51. Bölüm

46. Bölüm / Eksik Parça

Cansu
lily_lily

Merhaba bir tanelerim 🌸🤍

Yeni bölümle geldim 🤭🤍

Oldukça güzel bir bölüm oldu, bence. Umarım beğenirsiniz :)) Biraz duygusal ama baya ilerleme kat edilen bir bölüm...

Anlayacağınız üzere her şey Okyanus'da bitiyor.

DNA Testine bu kadar yaklaşmamızın tek sebebi Aras'la kan bağımız olup olmadığını netleştirmek değil. Başka şeyler de var... Kısa sürede öğreneceksiniz.

İyi okumalar diliyorum ve 45. Bölüm yorumlarını okumaya kaçıyorum ehehehe 🤭

Oy✨️ vermeyi ve bol bol yorum yaparak okumayı unutmayınız, sizi seviyorum 💖💖💖

.

Soğuk havanın tenime vurması azıcık bile gerginliğimi azaltmıyordu. Başımı eğerek adımlarımı izledim. Aramızdaki sessizlik, bölünmesi şart olan tek müstesnaydı.

 

Aksi doktordan haber gelmesini beklerken evde geçirdiğimiz yarım saatin ardından beklenen telefon gelmişti. Ancak işler çok farklı ilerlemiş ve aksi doktor acil bir ameliyata gireceğini söylemişti. Bunu bilerek mi yapmıştı? Orasını bilmiyordum. Şaşırmıştım ancak işime de gelmişti. Uras’la konuşmak istiyordum.

 

Uras’ın bu gece evimde kalmasını istemişti. Bende fırsat bu fırsat diye kabul etmiştim. Ancak durumu ne kadar hafif de olsa ilacını almayıp burnunu çeke çeke, hapşıra hapşıra durması beni rahatsız etmişti. Üstelik papatya çayını ve saksıdaki papatyayı kaldırmama rağmen bu devam ediyordu. Evimde kıpkırmızı ve kaşınan sarı garip bir insancık vardı.

 

“Böyle karşımda parazitlenmiş sarı bir kedi gibi kaşınıp kaşınıp duruyorsun ya, dışarı çıkıp hava almak sana iyi gelir mi?” diye sorduktan sonra beş dakikada üzerime rahat bir eşofman takımı giyerek onu çıkartmıştım. Tabi ki, peruğumu ve lenslerimi de takmayı unutmamıştım.

 

Şimdiyse lojmandan hafif uzaklaşmış bir şekilde eşit adımlarla yürüyorduk. Kafamı kaldırdım ve yan profilden onu inceledim. Soğuk yüzünü daha da kızartmış olsa da bir sıkıntı yaşıyor gibi gözükmüyordu. Sürekli gözünü kaşımıyordu, hapşırmaları azalmıştı. Aramızdaki sessizliği daha fazla dayanamayarak böldüm.

 

“Sohbetine doyum olmuyor!” diyerek bir o kadar tepkili, ancak bir o kadar da sitemkar bir söylemde bulundum.

 

“Benimle konuşmak istemediğini düşünüyordum?” dedi, sözlerime karşılık olarak. Bunu sorarcasına söylemişti. Buruk sesi içimin burkulmasına sebep oldu. Bana küçük bir oğlan çocuğuymuş gibi hissettiriyordu.

 

Bakışlarım, ela ve açık kahve karışımı gözleri ile kesiştiğinde duraksadım. Onun da durmasına sebep oldum. Askeriyedeki konuşmalarımızdan bahsediyor olmalıydı.

 

“Haklısın. Öyle hissettirmiş olmalıyım.” dedim, kabullenerek.

 

“Öyle hissettirmiş derken?” diye sorduğunda nefesimi sertçe vererek konuşacaktım ki arkamda bir yeri işaret etti.

 

“Oturalım mı?” diye sorduğunda işaret ettiği yere kafamı çevirerek baktım. Bankı gösteriyordu. Yürüye yürüye parkı mı bulmuştuk? Ne ara!

