
Sizlere harika sahnelerle dolu bölüm getirdim. Okuduğunuzda içiniz içinize sığmayacak.
İsteklerinizin gerçek olduğu bir bölüm geldi. En özel sahnelerimi buraya aktardım, bu bölüme yazmak istedim. Hadi önce okuyalım isterseniz, ardından bölüm hakkında konuşalım.
Bölüm Şarkımız:
Meryem - Sazca | Enstrümantal Fon
50. Bölüm: "Deniz Anlatıyor Mu Sana Beni?"
Yeni doğan gün, hazırlıkların beraberinde gelmişti. İki eli birbirine girse bile eğlenerek yapıyordu işlerini Nurcan Hanım, güzel zaman geçireceğini yüreği hissediyordu. Yiyeceklerin çoğunu hazırlamış, son kontrolleri yapıyordu. Birazdan giderek kızını okuldan alacağı, buraya getireceği için ayrıca çok heyecanlıydı. Görüşmeyeli bir hafta bile olmamıştı ama şimdiden çok özlemişti, kokusu burnunda tütüyordu, ona kavuşacağı günlerde mutluluktan içi içine sığmıyordu. İşlerini neşe içinde yapıyordu, kızıyla zaman geçireceği her gün, ayrı sevinçli olurdu. Bir gün ona böyle bağlanacağını söyleseler, sadece güler, aynı zamanda sinirlenirdi. Evlatları için korktuğu ne varsa kendi başına gelmişti ama üzerine durup düşünmüyordu. Çünkü düşünürse, mutluluğuna gölge düşerdi, üzerine durmazsa ancak mutlu olabilirdi.
"Ben geldim." İçeriye ilerlerken mutfaktan gelen kokuları takip etti genç adam. Anlaşılan annesi, dua okutacağı için çok güzel yiyecekler hazırlıyordu. Köşedeki askılığa ceketini asan Fatih, tamamen salondan mutfağa ilerledi. "Gel oğlum, hoş geldin." İşlerini tezgah üzerinde yapmaya çalışırken diğer yandan, mama sandalyesindeki Yasemin'le ilgileniyordu. Bu yüzden çok borçluydu annesine, kızını o büyütüyordu. "Kolay gelsin anneciğim." Tamamen gelirken yanına, sandalyedeki kızına ilerledi. Yüzüne tebessüm gelirken kollarını uzatarak kendisine gülen kızını sandalyeden kaldırdı. "Güzelim, küçük cadım benim." Saçlarının kokusunu içine çekerken kısa zamanda özlediğini anımsadı. Kucağına aldığında elinde bir şey sakladığını gördü. "Ne saklıyorsun sen?" dedi gülerken, ne sakladığını görmüştü. Yasakladığını sanki hissediyor gibi çikolatayı elinde saklıyordu.
"Gördüm saklama." dedi sırıtırken, yüzündeki tebessüm çoğaldı. "Yakalandın!" Sahteden kızgınlık takındı yüzüne, dudaklarından tebessümü indirmedi. Gerçekten kızıyordu ama korkutmamak için yüzünden tebessümü indirmedi. "Ben sana bir daha çikolata yenmeyecek demedim mi, uyarmadım mı seni?" İkazcı şekilde konuşmalarını sürdürdü. Kızdığını sanki anlamış gibi eliyle, babaannesini gösterdi Yasemin. Küçük parmağını, kendilerine arkaları dönük, ocaktaki yemeğiyle ilgilenen Nurcan Hanım'a uzattı. "Aa-an-ne." dedi tekrardan zorlansa bile, söylemeyi bırakmadı. Gülerek hafifçe önüne dönen Nurcan Hanım, şaşkınlıkla gözlerini devirdi aynı zamanda. "Bu aynı Kuzey abisine çekecek, kuzen kuzene çekiyormuş. Şimdiden ispiyonculuğa başladı, sen bir daha zor istersin benden çikolatayı." Tehditkar şekilde konuşarak tekrar önüne döndü. Yüzündeki gülümseme çoğaldı kadının, gittikçe konuşması, kendini ifade etmesi, herkesin hoşuna gidiyordu.
"Ben orasını bilmem." Yüzüne eğilerek kızının yanağına dokundurdu dudaklarını. Tehditkar ama aslında kinaye dolu konuşmalarını sürdürmeye devam etti. "Öyle babaannenin her verdiği alınmayacak, bahane tutulmayacak." Yüzündeki gülüş çoğaldı genç adamın. Son zamanlarda ziyadesiyle yorulmuştu, en çok da aklı yorgundu. Zihni karmakarışık halsizliğin içerisinde kapana kısılmıştı. Sadece kızıyla zaman geçirirken mutlu oluyordu. "Ama bugünlük, madem benim güzel kızım çikolatayı çok özlemiş, bir defalık izin verebilirim." Yüzünden tebessümü düşürmezken küçük bedenini tezgahın üzerine oturttu. "Gel açalım." Elinden paketi alırken düzgünce açarak tekrar eline tutuşturdu.
"Erkenden kalktım, kızımı okuldan alacağım için çok heyecanlıyım, gel gör ki zaman geçmiyor, meleğime kavuşacağım ya, ilerlemiyor vakit. Her işim bitti, yemekleri hazırladım, çok oyalandım ama daha bir saatten öte vakit var." Bir yandan kızıyla ilgilenirken diğer yandan annesinin dediklerine tebessüm etti genç adam. Böyle sevgi dolu olması, sevdiği kadının yanında durması, kendisini memnun ediyordu. "Fatih, diyorum ki biraz erken çıksak, ben okula yakın yerlerden kızım için güzel elbiseler alacağım. Odasındaki dolabını süslemeye başlayacağım. Tabii şimdi göstermeyeceğim odasını, seninle konuşsun, bir araya gelin, ondan sonra vereceğim."
"Çıkalım anne, benim işlerim var zaten, erken okulda olmam gerek." Elindeki paketi bitiren kızının yüzünü özenle temizledi. Boş paketi kenardaki çöpe atarken tekrar kızına ilerledi. "Sen proje için uğraşıyorsun sanırım, yanlışım yoksa yarın sunumunuz olacak." Şaşkınlığına engel olamadı, annesinin davranışları biraz tuhaf geliyordu kendisine. Hande ile yakından ilgiliydi ve bunu öylesine değil, kalbinden isteyerek yapıyordu. Kendini çok kaptırıyordu aslında, biraz saplantılı gibi davranıyordu ama bunun üzerine durmayacaktı. "Yarın sunum yapacağız, doğru biliyorsun anneciğim." Tezgaha oturttuğu kızını tekrar kucağına alırken yine annesine çevirdi bakışlarını. Yıllar sonra içtenlikle yüzü gülüyordu Nurcan Hanım'ın, sanki yarasına merhem bulmuştu. O nedenle heveslerini kırmayacaktı annesinin. "Yarın konuşacak seninle, bak göreceksin, çok mutlu olacaksınız." Dediklerini umursamadı, Hande'nin kendisine ne zaman geleceğini bilmese bile bir gün mutlaka geleceğini biliyordu Fatih.
"Gelecek anne, sen rahat ol, o bana gelecek." Kendinden emindi, bilmese konuşmazdı bilmediğini. "Hazırlan sen, ben de projeyi kontrol etmek için erken çıkacaktım, birazdan çıkarız." Ocağın en son kısmına yerleştirdiği çorbanın altını örterken tebessüm etti Nurcan Hanım. Yıllar önce kaybettiği mutluluğunu bulmuştu, sevincinden içi içine sığmıyordu. "Çorbasını da hazırladım meleğimin. Şimdi ilk gelince duanın bitmesini bekleyemez, acıkabilir, önden çorbasını içireceğim." Yemeklerini tekrardan gözden geçirerek kontrol etti. İstediği şekilde hazırlamıştı, gözünden kaçan tek detay kalmamıştı. "Aa!" dedi aklına gelenle, elini ağzına kapattı. Bir yere yetişirken diğer yeri unutmuştu. "Yasemin'e ilaç içirmeyi unuttum, nasıl çıkacağız şimdi, bir saatte yapamam bunu." Üzerine durmadı genç adam, kendisi çözebilirdi. Böyle durumlara alışmıştı, çocuğu olduğunda insan, hep tetikte beklemeyi iyi bilirdi. "Geçen ki gibi burnunu sıkarak vereceksen kalsın." Nurcan Hanım'ın söyledikleri karşısında sinirle kaşlarını çattı. O günü hatırlayınca sinirlenmemek elde değildi. Tabii bunu, sinirlendiği için yapmamıştı, ruhsal yorgunluktan ötürü yapmıştı. Yanlış olduğunu bilmeden, üzerine düşünmeden yapmıştı.
"Hayır anneciğim, o konuda için rahat olsun, bir şekilde içireceğim ama sağlıklı yöntemlerle." Mutfak masası üzerinde bekleyen ilaç şişesini eline aldı. Zaman geçirirken kızıyla, aynı şekilde ilaç içirmek için çaba gösterecekti. "Sen yavaşça hazırlanmaya başla, zaten siz kadınlar geç hazırlanıyorsunuz, ben o zamana çözerim." Takılmayı seviyordu, özellikle annesine takılmak daha hoşuna giderdi. Sinsice gülerek yürümeye başladı Nurcan Hanım, "Hiç de bile." dedi mutfaktan uzaklaşırken. "Ben o klişe kadınlardan değilim, ben anneyim, iki dakikada hazırlanırım çocuklarıma yetişebilmek için, beni diğer kadınlarla kıyaslama." İlerleyen annesinin ardından çok bakmadan kollarındaki kızına döndü, çabucak ilaç içirmesi gerekiyordu. Bunu burada yapması çok zordu, mutfakta dikkatini çekemezdi. Oturma odasında, pencere kenarına yakın bir yerde uğraşacaktı. Son zamanlarda kuşlara ilgi duyduğundan, özellikle pencere kenarında ilaç içme olasılığı daha yüksekti. Biraz zaman ayırsa güzel olacaktı, uzun süredir ilgilenemiyordu zaten. Yorucu geçen günlerin ardından biraz olsun rahata kavuşmuşlardı ama belli olmazdı.
...Tamirhanede geçen yorucu zamanla boğuşurken üst üste aldığı siparişleri yetiştirmeye çalışıyordu genç adam. Yanında yardımcısı olmasına rağmen zorlanıyordu, üstelik sipariş vermeye gelenlerle yoğunluk iyice artıyordu. Arabanın önüne eğilmiş, tekerini kontrol ederken kalabalığın biraz tenhalaşmasını temenni etmişti. Yine de, zor bile olsa seviyordu işini. Kısa sürede kızını, kız kardeşine emanet ederek evden çıkmıştı. Önce annesini okula bırakmış, ardından okuldaki işlerini çözerek, hızlı şekilde galeriye gelmişti. İşiyle ilgilenirken zaman içinde olup bitenleri düşündü. Uzun süredir İhsan'dan ses çıkmıyordu, çocuğu hâlâ o okulda okumasına rağmen kendisi gelmiyordu. Yakında hepsinden ses çıkacaktı, Aras'tan da, iyi dönüş bekliyordu. Kendini hazırlamıştı, karşılarında eskisinden daha güçlü duracaktı.
"Fatih Bey." Yerden kalkarak ardına dönerken karşısındaki yardımcısı Suat'la karşı karşıya geldi. Henüz üniversite öğrencisiydi Suat, daha mezun olmamıştı. Yarım gün çalışsa bile kendisine çok faydası oluyordu. "Kahvaltılık alıp gelsem olur mu, çok çabuk gelirim. Erkenden okula geçtim, buraya okuldan geliyorum, kahvaltı yapmadım." Normalde müsaade etmezdi ama Suat'ı iyi tanıyordu, sorumluluklarının bilincindeydi. İlk etapta işlerin azalmasını tercih ederdi ama Suat zaten çabuk gelirdi. "Çabuk ol, yoğunluğu taşıyabilirim ama erken burada ol ki, işleri hızlı bitirelim." Sadece başını sallayan çalışanının galeriden çıkışını izlerken tekrar ardına döndü. Bugün neden böyle yoğun olduğunu çözemiyordu, kalabalık bir türlü bitmemişti. Siparişler çoğalmıştı, uzun zamandır yetişemediği için çalışanı, tek başına sadece bu kadarına yetişebilmişti.
Olanlarla beraber, kendisine ardı dönük olan arkadaşını öylece, uzaktan izleyen Özcan, nasıl bir atakta bulunacağını iyi biliyordu. Önceden planını hazırlamıştı, yapacaklarını ince detaylarına kadar düşünmüştü. Kucağında Yasemin'le, özellikle yoğunluğun bitmesini ve Fatih'in yalnız kalmasını bekledi. "Şimdi olay sizde Yasemin Hanım, işlem sizin bir ağlamanıza bakar." Kucağındaki bebekle konuşurken kendisine gülücükler sunmasına şaşırdı. Normalde susmaksızın ağlardı, şimdi keyfinin yerinde olacağı tutmuştu. "Bana bak, babanla Hande ablanın arasını yapmak sana düşüyor, hadi ağlasana." Beklemediği, özellikle istemediği zamanlarda ağlardı, şimdi istiyor ama ağlatamıyordu. "Ben anne istiyorum baba diye ağla, bana Hande ablamı getir, ben onu istiyorum de." Bu işi çözse çözse Yasemin çözerdi. Yanına ilerledi, kapıdan girerek arkadaşının ardında durdu. Bugün yoğun olacağını biliyordu ama mecburen bugün yapmalıydı. Başta ses etmeye çekindi, yapacağını anlarsa, Fatih kızabilirdi kendisini. Sessiz kalmak istedi ama işine kendini kaptırsa bile geldiğini anlayan arkadaşı, hızla kendisine doğru döndü. İkisini birden burada gördüğüne şaşırmıştı anlaşılan. Başlarda böyle planı yoktu ama Fatih'in sürekli Hande'den uzaklaşması, kendisini bunu yapmaya mecbur bırakmıştı.
"Seni beklemiyordum, ne ara geldin." Beklemeyi bırak, geleceği aklının ucundan bile geçmezdi, neden geldiğini anlayamadı. Arkadaşının kucağında kızını görmeyi ise hiç beklememişti. "Yasemin de gelmiş, ne oldu şimdi?" Yapmadığı hamlelere rağmen buraya Yasemin'le beraber gelmesine iyice şaşırdı. "Sorma kardeşim, başımıza neler geldi bir bilsen, çocuğu keyfimden getirmedim." Şaşkınlıkla gözlerini devirdi, Yasemin'den endişe etti, hasta mı olmuştu acaba? Sabah beraberdi kızıyla, hasta olsa zaten anlardı. "Boş yapma da anlat, niye getirdin?" Yoğunken sinirli oluyordu, sakin kalması mümkün değildi. Aldığı siparişleri tamamlarken aynı zamanda yeni gelen müşterilerle uğraşıyordu. Özellikle sorunlu ve beklemeyi istemeyecek kadar sabırsız müşteriler, daha çok sinirlerini bozuyordu.
"Sizin evin önünden geçiyordum, seni evde sandım, bugün pazar ya hani, işe gitmeyeceğini düşündüm. Sesler duydum, göreceksin çocuğun halini, nasıl içli ağlıyor. Bildiğin, 'Ben ana istiyorum' diyor, feryat figan haldeydi. Dayanamadım, aldım Seda'nın elinden, buraya getireyim dedim. Belki babasını görürse sakinleşeceğini düşünüp sana getirdim. Şimdi böyle sakin durduğuna bakma, gözünde yaş kalmadı çocuğun. Yüzü asık, sakin duruyor ama içinden ağlıyor." Yalan söylemeye mecburdu, Hande ile ikisinin arasını yapmak için bu yola baş vurmuştu. Eğlenceli yöntemdi ama tutturabilmesi için Yasemin'in ağlaması gerekti. Biraz olsun ağlasa, olayı çok rahat çözecekti.
