43. Bölüm

Silah

M.k
m.k

Alaz Ağa


Karşımda gözleri kapalı olan o kadına bakıyordum, baktıkça daha çok bakmak istiyordum. Ne kadarda özlemiştim, özlemim öfkemi yerle bir etmiş, şu anda ona sarılıp kokusunu içime çekmem için beni zorluyordu. Hafifçe gülümsedim, değişmemişti yine o uzun dalgalı kahverengi saçları.. Oysa onu en son gördüğümde bana kızdığı için saçlarını küt kesmişti, şu an kapalı olan badem ve içine çeken o koyu kahvelerini özlemiştim, oysa o kahve gözlerini 4 yıldır sadece fotoğraflarda görebiliyordum. Aslında hiçbir şey yapmamıştım ama çok yorgundum, böyle çaresiz bir yorgunluktu. Sesli nefes verdiğim de kapı hafifçe açıldı, Ali’yi görünce ona elimle çıkmasını işaret ettim. O çıktıktan sonra bi kaç dakika daha ona bakarken Özlem gidermeye çalıştım ama değil saatler, günlerce ona baksaydım yine bitmeyecek bi özlem bırakmıştı bende..

Dışarı çıktığım da Ali sinirli görünüyordu, ona kafa sallarken “Hayırdır Ali?” dediğim de ensesini ovarken “Abi bi sorun var, Baran. Baranın adamlarından biri Azad Ağaya haber uçurmuş. Azad Ağa kızının Türkiye’de olduğunu biliyor, heryerde seni arıyormuş.” dediğinde çenemi sıkıyordum, sinirle “Nasıl müdahale edemezsin Ali! Sana kaç kere temkinli davran dedim, her şey yavaş yavaş olacaktı!” dediğim de Ali bir şey diyemedi. Ona gitmesini söyledikten sonra tekrar odaya girdim. Asil yatakta uzanıyordu, koltuğa geçtiğimde tüm vücudum gerilmişti. Ona bakıyordum, belki, belki bi ihtimal onunla tekrardan başlardım. Her şeyin kendi kontrolümde ilerlemesini istiyordum, hafızasını sildirdiğinde sonradan öğrenmiştim, kelimenin tam anlamıyla dünyam başıma yıkılmıştı. Hastane koridorunda onun ölüm haberini almaktansa ölmeyi yeğlerdim. İyiydi, her şeyin yolunda olduğumdan emin olduktan sonra dönebilmiştim. Asil her şeyi hazırlamıştı, ismini bile değiştirmişti. Kendine ait bir düzeni vardı ama o düzenin içinde ne ben vardım, ne de benden geriye kalan.. Yaşadıkları çok zordu, o hamileyken benim yüzümden ikizlerimizden olmuştuk. Ama hayat sadece ona zor değildi, beni hiç düşünmemişti. Belki ben yanlış düşünüyorumdur ama o benden, bizden, ailesinden ve kendisinden bile vazgeçmişti.. 4 yıldır uzaktan takip ediyordum, hayatına hiç erkek almamıştı, gelen teklifleri red etmiş daha sonrasındaysa o tekliflerle özel olarak ilgilenmiştim. Her şeyi kontrol ediyordum ve eminim bunu da öğrendiğinde büyük bi sorun çıkartacaktı. Bi an duraksadım, çıkartır mıydı diye düşündüm o, yani değişmiş olmalıydı yani galiba. “Siktir ya hayatımda kaç manyak insan hafızasını sildirdi ki!” diyerek oturduğum yerden kalktım. Oda da biraz dolaştıktan sonra balkona yürüdüm. Tam açacaktım ki belki üşür diye vazgeçtim. Her şey nasıl olacaktı bilmiyorum ama 4 yıldır kıyamadığım sevgili karım kendi rızasıyla gelmeyi kabul ettiyse, kolay kolay bırakmayacaktım. En azından benim çektiğim acının birazını çekmek zorundaydı! Ben sadece çocuklarını kaybeden biri değildim, yaşadığım o dönem yıkımdı! Evet, sadece her şeyi, herkesi yıktım, kabullenmek herkesin düşündüğünden daha zordu. Zühre.. Hele de Zühreden sonra, o öldüğü zamanda bana son söylenen söz, o senin yüzünden öldü. Eslem Hanımın o hastane koridorunda bana söylediği sözler kulağımda çınladı. O kadar ağır sözlerdi ki eğer o sözleri bir dağa taşıması için verilseydi, eminimki o dağ yerle bir olurdu. Belki acımı daha net anlatamazdım. Acı ve üstüne suçluluk duygusu.. Her şey zordu ama Asil’in bana sırt dönmesi de beni suçlu bulduğu içindi. Bunu biliyordum ben, benim tedbirli olmam gerekiyordu. Düşünmem gerekiyordu. Hamile karımla her şeyi onun istediği, daha normal bi hayat yaşaması için çaba göstermeye çalışıyordum. O, yani o hamileydi ve evlilik teklifini eminim isterdi ve hakkıydı. Tekne de her şey bi anda olmuştu, Asilin karnına aldığı iki kurşun, o kurşunların bana gelmesi için her şeyi yapardım.. Asil kısa sürede çok fazla şey yaşamıştı.. 19 yaşına bile giremeden Abisi yüzünden ‘Berdel’ daha sonra konağa uyum sağlama çabası, ve kalbinden vurulma olayı, ailesinin onu yurt dışına kaçırması, korku içinde hamile olduğunu öğrenmesi, kabul ettikten bi kaç hafta sonrası çocuklarını kaybeden bi anne.. Benim yanıma 19’una bi kaç ay kala gelmişti, 20’sinde bunların hepsi yaşanmıştı. Bunu hesaplarken içim acımıştı, 1,5 sene bile değildi ama tüm bunların hepsini Asil yaşamıştı.. Haklı mıydı, ben bencillik yapıyor olabilir miydim? Siktir biraz daha düşünürsem kafayı yicektim! Canım hâlâ çok acıyor, onunsa hiçbir şeyden haberi yoktu! Asla onun canının acımasını istemem ama bu, bu saçma ve daha da can yakıcı oluyor.…