 

Evet anlamında başımı salladığımda benden hızlı adımlarla banka ilerledi. Peşinden giderek bankın sol tarafındaki boşluğa oturdum.

 

Arkamızdaki çamın kokusu burnuma yakıcı bir şekilde geliyordu. Rüzgar ise sertçe yüzümüze esiyordu. Salık bıraktığım saçlarımı hafifçe uçurmasına karşılık sakince oturdum. Gözümün önüne gelen saçı dahi çekmedim.

 

“Yani benimle konuşmak mı istiyorsun?” diyerek sorduğunda ufaktan bir göz devirdim ve küçük bir gülümsemeyle evet anlamında mırıldandım.

 

O sırada burnunu sağ elinin tersiyle kaşıdı. Burnunun daha da çok kızarmasıyla birlikte sesli nefeslerinin arasında hapşırdı. Ardına ikinci kez hapşırdı. Zaten bir kere hapşırınca ikincisi peşine gelirdi.

 

“Olmak değil de en iyisi olmak istediğini söylemiştin. Gerçekten de öyle olmuşsun. Geçen yıllar yüzünden hatırlamadığım için üzüldüğüm kız kardeşimi bu haliyle tanıyamazdım sanırım. Aynı yaştayız ama farklı rütbelerdeyiz.” dedi. Yüzünde ufak bir sırıtış vardı. Bu hoşuna mı gitmişti?

 

“Peki ya sen? Sadece olmak mı istedin? Yani senin de benim gibi ideallerin var mı? Subaylık kariyerin?” diye sordum ve ekledim.

 

“Görev dönüşü yaralıydım, üstüne dün derken... Sizin timde hiç kimseyi araştıramadım. Bahsetsene, kendinden.” diyerek devamını getirdim. Onun hakkında öğrenmek istediklerimi Askeri bir biçimde soruyordum. Tam da Okyanus’a göre bir hareket!

 

“Yirmi dört yaşımda eğitimimi tamamlayarak göreve başladım. İki yıldır Türk Silahlı Kuvvetleri’nde Teğmen olarak görev yapıyorum. Ve evet, Dış Kaynaktan başvurduğum için Kara Harp Okulu’ndan mezun olmadım. Yani denk gelmedik.” diyerek tane tane kendini açıkladı. Boğazı kaşınıyormuş gibi artarda ufak ufak öksürdüğünde küçük bir duraksamasının ardından tekrar konuştu.

 

“Kızıl Timi’nin Keskin Nişancısıyım. Attığımı vururum.” diyerek ekledi. Sırıtarak konuştum.

 

“Sadece olmak istesen de en iyisi olmuşsun demek ki!” dedim, ufak bir gülümsemeyle. Sakin tavrıma zıt bir şekilde atan kalbim resmen panik var diye bağırıyordu.

 

“Lisansını hangi bölümde yaptın?” diyerek sordum. Susmak pek istemiyordum.

 

“Arkeoloji bitirdim ben.” dedi, beklemeden sorumu yanıtlayarak. Burnunu çekişi ile gözlerim, kıpkırmızı burun ucuna takıldı. Fena alerji olmuştu.

 

“Timin komutan yardımcısısın, değil mi?” diye sorduğunda bu gereksiz sorusuna mırıldanarak yanıt verdim. Bunu bilmemesinin imkanı yoktu. Hakkımda abisinin dosyalarını karıştırdığına göre biliyor olmalıydı. Konuşmak için soruyordu.

 

“Yakın Muharebede uzmanım ancak nişancılıkta da çok iyiyim. Sağlık eğitimi de aldım. Kısacası kendimi her yönde geliştirdim ama şunu net söyleyebilirim ki, attığımı vuramama gibi bir ihtimalim yok.” diyerek konuşma isteğine karşılık verdim. Biraz kendimden bahsetmek sıkıntı çıkarmazdı.

