12. Bölüm

9. Bölüm / Askeriye Koridorları

Cansu
lily_lily

Merhaba güzel okurlarım,

Her hafta Cuma günü yeni bölümümüz geliyor ama bu hafta Perşembe atmak istedim. Gece olsa da Perşembe sayalım jsjsjs :)))

Bölümümüz biraz kısa oldu. Normalde çok uzun bir bölüm olacaktı ama ikiye böldüm çünkü yeni bir sahne daha eklemek istedim.

Bu yüzden hafta sonu da bölüm atma ihtimalim var. Diğer bölümün yarısının çoğu Deniz ve Okyanus içeriyor.

Düşüncelerinizi de bana kitappad, Instagram veya tiktok aracılığıyla yazmayı unutmayınız, lütfen. ♡♡♡

Instagram; lil__ybookss

Tiktok; lily_okyanus

Kitappad'i zaten biliyorsunuz :) lily_lily

Güzel okumalar 💫

Oy vermeyi ve bol yorum yapmayı unutmayınız. 🌟

.

“Komutanım, biraz çardakta dinleneceğiz, izninizle?” dedi, sorar gibi. Sessizce bir baş onayı verdiğimde Merih konuştu.

 

“Komutanım, sizde gelmek ister misiniz?” diye sordu.

 

“Yok, sağ ol. Siz gidebilirsiniz.” diyerek onu yanıtladım.

 

Onlarda gittiklerinde etrafıma hafifçe baktım, yakınımda pek kimse yoktu. Ayaklarımı bağdaş yaparak yavaşça yere oturdum. İçtima alanından kalkmış ve genellikle Tugayın Özel Kuvvetlere ait bölümündeki en sessiz köşeye çekilmiştik.

 

Yaralı halimle yaptığım koşuya rağmen yorgun değildim. Yorgun hissediyordum.

 

Hastanede uyandığım andan itibaren yaşananları düşünecek vakti yeni bulmuşum gibi düşünmeye başladım.

 

Gerçek olmayacak bir gün gibi geçmişti, kendimi hiçbir şeye inandıramıyordum ve bundan sonra ne yapacağıma da karar veremiyordum. Yaşayıp görecek, devam edecek ve ilerleyecektim.

 

Beş dakika kadar sürmeyecek bir sürede yerde pek hareket etmeden sakince oturduğumda kalkmaya karar vermiştim ki, çok yakınımdan gelen ayak sesleri ile bundan vazgeçtim.

 

Arkamı dönüp baktığımda Uras Teğmenin buraya doğru ilerlediğini gördüm. Etrafına baktı ama beni görmedi.

 

Aradığı şeyi bulamamış olduğu mimiklerine yansırken etrafa daha dikkatli baktı ve bakışlarımız kesişti.

 

Bakışlarımı onda tutmak istemezken bakışlarımı önüme çevirdim. Bir dakika geçtiğinde derin bir nefes alarak onun olduğu yöne baktım.

 

Elindeki hırka ile buraya doğru yürüyordu, demek ki aradığı şey hırkasıydı. Önemli olan şey bu değildi, buraya geliyordu!

 

Bir saniye! Niçin buraya geliyordu?

 

Hızla yanıma ulaştığında hazır ola geçerek selam durdu.

 

“Rahat, asker.” dediğimde konuştu.

 

“İzninizle, oturabilir miyim?” demesine şaşırsam da başım ile onay verdim.

 

Yavaşça yanıma oturup benim gibi bağdaş yaptığında dimdik bir şekilde otururken bakışlarımı ondan ayırdım ve başımı eğmeden bakışlarımı ellerime çevirdim. Bir şey söylemesini beklerken gerilmiştim, nedense...

 

Sahi, ne için gelmişti buraya? Bana ne diyecek olabilirdi ki?

 

“Bir şey sorabilir miyim, komutanım?” demesi ile yine başımla sessiz bir onay verdim.

 

“Sabahtan beri olanlar çok garip geliyor...” derken sesi biraz çekingen çıkmıştı.

 

Bende ne zaman bu konu açılır diye bekliyordum ya!