"Aşkım." Kızını Özcan'dan kendi kucağına alırken tebessüm etti Fatih. Yüzüne, yanağına bastırırken dudaklarını, gayet sakin olduğunu düşündü. "Ne diyor bu gereksiz amcan, çok mu ağladın sen?" Kendisine gülücükler saçmasına iyice şaşırdı, Özcan'ın dedikleriyle, kızının duruşu uymuyordu. Olmadığı kadar keyfi yerindeydi üstelik. "Özcan, yalnız bu çocuk ağlamıyor, ağlama olayı yok." Güldü, Özcan zaten olayları ters anlama konusunda çok iyiydi. Bu konuda ondan daha iyisi bulunamazdı. "Gerçekten ağlıyor yaa, belli ki içinden ağlıyor. Yüzü çok asık, yüreğinde ağıt yakıyor anlaşılan." Söylediklerine karşılık sadece gözlerini devirdi, başka tepki veremedi. Bazen çok saçma konuşmalara giriyordu. "Tövbe ya Rabbim!" dedi refleks içinde. Bildiğin boş konuşmak için gelmişti buraya. "Sen ne saçmalıyorsun acaba, derdin ne?"
"Ağlıyor diyorum sana, çok ağladığı için getirdim zaten. Sen bakma böyle durduğuna, birazdan ağlamaya başlar zaten." Aklından geçeni gerçekleştirmesine çok zaman kalmamıştı. İlk cümlesini kuracaktı. "Diyorlar ya hani, Hande'nin kucağında susuyormuş, gidip bir koşu çağırsam mı. Zaten Hande de bunu çok seviyor, kendi çocuğu gibi bağrına basıyor. Bir koşu giderek çağırayım, gelirse getiririm hemen." Yapmaya çalıştığını anında anladı genç adam. Şimdi çözmüştü derdini, kurduğu son cümle karşısında anlamıştı. Kapıya doğru ilerleyen Özcan'ı, kolundan tutarak durdurdu. "Gel buraya, salak salak haraketler yapma. Oğlum görmüyor musun, çocuk ağlamıyor işte, gayet keyfi yerinde." Yapmak için uğraştığı hamleyi yüzüne vurmadı ama sinir olmuştu. Kendisinin gözünün içine bakarak yalan söylüyor, üste bir de oyun oynuyordu. "İçinden ağlıyor o, 'Ben anne istiyorum' diyor ama sen anlamıyorsun. Ben gidip çağırayım, hemen gelir zaten."
"Özcan!" dedi sert şekilde, sesini biraz yükseltti. Normalde daha çok bağırırdı ama kucağında çocuğu varken kendini kontrol etmesi gerekti. "Geç şuraya, sana çocuk ağlamıyor dedim, saçma sapan hareketler yapmayı kes! Ne yapmaya çalıştığını da gayet iyi anlıyorum zaten, tepemi attırma. O bana çağırmaya çalıştığın kadın, gelmek istese zaten gelir, önünde engel yok. Bunu kendisi anlayacak, anlayana kadar da böyle davranmaya devam edeceğim. Yasemin'e gelince, onu buraya sen getirdin, oturup kendin bakacaksın."
"Tamam seni çok iyi anlıyorum ama kardeşim, son dediğin mümkün değil. Birazdan Melek'in randevusu var, kontrole gidecek." Geçen zamanda Melek, bebeğini dünyaya getiremeden kaybetmiş, iki ay sonra tekrar hamile kalmıştı. Ayrılıklarla dolu kayıpların beraberinde, güzellikler de tekrardan hayatlarına girmişti. "Özcan!" Arkasından bağırsa bile koşarak giden arkadaşını sinirle izledi. Normalde olsa ardından gider, ağzının payını verirdi ama öyle yoğundu ki, bununla bile uğraşacak halde değildi. "Ben sana yapacağımı bilirim, göreceksin sen!" dedi ardından söylenirken. Gösterecekti gününü ama şimdi değil, günü gelince hesap soracaktı. Özcan'ın uzaklaşması beraberinde Suat da çabucak gelmişti. İçeriye girdiği vakitte kendisine şaşkınlıkla bakan Suat'la karşı karşıya gelmişti. "Sen siparişlere başla, benim yarım bıraktığım arabayla ilgilen, ben de gelen müşterilere bakacağım." Sakin kalması gerekti, bugün sinirlenmemesi gerekti. Yarın projenin sunumuyla uğraşacaktı ve sürekli yapacak başka işler çıkıyordu kendisine.
Yoğunluk içinde uğraşması gerekenlerin yanında bir de çocuğuyla ilgilenmesi gerekti. Üstelik sorun çıkaran müşteriler de ayrıca canını sıkmaya başlamıştı. Günü hızlı geçmişti, daha önce de burada Yasemin'e baktığı için ortamdan ötürü çok zorlanmamıştı. Sadece müşterilerden biri, canını sanki özellikle sıkmaya başlamıştı. Sabırsız hareketleri ve devamlı kendisiyle ilgilenmesini istemesi, iyiden iyiye rahatsız etmişti genç adamı. Önceden buraya annesinin getirdiği zamanlardan, Yasemin'in mama sandalyesi burada kalmıştı. "Tut güzelim bunu." İçerisi süt dolu biberonu eline uzatırken eline verdi, kendisi içebiliyordu, bu kısımda zorlanmayacaktı. "Aferim benim güzel kızıma." Sevgi içinde baktı, büyüdükçe kendisini yormaları azalıyordu. Sütünü alarak tek başına içmeye başlamıştı. "Anne bizi cennetten izliyor şimdi, çok seviniyor, 'Benim kızım babasını hiç üzmüyor.' diyor." Zaten anmesini aramıştı, okutacağı dua başlamdan evden birini yollayarak aldıracaktı. Ev biraz yoğun olduğu için anlayış göstermeye çalışıyordu. Özcan'ın saçma haraketlerinin bedeliyle uğraşıyordu ama gösterecekti ona gününü.
Yoğun geçen günün beraberinde, sorunlu müşteri, tamamen canını sıkmaya başlamıştı. Yanına gelen Suat'ın yüz hatlarındaki gerginliği gördüğünde, işlerin yolunda gitmediğini anlamıştı. "Ben artık yapamıyorum Fatih Bey, demedik söz bırakmadı bana. 'Sen yetemiyorsan buraya, çağır sahibini, gelsin o baksın.' dedi bana." Şaşkınlıkla kaşlarını çattı, bu kadarı çok fazlaydı, daha ileri gitmelerine izin vermezdi. Bazen insanlar, biz anlayamadan, çok ileri gidebilirlerdi. "Tamam sen geç, arkadaki arabayı kontrol et, ben çözeceğim." Oraya doğru ilerlerken gayet kendinden emindi. Bu işi yapabilmek için iki yıl üniversite okumuştu, mahalledeki en iyi galerilerdendi, adından söz ettirirdi. "Fatih Bey!" Tam karşısına geldiği adam kendisine seslenirken kendi de seslendiği yere ulaştı. Bazı insanlar, üç kuruş para ödeyince, herkese tepeden bakabileceğini sanıyordu ama buna asla müsaade etmezdi. "Buyrun, sizi dinliyorum." Sesi sertti, oldukça da kendinden emindi. Tartışma çıkmasına izin vermeyecek, terbiyesini bozmayacaktı.
"Burası oto tamircisi mi, yoksa çocuk kreşi mi?" Üslubuna bakılırsa, kendisiyle ilgilenmesi zor olacaktı. Zaten ilgilenmek de istemiyordu, böyle insanlardan gelecek ücrete bile razı değildi. "İkisi de değil beyefendi, konuşma şeklinize bakılırsa, arabanızı tamir etmek için başka yere gitmek zorunda kalabilirsiniz."
"Benimle ilgilenmeniz gerek, bunu izah etmemin yanlış olduğunu düşünmüyorum. Sorunumu anlatıp aracımı teslim ederek gideceğim."
"İzah etmeniz değil, izah ederken kullandığınız üslup hatalı. Çalışanımı aşağılayamazsınız, size bu hakkı vermiyorum." Sıkıcı olmaya başlamıştı, uzamaması için çaba gösterecekti. Genelde müşterilerle çok istisna tartışma çıkardı, çıkan tartışmaları uzatmamak için çabalardı ama hiçbir sözün de altında kalmazdı. "Çalışanınızı koruduğunuz kadar işinize de özen gösterseniz keşke." Sabrı tükenmek üzere olduğundan ötürü dişlerini sıktı. Sakin kalacaktı, bunu başarabileceğini düşündü. "İşimi sizden öğrenecek değilim, ben bu işi yapabilmek için özel eğitim aldım. Saygılı şekilde beklerseniz sizi dinleyeceğim." Çalan telefonun sesiyle daha çok konuşamadı, çalan telefon, iş yerine ait olduğu için bakmak zorundaydı. Genelde sipariş için arayan diğer müşteriler ve aracını teslim etmek isteyen yeni müşteriler arardı. Sıat, galerinin arka tarafında olduğundan, duyması bile mümkün değildi, mecburen Fatih bakacaktı. Karşısındaki müşteriyi bırakarak, hiç düşünmeden oraya doğru ilerledi.
Telefon konuşmasını bitirirken tekrardan mama sandalyesinde oturan kızına ilerledi. Kontrol etti tekrardan, su içmesi gerekti. Diğer yandan aldığı siparişi yazacak, kızına su içirecek, daha sonra, sorun çıkaran müşteriye bakacaktı. Siparişi not aldı, not defterin hızlıca gözden geçirerek hemen defterinin kapağını kapatıp masanın kenarına bıraktı. Küçük çay bardağı içine hazırladığı su ile beraber, eline çay kaşığı aldı. Uzun zamandır böyle su içirirdi, biberona da doldururdu ama mama gibi katı değildi, boğulma ihtimali vardı, bunu göze alamazdı. Su bardağının içinden çay bardağına biraz alırken dudaklarına uzattı. "Al canım bunu da." Konuşurken düzgünce içirdi, böyle içirmekte hiç zorlanmıyordu. "Çok güzel." Kelimeler dudaklarından refleksle dökülürken çabuk içirdi, bardakta su kalmamıştı.
"Fatih Bey!" Ardından gelen sesin başta çalışanına ait olduğunu sanacak kadar dalgındı ama çok geçmeden olayın aksini anladı. Aynı müşteriye ait olan sesi algıladığında, elindeki bardağı bir kenara bıraktı. Oraya doğru sert adımlarla ilerledi ama çok yaklaşmadan, uzaktan seslendi. "Sizi dinliyorum!" Bazen bazılarının anlayacağı dilden konuşmak gerekirdi. Gerektiğinde herkesin hakkını vermek gerekirdi. Kendisiyle yaşıt adamı çekecek değildi, belki yaşı büyük olsa saygı duyar, idare etmeye çalışırdı ama karşısındakinin genç olmasından iyice rahatsız oldu. "Benimle ilgilenecek misiniz, yoksa başka galeriye mi gideyim? Yani karar size ait, ben her şekilde işimi hallederim." Tam istediği soruyu sormuştu, buna verecek yanıtı elbette vardı. Terbiyesini bozmadan, gayet güzel şekilde kovacaktı. Kimse karşısında büyüklük taslayarak, kendisine emir veremezdi, kimseyi idare edecek durumda da değildi üstelik. Başı yeterince kalabalıktı, aynı zamanda hem çocuğuna bakıp hem iş yapıyordu. Buna rağmen tüm müşterileri kendisinden memnun olduğuna göre, sorun karşısındaki kişiye aitti.
"İkinci seçenek sizin için daha doğru beyefendi. Dilerseniz aracınızı, başka galeriye teslim edebilirsiniz. Ne de olsa kimse, bu işi yapmak için benim gibi yükseköğretim okumadı, umarım benden daha iyisini bulursunuz. Mahalledeki diğer galeriler kapanmadan sizi usulca kapıya kadar geçirebilirim." Karşısındaki adamın bakışları şekilden şekile girerken Fatih, gayet sakindi. Terbiyesini bozmadan, sinirlenip sesini yükseltmeden, kibar şekilde kovmuştu. "Ayrıca bir daha buranın önünden geçmezseniz sevinirim, diğer müşterilerimi etkilemenizi istemiyorum. Size iyi günler dilerim." Şaşkınlığın verdiği sinirle yerinden kalkan adam, üzerinden çıkardığı ceketini elinde aldı. Kapıya doğru ilerlerken "Küstah!" dedi şaşkınlık ve sinir içerisinde. Kapıyı çarparak çıkan müşterinin ardından sırıtarak baktı. Kimse kendisini aşağılayamazdı, bu işi gönüllü, sevdiği için zevkle yapıyordu. Karşı tarafın ukalalığına müsaade etmediği gibi asla terbiyesini bozmazdı.
Zaman aldatırdı çoğu kez, zamana aldanırdık, öyle aldanırdı ki, aklımızın ucundan bile geçiremediklerimizle karşılaşırdık. Böyle Hande'yi seveceğini bilse yine ona yakın olup olmayacağını düşündü Nurcan Hanım, düşündü her kendine sorduğunda cevabı hep aynı oldu. Yanına gider yine destek olurdu, anne yüreği bunu gerektirirdi. Bizi buna mecbur bırakan kaderdi aslında, kaderin önüne geçemezdik. Kendisine ne vakit sıkıca sarılıp 'Anne' dese, dünyalar kendisinin olurdu. Aldıklarını göstermemişti kızına, elindeki poşetin ne olduğunu sormaması, kendisinin epey işine gelmişti. "Gel annem, gel evimize girelim." Kolundan daha sıkı tutarak merdivenleri tutmasına yardımcı oldu. Bahçeye çıkan basamakları indiler, elini kızının kolundan indirmeden, bahçe kapısını diğer eliyle aşağı indirdi. "Şimdi annen sana en sevdiğin şehriye çorbasından içirecek ama çok içmek yok, dua bitene kadar öyle aşırı acıkmaman için bir tabak içeceksin. Çok içersen diğer hazırladıklarımı yiyemezsin." Bahçeye girdikleri anda eğilerek yanağına öptü. Çok seviyordu, insan kendi kanından olmayan birini nasıl böyle derin sevebilirdi? Şimdi evlatları için ettiği endişelerden ne varsa, gelmiş bin katıyla kendisini bulmuştu.
"Hoş geldin Nurcan." Karşı kapıdan, yani evin kapısından çıkan kişi, Hande'nin daha önce gördüğü Sevinç Hanım'dan başkası değildi. Burada olmasını beklemiyordu, aslında olması çok mantıklıydı, neden beklemediğini bilemedi. "Hoş buldum canım, kızımı getirdim." Kendisini daha çok kendine çeken Nurcan Hanım, eliyle belini sıvazladı. Kendisine bakan Sevinç Hanım, görmeyeli hiç değişmemişti, üzerinde değişim yakalayamadı Hande. Soğuktu tebessümlerine rağmen, tebessümü bile soğuktu aslında. "Sen de hoş geldin kızım." Söylemek istemediği halde söylemişti sanki, böyle hissediyordu. "Teşekkür ederim." dedi sakince, çekingen davrandı. Zamanında avukatlığını yapan kızının burada olup olmadığını düşündü. Ters gidiyordu kendisine epeydir, rahatsız oluyordu ondan ama buradaydı büyük ihtimalle. Rahatsız olsa bile katlanmaya mecburdu, bazı insanları çekmeye mecbur bırakılırdık. Düzelme ihtimalini göz önünde bulundurdu, belki kendisine öyle davrandığı zaman sinirleri bozuktu. "Seda içeride mi, Yasemin'i aldırtacağım ona, Fatih istedi birinin galeriden almasını." İçeriye doğru yürürken konuşan Nurcan Hanım'ın ardından ilerledi Hande. Yine kendini buraya çok yabancı hissediyordu, nedenini kendi bile anlayamıyordu aslında. "Birsen aldı geldi onu, uyuttu da üstelik." Burada olduğunu anladığı anda gerildi Hande, belki de gerilmesine gerek yoktu ama elinde değildi.
