
Bugün Kubilay'la dersten önce havuz kursuna gidecektik. Düşündükçe içimi bir burukluk kaplıyordu. Kubilay’ın ailesinin hiç de göründüğü gibi olmadıklarını biliyordum. Onlar, çocuklarının en iyi şekilde büyümesi için var güçleriyle uğraşıyorlardı; ama ne yazık ki bu çabalar, oğullarıyla geçirilecek zamanın önüne geçiyordu.
Kubilay, gündüz kendisiyle takılacak aile bireylerinin yokluğunda, her gün ders yapmak ve oyun oynamakla vakit geçirmek zorundaydı. Gün boyunca bir sürü etkinlik arasında kaybolurken, ilgiye en çok ihtiyaç duyduğu zamanlarda yanında kimseyi bulamıyordu. Bu düşünceler içimde bir sızı yaratmıştı; ama ailesine gidip bu durumun hesabını sormaya cesaret edemiyordum.
Oraya vardığımda, Kubilay da en az benim kadar heyecanlıydı. Dadısıyla beraber planladıkları havuz kursu Kubilay'a iyi gelecekti. Bugün izinli olsam da onun yanında olmam gerekiyordu. Çünkü Kubilay benden evet cevabını alana kadar Fransızca dersini yapmayacağımızı biliyordum. Aynı şekilde dadısını da zor durumda bırakarak bizi peşinden yüzme kursuna kadar getirmişti.
Sakin bir köşeye geçip onu görebileceğim bir yere oturdum. Kubilay ilk derse başladığında, eğitmen yüzme teknikleri hakkında bilgi vererek çocukları suya alıştırmak için egzersizler yaptırmaya başlamıştı. Dadısı da Kubilay'ı eğitmene bırakıp yanıma gelince havadan sudan boş sohbetlerle vakit öldürmeye çalışmıştık.
Buraya genellikle çocuklar ve onların yanında anneleri gelirdi. Nadir de olsa babaların katıldığı oluyordu. Gözüm bir an havuzun karşı tarafında duran adama takıldı. Onu daha önce bir yerlerde görmüş gibiydim. Düşündüm, onun dün piknik alanında sol köşedeki çimenlere oturup etrafı seyreden kişiye benzediğini fark etmemle yanımdaki kadın da tuhaflığı sezmiş gibi o tarafa bakmaya başlamıştı. Kaşlarını çatarak "Onu tanıyor musun? Sana doğru bakıyor." deyince başımı olumsuz anlamda salladım. Bizim oturduğumuz yerde kimse yoktu. Ebeveynlerin çoğu çocuklarının yanındaydı. Geriye kalanlar ise tam karşımızda duruyorlardı.
Bir şekilde bugün burada karşımıza çıkması tuhaftı. Ona doğru baktığımı görünce, adam birden telaşa kapıldı; önündeki engele takılmaktan son anda kurtulup yüzünü diğer tarafa çevirdi ve hızla uzaklaştı. Sanki telefonla biriyle konuşuyormuş izlenimi vermeye çalışıyordu. İçimden bir ses, bu adamın bizi her an takip ettiğini söyledi.
O sırada Kubilay seslenince, bakışlarımı suyun içinde rahatça hareket eden çocuğa çevirdim. Bir bahane bularak gitmek istedim. Dadı da zaten onca çocuk arasında sıkılmıştı. Boş yere mi tereddüt ediyordum bilmiyorum ama nedensizce kalp ritmim hızlanmıştı. Demin bizi izleyen adama bir telefon geldi ve hızla havuz kenarından uzaklaştı. Tamamen havuzdan çıkıp gittiğinde, bir nebze olsun rahatladım. Şimdilik korkulacak bir şey yok gibi görünüyordu.
Kubilay yanımıza gülerek geldi. Kursun bitmesine daha çok varken çocuğu da alarak oradan ayrıldık. Dışarıda o adamı yine görebilir miyim endişesiyle etrafa bakındım, sanırım artık kaybolmuştu. Kubilay’ın elini sıkıca tuttum. Dadısının da elini bırakmadan yürümeye devam eden çocuk, mutsuz yüz ifadesiyle önce bana, sonra dadısına dönerek "Biraz daha burada kalabilirdik." dedi, ama onun istekleri benim endişemi geçirmiyordu. Korkmuştum ve bunu dadısı Sezen Hanım da fark etmişti. İlerideki dondurmaların olduğu yere bizden önce giden Kubilay, karşısındaki adama parmaklarıyla göstererek beş top dondurma yemek istediğini söyledi. Dadısı koşup çocuğun beş top dondurmasını üçe indirince Kubilay bu durumdan hoşlanmamıştı. Eline tutuşturulan dondurmayı yerken, Sezen Hanım da bizim için ikişer top almayı ihmal etmedi.