 

Konuşmasını beklerken bakışlarımı ona çevirdim. Karşısında bir yere bakıyor ve düşünceli gözüküyordu.

 

“Sizi tanımadan da olsa söylediklerim çok yanlıştı. Özür dilerim, komutanım.” diyerek bana döndü.

 

Beni tanımadan önce... Hangi anlamda?

 

Komutanı olduğum için mi?

 

Kız kardeşi olma ihtimalim olduğu için mi?

 

“Önemli değil.” diyerek duygusuz tuttuğum sesimle kısa bir cevap verdim.

 

Artık böyle konuşmak o kadar kolay geliyordu ki... Yıllarca rol yaptıktan sonra...

 

Hayatımın her köşesinde insanlara rol yapmak zorunda kalmıştım ya da kendi tercihim ile rol yaparak kendimi gizlemiştim.

 

Bu oldukça kolay olmamıştı ama şu an çok kolay geliyordu. Duygusuzca...

 

“Üzgünüm, komutanım.” diyerek eklediğinde cevapladım.

 

“Sorun yok.” diyerek konunun uzamasını istemeyerek konuştum. Hala yanımda oturmasının sebebini sorgulasam da sessiz kaldım.

 

Tanıdık bir siması vardı ve hayır, daha önce karşılaşmamıştım. Buna emindim! Ne kadar emin olabilirsem... Birine benziyordu, bu çok açıktı! Bende o benzerliği görmezden geliyordum, bu da çok açıktı.

 

“Komutanım, size birkaç şey sorabilir miyim?” diyerek çekingen bir sesle bana doğru konuştu. Evet anlamında başımı salladım. Konuşmak istemediğim suskunluğumdan belli oluyor muydu?

 

“Sabah-“ diyerek sözlerine başladığında sözünü bıçak gibi kestim.

 

“Sabah yok, Teğmen. Üzerimizdeki üniformalarla öğlen üstünden beri tanışıyoruz. O yüzden bana soracağın bir soru varsa Askeriyenin dışına çıkmasın! Sınırlarımı ihlal etmene izin vermem.” dedim, gözlerimi üzerine dikerek net bir ses tonuyla.

 

“Tamam.” diyerek mırıldandı. Bu kadar net ve kararlı konuşmamı beklemiyor olacaktı ki şaşırmıştı ama bu daha hiçbir şeydi. Biraz düşündü, benimle konuşmak istediği belliydi. Soru arıyordu kafasında.

 

“Bu kadar genç yaşta bu kıdeme tek başına mı gelebildiniz? Size destek olan bir aileniz, tanıdığınız var mıydı?” diyerek atladı. Merakı anlaşılmıştı. Sabah hastanede kabul etmediğim DNA Testini sorguluyordu, sorgusuysa ona bir ailem olabilme ihtimalini doğurmuştu.

 

Arkamda sadece kendi gölgem vardı, belki de bu yüzden daha hızlı koştum. Bilinmez. Tek bildiğim o gölgeden, belki biraz da kendimden nasıl kaçtığımdı, Teğmen.

 

“Uras Teğmen, sence burası bir Kariyer Danışmanlığı Ofisi mi? Ben de bir Eğitim Koçu? Ha? Hiçbiri! Değil mi? Burası Türk silahlı Kuvvetleri! Benim bu kıdeme nasıl geldiğimden ziyade senin bu rütbenin sorumluluklarını nasıl taşıyabildiğinle ilgilenmemiz şart! Merak tehlikelidir, üstelik üstlerine karşı olduğunda... Aileye gelince, bu benim özel hayatımın sınırlarının içinde kalıyor ve seni ilgilendirmiyor. Başka soru?” dedim. Laflarım ağzımdan bir bir dökülürken yutkunmamıştım bile.

 

Sözlerimin keskinliği, aramızdaki mesafeleri ona karşı yansıtırken açık kahvelerine bakışlarımı diktiğimde gözlerinin içinde kendi yansımamı gördüm. Merakla bana baktığını anladım, bir anda sönen merakını da yakaladım.