.

.

“Her şey hazır mı Ali?” derken dışarıya doğru yürüyorduk, “Evet abi, tahmini ne zaman döneceksin?” dediğin de kafamda kısaca düşünüp “Siktiğimin şirketini bi kaç gün içinde hallederken evdekiler ve Azad Ağaylada o zaman diliminde halletmeye çalışacağım. Tahmini 2gün sonra buradayım.” dediğim de Ali kolumdan tutunca ona döndüm, “Abi yanlış anlama ama Asil uyandığında doğru olan ilk seni görmesi değil mi?” dediğin de nefesimi içime çekerken kafamı kaldırıp, Asilin olduğu odaya bakıp “Emin ol buna ne o hazır ne de ben Ali.” derken sesim düşmüştü, hafifçe boğazımı temizleyip “Şu işleri hallettikten sonra geleceğim, belki o zamana kadar daha mantıklı düşünürüm. Kafam hâlâ çok karışık, onu ilk gördüğüm an aklıma geliyor. Bana ilk baktığında tanıyamadı ama onun ismini söylediğim an beni hatırladığına yemin edebilirim.” dediğim de Ali’nin de canı sıkılmıştı. “Uyandığın da bana baya bi sorun çıkaracak.” derken o da fazla dertli görünüyordu. Onun bu haline gülerken “Derdini sikim senin, sanki seni tanıyacak!” dediğim de kafasını sallarken “O kadın bana saldıracak, hissediyorum. Ama korktuğun şey sana bi şikayette bulunduğu an geçmişimi bile sikeceğin Abi, bak başkasını ayarlayalım. Gel beni dinle psikolog, bakıcı vallahi deli doktor-“ diyemeden yakasını tutup “Canımı sıkma Ali, adam akıllı konuş seni o delilerin yanına göndermeyeyim!” dediğim de yakasını çekerken “Tamam abi şaka, şaka yaptım sakin.” dediğin de onu ittim, “Döndüğüm de onunla iyi anlaşmış ol yoksa bu dediğimi yaparım bakalım o deliler arasında kaç gün dayanacaksın merak ediyorum.” diyerek ona sırtımı dönüp, arabaya yürürken “Denek faresi değilim ben!” gibi isyanlar ve ara ara küfürlerini duyunca ona dönmeden güldüm ve arabaya binip, hızla konağa sürdüm. Herkes onu çok uzakta yada çok gizli yerlerde arıyorken karım yine bana çok yakındı. Gizli de değildi, Asile verdiğim konaklardan birindeydik ve bizim konakla arasındaki mesafe 3,5 saatti. Az değildi ama herkesin düşündüğü kadar da çok değildi..

.

.

~ASİL AREYİZ

 