"Hoş geldin Nurcan Teyze, çözdüm ben o meseleyi." Aşağıya inmeden, merdivenlerin yukarısında seslenen kadınla tam anlamıyla göz göze gelmişti. Bakışlarını kaldırdığı anda, başını kaldırır kaldırmaz çarpışmıştı gözleri birbirine. "Hoş geldin!" Sesi oldukça soğuktu, sanki mecburiyetten söylemiş gibi hissediyordu genç kadın. Sessiz kaldı, içinden geldiği gibi davranacak ve cevap vermeyecekti. "Hadi içeri geçelim." Bir an önce kızına özenle hazırladığı çorbayı içirmek isteyen Nurcan Hanım, önden ilerledi merdivenlere doğru. Orada öylece kalan Hande, ilerleyen annesinin ardından yürümeye başladı. Daha merdivenlerin ilk basamaklarındayken Nurcan Hanım, kendisinden önce içeri girmişti. Aynı şekilde Sevinç Hanım da girmiş, kapı pervazında sadece Birsen kalmıştı. Bakışlarını ona değdirmemek için uğraştı Hande, bakmadan içeri girebilirdi. Henüz kapıya ulaşamadan, kapı pervazındaki Birsen, eliyle ağırca ama sert şekilde kapıyı kapatarak içeri girdi. Şaşkınlıkla olduğu yerde bekleyen Hande, neye uğradığını anlayamadı. Bunu bilinçli yapmıştı, kendisini gördüğü halde bilerek kapatmıştı kapıyı üzerine. Tekrar kapıyı çalamadı, eli uzanmadı kapıya. Tamamlandığında merdivenleri, bir iskemle alarak, zorlansa bile üzerine oturdu. Kapı mutlaka açılacak, eve dua için gelenlerle girecekti içeri.
İçeri girdiği anda elinden çantasını bırakarak, üzerinden feracesini çıkaran Nurcan Hanım, hazırladığı çorbadan kızına içirecekti. En sevdiği şehriye çorbasını özenerek yapmıştı. Önündeki mutfak dolabından tabak çıkarırken içeriye seslendi. "Hande!" dedi bağırırken, iki dakika görmese özlüyordu kızını. "Gel annem hadi, çorban hazır." Seslendi ama ses alamadı, ellerini yıkamaya gitse bile şimdiye kalmazdı. Ardına döndüğünde Sevinç Hanım'ın beraberinde Birsen'in de geldiğini gördü. "Hande nerede, benim kızım nerede?" Şaşkınlık içinde çevresine bakınan kadına sinirlenmeden edemedi Birsen. Bildiğin saplantılı haline gelmişti, o kızı, ölen evladıyla aynı terazide tartacak kadar saplantılı olmuştu. "Bilmiyorum." dedi soğukça, sonra yaptığından pişman oldu. Kimseye böyle davranmak istemezdi ama o an öyle yapmak gelmişti içinden. "Girmemiştir belki." Yaptığından çektiği vicdan azabı ile kendinden bağımsız konuştu. Elindeki kaşığı öylece tezgaha bırakan Nurcan Hanım, koşar adım dış kapıya doğru yürüdü. Dış kapıyı eliyle sert şekilde açarken gördüğü manzara karşısında kaskatı kesildi.
"Hande!" Şaşkınlık içinde oraya yürürken niye böyle yalnız oturduğuna anlam veremedi. Bırakmış, ondan önce içeri girmişti, kapı rüzgardan çarpmış belki, o yüzden burada kalmıştı. "Niye buradasın anneciğim sen, içeri neden gelmedin?" Tam karşısında eğilirken yüzünü sevgiyle avuçladı. Yokluğunu anında anlamıştı, o yokken nasıl soluk aldığını düşünmek bile istemiyordu şimdilerde. "Ben senin için çorba koyacaktım, meleğim ortada yok, nasıl korktum, sana zarar geldi sandım." Tebessüm ederek konuşmaya çalıştı, kızı olmasa kimse güldüremezdi yüzünü. "Kapı kapandı, rüzgardan herhalde, ben de bir daha rahatsız etmek istemedim." Yalan söyledi, oysa kapıyı yüzüne o kadın kapatmıştı. Gerçeği söylerse kendisine inanmama ihtimali vardı, annesini kaybetmek istemiyordu. "Tahmin ettim ama neden gelmedin güzel kızım, kimseyi rahatsız etmezdin. Ayrıca benim suçum, bıraktım seni, hızlıca içeri girdim." Yerinden kaldırmak için ellerini uzatarak ellerinden tuttu, özenle kaldırdı. "Evimize gidelim gel meleğim, çorbanı içireyim sana." Sıkıca kolunu eliyle tuttu, içeriye doğru yürütmeye başladı. Elleriyle içirecekti yaptığı çorbayı, başka yolu yoktu, elleriyle doyuracaktı kızını.
"Yavrum, sevdin mi annem?" Sevdiği şehriye çorbasını, özenle hazırlamıştı. Önden içirmek istemişti, dua bitene kadar çok acıkmasını istemiyordu. "Bir tabak daha vereceğim ama sadece açlığın yatışsın diye yaptım sana, karnını bununla doyurma. Dua bitsin, annen sana en sevdiklerini yaptı, onları yedirecek." Boş tabağı önünden alırken sıcacık baktı kızına, o olmasa yaşayamazdı. Yeniden doğmuştu kızıyla birlikte, tekrar var olmuştu. "Elinize sağlık anneciğim." Yüzünde tebessüm oluşurken elindeki tabağı, bulaşıkları biriktirdiği yere bıraktı. Şimdilik içirmeyecekti çorba, yoksa diğer yaptıklarını yiyemezdi. "Afiyet olsun benim güzel gözlüme, birazdan daha güzellerini yiyeceğiz, çorbayla şişirme karnını." Devam ettirdi işlerini, özenle hazırlıklarını tamamlamaya çalıştı. Buyün normalde çok hüzünlü olurdu, ölen evlatlarının senesiydi ama değildi, eski haline göre çok mutluydu. Yanında ilacı vardı çünkü, kızı vardı.
"Canım annem." Yerinden kalkarak bir anda sarıldı karşısındaki kadına. Böyle sevilmemişti hiç, bu çok içtendi. Ne olduğunu, tam anlamıyla çözemeyerek şaşıran Nurcan Hanım, biraz geri çekilse bile kızından uzaklaşmadı. "Ay ay ay!" Gülerek yanaklarını öptü kızının, bunu ondan beklemiyordu. "İnci tanem bana sarılmak istemiş anlaşılan." Sıkıca sardı kolları arasına, saçlarını koklarken öpmeye devam etti. Bunca zaman nasıl soluk aldığını düşündü, Hande olmadan nasıl yaşamıştı? Rahmetli kızını toprağa verdikten sonra geçen zamanları bomboştu, ne zaman ki Hande gelmiş, o zaman düzelmeye başlamıştı. "Oh oh, ana kız, muhabbetiniz çok tatlı!" İçeri giren Sevinç Hanım'a, ikisi birden gülümsedi. Söyledikleri çok hoştu, Hande için daha güzeldi. Üstelik Sevinç Hanım, Birsen gibi değildi, biraz daha düzgün davranıyordu ama yine de soğuktu. "Biz genelde böyle oluruz, sevgi yumağına dönüşürüz." Elleriyle kızını sardı, bugün bambaşka hissediyordu kendini. Acıya rağmen umutla doluydu. "Gel anneciğim, biz seninle misafirlerimizi karşılayalım, zaten sonra da dua başlar." Nurcan Hanım, yanındaki kızının koluna sıkıca girerken içeriye doğru ilerlediler. Bugünün ikisi için de çok güzel geçeceğini düşündü. Zamansızca giden evlatlarının senesinde, acısı ilk kez daha azdı, çünkü yanında merhemi vardı.
Arka odada beşiği sallayan genç kadının içinde nedensiz sinir vardı. Nedenini aradıkça bulduğu sonuç ortadaydı aslında. Bir başkasının, ablasının yerini alacağı gerçeği, kendisini günden güne çileden çıkarıyordu. Salladığı beşiği, bebeğin çoktan uyumuş olmasına rağmen henüz durdurmadığını anladı. Öyle dalgındı ki, uyumuş olsa bile sürdürüyordu sallamayı. Sinirleri bozuktu, tahammül sınırı çoktan aşılmıştı. O kızı görmeye tahammülü yoktu. Ortada yeğeni olmasa, varlığını zerre umursamazdı ama bir çocuk vardı ve belki üvey anne eline alacaktı. Buna asla izin vermeyecekti, aklında birbirinden ayrı planlarla oturduğu yerden kalktı. Cam kenarına doğru ilerledi, hemen karşısında komidin vardı. Burası Fatih'in odasıydı, Yasemin'i genelde burada uyuttukları için kendi de burada yatırmıştı. Uykusu ağırdı Yasemin'in, eğer aklından geçeni yaparsa, uyanma ihtimali yoktu. Pencerenin altındaki komidinde tekrar gözlerini gezdirdi. Zamanında ablasıyla yan yana Fatih'in resmi vardı. Çok güzel bir kareydi, ayrıca çerçeve de, ablasının zamanında Fatih'in doğum gününde, ona verdiği hediyelerdendi.
Resimden çok, çerçevenin değeri vardı aslında, aklındakini yaparsa, başlamayan ilişkiyi, kökten keserdi. Genç kadın, elini uzattığı çerçeveye bakarken eli havada kaldı kısa süre, yapmak istemedi. Ansızın mecbur olduğunu tekrar hissederken elimi çok sert savurdu çerçevenin üzerine, tokat atarcasına aşağı indirdi. Yaptığı hamle karşısında başını çabucak diğer yama çevirdi. Şimdi Yasemin uyanırsa, işler zorlaşabilirdi. Ev küçük olmasına rağmen uzun hole sahipti, üstelik içerisi kalabalık olduğundan, duyulma imkanı zordu. Yüksek sesle dua okunan kalabalık evde, çok mümkün değildi. Yerdeki cam kırıklarını ardında bırakırken tekrar beşiği inceledi. Uyanmamıştı Yasemin, buna iyice sevindi. Yaptığını düşündü sonra, kapıdan çıkarken doğru davranmadığını tekrar hatırladı. Bunu, toprağın altındaki ablasına karşı saygısından yapmıştı. Suç üzerine kalırsa, bu evden çabuk giderdi. Başındaki tülbenti düzeltirken dua okunan odaya doğru ilerledi.
Uzun süre duayı dinleyen Hande, içeriden çıkarak evin içinde yürümeye başlamıştı. Kendisini buraya aslında Nurcan Hanım yönlendirmişti. "İçeride sıkılma, evde dolaş istersen." demişti. Sıkılmamıştı ama evi dolaşma teklifini de geri çevirmek istememişti. Kendini dolaşırken ansızın Nurcan Hanım'ın odasında bulmuştu. Başta anlayamamıştı kimin odasında olduğunu, çok sonra, içeriyi incelerken anlayabilmişti. Tuvalet aynasının kenarındaki komidinde olan resimlere gözü değdi. İlk resimde gözlerini gezdirirken gözlerinin dolmaması için kendini tuttu. Yanında kızıyla birlikte resim çekinmişti. İlk defa gördüğü için kızını, başlarda tanıyamadı. İyice incelediğinde, Nurcan Hanım'a epey benzediğini anladı. Yüzünde tebessüm oluştu, resimde Nurcan Hanım'ın başı açık, saçları toplu ve yüzü hafif makyajlıydı. Engelli kızına nasıl değer veriyordu böyle, yanında tebessüm ederek kızına sarılmıştı. Böyle bir anneye sahip olduğu için çok şanslıydı. Diğer yana dönerken elini, tuvalet aynasının çekmecelerine uzattı. Eline gelen ilk albümü alırken çekmeceyi kapattı. Rastgele açtığı albümde gördüğü resim karşısında iyice şaşırdı.
Yanında Mustafa Bey'le resimi olan Nurcan Hanım'ın verdiği poz dışarıdaydı. Evde çekinmemişti, bir restoran olduğu da belliydi. Başı açıktı, dışarıda daima başını şimdilerde kapatan Nurcan Hanım, burada başını açmıştı. Üzerinde eski moda ama çok şık bir elbise vardı. Yüzü ağır makyajla donatılmış, elbisesi de, gece elbisesi misaliydi. Böyle görmeyi beklemiyordu annesini. Yüzünde tebessümle inceledi resimini, çok güzel çıkmıştı. Üstelik öyle çok açık değildi elbisesi, gece elbisesi olmasına rağmen dekoltesi yoktu ve yakası dümdüzdü. Aralanan kapının sesini duysa bile başını oraya çevirmedi. Yanına yaklaşanın Nurcan Hanım olduğunu anlasa bile görselden geri çekmedi bakışlarını. "Çok farklıyım, öyle değil mi?" dedi kendisini tebessümle izlerken. Elini kızının omzuna koydu. "Çok güzelmişsiniz ama şimdi daha güzel bence. Size kapalılık daha çok yakışıyor." Kendi düşüncesiydi, yalan söylemezdi asla, böyle çok hoştu. Tesettürlü kadınlara saygı duyduğundan daha güzel bulurdu. "Neden kapandınız, eşiniz mi istedi anne?" İstemsizce sordu, merakına yenik düştü. Sadece merak etmişti, içinde başka niyet yoktu. "Beni kimse zorlayamaz kızım, asla buna izin vermem." Söyledikleriyle onu daha çok sevdi, annesi güçlü bir kadındı. İstemediklerini yapmayacak kadar dik duruşluydu.
"Bizim dinimizde zorlama yoktur kızım. İsteyen istediğini yapar, özellikle beni, kimse zorlayamaz. Hayatımda yaşanan zorlukların ardından gördüm ki, Allah bana büyük bir kurtuluş nasip etmiş. Gerçek kurtuluş dedikleri huzura kavuşmuşum. İkinci evliliğimde yüzümü güldürmüştü Allah, ona büyük bir teşekkür borcum vardı. Nasıl ödeyeceğimi başlarda bilmiyordum, ailemle mutlu hayatımı sürdürürken hep aklımda bu vardı. Bir gün dedim ki kendime, Rabbim bana bunca güzelliği nasip etmişken benim ona daha iyi ibadet etmem gerek. Kapanmak istedim, zaten açıkken hep kendimi eksik hissederdim, tesettürümle tamamlandım."
"Evlatlarını yitirdiniz, iki evladınızı toprağa verdiğiniz, hiç isyana düştüğünüz oldu mu? Bunu soruyorum, çünkü sizi tanımak çok güzel. Olayları sakin karşılamanız hoşuma gidiyor."
"Elbette oldu ama doğru değildi, insan acıdan kendini kaybedince, ne yapacağını bilemiyor. Şimdi hep beni bağışlamasını diliyorum Allah'tan, acıyı daha sakin karşılamak isterdim. Acıyı boşuna yaşatmıyormuş Allah, bana seni verince anladım. Sen gelince anladım ki, sen geleceğin için ben bunu yaşamışım."
"Anneciğim." Sıkıca sarılırken sarılması karşılıksız kalmadı. Böyle güzel bir anneye sahip olduğu için kendini çok şanslı hissediyordu. "Güzel gözlüm." Öptü saçlarını, kokusunu içine çekti. "Sen biraz daha oyalan, odamı incele, ben geleceğim meleğim. Gelip alacağım seni, dua bitince ellerim doyuracağım ben kızımı." Uzaklaşarak kendisinden ardına dönen Nurcan Hanım, kapıya doğru ilerledi. Çıkmadan önce ardına dönerek kendisine tebessüm eden kadına kendisi de tebessüm etti. Tekrardan resimlerin olduğu konsola doğru ilerledi. İncelemeye devam etti, aile fotoğrafları ne kadar güzeldi böyle. Tüm ailenin olduğu görseli incelerken iyice içerisinde Fatih'in olduğu resim dikkatini çekti. Tekerlekli sandalyede oturan kardeşine sarılmış, diğer yanda ise yine annesi vardı, kardeşi tam ortalarındaydı. "Sen yarın göreceksin gününü, ben göstereceğim sana." Görsele bakarken belli belirsiz ama sinsice tebessüm etti. Yarın ona koşarak gidecekti. Tüm geç kalışlarını telafi etmek adına, koşabildiği kadar koşacaktı. Görselleri ardında bırakırken kapıya doğru ilerledi. Çıkarak diğer odaları dolaşacaktı, biraz sıkılmıştı. Kendisini buraya gönderen Nurcan Hanım, istediği tüm odaları dolaşabileceğini söylemişti. Şimdi buraya kendini daha az yabancı hissediyordu.