 

“Ayrıca senin gibi her tanımadığıma bulaşmazsam ve her işe burnumu sokmazsam gayet rahat olurum.” diyerek de saçma bir cümleyle ekledim. Amaç laf sokmak değil mi? Dal Okyanus!

 

“Anladım, komutanım.” dedi. Sanki biraz fazla mı yüklenmiştim. Yok, canım! Neydi ki bu?

 

“Başka bir şey soracak mısın?” dedim, dikleşerek. Sormaması gerektiğini anlamış olmalıydı!

 

“Operasyonel yeteneklerinizde refleks ön planda, buna ne sebep oldu komutanım? Yani özür dilerim, öyle sormak istemedim, reflekslerinizin bu kadar iyi olmasını sağlayan şey ne?” diyerek toparlamaya çalışarak sordu. Anlamamış!

 

Sorusu o kadar anlıktı ki, kendi bile ne soracağını bilemiyor gibiydi. Eveleye geveleye bir şeyleri toparlayarak sormuştu. Üstelik sorusu da soruydu!

 

“Operasyonel yeteneklerimi nasıl inceledin, Uras Teğmen?” diyerek sordum, ona dönerek. Teğmen kelimesini vurgulamıştım. Yüzümdeki cevabımı bekleyen bir sırıtış vardı çünkü bir Teğmen olarak hakkımda araştırma yapsa da bu kadar detaylı şeylere ulaşamazdı. Abisi Binbaşı Yunus Kızıl veya babası Albay Mehmet Kızıl aracılığıyla bu bilgilere ulaşmış olmalıydı. Ailesini kullanarak böyle bir araştırma yapamazdı. Bu duyulursa... Sırıtışım büyürken bir cevap bekledim.

 

“Yunus Binbaşına dosyalarınızı götürürken gözüm çarpmıştı, komutanım üzgünüm.” diyerek gözlerini kaçırdı. Tamam, belki abisinin haberi yoktu ancak o yetkiyi kendi kullanmıştı. Bu duyulursa onlar için pek iyi şeyler de olmazdı.

 

“Yani abinin yetkisini Askeriyede kullandın. Öyle mi, Teğmen Kızıl?” dedim, sesime ciddiyet katarken. Bunu elbette ailesi karşıma çıkarsa dile getirecektim ama Paşaya söyleyerek yeni oturtulmaya çalışılan dengeleri sarsmaya niyetim de yoktu. Biraz üstüne gitsem bence harika olurdu.

 

“Öyle değil, yani öyle komutanım ama-“ dediğinde araya girdim.

 

“Ama ne?” diye sordum.

 

“Özür dilerim, komutanım.” dediğinde bakışlarımı üzerinden çektim.

 

Kabullenmesini değil de bu kadar net bir özrü beklemiyordum. O hastanede odasında gözüme epey şımarık büyültmüş bir çocuk gibi gelmişti, yalan yok ama şimdi onda görmek istediğim olgunluğu tek bir cümleyle önüme sermişti

 

“Davranışlarına dikkat et, Teğmen. Dikkat et ki bir daha olmadığına emin olarak seni bizden biri gibi göreyim.” dedim, bakışlarım etrafımı tararken.

 

Tugayın en sessiz köşelerinden biriydi burası. Ezbere bilirdim, evim gibi derken asla yalan söylemezdim.

 

Bağdaş kurduğum bedenimi açarak bacaklarımı önüme uzattım. Postallarıma takılan gözlerimi çektim ve etrafımdaki yeşillikte gezdirdim. Hoş, ne ararsan vardı. Oksijen kaynağı ağaçlar... Yuva daha nasıl güzel olabilirdi ki?

 

“Soruna gelecek olursak, evet, reflekslerim çok kuvvetli. Bu Harp Okulundan da önceydi. Bunu geliştirdim. Arkandan gelen bir darbeyi önce işitmiyor musun zaten? Sadece biraz hızlı olmalısın.” dedim, tavsiye verir gibi. Aslında bu sorusu hoşuma gitmişti de.

 

“Arkamdan gelen bir darbeyi işitecek kadar kulaklarım hassas olamıyor bazen, komutanım. Reflekslerimde berbattır.” diyerek beni yanıtladı. Konu ilgisini çekmiş gibi bana döndüğünde bende ona dönüktüm.

 

“Her zaman işitmezsin, hissedersin, anlarsın. Reflekslerinin berbat olması onları geliştiremeyeceğin anlamına gelmiyor. Onları geliştiremezsen de bir numara olamayacağın anlamına gelmiyor.” dedim.

 

“Hiçbir zaman bir numara olmak istemedim, sadece olmak istedim işte.” dedi, düşünceli bir şekilde. Ne yaşamıştı da böyle büyük bir ailede bu derece bir tecrübeyle konuşabiliyordu, bilmiyordum ama dertleri vardı. Hangimizin yoktu ki?

 

“Olmak değil de en iyisi olmayı hedefledim.” dedim. En başından beri kendim hakkında konuşmadan rütbemi hatırlatarak koyduğum mesafe puf olup uçmuştu sanki. Karşımdakilerin acısını gördüğüm anda da böyle olurdu zaten.

 

“Kimse seni olduramadığında yoluna taş koyduğunda olmak istemiyorsun, hırslanıyor ve en iyisi olmak istiyorsun. Bu bir mükemmeliyetçilik değil bu doğanın felsefesi.” dedim. Sözlerim özneldi ve ben öznel konuşmayı hiç sevmezdim ama ağzımdan çıkmıştı bir kere, ben pişman olacağım şeyler söylemezdim.

 

“Yolunuza kim taş koydu, Komutanım?” dedi, sınırlarımı aşan bir şekilde. Bu sefer hemen sinirlenmedim çünkü bu imkanı ona ben vermiştim.

 

“Sınırlarımı aşmamanı söylemiştim.” diyerek sert sesimi en yumuşak tonda tutmaya çalışarak konuştum.

 

“Üzgünüm, komutanım.” dedi, sözlerimin hemen ardında.

 

“Komutanım, söylemiştim ya gözüm dosyanıza biraz fazla çarptı. Size bir şey daha sormak istiyorum.” dedi, çekinerek ama büyük bir cesaretle.

 

“Sor.” dedim, düşünmeden.

 

“Sicil kayıtlarında aile bilgisi boş olan bir personelin, beklenmedik bir şekilde birinci derece yakınıyla karşılaşması durumunda görevden muaf tutulması gerekir mi?” diyerek çok profesyonel bir şekilde sordu. Sorusunu ilk anda anlamasam da bir anda anlamamla birlikte hafif açılan gözlerimle ona baktım. Ne cesaretle böyle bir şey sorabiliyordu?

 

Beni kardeşin olarak kabul edip bu sorumluluğun altında ezilecek misin, yoksa profesyonel kalabilecek misin? Demek gibi bir şeydi!

 

Aile bilgisi boş olan personel derken beni kastediyordu. Dosyamda aile bilgim boştu. Doğru!

 

Personelin kendisi talep ettiğinde aile bilgisi boş olabiliyordu. Güvenlik nedeniyle silinmiş ya da kısıtlanmış olabiliyordu. Yetimlik ya da bilinmez kopuk geçmişi olanlarda aile bilgisi olmayabiliyordu. Tanık koruma, örtülü gizli kimlik veya gizli görev geçmişi olan personellerde aile bilgisi boş olabiliyordu. Ben ise...

 

Beklenmedik bir şekilde birinci derecede yakınıyla karşılaşması... Onların beni bulması üzerine birkaç kelimeydi.

 

Görevden muaf tutulması! Görevden muaf tutulması mı? Ne? Birinci derece yakınım değillerdi! DNA Testi de yoktu, nüfusumda da yoklardı! Saçmalık! Üstelik sabah sabah nevrimi döndüren saçma bir iddiadan ibaretlerdi!

 

Kaşlarım çatıldı. Ne saçmalıyordu?

 

“Ne saçmalıyorsun?” dedim, mimiklerimi sıfırlamaya çalışarak. Tepki vermemek imkansızdı.

 

“Birinci derece yakını?” diyerek küçük bir kahkaha attım.

 

“Muaf olması mı?” diyerek ekledim, hiç beklemeden. Sinirle gülümsedim.

 

“Sen beni sınamaya mı çalışıyorsun?” dedim, peşine. Yutkundu.

 

“Ben-“ diyerek konuşacağı sırada sözünü keskin bir bıçakla kestim.

 

“TSK’da duygulara göre muafiyet yoktur, Teğmen! Eğer zihnin bulanıksa, dilekçeni yazarsın.” dedim ve sinirime hakim olamayarak tekrar konuştum.

 

“Birinci derece diye etiketlendirdiğin ortada bir şey olmayan biri de seni etkiliyorsa zaten burada işin ne?” diyerek ayaklandım. Sabrım taşmamıştı, köpürerek dalgalanmıştı sanki!

 

“Öyle demek istemed-“ diyerek arkamdan konuşurken onu böldüm.

 

“Yeterli!” diyerek sağ elimi kaldırdım. O arkamda kalırken ben de derin nefesler alarak sakinleşmeyi hedefleyerek ilerledim.

 

Sakince yürümeye başladım.

 

Hayır, yine neler olduğunu sorgulamayacağım.

 

Çok normal bir gün.

 

Değil! maalesef ki değil!

 

Saçmalamayı bırakmalıyım.

 

Yirmi altı yaşında gerçek ailesini yeni bulan insan mı olurmuş? Neredeyse yirmi yedi yaşında sayılırdım!

 

Ben onlarla ilgili hiçbir şey istemiyorum!

 

Üzülmeme sebep olacak herhangi bir şey yapmamaya çalışacak ve kendimi herkesten koruyacaktım. Böyle öğrenmemiş miydim, zaten! Kendi kendime, her zaman böyle yapmıştım...

 

İnsanlara karşı kendimi her anlamda korumak için bir duvar örmüştüm, duvar diyebileceğim kadar basit bir şey de değildi! Bir kalkan oluşturmuştum.

 

Şimdi hiçbir şeye izin vermeyecektim.

 

Hiçbir zaman yanımda olup bana bir şeyler öğreten, beni bir şeylerden koruyan bir ailem olmamıştı, gerçek ailem olmamıştı.

 

Şu anda olmasına izin vermeyecektim, gerek yoktu. İhtiyacım ise hiç kalmamıştı.

 

Bu yüzden kimsenin üzerimde hak talep etmeye hakkı yoktu. O DNA testini yaptırmayacaktım. Albay veya Binbaşı emir verse bile bunu yapmamalıydım.

 

Sahi, her şey için çok geç olmamış mıydı?

 

Ne için çabalayabilirdik ki?

 

Her şeyi tek başına atlattıktan ve sonlandırdıktan sonra beni koruyacak ve sevecek bir aileye ihtiyacım yoktu çünkü artık işe yaramazdı.

 

Zaman çok önemliydi ve her şeyin bir zamanı vardı.

 

Aile, insanı her hali ile sevebilen topluluğa denirdi. Beni bu halim ile sevmelerine bir ihtimal bile yoktu. Bende kimseyi sevemezdim.

 

Ben sadece onu sevebilirdim...

 

Adımlarım hızlandığında vücudumdaki yorgunluğu hissettim. Ameliyattan yeni çıkmıştım ve kısacık bir antrenman yapsam bile yorulmam çok normaldi. Isınma sayılabilecek bir koşu da bile.

 

Dinlenmek istiyordum. Her anlamda çok yorgundum.

 

Şimdi arkamdan gelerek şunu sorsa şaşırmazdım. Bir üst, astına neden bu kadar mesafeli bir savunma hattı kurar, komutanım? Bu bir güvenlik protokolü mü yoksa bir tercih mi? Siz daha iyi bilirsiniz, komutanım.

 

Konuşmak için bahane arayı görmüştüm de bunun gibisini görmemiştim! İmaları ve askeri soruları gerçekten üstüme üstüme gelmişti. Harp Okuluna ilk başladığımda bile bu kadar soru sormamıştım! Evet, o derece!

