
Uzun bir aradannn sonra yineee benn.
Birkaç gündür hastaydım ve halsizliğim yüzünden bölüm yazamadım sizi beklettiğim için çok özür dilerim 🌼🌼🤍🤍
Bölüm uzun olduğu için düzeltmeye üşendim. Bu yüzden yazdığım haliyle atıyorum eksik, hatalı ve kusurlu olabilir. Lütfen hatalarımı kibarca belirtmeniz yeterli.
Bu arada ben taşacak denizin son bölümünü izlemedim. O yüzden herhangi bir hata yaptiysam söyleyinnn.
Daha fazla başınızı şişirmeden kaçıyorum.
İYİ OKUMALARRRR🤍🤍
⸙⸙⸙⸙
Adım adım, dikkatlice ilerliyordum. Sanki bir dalın kırılması bile beni ele vericekmiș gibi, nefes bile almıyordum.
Dakikalar önce yaşanan olaydan sonra isteyerek kulak misafiri olduğum Şerif Furtuna'nın telefon konuşmasını duymuş, beni yeni olayların tam ortasına çekmişti.
Çünkü biliyordum o iblisin olduğu yerde kötülük eksik olmazdı.
Zarife'nin adamı Gökhan ve onun etrafına topladığı sert yüzlü adamlarıyla Şerif'in arkasından yürüyor, her adımlarında saldırgan tavırlar sergiliyorlardı.
Onların hızlı konuşmalarından anladığım tek şey... Esme Furtuna'nın öğrenmemesi gereken bir şeyi öğrenmiş olduğuydu. Söz konusu şerefsiz Şerif olduğunda kalbinin içinde her türlü kötülük filizlenirdi; bunu abime yaptığı kötülüklerden iyi bilirdim.
İşlediği günah her neyse, üstünü kapatacak bir avuç toprak arıyordu şimdi.
Bunu öğrenmek için peşlerine takılmıştım. Adımlarını takip ediyor, şüpheyle arkalarına baktıkları an çalıların arkasına saklanıyordum.
Bir bordo bereli edasıyla yakalanmamak için elimden gelen ne varsa yapıyor, kalbimin hızlı ritmini bile yavaşlatmaya çalışıyordum.
Ormanlık bir alana vardiklarinda, daha önce hiç görmediğim sert ifadeli adamlar, sakladıkları yerden ortaya çıktılar.
Gökhan, lider edasıyla başıyla işaret ederek, "Kadını getirin!" diye emir verdi adamlara.
Ben de onları daha iyi duyabileceğim bir yere geçtim. Onların biraz uzağındaki çalının ardına gizledim bedenimi. Buradan beni göremezlerdi ama ben onları net duyabiliyordum.
Şerif, dik duruşunu bozmadan, adamların getirdiği kadına tepeden bakan o karanlık bakışını kadına yöneltti. Kadının yüzünde çuval vardı. Elleri de bağlanmıştı.
Şerif denen şerefsiz, kadına yaklaşarak yüzünü görebileceği kadar çuvalı araladı. Onun o geniş omuzları yüzünden kadının yüzünü seçemiyordum.
Şerif'in yüzünü de göremiyordum fakat kadına samimiyetten uzak kısa bir tebessümden fazlasını vermediğini biliyordum.
Kadına doğru duygusuzca adım attı. "Sana olan aşkım büyüktü. Öyle büyüktü ki... düşmanımın kızını sevecek kadar kör etmişti beni." Bunu dediğinde elimle ağzımı kapatıp şaşkınca nefesimi tuttum.
Şerif'in kalbi mi varmış? Demek ki canavarların da bir yerlerde hala atan kalpleri olabiliyormuş.
Kuru gürültü yapan iç seslerimi susturup onlara odaklanarak sessizce dinlemeye devam ettim. Kadın, kollarını tutan yarmalardan kurtulmak ister gibi asil bir direniş gösteriyordu. Sesi çuval yüzünden boğuk çıkıyordu ama yine de anlaşılırdı.
"Eğer sen korkaklık etmeseydin, sevdana sahip çıkardın. Eğer sen korkaklık etmeseydin... çocuğumuza dayım değil, sen sahip çıkardın, Şerif Furtuna!" Sesindeki acıyı hissetim. Bu acı geçmiş yaralarının hala kanadığını ele veriyordu. Ağlamak için kendini zor tuttuğu o kadar belliydi ki bir an için kadına sarılmak istedim.
Başımı iki yana salladım. Kadına değil, olaya odaklanmam gerekiyordu. İçimdeki sesler yine yükseldi.
