Geldiğimde mutfak masasının üzerinde Okyanus’un demlediği papatya çayı vardı. Koridordaki şifonyerin üzerinde de taze saksı papatyası vardı. Uras’ın papatyaya alerjisi var. Poleni onu etkilemiş olmalı.” diyerek duraksamadan konuşan Deniz’e şaşkınlıkla baktım.
Papatya Alerjisi mi?
“Papatya Alerjisi diye bir şey mi var?” diyerek söylendim.
“Cinayet teşebbüs gibi kız evi papatyalarla donatmış.” diyerek kahkaha atan Uras’a karşılık konuştum.
“Böyle garip bir alerjiye sahip olduğunu maalesef ki bilmiyordum. Üstelik geleceğinizi de ve evimi nereden bulduğunuzu da hiç bilmiyorum.” diyerek boş bir açıklama yaptım.
Sözlerime cevap olarak hapşıran Uras’a baktım. Hiç beklemeden ardına tekrar hapşırdığında alerjisinin pek de hafif bir şey olmadığını anladım. Gözleri kızarık ve sulanmıştı. Deminden beri nasıl fark etmemiştim. Kızarık burnu ise oldukça dikkat çekiyordu.
“Sahi, söyleseydiniz birkaç saksı daha yerleştirirdim.” dedim, kıkırdayarak. Ciddiyetsizliğim artık bozulan sinirimdendi.
“İyi ki bilmiyormuşsun, Okyanus!” diyerek sitem eden Uras’a gülümsedim.
“Alerji ilacın var mı?” diyerek bana doğru bakan aksi doktora hızlı bir cevap verdim.
“Yok, ne gezer.” dedim, üzgünce omuz silkerek.
Dağda bayırda papatyadan dolayı alerji olduktan sonra alerji ilacı da gökten düşmüyordu, değil mi Uras Bey? Hani bu çocuğu da el bebek gül bebek şımartarak büyüttükleri aksi doktorun tavırlarından belli oluyordu.
“Ecza dolabında?” diyerek soran Deniz’e de hayır dercesine başımı salladım. Yoktu, emindim.
“Nöbetçi bir eczaneye ya da bizim hastaneye gidip bir şeyler getireyim, Uras da biz gelene kadar burada kalsa olur mu?” diyerek soran aksi doktora şaşırmış ifademi saklamadan baktım.
“Hah!” diye bir nida döküldü dudaklarımdan.
“Çocuk mu bu? Adam asker! Bir alerji için yanında gelmeyecek mi?” diyerek sordum.
İki tim birlikte görev alacağımızı öğrenmiştik. Birlikte göreve çıkacağımız adam bir alerjiye dayanıksızsa ben ona görevde nasıl güvenecektim?
“Okyanus, haklı. Bir şeyim yok, abartma abi!” diye abisine çıkıştı, Uras.
“İki arabayla geldik. Yunus abim arabasıyla annemi eve götürürken Emir de acelesi olduğu için arabayı bırakmamıştır. Yani taksiyle hastaneye geçerken çocuğu sürüklemeyeyim diye düşüncelilik ediyorum. Yoksa aslan gibi kardeşim var, şımartıyormuşum gibi bakma bana. Adam kaç yaşına gelmiş. Ev boş zaten, rahatsızlık vermeyecekse kalsın. Mümkünse?” dedi rica ederek. İstediğim Uras’la konuşmakken böyle bir teklife balıklama atlayacaktım, tabi ki!
“Kalsın madem!” dedim, isteksiz gözükerek.
“Tamam, o zaman. Biz çıkalım.” diyerek Uras’ın önüne çömelmeyi keserek ayaklandı.
“Biz derken?” diyen Deniz ise kıkırdadım.
“İkimiz.” diyerek onu yanıtladı, aksi doktor.
Ayaklanan Deniz, aksi doktoru kapıya kadar takip ettiğinde bende onları takip ettim. Sanki kendi evleriydi, bu ne rahatlıktı böyle!
“Ben iyiyim böyle!” diyen Deniz’e aksi doktordan hemen bir cevap geldi.
“Yok. Yok. Gel sen.” dediğinde arkalarındaydım. Aksi doktorun eli kapı koluna gittiğinde konuştum.
“Deniz.” diyerek önümdeki adama fısıldadığımda aramızdaki boy farkı bir anlık gözüme çok hoş gözüktü. Bana döndüğünde aksi doktorun bize olan bakışlarını hiçe sayarak konuştum.