 

Askeriye koridorlarında attığım adımların sesi kulağıma ulaşıyor ve bana huzur veriyordu. Disiplinin hakim olduğu bu koridorlarda olmaktan mutluluk duyuyordum.

 

Ben, Kıdemli Üsteğmen Okyanus Kaya!

 

Ne kadar zorlukla başa çıkıp burada olduğumun bir önemi yoktu, ben bunu fazlasıyla hak etmiştim ve benim yerim her zaman burasıydı, her ne kadar geç kalsam da hep burada olmalıydım. Her yolumun sonu burasıydı.

.

Bölümümüz bitti, nasıl buldunuz? -->

Kitap nasıl ilerliyor? -->

Kitap ile ilgili düşünceleriniz ne? -->

Karakterler hakkındaki düşünceleriniz ne? En çok hangi karakterlerin hangi davranışlarını seviyorsunuz? -->

Uras Teğmen? -->

Uras ve Okyanus sahnesi? -->

Düşüncelerinizi benimle paylaşmayı unutmayın ;)

Yeni bölümde her zamankinden daha kısa bir sürede görüşelim, lütfen :))

1880 kelime...

Bölüm : 04.04.2025 02:12 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Cansu / Okyanus'un Kül'ü / 9. Bölüm / Askeriye Koridorları
Cansu
Okyanus'un Kül'ü

183.12k Okunma

16.2k Oy

0 Takip
50
Bölümlü Kitap
KARAKTER TANITIMIBölüm Günü - Duyuru 🌊☄️1. Bölüm / Yaralı Kuş2. Bölüm / Tanımadığım İnsanlar3. Bölüm / Bilinmeyen Rütbe4. Bölüm / Şüpheler ve İstekler5. Bölüm / Kabullenilmeyen Açık Yaralar6. Bölüm / Tesadüfi Başlangıçlar7. Bölüm / Şüphe Tohumları8. Bölüm / Marş İleri9. Bölüm / Askeriye Koridorları10. Bölüm / Künyelerin Tıkırtısı11. Bölüm / Karşı Konulamaz Yanlışlar12. Bölüm / Komutana Güven13. Bölüm / İpleri Elinde Tut14. Bölüm / Her An Tehlike15. Bölüm / Anestezi Direnci16. Bölüm / Umut Yıldızı17. Bölüm / İhtimallerin Çıkmaz Sokağı18. Bölüm / Saye19. Bölüm / Şarapnel (Geçmiş)20. Bölüm / Kül Olmamış Kor21. Bölüm / Barlas Nisyan EylerseZEHİRLİ KURŞUN22. Bölüm / Ölüm Kapanı23. Bölüm / Lahza24. Bölüm / Zorunluluk25. Bölüm / Tuğgeneralin Emri26. Bölüm / Dalgalı Deniz ve Doğan Güneş27. Bölüm / İstihbarat Görevi28. Bölüm / Gerçek Görünüşümle Operasyon29. Bölüm / Gökyüzü Gözler ve Gece Saçlar (Geçmiş)30. Bölüm / Kalbimin Attığını Hissediyorum31. Bölüm / Kapılma Dalga’ya32. Bölüm / Cesur Bir Teklif33. Bölüm / Gerici Takipte Hissettiğin Nabız34. Bölüm / Kan Kus Kızılcık Şerbeti İçBir Yıl Olmuş 🥹35. Bölüm / Diken Üstü36. Bölüm / Kapana Kısılmak37. Bölüm / Buzdan Kafesin İçindeki Dövüş38. Bölüm / Önemsenilme Duygusu39. Bölüm / Kül’ün Emareleri40. Bölüm / Kaçıngan Bağlanmalı Savcı41. Bölüm / Yalancının Mumu42. Bölüm / Hasta Çorbası43. Bölüm / Aras’ın Kül’e çevirdikleri44. Bölüm / Yalancının Külleri (Geçmiş)45. Bölüm / Papatya Alerjisi46. Bölüm / Eksik Parça
Hikayeyi Paylaş
Loading...