Odaların olduğu holde yürürken yüzündeki tebessümü indirmedi. Uzun zamandır evi dolaşmak, her yerini incelemek istemişti. Zaman çok değişik bir kavramdı, neleri değiştiriyordu böyle. Burada tebessümle dolaşacağını ummazdı. Dolaşırken holde, henüz bir odaya giriş yapmamışken, yandaki odadan gelen sesle olduğu yerde kaldı. Küçük bir ev olmasına rağmen uzun salonu, labirent misaliydi. Bu ses, bebek ağlamasından başkası değildi, Yasemin olduğunu düşünerek, kendinden bağımsız adımlarla sesin geldiği yere doğru ilerledi. Sesini duyduğunda sanki, biri onu sese doğru ilerletiyordu, kendinden bağımsız yapmasına rağmen kendi özelliği hoşuna gidiyordu. Eski tip, buzlu camı olan, tahta kapıyı aralarken yüzünde belirsiz tebessüm oluştu genç kadının. Ağlama sesi çoğalırken beşiğe ilerletti aksayan adımlarını, burada olduğunu unutmuş, tamamen aklından gitmişti. Yürümeye devam ederken artık hayata tutunmak için birden çok sebebi olduğunu gördü. "Küçük hanım, ben geldim, senin için geldim." Kollarını uzatırken onun da kendisine uzandığını görmesi, tebessümünü gülüşlere bırakmıştı. "Ayyy!" Gülerek tutarken kendinden önce davranması hoşuna gitti. Küçük kollarıyla kendisine tutunmuş, kaldırması için işini kolaylaştırmıştı.
"Ben her gördüğümde biraz daha büyüyor musun sen?" Kaldırdığı gibi ağlaması sonlanmış, küçük kollarını boynuna dolamıştı. Burada olduğu gerçeğini nasıl unutmuş, hiç sormamıştı. Güzel olan ne varsa, bugün hep karşısına çıkıyordu. Tutmakta zorlanmıyordu, gittiği fizik tedaviler işe yarıyordu, eskisi kadar ağır değildi durumu. Kendisinin kollarına geldiğinde, uykunun verdiği huzursuzluk, sanki biraz azalmıştı. Yüzündeki tebessümün inmesine neden olan, yerde gördüğü manzara olmuştu. Kasasından ayrılmış çerçevenin cam parçaları yerlere savrulmuştu. Biraz ilerlese, her yerine batacaktı. Yerin diğer köşesinde, çerçevenin parçalarından çok bağımsız, kağıt parçasını gördü. Fotoğraf ayrılmıştı çerçeveden, tıpkı zamansızca çekip giden insanlar gibi, çerçeveden uzaklaşmıştı. Kucağındaki çocukla, öylece yere odaklandı. İçeriye haber vermek istedi ama önden kendisi toplasa iyi olurdu. Nasıl yapacağını bilemese de, yapması gerektiğini düşündü. "Annenin resmi düşmüş Yasemin." Kendinden bağımsız konuştu, yine bir ölüye karşı saygısızlık ettiğini düşündü. Bu aşkta fazlalıktı, o yüzden açılamıyordu sevdiği adama...
"Şunları toplayalım ki, birime zarar gelmesin." Beşiğe düzgünce tekrar bıraktı, ağlamamasını umdu. Önce burayı toplaması gerekti. Biraz temizlese, gerisini içeriye haber verirdi. Temkinli adımlarla oraya doğru ilerledi. Yere çok az eğilebildi, diğer dizini kıramadığı için istediği gibi eğilemedi. Zorlansa bile birkaç parçayı toplayabildi. Yerdeki resime diğer elini uzattı, öteki elinde cam parçaları vardı. Yukarı kaldırarak resmi, uzanabildiğince, komidinin üzerine bıraktı. Boşta kalan elini tekrardan uzatarak diğer parçaları toparlamaya çalıştı. Diğer eline doldurduğu parçalara baktı, sonra tekrar boş elini uzattı. Almaya çalıştığı cam parçasının sivriliği, beklemediği anda parmağını ısırdı. "Ah!" dedi inilti içinde, beklemiyordu bu kadarını. Beklemesi gerekti oysa, bunu tahmin etmesi, dikkatli olması gerekti. Aslında dikkat etmişti, niye böyle olduğunu anlamamıştı. Kapı çok sert açılırken kendisini gürültü etkilemedi. Bir elinde cam kırıkları varken diğer eli kanıyordu. Hayatta da böyleydi, büyük acılarla boğuşurken diğer acıları elinde kalıyor, kimi zaman parmaklarından kayıp gidiyordu. Şimdi aynı şekilde, açılan kapının ardından, cam parçaları avuçlarından dökülmüştü.
"Ne oluyor burada, hayırdır, bu ne manzara?" Gelen ses, Sevinç Hanım'a aitti, biraz ürpertici gelmişti sesi. Gördüğü manzara hoş değildi, böyle bir manzaranın içerisinde olmayı istemezdi. Durumu nasıl açıklayacağını bilemezken hızlı adımlarla uzaktan yürüyerek gelen Nurcan Hanım'la karşılaştı bakışları. En çok ona yanlış anlaşılarak mahcup olacaktı. "Yavrum, ne işin var annem senin burada, tabak hazırladım, her yerde seni bekliyordum." Şaşkınlıkla kaşları çatılırken yerdeki kızını izledi. Görüntüler netleşti şaşkınlığı çoğaldı, çoğalarak yerini sinire bıraktı. "Ah, aman Allah'ım!" Yürüyerek koşar adım, kızının yanında bukdu kendini. Eli kanıyordu, sanki kalbine bıçak saplanmış gibi hissetti kendini. Artık kendini, tamamen Hande'nin annesi olarak hissettiğinden olsa gerek, onun canı azıcık acısa, kalbine kırk satır saplanıyordu. Kolundan tutarak kaldırırken kanayan parmağının olduğu elini tuttu. "Sana mı kalmış yere düşen camı temizlemek, burada bu kadar insan var kızım. Senin canın acısa, zarar görsen, annen ne kadar üzülür, biliyor musun sen?" Elini tuttu, avuçları içine aldı sıkıca. Dudağına götürerek parmaklarını öptü. Beşiğe uzanarak torununu kucağına alan Sevinç Hanım, gördüğü manzarayı nasıl sonuçlandıracağını bilemedi. İsteyerek mi kırmıştı acaba? Umursamadı, üzerine durmadı, bu aile için karşısındaki kız, çok değerliydi. Bunu acı şekilde, tekrardan öğrendi.
"Geldiğimde çerçeve kırılmış, yerde parçaları topluyordu. Ben yeni gördüm, bilsem zaten müsaade etmezdim." Açıklama yapmaya çalıştı, çünkü Nurcan için bu kız, haddinden öte değerliydi. Suçlaması gerektiği yerde, bildiğin sarıp sarmalayarak koruyordu. "Sevinç, bak sözüm sana değil, sakın yanlış anlama ama çok rica ediyorum, daha dikkatli olalım. Hande çok değerli benim için, başına iş gelmesini bırak, tek kelimeyle bile incitilmeyecek. Bu evde o kadar insan varken, ona kalmadı yere düşen parçaları toplamak. Ben tekrar aynı manzarayla karşılaşmak istemiyorum." Kolunu sıkıca tutarak ilerletti, kapıya ilerletti. Yara bandı takacak parnağını, sonra hazırladığı tabağı koyacaktı önüne. "Gel anneciğim, gel biz seninle beraber yemek tabağımızı yiyelim." Kapıdan çıkarırken kapının kenarında bekleyen Birsen, öylece olanları izlemişti. Bunu beklemiyordu, çerçevenin niye kırıldığını bile sormayı düşünmeyen Nurcan Hanım, üstelik bir de sert çıkışmıştı.
"Gördün değil mi manzarayı, inşallah görmüşsündür." Kapıdan hızlıca annesinin yanına gelerek sinir içinde konuştu. Çerçeveyi kendisinin kırmasına rağmen rolündeki siniri, gerçekten içinde vardı. Yoksa böyle güzel rol yapamazdı. Tam karşısında durdu annesinin, içindeki gerçek sinirle ama yalandan konuşarak rol yapmaya devam etti. "Ben bunu altında kalmam ama görürsün, ben bunun altında kalmam, hesabını da sorarım. Bilinçli kırdı çerçeveyi, ablamın anasını yok etmek istiyor. Kim ki o yaa, kim, kendini ne sanıyor, birileri ona merhamet ediyor diye, bunu kötüye kullanamaz. Kimse de benim ablamın anısına böyle davranamaz, o çerçeve çok değerliydi, anısı vardı, resmi kurtarmamız neyi değiştirir?"
"Kızım sus, uğraşma sakın, Nurcan'ın hareketlerini gördün. Beni dövecekti az daha, kadının gözü dönmüş. Ne buluyor onda, inan ben de anlamıyorum ama bildiğim tek gerçek varsa, biz artık burada fazlalığız. Kabullenmelisin, ablan artık onların hatıralarında kaldı. Bizim için hatıra olduğunu kabullenmek zor, fakat bize öyle değil, kabul et yavrum, ateş sadece düştüğü yeri yakıyor. Herkesin acıyı yaşama şekli başkadır, belki ondan böyle çabuk kabullenmiş olabilirler. Bize de kabullenmek düşer, başka seçeneğimiz yok."
"Hayır efendim, kabullenmiyorum, anladın mı; kabullenmiyorum, kabullenmeyeceğim de!... Değil bir sene, otuz sene de geçse, ben kabullenmiyorum."
Uzun diyalogların ardından, arkasına dönerek, hızlı adımlarla odadan çıktı. Şimdi hesap sorma sırası başkalarına gelmişti. Yürümeye devam etti uzun holde, hesap sorması gerekti, sormasını bilecekti. Ara holü terk ederek mutfağa ilerledi. Hande, masanın önünde oturuyor, Nurcan Hanım ise misafirlerin tabaklarını hazırlıyordu. "Hay Allah, o çerçeve, rahmetli ablam için çok değerliydi." Üzerine mahçubiyet duygusunu yüklemek istedi. Hep kendilerinin mi canı yanacaktı, şimdi canını acıtma sırası, kendisine gelmişti. "Cana zarar gelmesin, benim için önemli olan bu, uzatmayalım artık." Buraya getirdiğinde Hande, zaten kendisine, 'Ben yapmadım' demişti, dediyse yapmamıştı, kızını tanıyordu. Parmağına özenle yara bandı yapıştırmış, yanından ayrılmamasını söylemişti. "Ben yapmadım, içeriye Yasemin için girdim ama girdiğimde, yerde çerçevenin cam kırıkları vardı." Canı acıdı, bu evde fazlalık olduğunu tekrardan hissetti. Yaptığının ansızın doğru olmadığını düşünse de, mecbur kaldığını hatırladı. Aklından geçenlerin olmasına izin veremezdi. Bu aile, ablasının hatırasıyla yaşamak zorundaydı.
"Benim kızım ne diyorsa öyledir, zaten Hande de, öyle bir şey yapacak kişilikte değil." İşlerini devam ettirirken önündeki bulaşıkları durulamaya başlayan Nurcan Hanım'a göz gezdirdi Birsen. Başını diğer tarafa çevirdi. Artık sabrı taşmaya başlamıştı. Yüzünü buruştururken mide bulantısı içinde, kimseye göstermemek için çabaladı, göstermediğini düşündü. Bilmediği gerçek vardı, Hande görmüştü. Şaşırmamak ve yüzündeki şaşkınlığı gizlemek için çaba gösterdi. Kendisini istemiyordu, bu aileye uygun görmüyordu. Zaten onun uygun görmesine gerek yoktu, uygun görmesi gerekenler görmüştü ama onu da anlıyordu. Hayatlarına ansızın girmişti, ablasının hakkını savunuyordu aklınca fakat, üslubu çok yanlıştı. Böyle tutumları hak etmiyordu, kendi vicdanı zaten kendisine yeterken bunları beklememişti karşısındaki kadından. Bilse baştan, dava için onu seçmezdi.
..."Aç annem ağzını." Eliyle doyururken kızını, çevrelerindeki kadınların şaşkın bakışları vardı. Yedirdiği ikinci servis tabağıydı, halinden gayet memnundu. "Anneciğim, kendim yiyebilir miyim, söz hepsini bitireceğim." Tebessüm ederek dudaklarıyla öpücük attı Nurcan Hanım, yüzündeki tebessümler genişlemişti. Önceden, meleği yokken nasıl yaşıyordu, nasıl soluk alıyordu, orasını hiç bilmiyordu. Evveli yoktu sanki, sadece şimdisi vardı. "Yiyebilirsin meleğim." dedi gülümseme içinde. "Dökülecek diye sakın korkma, istediğin kadar dökebilirsin, asla senden değerli değil." İçeride bulunan kimse, karşılarındaki kızın kim olduğunu sormamıştı ama çoğu insan tahmin etmişti. Yakında oğlunun sözlüsü olacaktı, belki de evlenecekti. Herkes tanumasa bile olacakları, şimdiden tahmin etmişti. Üst üste üç tane tabak yedirmişti kızına, elleriyle doyurmuştu. Kendisi yese bile bitirmesi için beklemiş, gözünü üzerinden ayırmamıştı. Yemekler yenilirken hoş sohbetler eşliğinde, zaman öylece akıp gitmişti. Herkes ikramlardan ve düzenden memnun kalmıştı. Dini sohbetler eşliğinde çaylar içilmişti. Önündeki tabağın sonuncusunu bitirirken artık midesinin bulandığını düşündü genç kadın. Çok yemişti ama bundan keyif almıştı. Yemekler bitince duaya geçilmişti, tekrardan dua edilecekti.
Başlangıca yakın, henüz dua başlamadan, gördüğü manzara karşısında tebessüm etti Hande. Kapı pervazında Birsen, kucağında Yasemin'le öylece duruyordu. Yerinden kalkarak kapıya doğru ilerledi, ona sarılmak, dua bitene kadar kollarında tutmak istemişti. Yürüdü, kadının karşısında durarak, içeri görüş alanını kapattı. Şaşkınlıkla gerilirken ne olduğunu anlamaya çalıştı Birsen. Zaten sinirleri bozuktu, sinirlenmesi an meselesiydi. "Biraz alabilir miyim?" Gözleriyle kucağındaki Yasemin'i işaret etti. Ne olacaktı yani kendisinde dursa, çok mu zordu? İyice sinirlenirken çerçeveyi kırmakta asıl şimdi pişman olmadığını düşündü. Az bile yapmıştı, keşke onu bitirecek daha çok koz olsaydı elinde. "Tabii." dedi kin içinde, midesine şimdiden sinirden bulantı girerken ona doğru uzattı. Kadının üzerindeki gerginliği hissetmişti Hande. Anında anlamıştı ama nedenini çözememişti. İçinde zerre art niyet olmaksızın gelmiş karşısına, sadece kucağına almak istemişti. Buna bile sinirlendiğini anlamıştı ama neden sinirlendiğini anlamamıştı, bunda sinirlenecek ne olduğunu çözememişti.
Sıkıca sarılmıştı koltuğa oturduğunda, canı sarılmak, dua bitene kadar kollarında tutmak istemişti. Daha biraz önce sinirlenmesine rağmen üzerinde durmamıştı. Öylece bekledi kollarında Yasemin varken, yapılan duayı dinledi. Çevredekilerin sözlerine takıldı, istemeden duydu kısık sesle söylenenleri. Herkes kendisinin kucağındaki Yasemin'e acıyan gözlerle bakıyordu. "Yazık yavruya, doğarken anasız kaldı." dediklerini algıladığında, ansızın kendi canı acımıştı. Küçüklüğünü anımsadı, kendisine de küçükken böyle acırcasına bakıyorlardı. "Küçücük, genç, cahil kızın merhametine kaldı." İçeride dua okunurken aralarında konuşmaları midesini bulandırsa bile sessiz kalmayı tercih etti. Kimseye kendini ispatlamak zorunda değildi. Sevmek, yaşa bağlı değildi, insan yaşından dolayı cahil olmazdı. Sevmesini çok iyi biliyordu, yüreğinde ne kadar sevgi varsa, kollarındaki öksüz çocuğa verecekti. Yüreğinin derinliklerindeydi sevgi, yaşta değildi. İnsan her yaşta severdi sevmeyi bildikten sonra, başkasına gerek duymazdı.