Feci bir baş ağrısıyla sağıma döndüm, yüzüme vuran güneşe bile söverken bu baş ağrısının sebebini hatırlamaya çalışıyordum. İçmiş miydim!? Siktir, ne içmesi Solene! Hızla yataktan doğruldum, yine kendi odamda değildim, Baranın evinde de değildim. Yine nereye sürüklenmiştim böyle? Kapım çalındığı an kafamı yastığa koyup, gözlerimi kapattım. Kapım açıldı ve birisi bana bakıyordu, anlamadığım ve yine Türkçe bi şekilde “Abi yenge hâlâ uyuyor.” dendiğin de acaba bana mı sesleniyordu diye düşünüyordum. Karar vermiştim kalkacaktım ki, adım sesleri uzaklaşırken adam tekrar konuşup “Tamam abi, ben haber veririm.” diyerek kapım kapandı. Gittiğinden emin olmak için bi kaç dakika hareket bile edememiştim. Daha sonra ayaklarımı yataktan sarkıtırken gözlerimle odaya bakıyor ve yine gözüme ilk ilişen balkon kapısı olmuştu. Balkona yürüyüp dışarı baktığım da Baranın evinde olan korumaların yaklaşık bir 5-6 katı burada yani dılarda olduğuna yemin edebilirdim. Ne kadarda çoklardı. Kapıyı açacakken vazgeçtim, beni görmelerini istemiyordum. Odadaki banyoya ilerleyip, elimi yüzümü yıkadım. Aynadan kendime bakarken dona kaldım, üstüm? Üstümü kim değiştirmişti! Siktir, hayır hayır o adam değiştirmiş olamazdı! Sinirle odadan çıktığım gibi merdivenlere doğru hızla yürürken bile bağırmaya başlamıştım. “C'est trop, où est-il/elle !” (Bu kadarı da çok fazla, nerede o!) derken karşıma bi adam çıkmıştı, tam karşısında dururken boyu boyumun iki katı gibi durunca bi kaç adım geriye gidip, işaret parmağımı ona sallarken “Où est-il ? Je vous l'ai dit ! Dites-moi où il est immédiatement, sinon je vais tout saccager, vous m'entendez ?!” (Nerede o dedim sana, bana hemen yerini söyle yoksa burayı darma duman ederim, duydun mu beni!) dediğim de bana kaşlarını çatarken yüzünü buruşturdu, Türkçe konuşmaya başlayarak “Can çıkar huy çıkmaz boşuna dememişler, öff bi sus be! Ne diye carlıyorsun sen yine?” dediğin de sanki o da bana kızıyordu. Onu göğsünden itip “Parle-moi en français, je ne te comprends pas. Qui es-tu, hein ? Dis-moi qui tu es ! Où est-il, où est Alaz Ağa, je te l'ai demandé ! Et pour qui te prends-tu pour t'énerver contre moi ? Je vais te défoncer, espèce d'enfoiré!” (Benimle Fransızca konuş, seni anlamıyorum. Kimsin sen he, söyle kimsin! Nerede o, Alaz Ağa nerede dedim sana! Ayrıca sen kimsinki bana kızıyorsun, belanı sikerim senin, piç!) dediğim de yine aynı hareketi yapıp yüzünü buruşturup, kulaklarını gösterirken “Seni duyuyorum bağırma! Türklük kanımızda var demekki, karşı dilde olunca bağırıyoruz.” derken güldü ve hemen sonrasında “Telafuzunun saçmalığından Alaz Ağayı sorduğunu düşünüyorum, şu Elej Aya derken anladım, o gitti gitti.” derkende eliyle kapıyı gösteriyordu. “Ayrıca Allah belamı versin bana küfür ediyormuşsun gibi hissediyorum, Alaz Ağamda yok seni gebertirim, yer cücesi. Sen şimdi beni anlamadığında sana küfür etsemde anlamazsın.” derken sırıtıyor ve omuz silkti son hareketiyle, parmak uçlarıma çıktığım gibi tokatı yapıştırdığım da hayatının şokunu yaşamış gibi bana bakarken ona bağırıp “Tu crois que je me moque de toi, espèce d'abruti ! Je t'ai dit d'appeler ce type immédiatement, alors ne fais pas ce sourire narquois!” (Seninle dalga geçtiğini mi düşünüyorsun, piç! Bana hemen o adamı çağır dedim sana karşımda gecşek gevşek gülme!) dediğim de gözlerini bana kocaman açarken hâlâ dumura uğramış gibiydi, eliyle yanağını tutuyor, beni gebertecekmiş gibi bakıyordu ama bende