
Ortam iyice gerilmişti. Yanlış bir şey yapmasına engel olmaya çalışarak oturduğum koltuktan kalktım. Ne yapmaya çalıştığımı merak eden bakışlarını bana yöneltti. Cesaretimi toplayıp ellerimi göğsümde birleştirerek hâlâ ayakta durmaya devam ediyordum. Araf’ın öfkeli bakışlarıyla yılmak yerine daha da cesaretlenmiştim: “Oyunu senin kurallarına göre oynamak zorunda değilim! Yapılacak tonla işim var, seninle uğraşamam.”
Arkada durup olan biteni izleyen adamlar, gergin yüzleriyle bize dikkat kesilmişlerdi. Kimse araya girmedi, belki de bunu yapmaya cesaret edemiyorlardı.
Araf’ın elinde silah olduğunu unutup yine kızdım: “Dünya senin etrafında dönmüyor. Sabahtan beri buradayım. Saat geç oldu, artık evime gitmek istiyorum. Sabaha kadar başında duramam!” dedim.
Araf, sayıp döktüğüm hiçbir şeyi umursamıyordu. Son cümlemi esas alıp kaşını kaldırarak alaycı bir üslupla sordu: “Nedenmiş o?”
Ona açıklamak zorundaymışım gibi bir de laf anlatmaya çalışıyordum. Klasik bir bahane uydurmakta gecikmedim: “Çünkü beni merak eden bir ailem var.”
Elindeki silahı bir süreliğine indirip arkasına yaslandı. Kendinden emin bir ses tonuyla cevap verdi: “Doğru, insan mezar ziyaretini sadece bayramlarda yapmamalı…”
Göğsüm sıkıştı. Kimsem olmadığını böyle rahatça söylerken ağzının payını vermek istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi: “Sende hiç merhamet yok mu?” diyebildim güçlükle.
Araf gülümsedi ama bu gülümseme yüzüne bir tehdit gibi yayıldı: “Merhamet, kaybedenlerin bahaneleridir. Bana yalan söylediğini biliyorum. Seni merak eden bir ailen yok. Sevdiklerin dediğin insanlardan nefret ediyorsun. Geri kalanları ise hayatına kaldığı yerden devam ediyor. Aslında bakarsan seni çok da umursamıyorlar… Her neyse, şimdi oyuna başlayalım!”
Şok olmuş bir ifadeyle ona bakıyordum. Bu adam ailemin öldüğünü nereden biliyordu, daha doğrusu bunu kimden öğrenmişti?
Ben hâlâ içimdeki sorularla savaşırken o sakince, “İlk tur senin, al bakalım!” diyerek ciddi bir ifadeyle silahı bana uzattı. Kaşlarımı çatıp başımı hayır anlamında sallamakla yetindim. Bu hâlimden memnun olmayıp silahı elinden bıraktı ve sehpaya koydu.
İnatlaşmak sadece kendi zararıma olacaktı. Tek kelime etmeden silahı aldım. Elimdekini öyle tutuyordum ki neredeyse yere düşürecektim.
Araf, bir avcı kadar acımasız bakışlarını üzerimde gezdirmeye devam ettikçe, ondan asla kaçamayacağımı anlamıştım. Oyunu ne kadar hızlı oynarsak o kadar çabuk eve döneceğim hakkında bir şeyler söyledi. Dönüp tuhaf bir ifadeyle yüzüne baktım: “Çok mantıklı bir şey söylemiş gibisin, bunu sıkarsam evimden önce başka bir yere gideceğim.”
Alay etmekten vazgeçmeyen Araf gülümseyip sordu: “Nereye gidecekmişsin?”
Korkmak yerine iyice sinirlenmiştim: “Nereye olacak, tahtalı köye! Bırakalım bu saçmalığı. Ölümle oyun oynuyoruz!”
Bana doğru eğilip yaklaştı: “Hayatında en azından bir kez güçlü olmayı dene. Çok zor değil, alt tarafı tetiği çekeceksin ve oyun bitecek.”
Silahın içinde kurşun varken bunu söylemesine şaşırıyordum: “Dalga mı geçiyorsun yoksa ciddi misin, anlayamıyorum! Böyle yapınca eline ne geçecek?”