 

Attığımı vururum sözüne karşılık, attığımı vurmama ihtimalim yok.

 

Elimde silah varsa kaçışları yoktu. Yakın dövüşte de kaçışları yoktu. Hile yapmayı seçenler yüzünden işleri kahramanca bitiremiyordum. Orada İnfrasonik Bastırma Sistemi olmasaydı, malikaneden çıkacak bir yol bulurduk. Yanımızda o üçlü olmasaydı oradan yüzüğü almadan çıkmazdık. Tabii, eğer yüzüğün orada olduğu istihbaratı doğruysa. Her zaman bir yol bulunurdu, dağ evinden kaçmak için evi tutuşturduğum aklıma gelince bunu daha iyi anlamıştım.

 

“Attığımı vururum derken attığımı vurmama ihtimalim yok diyorsun. Bu büyük bir iddia...” dedi ve burnunu çekerek ekledi.

 

Dayanamayarak burnunu elinin tersiyle tekrar kaşıdığında ilaç bulmak yerine burada oturmamızın bir saçmalık olduğunu düşündüm. Alerjisi onun umurunda bile değildi. Benimle konuştuğu için mi...

 

“Marifetlerinizi görmek isterim, Üsteğmenim.” dediğinde teklifine sırıttım. Karşımda hiç şansı yoktu.

 

“Bende aynı fikirdeyim, Teğmenim.” diyerek sırıttım. Elaları ile kesişen mavilerimde ne gördüyse o da aynı şekilde gülümsedi.

 

“Askeriyeye döndüğümde seni atış alanına çağırırım, iddialıyı görürüz ha Teğmenim?” dedim, kollarımı göğsümde bağlayarak. Rekabet mi? Severim.

 

“Emriniz olur, komutanım.” diyerek kafasını arkasına yasladığında eli boğazına gitti. Hafifçe boğazını kaşıdığında boynunun ne kadar kırmızı olduğunu fark ettim.

 

“Neden oturuyoruz? Sana ilaç bulmalıyız.” dedim, ciddileşerek. Başını kaldırarak bir şey olmaz dercesine baktığında tam bir şey söyleyecektim ki konuştu.

 

“Sıkıntı yok. Seninle bir daha böyle konuşamayabilirim. Ne olduysa garip bir şekilde bana iyi yaklaşıyorsun. Üstelik abimlere ailenizi istemiyorum derken oluyor bu.” diyerek masum bir ifade ile baktığında kıpkırmızı suratına konuştum.

 

“Doğru, bir daha böyle konuşamayabiliriz çünkü az daha beklersen kaşına kaşına öleceksin.” dedim.

 

“Ölmem. Bana bir şey olmaz.” diyerek fısıldadığında yorgunca kafasını arkasına yasladı. Bana bir şey olmaz sözü, bana bir yerden tanıdık geliyordu. Gülümsedim.

 

“Peki. Oturuyoruz yani?” diye sordum. Aynı saniyede evet anlamında mırıldandı. Arkama yaslandım ve deminden beri söylemek istediğim o cümleyi isteyerek ağzımdan kaçırdım.

 

“Aras papatyaları severken senin papatyalara alerjin mi vardı?” dedi, buruk bir gülümsemeyle.

 

Sözlerim çivi gibi batan bir acı veriyordu ama canımızı yakan çok şey varken onunla Aras hakkında konuşmak çok şey değildi.

 

“Evet.” diyerek doğruldu. Yüzümdekinin aynısı olan buruk gülümseme ona da bulaşmıştı.

 

“Lisede birlikte okuyup harp okulunu birlikte bitirdiniz ve aynı timde görev aldınız. Ötesi var mı?” diye sordu. Saniyelerin ardına dile dökmüştü.

 

“Yani onun kardeşin olduğunu içten içe hissediyor muydun, Okyanus?” diyerek ekledi. Yutkundum.