Sürekli arkama bakıyordum. En kısa yoldan eve dönecektik. Zihnimde hâlâ o adamın gölgesi dolaşıyordu. Kubilay mutlu bir şekilde koşarak evin yolunu tuttu. Mutfağa giderek eliyle midesini gösterip Nezaket Hanım'a çok aç olduğunu söylemeye çalıştı ama yemek henüz hazır değildi.
Dadısı elimizdeki çantaları çocuğun odasına götürmek için yukarı çıkınca ben de Kubilay'ın peşinden bahçeye gittim. Kadınlardan biri, Kubilay'ın dağıttıklarını toparlıyordu.
Onu her zamanki gibi yine oyun oynarken bulmuştum. Hava öğleye doğru güneş açınca bahçede ders işlemeye karar vermiştim. Örtünün üzerindeki kitapları hazırlarken öğreneceği bilgileri daha eğlenceli ve akılda kalıcı yapmak için uğraşıyordum. Elimdeki küçük makası bırakarak kestiğim küçük kağıtları kontrol ettim. Kubilay Türkçe harfleri yeni yeni öğrenmeye başlamıştı.
Kartların içinden sadece bir tanesi zordu ve eğer onu bilirse Kubilay'ı ödüllendirecektim. Yanıma çağırdığımda hemen çok yorulmuş gibi bahçe örtüsüne uzandı. Bu şekilde ilerlememiz mümkün değildi; zaten ondan yapmasını istediğim hiçbir ödevi tamamlamıyordu ve onun bu rahatlığı kendimi yetersiz hissettirmeye başlamıştı. Sürekli acıktığı için konsantre olamadığını söylüyordu.
Bir iki kelime öğrettikten sonra Nezaket Hanım elinde yiyecek dolu tepsiyle çıkageldi. Bir buçuk saatte on kelimeden sadece üçünü öğretebilmiştim. Sıkılmasın diye her yarım saatte bir beş dakika ara veriyordum.
Dersi tamamen bitirmiş sayılmazdık. Beyimiz bu sefer de çok yediği için ders işlemek istemiyordu. Çimlere uzanıp konuyu unutturmaya çalışarak uydurma bir şarkı mırıldanınca kitapların yüzünü kapattım. Açık hava Kubilay'ın dikkatini dağıtıyordu.
Bir sonraki derse başlamadan önce aniden ayağa kalkıp hızla salona doğru yöneldi. Ben de, oturduğum çimlerin üzerine nasıl kalktığımı hatırlamıyorum; saniyeler içinde yanına ulaştığımda, odasında bir fotoğrafa bakarken bulmuştum. Ani hareketiyle yüreğimi ağzıma getirmişti ama artık krizleri fırsata çevirmeyi öğrenmiştim. Kitapları küçük masasına bırakıp "Kubilay, hadi gel," diyerek birkaç kelime daha öğrettim. Bugün diğer günlere göre daha verimli geçmişti. Dersin sonuna kadar sesli okuma yaptık. Kubilay çalışmamak için türlü türlü bahaneler bulsa da çabuk öğreniyor ve hiç unutmuyordu.
Küçük işaret parmağını verdiğim basit bir okuma kitabında gezdirirken demin kaçıp baktığı fotoğrafa yöneldim. Karşımdaki resimde yakışıklı bir adam vardı. Kucağında Kubilay'la gülümseyerek poz vermişti. Nice tablolar görmüştüm ama hiçbiri beni bu kadar etkilememişti. Belki resimden anlamadığım için etkilenmemiştim fakat bu resimdeki adam dipsiz bir kuyuya bakıyormuşum gibi beni kendine çekmişti.
İstemsizce fotoğrafı duvardan indirip avucumun içindeki serinliği hissettim. Sanki buz tutuyor gibiydim. Kubilay okumayı bırakmış ve yüzünde belirgin bir hüzünle yanıma gelmişti. Nedense fotoğraftakilerin ölmüş olabileceğini düşünmüştüm.