Gördüğü manzara karşısında yüzündeki tebessüm genişledi. Kendisi gibi ellerini açan Yasemin, görünüşe göre Hande'yi taklit ediyordu. "Yerim senin o küçücük ellerini." Yukarı kaldırdığı elini tutarak dudaklarına, öylece öpücük kondurdu. Sevmeyi en güzel ondan öğrenecekti, her yaşta sevebilmenin en güzel örneği olsa gerekti. Zaman geçirmeyi seviyordu ama en çok onunla böyle zaman geçirmek güzeldi. Bebekken güzeldi en çok, bebekken daha hoştu. Büyüdüğünde de böyle olacağını biliyordu. Anne sevgisinden eksik büyüyen kız çocukları, daima böyle masum olurlardı. Çok sürmeden kollarında uykuya dalmıştı. Uzun süre daha koltukta otururken uykulu halini izledi. Uyurken böyle daha güzel oluyordu.
Herkes usulca dağılmaya başlarken Hande'yi bırakmamıştı Nurcan Hanım. "Sabah proje için buradan gideceksin, Yeliz Anneni de çağıracağım, bu gece benim misafirimsiniz." derken çok katı konuşmuştu. Karşı çıkmak istese bile çıkamamış, mecburen kabul etmişti. Bunu neden yaptığını biliyordu, yarın büyük gündü, projenin ardından Fatih'le konuşacaktı. Tuhaf hissediyordu kendini, heyecanlı olduğu kadar tuhaf. Nedenini çözemediği bir gariplik vardı. Kendisini Birsen'in yaklaşımları da böyle yapmış olabilirdi. Üzerinde yorgunluk vardı, çözemediği halsizlik, ilaçlarını düzenli kullanmasına rağmen, bedenine iğneler batırıyordu. Sebebini başlarda bulamadığı ilginç ağrılarla savaşırken yarının heyecanı da vardı üzerinde. Nurcan Hanım'a söz vermişti Hande, proje bittiği anda karşısına çıkacak, Fatih'le ciddi şekilde konuşacaktı. Ona verdiği sözden ziyade, kendisi de zaten konuşacaktı. Gerçekten kendisi için çok çaba göstermişti, şimdi sevgisini açıklama sırası ise kendisine gelmişti. Bunu hakkıyla yapacaktı, fazlasını verecekti ama eksik bırakmayacaktı.
"Hoş geldin anneciğim." Kapıdan giriş yapan Yeliz Hanım'a sıkıca sarılırken şanslı olduğunu düşündü. Başındaki ağrının beraberinde bedensel ağrıları da birbirine girmişti. Bunları tamamen istenmediğini düşündüğünden yaşıyordu. Başından geçenleri, Birsen'in tutumunu anlatamazdı Nurcan Hanım'a, ondan bu konuda çekinirdi. Kendisine inanmamasından ve güveninin sarsılmasından korkardı. Uygun zaman bulduğunda, anında Yeliz Hanım'a anlatacaktı. Zamanında daha ilk görüşte Birsen'den olumsuz enerji alan Yeliz Hanım, ancak yaşananlara çözüm üretebilirdi. "Canımın içi." Sarılmasına karşılık vermişti Yeliz Hanım, sıkıca sarılırken kokusunu içine çekmişti kızının. İçeriye doğru ilerlediklerinde kapının kenarında kendilerini izleyen Birsen'i gören Hande, görmezden gelerek annesiyle birlikte salona yürümüştü.
"Hoş geldin Yeliz." Kendilerini karşılayan Nurcan Hanım'a yürüyen Yeliz Hanım, elindeki paketi, karşısındaki kadına uzattı. "Küçük bir hediye, sana layık değil ama olsun, hoşuna gideceğini düşündüm. Yaptıklarının yanında çok küçük kalır." Şaşkınlıkla pakete bakan Nurcan Hanım, ne tepki göstereceğini bilemedi. Büyük zorluklar atlatmıştı karşısındaki kadınla, pek hoşlanmasa da kendisinden, davranışı hoşuna gitmişti. "Neden zahmet ettiniz, teşekkür ederim ama buna gerek yoktu. Ben ne yaptıysam Hande için yaptım, yine olsa yine yaparım. Kim olsa yapar." Sözlerine karşılık tebessüm etti Yeliz Hanım, fazla mütevaziydi. Böyle davranmasını, böyle fazla alçakgönüllü olmasını beklemiyırdu. "Yanılıyorsun son dediğinde, senin yaptığını kimse yapmaz. Zaten sen de kimse değilsin, benim evladım için çok özelsin. Çünkü sen ona annelik ediyorsun, ben yetişemediğimde sen oluyorsun yanında. Lütfen bunu kabul et, yaptıklarının yanında, hediyem çok küçük kalacak zaten."
Eline büyük paketi alırken, özenle paketini çözmeye başladı Nurcan Hanım. Yavaşça kaldırırken paketi, kocaman bir kutu çıktı karşısına. Üzerini incelerken bunun bir kahve makinesi olduğunu anladı. Uzun zamandır ihtiyaç duyuyordu zaten, kahveyi severdi. Elde yapmayı daha çok tercih ederdi ama arada bunun kolaylığı da hoşuna gidiyordu. "Teşekkür ederim, içinden gelmiş almışsın, normalde asla kabul etmem ama evet, aramızda artık küslük kalmasın. İkimiz de bir evladın anası olduk, bundan böyle dost kalalım." Tebessüm içinde konuşan Nurcan Hanım, karşısındaki kadına sarılırken, Yeliz de karşılıksız kalmamıştı ona karşı, karşılık sarılmışlardı birbirlerine. Çabucak birbirlerinden ayrılırken tebessüm içinde masaya bıraktığı paketi eline alan Nurcan Hanım, mutfağa doğru ilerledi.
Hande, uygun zaman bulduğunda, Yeliz Hanım'ı kenara çekerek, olan bitenleri özet geçti. Normalde böyle biri değildi, kimseden destek almazdı. Şikayeti ise hiç sevmezdi ama mecbur kalmıştı. Kendini bu tarz durumlarda, çok çaresiz hissediyordu. "Benim davamı üstlenen, bana o günlerde destek olan kadın, bir anda kin tutmaya başladı." İçini karartan durumu, ilk onunla paylaşmak istemişti. Sinirlenmeye başlamıştı ama bir o kadar da sakin kalmaya çalıştı. "Susmaya, görmezden gelmeye çalışıyorum, ben sakin kalmaya çalıştıkça, bana kinle bakıyor. Seninle paylaşıyorum ama bunu sakın başka yerlere çekme. Ben sadece rahatlamak için paylaşıyorum. Onu anlıyorum, ablasını özlüyor ve beni gördükçe rahmetliye olan özlemi artıyor. Anladığım için sakin kalmaya çalışıyorum zaten. Sanki ona karşılık verirsem, hayatta olmayan birine karşı saygısızlık edeceğimi düşünüyorum."
"Zaten en başından çözdüm ben o kızı, çözdüm ama yakıştıramadım, hoş; hâlâ da yakıştıramıyorum, böyle düşüneceğini sanmıyorum." Bahçeye çıkmışlardı, kol kola çiçeklerin içinde dolaşırken aynı zamanda konuşuyorlardı. Zaten başka konuşacak yer yoktu, burada kimse duyamazdı kendilerini. Anlamadığını belirtircesine kaşlarını çatan Hande, annesinin dediklerini çözmeye çalıştı. "Anlamadım ben, sen neyi yakıştıramadın ona?"
"Yani seni her açıdan kıskanacağını, daha onu yeni tanıdığım zamanlarda çözdüm. Kim ister ki, ablasının yerine başkasının gelmesini." Aslında başka hisleri de vardı Yeliz Hanım'ın, başka şüphelere sahipti ama şimdilik susacaktı. Şimdiden Hande'yi uyandırmak istemiyordu, zaten söylese inanmazdı kendisini. Gözlemleyerek ilerlediklerinde kendileri zaten görecektiler. "Beni kıskanmaz ama son dediğin doğru, ablasının yerine gelecğim için böyle davranıyor. İçeriye ilk gireceğim zaman görecektin, herkes eve girdi, kapıda o kaldı. Benim geldiğimi görünce, gözümün içine bakarak kapıyı yüzüme kapattı."
"Bence Yasemin'le ilişkini de içten içe kıskanıyor, kıskanmaktan kastım bu." Başka kasıtları olsa bile şimdilik susmayı tercih etti. Zamanla, kızıyla beraber kendisi de görecekti gerçek yüzünü. Hande'den kıskandığı sadece Yasemin değildi, başka kıskançlıkları da vardı ama Yeliz Hanım, bunu ona yakıştıramıyordu. Kimseye yakıştıramıyordu bunu. Tahminleri doğru ise zamanla ortaya çıkacaktı. Doğru olmamasını, yanlış düşünmeyi umdu. İçindeki hisler doğruysa eğer, o zaman işleri çok zordu. Gerçi kendisi, o kızın hakkından rahat gelirdi ama yine de ürperiyordu.
Akşam vaktine doğru, herkes evde toplanmış, güzel sohbetlerle çay eşliğinde oturmaya devam etmişlerdi. Çevresine bakınarak saatin geç olduğunu anlayan Hande'nin gözleri, Fatih'i arasa bile ortalıkta görememişti. Sessizce bekledi, belki hiç göremeyecekti. Yarın konuşamazsa, ömür boyu göremeyecekti, mektubunda gideceğinden söz etmişti kendisine. "İlaç vaktin geldi, sen unuttun, ben de daldırdım." Yanındaki Yeliz Hanım'ın dedikleriyle afallarken kendine geldi. "Sen unuttun, ben de daldırdım." derken yerinden doğruldu annesi. "Ben getiririm, hazırlarım mutfakta, sen bekle burada." Mutfağa doğru ilerlerken yüzünde sinsi tebessüm vardı. Tam zamanında gidiyordu. Nurcan yukarıda odaları düzenliyor, Sevinç Hanım ile Birsen ise mutfaktalardı. O kızı mutfaktan kovarcasına çıkaracaktı. Mutfak kapısının önüne geldiği anda duyduğu seslerle orada kaldı, kendisi pervazda olmasına rağmen ikisi de tezgaha doğru, ardlarına dönmüştü. Öylece bekledi, konuşulanları dinlemek, iyice hoşuna gitti. Her dinlediği kelimede, içerideki kızın gerçek yüzünü görüyordu.
"Kızım bak senin sonun iyi değil, senin yüzünden bir daha torunumu göremeyeceğim. Kimseyle zıtlaşma, bırak müsaade etsinler, arada Yasemin'imizi görelim. Sen böyle yaparsan ben, ablanın emanetinden olacağım. Sesini kes, yoksa çocuğu göstermeyecekler." Söylenenlerin ardından kaşları çatıldı, annesi daha uyumluydu. En azından orta yolu bulmaya çalışıyordu. Böyle konuştuğuna göre, bu kızın sorunu çok büyüktü. "Yok yaa, onlar kim oluyor da bize çocuğu göstermeyecek. Çektiğim gibi alırım vallahi, benim işim bunu yapmaya çok müsait." Sinsice sırıttı, böyle konuşuyordu ama boşuna mesleğine güveniyordu. Kendisi için onu alt etmek daha kolaydı. Anlaşılan evladı için bu kızla çok savaşacaktı. "Altı ay ben baktım çocuğa, öyle kolay değil o işler. Alması benim için çok kolay. Daha ablamın toprağı soğumamışken bu eve başka kadın giremez, soğusa bile giremez. Yeğenime başka kadın da bakamaz, asla izin vermem." Şaşkınlıkla kaşları havaya kalkarken iyice amacını çözdü. Aslında mesele sadece çocuk değildi, başka dertleri vardı, bunu zamanla çözecekti.
Kapıyı sertçe kapatırken geldiğini belirtmek istedi. Mutfakta şaşkınlık hakim olurken ortalığa, ikisi de ardına döndü. Yüzü bembeyazdı Sevinç Hanım'ın. Karşısındaki kadın eğer, kızının dediklerini duyduysa, bir anne olarak ona çok mahcuptu. Böyle olmasını istemiyordu, kızının yaptıklarını doğru bulmuyordu ama onun önüne geçemiyordu. Kapıyı bilinçli kapatmıştı Yeliz Hanım, geldiğini ve kendilerini duyduğunu belirtmek istemişti. Yüzünde sinirli ifade oluşurken yanlarına doğru yürüdü. "Birsen'ciğim." dedi karşısında dururken. Ellerini, önlerindeki masanın iki yanına dayarken kızın önüne eğildi. Şimdi ona haddini çok güzel bildirecekti. Eve geldiğinden bu yana kızının sinirden başı ağrıyordu; Hande, hırçın gibi dursa bile aslında çok naif bir kızdı. Öyle olmasa, Birsen'in hakkından çok güzel gelirdi, ince düşünerek susmuştu. "Seni çok iyi anlıyorum, ablanın yerine başka kadının gelmesinden rahatsız oluyorsun. Bunu kabullenmek elbette kolay değil, sana kabullenmeni de demiyorun, hak veriyorum ama bir düşün, olur mu?"
"Yeliz Hanım, bakın ben." Konuşmak, dilinin ucunda kelimeleri toparlamak istedi. Karşısındaki kadın, masanın ucuna dayadığı elini kaldırarak, parmağını kızın dudaklarına bastırdı. "Şişşttt, önce ben konuşacağım, sen biraz önce yeterince konuştun. Bak tatlım, Hande başka kadın değil, Fatih için çok değerli. Sen bilmiyorsun tabii, Hande cezaevindeyken, o kapıda nöbet tuttu Fatih, geceleri orada, dağın başında sabahladı. Biz karşı çıktık, o dinlemedi, 'Bilmese bile burada olduğumu hisseder' dedi. Yeri geldi, gururunu kenara bıraktı, onu eski eşinden korumaya çalıştı. Dediğim gibi, Hande öyle, sıradan bir kadın değil. O yüzden içini rahat tutmaya çalış, Yasemin'e senden bile daha iyi bakacağına emin olabilirsin. O, çok sevdiğin mesleğinle ilgili hayallerine de son ver, çünkü sadece hayal olarak kalacak. Başta ben buna izin vermem, avukat olman, haklı veya haksız, her davayı üstlenebileceğin anlamına gelmiyor."
"Çok ileri gidiyorsunuz, ben mesleğime güveniyorum ama siz o yüklü servetinize güvenmeyin. Bu zamana kadar size karşı çok sabırlı oldum, kibirli haraketlerizi hep yuttum ama aklınızda olsun, sabrım taşıyor. Kızınıza laf ettiğim yok, zarar verdiğim de yok, endişem yeğenim için, bunu anlamanız gerektiği yerde bana savaş başlatırsanız, yapmak istemediklerimi yapmak durumunda kalırım."
"Gerçekten hiç sarmıyor senin tehditlerin beni. Senin gibi paramın ya da makamımın altına sığınmıyorum ben, kastım o değildi ama mecbur bırakırsan, asla geri çekilmem. Ayrıca bak, Hande senin haraketlerinden çok rahatsız. Susup ses çıkarmayıp seni anlamaya çalıştığı yerde daha ileri gidiyorsun. Yüzüne kapı çarpmalar, kırmadığı çerçeveyi kırmakla suçlanak; kin içindw bakmak, sürekli mahalle üslubuyla laf sokmak, bunlar hoş değil. Burası bizim evimiz sayılır, bu insanlarla aramızda bağ var. İnsana kendi evinde hesap sorulması ağır gelir Birsen'ciğim, yapma, olur mu güzelim?"