 

Hiç hissetmemiştim aslında. Kardeşlik ne demek bilmiyordum. Aile nasıl olunur bilmiyordum. Belki de bu yüzden aynı kandan olup olmadığımızı hissedemedim.

 

“Hep o benim canımdan bir parça gibi hissederdim.” dedim, yanan boğazımı hiçe sayarak. Bu doğruydu.

 

Canı yandığında canım yanardı. Empati kuruyorum sanırdım ancak öyle değilmiş. Aynı kandan, aynı candan olduğum kardeşimin acısını hissetmem normalmiş. Yan yanayken duygu durumlarımızın birbirimizi bu kadar etkilemesi de normalmiş.

 

Tek normal olmayan, ikiz gibi gezerken üçüzümüzün nasıl tek başına olduğuymuş. İşte bu yüzden Uras’a yaklaşıyordum, tüm bu geçen yıllardaki yalnızlığını hiç suçumuz olmasa da telafi etmek istiyordum. Belki o da bana, Aras gibi canımdan bir parça gibi hissettirirdi. Neden olmasındı.

 

“Canından bir parça...” diyerek sözlerimi fısıldarcasına tekrarladı. Kısık sesi çok şey anlatıyordu.

 

Can parçam...

 

“Gerçekten de öyleymiş. Aynı karnı dokuz ay paylaşmışız. Hatırlamadığım sekiz yaşıma kadar da birlikte gelmişiz.” diye ekledim. Bunları duymak onun için üzücü olmalıydı çünkü o kayıp kardeşini Aras gibi tesadüf eseri bulamamıştı. Tabi, buna tesadüf denirse...

 

“Öyle.” diyerek beni onayladı. Başını arkasına yaslayarak benden bakışlarını kaçırdı. Anlayış gösterdim, kısa bir duraksamanın ardından bende bakışlarımı göğe dikerek yavaşça konuştum.

 

“Sonraysa birbirimizi farklı topraklarda bulup kardeş yerine koymuşuz. İki yıldır hep bu nasıl bir mucize diye düşündüm. Sonra da bu mükafatın, cezasının o öldükten sonra tüm gerçekleri öğrenmem olduğunu fark ettim.” dediğimde ben umursamazca göğe baksam da onun ani bir şekilde başını kaldırdığını anladım.

 

“Nasıl?” diyerek soluksuz bir soru sordu. Burnunu sessizce çekerek benden bir cevap beklediğinde gözlerimi kapatarak onu yanıtladım.

 

“İki yıl önce sizi buldum.” dedim, normal bir şeymiş gibi.

 

“Buldum ve unuttum. Sadece soy adınız ve bilginin kesinliği vardı kafamda. Mesleklerinize bakmış ve gerisi için kendimi engellemiştim çünkü dahası gelirdi. O hastane odasında da rol yapmadım, sizi tanımıyordum.” dedim, yavaşça doğrularak. Buğulanan gözlerimi açtığımda hafif çapraza, ona doğru döndüm. Elaları dediklerimle bozguna uğramış gibiydi.

 

“Sen...” diye yarım kaldığında ekledim.

 

“Ben... Sizi buldum. Ailemi buldum ama sustum. Çok geç olmuştu. Annen haklıydı, sizi biliyordum ama haksız olduğu konu, sizi tanımıyor oluşum ve bu bilgiyi Aras öldükten sonra öğrenmemdi. Ona bu yüzden yaklaşmadım ama keşke daha önce bilseydim.” dedim, ona dönsem bile bakışlarımı kaçırarak.

 

“Bizi biliyordun...” dedi, kendi kendine. Anlamak istiyordu ama anlam veremiyordu.

 

“Hesap sormaya hakkım yok. Keşke aileni tanımak isteseydin, Okyanus... Bunu o kadar çok isterdim ki!” dedi, burukça. O da bakışlarını sürekli benden kaçırıyordu.

 

“Keşke...” dedim. Keşke. Belki bu kadar duygusuzlaşmamış olurdum. Belki de bu kadar yalnız olmazdım.

