
Merhaba, ballarım🍯
Bu bölüm Okyanus'un Kül'ü 🌊☄️ -->
Askeri olaylara çok minicik geçiş yapıyoruz. Bir sonraki bölüm de çok güleceğiz :) Hatta bir sonraki iki bölüm ;)
İleri sahnelerden bildiriyorum; Timdeki en favori karakterlerden sadece bir tanesi, Merih :))
Bol bol yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayınız, lütfen ⭐️
.
Hastanenin kapısından çıkarken Deniz Yüzbaşımı takip ettim. Acelemiz vardı. Hızlı bir şekilde ilerlerken hastanenin bahçesindeki açık otoparktan onun arabasını gördüğüm anda yakındaki arabasını çalıştırdı.
Anesteziden dolayı ne kadar süre uyumuştum ki? Arabasını veya yeni üniformaları getirebilmişti, bilmiyordum. Zaman algım epey sıfırlanmıştı an itibariyle!
Zaten benim arabamda burada değildi, olsa da hastaneden çıktığım ilk gün pek kullanabileceğimi sanmıyordum, izin de vermezdi. Bu yüzden onun peşinden ilerledim.
“Çabuk, bin. Yetişmeliyiz!” demesi ile hızlandım. Neden bu kadar acele ettiğini sorgulayamazdım çünkü General çağırmıştı, üstelik başka askerlerde geliyordu. Haklıydı!
Başım ile onayladığımda beni görmedi, arabaya biniyordu. Bende hızla kapıyı açarak yan koltuğuna bindim ve arabayı çalıştırması ile önce hastaneyi arkamızda bıraktık sonraysa Askeriyeye doğru yol almaya başladık.
Beş veya on dakikalık sessiz ve hızlı bir yolculuk ile varmış sayılırdık. Normale göre fazlasıyla hızlı gelmiştik.
Deniz komutanımın kışlanın dışına park ettiği aracından inmeden önce ikimizde sessiz bir şekilde anlaşmış gibi her zaman yaptığımızı yaptık. Arabaya bindiğimizde gördüğüm iki bordo bere de bizimdi. Benim için arabasında getirmişti...
Torpido gözünün üzerindeki bordo berelere uzandığımda kendi beremi alırken ellerim ufak bir şekilde temas etti. Tenimi yanmış gibi geri çektiğimde oturduğum koltuğun üzerindeki aynayı sessizce açtım.
Bordo beremi usta bir hareketle kafama yerleştirdiğimde ambleminin tam sol gözümün hizasında olduğuna emindim. Üniformamı elimle hafifçe düzelttiğimde hazır olduğumu hissettim.
Arabadan inerek hızlı ve dik adımlarla nizamiyeye doğru ilerledik. Eşit adımlarımızdan acelemiz belli olurken dikkat çekiyorduk.
Kasımın sonlarına gelmiş sonbaharı bitirmek üzere olmamıza rağmen hala kaybolmayan Güneş, artık Kış Güneşiydi. Isıtmıyor, sadece görüntüsüyle gözlerimi acıtıyordu.
Nizamiyenin önünde durduğumuzda yıllardır her sabah bu kapıdan girerken hissettiğim tanıdık disiplin duygusu yine göğsüme oturdu.
Her yeri avucumun içi gibi biliyor olsam da etrafı incelemek ister gibi her şeye gözüm takılıyordu. Beton duvarların üzerindeki tel örgüler Kış Güneşinin altında parlıyordu.
Berem kafamdaydı, duruşum çelik gibiydi. Nöbetçi Onbaşı tüfeğini nizami bir şekilde tutarken sadece omzumuzdaki yıldızlardan ve üniformadan değil de duruşumuzdan hatta gözümüzdeki o ifadeden dahi tanıdığından olsa gerek, daha kimliğimize bakmadan toparlandı. Bu his güzeldi.
“Dikkat!” diyerek arkadaşlarını uyardığında kulübenin önündeki dört asker sanki tek bir mekanizmanın parçalarıymış gibi aynı anda sert birer yay gibi gerildiler. Topuklarını birbirine vurma sesi nizamiyenin mekanik sessizliğini bozdu. Hepsinin eli şakağında, hareketsiz gözleri bir noktaya sabitlenmişti.
