
Saatlerdir masa üzerinde bekleyen sarmalara baktıkça, emeklerime acıyordum. İçimden bir ses, hemen burayı terk etmem gerektiğini söylüyordu. Oturduğum yerden hızla kalkıp telefonumdan saate baktım. Gece yarısını çoktan geçmişti. Araf biraz daha gecikirse, burada uyuyup kalacaktım. Ani bir kararla çantamı ve telefonumu alıp kapıya yöneldim. Korumalar etrafta görünmüyordu; kaçıp gitmek için harika bir fırsattı. Ayak ucunda ilerleyerek yavaşça kapıyı açtım. Heyecandan aldığım nefesi bile kontrol etmekte zorlanırken, eve doğru yaklaşan araç seslerini duymuştum. Bulunduğum yerde kısa bir analiz yaptıktan sonra kapıdan çıkmak üzereydim.
Dışarıda tekerleğin çıkardığı derin uğultular kesilmişti ve korumalar görev yerlerine geri dönmüştü. Bahçenin olduğu karanlık taraftan sesler gelmeye başlayınca korumalar kapının yanından ayrıldı. Hızla yürüyüp dış kapıyı açtım.
Araf karşı taraftan bana doğru gelmeseydi, çoktan kaçıp gitmiştim. Bozuntuya vermeyip, onu bekliyormuş gibi yaptım. Yaklaştığında neden dışarıda olduğumu tahmin etmiş gibi bakıyordu.
Araf'ı kapı önünde karşıladım ve samimiyetten çok uzak olan tebessümümle, padişahı selamlar gibi kısa bir baş salladım. "Hoş geldiniz. Ben de tam çıkıyordum. Size iyi geceler..."
Yanından geçip kurtuldum derken, gitmeme engel olarak hafifçe kolumu kavradı ve kendine doğru çekti. Küstahlığının bedelini tokat atarak ödetecektim ki yüzüme ciddi bir ifadeyle bakıp, "İçeri gir," dedi otoriter bir ses tonuyla.
Kaşlarım anında çatılmıştı. Emir cümlelerini duymaya dahi tahammül gösteremiyordum. Onu dinlemeyip cevap vermeden bir adım atmak istedim, ama Araf kolumu bırakmamıştı ve kaşlarını çatarak yüzüme bakıyordu: "Hiçbir yere gidemezsin!” Elini geri çekerek, rüzgar gibi bir hızla içeri girdi. Arkası dönük, geliyor muyum diye hiç kontrol etmedi. Peşinden gittim.
Gözlerim, koca evde yalnız bir kişiyi aradı. Araf şöminenin karşısında sessizce duruyordu. Vakit kaybetmeden o tarafa yönelip, iki üç basamak aşağı indim.
"Suçunu biliyorsun. Söylememe gerek yok, değil mi?” Bakışlarım değişti. Ortada bir suçlu varsa, o da kesinlikle Araf'tı.
Komik bir şey söylememesine rağmen yalandan gülümsedim. Askerden kaçmak için deli taklidi yapan erler gibi numara yapsam, belki yakamı bırakırdı ancak onu kolay kolay alt edemeyecektim.
Araf pek göstermese de zeki bir adamdı. Ondaki bu kurnazlıkla, bendeki bu şansızlık ancak ölümüme sebep olurdu. Çözüm yolumu bulmuştum: Araf'a manasızca sorular sorup dikkatini dağıtarak konuyu değiştirecektim.
Yersiz bir merakla, hakkında ne düşündüğümü belli eden şeyler söyledim: "Siz ilaç kullanıyor musunuz?"
Yüzüme, "Bunu neden soruyorsun?" der gibi bir bakış atıp sessizliğini korudu. Yine de susmaya hiç niyetim yoktu. Güzel bir yerden giriş yaptığımı Araf'ın çatık kaşlarından anlamıştım. Duruşunu dikleştirip, "Bir şey mi imâ etmeye çalışıyorsun?” diye sordu.