Bir çocuğa bir de fotoğrafa bakarken açık kapıdan içeri girmekte olan adamı fark ettim. Elimdeki çerçeve hızla kayıp yere düştü. O ana kadar fotoğrafın elimde olduğunu bile unutmuştum. Karşımdaki, dağılmış cam parçalarına kısa bir bakış attıktan sonra tuhaf bir ifadeyle yüzüme baktı. Üzerimdeki şoku atlatmaya çalışıyordum çünkü bu kişi, fotoğraftaki adamdı.
Kubilay ise az önce bu resim yüzünden odasına kaçıp gelmemiş gibi deminki hüznü halini bir kenara bıraktı ve koşarak adamın üzerine atlamıştı: "Aa, Araf amcam gelmiş."
Kendi kendime ilginç bir isim diye mırıldanıp sanki benimki çok normalmiş gibi karşımda sarmaş dolaş olan ikiliye göz attım.
Araf denen adam çerçeveyi kırdığım için Kubilay'ın yanında bir şey dememişti ama dik bakışla kendimi yeterince rezil hissetmiştim. Fotoğraf bir anda elimden kayıp nasıl düşmüştü? Akılsız kafam, felaket senaryosu kurmakta üstüme yoktu. Öldüğünü zannettiğim adam bir anda karşımda görünce elim ayağım boşalmıştı.
"Afedersiniz," diye eğilip kırılan çerçeveyi yerden aldım ve küçük cam parçalarını büyüklerin üzerine koyarak toplamaya başladım. Adam, kucağında Kubilay'la bana doğru yaklaşıyordu. Ellerimin titremesine engel olamayıp aceleyle işime devam ettim. Çerçeveyi en kısa sürede yaptırıp yerdekileri de toplayacaktım. Fakat o, zorba gibi ayakkabılarıyla camların üzerine basarak hatamı telafi etme fırsatı vermemişti.
Soğuk bir ses tonuyla "Bırak," deyince onu dinlemeyip yerdeki önemsiz kağıtlardan birinde cam parçalarını topladım. Tepemdeki ise küçümser gibi konuşarak dikkatimi dağıtıyordu.
"Ne inatçısın sen? Vazifen olmayan işlere ne diye karışıyorsun ki? Şimdi elini keseceksin... Hadi bir hata yaptın, bari dönmesini öğren."
"Ne saçmalıyorsun?" diyecektim ki, tırnağımdan avuç içime doğru keskin bir sızı hissettim. Dönüp gerçekten işaret parmağımı kestiğimi görünce ayağa fırladım. Musibet herif, uğursuz çenesiyle iki dakikada başıma açmadığı iş kalmamıştı. Araf, Kubilay'ı kucağından indirip yanıma geldiğinde, kanayan parmağımı avuç içimde sıkarak acısını dindirmeye çalıştım.
O ise hâlâ "Ben demiştim" demenin peşindeydi. "Biraz laf mı dinlesen acaba?"
İçime katan boğuk bir sesle "Hatamı telafi etmeye çalışıyordum," deyip sızlayan parmağımı bıraktım. Böyle geçmeyecekti.
Kubilay ilgili gözlerle uzaktan "Canın yanıyor mu Alisa?" diye sorunca Araf denen adam önümüzden çekilip görüş alanımızı açtı. Şu küçük çocuktaki anlayış ve sabır karşımdaki adamda yoktu. Sanırım ona bir özür ve bir çerçeve borçluydum.
"Hatamı en kısa sürede telafi edeceğim," diyerek ondan özür diledim.
Kubilay onca zamandır işlediğimiz derslerin hakkını vererek Fransızca-Türkçe karışımı bir şeyler söyledi. Sanırım "özrün kabul edildi," demeye çalışıyordu. Canımın acısı geçmiş gibi gülümseyip teşekkür ettim.
Araf ise hoşnutsuz bir yüz ifadesiyle tavrından ödün vermiyordu. Fotoğraftaki gülümseyen hâlinden çok daha ciddi ve bana olan bakışlarından hareketle, soğuk biri olduğu izlenimine kapılmıştım. Halbuki resimde beni kendine çeken onun o gülüşü olmuştu. Şimdi ondan eser bulamamıştım. Sanırım bazı şeyler gerçeği hiç yansıtmıyordu. Aldandığımı hissederek gidip parmağıma küçük bir pansuman yaptım. İşim bittiğinde toz olan ikiliyi odada bulamadım. Kapının pervazına yaslanmış her an geri çıkmaya hazırlanırken, biraz sonra o adam kulağıma eğilip "Beni mi arıyorsun?" demişti. Nefesini ve sesini çok yakınımda hissedince ne zaman geldiğini fark etmemiş ve cin görmüş gibi irkilmiştim.