“Onbaşı Çetin Kılıç, İzmir! Vukuat yok, komutanım!” diyen Onbaşı’nın tekmili ile Deniz Yüzbaşım konuştu. Nöbetçi Onbaşıyı daha önce görmüş müydüm, pek hatırlayamamıştım.
“Sağ ol, Onbaşı.” diyerek başını salladığında benim sözlerime gerek yoktu. O an nizamiyedeki gergin hava bir nebze de olsa dağıldı ama askerlerin saygısı hala hissediliyordu.
Uzmanlaşmış bir Özel Kuvvetler mensubu olmamın getirdiği o sessiz özgüvenle birlikte cebimdeki Askeri kimliğimi Deniz Yüzbaşımın ardından uzattım. Kimliğimize çekinceli kısa bir bakış atan Onbaşı TSK Kartımızı okuyucuya okuttu. Ekranda yeşil ışık yandığında aynı ciddiyetler kimliklerimizi geri uzattı.
“Hoş geldiniz, komutanım.” dedi. Ufak bir baş selamı verdiğimde Deniz de benimle aynı şekilde bir baş selamı vererek arkamdan ilerlemeye başladı.
Turnikelerden geçtiğimizde artık Kışlanın içindeydik. Nizamiyeden içeri girdiğimde rütbem omuzlarımda kendini daha da çok hatırlatıyordu ve sivil hayatımı tamamen arkamda bırakıyordum. Sivil hayatın görünümünden daha çok evimdeymiş gibi hissediyordum. Burası yuvaydı.
Ayaklarım ezbere bir şekilde Tugay Karargahı’na giden o asfalt yola yönlendiğinde hızlı ama sakin adımlarla ilerledim. Yanımda duran komutanım ise tamamen heybetiyle dikkatimin dağılmasına sebebiyet veriyordu. Toparlandım.
Sesli içtima alanından geçtiğimizde sessizliğimiz daha belirgin oldu. Tugay’ın ana asfalt yolundan ayrılıp kışlanın en ucundaki o yüksek korunaklı bölgeye doğru yürüdük.
Burası kışla içinde bir kaleydi. Etrafını çevreleyen ek tel örgüler ve yüksek çözünürlüklü termal kameralar ve girişindeki tam teçhizatlı nöbetçiler buranın hataya yer olmadığını fazlasıyla belirtiyordu. Yutkundum. Disiplini içeri girmeden hissettim, huzur da buydu ya zaten!
Sonunda o heybetli binanın önündeydik. Binanın girişindeki gri mermerin üzerine pirinç harflerle işlenmiş o yazıyı okudum. Tanıdık bir aidiyet hissiyle dudaklarım iki yana kıvrıldı.
ÖZEL KUVVETLER GRUP KOMUTANLIĞI – 1. ÖZEL KUVVETLER TUGAY KOMUTANLIĞI
Bina girişindeki nöbetçiler, dışarıdaki Tugay nizamiyesindekiler gibi değildi. Üzerinde balistik hücum yelekleri, bacaklarında hızlı çekim tabanca kılıfları ve kollarında bordo berelilerin o kendine has bröveleri vardı. Gözlerinde bir an bile kırpmadıkları o keskin dikkat vardı, disiplinlerinden taviz vermeden bizi kısaca süzdüler.
Burası Tugay Karargah Binasıydı.
Deniz komutanımdan önce ağır cam kapıyı açıp içeri ittiğimde kapıyı tutarak içeri geçtim, ardımdan ise o geçti. Binanın içine girmemizle birlikte bordo berelerimizi başımızdan çıkartmamız bir oldu. Beremi ikiye katlayarak tek hamlede sağ yan cebime, yarısı dışarıda kalacak şekilde ustaca yerleştirdim. Artık bir refleks haline gelmiş tanıdık bir hareketti.
Burnuma keskin bir şekilde evrak, silah yağı ve klima soğuğu karışı bir koku geldi. Dışarıdaki kuru ama soğuk hava bir anda kesilmiş aynı sıcaklıkta serin ve nemli bir hava bizi karşılamıştı. Metalik serinlik yüzüme vurduğunda komutanıma uyum sağlayarak ilerledim.