Gözlerinden anladığım kadarıyla bu durum onun için hâlâ bir oyun gibiydi.
“Gökay’ın önerisini dinledin. Burada sadece ben karar veririm ve bir cezayı hak ettiğini düşünüyorum.”
Narsist biri olduğunu zaten biliyordum. Beni asıl tereddüte düşüren şeyi kendi ağzından duymak için sordum: “Sen insanları hep böyle mi cezalandırırsın, yoksa bu bana özel bir şey mi?”
Dünyanın en saçma olayı yüzünden bu şekilde cezalandırılmayı hak etmiyordum. “Yemeğin tadına bile bakmadın. Alt tarafı bir sarma yani, niye bu kadar aşırı tepki gösteriyorsun?”
Araf, bu çıkışımı beklemediği için kaşlarını çatmıştı: “Neden tepki gösteriyorum öyle mi? Senden başka bir yemek yapmanı istemiştim, Alisa! Mantıklı bir açıklama yapmadığın yetmiyormuş gibi bir de sürekli konuşuyorsun!”
Tartışma devam edecek gibiydi. Çok yorulmuştum.
Kısa bir sessizlik olunca sordum: “Silahı bırakabilir miyim?”
Kesin ve net bir ifadeyle yüzüme bakıp, “Hayır,” dedi ve önce tetiği çekmem gerektiğini söyledi.
Silah elimde olduğu için korkuyordum. Bir bahane bulup bu durumdan kurtulmalıydım ama o bu oyunu sürdürmekte kararlıydı. Basit bir yalan bularak işin içinden sıyrılmak istedim.
Araf’ın alaycı bakışlarından dolayı kafamın içinde sürüklenen düşünceler birbirine karışıyordu. Kimse zarar görmesin diye düşünmeden buraya geldiğim gün, en çok kendimi tehlikeye attığımı şimdi daha iyi anlamıştım.
Silah bende olduğu sürece ondan korkmamalıydım. Duruma bakılırsa şimdilik tehlikede olan ben değil, Araf’tı ama silahı ona doğrultmaya ne cesaretim ne de vicdanım el veriyordu.
Onunlayken nasıl biri hâline dönüştüğümü fark edip soğuk soğuk terlemeye başladım: “Seni vurmaya cesaret edemememin tek sebebi korkum değil!” dedim.
Bir an şaşırmış görünse de yüzündeki gülümseme kaybolmadı. İstediğini yapmazsam sabaha kadar burada kalacağımı biliyordum. Bir an ne yaptığımı sorgulamadım, yavaşça silahı yukarı doğru kaldırdım ve gözlerimi kapatarak tetiği çektim. Odadaki her şeyin sessizleştiğini ve tüm gözlerin üzerimde toplandığını hissettim. Göz kapaklarımı araladığımda hâlâ hayatta olduğum için kalbim deli gibi çarpıyordu.
Sıra ona gelince silahı alıp hiç tereddüt etmeden tetiği çekti. Silahı kendi kafama dayamışım gibi gözlerimi kırptım ama kurşun ona da isabet etmemişti. Olan biteni ağzı açık seyrettim. Bu cesaret değil, delilikti. Araf ölümün kıyısından dönerken gayet sakin görünüyordu. Gözlerimi kocaman açmış, dehşetle bakıyordum; yine sıra bana gelmişti.
Araf korktuğumu görünce merakla baktı. Bir saniye bile beklemedi ve silahı tekrar bana uzattı. Hiç hareket etmediğimi görünce zorla elime tutuşturdu.
Bu sefer öleceğime kesin karar verdim. Gözlerinin içine baktım: “Sen normal değilsin. İkimizden birisi ölecek ve bu durumu umursamıyorsun. Madem birimiz öleceğiz, o zaman beni neden koruyorsun?”
Sorularımdan birine bile cevap vermedi.
O şerefsizle ittifak kurup benden intikam almak için böyle bir şey yapıyor olabileceğini düşündüm. Erdal bana ulaşamayınca başkalarını devreye sokmuş olabilirdi. İçimde Araf’a karşı bir öfke belirdi. Silahı bırakmadan yüzüne baktım: “Yalancı! Sen beni korumuyorsun. O adamla birlik olup beni öldürmek için böyle bir oyun oynadın!”