Elimi çarpan kalbime koyup istemsizce pataklamak istediğim herife hızla dönerek "Beyefendi, niye böyle habersiz geliyorsunuz?" diye gayet makul bir soru sordum.
Karşımdaki, sanki ben öfkeyle konuşmuyormuşum gibi son derece sakin bir sesle, soruma soruyla karşılık veriyordu: "Korkuttum mu?"
Kısa bir süre sonra elimi kalbimden çektim. Tartışmayı büyütmemek için korktuğumu inkar ederek "Hayır, korkmadım." diye yalan söyledim. Adam yalan söylediğimi anlamış gibi yüzüme bakıyor, gülüyordu.
"Müsaadenizle," diyerek yanından ayrıldım. Uğraşmam gereken küçük bir ders kaçkını vardı. Gidip onu bulmalı, kalan yarım saati de telafi etmeliydim.
Aşağı inerek oyun odasının kapısını araladım. Kubilay, onu görmediğimi zannederek kaçıp hızla dinozorun arkasına saklandığında, küçük adımlarla peluş dinozorun arkasına başımı uzattım. Fakat Kubilay oradan da kaçıp başka bir şeyin arkasına saklandı. Sabırla oyuncak trenin arkasına saklanan Kubilay'ın başka bir yere geçeceğini adım gibi bilerek ilerledim. Bu çocuk benimle oyun oynuyordu herhalde. Adımlarımı hızlandırdım ve Kubilay'ın yerinde yeller esen boş yerle karşılaşınca hiç şaşırmadım.
Ders çalışmamak için mutlaka bir bahane buluyordu. Başımı kaldırıp nerede olduğuna göz atarken, oyuncakların arasında Kubilay'ın kıvırcık saçlarını gördüm. Sanki onu görmeyecekmişim gibi açık kapıdan kaçıp uzaklaştığında, artık sabrım taşmıştı.
"Kubilay, saklambaç oynamıyoruz," diye söylenerek oyun odasından çıktım. Kaşla göz arasında kaybolan küçük çocuk beni bir hayli uğraştırmış ve her yeri karış karış arattırmıştı. Dersin son beş dakikasında aramayı bırakıp koltukta dinlenerek tamamladım. Nasıl olsa ders bittikten sonra peşimden gelecek ve "Hadi oyun oynayalım Alisa," diyecekti. Bahsettiğim hadisenin yaşanmasına saniyeler kalmıştı ki, Kubilay eli yüzü çamur içinde bahçeden geldi.
Nezaket Hanım, onu banyoya sokmak için ne kadar laf anlattıysa da başaramadı. Evin diğer hizmetlilerinden sütun gibi bir hanımefendi de Kubilay'ı banyoya sokamadı. Gerçi onun bozuk aksanıyla Türkçe konuşmasından kimse anlamazdı ama, Kubilay onu da dinlememiş ve illa da körebe oynayalım diye diretmişti.
İki kişi küçük bir çocuğa söz geçiremiyordu. Daha doğrusu çaresizlikten sadece güzellikle laf söyleyebiliyorlardı, zorla bir şey yaptıramıyorlardı. Çünkü Kubilay'a sesini yükseltmek bir yana, istediğinin dışında hiçbir şey yaptıramazlardı. O ders çalışmak isterse çalışır, oyun oynamak isterse oyun oynardı. Çoğu zaman elimizin kolumuzun bağlandığı ve küçük bir çocuğun insafına bırakılan bu evde her şey onun paşa gönlüyle oluyordu.
Geldiğim ilk gün bunu fark etmiş ve bir şeyleri değiştirmek için çok çaba sarf etmiştim ama ailesi onu bu kadar yüceltirken bize sadece boyun eğmek düşüyordu. Sanki Kubilay'la çok ilgileniyorlarmış gibi, bir dediğini iki etmiyorlardı. Dadılar, özel dil hocaları, yüzme kursları, velhasıl onu oyalamak için her şey yapıyorlardı.
Şimdi de Kubilay, evdekilerin hiç işi gücü yokmuş gibi kendini yere atıp körebe oynamak için tutturmuştu. Ne istediğini bilmeyen küçük bir çocuğa yetişemeyen biz zavallılar, onun her istediğini yapmak istemiyorduk.
Nezaket Hanım, ağrıyan başının ağrısını dindirmek için başına sardığı bir tülbentle "Eh be çocuk, insaf et. Sabahtan beri peşinde koşuyorum!" dedi. "Bu gün de oynamayıverelim."
Gözlerinden gram yaş damlamayan ama ciyak ciyak bağıran Kubilay omuzlarını silkip "Senin zaten hep başın ağırıyor!" diye karşılık verdi. Sonra yeri süpürdüğü üstüyle koltuğa çıktı ve Nezaket Hanım'ın başına bağladığı tülbenti açtı.
Bir an insafa gelip alnından öpecek sanarken Kubilay yine şaşırtmamıştı. Parmağıyla Rus hizmetçiyi göstererek "Sen ebesin!" dedi.
İşe yeni alınan Rus hizmetçi neye uğradığını şaşırmış gibi yapmakta olduğu işi bıraktı ve bozuk aksanıyla "Ama ben daha önce hiç kadın doğurtmadı?" diye söylendi.
Nezaket Hanım ağrıyan başını tutarak bir kahkaha attı ve bu yaptığı canını daha çok yakmış gibi "Ah başım!" diye inlemişti.
Oyun oynamaktan başka bir şey düşünmeyen Kubilay ise yanlış anlayan hizmetçiye gülerek doğrusunu anlatıp "Katya, oyunu bilmiyorsan biz saklanalım, Alisa ebe olsun!" dedi ve çamurlu ayakkabılarıyla beyaz koltuğun üstüne çıkıp sanki benim gözlerimi bağlamaya boyu yetecekmiş gibi "Hadi Alisa," demişti. Gözlerimi saniyeler içerisinde berbat olan koltuktan ayıramayıp kaşlarımı çattım.
"Kubilay, oyunun sırası değil, bak etrafı ne hâle getirdin? Elin ayağın hep çamur olmuş. Önce gidip aklanıp paklan. Sonra gel, seninle oyun oynayalım." diye küçük bir çocukla anlaşmaya girdim. Yoksa başka türlü susmayacaktı.
Elinde kalan tülbentle "Söz mü?" diyen Kubilay, benden söz lafını duyar duymaz eşeğini sağlam kazığa bağlayarak aşağı inip uslu bir çocuk gibi Nezaket Hanım'ı çekiştire çekiştire banyoya gitti. O gittikten sonra etrafı toparlama fırsatı bulan Katya, Rusça anlamadığım bir şeyler mırıldanarak Kubilay'ın otuz dakikalık yokluğunda her yeri silip toplamıştı. Kar gibi bembeyaz koltuktaki ayak izleri kaybolmasa da büyük bir kısmını temizlemişti. On dakika sonra Kubilay'ın ayak seslerini duyunca benim hiç Rusça bilmediğimi zannederek "Geldi yaramaz!" diye söylendi. Halbuki çok olmamakla birlikte az çok anlıyordum ne dediğini. Daha önce bir Rus'a üç dört ay kadar Fransızca eğitimi vermiş, o benden ben de ondan birçok şey öğrenmiştim.
Kubilay son iki basamağı zıplayarak koşa koşa yanıma gelip "Alisa, hadi oynayalım!" dedi. Bacağıma yapışan küçük çocuktan kurtulmak için elimle başına uyarılar vererek "Hadi," dedim. Kubilay gözlerimi kurbanlık koyun gibi bağlamadan tülbenti elinden aldım. Çok uzun tutmamakla birlikte sırf söz verdiğim için gözlerimi bağlayıp "Saklan," diye seslendim.
Siyah ince bir tülbentti ve ışığı az da olsa geçirmekteydi. Bunu Kubilay'a söylemedim ve oyunu başlattım. Nezaket Hanım, ben ve Kubilay arasında oyun oynuyorduk güya ama, Nezaket Hanım saklanıyorum bahanesiyle eve gitmişti. Evde ben, Katya ve Kubilay kalmıştık.
Küçük Bey, koltuğu silmekle uğraşan Rus hizmetçinin köpüğe bulanan ellerinden tutup "Hadi sen de gel Katya," diye çekiştirerek zorla oyuna dahil etti. Koltuğun kenarında duran içi su dolu leğeni bırakmak zorunda kalıp ellerini önlüğüne silerek "Peki," dedi ama canından bezmişti. Kubilay'ın elinden tutup çok uzaklaşmamak üzere etrafımdaki eşyaların arkasına saklandılar. Net göremesem de Kubilay'ın nereye saklandığını seçebiliyor ve saklandığı yerin aksi yönüne gidiyordum.
"Hay Allah, nereye gitti bu çocuk?" diye ellerimi boşlukta Kubilay'ı arıyormuş gibi yoklayarak geziniyordum. Yaklaşık beş dakikadır aynı şeyleri yapmaktan sıkılmıştım. Sanırım bu kadar yeterdi. Derhal oyuna bir son verip tam önümde duran Kubilay'ı yakalayacaktım ki "Amcaaa!" diye bağırıp merdivenlerden inen Araf'ın yanına gitmişti. O adam hâlâ burada mıydı? Gözlerimin üzerindeki engeli kaldırarak tülbenti aşağı indirdim ve bir anda fazla aydınlık gelen ışığa alışmaya çalışarak gözlerimi karşıya diktim.
Siyah bir pantolon ve gömlekle bile oldukça şık görünen Araf, bacaklarına sarılan Kubilay'ın başını okşayıp gözlerini bana dikerek söyledi: "Sen kendine ne güzel oyun arkadaşı bulmuşsun."
İstemsizce çarpan kalbime söz geçiremeyip gülümsedim. İltifat mı ediyordu yoksa ders yerine oyun oynamamıza mı laf ediyordu anlamamıştım. Heyecan ve endişe arasında kalmış gibi ne hissettiğimi çözememiştim.
Çoğu zaman en yakınlarıma bile duygularımı gizlemekten alışkanlığa dönmüş yüz ifademle "Biz de şimdi bitiriyorduk," diye gereksiz bir açıklamada bulunup gülümsedim. Fakat, kalbimin ritmini bozan bu adamı sevmemiştim.
Boş bakışları yüzümden ayrıldığında, Kubilay'a dönmüş ve kıvırcık saçlarına ellerini daldırmıştı. "Hocanın sözünden çıkmıyorsun," derken, Rus hizmetçi araya girdi.
Ağır çekimdeymiş gibi yanlış yerlerde vurgu yapan Katya, "Akşam yemeği hazır Araf Bey. Handan Hanım siz burada kalacak diyor... Buyurun!" diye eliyle yemek odasına davet etti.
Araf, Kubilay'ı arkada bırakarak yemek odasına yönelmişti ki sağ koluna attığı ceketiyle bana dönüp "Siz de bu akşam bize eşlik edin." diye bir teklifte bulundu. Kubilay'ı unuttuğu için durduğunu zannederken doğrudan bana bakarak söylediği sözler beni şaşırtmıştı. Kol saatime bakıp bir saat eve geciktiğimi fark edince kabul etmek istemedim ama geri çevirmeyi de istemiyordum.
Kubilay ayaklarını yere vurup çok istekli bir tavırla "Evet de Alisa, evet de," diyince teklifi kabul etmiştim ve kabul ettiğime bin pişman olmuştum. Çünkü Handan Hanımlar henüz gelmemişti ve felaket acıkmıştım. Şimdi evde olsaydım üzerime rahat bir şeyler giyip mantı haşlardım ama önümde mantı yerine suşi ve ne olduğunu bilmediğim, asla karın doyurmayacak gibi duran yemekler vardı. Bugünkü menünün değişmesinde karşımda duran adamın bir etkisi olduğunu düşündüm.
Biraz sonra Handan Hanım ve Tevfik Bey aramıza katılarak yemeğe başladık. İçinde zerre kadar lezzet bulunmayan yemekleri büyük bir iştahla yiyen Handan Hanım dışında herkes sakin bir şekilde yemeğini yiyordu. İçeriden zilin çalmasıyla bütün başlar birden yaşlı adama yönelmişti.
Kim olduğunu bilmediğim bu nur yüzlü ak sakallı dedenin otoritesi bastığı her yere nüfus ediyor gibi derhal etkisi altına alıyordu. Araf hariç masadaki herkesin ayaklanmasıyla ne yapacağımı bilememiş, ayağa kalkıp kalkmama konusunda kararsız kalmıştım. Fakat karar verip ayağa kalkmaya hazırlandığımda eliyle oturmam için işaret etmiş ve "Otur kızım, otur," demişti.
Rüyalarımda gördüğüm ak sakallı ihtiyara benzeyen adam, gelişiyle sürpriz yapmış gibi masadakilerin iki ayağını bir pabuca sokmuştu. "Ama dedem, sen neden geleceğini haber vermiyorsun? Önden bir şeyler yaptırdık," diye Tevfik Bey, kravatını genişletip içeriden Katya'ya bağırarak dedesi olduğunu öğrendiğim adam için "adam akıllı yemekler" getirmesini emretmişti.
Dede, kendisini görmezden gelen torununa içerleyerek "Zahmet etme," dedi. "Çok durmayacağım." Buna rağmen baş köşeye oturtulup önüne yurdun dört bir yanından envaiçeşit yemekler serildi. Fakat dede inatla cânım sarmalara bakmayıp "Ben buraya yemek yemeye gelmedim," diye alttan alttan bir şeyler ima etmeye başladı. Birden aile yemeğine dönüşen bu sofrada varlığımı sorgulayıp artan huzursuzluğuma karşı kaçmak için bahaneler aramıştım. Titreşim modunda kalan telefonumdan gelen çağrıyı cevaplamak bahanesiyle yanlarından adeta kaçarcasına ayrılıp evden çıktım. Ait olmadığım yerde olmak bana kendimi berbat hissettiriyordu. Kapıda şoförlerden biri arabayı hazırlayarak beni götürmek için gaza bastı.
Bir buçuk saat sonra hayalini kurduğum pijamalarımla mantı haşlayıp yemek yerken, Handan Hanım aramıştı. Neden apar topar evden çıktığımı merak ediyordu. Sözüme yalan katmadan gerçeği söyledim. Handan Hanım anlayışla karşılayarak son kelimelerini söylerken, "Şimdi kapatmam gerek, her şey için teşekkürler," diyerek telefonu kapatmayı unutmuştu. Onun yerine ben kapatacaktım ki, adımın geçtiğini duyunca kırmızı düğmeden parmağımı geri çektim.
Çok kalmayacağını söyleyen dede hâlâ içerideydi. Çatal bıçak seslerine bakılırsa Handan Hanım'ın telefonu masanın üzerinde bırakmıştı.
İnsanların özellerini neden dinliyorum diye kendimi kınarken bile hâlâ görüşmeyi kapatmamıştım. Sanki bir şey beni bundan alıkoyuyordu.
"Öğretmeninden memnun musun Kubilay?"
Evet, işte bu sorunun cevabını duymaya hakkım vardı ve telefondaki çocuğun vereceği cevabı can kulağıyla dinliyordum. Kubilay'ın cılız sesi, benden yana bir sıkıntısı olmadığını söylerken dersler yüzünden birlikte oyun oynamaya vaktimizin olmadığından bahsederek şikayetini hiç çekinmeden dile getirmişti.
"Sana da teşekkür edemedim. Kubilay, yeni dil hocasıyla çok iyi anlaşıyor. Kadını pek tanımıyoruz ama sen vesile olduğun için içimiz rahat." Bu Handan Hanım'ın sesiydi. Adım söylenmese de konuşulan kişinin ben olduğuna işaret eden onlarca şey daha sıralanmıştı.
İş başvurusu yaparken hiç kimseden referans almamıştım. Hatta yaptığım her şeyi olabildiğince gizli tutmaya çalışırdım. O zaman bana işe girmemde vesile olan da kimdi? Bir iki ay öncesine gidip hafızamı yoklayacaktım ki genç bir adam sesi duyulunca susup telefondaki konuşmaya kulak verdim.
"Sen dedeme güven yenge. İki yıl öncesine kadar ben de tanımıyordum. Alisa yurtdışında en iyi okullarda eğitim görmüş. Eminim ki Kubilay'a çok şey katacak."
Yüzümde tatmin olmuş saçma bir gülüşle hâlâ telefonu dinliyordum. Adam beni öyle övüyordu ki o anlattıkça hoşuma gitmeye başlamıştı. Eğer telefonum tekrar çalmasaydı kendime gelmem uzun sürebilirdi ama ekrandaki isimle duygularım üç yüz altmış beş derece değişmişti. Gelen aramayı reddedip telefonu masaya bıraktım. Önümdeki yemeğin tadı artık eskisi gibi iştah verici değildi. Karnımı doyurunca bulaşıkları halledip müzik eşliğinde mutfağı temizlemeye koyuldum. İş bitiminde bir yorgunluk kahvesiyle oturmuş parlayan tezgaha bakarken, yine telefonum çalmıştı.
Eskilere daldığım için çıkan sesle irkildim. Kahvenin birazı masaya damlamıştı. Handan Hanım arıyordu yine. Ekranı yana kaydırıp telefonu kulağıma götürdüm. Kaşlarım ciddiyetle çatılmışken Kubilay'ın sesi, büründüğüm ağırbaşlı hâlimden eser bırakmamıştı. "Alo" der demez gülümsedim. Bu saatte masal dinlemek için mi arıyordu yine?
Hâl hatır bahsini es geçip neşeyle konuştu: "Niye aradığımı biliyorsun... biliyorsun Alisa! Hadi anlat."
Bu çocuk evde bile rahat vermiyordu. En son ne anlattığımı hatırlamıyordum. Bir keresinde tilki ve nine hikayesini okumuştum fakat pek sevmemişti; böyle şeyler onun yaşı ve aklı için fazla basitmiş.
Hızla odama giderek önümdeki kitaplıktan rastgele bir tanesini seçip masama oturdum. Bugün Kubilay'ın şansına Köroğlu çıkmıştı. Sayfaları çevirip kitabı biraz daha önüme çekerek duruşumu düzelttikten sonra okumaya başladım. Biliyorum ki sonunu dinleyemeden uykuya dalacak, ertesi gün yine baştan okumamı isteyecekti. Ben de kitabın başını okur, gerisinde uykum gele gele devam ettirirdim.
Saatlerdir oturmak halsiz düşürmüştü beni. Kubilay'dan ses soluk çıkmayınca telefonu kapatıp ayağa kalktım. Ertesi gün yine Kubilay'ın yanına gitmem gerekecekti.
Odadan çıkıp mutfağa doğru ilerledim. Masal önündeki yığınla oluşan kitaplarla meşguldü. Evin her köşesi sessiz olduğundan onun için zaman, mekan fark etmeksizin her yerde ders çalışılırdı. İkimize de bir bardak çay doldurup tepsiyi tezgaha bıraktım.
Elindeki kalemi bırakıp buz gibi olan ellerini ısıtmaya çalışarak sıcak çayını yudumladı. Yan yana gelince iki dakika sessiz kalmak pek başardığımız şeyler arasında değildi. Hemen bir sohbet konusu açıp heyecanla anlatmaya başladı: "Şimdi bizim okulda bir oğlan var. Daha doğrusu varmış da ben görmemişim. Bugün yeni gelmiş okula... görsen taş, taşş! Ama çocuğun havalarına bak! Kimseye yüz vermiyor, kimseyle konuşmuyor, böyle bir küçük dağları ben yarattım havalarında..."
Arada duraksayıp konuşmanın devamını merak etmemi istiyordu. Susup kalınca sormadan edemedim: "Anladım Masal, çocuk çok yakışıklı ve kimseyle muhatap olmuyor. E sonra?" İstekli olduğumu görünce aynı tavırla devam etti: "Neyse biz dersteyiz, tamam mı?"
Araya girip konuşmasını bölerek sordum: "Dersiniz neydi?" Kaşlarını çatarak cevap verdi: "Allah cezanı vermesin, ben ne anlatıyorum, sen neyi merak ediyorsun? Anlattığım şeyler içinde gerçekten bunu mu merak ediyorsun?" Sadece dalga geçiyordum. Yersiz sorumdan sonra derhal ciddileşerek koluna dokundum. "Tamam, kızma, anlat."
"Nerede kaldığımı unuttum?" Birkaç saniyelik sessizlikten sonra aklına gelmemiş olmalıydı ki araya girip hatırlattım: "En son çocuk derse giriyordu."
"Tamam, hatırladım... Biz ders işliyoruz, bu geldi.. dersin ortasında kapıyı çalmadan yerine gidip oturdu. Ulan var ya o ân sınıfta çıt çıkmadı. Herkes çocuğa bakıyor ama herkes! Bizim akademisyen buna bir sinir oldu tabii! Vay efendim, sen hem geç gelip hem de kapıyı çalmadan içeri girmişsin diye buna bir konuştu, bir konuştu! Bizim taş gibi oğlan da lafın altında kalmadı tabii, başladılar birbirlerine karşı laf yetiştirmeye."
"Bu taşın aman, çocuğun adı yok mu? Sürekli taş diyorsun?" Sürekli taş taş demekten asıl sormam gerekeni unutmuştum. Kaşlarını kaldırıp düşündükten sonra "Adını bilmiyorum." demişti ama en yakın zamanda tanışacaklarına adım gibi emindim. Alay ederek onu kızdırmak istedim: "Bak şimdi, beni şaşırttın işte, nasıl oldu da sen o çocuğun şeceresini çıkartmadın?" Normalde tanıştığı herkesin her şeyini bilirdi, ancak bir kişi hariç...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 46.96k Okunma |
2.04k Oy |
0 Takip |
37 Bölümlü Kitap |