İlk dikkatimi çeken giriş koridorunun tam ortasında duran Birlik Sancağı oldu, tavandan zemine karar uzanan kurşun geçirmez cam bölmenin içinde bulunuyordu. Bu, Özel Kuvvetlerin o meşhur imzasının ta kendisiydi!
Kırmızı ipek kumaşın üzerindeki alın sırmalı Özel Kuvvetler arması gün ışığında adeta parlıyordu.
Sancağa doğru ikimizde aynı anda hafifçe başımızla selam verdik. Başımız açık olduğu için sadece bir baş selamıydı, bordo beremiz başımızda olsaydı selam durmamız gerekirdi. Hızlı adımlarla ilerledik.
Koridorlar pırıl pırıldı, duvarlarda geçmiş operasyonlarda şehit düşenlerin fotoğrafları ve bordo zeminli harekat haritaları asılıydı.
Hepsi bir zamanlar bu koridorlardan bizim gibi adımlamışlardı, sonrasındaysa vatan için şehit düşerek al bayrağa sarılmışlardı. Ne için yaşamışlarsa onun uğruna ölmüşlerdi...
Hepsine bakarken içim sızlasa da bir tanesi boğazıma yumrunun oturmasını sağlamıştı. Kardeşim...
Yanımızdan geçen iki subayın sertçe selam durduğunu fark ettiğimde dikkatimi onlara yönlendirdim ve ufak bir baş selamı verdim. Biri Astsubay Kıdemli Çavuştu, diğeri Teğmendi.
Postallarımızın mermer zeminde çıkarttığı o tok sesler koridorun sessizliğinde yankılanıyorken uyumumuzu bozmadan toplantı odasına varmıştık.
Kapısındaki asker bize selam durduğunda Deniz komutanımdan önce davranarak komutanların gelip gelmediğini sordum, gelmediklerini ama yeni bir timin geldiğini belirtmesi ile çekildi ve içeriye girdik. İçeride sadece bizim tim ve yeni geldiği söylenen tim vardı.
Aralarında belki birkaç kişiyi tanıyorumdur diye düşünürken tanıdık bir sima görmem ile epey şaşırdım.
İkizim olabilecek olan Teğmen!
Lütfen! Düşündüğüm şey olmasın!
Bakışlarımı ondan ayırdım ama o bana şaşkınlıkla bakıyordu. Öyle şaşırtır seni bunlar! Neyse...
Bizim tim sağ tarafta otururken diğer tim soldaydı ve iki timde bizi görünce ayaklandı. Bizim tim ayaklanırken yeni gördüğüm simalarda onlara ayak uydurarak ayaklanmışlardı.
Bizimkiler tekmil vermeden selam durduklarında yeni gelen tim de selam durdu. Dört kişilerdi ve anladığım kadarıyla eksiklerdi.
“Teğmen Uras Kaya Kızıl, Şanlıurfa. Emret, komutanım!” diyerek tekmil veren Uras, kendisinden alt rütbelileri de temsilen kendini tanıtmıştı.
Bu timin komutanı da kimdi? Teğmen olduğunu sanmıyordum. Bakışları üzerimizdeydi. Bana büyük bir şaşkınlıkla bakıyordu, doğrusu bana değil de omzumdaki yıldızlara. Evet, çömezi şaşırtmıştık! Tanımadığı insanlar ile de düzgün konuşması gerektiğini öğrenirdi, umarım!
Kim kimi içeriye attırıyormuş, onu da göreceğimiz zamanlar gelirdi elbet!
Rütbesinden anladığım kadarıyla Astsubay Başçavuş olan adamın yaşı hepimizden fazlasıyla büyük gözüküyordu. Otuz beşli yaşlarında duruyordu.
“Rahat.” diyen Deniz komutanımla birlikte arkamızdaki kapı tekrar açıldı. Kapıya döndüğümüzde içeriye bir Yüzbaşı girmişti. Deniz Yüzbaşım içeriye giren Yüzbaşıya kısa bir baş selamı verdi. Bu sefer tekrar hazır ola geçerek selam durduğumuzda bizim timi temsilen Deniz Yüzbaşım tekmil verdi.