Araf dağınık etrafa aldırmadan elleri cebinde salonu turlarken suçlamalarıma bir cevap verme gereği duydu: “Madem Erdal’la iş birliği içinde olduğuma karar verdin, benimle böyle konuşmaya nasıl cesaret ediyorsun?” Başını çevirip tekrar baktı: “Karşında kim olduğunu bilmediğin bir adam varken böyle konuşma.”
Ona karşı duymaya başladığım güven hızla yok olmuştu ve mantıklı tavsiye verdiğini düşünen Araf, az önceki sözlerimi inkâr etmemişti.
Onlar birlik olup bana cephe açtılarsa ben de onları birbirine düşürmekten zevk alacaktım. Mutlu görüntüsü sinirlerimi bozmuştu: “Bakıyorum da bu durumdan çok memnunsun. Bana korkak diyorsun ama asıl korkak sensin!” dedim. Gözlerimdeki tereddütün yüzüme yansıdığını biliyordum. Kararlı görünmeye çalıştım.
Araf, gözlerini gözlerimden ayırmadan derin bir nefes aldı: “Sendeki bu cesaretin cahillikten kaynaklandığını düşünüyorum. Kendini tanıyamayacak kadar korkak biriyle oynamak bana zaman kaybettiriyor.”
Zamana önem veren biri oturup da boş bir amaç uğruna Rus ruleti oynmazdı; bu yüzden sözlerini umursamadım. Aynı şekilde ben de onunla alay ediyordum: “Erdal gibi birine nasıl güven duydun? Ben de seni zeki biri zannediyordum, mafya bozuntusu züppe!”
Açık sözlülüğüm karşısında kaşlarını çatmıştı: “Niye bana ‘sen’ diye hitap ediyorsun, ben senin patronunum!” dedi. Haddini bil der gibi konuşuyordu. Fark etmeden arada ne hakaretler etmiştim fakat Araf’ın takıldığı noktanın bu olması beni çileden çıkarmıştı.
Yorgunluktan başımı geriye atarak tavana baktım. Başımı sağa sola çevirip ağrısını dindirirken uyuşan kolum ise hissizleşmeye başlamıştı. Merak ediyordum; karşımdaki adam, Erdal konusunda ağzını bıçak açmıyordu ama dolaylı yollardan onunla iş birliği içinde olup olmadığını öğrenebilirdim: “Bizim ev sahibini öldürmekle tehdit eden sen miydin?” diye sordum. Bunu Erdal şerefsizi de yapmış olabilirdi. Yanıt vermeden önce biraz düşündü: “Sence ben yapmış olabilir miyim?” Çok ukala bakıyordu. Yüzündeki ifadeden kesinlikle onun yaptığını anlamıştım. Nasıl yaptığını ben daha sormadan anlatmaya başladı: “Eski ev sahibiniz Kamil Bey, kiranızı çoktan ödendiğini söyleyip bu işe razı olmamıştı. Ama evden atılmanız karşılığında kiranızın üç katını teklif ettiğim zaman hemen kabul etmişti.”
Kamil’e sövemiyordum çünkü kimse kiracısı için başına bela almak istemezdi. Üstelik bunu para teklif ederek yapan biri varken, Kamil gibi uyanık bir adamın bizi koruması düşünülemezdi: “Peki bizi evden çıkarmaları için ev sahibine yapılan tehditlerde bir parmağın var mı?”
“Ne olursa olsun ikinizi de evden kovmasını ben söyledim. Teklifi gönül hoşluğuyla karşılamasaydı… sen şu an karşımda olmazdın.” Ev sahibine yapılan tehditlerin bizi evden çıkarmak için uydurulan bir yalan olduğunu anlamıştım.
Kamil’in iki yüzlülüğünü bir kenara bırakıp merakla yüzüme baktı. Başka bir şey daha sormalıydım ama oyunu unutturmaya çalıştığımdan şüphelenmişti. Hemen konuyu değiştirerek sordum: “Merak ediyorum, şu hayatta değer verdiğin bir şey var mı?”
