
Merhaba, ballarım 🍯✨️
Yeni bölümümüz geldi :))
Oy vermeyi ve bol bol yorum yapmayı unutmayınız ♡♡♡
.
Binbaşının komutuyla her iki timde milimetrik bir çizgiye girmişti. Hepimiz dirsek temas aralığında, nefes alışlarımızı bile senkronize etmeye çalışarak bekliyorduk.
“Dikkat!” diyerek ciğerlerini patlatırcasına bağıran Yunus Binbaşının sesiyle hareketsiz bir şekilde beklemeyi sonlandırdım. Benimle birlikte on üç postaldan çıkan o tok ses, tugayın beton zemininde patladı. Hazır ola geçen bedenim nefes bile almadan sabit duruyordu.
İki ayrı çizgi gibi içtima alanının ortasına dizilmiştik. Sağ kanatta, bizim karargaha yeni mülhak olan Kızıl Timi, hemen solunda ise biz bulunuyorduk. Komutanları Binbaşı olduğu için Kıdemli tim olarak sağda duruyorlardı. Mert Yüzbaşı, Kızıl Timinin en başında bulunurken Yunus Binbaşı iki timinde önündeydi.
Öğleden sonra güneşi tenimizi kavurmadan gözümüze vuruyordu. Başımız dik, gözlerimiz tek bir noktaya sabitti. Albayın adım seslerini işittim.
“Emrinizdeki müşterek tim, toplam on üç personel, eğitim ve hazırlık denetlemesi için içtimaya hazırdır komutanım!” diyerek gür sesiyle Albaya rapor veren Yunus Binbaşının sağ eli şakağında Albaya selam durmuştu.
“Sağ ol!” diyerek Binbaşının selamını aldı, Albay.
“Rahat!” diyerek komutunu da eklediğinde dik duruşumuz değişmese de hazır ol pozisyonun çıktık.
Vücudumun rahat pozisyonuna geçmesiyle sabah olanlar zihnime üşüştü. Yaşanan garip tesadüfleri kafamdan silmeye çalıştım ama bu pek de mümkün değildi. Aynı karargahta, onların emrindeydim. Şu an bunu düşünmenin sırası değildi, hiç değildi. Bütün bu olanları düşünmemeye karar vererek kafamı boşalttım.
Yanımdaki Deniz komutanımı hissedebiliyordum. Soluk seslerimiz en düşük seviye de birbirine karışırken tüm tim diken üstündeydi.
“İki ayrı parça gibi duruyorsunuz...” diyerek mırıldanan Albaya odaklandığımda bakışlarını tek tek hepimizin üzerinde gezdirdi.
“Şu boşluğu kapatın! Sağa bak, hizaya gel!” diyerek emir verdiğinde seri adımlarla aramızdaki boşluğu hafifçe kapattık. Omuzlarımız birbirine çarptı, iki tim ip gibi birleşti.
“Güzel.” dedi, ellerini arkasında birleştirerek.
“Bugün ciğerleriniz patlama noktasına geldiğinde yanınızdaki adamın nefes sesini kendi kalp atışınız gibi duyacaksınız. Geride kalan olursa bekleyecek, o olmadan ilerlemeyeceksiniz. Biriniz tökezlerse on üçünüz birden düşeceksiniz.” diyerek keskin bir dille konuştu.
Kenarda duran uzman çavuşa kol hareketi yaptığında hiç beklemeden yanımıza gelen uzman çavuşun elinde upuzun ve kalın bir halat vardı.
“Sağ ayak bileklerini orantılı bir şekilde bağla!” diyerek emir veren Albay ile şaşkınlığa uğradım. Tek bende değildim. Gözlerim hızla açıldı. Bizi bağlayacaktı, birbirimize...
Binbaşının da önümüze geçmesiyle birlikte tek tek her birimizin sağ ayağındaki bota açılmayacak ama bileğimizi de sıkmayacak birkaç düğüm atan uzman çavuş Kızıl Timini bitirip Deniz Yüzbaşıma geldiğinde şaşkınlıkla önümde olan bitenlere bakıyordum. Albay ise karşımızdaki banka dimdik bir şekilde oturmuştu.
Deniz Yüzbaşımın bileğine de halatı geçiren asker bana doğru geldi. Sağ ayak bileğime botumun üzerine fazla sıkı olmayan sapasağlam birkaç düğüm attı ve arkamda kalan Ozan’a doğru ilerledi.
“Yirmi tur koşu. Bir kez olmak üzere iki dakikalık ara verme şansınız olacak, birlikte karar verirsiniz.” diyerek umursamazca ayaklandı. Albayın bu davranışı hepimizi şoka uğratmıştı çünkü harp okulunda eğitimde değildik. Her birimiz harp okullarından mezun olmuş birer askerdik.
Tugayın içtima alanı büyüktü. Hem de çok büyük! Kocaman bir alanı kapsayan bu içtima alanının etrafında yirmi kere koşmak...
“Okyanus Üsteğmen yaralı, beşinci turdan sonra yorulduğu anda çıkabilir.” diyerek de bana bakmadan ekledi. Bunu asla yapmayacağımı bizim timdeki herkes biliyordu. Albay da belki bunu ölçmek istiyordu ama karnımdaki ve omzumdaki yara bunu kaldırmayabilirdi, olsun ilk çıkan ben olmayacaktım. Hiçbir zaman...
“Sıkıntı yaşayan çıkabilir.” dedi, sesini yumuşatarak. Bu sözlerinin ne demek olduğunu on üçümüzde biliyorduk. Çıkmaz isteyenin Özel Kuvvetlerde işi yoktu. Yirmi tur koşamayanın özel görevde işi neydi? Bu yumuşak sözleri altında tehdit barındırıyordu. Uyumu bozanı yollayacaktı. Biliyorduk.
Saniyeler dakikalara dönüşürken uzman çavuş işini bitirerek içtima alanından ayrılmıştı. Geriye büyük bir sessizlik kalmıştı, bu sessizlik de Albayın sözleri ile kesildi.
“İstikamet, içtima alanı çevresinde yirmi tur! Ara vereceğinizde bana bildirin, Binbaşım. Başlarınız önünüzde, adımlarınızda olsun. Koşun, yavaşlayın, yürüyün ama durmayın!” diyerek cebinden bir şey çıkarttı. Kronometre! Yirmi turu ne kadar zamanda tamamlayacağımızı kayda alıyordu.
Aralarında baba oğul ilişkisi hiç olmayan alt üst ilişkisine sabit iki komutan gibi gözüküyorlardı. Bu derece profesyonelliklerine şaşırdım.
Gerçi aynı karargaha nasıl atanmışlardı ki? Bildiğim kadarıyla bu mümkün değildi! Paşa vardı, her şeyin başında. Onun bir bildiği vardır, diye düşündüm.
Son kez bacağımdaki halata baktım.
Bu demek oluyordu ki, yorulan bir Astsubay komutanlarını bekletecekti. Duraksayan bir Yüzbaşı ise askerlerinin önünü kesecekti.
Birbirimizin yoluna çıkmamak için koşacaktık. Engel olmayalım diye duraksamayacaktık.
“Başlayın!” diyerek kronometresine bastığında en önden bir ses duyuldu.
“Dikkat! Uygun adım. Marş!” diyen gür ses Binbaşının ta kendisine aitti.
On üç spor ayakkabı, milimetrik bir uyumla zemini dövmeye başladı. Sol, sağ, sol, sağ... Ritmin oturduğu fark eden Binbaşı bu sefer daha gür bir ses ile bağırdı.
“Marş ileri!” diyerek içtima alanında sesinin yankı yapmasına sebep oldu.
Binbaşının sesi ile önümdekilerin hareketlendiğini gördüm. Bileğimdeki halatın hareketlendiğini fark ettiğimde halat sertçe çekiliyordu. Uyum sağladım, yavaş adımlarla başladık.