“Yüzbaşı Deniz Akif Alabora, Şanlıurfa. Emret, komutanım!”
Evet, içeriye giren bir Yüzbaşıydı ama Deniz Yüzbaşım yine de tekmil verdi çünkü gelen Yüzbaşı, Deniz komutanımın üst döneminde mezun olmuştu. Deniz komutanımın üst dönemindeki bir Yüzbaşıya tekmil vermesi de bir askeri hiyerarşiydi.
Yüzbaşı rahat dediğinde bizden sonra giren Yüzbaşıyla birlikte timlerimizin yanına ayrılan boş yerlerimize geçtik.
“Neden buraya toplandık?” diye bir soru yöneltti, Deniz Yüzbaşım. Sorusuyla birlikte diğer Yüzbaşı onu yanıtladı.
“Bilmiyoruz.” diyerek burada oluş sebebimizi daha da çok merak etmeme sebep oldu.
Bu kadar tesadüfe Mehmet Albay da gelirse artık hiç şaşırmam diyemeyeceğim çünkü şaşırırım. Özellikle de şansıma şaşırırım!
Bir günde bu kadar olayın denk gelmesi bir tek beni bulurdu, zaten! Bu tesadüfler silsilesinden hiç hoşlanmamıştım.
Daha neden toplandığımızı bile bilmezken bu gün içerisinde olanlar bana bir hafta, hatta bir ay bile yeterliydi.
Devamında ne getireceği bilinmez bir şekilde bugün olanlar bana büyük bir başlangıç gibi geliyordu.
Gelecek olan komutanları beklemeye başladık. Umarım saçma sapan tahminlerim tutmazdı. İç sesim, hissiyatım bu sefer yanlış çıkardı çünkü birazdan karşımda Mehmet Beyi de göreceğimi hissediyordum. Pek mantıklı da değildi.
Kimsenin çıtının çıkmadığı yaklaşık iki dakika bile dolmadan kapı açıldı ve hepimiz ayaklandık. Gelenler ise beni şaşkınlığa uğratacak derecede tanıdıktı.
Tahmin etmiştim! Daha fazla tesadüf kaldıramayacağım! Bu son olsun, lütfen!
Açıkçası, tam olarak şuan da denk gelmemize fazlasıyla şaşırmıştım çünkü bu zamana kadar neredeyse hiç denk gelmemiştik.
Tabi ki, onlar beni daha önceden tanımıyordu. Hastane de beni tanımamalarının sebebi de buydu.
Albay Mehmet Kızıl, Binbaşı Yunus Kızıl ve Paşa... Barış Tuğgeneral!
Her birimiz öylesine hızlı ve mekanik bir şekilde yerlerimizden kalktık ve hazır ola geçerek hareketsiz bir selama geçtik ki! Uyumlarımız efsane bir biçimde alışmış askeri bir tondaydı.
General selam durmamızla birlikte rahat diyerek hızla odadaki askeri soluğu kesti. Hiçbirimiz onun rahat deyişine aldırmasak da hazır ol pozisyonumuzu bozmadan Paşaya döndük.
“Oturun.” deyişiyle beraber, birlikte hareket ettik.
Paşanın en baştaki koltuğa oturmasıyla başlayan sessizlik ortamda adeta çığ gibi büyürken Paşa konuşmadan hiçbirimizden ses çıkmadı. Önündeki dosyalara kısaca göz gezdirirken yutkundum. Neydi bu gerginlik!
“Kızıl Timi...” diyerek katı sesiyle mırıldanan Generaldeydi gözlerim.
“Bir araya gelme amacınızı sorguluyor musunuz?” diyerek başını önündeki dosyadan kaldırdı. Bakışlarının odağı Soykan’dı.
“Hayır, komutanım.” diyerek sert ve kendinden emin bir sesle konuşan adama bakmadı bile Paşa.
“Sorgulamaya ihtiyaç duyduğunuz yerlerde olmamalısınız da Astsubay!” dedi, keskin bir dille.
Astsubay Üstçavuş Soykan... Kolundaki rütbesinden ve göğsündeki soyadından anladığım kadarıyla buydu.
Bazen de sorgulamaya ihtiyaç duyduğun şeyler seni rahatlatırdı...
“Kızıl Timi ve Alabora Timi uzun bir süre birlikte görev alacak. Amacınız size verilen her emri geçmişiniz, bu günününüz ve geleceğiniz olmak üzere tüm hayatınızı riske atarak yerine getirmektir. Özel kuvvetler mensubu olarak tek yapacağınız artık dik durmak değil, birbiriniz ve vatanınız için eğilmektir. Bunları hatırlatmama gerek yok diye düşünüyorum.” dedi, gözlerini üzerimizde gezdirirken.
Barış Tuğgeneral her zaman epey detaycı ve açıklama yapan bir insan olmuştu. Ben Generalim, karşımda bir Astsubay var, kısaca anlatayım geçeyim insanı değildi. Anlasan bile üstelerdi.
Üstelik bu konuşmasından da aramızda Özel Kuvvetlerde ilk defa göreve başlayan askerler olduğunu sezmiştim. Anlaşılırdı.
“İki timin bir arada uyumlu bir şekilde görev almasını istiyorum. Beni herhangi bir vukuat ile karşılaştırılırsanız bunun sorumlusu sadece siz değil, iki timin tamamı olacaktır. Kendinizi hatta silah arkadaşlarınızı riske atacak hiçbir şey yapmanıza tahammül gösterilmeyecektir.” diyerek bildiğim şeyleri sert sesiyle anlattı.
“İki timin birlikte görev almasının elbette bir amacı var. Şu an bunun zamanı değil. Alışın, kısaca alışmak zorundasınız. Hata affınız yok, klasik askeri planlar hiç yok. Amacınız tek, iki tim tek olacak.” dediğinde bir cevap beklemiyordu. Lider ruhu sözlerinden bile belli oluyordu.
“Alabora ve Kızıl Timi gizli resmi kayıtlarda bulunuyor. Şu anlık! Başarısız olursanız... Hiçbirinizin burada bulunduğuna dair tek bir satır bile bırakmam.” diyerek son olarak tehditvari bir ekleme yaptı. Ciddiyetini sözlerinden açıkça belli ediyordu. Generalden böylesine bir çıkış beklemediğim için yerimde dikleşerek belimin kıvrılacağı bir pozisyona gelmiştim, rahatsızlığımı belli eden bir pozisyona.
Onların hatası bizi etkileyecekti... Bizim hatamızda onları etkileyecekti...
Tuğgeneral ağır bir şekilde başını yanında bulunan Mehmet Albaya çevirdiğinde son konuşmasını yaptı.
“Bu iki tim, sahada doğrudan Albay Mehmet’in komutasında görev yapacaklardır. Operasyonel kararlar, anlık değişimler ve saha inisiyatifi ondadır.” dedi.
Paşa sustu ve odadan çıktı. Artık söz Albaydaydı.
Sessizliği keskin bir şekilde bölen Albaydı. Kahve gözleri yavaşça bizi süzdü. Ne yapacağını ne diyeceğini merak ediyordum açıkçası.
“Timler karışmayacak.” diyerek söze girdi.
“Her tim kendi düzeninde! Alabora Timi, sırayla şahsi Tekmil!” diyerek kısa, tok ve ağır bir emir ile otoritesini belli edeceğini bekliyordum ama bu kadar ağır olabileceğini hiç tahmin etmiyordum.
Ayaklanarak tekmil vermeye başladık.
“Yüzbaşı Deniz Akif Alabora, Şanlıurfa. Emret, komutanım!”
“Kıdemli Üsteğmen Okyanus Kaya, Şanlıurfa. Emret, komutanım!”
“Astsubay Üstçavuş Ozan Kara, Diyarbakır. Emret, komutanım!”
“Astsubay Kıdemli Çavuş Merih Kuzey, Mardin. Emret, komutanım!”
“Astsubay Kıdemli Çavuş Şahin Öztürk, Adana. Emret, komutanım!”
“Astsubay Bora Kurt, Gaziantep. Emret, komutanım!”
“Astsubay Güney Yaman, Zonguldak. Emret, komutanım!”
Diyerek tek tek tekmil verdiğimizde bakışlarının bende takılı kaldığını hissettiğim Albay, ufak bir baş selamı ile yetinerek yeni time döndü.
“Kızıl Timi, aynı şekilde!” diyen Albayın komutuyla ayaklanan bu sefer karşımızdaki yeni tim olmuştu.
“Binbaşı Yunus Kızıl, Şanlıurfa. Emret, komutanım!”
“Yüzbaşı Mert Yılmaz, Rize. Emret, komutanım!”
“Teğmen Uras Kaya Kızıl, Şanlıurfa. Emret, komutanım!”
“Astsubay Başçavuş Altay Akın, Bolu. Emret, komutanım”
“Astsubay Kıdemli Üstçavuş Erim Savaş, Edirne. Emret, komutanım!”
“Astsubay Üstçavuş Yiğit Soykan, Trabzon. Emret, komutanım!”
“Rahat, oturabilirsiniz!” dedi, Albay.
Sözleriyle birlikte yerlerimize oturduğumuzda konuşmaya başladı.
“Bu karargah, yeni oluşturulan Kızıl Timi ve benim yeni görev yerimiz olacak. Bu akşam veya yarın dahi görev çıksa sanki yıllardır beraber göreve çıkıyormuş gibi gideceksiniz, o yüzden birbirinize iyi alışın.” diyerek başladı. Yutkunarak yüzünü incelediğimde bakışlarımız milisaniye birbirine çarptı.
“Paşa’nın söylediğine göre İstihbaratla da iş birliği içinde olacağız. Her an tetikte olacağız ve ani bir göreve hazır olacağız. Bu yüzden sizlere sormak istediğim tek bir şey var, bana dürüstçe cevap verin.” dedi ve hafifçe arkasına yaslandı. Kahveleri usulca üstümüzde dolaşırken beni şaşkına uğratacak o şeyi sordu.
“Paşa, içimizde bu üniformanın dışında İstihbarat ile sayıca fazla göreve çıkmış iki askerin olduğunu belirtti.” diyerek yüz ifadelerimizi incelemeye başladı.
İçimizde? İki istihbaratçı? İstihbarata çalışan iki kişi?
Kül, Kıdemli Üsteğmen Okyanus Kaya.
Gölge, Teğmen Bora Kurt.
Bora ile gözlerim kesişti. O da bana bakıyordu ve bakışlarımı hemen ondan kestim ve odanın içinde dolaştırdım. Şüphe çekmek istemiyordum. İfade korudum, yüzümde hafif şaşırmış bir mikro ifade oluşturdum.
“Herhangi bir zorlama yok. Kendinizi açık ederseniz işlerimiz daha kolay olur.” diyerek son olarak ekledi, Albay. Bu sefer konuşmayacaktı, bir cevap bekliyordu.
Kendimi açık etmeyi asla düşünmüyordum.
Zaten Tuğgeneralden herhangi bir emir gelmeden de kendimi asla kimseye açık edemezdim.
Belli olmayacak kısa bakışlarla Bora’yı kontrol ettim, dikkat çekmemek için bakışlarımı üzerinde tutmuyordum.
O ise ben kendimi açık etmediğim sürece söylemezdi, umarım. Ben de kendimi hiç bir şekilde açık etmemeye kararlıydım.
Albayın ardından ise sanki anlaşmış gibi sessizliği bölen Binbaşı oldu. Albaydan sonra da en rütbeli kişi de oydu.
“Söylemek isterseniz şuan tam zamanı. Elbette, zorunda değilsiniz ama bu işimizi epey bir kolaylaştırır.” dedi, Binbaşı. Sert çehresi ve koruduğu mimikleri oldukça bana benziyordu. Mavi bakışları puslu bir ifade ile üzerimizde gezinirken duraksadım.
Ben ve Deniz Akif’ten hiç ses çıkmıyordu. Albay ikimize de bir baktığında ihtimal vermemiş olacak ki, önüne döndü.
“Kendilerini açık edeceğe benzemiyorlar, komutanım.” dedi, Deniz Akif.
Bir dakika, bu adam beni mi korumak istiyordu? Yoksa ben mi yanlış anlıyordum?
Albay ona cevap vermeden konuştu.
“Gölge ve Kül.” dedi. Sözleri diken üstünde olduğumu tekrar hatırlattı.
“Bu iki ismi verdi.” diyerek alçak bir tonda devam etti.
Ne kadar Okyanus deseler de artık yanmaktan kül olmuş benim lakabım, Kül.
Gölge gibi görünmez bir şekilde iş yaptığı için Bora’nın lakabı, Gölge.
Gerçi ateşin yakarak Kül ettiği ortamda Gölge bile görünmez olurdu...
Ateşi de söndüren bir nefes değil miydi?
Kül ile tanışma vaktine daha çok var!
Yan taraflardan konuşan ikiliyi duymam ile içten içe gururlandım. Gururlanmamak mümkün müydü?
“Şu Kül, Yüzbaşılara ve hatta Binbaşılara dahi emir verebilen özel askerlerden değil miydi?” diyen Şahin’den sonra fısıldayarak Güney de onu onayladı.
Bu sessiz ortamda aralarındaki fısıltılarını bir ben, belki de bir Deniz duyuyordu. Dudak hareketleri belli olsa da Albay onları umursamamıştı.
“İstihbaratta o kadar başarı işleri var ki, duymamak imkansız! Yüksek rütbeye sahip olmalı. Rütbeli komutanlarla ortak iş yaptığına göre.” diyerek mırıldandı, Merih.
Evet, doğruydu. Bir süredir ikili görevlerime Bora ile çıkıyor olsam da oldukça fazla İstihbarat görevine çıkmıştım.
Bazen tanımadığım İstihbarat ajanlarıyla, bazen ise benden üst rütbeli subaylarla. Bir timim olmasına rağmen General izniyle...
Onlara emir verdiğim tam olarak doğru muydu? Bilmiyordum çünkü ortak kararlar alıyorduk ama rütbesini veya kim olduğunu bilmediklerimde emirlerim de geçmişti. Kısaca İstihbarat her zaman çok karmaşıktı ama en düzenli, gizli ve saklı da oydu!
“Teröristlerin içinde yetişip onlara düşman olmuş, resmen harika!” diyen Merih’ti. Hala fısıldaşarak konuşsalar bile onları duyabiliyordum.
“O teröristlerin çocukların beynini nasıl yıkadıklarını en iyi bizler biliyoruz. Buna rağmen oradan kurtulabilmiş ve üzerine de çok başarılı bir asker, istihbaratçı olmuş!” diyende Ozan’dı, bunu da gururla söylemişti.
“Bir de bizim içimizden biri mi şimdi? Yüz yüze baktığımız biri?” diyen de Güney’di.
“Yeni gelen diğer timden biri de olabilir ama şuanda aynı ortamdayız. Çok büyük bir gurur!” diyen Ozan’dan sonrasını dinlememiştim.
Albay ve Binbaşının konuşmalarına odaklandım. General bana bir şey söylememişti, onlar nereden biliyordu?
“Kendilerini açık ederlerse timlerin arasında bir sır olmayacak.” diyerek kendi kendine söylendi, yeni Yüzbaşı.
“O yüzden de kendilerini açık ederlerse herkes için çok daha kolay olacak.” dedi ona katılarak, Albay.
Bakışlarım kısa bir salise tekrar Bora ile kesişti. Söyleyecekmiş gibi bakıyordu. Kuşkuluydu, bakışlar. Kuşku, yapacaklarının da yarısıdır zaten. Hayır, söylememeliydi. Net bir şekilde gözlerimle hayır demek istedim. Anlamış olduğunu gördüm ama söyleyebilirdi de çelişkide olduğunu anladım. Neyden şüphe diyordu? Ben ne yaparsam onu yapmaz zorundaydı!
Aslında değildi. Kendi kimliğiyle, beni ifşa etmediği sürece sıkıntı yoktu. Bunu biliyordu ama kendini açık ederse ben Kül kimliğimi saklamakta zorlanacaktım.
Söylememesi gerektiğini çok iyi biliyordu çünkü ben kendimi açık etmezsem bir daha benimle göreve çıkamazdı. Üzerimden bakışlarını çekti ve etrafa bakındı.
Anlaşılan, kimse bu ikilinin timlerinden olabileceğini düşünmemişti çünkü gördüğüm üzere herkes de ufak da olsa bir şaşkınlık vardı.
“Anlaşıldı, kimse kendini açık etmeyecek. Bu durum, sakladığınız kimliğiniz, bu kurumda bir hata yapmanıza sebep olursa Özel Kuvvetler maceranız sizin için sona erer.” dedi keskin bir dille, Albay. Sözleri o kadar net ve kendinden emindi.
Bu beni etkilemedi, ben hata yapmazdım. İstihbarat ile giydiğim üniformayı ise hiç karıştırmazdım.
Bora ile bakışlarımı tekrar kesiştirdiğimde kafası karışmış gibi duruyordu. Kendini açık etmeyi düşünmüyordu, umarım.
Evet, kendini açık etmeyi düşünüyordu.
Kendini açık ederse onunla göreve çıkmayacaktım, bu durum kabul edilemezdi. Bakışları Albaya döndü ve hızla elini kaldırdı. Ne yani? Söyleyecek miydi?
“İstihbarat ajanlarından biri de benim, Albayım. Gölge.” dedi, Bora.
Kesinlikle artık onunla göreve gitmeyecektim, gidemeyecektim de bunu biliyor olmalıydı. Onun yüzünden kendimi açık edeceğimi sanıyorsa çok fazla yanılıyordu. Beklentisi neydi çok merak ediyordum çünkü beklediği hiç olmayacaktı.
Bora söylediği gibi Albay, istihbarat ekipleriyle görüşüp kesinliğinden emin olmalıydı. Paşa’nın makamına çıkacaktı.
“Tamam, Bora Astsubay! Ögreneceğim.” dedi ufak bir baş sallamasıyla, Albay. İstediğinin bir kısmı olduğu için hafif rahatlamış bir ifadesi vardı. İstediği tam olarak asla olamayacaktı çünkü ben kendimi açık etmeyi hiç düşünmüyordum.
Albay gözleri ile herkesi inceledi ama bu odadaki herkes askerdi, kendilerini açık etmeyeceklerse bunu iyi yaparlardı. O da bunu tahmin edebiliyor olmalıydı.
Albay gözlerini hepimizin üzerinde gezdirdikten sonra biraz sessizlik oluştu ama tam o sırada Binbaşı konuştu.
“Albayım, sanırım ikinci İstihbaratçı kendini açık etmeyecek.” dedi. Neden bu kadar uzatıyorlardı.
“Öyle gözüküyor. Söylemek isterse bana gelsin!” deyip hızla ayaklandı. Siniri sözcüklerinden bile belli olmak üzereyken dik duruşu ile ağır bir hava oluşturuyordu.
İstediği olmayınca rahatsız olmuştu. Haklı da sayılırdı, yüksek rütbeli bir komutandı. Söz geçirmek istiyordu ama bu gibi şeyler emirlerle olmuyordu. Benim irademe kalmıştı.
Albayın peşinden Binbaşı da timine işaret verip çıkışa ilerlediğinde bir tek bizim tim kalmıştı.
.
Bölüm hakkındaki düşüncelerinizi yorumlarda benimle paylaşabilir misiniz? Düşüncelerinizi çok merak ediyorum. -->
Karakterler hakkında düşünceleriniz? -->
En favoriniz olan karakter kim?
Benim favorilerimden biri Merih, diğer iki bölüm nedenini anlayacaksınız. ☆
Alabora Timi? -->
Kızıl Timi? -->
Mehmet Albay? -->
Tuğgeneral? -->
Oy vermeyi unutmayınız, lütfen ;)
En yakın zamanda yeni bölümde görüşelim ♡♡♡
Bu bölüm;
3021 Kelime...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 183.16k Okunma |
16.2k Oy |
0 Takip |
50 Bölümlü Kitap |