insandım, sabır taşı olsa çatlardı! Ben susunca bana hâlâ kötü kötü bakarken, yüksek hatta çok yüksek sesle “Kutay! Kutay, gel buraya!” dediğin de benden gözlerini bi an olsun çekmiyordu. Yanına bi adam gelince kafasıyla beni gösterirken yine Türkçe “Sor şu manyak karıya ne istiyor, yoksa vallahi elimde kalacak!” dediğin de adam bana bakarken “Aynen böyle mi söylim abi?” dedi sonra dev adam sinirle “Belanı siktirme sor işte, ne istiyor!” dediğin de yine adam bana dönüp, nihayet ki Fransızca konuşmaya başlayarak “Bonjour Mme Aslı, aviez-vous une question à poser?” (Merhaba Asil Hanım, bir şey mi soracaktınız?) derken sesi çok sakindi ama ben sinirimden doruklara çıkmıştım! “Où est donc cet homme, Alaz Ağa ?!” (O adam, Alaz Ağa nerede!?) dediğim de dönüp, yanındakine çevirdi, o adamsa bi şeyler söyleyince Kutay dediği kişi bana dönerek “Alaz Ağa sera absent pendant quelques jours. Si vous avez besoin de quoi que ce soit, n'hésitez pas à nous le faire savoir?” (Alaz Ağam bi kaç gün burada olmayacak, istediğiniz bir şey varsa bize söyleyebilirsiniz?) dediğin de ona karşımdaki adamı gösterirken “Qui est-ce?” (Bu kim?) derken ona küçümseyici bi bakış attığım da Kutay “Il s'appelle Ali, et il est le bras droit d'Alaz Ağa.” (Onun ismi Ali, Alaz Ağanın sağ koludur.) dediğin de Kutaya gülümserken yine elimle Ali denen adamı gösterip, “Occupe-toi de ça pour moi, dis ce qu'il faut dire, mais tiens ce type, cet incompétent notoire, loin de moi!” (Benimle sen ilgilen, bi şey söylenecekse sen söyle ama bu adam varya, şu vasıfsız işte bunu benden uzak tut!) dediğim de Kutay kararsız bi şekilde adama döndü, Ali ondan bahsettiğimi anlamış gibi ona bi şeyler söyledi, Kutay galiba söylediğimi çevirince Ali, sinirle bi kaç adım üstüme yürürken hızla Kutaya bi şeyler söylemeye başladı. Kutay aynı şekilde bana tereddütle dönünce ona “Comme ça?” (Söyle) derken istemsizce kaşlarımı tekrar çatmıştım. Kutay “Il a dit : « Dis à ce vaurien », ce qui signifiait en substance : « Je ne suis pas très intéressé par lui non plus. » S'il en avait eu l'occasion, il aurait également exigé une explication pour la gifle que tu lui as donnée, mais il a gardé cela pour plus tard.” (Dedi ki; Söyle o soysuza yani kısa anlamında söyledi bunu bende ona çok meraklı değilim. Elinde olsaymış ona attıpınız tokadın hesabını da sorarmış ama sonraya saklamış bunu.) dediğin de ona alaylı bi bakış atıp, saçlarımı savunurken arkamı dönüp yürümeye başladım. Merdivenleri çıkıp odama girdim, hızla aklımda dönenleri kendi duyacağım şekilde söylemeye başladım. “Şimdi Şölene bi kaç gün, kaçmak için sadece bi kaç günün var! Elisayı bulmam gerekiyor, onu bulup ne yapacağım? Siktir dur ben, ben ne yapabilirim ki?” derken gözlerim dolmuştu, napabilirdim! Fransa’ya mı dönecektim yoksa o çok merak ettiğim senelerce araştırdığım hayatımdan bi kez daha kaçıp farklı ülkeye mi taşınacaktım! Ne kadar sürecekti ki bu, annem-babam ve Baran. Alaz Ağa neden gitmişti ki, değersiz miydim onun gözünde, hiç mi merak etmemişti beni. Koca 4yıl! Kalbim sıkışacak gibiydi, hızla balkona çıktım. Oradaki sandalyeye oturup, kafamı masaya yasladım. Neydi bu böyle, bulmaca desem değil, labirent desem değil. Sanki böyle dipsiz bi kuyudayım ve o kuyudan çıkmaya çalışıyor ama bi arpa yol alamıyor gibiyim.. sinirle bağırdım “désactivé” (Oofff!) bitmek bilmez bi karanlığa hapsedilmiş gibiydim, ışığı açmak benim elimde ama açmaktanda bi o kadar korkuyordum…