İki kadını da şaşkınlığa bürümüştü söyledikleri. Duruşunu bozmadı, eliyle dışarı kapıyı işaret etti. "Hande'nin ilaçlarını hazırlayacağım, mutfakta bir işlevin yok zaten, kalabalık etme istersen. Saatlerdir yıkamaya çalıştığın bulaşıkları düşünme, ben iki dakikaya keserim onların hesabını." Gereksiz, gösteriş amaçlı burada durduğunu sözleriyle ima etmişti. Bundan sonra böyle davranacaktı, çünkü Birsen, yerini kendisi hazırlamıştı. "Sevinç, aynı şekilde sen de çıkarsan sevinirim, böylelikle kızına, mutfağın çıkışını göstermiş olursun." Alaycı ve aşağılayıcı tavrından rahatsız olmuştu Sevinç Hanım, bildiğin kendilerine tepeden bakıyordu. Birsen suçlu olmasa, şu kendini beğenmiş kadına, çok güzel haddini bildirirdi ama haksız yere çıkışmak da tarzı değildi.
"Al anneciğim." Yaklaşık on dakikada hem mutfağı tamamlamış, hem de ilaçları hazırlamıştı. Uzattığı ilaçları elinden alan Hande'ye tebessüm etti. Bugün aklından geçenlerin hepsini yapmıştı, günü gelecek, tahminleri ortaya çıkaracaktı. Rahatlıkla koltuğa oturarak bacak bacak üzerine attı. Tam karşısında oturan Birsen'le göz göze gelmekten rahatsız olsa bile görmezden geldi. "Anne." Elindeki ilaçlı suyu içerken yanındaki kadına seslendi Hande. Aklında güzel yöntemler vardı, annesinden yardım alırsa başarabilirdi. "Alper abi, senin yabancı dilinin daha akıcı olduğunu söyledi. Yarın olacak projeye beraber hazırlanalım mı?" Şaşkınlıkla kaşları çatılırken tebessüm etti Yeliz Hanım. Böyle söyleyince, bir an okul yılları gelmişti aklına. Üniversitedeki gençlik yılları, ilk aşkı, ilk heyecanları; unutulmayacak kadar güzel anıları, yüreğindeki sevda kıvılcımları yeşermişti zihninde...
"Yavrum, okul biteli seneler oldu, yani tabii ki yabancı dilim var, her gün yabancı ortaklarla çalışıyorum ama sizin proje biraz karışık. İçerisinde biyolojik maket olduğu için ortada olan sadece yabancı dil değil." Yine yüreğine aynı hisler gelmiş, okul yıllarını hatırlayınca, sevdiği adam düşmüştü aklına. Zaten hiç çıkmamıştı aklından, ne zaman birileri yabancı dilini övecek olsa, okul yıllarını ve bitmeyen sevdasını hatırlardı. "Sen bir denesen diyorum, ben zaten sana biyolojik maketin resimlerini göstereceğim. Anne lütfen, söz veriyorum, çok eğleneceğiz. Şimdi değil zaten, sabahtan prova yaparız."
"Çok güzel olur vallahi, hem ben de size katılırım." İçeriye girerken tebessüm ederek konuşmalara daldı Nurcan Hanım. Kızının odasını düzenlemişti, iyice toparlıyordu her yerini, tam istediği gibi oluyordu. Yarın Hande, beraber planladıklarını yaparsa, oğluna açılırsa, bu evde büyük kutlama yapacak, yemek verecek, herkesi toplayacaktı. İşte o zaman verecekti odasını. "İngilizceden anlamam ama biyolojik makette belki yardımcı olabilirim. Rahmetli kızım hayattayken sağlık üzerine çok kitap okudum, anlarım biraz. Anlamadığım yerlerde de okurum metinleri, size o şekilde yardımcı olurum." Gerçekten yarın büyük gündü, büyük olaylar yaşayacakları, herkesin aklından geçiyordu. Neler olacağını ise yaşayarak göreceklerdi. "Yaparız tabii, yarın birlikte çok eğleniriz. Zor ama macera dolu bir gün bizi bekliyor." Yeliz Hanım'ın dedikleriyle gerilse bile Hande, sakin kalmaya çalıştı. Olacaklara hazırdı, proje sonrası çekip karşısına, anında konuşacaktı.
"Ben geldim." İçeriye yanında, arkadaşı Turgut'la giren Fatih, kısa süreliğine gelmişti. Geri gidecekti, gece burada kalmayacaktı. Yerinden kalkan Nurcan Hanım, karşısındaki oğluna dikkatlice baktı. "Yavrum, yemek ısıtayım mı sana, hoş geldin annem."
"Yok aç değilim anne, birkaç eşyamı alıp çıkacağım, bu gece Turgut'ta kalmayı düşünüyorum."
"Nereden çıktı o şimdi?" Şaşırarak olayı anlamaya çalışırken gittikçe sinir oluyordu Nurcan Hanım. Kimse böyle üzemezdi inci tanesini, bunu yapan kendi oğlu bile olsa alırdı karşısına. "Canım öyle istedi." İçeriye doğru yürüyen oğlunun ardından bakakalırken sadece kendisi sinirli değildi, yanındaki Yeliz'de de aynı sinir vardı. İyice ileri gidiyordu, haraketleri akıl almaz olmuştu. "Zıvanadan çıktı artık." Dişlerini sıkarak konuştu Yeliz Hanım, bu kadarını beklemiyordu. Artık buna dur demeleri gerekti. Sonucu ne olursa olsun, bir anne olarak, evladının böyle üzülmesine razı gelemezdi. Çekip giden adamın arkasından bakarlarken sinsice sırıttı Birsen. Yaşadıklarının üzerine çok iyi gelmişti ama sadece bununla kalmayacak, kendi de ağırlığını ortaya koyacaktı. Kendilerini mutfakta aşağılayan kadına haddini bildirecekti.
"Hiç böyle huyları yoktu aslında, neden gitmek istiyor anlamadım. Burada onu rahatsız eden ne varsa artık, ondan böyle karara vardı sanırım." Kendinden emin şekilde konuşan Birsen'in can yakmaktan başka amacı yoktu. Sadece birilerinin canını acıtmak istiyordu. Hande, biraz önce gördükleri ve şimdi duyduklarıyla iyice kaskatı kesilirken kendinde artık dayanacak güç bulamadı. Yerinden doğrulurken kimseye ses etmeden yürümeye çalıştı. Uzaklaşmak ve kuytu bir köşede ağlamak istiyordu ama olmadığı gibi gözünden yaşlar, hızlı şekilde akarken yine de yürüdü. Buradan uzaklaşmak istiyordu. Elinden geldiğince çabuk yürümeye çalışırken ona baktı Nurcan Hanım, çok üzüldüğü ve incindiği belliydi. Yüzünü güldürmek için çabalarken böyle olmasına tahammül edemiyordu. "Hande!" dedi ardından hızlıca yürüyerek ona yetişmeye çalışırken.
Bir süre orada kaldı Yeliz Hanım ama çok kısa süre. Karşısındaki Birsen'e çok sert şekilde, kin içinde bakarken yerinden doğruldu. Artık iyice ileri gitmenin zamanı gelmişti, ağır konuşacaktı. "Sen bakıyorum da, eniştenle ilgili olayları çok iyi biliyorsun. Aynı yeteneği, burnunu her halta sokmama konusunda da gösterirsin umarım." Kızının ve öylece giden Nurcan Hanım'ın ardından yürüyen Yeliz Hanım'a, sinirinden kaskatı kesilmiş gözlerle baktı. Artık konuşma sırası kendisine gelmişti. Yerinden hızla kalkarken oraya hiddetle gidecekken kolunu sıkıca tuttu Sevinç Hanım. Bu kadar ilerleyip üste çıkmasına izin vermeyecekti. "Bana ne dediğini gördün anne, ne ima ettiğini anlamadın mı? Ben bunun altında kalmam, bize yeterince büyükkedi."
"Bir imada bulunduğu yok, her olaya burnunu sokmaman gerektiğini izah etti sadece. Kadın haklı, niye uğraşıyorsun insanlarla." Annesi anlamamıştı, Yeliz'in gönderdiği imayı anlamamıştı. Aslında böylesi daha doğruydu, ona anlatmayacaktı. "Evet öyle dedi ama beni uyarmak ona kalmadı." Sözlerini başka noktaya çevirirken öfkesini dindirdi biraz. "Yaa görmüyor musun, kadın bildiğin, kafayı bana takmış."
"Kadın kafayı sana takmadı, sen kafayı kadının kızına taktın. Bir anne olarak tabii ki evladını koruyacak, her anne bunu yapar. Bakma ben seni koruyamadım, mutfakta lafları ağzımıza tıkadı ama mecbur kaldım, ses çıkaramadım. Sen ileri gitmiştin, konuşsam konuşacak yüzüm yoktu. Bu şekilde davranarak beni de zor duruma düşürüyorsun, insanların önünde zor ve küçük düşüyorum." Sevinç Hanım'ın uzun konuşmalarının ardından ikisi de suskunluğa büründü. Gerçekten şimdilik sakin kalmaya mecbur olsalar bile Birsen, az önce yediği sözlerin altında kalmayacaktı. O ukala kadını, haddini çok güzel bildirecekti.
Hande, gözyaşları içinde iki annesine birden sarılırken kendini durduramadı. İstenilmediğini hissettiği durumda, ait olmadığı yerde durmanın ne kadar doğru olacağını düşündü. "Anneciğim yapma, böyle olaylar için ağlanılmaz ki, düzeleceğini bildiğin halde tüketme kendini." Nurcan Hanım'ın dediklerine rağmen canı acıyprdu, düzeleceğine garantisi yoktu. "Ben ona ne yaptım anne?" İçini çekerek ağlarken konuşmaya devam etti, yüreğine hançer saplanıyordu sanki. Neyin çabasını göstermesi gerekti, sevdiği adamdan neyi esirgemişti, onu neyden mahrum bırakmıştı ki, kendisine bunları yaşatıyordu. "Yarın konuşurken bunu da soracaksın bebeğim, sen konuşacaksın, ona bunları net şekilde söyleyeceksin." Yeliz Hanım'ın dediklerine içten içe hak veriyordu. Konuşurken anlatacaktı, hepsini dile getirecekti.
"Konuşacağım tabii, alacağım karşıma, 'Senin benimle derdin ne, niye benim olduğum yerlerden bile kaçmak istiyorsun?' diyeceğim, bana neden böyle davrandığını öğreneceğim." Nurcan Hanım'ın kollarında ağlayan Hande'nin, eliyle gözyaşlarını sildi Yeliz Hanım, artık kendisi de sinir olmaya başlamıştı. Yarından öte beklemezdi, yarın düzelmezse, işte o zaman Hande'den sonra, kendi hesap sorardı. Kimse kızını üzemezdi, bu Fatih bile olsa, asla yapmasına izin vermezdi. Sadece bir gün daha bekleyeceklerdi, hepsi bu kadardı, oradan ötesini çözeceklerdi.
Kapının ötesinde, herkesin görüş alanından uzakta ama olayları duyabilecek kadar yakındaydı Fatih. Buna tahammül edemezdi, böyle ağlamasına göz yumamazdı. Söz konusu ne olursa olsun, yanına gitme zamanı gelmişti. Kollarına alarak sımsıkı sarılacaktı, bunun zamanı geleli epey oluyordu. 'Ben ona ne yaptın?' demişti feryat edercesine. "N'apıyorum Allah'ım ben?!" Sordu kendi kendine, yaptıklarına kendisi bile inanamıyordu artık. Öyle çok sevmişti ki, güvenini kazanmak, kadının sevgisinden emin olmak istenişti ama bunu yapmaya çalışırken farkında olmadan canını acıtmıştı. Yürümeye başlarken mutfağa doğru, daha yaklaşmadan, bir el, kolundan tutarak kendisini durdurmuştu.
"Dur!" Şimdi sırası olmadığını bilen Turgut, projeye çok zaman kalmamışken onu durdurmak istemişti. Bu raddelere gelmişlerdi madem, biraz daha beklemesi gerekti. "Oğlum yüzdün yüzdün kuyruğuna geldin, bir gün mü dayanamıyorsun? Tamam, ağlamasına ben de üzüldüm ama bu onu sana, daha güçlü duygularla getirir. Bekleyeceksin, beklemek zorundasın, anladın mı?" Kendisi de böyle olmasını istemiyordu ama bu kadar çabalamışlarken şimdi konuşamazdı, izin vermemeliydi Turgut. Aslında Fatih, aklına koyduğunu yapardı ama vazgeçirmek için elinden geleni yapacaktı genç adam. "Yapamıyorum Turgut, gözümün önünde sevdiğim kadın acı çekerken ben bekleyemem. Görmüyor musun halini, güvenini zor kazandım, geri kaybedersem sıcaklığını kaybederim."
"Tamam, bak sana söz, yarın proje bitene kadar bekle, baktın olmuyor, sen git o zaman ona. Arkadaşın olarak sana söz veriyorum, yarın ki sunum bittikten sonra, git sarıl sıkıca, hiç bırakmayacak misali sarıl ama yalvarırım bugün dur. Zaten sırası da değil, bak Sevinç Teyze burada, ona ayıp olur. Rahmetlinin annesinin gözü önünde başka kadına sarılman ne kadar doğru. Bekle yarını, olmazsa git sarıl, asla müdahale etmeyeceğim." Sessiz kaldı, evet; dediklerinde hakkı vardı, şimdi açılsalar bile birbirlerini, gerçekten zamanı değildi. Evde olan insanlardan ziyade, onunla yalnız kalmak istiyordu. Yalnız kalarak anlatması gerekti, onu tek dinlemek, dikkatini öyle toplamak istiyordu. Kabul ettiği gibi sadece yarına kadar bekleyecekti, onu yarından öte üzemezdi.
Evden yanında Turgut'la beraber çıkan Fatih'i uğurlayan Nurcan Hanım, çok kızgın olması gerektiği halde, sessiz kalmayı tercih etti. Normalde aşırı kızar, kızını kendi oğlunun üzmesine bile izin vermezdi ama oğlunun gözlerinden, acı dolu sevdasını okumuş, susmak zorunda kalmıştı. Bakışlar ispatlardı aşkı ve acıyı, çok net gösteriyordu. "İçin rahat olsun anneciğim, yarın o bana gelmezse, ben ona tekrar gideceğim. Aslında mutfakta ağladığını görünce, koşarak sarılacaktım ama ortalık müsait değildi." Yüzünde buruk tebessüm oluştu kadının, şimdi acının gölgesinde aydınlık yarınlara yürüyeceklerdi. Gidip de gelmeyenlerin gölgesinde yeniden yeşereceklerdi. Zaten acı, gidenin değil, kalanın öyküsüydü, kalanın hikayesiydi acının adı... Oğlunu yolcularken yine aynı buruk tebessümle, "Allah yolunuzu açık etsin." diyerek kapıyı usulca örtmüştü...
..."Biz de kalkalım artık." Kapıdan ayrılarak içeriye giren Nurcan Hanım'ı gören Birsen, gayet sakin şekilde yerinden kalktı. Ortalığın biraz durulmasını beklemişti. Yerinden kalkar kalkmaz, karşısındaki Yeliz Hanım'a tehdit eder misali bakışlarını gönderdi. "Nasıl olsa yine görüşeceğiz, öyle değil mi Yeliz Hanım?" Sesi imalıydı, adeta tehdit içeriyordu. Kelimelerinin üzerine bastırarak konuşmuştu. "Her zaman görüşebiliriz, benim kapım da, bu kapı da, sana daima açık." Aynı şekilde, Yeliz Hanım'ın da sözlerinde ima vardı. Yanlarındaki Nurcan Hanım'a belli etmeden ima içinde birbirleriyle konuştular. Nurcan Hanım anlamadı ama Hande, ortada bir tuhaflık olduğunu sezdi. "Kalsaydınız kızım, geç oldu, yatın isterseniz burada." Nurcan'ın dedikleri karşısında gerilse bile Yeliz, sakinliğini korumaya çalıştı. Nasıl olsa günün birinde bu kızı herkes çözecekti.