"Aman aman, ihmal etmeyin. Yani, ilaçlarınızı diyorum. Bunları benim söylememe gerek yok siz zaten biliyorsunuz." Gibi sözlerle Araf'ın kafasını iyice karıştırdım. Sinirlenmek için bahane arayan kötü patronum, birden sesli konuşarak beni korkuttu. “Saçmalama Alisa. Ben sana ne diyorum, sen bana ne diyorsun! Senin yüzünden ne söyleyeceğimi unuttum.”
Herifte sadece obsesyon değil, aynı zamanda Alzheimer da vardı. Bana biçilmiş ömrü daha da kısaltmadan hemen sesimi kesip Araf’ın konuşmasını bekledim.
Yanan odunların cızırtısı, sessiz ortamı iyice yatıştırmıştı. Şimdi Araf'ın eski hâlinden eser yoktu. Bir süre gözleri ateşin üzerinde oyalandıktan sonra iğneler gibi konuştu: "Tedavim hakkında öğrenmek istediklerin bittiyse, esas konuya dönelim."
Isınmanın etkisiyle ateşten gözlerimi çekip Araf'a döndüm: "Bence sizin tedaviniz yarım kalmış gibi, çünkü sizde sadece takıntı değil, gereksiz sinir patlamaları ve aynı zamanda narsisizm de var!"
Araf tebessüm ederek hafifçe başını salladı: "Doğru, bunu psikiyatristim de söylemişti.” Hiç beklemediğim bu itiraf karşısında birden ciddileştim. Son sözünden bu yana iki dakika geçmişti ve hâlâ konuşmadan ateşe bakıyordu. Ne düşündüğünü merak ettim, çünkü gözünü ayırmadan alevleri izlemesi bitmek bilmiyordu.
Sessizlikten uykum gelmişti. Ağzımı kapatıp esnedim. Araf, önemli bir şey söyleyecekmiş gibi yüzüme baktı: "Sır saklamasını bilir misin, Alisa?"
Konuşmak için beş dakika beklediğine göre, kesinlikle kötü bir sırrını paylaşacaktı. Gizli olan şeylerden her zaman kaçmayı başarmıştım, ama bu adamdan kaçamıyordum. Ne söyleyeceğini biliyormuşum da duyunca huzursuz olacakmışım gibi hemen itiraz ettim. "Saklayamam, ben sır falan saklayamam. Lütfen bana bir şey söylemeyin çünkü suçlarınızın ortağı falan olmak istemiyorum."
Araf, gülümseyerek, hatta biraz da küçümseyerek sordu: "Bunun suçlarla ilgili olduğunu nereden çıkardın?"
Dilim açılmıştı. Hiç düşünmeden, "Parlak bir geçmişin olmadığı her hâlinden belli oluyor," Dedim.
Araf, verdiğim cevaba sinirlenmişti ve konuyu kestirip attı: "Her neyse, unut gitsin! Şimdi akşam yemeğinde sarma yapmanı konuşalım biraz. Ha, ne dersin?"
Mevzu dönüp dolaşıp sarmaya geliyordu. Ne yapsam da Araf'a bunu unutturamamıştım. Karşımda başka biri olsa, kendimi savunacak binlerce şey söylerdim ama şu an aklıma hiçbir şey gelmiyordu.
Araf, rahmetli anacığım gibi söylenmeye devam etti. Dinlemekten yorulmuştum. "Artık gidebilir miyim, Geç oldu." Mantıklı bir gerekçe sunmuştum, ama Araf buz gibi bir sesle ricamı reddetti: "Hayır, gidemezsin!"
Dün evime gittiğim gibi bugün de evime gidecektim. Kimse buna mani olamazdı. "Neden gidemezmişim?" Dedim. Sesim hesap sorar gibiydi.
O sırada Araf ceketinin cebinden çıkardığı kağıdı bana doğru uzattı. Elindekinin ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Dörde katlanmış kağıdı açınca yine sözleşme maddeleriyle karşılaşmıştım. Kağıdı yüzümden çektim. Bu konuşmanın nereye varacağını merak ediyordum. Sağ iki parmağımla tutarak yazıları okumaya başladım. Araf vakit kaybetmek istemiyordu. "Dördüncü maddede ne yazıyormuş, sesli oku, anlayalım!"
Üstteki yazıları boş verip direkt dördüncü maddeye baktım. Altında imzamın bulunduğu sözleşmenin maddeleri geniş anlamlarla doluydu: "Ne biçim madde bu! Sırf siz istiyorsunuz diye ben neden evime gidemeyecekmişim?"