Ayağımızda botlar vardı. Koşuyorduk. Dağda spor ayakkabıyı nereden bulacaktık!
Uyumlu bir şekilde ilerlemeye başladığımızda yavaşça hızlandık. İçtima alanını turlamaya başladık. Etrafıma bakmıyordum, ne göreceğimi iyi biliyordum.
İçtima yapan Özel Kuvvetler Timi! Her zaman dikkat çekerdik. Üstelik bu sefer karargahta yeni olan bir timle içtima yapacaktık.
Dayanamadım ve adımlarımda olan bakışlarımı hafifçe kaldırdım. İlk gördüğüm epey ileriden bize bakan yüzler oldu. Bu sefer sadece merak ve hayranlıkla bakmıyorlardı, şaşkınlıkla da bakıyorlardı. Bizim biraz önceki şaşkınlığımız gibi.
Tugaya rezil olmuştuk!
Bileklerimizdeki halatlarla tam bir çaylak ekibine benziyorduk. Tökezlesek bir ay konuşulurduk! Albay işini biliyordu, bizi madara etmişti.
Bileğimdeki halatın hafifçe oynamasıyla bakışlarım tekrar adımlarıma döndü. Sinirle soluğumu verirken arkamda dönen muhabbete odaklanmak tamamen bir hataydı.
“Yeni gelen Albay resmen bizi tugaya rezil etti!” diyerek söylenen Merih’in ta kendisiydi. Zaten şu gibi bir durumda ondan başkası konuşma açamazdı. Ne kadar sessiz o kadar rahat bir koşuydu çünkü yükselen tempomuz birazdan nefesimizi sıklaştıracaktı. En öndeki Binbaşıyı at kovalıyordu sanırım!
“Gerçekten!” diyerek sinirle katıldı, Ozan. Sessizliğini bozacak kadar Merih’e hak vermesi pek hayra alamet değildi.
“Şu yeni erler bile bize bakarak fısıldaşıyorlar.” diyerek en arkadan söylenen Güney Astsubayın bile sinirlendiği belliydi. Haklılardı ama Albaydı, bir bildiği vardı ve yaptığı şeyde öyle bir mesaj vardı ki!
“Dursam, hepimiz duracağız!” diyerek onlara katıldı, Şahin.
“Albayın vermek istediği mesaj da bu!” dedim, konuşmalarını kesmek için. Birazdan nefes nefese kalırlarsa bu konuşmalar yüzünden daha çok olacaktı.
“Evet.” diyerek kısaca ve sessizce söylendi, Ozan. Bakışlarım etraftaki subaylara odaklanmadan bakındığımda ilk turu tamamlamak üzere olduğumuzu fark ettim. Tabanlarım yere daha sert bastığında tempomuz artıyordu.
“Susun!” dedim, Merih’in konuşmaya başlayacağını fark ederek. Sessizce koşmaları daha iyiydi.
Banklardan birine oturmuş bize bakan Albayın önünden geçtiğimizi fark ettiğimde bir tam turu doldurduğumuzu anladım.
“Bir!” diyerek gür bir sesle bağıran Binbaşı ilerlemeye devam etti. Peşinden ilerleyen bizse halatla sürüklenmeye devam ettik.
Bakışlarımı alıştığım eşit adımlarımdan çekerek kaldırdığımda etrafıma bakmadım. Gözlerim tam önümdeki büyük cüsseye takıldı. Önümdeki Kızıl Timini kapatacak kadar büyük olan sırta...
Ben bu sırtı izlemek için sağ bileğime halat bağlayıp bir yirmi tur daha koşardım. Peşinden koşardım!
Bedenini saran kamuflajından sırtındaki tüm hatlar belli olurken koşmama değil de ona odaklanmama sebep olan şey kesinlikle bu değildi.
Yalan söyleme kız, çarpılacaksın! Ağzının suyu aktı! Sil de komutanlar görmesin!
Tamam. Olabilir. Ne olmuş yani? Ondan etkilenmemek hata bir kere!
Kendi kendime olan konuşmalarım sürerken çoktan nefes nefese kalmış bir şekildeydim. İkinci turun sonlarında nefes nefese kalışım ortadayken arkamdan ve hatta önümden de nefes sesleri geliyordu.
Ne demişti, Albay?
Ciğerlerimiz patlama noktasına geldiğinde yanımızdaki adamın nefes seslerini kalp atışımızla eş değer duyacakmışız! Tam olarak bunu yaşıyorduk!
“İki!” diyerek bağıran Binbaşı ile ikinci turu tamamladığımızı anladım.
Önümüzdeki yirmi turu da hesaplayarak tempomuzu küçük bir şekilde düşürdüğünü fark ettim. Ne büyük iyilik!
Aynı hızla uzun bir süre koştuğumuzda zaman algımı kaybetmiş bir şekilde artarda gelen Binbaşının sesiyle kaçıncı turda olduğumuzu anlıyordum.
“Üç!” dedi, gür sesiyle. Dakikalar sonra ekledi.
“Dört!” diyerek hızlandı.
Arkamda yoruldukları için yaptıkları hafif duraksamalar yüzünden ardı ardına gelen küfürler kulağımı kanatmıştı. Ön taraf böyle değildi, onlar birbirlerini henüz tanımıyorlardı. Bizimkileri susmaları için tekrardan uyardığımda kısa bir sessizlik oldu ama bu uzun sürmedi.
“Komutanım!” diyerek seslenen Şahin ile efendim dercesine mırıldandım.
“Dördüncü tur bitmek üzere, beşinci turda çıkın. Yaralısınız!” diyerek eklediğinde yaralarımı hatırladım. Evet, o kadar hissetmiyordum. Acı yoktu, kan yoktu. Sorun yoktu ama zarar görüyordu. Dik duruşum zedelenirken toparlıyordum, karnım ise beni hiç etkilemiyordu. Konuşacakken benden önce biri atıldı.
“Okyanus çıkmaz!” dedi, kendinden emin bir şekilde. Deniz komutanımın sesi de nefes sesine karışık geliyordu. Haklıydı, çıkmazdım. İlk vazgeçen olmak istemezdim!
“Çıkmam!” dedim, ona katılırcasına.
“Beş!” diyen Binbaşının artık aklıma kazınan sesi duyuldu.
“Okyanus Üsteğmen, çıkabilirsin!” diyerek seslenen Albaya cevap verdim.
“İyiyim böyle, komutanım!” dedim, gür ve net bir sesle.
Orta tempoyla koşarken etrafımı incelediğimde artık bakışların bizde olmadığını fark ettim. Hızlanan soluklarım yüzünden nefesimi ağzımdan almıştım, bu yüzden de boğazım yanıyordu. Burnumdan derin nefesler almaya başladım. Ayağımdaki botlar koşuyu zorlaştırsa da alışıktım, alışıktık. İçtima alanını bir kez daha turladığımızda öndekilerin hafifçe yavaşladığını fark ettim.
“Altı!” diyerek gürleyen Binbaşı ile yolumuza devam ettik. Adımlarım birbirini takip ederken önden bir ses duydum. Sese odaklanamayacak kadar yorulduğumu hissediyordum.
“Okyanus, çık sen!” diyerek gürledi, Deniz Yüzbaşı.
“İyiyim böyle, komutanım!” dedim, sertçe.
Koş, Okyanus! Koş, dikişlerini patlatmakta umurunda olmasın! Devam etmemeliydim ama timleri de durduramazdım.
“Yedi!” diyerek Binbaşının yükselen sesiyle bir turu daha tamamladığımızı fark ettim. Hala birbirimizi bozmamıştık, bu güzeldi. Uyumluyduk.
Aldığım hızlı soluklarla elim karnıma giderken bakışlarım adımlarımdaydı. Elimi karnıma bastırarak destekledim. Ağrım olmadığı için karnımın ne durumda olduğunu anlayamıyordum.