 

“Buradan dönüş yok.” diye fısıldadım. Kendime hatırlatmak istedim.

 

İçimdeki kimlik çatışmasına anlam veremiyordum. Onlarla konuştuğumda iki yanım vardı. Biri ellerimi kollarımı bağlayıp ağzımı bantlıyor, sürekli istemiyorum diyordu. Diğeri ise Ayşin’den bana kalan tek şeydi sanırım, meraklı gözlerle etrafındaki insanlara bakıyor ve onları tanımak istiyordu.

 

Tek kaldığımdaysa karanlık yanım beni ele geçiriyor ve içimi garip bir nefret kaplıyordu. Oysa bu ben değildim, onun oluşturduğuydu. Beni ele geçirmesine izin vermemeliydim ama başaramıyordum.

 

Bugün burada başaracaktım.

 

Kendimi değil karanlık yanımı aşacak ve küçük bir adım atacaktım. Bu duvarları kırmasam da tepeye tırmanıp dışarıya göz atacaktım.

 

“Nasıl dönüş yok? Biz hayattayız, sen yaşıyorsun. Ben anlayamıyorum seni, Okyanus?” diyerek tepkisini saklamaya çalışarak çıkıştı. Neden engeller koyduğumu anlamıyordu.

 

O zaman anlatacaktım, beni.

 

“Benim duygularım yok. Kendimi bir asker gibi, askerden ziyade duygusuz bir robot gibi yetiştirdim. Ne size bir kardeş olabilirim ne de siz ne kadar çaba harcarsanız harcayın bana biri olabilirsiniz.” dedim, başımı iki yana sallayarak. Bu tabuyu yıkmak için onunla konuşmaya başlamıştım, bu sözleri söylememeliydim.

 

Yetiştirdiler. Robot gibi. İnsan mıyım ki?

 

Duygularım Aras ve birkaç insandan oluşuyordu. Pars abim beni bırakıp gitmişti. Alkan... Onu ben çıkartmıştım. Barkın abimle arayı açmıştım. Deniz ise...

 

Kalp atışlarımı kontrol edebilsem onu da çıkartır duygularıma tamamen veda eder miydim acaba?

 

Kalan tek duygum oydu.

 

Etmezdim.

 

Onu sevmeyi seviyorum. Ona dair her şey doğduğum andan beri kalbime işlenmiş gibiydi.

 

“İnsansın sen, Okyanus. Bu üniformayı giyiyoruz diye kendimizi duygusuz olmaya zorlamamalıyız. Verdiğimiz kayıplar da bizi üzebilir, Askeriyede gülebiliriz de. Robot değiliz. Sen iyi misin?” diyerek şaşkınlıkla sorduğunda sözlerini umursamadan konuştum.

 

Verdiğimiz kayıp bizi üzmesin diye duygusuz olmak en iyisi değil miydi?

 

Bunu sorgulamak bile beni sarstı.

 

Annesinin gözlerinden dökülen yaşlar, onun ağzından dökülen sözcükleri kafamı karıştırıyordu. Bundan bahsediyordum. Kapılmaktan. Tekrar toparlarız diye riske atmak istemediğim her şeyden.

 

“Aras’layken de eksik hissederdim. Şimdi daha da eksiğim. Baştan beri bir aile istemediğimi söylüyorum ama yıllarca ailemi aradım ben, Uras.” dedim, farklı bir konuya saparak.

 

Tüm duygularımı en çıplak halleriyle ortaya döküyordum.

 

Bu Okyanus’un normalde yapabileceği bir şey değildi, biz de normal bir anda değildik.

 

Kontrolü Ayşin’e de bırakamazdım.

 

“Ne demek istiyorsun? Anlayamıyorum.” diye fısıldadı. Anlayamamak ona acı veriyor gibi gözüküyordu.