Araf, kağıdı elimden alıp katladıktan sonra ceketinin cebine koymuştu. Gözlerimi ceketten ayırıp ona baktım: "Evime gitmek istiyorum," dedim ısrar ederek.
Araf üzerindeki ceketi çıkarıp tekli koltuğuna oturmuştu. Gülümsedi. "Ben asla evine gitmeyeceksin demedim. Sadece bugün eve gidemezsin çünkü..." Devam etmesine fırsat vermedim: "Eğer bugün evime gitmezsem bu evi başına yıkarım! Duydun mu? Tek bir eşya dahi sağ kalmaz!"
Tehdidimi umursamadan, gayet sakin bir tavırla solundaki vazoyu işaret etti: "Buyur, şundan başla." Bu hiç beklemediğim bir şeydi fakat orta boydaki vazonun değerini düşününce "Bunu sen istedin," der gibi başımı sallayıp koltuğun sol tarafına geçtim. Vazo elimdeydi. Eseri incelerken gözlerinin içine bakarak "Yapma" demesini bekliyordum. Ama Araf, telaşlanmak yerine koltuğa oturmuş zevkle olanları seyrediyordu.
Vazoyu tutan parmaklarımı serbest bıraktım ve kırılmasına izin verdim. Her bir parçası ayrı yerlere saçılmıştı. Ne tepki vereceğini merak ediyordum. Bazıları büyük, bazıları ise küçük parçalar ayaklarımın altında duruyordu, ama o bu durumdan hiç huzursuz değildi.
Gözüm duvardaki tablolara takıldı. Araf'ı umursamadan oraya doğru yürüdüm. Bir tanesine hafifçe dokunup devirdim. Yere düşen tablonun üstünden geçtim. Her çıkan sesten sonra ona bakıyordum ama yine aldırış etmemişti.
Hayatımda ilk defa böyle bir şey yapma fırsatım olmuştu. Evin içindeki birçok değerli eşyayı kullanılmaz hâle getirirken, Araf yaptıklarıma müdahale etmeden koltuğa oturup sadece beni izliyordu.
Pencere kenarına gelip perdelere dokundum ve perdeyi sıkıca kavradım. Aşağı doğru çektim ve kumaş hızla yere düştü. Perdenin bağlı olduğu demirlerden kaçmak için birkaç adım geri attım. Kendimi şımarık, küçük bir çocuk gibi hissediyordum.
Son olarak televizyon ünitesinin oraya gelmiştim. Bu kadarı bile fazlaydı şimdi ne yapacağımı düşündüm. Bir şeyler söylesin diye gaz verdim: "Evinizi ne hâle getirdim, farkında mısınız? Siz ne tür bir manyaksınız? Pardon, ama beni kovmak için daha neyi bekliyorsunuz?"
Araf'ın evini alt üst ettikçe, benden çok o rahatlıyordu sanki. Hiç bozuntuya vermeyip kaşlarıyla arka tarafımı işaret etti: "Televizyon ve ünitesi kaldı."
Arkamı döndüm. Onu da etkisiz hâle getirmek lazımdı. Televizyonu iki elimle destek alarak, üniteden aşağı doğru itince televizyon kulak tırmalayan bir gürültüyle devrildi.
Yorgun ve huzursuzdum. Etrafta hiçbir şey sağ kalmamıştı. Biraz soluklanıp şüpheyle Araf'a bakarken aramızdaki resmiyeti bir çırpıda silip attım: "Sen niye böyle rahatsın? Her şeyi kırıp döktüm, ağzını açıp tek kelime etmedin. Amacın ne?"
Alay ederek, dikkatle yüzüme baktı: "Umarım iş birliği yaptığın insanlarla da bu şekilde iletişim kurmuyorsundur... Sonra hakkında ne düşünürler?" Kimin hakkımda ne düşündüğü umrumda değildi.
Gözlerimi etrafta dolaştırdım. Ev savaş alanı gibiydi; her şey birbirine girmişti. Nasıl biri olduğum hakkında derin düşüncelere dalmasına fırsat vermedim çünkü Araf biraz önce ona uyguladığım taktiğin aynısını bana yapıyordu.