Neye şaşıracağımı bile bilmiyordum. Şerefsiz Șerif'in Esme'yi boynuzlamasına mı... Yoksa bir zamanlar onun da masum delikanlılar gibi aşık olmasına mı?
Düşüncelerimi geçmiş hesaplașmaları dağıttı. "Ben korkaklık etmedim. Sen bana güvenmedin... Ve bedelini ödedin." Şerif'in sesi de sözleri de kalbi kadar soğuktu.
Kadın bu sözler altında ezilmedi. Başını diklestirip cesurca cevap verdi: "Sen güvenmem için hiçbir şey yapmadın. Sen kızımızı da... Beni de Esme için terk ettin."
"Ben ona sahip çıktım. Kızına da, ona da."
Bir zamanlar tutkuyla alev alan kalpler şimdi büyük bir soğuk savaşın içindeydi sanki. İkisi de nerede olduğunu ve etrafında kim olduğunu unutmuş gibi geçmişleriyle yüzleşiyordu. "Sen Adil olmaya çalıştın, Şerif!" dedi kadın. Abimin adının geçtiğini duyunca dikkatimi toparlayıp iyice kulak kesildim. "Sen Adil ve Esme'nin bebeğine babalık etmeye çalışırken, kendi öz kızını sahipsiz bıraktın."
Sözler zihnimde bir süre gezindi. Adil ve Esmenin bebeği.. Aslında Esme abimin bebeğine hamileymiş. Kaç dakika öylece kaldım bilmiyorum belki saatlerce belki sadece birkaç dakika.
Kadının o sözleri söyleyişi... Hem beni șoka sokmuş hem de bana tanıdık birini hatırlatmıştı. Çuvaldan dolayı sesi boğuk çıktığı için kim olduğunu ayirt etmek çok zordu.
Şerif, tam kadının kollarına ellerine yerleştirmişti ki ben duyduklarımı sindirmek için biraz geri çekildim.
Kendime alan tanımak istediğim tam da o anda şahin gözlü adamlardan biri parmağıyla benim saklandığım yeri işaret etti. "Orada biri var!" dedi.
Tüm bakışlar benim olduğum çalıya doğru yöneldiğinde kalbimin ritmi değişti. Panikle saklandığım yerden fırlayıp koşmaya başladım.
Şerif'in sesi ormanda yankılandı. "O kocarili köstebeği bulmadan kimse yanıma gelmesin!"
Patronundan aldığı emirle Gökhan adamlarına dönerek sert sesiyle emirler yağdırdı. Onlara dağılıp önümü kesmelerini söyledikten sonra kendisi de peşimden gelmeye başladı.
Ara sıra arkamı dönerek, her adımda kapattığı mesafeye bakıyordum. Hızımı biran bile kesmeden koşmaya devam ettim;içimde kurtulacağıma dair küçük bir umut varsa da... tüm dengemi bozan çukurla karşılaştığım anda bu umut yok oldu.
Ellerim nemli toprakla temas ettiğinde, adımlarının dibimde olduğunu hissetim.
Tetik sesini duydum ve ona doğru döndüm. Silahın namlusunu alnıma dayadı. "Yakaladım seni, Koçari kızı. " dedi sırıtarak.
Gülüşü bile karanlıktı. Ona karşılık vermek istedim. Hızla elimi belime götürdüğümde, kemerimi yokladım. Silahım yerinde yoktu.
Gözlerimi kısa bir an için kapatıp tekrar açtım. O kadar aceleci davranmıştım ki silahımı bile almayı akıl edememiştim.
Köşeye sıkışmış küçük bir ceylanmıșım gibi bana bakıyordu. Avının çaresizliğinden aldığı keyif yüzüne yansımıştı.
"Sana köyünde boyundan büyük işlere karışmamayı öğretmediler mi?" diye sordu alaycı bir sesle.
"Öğrettiler elbet," dedim, avuçlarımın arasındaki toprağı sıkarak.
Benimle eğlendiği o meymenetsiz sırıtışından belliydi.
Bana doğru eğildi. İri fiziğiyle avına yaklaşan aslanlara benziyordu. Ama gerektiğinde bir ceylan da aslanı alt edebilirdi.
Konuşmak için ağzını araladığında hızlı davrandım. "Ama belli ki sana köyünde avını küçümsememen gerektiğini öğretmemișler, orman çocuğu Gökhan!" dedim, avucumdaki toprağı gözlerine doğru savururken.
Acıyla inlediğinde silahını bırakıp gözlerini tuttu.
Ayağa kalkarken yere düşen silahını aldım. Bacağına doğru bir an bile tereddüt etmeden ateş ettim.