“Tişörtün kaldı. Üşürsün.” diyerek gözlerimi kaçırarak konuştum.
“Kalsın. Bir şey olmaz. Üşümem. Atarsın sen.” diyerek kısa kısa cevaplar verdiğinde yutkunarak duraksadım.
Deme onu! Atamam ki! Al sen en iyisi! Olmaz böyle! Sapık gibi tişörtünü saklamak istemiyorum. Lütfen al ve kullan yani! Dolabındaki tek beyaz tişört belki budur! Yenisini almana hiç gerek yok! Aynen, Okyanus! Aynen!
“Hadi!” diyerek söylenen aksi doktora bir tane yapıştırmak istedim ama olmazdı. Bana yardımcı olacaktı. Bir süre daha yaşamalıydı!
“Tamam.” diyerek kısa bir cevap verdim ama yetmedi.
“Eğilsene!” dedim, onun dışında kimseyi umursamadan.
Ne o, Okyanus? Adama veda busesi mi konduracaksın? Keşke, keşke!
Yavaşça eğildiğinde derin bir nefes alarak kokusunu içime çektim ve kulağına doğru yaklaşarak konuştum.
“İçerideki kaba tavırlarım yüzünden kusura bakma. Kafam karışıktı. Çorba için de teşekkür ederim.” diyerek mahcup şekilde fısıldadım. Sözlerimle birlikte sesli bir nefes aldığını sezdim, ardından benden uzaklaştı. Sırıtarak bana baktığında yavaşça konuştu.
“Bakmam.” diyerek gülümseyerek göz kırptı.
Bir dakika! Bana göz mü kırptı o?
“Görevim!” diyerek çorba için ettiğim teşekküre cevap verdi. Bu nasıl bir söyleme şekli bu nasıl bir yakışıklılıktı! Bayılacağım şimdi!
“Hadi!” diyerek ikinci şekilde bizi rahatsız eden aksi doktora bu sefer bir tane yapıştırmalıydım. Aksi şey işte! Ne beklersin? Sabır!
“Görüşürüz.” diyerek elimi hafifçe kaldırdım. Bu sırada ayakkabısını giyen aksi doktor bir de Deniz’in ayakkabısını giymesini bekleyecekti. Uzaklaşarak ayakkabısını giyindiğinde onu incelemeyi sürdürdüm.
Basketbolcu boyu var. Maşallah adama!
“Görüşelim.” diyerek ayakkabısından ayrıldığında aksi doktor bakışmamızı bölecek şekilde görüşürüz diyerek kapıyı sertçe çekti.
.
BÖLÜM SONU ⭐️
Güzel bir bölümdü, değil miii?
Uzun bir bölüm oldu. İki gündür hazır sayılırdı ancak vakit bulabildim çünkü evde değilim. Yazmak için de rahat bir ortamım yok, o yüzden bugün attım ama epey uzun bir bölümü 1 hafta olmadan atmış olmak benim için yine iyi :))
Her neyse...
Size sorularım var 🤭
Okyanus ve Aksi Doktor diyalogları hakkında neler düşünüyorsunuz? -->
Çok güzellerdi 🤭🫠
Son saniyelerde aksi doktorun net cevap vermemesi hepinize bir garip hissettirdi, değil mi?
Savcının bu derece samimi bir şekilde Okyanus'la konuşarak gitmesi? --->
Tek kelimeyle: Şaşırttı.
JDJXJXJXJXJXJSJXJ
Uras??? --->
Diğer bölümde onunlayız! Feci şeyler oluyor, benden söylemesi!
Son sahnede Deniz? -->
Aksi doktorun 'hadi'leri... Jxmxjznz
Okyanus'un bölüm başındaki içsel konuşmaları? -->
Peki ya, bu bölümü okuduktan sonra 'Ben .... ve .... için şöyle bir sahne hayal ediyorum.' Dediğiniz kişiler var mı?->
Yani karakterlerimiz hangi sahnelerini görmek istersiniz diyeyim 🤭 --->
Tiktokta öyle çok içerik ürettim ki! Bu bölümle ilgili. Bakmak isterseniz;
Tiktok: lily_okyanus
🌸🤍
Okyanus'la kalın 🌊🌊🌊
Sizi çok seviyorum 💖
4918 Kelime...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 183.12k Okunma |
16.2k Oy |
0 Takip |
50 Bölümlü Kitap |