.

.

Salonda kahvaltı ediyordum, tokat attığım Ali denen adamsa başımdan ayrılmıyor, tam karşımda benimle yiyordu. Elinden geldiğince bana bakmamaya çalışsa da geliyorduk ve tam o an bana göz deviriyordu piç! Eğer Türkçe bilseydim onunla uğraşır, hatta belki ağlatırdım. Bu düşüncelerim yüzünden hafifçe kıkırdayınca yine sinirle bana dönüp, tam bi şey diyecekken aynı dili konuşmadığımız için o da susmuştu. Kutay denen Fransızca bilen adama dönüp kafasıyla beni işaret ederken bi şeyler söyledi, Kutay bana dönerek “Ali se demande : « Pourquoi rit-il tout seul au lieu de me regarder ?” (Şey Ali diyorki ne diye kendi kendine gülüyor ve bana bakmasın diyor.) dediğin de Aliye dönerek yüzümü buruşturduktan sonra sofradan kalktım ve dış kapıya yürüdüm onunla uğraşacak değildim! Tam kapıyı açacakken vazgeçip Ali ye döndüm ve “Va en enfer, espèce d'enfoiré !” (Canın cehenneme piç!) diyerek evden çıktım, çıktığım an bir sürü korumanın odağına girmiştim. Bu beni tedirgin etsene onlar yokmuş gibi, bahçeye yöneldim ama bi kaç koruma yolumu kesince onlara “Laissez-moi tranquille, je veux juste me promener dans le jardin !” (Eahat burakın beni, sadece bahçede dolaşacağım!) dediğim de birbirlerine bakınca beni anlamadıklarını anlayabilmiştim. Bu durum artık can sıkıcı bi hâl almaya başlamıştı. Onlara elimle telefonu kulağıma götürüp “Va trouver cet homme qui parle français ! Ne me regarde pas comme ça !” (Ara ara, o Fransızca bilen adamı ara! Bakma bana öyle!) dediğim de gülüp “Hee tamam yenge, az dur.” dediğin de ne dediğini bilmiyordum. Telefonu kulağına götürüp, “Abi, yenge seni aramamızı söyledi.” dediğinde artık bana verip kutaya onlara sadece bahçede dolaşacağımı söylemesini isteyecektim! Ben Kutayı aradıklarını sansarken o salakların Alaz Ağayı aradıklarını çok sonrasında öğrenecektim.. Telefonu hoparlöre alıp “Buyur yenge” dediğin de bile bana aptal gibi gelmeye devam ettiler, bunların acilen Fransızca öğrenmesi gerekiyordu!! Sinirle “Kutay, dis à ces hommes que je veux juste prendre l'air ! Je ne suis pas votre prisonnière, vous n'avez pas le droit de me traiter ainsi. Et cet Alaz Ağa dont tu parles, donne-leur des ordres immédiatement et dis-leur de ne plus jamais m'embêter comme ça, sinon je ne les traiterai pas aussi gentiment que j'ai giflé Ali ! Tu m'entends ?! Et ce n'est pas fini, ces hommes ont un besoin urgent d'apprendre le français, je ne peux pas continuer à traîner avec vous comme une bande d'idiots !” (Kutay, şu adamlara söyle sadece hava almak istiyorum! ben sizin tutsağınız değilim, bana böyle davranmaya hakkınız yok. O Alaz Ağa dediğiniz adamın da aynı şekilde, hemen onlara komut ver ve beni sakın bir daha böyle rahatsız etmesinler yoksa onlara Ali'ye attığım tokat kadar yumuşak davranmam! duydun mu beni! Ve ayrıca bitmedi, bu adamların acilen fransızca öğrenmesi gerekiyor, seninle sürekli götle don gibi dolaşamam ben!) derken sonda derin bi nefes almıştım ama karşı taraftan ses yoktu, adam telefonu alıp, kulağına koydu ve “Abi?” dediğin de karşı tarafı dinleyip kafa sallarken, yolumdan çıkmışlardı. Buradan gitmem gerekiyordu. Onlara ters ters bakıp, asla boyuna ulaşamadığım ama yolumu kesenlerden bi korumaya bilerek çarpıp geçtiğim de onlara dönmeden yürümeye devam ettim. Gittikçe genişleyen bahçe yürü yürü bitmiyordu ama yürüdükçe gördüğüm ve gördüğüm anda şaşırdığım korumalardan daha fazla koruma olduğunu gördüğümde kendi kendime artık şaşırmayı bırakmam gerektiğini söyleyip duruyordum. Bahçedeki sallanan sandalyeye oturdum, uzunca belki 1 belki 2 saat boyunca sadece sallandım, gökyüzünü, bahçeyi, korumaları, uçan kelebeği ve bazen sinekleri izledim. Aklımdaysa artık kendimle ilgili pek bir şey yoktu. Yokuş aşşağıya kayıyordum ve durmak benim elimde değildi. Elisayı çok merak ediyordum, Alaz Ağa denen o adam geldiğinde onunla bu konuda özel olarak konuşup, ilgilenmesini isteyecektim. Baranın hâlâ vurulduğunu söylediği o sözler aklımdaydı. Benim yüzümden olmuştu, oysa benden ve benim eski hayatımdan