“Komutanım, iyi misiniz?” diyen arkamdaki Ozan’dı. Fısıldayarak konuşmuştu. Hepsinin nefes sesleri artık daha sesli bir şekilde duyuluyordu.
İyi gibi mi duruyorum?
“Çok iyiyim, Üsteğmen!” dedim, bağırarak. Koşuyu yaparken dişlerimi sıkacağım garip bir baskı oluşuyordu karnımda, bu yüzden konuşmak da epey bir zordu tabi ki!
“Sekiz!” diyen Binbaşı ile kocaman alanın etrafında bir kez daha döndüğümüzü fark ettim. Etrafıma odaklanamayacak şekilde hızlı soluklar alıyordum, onların da benden bir farkı yoktu.
Bu bir zorluk değildi. Özel Kuvvetler de olsak koşarken hızlı nefesler alırdık ama bizim özelliğimiz bu hızlı nefeslere karşı vücudumuzun çok dirayetli olmasıydı. Alışkındık, fazlasıyla! Zorlanırdık, zorlanmama imkanımız yoktu zaten. Zorlanırdık ama en iyisiyle de yapardık!
Ayak tabanımın yandığını hissettiğimde gülümsedim. Hatta deli gibi kahkaha atmak istedim ama sadece yüzümde kocaman bir sırıtış vardı.
Ön tarafta bir hareketlik olmuş olmalıydı ki, bileğimdeki halat hafif çekmişti. Önümü de Deniz’in heybetli bedeni yüzünden göremiyordum.
O sırada içtima alanın etrafına iki askerin yaklaştığını fark ettim. Biraz önceden beri herkesin yaptığı gibi önce kaçırdıkları bakışlarıyla bizi incelediler. Sonrasında ayağımızdaki halatı fark ederek şaşırdılar ve fısıldaştılar. Sinirle solumama neden olan bu ikilinin de sebebi Albaydı, rezil olmuştuk! Halat nasıl bir saçmalıktı, eğitimde miyiz biz? Diyerek tekrar aynı şeyleri düşündüm.
Sekizinci turu tamamlamak üzere içtima alanının etrafındaki koşumuzu sürdürüyorduk bir anda hiç beklemediğim bir şey oldu. O uyum, o ün, hepsi puf diye uçuverdi.
Kendimi Deniz komutanımın heybetli sırtına yapışmış bir şekilde buldum. Bir süredir seyretmelere doyamadığım o sırta yapışmıştım!
Utanç verici!
Benim yüzümden iki timde tökezlememişti. Önde bir şeyler olmuştu. Ve bu olanlar tam sekizinci turu tamamlarken Albayın önünde olmuştu!
“Ne oluyo-“ diyerek söylenirken sözüm bölündü. Arkamdakilerin sesli olmayacak küfürleri bir melodi gibi kulağıma dolarken anladım ki onlara da aynı şey olmuştu çünkü Ozan da sırtıma yapışmıştı, saygısından hemen toparlanarak çekilse de zincirleme kaza yaşanmıştı. Bu ani frene sebep olan kişi kimdi?
“Üzgünüm.” diyerek gelen ses biraz önce toplantı odasında yeni tanıştığımız Astsubay Üstçavuş Soykan’a aitti.
Ani duraksamanın ardına hareketlilik olduğunda uykumu getiren sırtın çekildiğini hissettim ve ikinci bir vaka benden dolayı yaşanmasın diye toparlandım ve uyum sağlayarak hafif tempoyla koşuya başladım. Bileğimdeki halata da artık baya bir alışmıştım.
“Dokuz!” diyerek bağıran Binbaşı tekrardan hızlanmaya başladı. Astsubay Üstçavuşun bizi duraksatması hepimize derin bir soluk aldırmış olsa da onu epey utandırmış olmalıydı çünkü bahçedeki bakışlar tekrar üzerimizdeydi. Bu sefer gülmemek için zor duran mimiklerle. Hepsi de astlarımızdı.
Koşu tempomuzun artmasıyla elim tekrar karnımdaki yarayı destekledi. Derin derin aldığım nefeslerle bakışlarımı adımlarımdan çektim. Önüme, Deniz Yüzbaşıma odakladım.
“Onuncu turu tamamlayınca mola!” diyerek bağırdı, Binbaşı. İyi düşünmüştü.
Arkamdaki hareketliği hissettiğimde ipin beni çektiğini fark ettim ama küçük fısıldaşmalardan sonra halat düzeldi. Ya da ben öyle sandım. Koordinasyonu bozan şey de bu olmuştu.
Geriye çekildiğimi hissettiğimde tek baskı bacağımdaki ipten geliyordu. Binbaşıyı dahi geriye çekecek bir güçtü bu ama hepimiz dengede durmayı başarmıştık. Önümdeki adam ile mesafemiz sıfırlansa da ikimizde dimdik duruyorduk. Duraksayarak sordum.
“Arkada ne oluyor?” dedim, gür bir sesle.
“Komutanım, ip koptu!” diyerek bağıran Şahin ile kaşlarım çatıldı, başımı arkama çevirdiğimde ne demek istediğini anladım.
Merih ve tam arkamda duran Ozan’ın arasındaki halat kopmuştu. Bu kadar insana zaten o ip fazla bile dayanmıştı. Sorun ipin kopması değildi, sorun Merih’in ipe sıkıya sıkı yapışmasıydı. Evet, kopan halatın ucunu sertçe tuttuğu için sendelemiş ve duraksamıştık. Ağzın yok mu oğlum? Niye söylemek yerine kopan halatı tutarak bizi durduruyorsun?
Kısacası iki timi de durduran kopan bir halat olmuştu...
Merih de ipi bırakarak ayaklandığında mahcup bir şekilde konuştu.
“Albay, kimseyi arkada bırakmayın deyince ben de arkada kalmamak için...” diyerek ağzının içinde geveledi.
Binbaşıysa bu yöne bakıyordu. İpin koptuğunu anlamış olmalı ki gür bir sesle konuştu.
“Onuncu turu tamamlayacağız, sonra mola!” dedi, halatın kopmasını umursamadan. Sözleriyle birlikte tekrar koşmaya başladığımızda eski tempomuza çok çabuk ulaştık.
Hızla eşit adımlarla ilerlerken büyük içtima alanını bir kez daha turladığımızı anlamama sebep olacak o ses duyuldu.
“On!” diyerek gür bir sesle bağırdı, Binbaşı.
Halat kopmasaydı, bizim tim sekteye uğratmayacaktı. Onlar ise henüz yeni bir timdi, uyumu bir kez bozmuşlardı. Albayın istediği ise düşmemiz veya kalkmamız değildi, onlar veya biz diye ayrılmamamızdı. Şu an kafamda tam olarak bunun tersini yapıyordum.
Durduk, ayak bileğimizdeki halatları çıkartarak ilerledik. Şimdi buz gibi bir su ne iyi gider diyerek düşünsem de bu gibi bir koşunun üzerine soğuk su içmek aptallık olurdu. Zaten su da yoktu.
“Rahat! İki dakikanız var.” diyerek biz daha yanına varmadan konuşan Albay ile duraksadım. Karnımda sıkı bir baskı vardı. Midemi bulandıracak derece de ağır. Yutkundum.
“Okyanus Üsteğmen devam etmeyecek!” diyerek net bir şekilde konuştuğunda itiraz kabul etmiyorum dercesine bir ifadesi vardı.
“Emredersiniz, komutanım!” diyerek sessiz kaldım. Ayakta nefesimin düzene girmesini beklerken çoktan iki dakika dolmuştu ve bizimkiler yine ayak bileklerine bağlanan halatlarla koşuya başlamışlardı.
“Yanıma otur, Üsteğmen.” diyen bir ses duyduğumda konuşan Albaydan başka birisi değildi. Kafamı çevirerek baktım. Bankın sağ tarafına oturmuştu, sol tarafı ise boştu.
“Emredersiniz, komutanım.” diyerek yanına geçtim. Emir gibi olan sözlerine karşılık oturdum.