 

Aras’ın ismini fısıldamaksa ikimizin de gözlerini dolduruyor ve boğazına bir yumru oturtuyordu. O an fark ettim ki, acımızda ortakmış kanımız gibi...

 

“Canımın bir parçası olduğunu düşünüyordum ama iki parçası varmış, Uras. Senmişsin.” dedim. Ağzımdan zoraki çıkan kelimeler hislerimin de dökümüydü. Biz üç parçaymışız. Ne ikiz ne de tek! Üçüz!

 

“Canımın bir parçasını kaybetmişken bir parçam olduğunu daha öğrendim. Sence ne yapmalıyım? Duygularımı yok etmek için bir kez daha mı kendimi kapatmalıyım?” dedim, bakışlarımı kaçırarak. Kısık sesim ona sormuyordu, kendime soruyordum.

 

“Bir parçası daha derken benden mi bahsediyorsun?” diye sordu, ciddi misin anlamında kaldırdığı kaşlarıyla. Onlara o kadar istemediğimi söylemiştim ki iki kelime onu dumura uğratmaya yetmişti. Evet dercesine başımı salladım.

 

“Ama bu iyi bir şey?” dedi, sorarcasına. Onun hakkında iyi bir şey söylememe mi şaşırmıştı o? Dolu gözlerimle kıkırdadım. Salak çocuk!

 

“Evet.” dedim, kıkırdamamı keserek. Ekledim.

 

“Bilmiyorum. Ben aile ne demek bilmem. Hayatıma giren birkaç insan bana bu konuda çok yanlış dersler verdi, sınıfta kaldığım tek konu olabilir. Ya onlar bir yanlış yaptı ya da Aras gibi kaybettim onları... Bilmiyorum.” diyerek baştan beri söylemek istediğim şeye giriş yaptım. Bir türlü dilimden dökemiyordum. Okyanus’u da aşan şeyler vardı, demek ki!

 

“Bir aile de istemiyorum zaten. Yeni zaaflar, kırgınlıklar... Fazlasında gözüm yok.” dedim, başımı kucağıma eğerek. Kısık bir sesle söylediklerim bu karanlık ve boş parkta yankı yapıyordu.

 

Dayanamadan bankta yan dönüp ayaklarımı topladım ve bağlaş kurarak düzgün bir şekilde oturdum. Heyecanlanmıştım.

 

“Düne kadar Aras’ın yaşadığına umut ediyordum, hala da inanıyorum ama bir haksızlık yapıyormuşum. Bunu fark ettim. Bir üç parçaymışız, nasıl söylesem? Anlatamıyorum kendimi sanırım...” diyerek çaresizce başımı kaldırdım. Bu tür iletişimlerde ne kadar berbat olduğumu da öğrenmiş oldum.

 

Bakışlarımı kaldırdığımda göz göze geldik. Elaları ile kesişen mavilerim bir anlam çıkaramadı. Buruk ifade ikimizin de yüzündeydi. Beklemediğimi yaparak bir anda gülümsediğinde sözleri içimi ferahlattı.

 

“Hayır, ben seni anlayabiliyorum.” dedi, çekingen bir şekilde. Bu derece yakın ve yalın konuşacağımı düşünmüyor olmalıydı. Beklemiyordu.

 

“Sen eksikliğinin ben olduğumu iddia ediyorsun. İkinci parçamızın kayıp olduğunu düşünüyorsun ve hiç tanımadığın üçüncü parçanı merak ediyorsun.” dedi, heyecanla. Yerinde dikleşerek ekledi.

 

“Doğru muyum?” dedi.

 

Başımı sallamakla yetindim.

 

“Beni merak ediyorsun?” dedi, tekrarlayarak. Sorarcasına.

 

Şaşkınlıkla dolu sözlerine karşılık dayanamadan kafamı yana eğdim ve buruk bir gülümsemeyle dudaklarımı büzdüm.

 

“Meğerse bizim eksikliğimiz senmişsin.” dedim.

 

Alkan bile tamamlayamazdı o eksikliği...