Uzaklara dalarak sessizliğini sürdürünce oyun tamamen unutulmuş gibiydi. Gülümsedi: “Olmaz olur mu, var tabii ki!”
Cevap vermeyeceğini düşünmüştüm ama devam edecekti.
“Ne mesela?”
Araf dikkatini dağıttığımı fark edince gözlerini kısıp alayla baktı: “Bilmen gerekmiyor. Bunu anlatacağım son kişi bile değilsin.”
Bir çırpıda söylediği söz kalbimi kırmıştı.“Benden nefret ediyor gibisin. Hatta daha fazlası var gibi… Bu yersiz nefretinin sebebini öğrenebilir miyim?”
Onun düşüncelerine ulaşmak istiyordum ama daha fazla konuşursam kendimi ele verecektim.
Gözleri donakalarak göründü: "Sevmediğim insanlar genelde senin gibi çok konuşanlardır.”
Aslında çoğu şeyi içimde yaşıyordum. Son birkaç gündür yaşadıklarımı düşününce gözlerim yerdeki kırık parçalara odaklandı. Karşımda dertlerimi dinleyen biri var zannederek konuştum. O sırada mırıldanarak bir şey söyleyen Araf dikkatimi dağıttı.
Duygusal şeylerden nefret ettiğini belli etmese daha devam edecektim. Az önce ne dediğini sorduğumda sabır dileyerek cevap verdi: “Bir kere fazla hassas kalplisin, böyle davranmaktan vazgeç! Bir de her şeye bir anlam yükleme. Bazı şeyler anlamsızken daha anlamlı. Bu şekilde davrandığın sürece her şeyi eline yüzüne bulaştırmaya devam edeceksin.”
O an anladım ki Araf duygusuz bir adamdı.
“Yani bana beceriksizsin mi demek istiyorsun?” diye sordum.
Aslında bu sorunun cevabını onun gibi birinden duymak hiç hoş olmazdı. Uyumadan önce tüm gün sözlerini düşüneceğime adım gibi emindim.
Gözlerimi silaha çevirip sordum: “Oyunu devam ettirmemiz şart mı?”
İki saattir tartışıyorduk, o da bunun farkındaydı. Onu oyaladığım için artık anlamsız sözlerimi umursamıyordu.
“Ben yarım iş yapmayı sevmem. Konuşmayı bırak ve tetiği çek.”
Bu mücadelede kazanan olmadan her şeyin kaybedileceği kötü bir sona doğru ilerliyorduk.
“Öyle söylemesi kolay çünkü silah sende değil, bende.” dedim.
Alaycı bir ifadeyle sordu: “Bu söylediğine üzülmem mi gerekiyor?”
Göz göre göre benimle dalga geçiyordu. Oyun oynuyoruz ayağına ölüp gidecektim.
Rahat bir nefes alıp arkasına yaslandı. Silahı ona doğru uzattım. Eline almak yerine gözlerimin içine odaklanmasına bakarken içimde tuhaf bir his dolaşıyordu. Başka bir yere bakıp bu etkiden kurtarmaya çalıştığımda bile hâlâ tepkisizdim.
“Oyunbozanlık yapıyorsun, çek şu tetiği artık!” Araf’ın sesiyle kendime gelmem kısa sürdü.
Ne badireler atlatıp bu yaşıma kadar sağ salim gelmeyi başarmıştım. Bir sarma yüzünden ölüp gideceğimi hiç düşünmemiştim. Tetiği çekmeden önce karşımdakini iğneler gibi konuştum:
“Üçüncü eli ben oynayacağım ve eminim ki patlayacak. Ölürsem eğer iki elim yakandadır. Her gece ziyaretine geleceğimden şüphe etme, çünkü seni asla rahat bırakmayacağım. Geceleri kabusun olacağım. Uykuya hasret kalacaksın!”
Daha saydırmaya devam edecektim. Araf oturduğu koltukta hareketlenip yüzüme doğru yaklaşarak gülümsedi. Bir şey söylemek istediği açıktı. Gözlerindeki karanlık ifade kaybolmuş gibi mırıldandı: "Çok konuşuyorsun artık icraata geç."
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 46.96k Okunma |
2.04k Oy |
0 Takip |
37 Bölümlü Kitap |