kimseyi tanımıyordu. Onca şey yaşarken bir de benim yüzğmden başına gelenlerden sonra beni affedebilecek miydi? Şu an Asilin hayatının tam ortasındaydım, Soleneden geriye kalanları konuşuyordum. Oysa daha 1-2 ay öncesine kadar Elisa’ya dalga geçerek bu Solene kim ya, önceki hayatında kimdi? diye kendimle dalga geçerdim. Ee boşuna demezler izahı olmayan şeyin mizahı olurmuş diye, sol gözümden akan yaşla beraber son dediğime hafifçe güldüm. Sesli nefes verirken ağlama isteğim baskı uyguluyordu ama ağlamakta istemiyordum. Buradan nasıl kaçabilirim diye düşünmekten kafayı yemek yerine artık harekete geçip, kaçış yollarıma bakmam gerekiyordu ki o an gözüm tek bir yerde odakta durdu, kaçış planım tam karşımda ve hatta her yerdeydi.. Silah! Tabii ya her korumanın elinde silah vardı, bana zarar veremezlerdi ve araba sürmeyi de biliyordum tek yapmam gereken o fırsatı yakalamaktı. Hızla doğruldum, artık gözlerim dolu dolu ağlamayı beklemiyorlardı! Ahh siktir, heyecanlanmıştım. Korumalara tatlı tatlı el sallayarak konağa geri dönüyordum. Bi kaç saat önce azarladınız ve omuz attığım korumaları görünce onlara da el salladım, yakınımda olan korumanın omzunda olmayan tozu silerken gülümsedim, aramı birileriyle iyi tutmalıydım. Aslında onlar Fransızca bilseydi her şey daha kolay olurdu ama! Eminim aynı şeyi de onlar benim için düşünüyordur, derken yine kıkırdadım. Konağa bi kaç adım kala içeriden Ali çıktı, bana yüzünü ekşitince kafamı sağa çevirip aynı şeyi yaptıktan sonra hızla ona dönüp, gülümsedim. Bana tuhaf tuhaf bakarken konağa giriyordum ki, “Bi şey karıştırıyor.” dediğin de bana küfür ettiğine emin bi şekilde bende ona içimden küfür ettim. ‘Piç kurusu!’ Yukarıya çıkacakken salondan konuşma sesleri geliyordu, yavaş adımlarla oraya doğru yürüdüm ve Kutayın telefon konuştuğunu sesinden tanıyabilmiştim. Türkçe bi şekilde “Abi kavga ettikten sonr-, tamam tamam Abi. Sen nasıl uygun görürsen. Yok yok abi adam bugün geliyor, emredersin abi.” diyerek telefonu kapatınca sanki yeni gelmişim gibi “Salut comment vas-tu?” (Selam naber?) diyerek koltuğa oturduğum da Kutay alnını överken bi sorun olduğu belliydi. Karşıma oturup, “Je vais bien, Mme Asil, et vous ?” (iyiyim Asil Hanım, siz?) dediğin de tuhaf olmuştum, artık gerçek anlamda Asil Hanım olmuştum değil mi? İçimden acaba bana hep mi bu resmiyetle konuşuyorlardı sormak istesem de vazgeçerek ona cevap verdim. “Je vais bien, je vais bien, mais y a-t-il un problème ?” (İyiyim iyiyim de bi sorun mu var?) dediğim de kaşlarını hafif çatarak, “Alors, que s'est-il passé dans le jardin ? Que s'est-il passé entre vous et les gardes ?” (Bahçede ne oldu yani korumalarla aranızda ne geçti?) dediğin de bu sefer kaşlarımı çatan ben olmuştum, “Que veux-tu dire ? Ils t'ont appelé, et puis, il n'y a pas de quoi en faire toute une histoire, ma chère.” (Nasıl yani, aradılar ya seni ayrıca öyle büyütülecek bir şey yok canım.) dediğim de sinirle gülüp “Ils ont appelé Alaz Ağa, pas moi ! Je viens de lui parler ; il souhaite que je vous trouve un professeur de turc de toute urgence, et il arrive demain.” (Beni değil, Alaz Ağayı aramışlar! Az önce onunla konuştum, size acilen bi türkçe öğretmeni ayarlamamı istiyor ve yarın geliyormuş.) dediğin de dumura uğramıştım. “Beni değil, Alaz Ağayı aramışlar! Az önce onunla konuştum, size acilen bi türkçe öğretmeni ayarlamamı istiyor ve yarın geliyormuş. “Quoi!” (Ne!) dediğim de sadece kafasını salladı. Siktir ya! Tabii o ses vermedi sadece dinlemişti, nasıl anlamam!? İlk konuşmamızı böyle hayal etmemi- bi dakika bi dakika, ne dedi Kutay! “Tu as dit qu'il revenait demain, tu es sûr ? Je croyais que ce n'était que dans quelques jours !” (Sen yarın mı dönüyor dedin, emin misin? Hani bi kaç güne dönüyordu?) dediğim de omuz silkerek kalktı ve çıkarken sadece “Peut-être a-t-il terminé le travail plus tôt parce que sa femme lui manquait.” (Belkide karısını özlediği için işlerini erkenden bitirmiştir.) açıklamasını yapıp çıktığında salonda tek başıma kalmıştım.…

.

.

Bana Türkçe öğretmeye gelen o hoca bana görüşürüz diyerek odamdan çıktığı gibi arkasından yastık fırlattım ve sesli olarak “1-2-3-4-5-6-7-8-9-10” a kadar saydıktan sonra çığlık attım, “Aağğğğ! C'est tellement dur, putain putain putain!” (Aağğğ çok zor, siktir siktir siktir!) diyerek ayağa kalktım, “Va en enfer, salope !” (Canın cehenneme orusp* kalt*k!) derken giden o sarışın kalçaları iki kafa ve memeleri de iki hamur yığını kadına beni görmediği halde el kol yaparak uzunca bi süre saydırdım. Siktiğimin Türkçesi zordu! O kadının dekoltesine bakmamak için verdiğim çaba yüzünden dersten bi sikm anlamamıştım! Kapım çalındığın da içeriye Kutay girdi ve “İyi misin?” dediğin de kaşlarını çatarak kapının dibindeki yastığa bakıyordu, ona gülümsemeye çalışarak “Evet evet, iyiyim. Sadece ilk ders zordu.” dediğim de gülmemeye çalışarak “Bi su için isterseniz, baya bi kızarmışsınız. Sinirden galiba.” dediğin de kafa salladım ve o da hemen sonrasında gitti. Arkamı dönüp, balkona yürüdüm ve kapıyı açtım, rüzgar yüzüme çarpınca derin bi nefes çekip “Yüce İsa aşkına, o memelerini yaptırmadıysa hiç bir şey bilmiyorum!” derken aklımda bu kadını kim tuttuğunu düşünmekle uğraşıyordum. Hayır, tabii ki de daha net hatırlayamadığım sevgili kocamı kıskandıpımdan merak etmemiştim ama o, fazla seksiydi ve o bi Türkçe hocasıydı! Siktir, canı cehenneme! Aşağıdan Türkçe hocam ve Ali’nin konuştuğunu görebiliyordum, ikiside gülüşüyordu ve ikiside fazlaca iticiydi. Ali’yle gözlerimiz kesişince bana gülümsedi ve ona orta parmak çekerek içeri girdim. Bu hocanın değişmesi gerekiyordu yada siktir etsene Solene! Bugün bu iş bitecekti. Dışarı çıkıp, merdivenlerden indim. Mutfağa girdiğim de yardımcılar bi şeyler söylüyorlardı bana ama onları anlamadığım için onlara sadece el sallayabildim. Tezgahın üstündeki sürahiyi işaret ettiğim de birisi “Haa, kızım susamış gelin hanım! Hemen su ver, gı yoksa sen onun odasına su koymadın mı?” diyen kadın bana gülümserken sanki yanındaki genç kıza da kızıyor gibiydi. Kız “Daye vallahi koymuşum, belki gelin hanım görmemiştir.” derken bana hızlıca su uzattığın da gülümsedim ve varacağımı alıp mutfaktan çıktım. Salona geçtiğim de yine Ali orada oturuyordu ve Kutayda ayakta bekliyordu. Bu duruma şaşırmamda fazla sorgulamadım, Ali’nin çaprazına oturduğum da o telefonuyla uğraşıyordu. Suyumu sessizce içerken kafamı hafif arkaya atıp, buradaki eski konağı incelemeye başladım. Bazı işlemelerden ne kada eski olduğunu anlayabiliyordum ve bunlar çok hoştu. Kitaplık gözlerime ilişince ne kadar büyük ve uzun bi kitaplık olduğunu yeni fark edebilmiştim. Fazla kalın kitaplar vardı, suyumu masaya koyup, kitaplara doğru yürüdüm. Ellerimi hafifçe hepsinin üstünden gezdirince tozlu olduklarını fark etmiştim. Kitap okumayı severdim, romanları çokça okurdum ama önceki hayatımda nasıl kitaplar okuduğumu bilmiyordum. Kalın, kırmızı ve oldukça kalın bi kitabı elime aldım, içerisini açınca sayfaların eskimiş ve fazlaca yazı dolu olduklarını gördüm. Ellerimle yazılara dokunurken güldüm, Türkçe nasıl bi yazıydı? O kadar karışık görünüyordu ki sanki tüm yazılar iç içe girmiş gibiydi. Yanımda beliren Ali yüzünden korkuyla irkilince kitap elimden kayıp düştü. Ali şok olmuş gibi “Bismillahirrahmanirahim.” diyerek kitabı aldı ve tam 3 kere kitaptı öperek başına koyduğunda kaşlarımı hafifçe çarpınca bana bakarken, “Kutay ona bunun Kuranı Kerim olduğunu ve içindeki yazıların Arapça olduğunu söyle. Bu aptal kız içindekilerini Türkçe sanıyor olmalı.” derken sanki canı sıkılmıştı. Kutay ona tercümanlık yaparak “Madame Asil, les inscriptions à l'intérieur sont en arabe, et non en turc. Et ce livre n'est pas un livre ordinaire ; c'est le Saint Coran.” (Asil Hanım, içindeki yazılar Türkçe değil, Arapçadır. Ve bu kitap sıradan bir kitap değil; bu Kuran-ı Kerim'dir.) dediğin de şaşırmıştım ve, ve birazda utanmıştım. Bu kitabı tabii ki de duymuştum, müslümanlar. Bu kitap müslümanların yani inançlarıydı. Telaşla “Oh, Kutay, dis-lui que je suis vraiment désolée. Jésus m'en est témoin, je ne savais pas, ce n'était pas intentionnel !” (Ah, Kutay, ona çok üzgün olduğumu söyle. İsa şahidim olsun, bilmiyordum, kasıtlı değildi!) derken elim ayağım birbirine dolanmıştı. Kutay ona bi şeyler söylerken Ali bana döndü ve omzumu tutarken gülümsedi ve hiçbir şey söylemeden gitti. Tanrım, tam bi aptalım! Kutaya dönerek tam bi açıklama yapacakken, Kutay beni susturup “Sakin olun Asil Hanım, o size kızmadı. Zaten farkındaydı yani sizin bilmediğinizin farkındaydı. Daha önceden müslümandınız, belki canı buna biraz sıkılmış olabilir.” dediğin