"Gerek yok Nurcan Teyze, biz nasılsa hep geliyoruz. Yasemin'i görmek için daima geleceğiz. Her şey için çok teşekkür ederim." İmalı konuştu yine ama sadece bununla kalmayacaktı. Zamanı gelince daha ağır konuşacaktı. "Ben teşekkür ederim asıl yavrum, her konuda yardımın dokundu. Senin hamaratlığın olmasa, ben nasıl gelirdim üstesinden." Sakince tebessüm etti ama elinden geldiğince tebessümünü ürpertici tutmaya çalıştı. Gel gör ki karşısındaki Yeliz'in bakışları gayet kendinden emin, umursamaz ve yine küçümsercesine bakıyordu. "Tabii yardım edeceğim, ortada Yasemin var, bizim bağımız kaldığı yerden devam ediyor. Biz her zaman aile olarak kalacağız." Konuşurken kapıyı aralamış bir eliyle, diğer eliyle de montunu giymişti. "Tabii kızım, her zaman bekleriz sizi." dedi kapı önünde yolcularken.
"Her zaman da geleceğim zaten." Kapıdan çıkan kızı sinir içinde izleyen Yeliz Hanım, üzerindeki gerginlikle dişlerini sıktı. Elini yumruk yaparak sıktı, tahammülü kalmamıştı. "Cehennemin dibine gel inşallah." Kısık sesle, kendi kendine, kimselere duyurmadan mırıldandı. İnsanı geriyordu bu kız, aldığı soluklardan bile rahatsız oluyordu. Bugünü de bitirmişlerdi sonunda, yoruculuklarıyla beraber bitirmişlerdi. "Biz de yavaşça yatakları hazırlayalım isterseniz artık." Misafirlerin tamamını yolculamış, ardından yanlarına gelmişti Nurcan Hanım. Olabildiğince yorucu bir günü geride bırakmıştılar. "İyi olur, benim çok ağrılarım var, dinlenmem gerek." Hande'nin sözlerinin ardından bir an önce yatakları kurması gerektiğini anladı Nurcan Hanım. Bugünden daha yorucu bir yarın bekliyordu kendilerini. "Hande sen otur, ben de Nurcan'a yardım edeyim, hemen uyuyalım, yarına güzel uyanmamız gerek." Sözlerinin ardından Nurcan'la birlikte yukarı çıkmıştı Yeliz. Gerçekten çok zor bir yarın, heyecan eşliğinde kendilerini bekliyordu.
Yataklar kurulmuş, herkes sırayla odalarına çekilmişti. Ev küçük, sade bir gecekonduydu, odaları çok değildi. Normalde Hande için hazırladığı odayı ona verirdi ama şimdi vermek istemiyordu Nurcan Hanım. Yarın gerçekleşeceklere dair umutları çok büyüktü, yarın verecekti. Mustafa Bey, Fatih'le beraber gitmişti, onunla kalacaktı Turgut'larda. O yüzden Hande'ye, kendisinin odasını veren Nurcan Hanım, çarşafları değiştirdikten sonra özenle yatırmıştı kızını. Kendisi önemli değildi, salonda bir şekilde yatar uyurdu. O sırada zaten Hande'nin ağrıları iyiden iyiye çoğalmış, inlemeler eşliğinde yatağa girmişti. Yatırmadan önce ağrılarını azaltacak bir bitki çayı yaparak içirmişti. Rahatlatmak, yarına kadar ağrılarını bitirmek istemişti. Yeliz Hanım'a ise Seda'nın odasını vermişti, onun yatağının yanına bir başka yatak koymuştu, beraber uyuyacaklardı. Herkesin yerini bir şekilde hazırlamıştı, zor olsa bile ayarlamayı başarmıştı.
Tüm işlerini tamamlayan Nurcan Hanım için artık kızına zaman ayırma vaktiydi. Özenerek hazırladığı ballı sütü eline alarak Hande'yi yatırdığı kendi odasına götürdü. Kapıyı araladığı anda gördüğü manzara karşısında tebessüm etti. Hande uyuyordu, melekler gibi oluyordu uyuyunca. "Güzel meleğim benim." dedi oraya doğru yürürken. Yatağın baş ucuna oturarak elindeki bardağı, kenardaki konsola bıraktı. "Anne." Tam o sırada algıladığı sesle tebessüm etti. Uykudan uyanmıştı ama uyanmak istemeyen hali vardı. "İnci tanem, söyle meleğim." Sesi sevgi dolu çıktı, konuşurken kendinden bağımsız böyle oluyordu. Sevgisini aslında, herkese verebilen biri değildi ama verebildiğine de tam verirdi. "Ben ağrılarım tutunca bir ara uykuya dalmışım, şimdi daha iyiyim." Tebessüm etti. Saçlarını okşamasını sürdürdü. "Oh, ne güzel, bitki çayı iyi geldi demek ki, şimdi de ballı süt hazırladım meleğime."
"Anne, bana yine türkü söyler misin, acılarının gölgesinde düşlere uyutur musun beni?" Acıyla tebessüm etti, boğazı düğümlendi sonra, tebessümün hemen ardından boğazı düğümlendi. Yutkunmak istedi, istedi ama yutkunamadı, gırtlağında bir yumrukla kaldı. "Söylerim annen, gel dizlerime uzan." Yataktan başınu kaldırdı, dizlerinin üzerine koydu. Yan bir şekilde yatırdı dizlerine, şimdi acının saatiydi. Uzun zamandır istediğini yapacak, yine türkülerle uyutacaktı. Zamanında kızına yaptığı ne varsa, şimdi diğer evladına yapıyordu. İşin ilginç yanı, artık canı acımıyordu. Bu gece son kez canını yakacak, ağıt dolu bir türkü sögleyecek, ardından tamamen susacaktı. Hüzne tekrar yer vermeyecekti, acı olmayacaktı bir daha hayatlarında. Sahip olduklarını kaybetmemek için elindekilere sımsıkı sarılacak, geçmişe saplanıp kalmayacaktı.
"Yüce dağ başında yanar bir ışık
Düşmüşem derdine olmuşam aşık
Ağ buğday benizli zülfü dolaşık" Zamanı durdurmak, acıların gölgesinde bekletmek istedi ama olmadı, olamadı. Zaman da tıpkı bu türkünün dilinden aktığı gibi akıp gidiyordu. Acılarını dindirmek için başka bir merhem göndermişti kendisine Rahman, değerini bilmesi gerekti.
"Dividim kalemim yazarım
Böyle bir yavrunun derdi var bende
Yar bende oy bende" Kurduğu kelamda durdu, ilerleyemedi, yutkunmak zorunda kaldı. Kaybettiği evladını hatırladı, zaten unuttuğu gün yoktu ki. Ya şimdi dizlerinde yatan çaresi olmasa ne yapardı, düşünmek bile istemedi, yaşayamazdı o olmasa. Bağlanması doğru değildi ama bağlanmak ne kelime, o olmadan soluk alamazdı.
"Aha ben gidiyom sen hemen ağla
Dön ağla yar ağla" Ağladı yıllarca, şimdi gülüyor ve mutlu oluyordu. Zaman akıp gitmeli, anıların gölgesinde ilerlemeliydiler, yeni mutluluklara yelken açmalıydılar. Bundan böyle dizlerinde yatırdığı kızına daha çok zaman ayıracak, ilgisini daha çok gösterecekti. Kazanmıştı madem, kaybetmemek için elinden geleni yapacaktı.
"Yüce dağ başından indiremedim
Yönünü yönüme döndüremedim
Bir güzelin aklın kandıramadım" Türküyü sonlandırırken saçlarını okşadı doyasıya. Eğildi, koklayarak öptü saçlarını. Dizlerinden başını kaldırdı, yatağa bıraktı. "Ağzına sağlık anneciğim, seni çok seviyorum." Uykulu sesiyle söylediklerine burukça tebessüm etti. Yarına dinç uyanmak için artık uyumaları gerekti. Sütü sonra uyandırınca içirirdi, şimdilik uyamasına müsaade edecekti. "Sen türkü söyleyince, yarının heyecanı geçti." Tebessümü çoğalan Nurcan Hanım'a, uykulu gözlerle baktı Hande. Başında, arkadan çevirerek tepesinde bağladığı krem rengi tülbenti vardı.
"Düşünmek yok meleğim, anlaştık biz, güzel düşünüyoruz; yarını güzel geçirmek için daima olumlu düşünüyoruz, mutlu bir şekilde uyuyoruz." Yorganı, kendinden bağımsız kaldıran Nurcan Hanım, ne yaptığını kendi bile anlayamadan kızının yanına uzandı. Üzerlerine çekti yorganı, yaptığını anladığında ise rahatsız olmadı. Aksine, bu gece, eski günlerdeki gibi tıpkı, hayatının en güzel uykusunu uyuyacaktı. Rahmetli kızı yanındaymış gibi soluksuz, rahatça kapatacaktı gözlerini. "Sabah ne yapayım kızıma acaba, ne hazırlasam, henüz karar veremedim ama çok güzel ve sağlam bir kahvaltı yapacaksın." Sevgiyle öptü yanağını, o olmasa soluk alamazdı. Kalbinde bir kuş gibi narince cıvıldıyordu. "Pişi." dedi uykulu sesiyle kadının göğsüne başını yaslayan Hande. "Bana pişi yapar mısın anne?" Ellerini kızına dolayarak sarıldı, böyle uyumak istiyordu. Saçlarını tekrar öptü. "Yavrum benim, kurban olurum ben sana, canın pişi mi istedi senin, yaparım tabii, en güzelini yaparım. Sadece onunla kalmayacak, omletler; gözlemeler, menemenler hazırlayacağım kızıma, dört dörtlük kahvaltı yapacaksın. Okula çok dinç gideceksin."
Sarıldı sıkıca, kokusunu doyasıya içine çekti. Çok güzel yarınlar bekliyordu kendilerini. Rahatça kapattılar gözlerini, rahat bir uykunun kollarına bıraktılar kendilerini...
Seda ile aynı odada kalavak Yeliz Hanım için zaman, haddinden daha eğlenceli geçiyordu. Karşısındaki kızla uzunca sohbet etmiş, geleceğe dair hayallerini sormuştu. Türkçe Öğretmenliği bölümünü okuyan Seda'nın konuşmaları eğlendirmişti kadını. Ne zaman mezun olursa, işte o zaman yanında olacağını, kendi şirketlerinden birinde çalışabilme teklifini sunmuştu. "Çok iyi bir annesiniz." demişti ona kendinden bağımsız şekilde Seda. Bir an için Hande'nin yerinde olmayı istemişti. İki yanında iki kadın vardı, kendi annesi ve Yeliz Hanım, ona fazlasıyla yetiyorlardı. "Başkası olsa yapamayabilir, siz hiç ayrımda bulunmadan, iki evladınıza da yetiyorsunuz. Alper ağabey ile Hande'nin arasında hiç ayrıma düşmüyorsunuz."
"Yok, neden ayırayım, ikisinin yeri de ayrı benim açımdan." Tebessüm içerisinde, hoşgörü eşliğinde konuştu. Seda'nın bir sorunu vardı ama henüz ne olduğunu çözememişti. Bunu zamanla, üzerine durarak çözecekti. "Fatih ağabeyim daha önce demişti, aslında Alper ağabey, sizin oğlunuz değilmiş, yeğeninizmiş, teyzesi oluyormuşsunuz." Yeniden güldü, bunu çoğu kişi bilmezdi. Sadece Hande, bir de zamanında anlattığı Fatih bilirdi. Anladığı kadarıyla Fatih, tüm ailesine bunu anlatmıştı. Zaten önemli değildi kendisi için, teyze de anne yarısıydı. Rahmetli ablasıyla annesinin emanetine sahip çıkarak annelik etmeyi başarmıştı. Hep 'Anne' demişti kendisine Alper, teyze demektense, anne demeyi tercih etmişti. Gel gör ki, anne olmayı çok isteyen Yeliz Hanım, Alper'le doyamamıştı anne sevgisine. Alper büyüdükten uzun yıllar sonra Hande ile karşılaştırmıştı kendisini kader.
"Hiç evlendiniz mi?"
"Evlendim ama çok sürmedi, zaten ailemin zoruyla yaptığım bir evlilikti. Başta asla kabul etmek istemedim, çok direndim aileme karşı. İkna edilmem uzun sürdü, kolay olmadı. Yüreğimdeki gönül yarasının geçeceğini, aşkı bulamasam da sevgiyle rahatlayacağımı dediler bana. Olmadı Seda'cığım, olamadı. İnsan aşkı bulunca, sevgiyle tatmin olamıyor. İçinde buruk bir acıyla yaşıyor. İstesem alışırdım sevgiye belki ama evlendiğim adamın benden rahatsız olduğunu anlayınca, iyice soğudum ondan. Evlat sahip olamayacak olmam, başta beni kabul ederek evlense bile yine rahatsız etmişti onu. Zaten ben de ayrılmaya yer arıyordum sanki, onunla evliyken yarım kalan sevdamın acısını yaşayamıyordum. Ailemin inadına boşandım, her ne kadar desteklemeseler bile ayrıldım ve tek başıma mesleğimi sürdürmeye devam ettim. Böyle bir evlilik yapmamam gerekti, başından hatalıydı. Olmuştu işte, olanla ölene çare yoktu."
"Ayrıldıktan sonra Alper abiye sahip çıktınız sanırım." Yarım kalan aşkı üzerine durmadı, zaten biliyordu kimi sevip de kavuşamadığını. Detaylı sormak istese bile yapmayarak durdurdu kendini. "Evet, aynen öyle oldu; benim ayrılmamın üzerinden iki sene sonra, eniştemle ablam, bir trafik kazasında vefat ettiler. On dört yaşında hem öksüz, hem yetim kalan yeğenime sahip çıktım." Anlattıklarını dinlerken şaşırıyordu Seda, hikayesi böyle güzel, hayatı kırık düşlerle dolu kadını dinlemek çok güzeldi. "Başınız sağ olsun." dedi durgun sesle. Sessizce beklediler, heyecanını dile getirmeden duramayan Seda, konuşmaya başladı. "Ben çok heyecanlıyım sizinle aynı odayı paylaştığımdan dolayı. Sizin gibi güzel, asil, hayat hikayesi böyle derin bir kadınla aynı odayı paylaşmak çok güzel. Siz gerçekten çok güzelsiniz, çok da iyi bir annesiniz. Her kadının harcı değildir sevip de kavuşamadığı adamın evladına sahip çıkmak."
"Kendine haksızlık etme Seda'cığım, sen de çok güzel ve başarılısın. Okulun biter bitmez sana iş konusunda yardımcı olacağım. Ben her zaman senin gibi gençlere sahip çıkmaya çalıştım. Okuyamayan, ailesinin okutmadığı kızlara hep yardım ettim. Evlatlarını okutmak isteyen ama maddi imkanı olmayan annelerle karşılaştım, onlara kol kanat gerdim. Öyle güzel anneler vardı ki, benden yardım istediklerinde gördüm, evlatları için her zorluğu göze alıyorlardı. Senin annen de öyle, çok iyi bir kadın. Bak hep yanında olmuş, seni okutmak için daima çabalamış. Zor günler geçirmiş, hasta evladına bakarken sizi hiç terk etmemiş, kaderinize bırakmamış, eğitiminize çaba harcamış. Nurcan'ın değerini bil, Hande'ye olan yaklaşımından görüyorum ki, o hem iyi bir insan, hem çok güzel anne."
Konu böyle bir noktaya gelince, istemsizce yüzü düşen Seda, içindeki acıyı belli etmemeye çalıştı. Sessiz kaldı, sessizliği tercih etti. Yüz hatlarına bakan Yeliz Hanım, sorununu çözmeye yaklaştı. Sorunu annesiyle ilgiliydi ama ne olduğunu anlayamadı. Anlayacaktı mutlaka, bunun üzerine düşerek kısa zamanda çözecekti. "Uyuyalım mı artık?" dedi sıcak bir ses kullanarak. Sadece başını salladı genç kız, yine aynı heyecan vardı içinde. İyi ki böyle asil bir kadınla aynı odada kalıyordu. İkisi de ayrı yataklarına girdiler. Gecenin koymuna acılarını, umutlarını, hayallerini ve kırık düşlerini bırakarak sessiz, derin uykulara daldılar...