Solumda kalan Albayın farkında rahatsızca oturuyordum. Alabora ve Kızıl Timi içtima alanını bir tam tur dönene kadar Albayda sessizlik hakimdi. Ancak timler on ikinci tura geçtiklerinde Albay bu sessizliği bozdu.
“Odada neden asker olduğunu gizledin?” diyerek sordu. Nedenini en iyi o bilmeliydi, tanımadığım insanlara, güveni olup olmadıklarını bilmeden mesleğimi söylemezdim, söyleyemezdik.
“Sizi tanımıyordum, komutanım. Üzgünüm.” diyerek profesyonelce bir yanıt verdim. Bakışlarım Albaya döndüğünde odadaki halinden farklıydı. Üniforma herkesi değiştirirdi.
“Beni tanımıyordun, biliyorum. Ancak Yunus ve Uras’ı da mı tanımıyordun? Onları dikkatle inceledin, gerildin ve hatta toparlandın.” dedi, cevabımı merakla bekleyen bir ifadeyle.
“Tanımıyordum, komutanım.” dedim, kısaca. Yunus Kızıl... O konu da yalan söyledim.
“Anladım, Okyanus.” dedi. Sesinden inanmadığı belli oluyordu, üstelemedi.
“Son çıktığın görevde yaralanmışsın, neden buradasın?” dedi, bakışlarını önümüzden geçecek olan ekipte gezdirdi.
“Yaralısın, izinli olman gerekirdi.” diyerek ekledi.
“Biz bu kamuflajla yaralanıyorsak yaralıyken de bu kamuflajı giyebiliyoruz, komutanım. Burada olmasam çok şey kaçırmış olacaktım.” diyerek samimi bir cevap verdim. Küçük bir kahkaha attı, ciddiyetindeki kırılma beklenmedikti. İfadem hafifçe yumuşadı, toparlandım.
“Bilirim, bilirim.” dedi, arkasına yaslanarak. Sözlerim hoşuna gitmiş olmalıydı.
.
“İki!” diyerek gürleyen Binbaşı ile iki timde yukarı kalktı.
“Bir!” diyerek beklemeden komut veren Binbaşı ile tekrar aşağı indiler.
Koşuyu tamamlamalarının ardından Albay içtima alanından ayrılmıştı. Söz hakkı da Binbaşıya kalmıştı.
Her iki time de içtima yaptırmaya devam ediyordu, Binbaşı da dakikalardır şınav çeken askerlerinin arasındaydı. İçlerinde ben yoktum. Katılmak istememe karşılık dalga geçiyormuşum gibi bakarak sert ifadesini bozmadan oturmamı emretmişti! Sinir bozucu bir yapısı vardı.
Yirmi tur koşu bizim için ısınma sayılırdı. Sayamadığım kadar şınav çekmişlerdi. Hayır, saymıştım. Yüz elliden fazla, yüksek ihtimalle iki yüzü geçmişlerdi. Şınavdan önce mekikle başlayıp en az bu kadar mekik ile tamamlamışlardı.
Yapamadığım şeyi yaptırmam dercesine tüm içtimayı timle beraber yapan Binbaşı gözümde epey havalı bir konuma gelmişti çünkü adam yorulmuyordu.
“İki!” diyerek kalktıklarında her birinin alnından damla damla ter akıyordu.
“Bir!” diyerek tekrar komut veren Binbaşı ile aşağı indiler. Bu sefer onları yere yakın bir şekilde bekletmeye kararlı olan Binbaşının sert yüz ifadesi bozulmamıştı.
Benimse gözlerim ilk başından beri Deniz komutanımdaydı. Ona gözlerimi kaçırmadan, çekinmeden bakabildiğim bu mükemmel fırsatı kaçırmamıştım. Mekikten sonra Şınava geçmeden terlediği için üzerini çıkartmasıyla da gözlerim tamamen bayram ediyordu.
Koşu yaparken çarptığım sırt kaslarını tek tek ezberlemiştim. Her şınavda yere inip kalktığında şişen kol kaslarına da gözlerim kayıyordu, tabi ki. Mümkün müydü, bakmamak? Ancak kolunda ufak bir sargı gördüğümde endişelenmemiş değildim ama bu onu hiç etkilemiyormuş gibiydi. Karnıma aldığım bıçak yarası gibi kolunu sıyırmış olmalıydı.
Yalnız karın kaslarını pek göremiyordum, şınavın tek kötü yanı da buydu. Bazen şınav çektiği beton olmak isteyebiliyordum. Şu anda o anlardan birindeydim.
Bir süre daha devam ettiklerinde benim de gözlerim Deniz komutanıma doğru daldı. Evet, kesinlikle daldı!
“İki!” diyen Binbaşı ile yukarı kalktıklarında Binbaşı ekledi.
“Yeterli!” dedi. Sözlerinden sonra ilk kalkan da o oldu, ardından Deniz Yüzbaşım ve yeni Yüzbaşı ayaklandı. Uras Teğmen de kalkarken bizimkiler kendilerini betona atmak istiyorlardı. Tahmin edebiliyordum ama Binbaşının dikkatini çekmemek için ayaklandılar.
“Neden ayağa kalktınız?” dedi gür bir sesle, Binbaşı. Binbaşının sözleri ile oldukları yere çakılan gariban askerlerime baktım. Şu an içlerinden bana ve Deniz komutanıma şükrediyor olmalılardı. Üstelik biz de az değildik. Deniz komutanım bazen içtimayı bana bırakıyordu, ben ise haşatlarını çıkarıyordum.
Yeterli dediğiniz için kalktık, komutanım! Diyerek bağırmak istedikleri yüzlerinden okunuyordu ama sustular ve de yutkundular. Kahkaha atmamak için zor duruyordum, neden bu kadar keyiflenmiştim ama keyfimizi bozacak bir şeyde vardı. Bu konuşmaların hedefinde Deniz komutanım da vardı. Bu olmamıştı bak! Binbaşı zaten bir cevap beklemiyordu, cebinden bir kronometre çıkarttı ve konuştu.
“Plank vaziyeti al!” diyerek gürledi. Bu sözleri ile Merih’in yüzünde oluşan ifadeyi aynı anda görmek o kadar komikti ki, işaret parmağımda dudağımın kenarını kaşıyarak gülmemeye çalıştım.
Epey güçlülerdi ama bu saatte içtima yapmayı beklemedikleri için bedenlerine bir yorgunluk çökmüş olmalıydı. Bir asker her zaman her şeye hazırlıklı olmalıydı, özellikle de bir Özel Kuvvetler askeri!
Binbaşının sözünü ikiletmeden plank pozisyonu alan timler, şınav pozisyonuna fark olarak dirseklerinin üzerinde sağlamca duruyorlardı. Elindeki kronometreye basan Binbaşı oturduğum bankın boş kısmına kuruldu. Bankın üzerine bıraktığı kamuflajının üstünü bir saniyede üzerine geçirdi.
“Vücutlar dümdüz! Beşinci dakikayı doldurmadan kalçayı kaldıranı, dizini yere değdireni tekrar şınava başlatırım.” dedi. Tehditvari sesi ile elindeki kronometrenin saniyeleri sayması eşdeğerdi.
On dokuz, yirmi, yirmi bir...
Hızla ilerleyen saniyeler önümüzde plank duranlara göre oldukça yavaş olmalıydı. Derin bir nefes aldım ve onları izlemeye devam ettim. Yüzlerindeki mikro ifadeler saniyelikti, fark etmemekse benim doğamda yoktu.
“Neden onların arasında olmadığımı sorguluyorsun, değil mi?” diyerek sordu, yanımdaki komutan. Kafasını bana çevirmeden sordu soruya kaşlarımı çattım.
“Hayır, komutanım. Ne haddime!” dedim, sorgulayarak. Neden böyle bir şey sormuştu.