O acı dolu nidalar atmaya devam ederken bende yoluma devam etmek için arkami döndüm.
Tam da o anda önüme adamlarından biri çıktı.
Silahın namlusu bana doğru döndü. Adam gözünü bile kırpmadan ateş etti.
Barut kokusunu solumaya başladığımda acı yavaşça bedenime doğru yayılmaya başladı.
Elim refleksle merminin delip geçtiği yaraya doğru gitti. Bakışlarımda elimi takip edip akan kana doğru yöneldi. Yutkundum. Kaç saniye nefes almadım bilmiyorum. Ardımda varlığını unuttuğum Gökhan hareket etti ve tekrar acı dolu bir nidayla yere yığıldı.
Ne olduğunu idrak etmek için omzumun üzerinden arkama baktım.
İsoyu gördüğümde dağ gibi adamı sopasıyla devirdiği için mavi gözleri gururla parlıyordu.
Vakit kaybetmeden diğer elimdeki silahı alarak bana ateş eden adama doğru yöneltti.
Aynı silah tekrar patladığında barut kokusu yeniden etrafımızı sardı.
Adam öldü mü, bayıldı mı bilmiyordum yere yığıldığinda artık bizi durduracak halde değildi.
İso, sırıtarak bana doğru döndüğünde bakışları yarama kaydığında sırıtışı yüzünden yavaşça silindi.
"Yaralandın mı?" diye panikle sordu. Ufak ter taneleri yüzümde izler bırakmaya başladı. Dişlerimi sıktım. "Yoo," dedim. Sorduğu sorunun saçmalığını anlaması için. "Numara yapıyorum. Bu akan da kan değil pekmez." diye söylendim.
Söylediklerime alayla gülmesini karşılık vermesini bekledim. O tam tersini yaptı.
Yüzünde mimik oynatmadan ceketini çıkarıp bana doğru gelerek ceketiyle kanayan yeri kapattı.
Acıyla yüzümü buruşturdum.
"Bir kere de..." dediğinde mavi gözleri yüzümü kendine çevirdi. "Rahat dur be kızım!" diye homurdandı.
İçinde tedirgin bir şefkat vardı; sesi azarlar gibi çıksa da öfke değildi bu endişeydi sanki.
Mavi gözlerini görmezden gelmek bazen benim için çok zorlayıcı olabiliyordu.
Ama kendimi zorlayarak bunun üstesinden gelebiliyordum.
Sonunda kaybolan sesimi bulduğumda bakışlarımı maviliklerinden ayırmadan, "Senin ne işin var burada?" diye sordum. Kavga edecek halim yoktu. Onu azarlayacak ya da zorbalayacak gücüm de yoktu.
"Şuan bunun bir önemi yok. Gökhanın adamları bizi bulmadan gidelim." dedi. Beni kucağına almak için eğildiğinde sıkıca ağaca tutundum. "Ben kendim gidebilirim," dedim, ağaçlara tutunarak ilermeye devam ettim.
Küçük adımlarla ardımdan beni takip etti. Sanki kızına ilk defa bisiklet sürmeyi öğreten bir babanın endişesiyle tetikteydi; her an düşeceğimi bekler gibi...
En sonunda dayanamayıp, "İnat etme, çeyrek mafya!" dedi.
"Yaptıklarını unutmuş değilim, küçük furtuna!" dedim bir kez daha geçmişi burnuna sürerek.
Ardımdan derin bir of çekti. "Kızın da en asisi bize denk gelir zaten." dediğinde Onu göremiyordum ama sabır dilercesine yukarı baktığına o kadar emindim ki.
Umursamadan yavaş adimlar atmaya devam ettim. Merminin verdiği acı her nefeste içime işliyordu. Gözlerim kararmaya başladığında pes etmedim. Yeni bir ağaca tutunmak için hamle yaptığımda elim boşluğa değdi.
Tüm dengem alt üst olduğunda İso'nun parmaklarınin belime dolanmasıyla son anda toprakla burun buruna gelmekten kurtulmuştum.
O küçük dokunuşla, sanki vücudumun her yorgun noktasına ufak bir güven hissi yayıldı.
"Bana keçi dersin, sen benden daha inatsin, yarım porsiyon!" dedi dudaklarına düşen küçük bir tebessümle. Ona yan yan baktım. "Hayırdır," dedim Tatar Ramazan gibi. "Adana dürümü muyum lan ben ?"
Mavi gözlerinde yaramaz parıltılar peyda oldu. "Evet,yanmayalım mı çeyrek mafya?" dediğinde bakışlarımla beyninin pekmezini akıtmış onu sürünün altına defalarca atmıştım. Sinirle,"Ula soytarı!" diye çıkıştım.