"Amacın ne?" Dedim tekrar. Odağında yalnız ben vardım.
Araf, arkasına yaslandığı koltukta dik oturdu. "Amacım sence ne olabilir? Biraz düşün, bakalım. Mesela, Erdal neden peşinde? Ve daha önemlisi, ben neden canımı hiçe sayıp seni ondan koruyorum?" Deyince bir süre hayatımı sorgulamaya başladım. Kaşlarım çatıldı. Araf'ın sözleriyle şüphelerim iyice artmıştı. Daldığım hayalden sıyrılıp cevap verdim: "Çünkü zenginsin ya da salak olabilirsin!" Kızacağını zannetmiştim ama Araf hiçbir şey duymamış gibi istifini bozmadı. Boynunu hafifçe geriye atıp derin bir nefes aldı. "Düşmanını yanlış yerde arıyorsun, Alisa. Şunu tekrar hatırlatmak isterim ki Erdal hâlâ peşinde ve asla rahat durmayacak."
Haklıydı çünkü bu benim hayatta kalmam için son şansımdı. "Hani beni koruyacaktın?" dedim.
Senin için yapabileceğim bir şey yok der gibi başını salladı: "Aramızdaki anlaşmayı bozan sensin. Kararından vazgeçersen, Erdal'ın eline düştüğün an tutsak edilirsin ve sonra o da seni öldürür. Tabii, bunlar aklıma gelen en basit ihtimaller çok daha kötüsünü de yapabilir. İyi düşün ve seçimini yap, lütfen." Durdum. Öyle bir seçim hakkı tanımıştı ki, ne tarafından tutsam elimde kalıyordu.
"Gitsem öleceğim burada kalsam elinde oyuncak olacağım. Seçeneklerin ikisi de birbirinden beter."
"Peki, o zaman ikimizin de çıkarlarını göz önünde bulundurarak anlaşalım."
Nasıl olacakmış diye soracaktım ki, Kemal önüme bir kağıt ve bir kalem getirmişti. Biraz sonra bizi yalnız bırakarak gözden kayboldu.
Araf, karşı pencerenin önüne geçip dağınık etrafa aldırmadan kendi kendine maddeler sıralamaya başladı. Önümdeki kağıtların maddeleri yazmak için getirildiğini anladım ve kalemi alıp sözlerini kağıda geçirdim.
İki sayfa tutan maddeleri yazarken o kadar hızlı konuşuyordu ki, kaçırmamak için sustum. Yazmaktan parmaklarım uyuşmaya başlamıştı. Bunun daha ne kadar süreceğini merak ediyordum: "Kolum koptu! Teknoloji çağına gelmişiz, ben hâlâ bunları neden elimle yazıyorum?" Arkasını dönmedi ve camdan dışarı baktı.
Koskoca salonda yalnız o konuşuyordu, ben yazmaya devam ediyordum ve çok yorulmuştum. 'Yeter artık,' der gibi nefes alıp yazmaya devam ettim.
Son maddeye gelmiştik. Boğazını nazikçe temizledi: "Kırkıncı madde: Araf'ın her sözünü itiraz etmeden kabul edeceğim."
Sözlerini otomatiğe bağlanmış gibi yazdım, fakat ne dediğini yeni fark etmiştim. Kalemi kağıtların arasına bıraktım. “İyi de, bu son madde geri kalan maddeleri özetliyor. Sadece bu maddeyi söyleseydin, diğerlerini yazmaya hiç gerek kalmazdı. İki saattir oturmuş burada, saf gibi yazıyorum. Sırf işkence ettirmek için yaptın bunu!"
Gerçeği gizlemeden alay eder gibi yüzüme bakarak itiraf etti: "İnsanları uğraştırmayı severim."
Nedense cevabına hiç şaşırmamıştım. Gözlerim kağıtlara kaydı. İlk otuz beş madde sadece benim için vardı, fakat geri kalan maddeler Araf'ın isteklerinden oluşuyordu.
Bir karar vermem gerekiyordu. "Bunu kabul etmek mantıklı değil ama başka şansım da yok, daha doğrusu, fazladan canım yok. Keşke kediler yerine ben dokuz canlı olsaydım. O zaman ne sana ihtiyaç duyardım ne de bir başkasına."
Sesli düşündüğümü Araf'ın yadırgayan bakışlarını görünce fark ettim. Kırk madde dile kolaydı ama düşünmek için fazla vaktim yoktu. Sessizleştim.
Araf karar vermemi beklemedi: "Fazla düşünme, çünkü dokuz canlı ve kedi olmadığına göre kabul etmekten başka şansın yok! Basit bir imza atacaksın, hepsi bu!" Çok düşününce işin içinde çıkamıyordum. Nihayet kalemi elime alıp karar verdim: “Tamam, imzalayacağım."
Gülmüştü. Kağıtları sıraya dizip son maddeyi öne çıkarırken sayfaların altını imzalayıp bıraktım. Araf, yanıma gelip kağıtları alması için Memduh'a işaret etmişti.
Bir şey soracağını hissettim. Yüzüme dikkatle bakıyordu.: "Silahtan korkar mısın, Alisa?" Konumuzla uzaktan yakından alakası olmayan bu soruya uygun bir cevap arayışındaydım. İçimden bir ses, zaten bu sorunun cevabını onun da bildiğini söylüyordu. Bozuntuya vermedim: "Silahtan kim korkmaz ki?"
Hiç konuşmadan karşıma oturup silahını sehpaya bıraktığında yüzüne baktım. Gözleri parlıyordu. "Birlikte Rus ruleti oynayacağız." Dedi, emrivaki yaparak. Ses tonu öyle korkunç çıkmıştı ki delirdiğini düşünmeye başlamıştım. Soğukkanlı duruşumu bozmadım. "Sen oyna! Ben gidiyorum," dedim, ayağa kalkarak hızla evden çıkıp kurtulmak istedim. Yanından fazla uzaklaşamadan birkaç adım atmıştım ki sesiyle duraksadım:
"Tek bir adım daha atma! Bu mesafeden ıskalamam."
Tetiğin çıkardığı mekanik sesle ürpermiştim. Şu an beni gerçekten öldürebilirdi. Ellerimi kaldırıp yüzümü ona döndüm.
Silahını doğrultmuş, sakince bana bakıyordu. Oturmamı söyledi. Çaresiz kaldığım için mecburen yerime oturdum. Ellerimi indirmedim: "O silah gerçek mi? Lütfen bana oyuncak olduğunu söyle."
Korkunç bir nezaket gösterisinde bulunarak silahı bana uzattı: "Denemek istersen al, bak bakalım gerçek mi?" Hayır anlamında başımı salladım. Biraz önce neredeyse vuruluyordum. Gerçekten böyle bir şey yapmayacağını düşünmüştüm ama artık kesin olarak emindim.
Ellerimi indirerek, "Peşimdeki düşmanlardan değil, asıl senden kaçmam gerekiyor. İndir şu silahı!" diye onu uyardım. Sözlerimi umursamıyordu.
Ciddi ifadesini bozmadan, "Bu sadece basit bir oyun." dedi.
Onu ikna etmeye çalışmalıydım ama hiç vazgeçecek gibi görünmüyordu. Yine de şansımı denedim: "Elimizi neden kana buluyoruz? Bunun yerine satranç oynayabiliriz."
Tabii ki, Araf satranç teklifimi kabul etmemişti. Bana zorla Rus ruleti oynatacaktı ve artık bu saçmalıklara katlanacak tahammülüm kalmamıştı: "Ben Rus ruleti oynamak istemiyorum!" Dedim. Ses tonum bir hayli yüksek çıkınca Araf'ın kaşları çatıldı: "Bana bir daha bağırma!"
Delirmiştim. Uyarısına kulak asmayıp, “Çok merak ediyorum, ne olurmuş bağırırsam?" diye sordum.
Yüzüme bakarak meydan okudu: "Bir dene bakalım, ne olacak, beraber görelim, ha?" Aslında silahın namlusu bu soruya cevap vermişti, ama bir anlık sinirle ne dediğimi bilemez hâle gelmiştim.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 46.96k Okunma |
2.04k Oy |
0 Takip |
37 Bölümlü Kitap |