“Ne haddine...” dedi, düşünürken. Ekledi.
“Yüzlerindeki anlık ifadeleri görüyorsun, değil mi Üsteğmen?” diye sordu. Hala bana bakmıyordu. Askerlerini inceliyordu.
“Evet, komutanım.” dedim, yerimde dikleşerek.
“İşte onları herkes göremiyor.” dedi, mırıldanarak.
“Şınav çekerken veya mekik çekerken ya da koşarken ve hatta yürürken vücut hareketine odaklı olur. Yarı düşünürsün... Plank, öyle değil. Sabit bir şekilde durur, saniyelerin geçmesini beklersin. Bende askerlerimi en iyi bu pozisyonda tanırım. Geçmeyen saniyeler, yüz ifadelerine aklından geçenleri yansıtır.” dedi, kelimeler hızla dilinden dökülürken. Diksiyonu gerçekten çok iyiydi. Sözleri... O kadar mantıklıydı ki bir an hiç bu açıdan bakmadığımı fark ettim. Vay be! Dedim, kendi kendime.
“Bakış açınız... Haklısınız, komutanım!” dedim, düşünmeden. Binbaşı sözlerime karşılık gülümsedi ama bu sıcak bir gülümseme değildi.
Ayaklandı. Sözlerime bir şey demeden ilerledi ve elini arkasına alarak iki timinde aralarında dolaşmaya başladı. Dikkatlerini dağıtmak istiyordu, başarılı da oluyordu.
Astsubay Üstçavuş Yiğit Soykan. Koşudayken dikkatsizliğiyle küçük bir aksamaya sebep olan o asker, Binbaşı ilerledi ve botunu askerinin sırtına koydu. Bir ağırlık vermediği belliydi. Konuştu.
“Öyle halatla koşarken duraksamaya benzemez, Üstçavuş Soykan.” dedi, postalları ile Soykan’ın sırtına basarken.
“Toparlan, Soykan!” diyerek baskısını çekti.
“Emredersiniz, komutanım!” dedi dişlerini sıkarak, Üstçavuş.
Uyarısı netti. Bütünlüğü bozana yükleniyordu.
Elindeki kronometreye baktı. Yüz ifadesi değişmezken ilerledi ve Deniz komutanımın başında durdu.
“Tanışamadık, Yüzbaşım.” diyerek keskin bir dille Deniz komutanıma baktığında kaşlarım çatık bir şekilde onları seyrettim. Deniz Yüzbaşımın sırtına kirli postallarını koyduğunda cevabını beklemeden ağırlığını verdi.
“Yüzbaşı, Deniz Akif Alabora!” diyerek sertçe nefesini verdi, Deniz komutanım.
“Tim komutanı sizsiniz galiba?” diyerek sordu, baskısını arttırarak.
“Evet, Binbaşım!” diyerek cevap veren Deniz komutanımın yüzünden üzerindeki baskı anlaşılıyordu.
“Güzel.” diyerek postallarını çeken Binbaşı, hiçbir şey olmamış gibi yanıma oturdu. Elindeki kronometreye dikkatim kaydığında tam dört dakika otuz altı saniye geçtiğini fark ettim. Bu süreyi bizimkilerin yüz ifadelerinden de anlayabiliyordum. Saniyeler birbirini kovalarken Binbaşı arkasına yaslanmış bir şekilde yerdekilerin zorlanan yüzlerini izliyordu.
Üç dört dakikalık bir plank bizim için normaldi, ancak beş dakikayı geçinde zorlanmaya başlıyorduk.
“Beş dakika oldu.” dedi, sınırlarını aşmak istemeyenleri elemek için. Kronometreye baktığımda gerçekten beş dakika olmuştu. Ayaklandı, onları zorlayacaktı.
Bizim timin arasında dolandığında ne yapacağını dikkatle bekledim. Güney Astsubay ve Bora Astsubayın arasında duraksadı ve düşünmeden bulunduğu yere çömeldi.
“Hanginiz daha önce bırakacaksınız?” diyerek ellerini ikisinin de sırtına attı. Net bir baskı uyguladığı belli oluyordu, arkama yaslandım. Elim künyeme gittiğinde parmaklarımı ismimin yazılı olduğu çıkıntılarda gezdirdim.
“Acıyı sevin!” dedi, sert bir sesle.
“Acıyı sevin çünkü acı hala hayatta olduğunuzun kanıtıdır!” diyerek ekledi.
Ben ölmüşüm o zaman!
Acıyı hissetmiyorum ya!
Alındım. Ayıp ettiniz, Binbaşım!
Gözümün daldığını hissettiğim birkaç saniyede Şahin’in öksürerek kendini yere bırakmasıyla birlikte Binbaşı konuştu.
“Beş, kırk dokuz. Kenara!” diyerek gürledi. Elindeki kronometre ile baya havalı dursa da kesinlikle çok sert bir komutan olduğu belliydi.
Kenardan üstünü alan Şahin, hızlı hızlı aldığı nefeslerle şükredercesine kenara geçtiğinde üzerini giyerek yanıma geldi. Banktaki boşluğa oturmadı.
“İzninizle, komutanım.” diyerek küçük bir baş izni verdiğimde tam yanıma betona çöktü. Hızlı hızlı aldığı solukları duymamak imkansızdı.
Güney’in de kendini bıraktığını gördüğümde Binbaşı tekrar gürledi.
“Altı, sıfır bir. Kenara!” diyerek adaya Güney de veda ettiğinde saniyeler geçmeye devam etti.
“Hoş geldin. Hoş geldin, sarı fırtına.” diyerek Güney’e takılan Şahin, ilk bırakmanın acısını yaşıyordu. Sarı fırtına, Güney’e taktıkları lakaptı.
“Hoş buldum, komutanım.” diyerek nefes nefese söylenen Güney eline aldığı üst kamuflajı ile hızla Şahin’in yanına çöktüğünde bakışlarımı onlardan ayırdım. Sırada kim var diye bakarken beni bekletmeden Bora kendini yere bıraktı. Zorlandığı her halinden belli olsa da Güney’e göre daha iyi durumdaydı.
“Altı, on yedi. Kenara!” diyerek gürleyen Binbaşı ile Bora da yanımıza geldiğinde Şahin söylendi.
“Ulan Gölge, Merih’ten önce neden çıkıyorsun oğlum?” diyerek takıldığında Bora hafifçe gülümseyerek konuştu.
“En azından ilk çıkmadım, komutanım.” dedi, sırıtarak. Şahin bozulan yüzüyle söylendi.
“Çömezlere madara olduk desene!” dedi, kendi kendine.
Üstçavuş Yiğit ve Merih ikilisinden biri düşecekti. Anlayabiliyordum. İkisinin de bırakmamak için sarfettikleri çaba yüzlerinden okunuyordu ki Yiğit Üstçavuş kendini yere bıraktı. Merih de ondan birkaç saniye sonra hızla kendini yere bıraktı.
“Altı, yirmi dokuz ve altı, otuz iki. Kenara geçin!” diyerek gürleyen Binbaşı ile Merih’in bize doğru geldiğini fark ettim. O geliyorsa susmayacaklar demekti!
Yiğit Üstçavuş ise bugün yeterince rezil olmuş gibiydi. Önce halat yüzünden sonraysa tim komutanı olan Binbaşının ona söyledikleri yüzünden şimdiyse bir Astsubay Kıdemli Çavuşa karşılık üç saniyesiyle... Hak verdiğim üzere oturduğum bankın ilerisindeki banka geçti. Başını arkaya atarak kendini bizden soyutladı.
Ozan’ın yüzündeki zorlanmayla birlikte sonraki pes edenin kim olacağını anladım. Deniz Yüzbaşım, zorlanıyorsa bile yüzüne yansıtmıyordu.
“Aferin lan!” diyerek Merih’e bakan Şahin dikkatimi üzerlerine çekti.
“Aferin diyecek bir şey yok ya! Sırtım kaşınmayaydı biraz daha dururdum.” dedi, sık nefeslerini gizleyerek. Yüzümde küçük bir gülümseme oluştuğunda Güney konuştu.
“Komutanımda da hiç ego yoktur.” dedi.
“Hiç!” diyerek sinirle söylendi, Şahin.
“Ne egosu oğlum!” diyerek üzerini giyen Merih, Bora’nın yanına geçti.
“Tabi, egosu olacak. En sona kaldı, komutanım.” diyerek Merih’e yalakalık yapan Güney’e göz devirerek baktı Şahin.
“Her zaman bir numarayım, bebeğim! Bunu bilmeyen mi var?” diyerek sırıtan Merih’e karşı öksürdüm. Yılışıklığınızı da komutanınızın önünde yapmazsınız be kardeşim! Sonra da benim tatlı sohbetlerini acı biber gibi böldüğümü söylüyorlar. Hiç yapar mıyım öyle şeyler? Uyarıyorum sadece!
“Altı, elli dört. Kenara!” diyen Binbaşının sesini duyduğumda Ozan’ın bize doğru geldiğini gördüm. Üstünü aldı ve bizimkilerin yanına oturarak giydi.
“Ozan komutanım-“ diyen Merih’in sözünü bıçak gibi kesti, Ozan. Ne diyeceğini biliyordu, uzatmasın diye direkt cevap vermişti.
“Komutanınızım lan size rezil mi olacağım?” diyerek onlara takıldı. Kısa keseceğini hepimiz biliyorduk, o yüzden ona bir şey demediler. Hepsi yorgundu, kendi hallerinde kalanları izliyorlardı.
“Boş konuşmayalım diye ne diyeceğimi önden hissediyor, komutanım.” dedi, Şahin. Haklıydı.
Bizimkilerin konuşmalarından kendimi soyutlayarak tekrardan önüme döndüğümde gördüklerim beni şaşırttı. Binbaşı, Uras Teğmenin sırtına koyduğu postalları ile konuştu.
“Bırakmayacak mısın, Teğmen?” diyerek sorduğunda biraz önce Yiğit Üstçavuşun sırtına uyguladığı baskı kadar net bir baskı uyguladı.
Kardeşiydi! Kardeşine nasıl böyle davranabiliyordu? Demek ki bu yüzden aynı karargahta, aynı timde görev almalarına karar verilmişti.
Bu baskıya dayanamayan Uras Teğmen hızla yere düşerken şaşkınlıkla onlara baktım. Kardeşini düşürmüştü. Hayır! Timinde görev alan bir Teğmeni düşürmüştü.
“Yedi, sıfır iki. Kenara!” diyerek postallarını çekti, Binbaşı. Yer ile bütünleşen Uras Teğmen ise beş saniye olduğu yerde kaldıktan sonra Binbaşının uyarısıyla ayaklandı.
“Kalk, Teğmen! Kenara!” diyen Binbaşının uyarısıyla kalkan Uras Teğmen bize doğru yanaştı ve üst kamuflajını alarak hızla üstüne çektikten sonra hızlı nefeslerini gizlemeden konuştu.
“Oturabilir miyim, komutanım?” diyerek sordu. Burada benden başka komutanı yoktu, küçük bir baş onayıyla kafamı çevirmeden cevap verdim. Hastanedeki saygısızlığına karşılık gözümde pek iyi bir imajı yoktu. Ön yargılı davranmayacaktım, ön yargılı davranmayacaktım. Hayır ama davranabilirdim.
Geride üç kişi kalmıştı, Deniz Yüzbaşım, yeni Yüzbaşı ve Binbaşı da dahil hepimizden oldukça büyük olan Astsubay Başçavuş Altay Akın.
“Çok sıkılmadınız mı? Devam mı edeceksiniz?” diyerek tepelerinde dikilmeye devam etti, Binbaşı.
Cevap gelmedi.
“Cevap versenize!” diyerek kükrediğinde amacının onları konuşturmak olduğunu anladım.
“Devam edeceğiz, komutanım!” diyerek hızla cevap veren Yeni Yüzbaşıydı. Yüzbaşı Mert Yılmaz.
“Siz?” diyerek sordu, Binbaşı.
“Evet, komutanım!” dedi, Başçavuş Altay.
“Edeceğiz, komutanım!” diyerek katıldı, Deniz komutanım.
“İyi o halde.” diyerek bize doğru gelen Binbaşı, elindeki kronometreye bakıyordu. Tam yanımızda durmasıyla birlikte Uras Teğmen kalkarak bankın diğer köşesine betona oturdu. Onun kalkmasıyla birlikte yanıma oturan Binbaşının elindeki kronometreye baktım.
Yedi dakika, yirmi beş saniye... Yirmi altı... Yirmi yedi...
Deniz Yüzbaşımın yüzünden zorlandığı fazlasıyla belli olurken Başçavuş Altay ve Mert Yüzbaşının da ondan bir farkı yoktu. Mert Yüzbaşı hepsinden fazla zorlanıyor gibi gözüküyordu, oysa en rütbeli o sayılırdı ama her şey rütbe değildi. Saha içi faaliyet en önemli kısmıydı.
Mert Yüzbaşı beni şaşırtarak kendini bıraktığında anladım ki Özel Kuvvetlerde oldukça yeniydi.
“Yedi, otuz yedi. Kenara, Yüzbaşım!” diyerek yanımda bağırdı, Binbaşı. Belli olmayacak bir şekilde sesinden irkildim çünkü tüm odağım Deniz Yüzbaşımdaydı.
“Bir yanda otuzlarına yeni ayak basacak Özel Kuvvetlerde uzun bir geçmişi olan Yüzbaşı. Diğer yanda form olarak yaşça hepimizden büyük, rütbeli, Astsubay Başçavuş var.” diyerek söylendi, Binbaşı.
“Hangisi sona kalır?” diyerek devam etti. Bu adam deliydi. Merakla bekliyordu, rekabet seviyordu.
Aynı anda ikisi de aynı anda kendini bıraktığında yüzümde küçük bir gülümseme peyda oldu. Deniz Yüzbaşımın sona kalacağını biliyordum. İkisi de sona kalmıştı.
“Yedi, elli!” diyerek fısıldadı, Binbaşı.
“İstihbaratçı ile ilgili fikirleriniz ne?” diye sordu, Şahin. Bunların diline düşen kişinin uzun bir süre kulakları çınlardı, artık!
On dakika geçmişti. Binbaşı ve yeni tim gitmişti. Deniz komutanım yanıma kurulmuştu.
“Binbaşı haşatınızı çıkartmış, hala bunu mu konuşuyorsunuz?” dedi, yanımda oturan Deniz komutanım. Haklıydı.
“Komutanım, konuşacak başka bir konu yok ki!” diyerek araya girdi, Merih.
“Şahin, ben senden çok şüpheleniyorum. İki kişiyi de öne çıkardın, şüpheyi üzerinden çekebilmek için bunu yapmış olamaz mısın?” dedi, Ozan. Sessiz olmasına rağmen artık dayanamayarak bu konuya atlamasına şaşırsam da belli etmedim.
“Siz neden olmayasınız, komutanım?” diyerek sordu, Şahin.
Şahin Teğmen olsa da Ozan Üsteğmen ile rahatlıkla konuşabiliyordu çünkü Deniz Yüzbaşım ve ben hariç bütün tim böyle davranırdı.
“Bence tahminleri alalım. Bilene veya bilenlere yemek ısmarlarız.” diyerek ortaya mantıklı bir fikir attığında Güney, Şahin onu onayladı. Öğreneceklerine bu kadar eminlerdi demek ki! Öyle sansınlar o halde! Ben pek sanmıyordum!
Güney en küçüğümüz olduğundan dolayı biraz çekingen olsa da onu da kendilerine benzetmişlerdi.