Şu halimle bile dalga geçmeyi başarıyordu.
Belimdeki ellerini sıkılaştırıp beni nazikçe kucağına aldığında oyunbaz bir gülüş takındı. Bir an için beni ormana doğru fırlatacağini düşünerek kollarımı boynuna doladım.
Benim şaşkın ve suskun halimi fırsat bilerek gülüşü yüzüne iyice yayıldı . "Bu soytarı emrinize amededir, Bayan Koçari." sonra yürümeye başladı.
Bitkin düşerek başımı göğsüne yaslarken fısıldadım.
"At ula kendini yardan aşağı."
★꙳𑁍꙳★
İso'nun Anlatımıyla:
Ormanın içinde attığım her adımda kırılan dalların sesi büyük ağaçların arasında yankılanıyordu.
Hava ağırdı... belki korkudan, belki de kucağımda gözleri kapalı duran Fadimeye bir şey olma ihtimalinin ağırlığındandı.
Nefes alıp almadığını kontrol etmek için ona doğru eğildim.daha nefesimin sıcaklığı yanağına değmeden, gözleri kapalı şekilde homurdandı.
"Koca burnunu kırarım, gargamell kılıklı küçük furtuna!"
Bir şey söyle bin laf işit.
Anında kendimi geri çektim. Kulağımın birkez daha ısırılmasını istemiyordum.
"Yaşıyor musun diye kontrol ediyordum ama maşallah'ın var, çeyrek mafya. "dedim.
Gözlerini hafifçe aralayıp bana baktı. Yarı baygın, yarı alaycı bir gülüş vardı dudaklarında.
"Hiç ölmeye niyetim yok," dedi, Azrail'e bile mafyalik yapıyordu sanki. Küçük Polat Alemdar...
" Ölme zaten, " dedim iç geçirerek," Daha ısırdığın kulağımın hesabını vereceksin bana." diye ekledim.
Halsizdi ama yine de gözlerini devirmekten geri duramadı.
Biraz daha ilerlediğimizde, sık ağaçların arasından açık bir meydana çıktık. Tam içimde hafif bir rahatlama yükselmişti ki... Karşımda dimdik duran gerçek mafya amcamı görünce o rahatlık boğazımda düğümlendi.
Sanki geleceğimizi tahmin etmiş gibi ellerini arkada kenetlemiș, başı dik, o bildik soğuk bakışıyla kral edasıyla bizi süzüyordu.
Gölgesi bile ondan korkardı.
Adamları, saklandıkları yerlerden sessizce çıkıp etrafımızı sardılar.
Aslında onlardan kaçmak için çabalarken onların tuzağına çekilmiştik. Sanki biz avdık onlar ise avcı.
Amcam küçük adımlarla yanima yaklaştı. Kucağımda gözleri kapalı hala dayanmaya çalışan Fadime'ye baktı. Samimiyetten yoksun şekilde gülümsedi. "Bende bu Koçarili kızı arıyordum yiğenim." dedi.
O an onun yiğeni olduğum için kendimden büyük bir utanç duydum. "Onu bana ver," dediğinde farkında olmadan onu daha sıkı tuttum.
"Amca... Kız yaralı." dedim. Az önce ki hareketim amcamın gözünden kaçmamış olacak ki yüzündeki gülüş soldu.
"Bırak gidelim." diye ekledim.
Amcam etrafımda ağır adımlarla bir tur attı. Tekrar karşımda durduğunda bana dik dik baktı.
"Senin gitmene müsaade var, " dedi sakin ses tonuyla. Bu sakinliğin altında türlü planların döndüğünü biliyordum. Beni şaşırtmadan, "Ama bu kocarili kız benim misafirim olacak."
Başını hafifçe yana eğip işaret ettiğinde adamları anında üzerime doğru geldi. Fadime'yi korumak için her şeyimi ortaya koydum. Sayıca üstün oldukları için bu çabam nafileydi. Onu elimden koparıp aldıklarında son çare Amcam'a bağırdım.
"Amca yapma, bırak kızı! Amca lütfen! Kız yaralı! Bırak kızı! " doye defalarca tekrar ettim. Sesim o taşlaşmış kalbine işlemedi.
Bir an bile duraksamadı,
Bir an bile düşünmedi..
Sadece dönüp adamlarına," İso'yu eve götürün!" dedi.
Fadime'yi arabasına bindirerek uzaklaştı.
Ben ise, yarım nefesimle yerde dizlerimin üzerine çökmüş onu koruyamamanin öfkesiyle baş başa kalmıştım...
************************
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |