
Sabah ezanı daha bitmeden, hızla hazırlanıp evden çıktım. Bugün tatlı kuş cıvıltılarından çok kargaların gaklamalarıyla güne başlıyordum. Her yer ıssızdı. Etrafı aydınlatan sokak lambaları olmasa, korkudan bir adım atmaya dahi cesaret edemeyecektim.
Gökyüzü tam aydınlanmamıştı. Soğukta içim titreyerek evin bahçesinden geçip yürümeye başladım. Kapı önünde Ayşe ve Araf Bey'in ayaküstü konuştuklarını görüp yönümü değiştirdim. Onlardan ayrı bir tarafa gittiğimi fark eden Ayşe, uykusuz bakışlarını bana yönelterek "Günaydın." dedi. Tebessüm edip, başımla "Sana da günaydın." yaptıktan sonra yanlarına vardım.
Sabahın hafif soğuk rüzgarı yüzüme doğru estikçe titreyerek üzerimdeki ceketime sımsıkı sarıldım. Ardından başımı Araf'a doğru çevirdim. Saatlerce koşarak efor sarf etmişti fakat yüzünde acı çeken ya da yorgun bir ifade yoktu. Şaşkınlığımı gizleyerek tebessüm ettim. "Günaydın, Araf Bey."
Sadece bakmakla yetindi. Cevap vermeyişine aldırmamıştım. Hava, en az Araf kadar soğuktu. Bu havada daha ne kadar bekleyeceğiz diye düşünürken, Ferda içeriden Ayşe'ye seslendi. O gidince Araf, bakışlarını yüzüme dikip "Gelmişsin," dedi, sanki başka seçeneğim varmış gibi.
Benden bir cevap bekliyordu. Ben de ondan bir özür bekliyordum, ama o gururunu kırıp hiç de özür dileyecek gibi değildi. Belli ki dün gece aramızda geçen muhabbeti çoktan unutmuştu.
Onun yaptığı gibi boş gözlerle suratına bakıp sabırla imtihan olurken, Araf'ın telefonu yine çalmıştı. Yanımda konuşmamak için bahçeye doğru gitti. Ben de kapı önünde daha fazla beklemeden içeri geçtim.
Elimdeki poşetle mutfağa girdiğimde, onları tezgaha bıraktıktan sonra çay demledim. Açlıktan ellerim titriyordu. Dayanamayıp poşetteki poğaçalardan birini aldım. Masada onları iştahla yerken, açık mutfak kapısından içeriye, tüyleri karışık renkte sevimli bir kedi girdi.
Kuyruğunu dikleştirerek bacaklarıma sürtünmeye çalışıyordu. Poğaçadan bir parça koparıp önüne verdiğimde, korumalardan biri, nefes nefese mutfaktaki o aç kedinin peşine gelmiş gibi, "Hah, buldum, buradaymış!" dedi. Kedi, daha önündekini yiyemeden koruma tarafından evden çıkarıldı ve "Kusura bakmayın, Araf Bey'in kedi tüylerine alerjisi var." Deyince tepkimi umursamadan çekip gitti.
Peşinden gidip, "Onu nereye götürüyorsun?" diye sordum. O tekinsiz herifin kediyi ne yapacağı belli değildi. Adam beni dinlemeyip kediyi evden uzaklaştırırken, önüne bir kap mama koyduklarını görünce içim rahatlamıştı. Mutfağa geri döndüm.
Ayşe, demlediğim çaya tuhaf tuhaf bakıp, "Ayol, huy mu değiştirdi bu adam?" Diyerek, Ferda'yla konuşuyordu. Ne dediğini anlamayıp üç bardak çıkardım. "İçiyor musunuz, kızlar?" Tek başıma içtiğim çayın hiçbir zaman tadını alamıyordum.
Ayşe, çok tuhaf bir şey yapmışım gibi, "Sen mi demledin?" Diye sordu. Çayı bardaklara dökmekten vazgeçip duraksadım. Ferda, Ayşe'nin koluna vurdu. "Senin aklına turp sıkayım. O adam kalkacak, gelecek de mutfakta çay demleyecek, öyle mi? Hem o sabahları çay içmez ki? Bize demlemiş, iki dakika oturup içelim," Diyerek masaya geçti.
Sohbete dahil olup "Sabahları çay içmiyorsa, ne içiyor bu adam?" dedim. Merakım öylesine bir şey için değildi. Ayşe amacımı hemen anlamıştı. İstifini bozmadan uzattığım çayı alıp cevap verdi: "Sabahları kahve ya da bitkisel çay içiyor."
Dökülen çayın bahsini açarak alay eder gibi "Çay da bir bitki Ayşe." Dedim. "Ot yani o da uzaydan gelmedi. Çayı 'kötü patronunuz' demlemedi. Ben demledim, için rahat olsun."
Ferda "kötü patron" lafını duyunca başını cama çevirip gülmeye başladı. Bu evde yalnız Ferda, Araf hakkında söylenenlere gülüp geçiyordu. Ayşe mahçup ifadesiyle başını kaşıyıp özür diledi: "Ben de Araf Bey demledi sandım. Bir an seni unuttum, kusura bakma. Bizimki siyah çaydan nefret eder de..."
Önce kedi, şimdi de çay mı? Bu adamın ne tuhaf huyları vardı. Kızlarla yarıda kalan kahvaltıma devam ettim. Ayşe ve Ferda aç değillerdi ama çay içip bana eşlik ediyorlardı. Kahvaltı faslı Ayşe'nin susmak bilmeyen telefonlarıyla bölünüp dururken, hızlıca yediklerimi topladık.
Hava açılmaya başlamıştı. Dün ortadan kaybolan aşçıların yerleri çabucak dolunca Araf'a ihtişamlı bir kahvaltı hazırlandı. Olan biteni ağzımız açık seyrediyorduk. Daha doğrusu, sadece ben seyrediyordum. Onlar alışmışlardı artık. Ayşe ve Ferda, şeflere Araf Bey'in talimatlarını söylüyor ve ikide bir sofraya müdahale ederek masayı kurmaya çalışıyorlardı.
Araf'ın sofradakileri tek başına yiyeceğini düşünmüyordum. Masada yok yoktu. Ayşe'ye dönüp, "Beyefendinin kahvaltıya misafiri mi var?"
Diye sordum. Ferda lafa atladı. "Bu gördüğün şeylerin hepsi Araf Bey ve özel misafirleri içindir."
Hazırlıklar tamamlanana kadar ben de boş durmamıştım. Bir saat önce evden çıkarılan zavallı kediyi kucağıma alıp sevmeye başladım. Pofuduk tüylerini okşamak tüm sinir ve stresimi söküp alırken, aradan geçen zamanı bana unutturuyordu. Kedi yoğun ilgiden sıkılıp kucağımdan kurtulmak isteyince onu serbest bıraktım.
Ne kadar oyalansam da, geçen dakikalara yenileri ekleniyordu. Masa başındaki yoğunluk son erince geriye sadece Araf'ın gelmesi kalmıştı. Saatime bakıp başımı kızlara çevirdim: "Beyefendi zuhur etmek için neyi bekliyor?"
Ayşe'nin gözleri açıldı: "Aman gözünü seveyim, biraz tahammül göster." Güldüm. Çocuk ikna ediyordu sanki.
Ferda, alayla dudaklarını büzüp arkadaşına baktı: "Sen niye böylesin, kuzum? Bak, ben hiç beğenip beğenmemesini dert ediyor muyum?" Yine milyonuncu tartışma başlayacaktı.
Onları bahçede kendi hallerine bırakıp mutfağa gittim. Araf hâlâ ortada yoktu. Benden köşe bucak kaçarak, dakikada bir çalan iş telefonlarından artık sıkılmaya başlamıştım. Vakit kaybetmeden, boş bulduğum hizmetçilerden birine Araf'ın nerede olduğunu sordum ve aldığım cevapla kaşlarım çatılmıştı.
Biz bahçede, her şeyden habersiz aşağı gelmesini beklerken, beyefendi hâlâ duş alıyormuş. Bu da en az on dakika demekti. Tam kızacaktım ki, aklıma gelen fikirle çenemi kapayıp gülümsedim.
Sözleşme kağıdını bulmak için bundan daha iyi bir zaman olamazdı. Çalışma odasının önüne gittim. Kapısı yine kilitliydi, ama anahtarı bulup açarsam ortada hiçbir sorun kalmayacaktı. Sessizce yatak odasına gidip içeri süzüldüm.
Komodinin üzerinde cüzdanı, saati, parfümü ve anahtarları vardı. Bugün giyeceği kıyafetler dahi hazırdı. Şansımın yaver gitmesine seviniyordum çünkü anahtarı aramama gerek kalmamıştı. Bu iş sandığımdan da kolay olacaktı.
Heyecanla anahtara uzanan elim, kesilen suyla birlikte amacına ulaşamadan boşta kalınca, hemen odadan çıkmam gerekiyordu çünkü Araf'ın kapıyı açtığı an beni görmesi an meselesiydi. Hızla arkamı dönüp firar edecektim ki Ferda karşımda belirmişti. "Burada ne yapıyorsun?" der gibi imayla yüzüme baktı. Geçmem için müsaade etmemişti. Kaşlarımı çattım. Araf birazdan odaya girecekti ve şimdi sorgu sualin sırası mıydı? Öksürük sesini duyduğumuz an, ikimiz de kapının açılacağını anlayıp hızla dışarı çıktık. Birlikte koridoru yarılamamıştık ki, Ferda yürümeyi bırakmıştı. "Niye oradaydın?"
Aynısını ben de ona soracaktım. Bu kız beni takip ediyordu. Biraz uzaklaşınca Ferda'ya dönüp, yanlış anlamasın diye Araf'tan kurtulmak için sözleşme kağıdını yok etmek istediğimi söyledim. Kapının kilitli olduğunu ve anahtarı bulmak üzere olduğumu da eklemeyi ihmal etmemiştim.
Bana yardım etmek istiyormuş gibi yüzünde yumuşak bir ifade bürünmüştü. Odanın yedek anahtarı kendisindeydi ve hiç tereddüt etmeden onu bana verecekti, fakat iyiliğinin karşılığı olarak Araf Bey'in imzaladığı dosyaları tekrar imzalatmamı istiyordu.
Kesinlikle karşı çıkıp "Sen aklını kaçırdın herhalde!" diye söylendim. Anahtarları kendim alırdım, daha iyiydi çünkü Araf ne yapmaya çalıştığımı mutlaka anlardı.
Merdivenler bitmişti. Onunla yollarımızı ayırmadan önce uzaktan gelen bir çift ayak sesi konuşmamızı böldü. Bize doğru yaklaşınca Ferda, gelenin kim olduğunu biliyormuş gibi benden hızlı davranıp aceleyle bahçe kapısından dışarı çıktı.
Yavaş adımlarla salona kadar gittim. Başımı sesin geldiği yöne çevirirken onu görmüştüm. Araf, siyah takımıyla merdivenlerden aşağı iniyordu. Ceketinin sadece mendil kısmına eklediği koyu kırmızı küçük detaya gözüm takılmıştı.
Beni görmesine rağmen elindeki dosyayla bahçeye doğru gitti. Aradan birkaç saniye bile geçmemişti ki Araf dışarıda adımı söyleyerek bana seslenince nihayet beklediğim an gelmişti. Derin bir nefes alıp bahçeye yöneldim.
Çimlerin üzerine yapılmış küçük taş parçalarının ayaklarımın altında silindiğini hissettim. Araf sabredemeyip bir kere daha adımı söyledi. Hızlanarak taşlı yerden ayrılıp en kısa yoldan Araf'a ulaştım. Geldiğimi görünce hemen "Ayşe nerede?" diye sordu.
Kahvaltı hazırlandıktan sonra Ayşe'yi ben de bulamıyordum ama merak ettiğim tek şey bu değildi. Asıl mevzuya dönüp "Az önce Alisa diyordun, şimdi Ayşe'yi merak ediyorsun. Bir karar ver, ben mi, Ayşe mi?" diye sordum.
Bir saniye bile düşünmeden tercihini yapmıştı. "Peki, seni seçiyorum. Hazır mısın sorumu cevaplamaya?" Onaylayarak başımı salladım.
Araf'ın gözleri kahvaltı masasını bulunca ben de oraya bakmaya başladım. Yumurtayı göstererek dalga geçer gibi "Bu ne?" diye sordu. İlk başta benimle kafa buluyor zannettim. Tıpkı onun yaptığını yapıp hiç bozuntuya vermedim. Ellerimi göğsümde birleştirdikten sonra alayla, "Ne olacak, yumurta işte, tavuktan çıkıyor ya hani, civcivler... Hatırladınız mı?" dedim.
Araf, sofranın görüntüsünü umursamadan sanki ortada bir kusur arıyormuş gibi söyledi: "Ne işi var bunun burada? Ayşe yumurtaya alerjim olduğunu bilmiyor mu?" Gözlerim büyüdü. Bir adım geri çekildim. Masada eksiklik görünce yumurtayı ben hazırlamıştım ama olayın üstü çabuk örtülmüştü çünkü Araf elindeki dosyayı incelemek için masaya oturdu.
Fransa'daki ödül konusu açılmasın diye bir bahaneyle mutfağa gidecektim ki, kağıtlardan başını kaldırdı ve eliyle yanındaki sandalyeyi göstererek oturmamı söyledi. Belki başka bir şeydir düşüncesiyle sandalyeye oturdum.
O konuşsun diye ağzımı bıçak açmazken Araf telefonda birine mesaj atmaya başladı. Gözlerimi kıstım. Telefonu bırakması için yüzüne bakmam yetmemişti.
Araf ekranda birinin numarasına dokunup telefonu kulağına koyunca sandalyeden kalkmaya hazırlandım. Onunla yalnız kalma fikrinden haz etmemiştim. Biraz önce sadece telefonla ilgilenen o değilmiş gibi gitmeme engel olmak için elimi tutmuştu.
Elimi kurtararak yerime oturdum. Araf yüzüme bakıp bir saniye bile sürmeyen telefon konuşmasını yaptıktan sonra kapattı. Her zaman etrafta gezinen korumalar, bugün nedense yanımızda yoktu. Başımı çevirip arkasındaki yeşil ve çiçeklerle dolu geniş bahçeye baktım. Birini getireceklerdi galiba.
Araf nazikçe boğazını temizleyip kendisine bakmamı rica ediyordu çünkü masanın yanında Kubilay ona sarılmam için kollarını açmış bekliyordu. Hemen ona sarıldım. Küçük elleri sırtımı okşamıştı. Ayrıldığımız zaman amcasıyla büyük biriymiş gibi el sıkıştıktan sonra gülerek karşı sandalyeye oturdu.
Araf yeğeninden başını çevirip bana döndü: "Daha önce Kubilay'a birlikte oyun oynayacağız diye söz vermiştim. Bugün seni biraz da bunun için çağırdım. Kızmadın inşallah," dedi. Pek inanmamıştım ama öyleymiş gibi yapıp sesimi çıkarmadım.
Bakışlarım tam karşımdaki Kubilay'ı buldu. Eski neşesi hâlâ vardı fakat konuşmadığı zaman mahzun görünen çehresi yüreğimi burkmuştu. Üzüldüğümü belli etmeden gülümsedim. Kubilay ise bana değil, Araf'a bakarak isteklerini dile getirdi: "Bugün birlikte futbol oynayalım. Futbol! Futbool!"
Araf sandalyesinde sakin bir şekilde oturarak, ellerini masanın üzerinde birleştirmişti. Yüzünde dingin bir ifade vardı; Kubilay'ın coşkusunu ilgiyle dinledikten sonra ellerini çözüp arkasına yaslandı. "Tamam ama baştan söylüyorum, ben kaleci falan olmam."
Yaşadığım üzüntü bir anda yitip gitti. Başımı eğip kıyafetime baktım. Elbisem futbol oynamaya müsait değildi ve Araf fikrimi sormadan hemen oyun oynamayı kabul etmişti.
Bir yolunu bulup onları bu sevdadan vazgeçirmezsem kaleci büyük ihtimalle ben olacaktım. Kubilay'ın hevesini kırmadan aklımdaki fikrimi söyleyerek, "Bence daha eğlenceli bir şey oynayabiliriz. Mesela saklambaç. Sen ebe ol, biz Araf'la saklanalım," dedim.
Saklambaç fikri Kubilay'ın hoşuna gitmedi. İtiraz edecek gibi kaşlarını büzdü: "Ama benim boyum kısa. Hem geçen sefer Ferda Abla'nın saklandığı yeri bulmuştum ve o benden önce koşup ağacı sobeledi." Son sözünü bahane kabul etmiyorum der gibi kollarını bağlayarak söylemişti.
Ayşe oyuncak arabasını Kubilay'a vermek için bahçeye gelince, Kubilay hâlâ futbol oynayalım diye ısrar ediyordu. Gözlerimle yardım isteyerek kadına baktım. Kubilay'ın herkese futbol oynamayı teklif ettiğinden dolayı Ayşe'nin de durumdan haberi vardı. Futboldan vazgeçsin diye uğraşırken o da benimle aynı fikirdeydi: "Herkes saklansın, birlikte saklambaç oynayalım. Kimi bulursan senin yerine ben koşup sobelerim, söz veriyorum. Korkma, Ferda Abla'n eskisi gibi değil, çok yaşlandı artık. Yürüdükçe kemikleri gıcırdıyor, o derece. Hem kimse senden hızlı koşamaz." Masada Ferda yoktu ve onun hakkında söylediklerine gülmüştüm. Kadın belki otuzunda bile yoktu ama Ayşe sanki yüz yaşında birinden bahsediyor gibi anlatıyordu.
Kubilay çabuk ikna oldu. Ayşe'ye dönerek, "Kahvaltı bittikten sonra herkesi sobeleyip oyunun kazananı ben olacağım," dedi çocuksu hırsıyla. İçimden saklambaç oynamayı kabul ettiği için şükrediyordum.
Keyfim yerine gelmişti. Masadakilere, "Mutfağa gidip kendime çay alacağım. Siz ne içmek istiyorsunuz?" diye sordum.
Kubilay kahvaltı tabağındaki kuş desenlerine dalmış, beni duymuyordu. Araf bitki çayı istemişti. Hangisini içeceğini sorduğumda alay eder gibi gözlerime bakarak, "Ayşe'ye söyle, o bilir," dedi.
Ciddi ifademle yüzüme sahte bir tebessüm yerleştirip mutfağa gittim. Her şeyden habersiz mutfak dolaplarında bitki çaylarını arıyordum.
O sırada Ayşe mutfağa girdi. Yüzünde sinsi bir gülüşle ne yaptığıma bakıyordu. "En son raftaki ilk çay," dedi. Ona dönüp kısa bir bakış attım.
En son raftaki ikinci kavanozu alıp, hiçbir şey çaktırmadan gülümsedim. Bana yardımcı olduğu için teşekkür ettiğimde, niye güldüğümü anlamaması işime gelmişti. Kavanozun üstünde "rooibos" yazıyordu. Tansiyonu düzenlediğini ve rahatlamak için kullanıldığını okuduktan sonra bu çayı hazırlamayı uygun bulmuştum.
Üst dolaptaki büyük fincanları çıkardım. Su zaten sabahtan beri kaynıyordu. Ocağın altını kapatıp çayları fincana doldururken nasıl olmuş diye tadına baktım. Midem bulanmıştı. Araf'ın da bundan hoşlanmayacağına emin olduktan sonra soğumasın diye hızla çayı bahçeye götürdüm.
Araf evde bir sürü kişi varken çayı neden benim yaptığımı anlamıyor gibi şaşırarak baktı. Fincanı masa üzerine bırakıp gülümsedim. "Buyurun Araf Bey, çayınız hazır." Çaydan bir yudum dahi almadan masa üzerinde bekletmişti. Çay hakkındaki kötü yorumlarını dinlemeden mutfağa gittim.
İçeride ne zaman geldiğini bilmediğim yabancı biri vardı. Adama dönüp, şaşkın ifademle yüzüne baktım. "Sen de kimsin?" diye sordum.
Tanımadığı biri tarafından sorguya çekilmek garip gelmişti. Gülümsedim ve tereddüt etmeden ona doğru yaklaşıp elimi uzattım. Adam etrafına bakınarak elimi sıktıktan sonra samimiymişiz gibi: "Adın Alisa'ydı, değil mi?" diye sordu. "Ben de Gökay, tanıştığıma memnun oldum."
Henüz ellerimiz ayrılmamışken tebessüm ederek ben de memnun oldum der gibi başımı salladım. Tanışma faslını daha fazla uzatmadım ve elimi nazikçe geri çektim.
Gökay başka bir şey söyleme lüzumu hissetmeden müsaade isteyerek yanımdan ayrıldı. Mutfak kapısından çıkarak bahçeye gitti. Kahvaltıya çağrılan diğer misafir kesinlikle bu adamdı. O da benim gibi en kısa yolu tercih edip arkadaşının yanına gidince büyük bir hevesle ellerini iki yana açtı: "Sürpriiiz!"
Oradakilerden sadece Kubilay masa üzerindeki arabasıyla ilgilenmeyi bırakıp Gökay’a sarılmıştı. Araf, telefonunun yüzünü arkadaşına göstererek “Nerede kaldın?” der gibi bir ifadeyle bakıyordu. Gökay hızla masaya oturup arkadaşına bir şeyler anlatmaya başlayınca, Araf önünde duran çaydan bir yudum almıştı. Fincanı hızla masaya geri bıraktı çünkü farkında olmadan içtiği sıcak çay dudaklarını yakmıştı.
Araf kısa bir zihin muhakemesinden sonra masadakileri kendi hallerine bırakıp “Birazdan geliyorum.” Dedi ve ayağa kalkarak mutfağa doğru gitti.
O sırada hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi sandalyeye oturdum. Önümdeki dergiyle meşgul göründüğüm için varlığını yeni fark etmiş rolünü oynuyordum.
Araf, ne olduğunu hemen anlamıştı fakat benim de olayın önemini anlamamı istiyor gibi tepemde dikilmeye devam edince dergiden başımı kaldırdım.
Acı çeken ifadesi yüzünden belliydi. Fincanı tezgaha bırakıp bana döndü. "Çayı sen getirdin." dedi beni suçlayarak. Haklıydı çünkü etrafında bunu yapmaya cesaret edecek benden başka hiç kimse yoktu. Suçumu itiraf ederek evet anlamında başımı salladım.
Bir adım atıp üstünlük kurmak ister gibi yaklaştıktan sonra hesap sorarak şüpheyle gözlerini kıstı: "Bilerek yaptın değil mi?"
Onu kışkırtmak için ateşe benzin dökerek hareketlerini aynen taklit edip ayağa kalktım. "Evet, ben yaptım, hem de kimseye hiçbir şey sormadan ne istiyorsam onu getirdim size. Hadi kovun beni." dedim gururla.
Araf'ın öfkesi saman alevi gibi bir anda söndü. Gülecekti. Yanmış olan dudaklarının acısını dindirememişti ama yüz ifadesini korumayı başardı. Biraz önce acıdan kıvranan adam, dile gelip "Çok beklersin." dedikten sonra elindeki fincanı çayla beraber çöpe attı.
Mutfaktan çıkmıştı bile. Peşinden giderek ona yetişmeye çalıştım. O sırada Kubilay kahvaltısını bitirmişti. Ağzımı açmama fırsat vermeden sandalyesinden inip ağaçların olduğu tarafa gitti çünkü onu yeterince oyalamıştık ve artık sabredemiyordu. Elini başına koyarak saymaya başladı.
Herkes bir yere saklanma telaşına girerken Araf'a laf anlatarak oyunu bozmak istemiyordum, zaten masanın etrafında ben ve Araf hariç kimse kalmamıştı. Onu bahçede bırakıp evde nereye saklanayım diye düşünmeye başladım.
Saklambaç oynama fikrini ben atmıştım ortaya. Dolayısıyla gideceğim tek yer çalışma odası olmalıydı. Nasıl olsa yine kilitlidir diye Ferda'nın haberi olmadan aldığım anahtarı çıkarıp kapıyı açtım. İlk yaptığım şey, odaya kimse girmesin diye kapıyı ardımdan kilitlemekti. Vakit kaybetmeden masaya yaklaşıp, çekmecedeki dosyaların önemsiz sayfalarını hızla gözden geçirdim.
Araf sözleşme kağıdını buraya koymuştu fakat şimdi onu aynı yerinde bulamıyordum. Yerini değiştirdiyse, odanın her yerini teker teker aramam gerekecekti ama bunun için de fazla zamanım yoktu. Yaklaşan ayak seslerini önemsemeden aramaya devam ettim, fakat bir anda kilidin açılma sesi odaya dolunca saklanacak yer bulamamıştım.
Araf, odadaki varlığıma şaşırmamış gibi karşımda dikilmeyi bıraktı ve yanıma gelerek ciddi olmaya çalıştı. "Seni burada bulacağımı biliyordum. Ne için geldiğini tahmin etmek hiç zor değil."
İmalı sözlerine gülümsemeden duramamıştım. Bir başka gereksiz dosyayı kapatıp sordum: "Öyle mi? Söyleyin o zaman, ne için gelmişim buraya, merak ettim?"
Sorumu cevaplamadan önce dosyayı isteyen ellerini boş bırakmadım, zaten işime yaradığı da yoktu. Araf gözlerini odanın içinde dolaştırırken sesini yavaşlattı: "Merak ediyorsan söyleyeyim; burada değil, yerini değiştirdim. Arama boşuna çünkü onu asla bulamayacağın bir yere sakladım." Şimdi ise tam gözümün içine bakarak devam etti: "Ne sanıyorsun, kağıdı yok edince benden kurtulacağını mı? Şunu bil ki: bin parçaya bölünse de senin için hiçbir şey fark etmeyecek. Çünkü hep yanımda olacaksın." Gözlerimi ayırıp başka yere bakmama fırsat vermeyen sözlerine yutkundum.
Araf nazikçe boğazını temizledikten sonra aramıza birkaç adımlık mesafe bırakarak uzaklaştı. Kravatını tutup, düzenleme bahanesiyle pencereye doğru gitti. Yüzünü cama dönük vaziyette bir süre öyle kaldı.
Odada perde gibi bir şey olmadığından, ne yaptığımı görebilecek kadar görüntü cama yansıyordu. Gözlerimi kıstım.
Araf, saklambaç oynadığımızı unutmuş gibi dışarıyı seyretmeye daldı. "Kubilay geliyor!" diye uyardım, o da zaten bunun olmasını istiyor gibiydi; hiç kıpırdamamıştı.
Kapı tıklanınca odaya Kubilay girecek zannettim fakat gelen kişi yalnızca Ayşe'ydi. "Araf Bey, Handan Hanım Kubilay'ın buraya geldiğini öğrenmiş. Çocuğu göndermek zorunda kaldık," dedi Araf'ın vereceği tepkiyi umursamadan. Duyduklarıma inanamıyordum. Ne söyleyeceğini merakla bekledim.
Dün, Erdal geldi diye pireyi deve yapan Araf, bugün Kubilay'ın apar topar evine gönderilmesine sessiz kalması beni şaşırttı.
Ayşe bizi tekrar yalnız bırakıp odadan çıkınca, kafamdaki düğümleri çözmeye çalıştım. Kubilay belki ailesine haber bile verilmeden buraya getirilmişti. Neden gizlice vakit geçirmek zorunda kalmışlardı, bilmiyorum. Fakat içimdeki ses, Handan Hanım'ın oğlunu uzak tutma çabasını haklı bulmuştu.
Araf'ın hayatı göründüğü gibi miydi, yoksa bütün bunlar sahne önünde gösterilmeye çalışılan senaryodan mı ibaretti? Hayatını herkesten uzakta ve gizli yaşaması, şüphelerimi arttıran önemli ipuçlarından sadece birkaçıydı. Karda yürüyüp izini belli etmeden ne haltlar karıştırıyordu öğrenmek istiyordum. Sonuçta ben onu değil, o beni bulmuştu.
Sessizlik içinde bir gerçeği kabullendim. Tepe takla yokuş aşağı giden hayatıma bir anda girip her şeyi normale döndüren Araf, bu hayatın bana yaşaması zevkli bir yer olduğunu göstermişti.
Susuz bir çiçeği canlandıran yağmur taneleri gibi, yeniden yaşama hevesiyle doluydum. Çünkü son günlerimi Erdal'ın tehditlerinden uzakta geçirmemi sağlamıştı. O, sözünü tutup iki gündür ne bana ne de arkadaşıma kimsenin dokunmasına izin vermemişti. Bunu yaparken bulaşmadığı pislik kalmayan adamları neyle korkutuyordu, merak etmiştim.
Cevabı yüzünde yazılıymış gibi ona bakıyordum. Hiçbir şey söylemeden, yalnızca benim için kapıyı açık tutup aynı şekilde yüzüme bakmıştı.
"Bugün aşçılara akşam yemeğinde paella yapmalarını söyler misin? Biraz işim var, halledince geleceğim."
Kurduğumuz ittifakı hatırlayarak "Tamam" dedim. Araf odadan çıkıp gidince ben de artık işime yaramayacak olan anahtarı gizlice Ferda'ya teslim ettim.
Her yerde adımı söyleyerek beni arayan Memduh, mutfakta olduğumu görünce hemen yanıma gelmişti. Önemli bir şey olduğunu hissedip, konuşması için fırsat verdim. "Ben de her yerde sizi arıyordum. Alisa Hanım, akşam yemeğine önemli birkaç yabancı iş adamı gelecek. Tercümanlık için sizin de yemekte olmanız isteniyor."
Gözlerimle onu süzerken, başımla söylediklerini onayladım. Uzun zaman sonra ilk defa tercümanlık yapacağım için heyecanlıydım.
Üç saat sonra yemeğe geleceklerdi. Aldığım habere göre, bu beş kişiden ikisi Fransız, ikisi Japon, biri ise Çinliydi. Fransızları ve Japonları herhâlükârda idare edebilirdim, ama Çinli olanı Allah'a havale etmekten başka elimden bir şey gelmezdi.
Gülümsedim. Her ülkenin önemli işadamlarını bulup onlarla ortaklık sağlamak zordu. Araf, farklı ülkelerden farklı adamlarla birlikte bir iş kurmayı başaracak kadar ikna kabiliyeti yüksek biriydi. Anlaşılan, daha önce bahsettiği dünya turunu sadece gezmek için yapmamıştı.
Fransız ve Japonlara kadar iyiydim de Çinceyi duyunca işin rengi değişmişti. İtiraz ederek, "Ama ben Çince konuşamam ki?" Dedim.
Çince yeni öğrenmeye çalıştığım diller arasında en çabuk vazgeçtiğim dildi. Az da olsa bir şeyler biliyordum, ancak tabii ki bu tercümanlık seviyesinde değildi. Hiç bitmeyecek bir akşam yemeği beni bekliyordu.
Memduh, düşüncelerimin arasına girip konuştu: "Bu sizin için sorun değil. Japonca biliyorsanız, Çince de biliyorsunuzdur." Japonca bildiğime inanmayarak yüzüme imalı bakıyordu.
Yurtdışındaki eski komşum yaşlı bir Japon'du. Çoğu zaman aramızdaki yaş farkına rağmen dışarıdaki pastanede beraber oturup vakit geçirirdik. Annemden Fransızca'yı, Japoncayı ise, ömrünün sonlarına doğru İslamiyet'i kabul eden ve adını Saliha olarak değiştiren kadından öğrenmiştim.
Eski meseleleri bir kenara bırakıp neden sessiz kaldığımı merak eden adama sordum: "Niçin akşam yemeğini şık bir restoranda yemek yerine ille de Araf Bey'in evinde yemek zorundayız?"
Bir pot kırmaktan korkar gibi, Memduh'un ağzından laf cımbızla alınıyordu. Cevap vermeden önce epey düşündü: "Çünkü abi öyle istiyor."
Ben de durup mantıklı bir açıklama yapacağını düşünüyordum. Memduh tam bir hayal kırıklığıydı. Kaçıp gitmeden önce, onu durdurmayı başardım ve kolundan tuttum. "Ama neden istediğini bilmek istiyorum?"
Üsteleyince sinirlenmişti. "Evinde yemek istemesinin bir nedeni olmak zorunda değil. Abi kararlarının sorgulanmasından hiç haz etmez." Yavaşça kolunu geri çekti.
Ne zaman geldiğini anlamadığımız Gökay ansızın mutfakta belirmişti. Gözlerini korumaya dikip, "Abiniz -aynı zamanda- hanımefendiyle bu şekilde konuşmanızdan da haz etmez. Açıklaman bittiyse çıkabilirsin, Memduh," Dedi otoriter bir ses tonuyla. Memduh, alındığını hissetirmeden mecburi bir tebessümle dışarı çıktı.
Biraz önce gözleri çakmak çakmak olan Gökay'ın yüz ifadesi, masa üzerindeki yiyecekleri görünce anında yumuşamıştı. Aşçılardan geriye kalan lezzetli tatlıları denetlemeye gelmiş gibi tezgaha doğru gitti. Frambuazlı ekleri tatmak için çekmeceleri kurcalayıp çatal ve tabakları çıkardı. Rastgele gözüne kestirdiği eke çatal batırmıştı. Hazırladığı tabağı önce bana uzattı.
"Yer misin?" Şaka yapar gibi bir tavrı yoktu. Teklifini nazikçe reddedip, olumsuz anlamda başımı salladım. "Hayır, formumu korumaya çalışıyorum."
Gökay, tatlı dolu tabağı direkt elime tutuşturduktan sonra, kendisi için de başka bir tabak ve çatal çıkarıp servis yaptı. Ardından masadaki sandalyeyi çekip karşıma oturdu. Bir ek dolu tabağa bir de ona baktım.
Kaşla göz arasında dört tane eki yiyip bitirmişti. Şimdi sıra buzdan bardağı buğulanmış vişne suyundaydı. Başımı kaldırıp ne yaptığını izliyordum; zaten o da, dikkatimi üzerine çektiğinin farkında olmadan, iştahla tatlısını yiyordu. Başımı eğip sabahki dergiyle ilgilenmeye başladım.
Gökay da yemek tariflerini karıştırdığım dergiye bakmıştı. Elimdeki dergiden bir sayfa daha çevirdim. Sonunda 'paella' denen yemeğin görüntüsü karşımda duruyordu. Merakla nasıl yapıldığını okurken mırıldandığımı o da duymuştu. "Bir buçuk su bardağı pirinç, altı adet karides... Kalamar... Ahtapot... Bezelye... Kapya biber, chili biber? Karabiber, safran falan işte!" Gerisini okumadan hızla dergiyi kapattım. Nerede dokunmaya korktuğum hayvan varsa, hepsi yemeğe katılıyordu. Üstelik bir de bebek ahtapot bacağı tarifi özellikle yazılmıştı.
Gökay ciddileşerek tabağı kendinden uzaklaştırdı ve yüzüme baktı. "Şaka yapıyorsun değil mi? Araf o tarifte saydığın deniz ürünlerinin hiçbirini yemez. Paella yerine akşam yemeği olarak yaprak sarma yapılabilir." Tabakta yiyecek bir şey kalmamıştı. Oturduğu yerden kalktı ve ellerini sandalyeye koyup, gülümseyerek ekledi: "Araf bayılır sarmaya... Hatta hayatta en sevdiği şeydir."
Bu manalı sarma isteyen bakışları görmezden gelememiştim, ama akşam yemeği için bir sürü yemek hazırlanmıştı bile ve bunların içinde paella ve bir de Araf'ın en sevdiği yemek olan sarma eksikti.
Gitmek üzereyken "Gökay Bey," diye seslendim. Arkasını dönüp sorgular gibi baktı: "Bey mi? Lütfen adımın yanındaki o ciddiyet şeysini kaldırır mısın?"
Bahsetmek istediğim şeyi yanlış anlamıştı. "Ama," dedim ayağa kalkarak. Gökay itirazımı dinlemeden hızla mutfaktan ayrılıp Araf'ın yanına gitti.
Yine kimseye laf anlatamadan çözüm bulmak zorunda hissediyordum kendimi. Akşam yemeği için çeşit çeşit yemek hazırlanmıştı. Paella'yı boş verip sarma için malzemeleri çıkardım.
***
Akşam olmuştu. Ayşe gittiğinden beri masa düzeniyle sadece aşçılar ilgileniyordu. Bir sıkıntı çıkacak diye gergindim. Araf'a en uzak yere oturup sessizce misafirlerin gelmesini beklerken, o ise arkasına yaslanmış, televizyonda belgesel izliyordu.
Günlerdir aç olan aslanlar, dişlerinin kovuğuna yetmeyecek yavru ceylanı yakalamadan önce dikkatimiz hep aynı yöndeydi. Misafirler geldiği zaman birlikte ayağa kalkıp adamları karşıladık.
Onlardan beş değil, yedi kişi geldiği için şaşkın ifademi gizledim. Sebebi belliydi. Fransız ve Japon olanlar tek tabanca gelirken, Çinli'nin yanlarında duran Asyalı iki zarif hanımefendiye tebessüm edip selamlaştıktan sonra, onlar da bizden sıcakkanlı gülüşlerini esirgememişlerdi.
Araf, gözünü Asyalı kadınlardan ayırmaya lütfetmediği sürece ayakta dikilmeye devam edecektik. Kadınlardan biri Çinli'nin şahsi tercümanıydı. Görevi devraldım ve yabancıları yemeğe davet ettim.
Araf, uzun masanın baş kısmına oturmadan önce, hemen sol tarafına Çinliyle beraber gelen Asyalı kadınlardan en bakımlı ve kadınsı olan geçti. Gökay ise Araf'ın sağ tarafındaki yere oturmam için bilerek sandalyeyi boş bırakmıştı. Akşam yemeğine giydiğim kıyafet masaya adeta renk katmıştı.
Karşımda duran güzellik abidesi yabancı kadınla göz göze geldim. O saten simsiyah uzun elbisesi içinde asil bir kuğuyu andırırken, ben tam tersi olarak lilalara bürünmüştüm.
İş yemeğinden çok, Araf'a kız istemeye gelmişiz gibi bir türlü asıl meselenin konuşulmadığı, neşeli akşam yemeğinin ilk on dakikası bir türlü geçmek bilmiyordu. Arada iki kelâm edip sofrada iş konuşan Fransız ve Japonlar olmasa, kalkıp gitmeye hazırlanacaktım.
Çaprazımdaki üçüncü sandalyede oturan, en fazla otuz beş yaşında bir Japon konuştu. Önce herkes onu dinledi ardından söylediklerini Araf'a tercüme ettim. "Bankadaki faiz oranlarının, bölgedeki şirketlerin faaliyetleri doğrultusunda düşürülmesinden yana olduğunu ve bunları geçen ayın raporlarında belirttiğini ancak sizin onaylamadığınızı söylüyor."
Anladım der gibi hafifçe başını salladıktan sonra yanındaki kadına döndü. Bu sefer o konuşmaya başlamıştı. "Haruki Bey'e ait şirketlerde kullanılan faizin düşürülmesini istiyor. Ve geçen ay bunu iletmiş ancak siz onaylamamışsınız."
Kadın, siz derken bile fazla nazlı görünüyordu.
Asıl dikkatimi başka bir şey çekmişti. Yemeğe içmeye ara verip masaya dirseklerimi koydum. "Bir dakika... Hanımefendi, benim söylediklerimi neden tekrar tercüme ediyor?"
Araf açıklama yapma gereği duydu: "Fransız ve Japonlar arasındaki konuşmaları tercüme ederken yorulma diye." Alay ederek gözlerimin içine bakıyordu.
Üzülmüştüm çünkü masadaki varlığımın yegane amacı bir çırpıda yok sayılmıştı. Ardından Araf kalabalığa gülümserken, masaya yaklaşıp ciddi ses tonuyla kulağıma fısıldadı: "Ya da sabah yaptığı çayla hak etmiştir." Kınayan bakışlarımla, ondan önce ben doğruldum.
Araf da dostummuş gibi tavırlarını sürdürmek için yalandan öksürerek arkasına yaslanmıştı.
Masada çok şeyden bahsediliyordu ve dakikalar geçtikçe hiç konuşmayan Çinli, şimdi konuştukça daha çok konuşuyordu. Ben dahil herkes Çinlinin dertleriyle hemhâl olmuştu!
Adamın yanındaki tercümanın bile Çince'yi Türkçe'ye çevirecek hâli kalmayıncaya kadar söyledi. Neredeyse uykuya dalacaktım çünkü Fransızların söylediklerini çevirmek haricinde ağzımı bıçak açmıyor, su dahi içmiyordum. Onlar susalı on dakika olmuştu.
Hepsi iş hakkında sıkıcı şeylerden bahsedip sohbete dalmışlardı. Yemek konusunda da onlardan geride olduğumu fark edip, göze batmadan soğusun diye çorbayı yavaşça karıştırdım. Kaşığı ağzıma götürdüğüm sırada Araf konuşmaya başladı.
"Alisa konferansa katılmayı reddetti. Yarın Gökay Fransa'ya tek başına gidecek, haberiniz var, değil mi?"
Kaşığı yavaşça geri bırakıp, dudaklarımın yandığını belli etmeden gülümsedim.
Asyalı kadın, masadaki herkes anlasın diye çok da iyi olmayan İngilizcesiyle Araf'ın sözlerini tercüme etmişti. Şimdi herkes kınayarak bana bakıyordu. Bir şey söylemezsem rahat edemeyecektim. "Adını dahi bilmediğim şirketin vekaletini alıp nasıl bir motivasyonla ödül için Fransa'ya gitmemi beklersiniz, hayret ediyorum!" Son sözümü söyledikten sonra yemeğimle ilgilendim.
Masadakiler servis edilen sarmayı tattıkça komik sesler çıkararak beğendiklerini dile getirdiler.
Araf, önüne gelen yemeğe bakmaktan konuşmayı unutmuştu. Şaşırarak çatala batırdığı güzelim sarmamı bana doğru çevirdi: "Ben sana akşam yemeğinde ne söylemiştim, Alisa?"
O yemeğin içindeki malzemeler aklıma geldikçe, elimde olmadan yüzümü buruşturup "Paella," dedim
Araf çatacak yer arıyormuş gibi eliyle tabağı gösterdi: "Ben akşam yemeğine sarma mı yapın dedim? Kim yaptı bunu?"
Kötü bir şey yapmışım gibi konuşmasına daha fazla tahammül etmedim. Elimdeki çatalı bırakıp Araf'a döndüm. "Beğenmediysen, sarmayı yapanı hemen kovabilirsin çünkü ben kimin yaptığını biliyorum."
Kim yaptı diye sormayıp cevabı hemen vermem için, hafifçe başını salladı. Bu sefer beni kendi isteğiyle kovacağına emin olup otuz iki diş gülümsedim. Çatalı yeniden elime aldım, ikiye böldüğüm sarmaya sapladım. "Size bu saygısızlığı yapan kişiyi aramanıza gerek yok… Çünkü o kişi benim.” Ağzıma attığım lokmadan sonra çatalı tabağa geri bıraktım.
Araf, masadaki otoritesini temellerinden sarstığım için hiçbir şey söyleyememişti. Hâliyle beni herkesin içinde kovamazdı. Bu yüzden gülümsemem bu kadar genişti. Önündeki sudan bir yudum alıp, bardağı masaya bıraktıktan sonra sessizce ayağa kalktı ve yukarı çıktı.
Masada meraklı fısıldaşmalar baş göstermişti. Gökay ise sakince yemeğine devam ediyordu. Araf'ın yokluğunu fırsat bilerek hâlâ hiçbir şey olmamış gibi davranan adama döndüm: "Hani Araf sarmaya bayılırdı? Amacın ne senin?"
Gökay, çatala batırdığı yaprak sarmayı tekrar tabağına bıraktı: "Kötü bir niyetim yoktu. Amacım sadece sarma yemekti, o da sayende gerçek oldu. Eline sağlık!" Öyle nazik bir tavırla söylemişti ki, masadakileri umursamayıp sinirden gülmeye başladım.
Gökay, bir sorun çıkmasın diye misafirleri otellerine göndererek meseleyi halletti zannediyordu. Araf'ın şiddetli bir baş ağrısına tutulup dinlenmeye çekilme yalanını ben tercüme etmek zorunda kalmıştım.
Olmayan baş ağrısına acil şifa dileyerek evden ayrıldılar. Tam önümdeki bardağa uzanacakken, Araf yüzünde belirsiz bir ifadeyle tekrar aşağı inmişti.
Ceketinin cebinden çıkardığı anahtarı sessizce Gökay'a uzattıktan sonra benimle aynı göz hizasına gelerek konuştu: "Geldiğimde burada olacaksın, Alisa. Sakın bir yere kaybolma! Hele kaçmayı aklının ucundan bile geçirme."
Onu ciddiye almıyordum. "Oradan bakınca korkak biri gibi mi duruyorum?" diye sordum. Şaşırdı, ancak kısa sürede kendini toparlayıp ciddileşti: "Nasıl biri olduğunu gelince tartışırız. Tabii eğer kaçmazsan..."
Gideceğini hissetmiştim. Gözlerimi muhatabıma yönelterek alaycı ses tonumla açıkça meydan okudum: "Kaçmam, merak etmeyin. Burada sizi bekliyor olacağımdan hiç şüpheniz olmasın!"
Başka bir şey söylemeden çıktı ve Gökay'ı da alıp evden uzaklaştı. Bakışlarım önümdeki tabağa kaydı. Özenle sardığım sarmayı lütfedip tatmamıştı bile.
Çatalı sarmalara saplarken Araf'ın sözleri kulaklarımda tekrar yankılanmaya başlıyordu sanki, başımı sallayarak sesleri susturdum: "Zevksiz, sarma sevmeyen mi olurmuş! Yaprak sarma sevmiyor, çay içmiyor, yumurta yemiyor. Zıkkımın kökünü ye!"
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 46.96k Okunma |
2.04k Oy |
0 Takip |
37 Bölümlü Kitap |