de sanki hafifçe üşümüştüm. “Be-ben mi? Yani ben Müslüman mıydım?” derken büyük bi şoka uğramıştım, bunu belli etmemeye çalışarak “Aa şey, ben odama çıksam iyi olur.” diyerek merdivenlere yöneldim, mutfaktan Ali’yi görebiliyordum. Bana sırtı dönüktü sandalyede oturmuş dışarıyı izliyordu, yanına gitmek için bi kaç adım attım ki vazgeçtim yani, aslında cesaret edememiştim. Yukarı çıkıp, odama geçtim. Kendimi yatağa bıraktım, tavanı uzun uzun izledim. Sıkılıp tekrar aşağıya indiğimde Ali mutfakta değildi, mutfağa geçtim ve bi bardak su istediğimde masadaki silah gözüme çarptı, kocaman olmuş gözlerle silaha bakarken dikkat çekmemek için hemen farklı yere bakıyordum. Yardımcılar yemek telaşıyla ordan oraya koşuşturup anlamadığım bi şekilde hızla konuşurken beni fark etmeleri bile 10-15 saniye sürmüştü. Orta kilolu teyze kıpkırmızı olmuş ve terliyordu. Gülmemeye çalışarak masaya yaklaştım ve oturduğumda suyumu verdiler. Onları sadece izlediğimi anladıklarında herkes tekrar o telaşa dönüp, işine devam etti. Herkesin arkasının dönük olduğuna emin olduğum anda silahı hızla aldım ve tişörtümün içine koyup, pantolonuma sıkıştırıp tekrar tişörtümü indirdim. Tam o anda Ali mutfağa girip, “Zeyno, silahım nerde?” dediğin de onunla gözgöze geldik, ben anlamıyordum ne dediğini ama o bana bakınca sadece hafif kafa sallayıp gülümsedi. Genç bi kız ona “Abi bilmiyorum ki, nereye koymuştun en son?” derken pek ilgiliydi, acaba sevgilisi miydi diye düşünmeden edemedim. Ali konuşup “Kızım en son buraya koymuştum, kimse görmedi mi!” derken kaşlarını çatmıştı. Kıpkırmızı olan teyze ona kızıp “Nerden bilelim oğlum biz, Allah Allah!” diyerek onu mutfaktan çıkartınca güldüm. Bende Ali’nin uzaklaştığından emin olduktan sonra çok hızlı bi şekilde odama girdim. Artık akşam olmak üzereydi ve Alaz ağa gelmek üzeredir! Hızla bi çanta aradım ve silahı içine koydum, başka koyacak bi şeyim yoktu ve ekstradan bi hırka koyduktan sonra saçlarımı bağladım ve sırt çantasını taktıktan sonra hızla aşağıya indim. Dışarı çıktığımda kutayı görünce sevinmiştim çünkü başka kimse Fransızca bilmiyordu! Onlara yaklaşınca Ali de yaklaştı ve kaşlarını çatarken gözleri şort çantamdaydı. Fazla yaklaşmadım ve kutaya dönerek “Kutay, söyle açsınlar kapıyı!” dediğim de Kutay “Ne!?” dediğin de Ali ona bi şeyler söyledi ve büyük ihtimalle çeviri yapmış olmalıydı ki Ali yüksek sesle gülmeye başladı. Dişlerimi sıkarken tekrardan bağırdım ve “Onlara söyle kapıyı açsınlar!” dediğim de Kutay “Asil Hanım sizde tahmin edersiniz ki böyle bir şey asla olmayacak.” dediğinde sırt çantamın bi kolunu çıkartıp, silahı çıkarttım ve onlara doğrulttupum an Ali’nin dişlerini sıktığını görüyordum. Baktığı ben değil silahtı çünkü silah ona aitti. Bunu yapmak istemezdim ama ne yapacağımı da bilmiyordum! Tekrardan “Kutay söyle açsınlar kapıyı bak bu son ikazım!” dediğimde Ali’ye dönerek çeviri yaptı ve Ali uzun uzun baktıktan sonra telefonuna bi mesaj geldi, mesaja baktıktan sonra Kutaya dönerek “Açın kapıları!” dediğin de Kutay bana dönerek “tamam açıyoruz.” dedikten sonra bu seferde onlara “Bana bi araba anahtarı atın!” dediğim de Kutay tekrar çeviri yaptı ve Ali cebindeki anahtarı atınca korumalar arası bi kaç dklık karışıklık olduktan sonra Ali yüksek sesle “Ne yaptığımı biliyorum, kesin sesinizi puştlar!” dedikten sonra herkes sustu. Anahtarı alırken bile silahı indirmedim, arabanın kilidini açınca arabaya yaklaştım, bindim ve kapıya yaklaşmadan onlara kapıyı işaret edince, kapı açıldı an gaza bastım, arkamdan geleceklerini biliyordum! Ki kapı açıldığı gibi ve bende gaza fazla yüklenince karşımdaki arabayla sertçe çarpıştım. Kafam direksiyona çarptığı an hava yastığı fırladı, bunun tuzak olduğunu anladığım an sinirle ve silahımla aşağıya indim, hızla karşımdaki yani çarptığım arabaya ilerleyip, silahımı doğrultarak “İn aşağıya seni şerefsiz, adi herif!” derken beni anlamadığını biliyordum, karşı tarafın camları simsiyahtı ve kapı açılınca onun arabasına binip gidecektim. Kapı açıldığında bi kaç adım geri giderek silahımı ona doğrultuyordum ki inen kişiyle şok olmuştum, Alaz Ağa. Kocaman gövdesiyle ve çatık kaşlarıyla bi bana bi elimdeki silaha bakıp durdu, silahım elimden düştü, almak için eğilmedim. Sadece yutkundum. Gözlerim kararırken gözlerine bakıp “Alaz Ağa..” diyebilmiştim. Beni tuttuğunu hâlâ hissediyordum, konuşsa, sesini tanıyıp tanımadığıma bir kez daha emin olsaydım keşke…

.

.

Evet bi bölümün daha sonunaaa geldiiikkkk..💕

Bakalım sonraki bölümde görüşürüz serçelerrrrr😽🤌🏼🤍

Bölüm : 16.03.2026 14:15 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...