 

Yerini dolduramamışız zaten...

 

“Evet, ikizimi tanımak istiyorum.” dedim, utanarak. Garip durduğuma emindim. Duygusallık benim üstüme yakışmazdı.

 

“İkizini değil, üçüzünü.” dedi, burukça.

 

“Hastane odasında öyle söylemiştiniz.” dedim, yerimde dikleşerek.

 

“Annem-“ dediğinde sözünü yarıda keserek konuştum.

 

“Biliyorum.” dedim, anlayışla.

 

“Bana kayıp kardeşimi bulma şansı veriyorsun yani?” diyerek heyecanla sordu. Tekrar tekrar duymak mı hoşuna gidiyordu, yoksa anlamıyor muydu? Bilmiyorum.

 

“Hayır. Kayıp kardeşini istesen de bulamazsın. Onu babası ölü göstermiş. Sana Okyanus’u tanıma şansı veriyorum. Aynı yıllar önce Aras’a verdiğim şans gibi...” diyerek hızla ekledim. Yüzümde ufak bir gülümse belirdi, onun gülümsemesi soldu.

 

“Ölü göstermiş, ölmemiş. Belki Okyanus izin verirse kardeşimi de bulabilirim?” dedi, sorarcasına.

 

“O da öldü. Ben şahidim.” dedim, çatık kaşlarla. İnadı, inadıma benziyordu. Üzücü bir şey söylemiyormuş gibi gülümsemem sinir bozucuydu belki ama artık somurtmak istemiyordum.

 

Şahit falan değildim. Yalan söylüyordum.

 

“Kaybettiğim hafızam geri gelirse belki onu bulabilirsin...” diye ekledim, düşünceli şekilde.

 

“Hafızanı yerine getireceğim, bana kardeşim diyebilmen için de çaba sarf edeceğim. Söz veriyorum.” dediğinde bağdaş yaptığım ayaklarımı banktan salıvererek sırtımı arkama yasladım. O ise heyecanla doğruldu. Öyle bir eminlikle konuşuyordu ki gözüm korkmuştu. Kıkırdadım ve başımı omzuna doğru bıraktım. Ben çabalamazsam herkesin benim için olan çabası boşa giderdi. Bu hep böyle olmuştu.

 

“Diğerlerine bahsetme. Hele o sarışın abine. Çok rahatsızlık veriyor. Sonra yapışır.” dedim, gülümseyerek. Uzun süre sonra, Deniz’in yanı hariç, birinin yanında ilk defa bu kadar gülümsemiştim.

 

Sözlerime büyük bir kahkaha attığında kafamı koyduğum omzumu bir milim bile hareket etmedi. Rahatsız olmayayım diye kıpırdamıyor olmalıydı.

 

Rahatsız olacağını düşünerek kafamı çekiyordum ki kolunu kaldırarak sırtıma attı ve beni göğsüne çekti. Bu davranışıyla kalakaldım, vücudum garipsedi. Yabancılığını hissetmek kalbimi sızlattı. Aras gibi onu da tanıma ihtimalim olabileceğini hatırlattı.

 

“Bahsetmem.” dedi ve ekledi.

 

“Benden bencil bir insan olmamı istiyorsun sanırım?” diyerek sorarcasına konuştu ve küçük bir kahkaha attı.

 

“Bir süre...” diyerek fısıldadım. Benim gibi...

 

Onu bencilliğime ortak etmem doğru muydu?

 

Bedenimin kalakalmış halini yok etmeyi başarıyordum. Aynı karında dokuz ay sürdürdüğüm adamın temasından rahatsızlık duymamalıydım. Evet, kafamı rahatça göğsüne bıraktım.

 .

Tekrar ben ve bölüm sonu...

Oldukça ilerlemeli nir bölüm oldu :)

Bu bölüm Okyanus'u? -->

(ONU ÇOK SEVDİĞİNİZİ BİLİYORUM AMA KANITLAYAMAM!)