“Bence de yapalım.” dedi onu onaylayarak, Şahin. Hepsinin kabul etmesiyle birlikte Ozan konuştu.
“Bizim timdeyse Şahin diyorum. Uzatmayın.” diyen Ozan ile Şahin konuştu. Yüzüme vuran esinti ile sohbetlerini dinlemeye devam ettim.
“Beni bu kadar öne sürdüğü için Ozan komutanım demek istiyorum.” diyen Şahin ile Ozan ona umursamazca bir bakış attı.
Kül, ben olduğum için ikisi de değildi. Önden bir bilgi olsun.
“Bora katılamayacak gibi duruyor.” dedi, Şahin. Bir zahmet!
Bu söylediğinden sonra Bora’dan hiçbir ses gelmedi. Zaten gelmemeliydi de! Bora da bu sırada konuşmaması gerektiğini çok iyi biliyordu. Zaten genelde timin arasında olan muhabbetlere pek katılmazdı.
“Ben, Kül’ün Okyanus komutanım olduğunu düşünüyorum.” diyen Güney ile bakışlarım ona döndü. Bu da nereden çıkmıştı, şimdi! Yüzüme yansıtmadığım büyük bir şaşkınlık yaşıyordum.
“Hiç ama hiç ihtimal vermiyorum.” dedi Merih, ben daha konuşamadan. Nedenmiş?
“Niyeymiş?” diye sordu, Güney.
“Ben direkt bizim timden olduğuna ihtimal vermiyorum. Yeni timden olduğunu düşünüyorum. Farkındaysanız, Gölge ve Kül, her zaman ortak görevlere çıkıyor. Aynı şekilde de iki time de ortak görev veriliyor. Gölge yani Bora bizim timde olduğu için Kül, yeni timden birisi olmalı!” dedi, Merih.
Mantık bir düşünceydi. Sanırım, Kül ben olmasaydım ben de böyle düşünebilirdim.
“Fazlasıyla mantıklı! Ben bunu nasıl düşünemedim ya.” dedi, Şahin.
“Çok mantıklı ama bence yeni timin bu konuyla hiçbir alakası yok.” dedi, Güney.
“Nedenmiş?” diye merakla soran ise Ozan’dı. Onu da konuşturmuşlardı ya!
“Bilmiyorum, tabi ki! Ben sadece Gölge ve Kül’ün aynı timde olduğunu düşündüm, ki mantıklı olan da zaten bu! Bora bizim timde olduğuna göre Kül’de bizim timde olmalı.” dedi ve devam etti, Güney.
“Deniz Komutanımın Kül olduğunu pek sanmadığım için de Okyanus Komutanım olduğunu düşündüm. Kül aşırı başarılı bir istihbaratçı, kesinlikle üst rütbelerde biri olmalı! Böyle bir durumda da en çok şüphe çekmeyen kişi olacağından, Okyanus komutanım bence Kül olabilir.” diyerek benim Kül olduğumu tahmin olarak söyleyen Güney’e döndüm. Tabi ki o tahmininin doğru olduğunu bilemeyecekti!
Tahmini ile dikkat çekmemek için söz hakkı bana geçmiş gibi konuştum.
“Ben Kül’ün Merih olduğunu düşünüyorum.” dedim, hiçbir açıklama yapmadan.
Küçük çocuklar gibi aşırı derece uzatmışlardı. Bir olayı fazlasıyla büyütmek deyince de bizim timi de kimse geçemezdi.
“Neden, komutanım?” diye sordu, Güney. Dikkatle beni inceliyordu.
“Tüm Askeriyeye yemek ısmarlayacağı sözünü hedef şaşırtmak için verdiğini düşünüyorsanız, komutanım. Merih bunu hedef şaşırtmak için bile yapmaz. Harbiden, Merih sen bugün ters tarafından falan mı kalktın?” dedi, Şahin. Merih ise ona cevap vermeden bana sordu.
“Neden ki komutanım?” dedi, Merih. Bunu öyle masum ve komik bir surat ifadesi ile sormuştu ki. Anlatamazdım.
Merih, bizim timde en konuşkan, sürekli komik şakalar yaparak moralimizi düzeltmeye çalışan, yemeklerle arası çok fazla iyi olan ve ciddiyetle pek arası olmayan, abartmayı da çok seven o kişiydi.
“Kendinden istihbaratçı olmayacağını da söylemiştin. Şüphe çekmemek için yapmış olamaz mısın?” dedim, çatık kaşlarımla. Aynen Okyanus, sana kayan şüpheleri unuttur!
“Öyle mi yapmışım?” dedi gözlerini kocaman açarak, Merih. Öyle mi olmuş, der gibi bakıyordu. Merih’in abartı tepkileri ve bazen komik davranma çabaları doğasında vardı.
“Ben mi? Nasıl yani benden mi şüpheleniyorsunuz, komutanım? Size inanamıyorum.” dedi Merih, bakışlarındaki şaşkınlıkla karışık şok olmuşluğu açık kalan ağzından anlayabilirdik. Gözlerini kocaman açarak, bana şok olmuş bir bakış atıyordu.
Herkes neden kendinden şüpheleniyormuş gibi davranıyor! Birisi bana açıklayabilir mi, demek istedim çünkü Kül benim!
“Ben bizim timden olduğunu asla düşünmüyorum ve yeni gelen timin komutanı olduğunu düşünüyorum.” diyerek şaşkınlığını üzerinden atarak devam etti, Merih. Kendini savunmaya geçmeden tahmini söyledi.
“Kül, gerçekten çok başarılı bir istihbaratçı olduğuna göre üst rütbeli olduğu kesin! Kül ve Gölge ortak görevlere çıkıyor. Bizim time de onlarla ilgili bir görev geliyor ve iki tim ortak görev bilgisi alıyor. Bu yüzden kesinlikle yeni gelen timden biri olduğunu düşünüyorum.” dedi, Merih.
“Albay, Kül’ün kim olduğunu sorarken Binbaşı da onunla birlikte sordu. Nasıl o olabilir ki? Kül’ün kim olduğunu bilmiyor gibi duruyordu.” dedi, Güney.
“Kendini açık etmeyeceği için onun olabileceğini düşünmemizi engellemek istemiş olabilir.” dedi, Merih.
“Albay, Binbaşıdan üst rütbeli. Belki de o da biliyor, olabilir mi?” diyerek devam etti, Merih.
“Rolünü güçlendirmek için diyorsun?” diyerek sordu, Güney. Evet dercesine başını sallayan Merih ile tekrar konuştu.
“Olabilir. O zaman son kararlarınızı alalım.” dedi, Güney. En küçüğümüz olsa da ruhunda liderlik vardı.
Görevlerde ön planda olmayı sever, genellikle mantıksal düşünürdü. İleride çok daha iyi yerlere gelebileceğini şimdiden anlayabiliyordum.
Time geldiğinde fazlasıyla çekingen olsa da bizimkiler onu time çok güzel bir şekilde alıştırmıştı. İlk geldiğinde çocuğa yaptıkları şakaları hatırlıyorum da ne diyeceğimi bilemiyorum.
“Şahin.” diyerek Güney’in sorusuna hızlı bir cevap verdi, Ozan. Ozan, timde Deniz komutanım ile benden sonra en fazla ciddiyete sahip kişiydi.
Gerçi, böyle bir timde en fazla ciddiyet, ne kadar olabilirse?
Şu an olduğu gibi bir şeyden şüphelendiyse sonuna kadar peşinden gitmeye hazırdı ama şu anda bu duruma da pek önem vermiyordu. Söylemek için söylemişti.
Çoğunluk olarak bizimkilere benzese de hafif bir ciddiyeti vardı ve aşırı derecede gözlemciydi.
“Ben de Ozan komutanım olduğunu düşünüyorum.” diyen, Şahin ile Güney konuştu.
Şahin, timde Merih’e en çok benzeyen kişiydi. Merih kadar olmasa da komik ve konuşkandı. Abartmayı çok severdi ama ciddiyetsizlik konusunda Merih’i kimse geçemezdi.
Şahin’in, yakın dövüş ve kendini kamufle edebilme konusunda Deniz komutanım ve benden sonra timdekilerden en iyileri olduğunu söyleyebilirim.
“Ben, Okyanus komutanımın Kül olduğunu düşünüyorum.” dedi, Güney.
Kül olduğum öğrenilirse şimdiden Güney’e afiyet olsun. Hepsi Güney’e yemek ısmarlayacaktı! Bu da kesinleşti.
Öğrenilmeyeceğine göre...
“Merih olabilir.” diyerek umursamazca bir cevap verdim.
Onlar böyle sohbet ederken Bora’dan hiç ses çıkmıyordu. Genelde onlara pek katılmazdı ama bugün daha da sessizdi. Bora, timde sessiz ve görev hariç aktif olmayan bir kişiliğe sahipti.
Gölge, benimle yani Kül ile çıktığı görevlerde görev harici pek fazla konuşmayan, dediklerimi çoğu zaman sessizce uygulayan ve bana uyum sağlayan biriydi.
Bora’ya Gölge lakabını da ben koymuştum.
Görevlerin tamamını neredeyse ben hallediyordum ve ona çok az bir kısımda görev veriyordum. O ise dediklerimi çoğu zaman sessizce uyguluyordu.
Yine de bazı görevlerimizde kıl payı kurtuluyorduk ve son zamanda olanlara anlam veremiyordum. Özellikle de son birkaç görevlerde...
Ben görevleri hallederken Gölge gibi olmasını istiyordum. O da buna uyum sağlıyordu. Görevlerin zorluğundan dolayı iki kişinin göreve çıkması gerekiyordu ve ben istihbarat görevlerinde toplu görevleri pek tercih etmediğim için tek çalışınca daha çabuk, büyük bir başarı ile görevi tamamlıyordum.
Tabi ki, görevi tamamlayan ikimiz olarak gözüküyorduk. Bu benim tercihimdi. Bora’da bu durumu kabul ettiği için çoğu görevlerime onunla çıkmayı kabul ediyordum.
Bora’nın da istihbarat alanında çok ilerlemesine ve gelişmesine çok yardımcı olmuştum. Ben görevleri daha çok tek başına hallederken o Gölge gibi olurdu. Buna rağmen benden bir şeyler kapmıştı.
Bu yüzden onunla çalışmayı hemen kabul ediyordum. Bu yüzden bana sormadan nasıl böyle bir şey yaptığına anlam veremiyordum.
Bakışlarım Bora’ya çarptığında bize odaklanmadığını gördüm.
“Ben, Kül’ün Binbaşı olduğunu düşünüyorum.” dedi, Merih’te.
Neyse ki, Merih’in tahmini doğru değildi.
O doğru tahmin etseydi, bedava yemek olduğu için bütün masayı donatır ve hepsini de yerdi.
Hatırladıklarım ile yüzümde garip bir ifade oluştu. Gün sonu, Merih’in kusmasına tanık olmak istemezdim. Bu yaşanmıştı! Hem de Şahin’in üzerine kusmuştu. Ozan ve Şahin’in üzerine demek daha doğruydu.
Aralarında anlaştıkları bir olayda Merih’in tahminin doğru çıkması ile Merih, masadakileri yedikçe yenilerini söylemişti ve günün sonunda Şahin’in üzerine kusmuştu. Merih’i çeken Ozan’ın da üzerine bir miktar kusmuk sıçramıştı.
Şahin de Merih’in masadakileri yememize fırsat vermeden midesine indirmesinden dolayı pek bir şey yiyememiş olsa da boş midesiyle, Merih üzerine kustu diye midesi bulanarak Merih’in üzerine kusmuştu. Fazlaca öğürmeyle dolu bir kusmaydı.
Bir de bunu ayık bir kafayla yapmış olmaları gibi bir rezillik vardı. Akıllısı bizi bulur mu?
Tabi ki, ben ve Deniz Akif onların aralarındaki bu anlaşmaya katılmasak da Merih’e yemek ısmarlamak zorunda kalmıştık.
İki ay timdekiler Merih’in, Şahin’in üzerine kusmasını taklit etmişlerdi. O yüzden her konuda bu kadar abarttıklarını biliyordum.
Bu hatırladıklarım ile hızla konuştum.
“Umarım, Merih’in tahmini doğru değildir.” diyerek hatırlamalarını sağladım. Bu yaptığıma karşılık çok kötüsünüz bakışı atan Merih’e pek takılmadım.
Hatırlamaları ile sesli bir kahkaha attılar. Yüz ifadelerini düz tutmaya çalıştılar çünkü yanlarında komutanları vardı. Deniz ve ben.
Benim de yüzümde minik bir gülümseme oluşurken Güney konuştu.
“Bu sefer kimin üzerine kusarsınız acaba komutanım? Dikkat edelim.” diye sordu, Güney.
“Benden uzak, Şahin’e yakın olsun.” diyen Ozan ile yüzümde oluşan küçük gülümsemeyi sabit tuttum. Kıkırdadığımda kahkaha attılar.
“Bir daha üzerime kusmaya cesaret bile etme, Merih!” dedi, Şahin. Hatırladıklarıyla midesi bulanmış gibi bir ifade vardı, suratında. Öğürmese iyi bir şeydi.
“Sende benim üzerime kustun ya, oğlum!” diyerek ödeştik der gibi bir bakış attı, Merih. Ona pek de kusmak diyemezdik, Şahin o sırada sadece Merih’in bütün üzerine kusmasından fazlaca dolayı öğürmüştü.
“Okyanus komutanımızın yanında düzgün konuşsanıza!” diyerek Şahin daha konuşamadan Ozan’ın onları uyarmasına gülümsedim.
“Bizzat şahit olmuştum. Maalesef ki!” diyerek küçük bir gülümseme ile bakışlarım Merih’i buldu.
“Özür dilerim, komutanım. Ne yapayım, yemekler bedava olunca bende yedim. Hem beş ay oldu. Hala unutmadınız, şu olayı.” diyerek masum bir şekilde bakışlarını hepimizin üzerinde gezdirdi.
Utandırdınız, çocuğu!
“Bir de saydın mı?” diyerek şaşkınlıkla sordu, Ozan.
“Rezillikler, unutmamak içi vardır.” dedi, Ozan’ın cümlesinden hemen sonra Şahin.
“Neyse, pek ortaya çıkacağını sanmıyorum ama tahmin edene afiyet olsun.” dedi, Güney.
Konuşmayı bitirmek için araya giren Güney, Merih’in gözüne girmeyi başarmıştı.
“Neden çıkmasın? Yeni tim, artık burada görev alacaksa bahsedilen görev hariç de Kül’ün ortaya çıkabileceği görev olacaktır.” dedi, Ozan. Maalesef ki, mantıklı konuşmuştu!
“Beni dışlıyor musunuz?” diyerek saçma bir sırıtış ile konuşmaya dahil olan Deniz komutanıma döndü bakışlarım.
“O nasıl söz öyle komutanım?” diyerek cevap veren Merih’ti.
“İyi ya, bende bir şey demeyecektim.” diyerek mırıldandı. Sözlerinin ardına kalktı.
.
Timdekileri tanıdığımız bir bölüm olsun istedim. Umarım hepsini sevmişsinizdir, karakterler hakkında düşüncelerinizi buraya yazabilirseniz çok sevinirim -->
Kitap hakkındaki düşüncelerinizi de yazarsanız çok mutlu olurum :)))
Düşünceleriniz benim için çok önemli -->
İçtima sahneleri hakkında neler düşünüyorsunuz? --->
En yakın zamanda, yeni bölümde görüşelim...
Bu bölüm;
5980 kelime...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 183.12k Okunma |
16.2k Oy |
0 Takip |
50 Bölümlü Kitap |