Peki ya, Uras? -->

Çekingen çocuğum ya!

Okyanus'un ona bir adım atması yüzüne soğuk bir kova su çarpması gibi hissettirdi.

Ayrıca Uras'ın dış kaynaktan girdiği en başından beri netti. Yoksa Okyanus ile aynı yaşta olup farklı rütbeden olması çok mantıklı olmazdı.

Uras & Okyanus ikilisi...

Onları nasıl buldunuz? -->

Hala eksikler ama tamamlamaya çalışıyorlar, yavrularım.

45 bölümdür Okyanus'u aile konusunda ayakta alkışlayacağınız bir bölüm KDMZJXJXJXJXJDKXKXJDJ

Barkın abimizi artık tanıyalım mı? -->

O sırada 10lu bölümlerde duyulup da hala gelemeyen Pars'ın garibanlık JSMXJDJDJXMDJD Şaka bir yana- Bizim çok konumuz var! Jdmxjxm

Yine Okyanus'ta buluşalım... 🌊🌊🌊

2423 Kelime...

Bölüm : 28.03.2026 23:51 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Cansu / Okyanus'un Kül'ü / 46. Bölüm / Eksik Parça
Cansu
Okyanus'un Kül'ü

183.12k Okunma

16.2k Oy

0 Takip
50
Bölümlü Kitap
KARAKTER TANITIMIBölüm Günü - Duyuru 🌊☄️1. Bölüm / Yaralı Kuş2. Bölüm / Tanımadığım İnsanlar3. Bölüm / Bilinmeyen Rütbe4. Bölüm / Şüpheler ve İstekler5. Bölüm / Kabullenilmeyen Açık Yaralar6. Bölüm / Tesadüfi Başlangıçlar7. Bölüm / Şüphe Tohumları8. Bölüm / Marş İleri9. Bölüm / Askeriye Koridorları10. Bölüm / Künyelerin Tıkırtısı11. Bölüm / Karşı Konulamaz Yanlışlar12. Bölüm / Komutana Güven13. Bölüm / İpleri Elinde Tut14. Bölüm / Her An Tehlike15. Bölüm / Anestezi Direnci16. Bölüm / Umut Yıldızı17. Bölüm / İhtimallerin Çıkmaz Sokağı18. Bölüm / Saye19. Bölüm / Şarapnel (Geçmiş)20. Bölüm / Kül Olmamış Kor21. Bölüm / Barlas Nisyan EylerseZEHİRLİ KURŞUN22. Bölüm / Ölüm Kapanı23. Bölüm / Lahza24. Bölüm / Zorunluluk25. Bölüm / Tuğgeneralin Emri26. Bölüm / Dalgalı Deniz ve Doğan Güneş27. Bölüm / İstihbarat Görevi28. Bölüm / Gerçek Görünüşümle Operasyon29. Bölüm / Gökyüzü Gözler ve Gece Saçlar (Geçmiş)30. Bölüm / Kalbimin Attığını Hissediyorum31. Bölüm / Kapılma Dalga’ya32. Bölüm / Cesur Bir Teklif33. Bölüm / Gerici Takipte Hissettiğin Nabız34. Bölüm / Kan Kus Kızılcık Şerbeti İçBir Yıl Olmuş 🥹35. Bölüm / Diken Üstü36. Bölüm / Kapana Kısılmak37. Bölüm / Buzdan Kafesin İçindeki Dövüş38. Bölüm / Önemsenilme Duygusu39. Bölüm / Kül’ün Emareleri40. Bölüm / Kaçıngan Bağlanmalı Savcı41. Bölüm / Yalancının Mumu42. Bölüm / Hasta Çorbası43. Bölüm / Aras’ın Kül’e çevirdikleri44. Bölüm / Yalancının Külleri (Geçmiş)45. Bölüm / Papatya Alerjisi46. Bölüm / Eksik Parça
Hikayeyi Paylaş
Loading...