Sabah ezanının sesiyle gözlerini araladı Nurcan Hanım. Güzel bir gün olacağına dair umutlarla kalktı yatağından. Ne rahat uyumuştu böyle, yanına girdiği kızına borçluydu bunu aslında. Yavaşça abdest almış, kızını uyandırmamak için epey uğraşmıştı. Odaya tekrar girdiğinde yine sessizliği devam etti. Namaza durmadan önce kızını kontrol etmesi gerekti. Yatağına ilerledi, açılan yorganı üzerine tekrardan kapattı. Saçlarını okşadı, günden güne çok sıkı bağlanıyor, o olmasa soluk alamaz duruma geliyordu. Şimdi de içinde mutluluğun beraberinde kaybetme korkusu oluşuyordu. Bunu yenmesi imkansızdı, bu korkuyla yaşamaya alışacaktı. Seccadesini önüne serdi, yılların ardından gelen mutlulukla durdu namazına. İçindeki mutluluğun beraberinde oluşan kaybetme korkusu, kızına daha çok sahip çıkma hissini veriyordu kendisine.
"Allah'ım!" Namazını bitirdiğinde ellerini açarken yıllara meydan okuyordu şimdi. Mutlulukla okuyordu meydanı, bunu nasip eden Rabbine şükür borcu vardı. "Acıma mutlulukla karşılık verdin, yüz çevirmeye çalıştığım bu günahsız yavru, benim yaralarıma ilaçmış meğer, nasibimmiş de, benim haberim yokmuş. Sen yavrumu bana bağışla Rabbim, beni ikinci defa evlat acısıyla sınama. Sana söz, çok iyi sahip çıkacağım ona, çok güzel annelik edeceğim. Yeter ki onu alma benden." Ellerini yüzüne sürerken yerden doğruldu, seccadesini katlayarak bir kenara bıraktı. Yatağa doğru ilerlerken tekrardan yorganın tek köşesini kaldırdı, yine içeri girdi. Hesapta yoktu burada uyuması, bir anda istemişti yüreği. Kenara koyduğu süt geldi aklına. Ağzı kapaklı kupaya yapmıştı, kızına doğum gününde aldığı kupaya yapmıştı. Söz vermiş, verdiği sözü tutmuştu.
"Anne." Gözlerini aralarken mırıldanması hoşuna gitti. Tam zamanı gelmişti, sütünü içirecekti. Yüzünde yine tebessüm oluştu, sadece kızının yanında mutlu oluyor, onunla gülüyordu. "Aşkım, uyandıysan biraz doğrul, sütünü vereyim sana meleğim." Gözlerini aralayıp usulca doğruluşunu izledi. Özel olarak hediye aldığı, içini şimdi sütle doldurduğu bardağı eline aldı, kızına uzattı. Hande, uykulu bile olsa, ballı sütü gördüğü anda çok mutlu olmuştu. Çabucak dudaklarına ilerletti kupayı, hızlı şekilde içmeye başladı. Normalde sütü sevmezdi, içmek istemezdi ama ballı olunca hoşuna gidiyordu. "Eline sağlık anneciğim, öyle güzel olmuş ki, hiç böyle hızlı bitirmemiştim."
"Afiyet olsun bir tanem, hadi sen uykun kaçmadan az daha uyu, ben de kapatayım gözlerimi. Bugün yanımda sen olduğun için ben uykuya doyamıyorum." Şaşkındı, annesinin böyle istekle kendisiyle uyuyacağını düşünememişti. Şaşırdığı ve kendini layık görmediği gibi hoşuna gitmişti. Beklemediği gibi epeyce şaşkınlığa bürünmüştü. İçtiği süt, tekrardan uykusunu çoğaltırken annesinin sıcacık kollarına sarılarak gözlerini kapattı. Yarın olacakları düşünmedi, düşünmek istemedi, düşünmek istemediği gibi umutlu yarınlar diledi Allah'tan, güzellikleri temenni etti uykuya dalarken...
Gün ağarırken odasından, yanındaki Yeliz Hanım'ı rahatsız etmeden çıkan Seda, annesinin yatak odasına doğru ilerledi. Akşamdan kendisini uyandırmasını, sabah erken kalkması gerektiğini söyleyen Nurcan Hanım'ı uyandıracaktı. Sadece Hande ile ilgili meseleler söz konusu olunca kendisinden yardım isterdi, normalde yardım istemek için bile görmezdi kendisine. Yavaşça odanın kapısına yaklaşırken aralık kapının önünde durdu. Eliyle ağırca ittirirken kapıyı, kapı her aralandığında gördüğü manzara, içten içe kahretmişti kendisini. Uzun zamandır annesiyle böyle, Hande kadar samimi değildi.
Hande ile sarmaş dolaş olan Nurcan Hanım, onun yanına yatmıştı. Bunu beklemiyırdu, annesinin böyle bağlanacağını bilmiyordu. Bir yanı, çok sevdiği annesi iyileştiği için sevinirken diğer yanı, kendisinden son zamanlarda esirgediği sevgiye perişan oluyordu. "Anne." dedi kısık sesle, sesini kendi bile bulmakta zorlandı. Sesini biraz yükseltmesi gerekti. Tekrardan toparlayarak kendisini, "Anne." dedi sakince ama yüksek sesini kullanarak. Gözlerini hızlı şekilde açarken Nurcan Hanım, beklediği günün geldiğini anladı. Bugün inanıyordu, Allah'a ettiği tüm dualar kabul olacaktı. Büyük gün gelmişti, şimdi geriye herkesi hazır etmek kalmıştı. "Uyandır dediğin için uyandırmak istedim." Seda'nın sözlerini yarıda bölerken parmağını kendi dudaklarına bastırdı. Kızının uyanmaması, prensesler gibi uyuması, uykusunu alması gerekti. Uyandığında ona yine prenseslere layık bir kahvaltı hazırlamış olacaktı.
"Tamam gürültü yapma, git hazırlan hadi, ağabeyinin içerisinde olacağı proje sunumuna beraber gideceğiz. Herkes orada olacak, bugün büyük gün. Sen hazırlan, ben zaten o zamana kahvaltıyı hazırlarım." Ses çıkarmadan yanından geçerek giden Seda'ya dikkatlice göz gezdirdi. Bir tuhaftı son günlerde, neden böyle davrandığını çözemedi ama çözecekti. Gelecek günlerde bunun üzerine duracaktı. Ardına döndü, kızının üzerini özenle örttü, sonra doğrularak kapıya ilerledi. Bugüne çok güzel başlamaları gerekti, kahvaltıyı eşsiz güzellikte hazırlaması gerekti. Bugün her şey çok farklı olmalıydı, en özelinin olması gerekti.
Zaman öylece akıp gitmiş, iki kadın da kendince çabalar göstermişti. Evde şimdiden bayram havası vardı, hazırlıklar öyle neşeyle ilerliyordu. "Benim krokanımı çok sever Hande, aslında başka evlerde yapamam ama senin mutfağın epey kullanışlı." derken masanın üzerini hazırlamaya başladı Yeliz Hanım. Kendisi krokanı yapmıştı ama kahvaltının geri kalan kısmı sadece Nurcan'a aitti. Günün güzelliği, önce kahvaltıdan geçecek, ardından okulda devam edecekti. İki anne de heyecanlıydı, evlatlarınınkinden daha büyük heyecan vardı. "Eline sağlık, krolanlar güzel oldu, artık Hande'mizi uyandıralım." Neler hazırlamamıştı ki Nurcan Hanım, birsürü çeşit vardı masanın üzerinde. Pişi, gözleme, peynirli omlet; menemen ve son olarak tahinli kurabiye eklemişti. Çikolata, bal ve tereyağı sürerek ekmekleri şimdiden tabağa yerleştirmişti.
"O iş bende." derken göz kırpan Yeliz'e gülerek baktı Nurcan. Buradan uzaklaşmasını izledi. Bugün gerçekten hayatlar değişecekti. Ya Hande gidecekti Fatih'e, ya da Fatih tekrar kabul edecekti çabalamayı... Yüreğindeki sevdaya söz geçiremeyen evladı, geri çekilme kararından vazgeçecekti anlaşılan. Bambaşka bir güne uyanmışlardı, bugünün tarifi yoktu, olmayacaktı ve olmamalıydı...
Güne yakışır bir kahvaltı yaptılar. Sunum öğleden sonra başlayacaktı, uzun zaman vardı. Neredeyse üç saat oturdular masada, sohbetler eşliğinde yapıldı kahvaltı. Herkesin yüreğinde aynı heyecan vardı ama kimse Hande kadar heyecanlı olamazdı. Çünkü kendisi, heyecanlı olduğu kadar gergindi de aynı zamanda. Proje biter bitmez, herkes dağıldığında, ansızın çıkıverecekti karşısına. Hissettiklerinin tamamını izah edecekti, hangi cümlelerle söyleyeceğini kendisi de bilmiyordu ama anlatacaktı.
Saniyeler, dakikalar ve saatler birbirini kovaladı, akıp gitti zaman. Kalbinde heyecan vardı ya, zamanın nasıl geçtiğini de anlamıyordu. Hayatında hiç böyle kahvaltı yaptığını hatırlamıyordu. Elleriyle doyurmuştu kendisini Nurcan Hanım, çatlayana kadar yemişti neredeyse. Güne güzel başlamıştı, güzel bitirir miydi, orasını bilmiyordu. Zaman gösterecekti, kaderde ne varsa onu göreceklerdi. Kahvaltı bitiminde Nurcan Hanım, ağırca masayı kaldırırken Yeliz Hanım'dan, Hande'nin hazırlanmasına yardım etmesini istemişti. Özenle diktiği elbisesinin yerini söylemiş, birazdan yanlarına geleceğini de ayrıca dile getirmişti.
Özenle giydirilmişti anneleri tarafından, iki annesi de ayrı önem vermişti kendisinin görüntüsüne. Giyim olayı tamamlandığında, sunuma yakışır bir makyajla tamamlanmıştı kombini. Taşlı küpeleri, daima boynundan çıkarmadığı uğurlu kolyesine uymuş, saçları özenli şekilde topuz yapılmıştı. Önceden kuaföre gitmeyi teklif etse bile Yeliz Hanım, boşa vakit kaybetmemek için kabul etmedi Hande. Böyle daha doğruydu, projenin ardından sevdiği adamın karşısına çıkacaktı, biraz doğal olmak istiyordu. Aşağıdan, ensesinden şık bir topuzla tuttururken saçlarını, küpeleri daha net görünür olmuştu.
Okula, Yeliz Hanım'ın kullandığı arabayla gittiler. Güle eğlene geçse bile yolculuk, Hande'nin gerginliği bitmemişti. Zor bir gün olacağını biliyordu. Arabadan indiklerinde anneleri, hayır dualarıyla uğurlamışlardı kendisini. Onlar bahçede kalacak, sunum odası açıldığında içeri gireceklerdi. Öyle olmasını istemişti Hande, iyice gerilmemek için bunu tercih etmişti. Okul binasına girerken koridorda yürümeye devam etti. Güzel geçeceğine dair umutlandırdı kendini. Yürümeye devam ederken aniden bacakları birbirine dolanmıştı. Bunu arada yaşıyordu ama şimdi sırası değildi, heyecandan olmuştu belki de, bilemezdi; tek bildiği, düşmemesi gerektiğiydi... Kendini güçlükle toparlarken düşmemeyi başarmış, dengede kalabilmişti. Çantasının da bu kadar şanslı olmasını dilerdi ama yazık ki değildi. Elinden kayan çantasının ağzının açık kaldığını, ancak eşyaları yere saçılınca anlayabildi.
"Sakin ol canım." Sesin sahibi, Yeşim'den başkası değildi. Coğrafya Öğretmeni Yeşim, son zamanlarda okuldaki en iyi arkadaşı olmuştu. Yere eğilip eşyalarını toparlarken çabucak çantasına doldurmuştu. "Fotoğraf makinem!" Endişe içinde konuştu Hande, şaşkınlığın beraberinde korkuya büründü. Bugün sevdiği adama açılamazsa, o çekip gidecekti, ondan geriye sadece hatıralar kalacaktı. Bu fotoğraf makinesi ise en acı hatıra olacaktı. Her doğum gününde, bu seneki doğum gününde, yirmi yedinci yaşına girerken aldığı hediyeyi hatırlayacaktı. "Korkma bebeğim, çalışıyor, sorun olacağını sanmam." Özellikle denemişti makinesini Yeşim, çalıştığına emin olmak istemişti. Bunu teyit ettikten sonra ise anında çantasına koymuştu.
"Benim için çok değerli birinin hediyesi." Söylerken çok yakınlarında İbrahim Bey'le konuşan Fatih'in siyah gözlerine bakmıştı. O da kayıtsız kalamamış, kendisine bakmıştı. Bildiğin göz göze gelmişlerdi. Kendisini duyduğuna emindi, özellikle yüksek sesle konuşmuştu. Bedenindeki ağrıların çoğalmasına rağmen böyle bağırarak konuşması, herhalde çok sevmektendi. Başka ne açıklaması olabilirdi, olması mümkün değildi. "Teşekkür ederim." Yeşim'le konuştu, zaten Fatih, kendisini duymazdan gelmişti. Yüzünde gram tepki oluşmamıştı. "Ben bir İbrahim Bey'le konuşayım." Arkadaşını ardında bırakarak oraya doğru ilerlemeye başladı. Yanında başkası varken, üstelik Fatih gibi kendisine karşı tepkili davranan biri varken doğru değildi ama aklındakileri sorması gerekti. Yanlarına yürüdü, yaklaşarak önlerinde durdu. "İbrahim Hocam." dedi söze başlarken. Bugün ne zordu, kelimeleri bir araya getirmekte bile zorluk yaşıyordu.
"Ailem burada, yani dışarıda, okulun bahçesindeler. Gelmelerini nasıl izah edeceğimi bilemedim, size danışmak istedim. Annelerim burada, biliyorsunuz benim iki annem var; yani aslında üç diyebiliriz ama üçüncüsünün şu an burada olmaması daha hayırlı. Ben, Neslihan Annemin vereceği tepkiyi bilemeyeceğim için ona projeden söz bile etmek istemedim." Karşısında, hemen yanlarında duran Fatih'e baktı, aşırı tepkisizdi. İnsan hiç tanımadığı yabancı birine bile böyle olamazken bunu nasıl başardığını anlayamadı. "İkimizin ailesi burada, ailelerimiz geldi." Konuşmasının doğru olup olmadığı düşündürdü kendisini. Aslında ondan hiç söz etmemesi gerekti. "Yani ailelerimiz derken, Nurcan Anne, benim de annem aynı zamanda."
"Anladım kızım ben seni, tamam sen rahat ol." Sözleri gevelediğini anlayan İbrahim Bey, şimdiden sözü kendisinden almıştı. Zor bir gün geçiriyordu, hatta hayatının en zor günü olduğu söylenebilirdi. "Bu çok büyük bir başarı, tebriklerimi tabii ki sunuma bırakıyorum, orada vereceğim. Oraya sığması zor olduğundan, şimdi özet geçiyorum, başarınız gurur kaynağı. Ben bunu karşılıksız bırakmam, tüm akrabalarınız gelsin gerekirse. Okulumuzun danışmanlığını yapan arkadaşlar, birazdan izlemeye gelen ailenizi içeri alırlar." İbrahim Bey'in sözleri biterken Hande'nin gözleri, ansızın Fatih'le buluştu. Kendinden bağımsız oldu ama olduğunda kendisine güldüğünü gördü. Konuşulanları dinlerken hafifçe sırıtıyordu. Utanarak öyle gevelemişti ki, onu güldürmüştü anlaşılan.
"Aileniz birazdan sizi izliyor olacak. Artık yavaşça içeri geçelim, toparlanmış oluruz." Kaşları çatıldı Hande'nin, öğrencileri ve diğer çalışan arkadaşları toplamaları gerekti. "Öğrenciler." dedi gevelerken. Bugün çok ağrısı vardı, konuşmakta bile iyiden iyiye zorlanıyordu. "Sen geç içeri, ben çözeceğim." Karşısındaki Fatih, kendisiyle ilk defa ilgili mi konuşmuştu, yoksa kendi mi öyle olmuştu? Belki de İbrahim Bey burada olduğundan öyle davranmış olabilirdi. Oysa bilmediği bir gerçek vardı, Fatih artık kaçmaktan, Hande'den yaklaşım beklemekten vazgeçmişti. Sevecekti, çok sevecek sadece, sımsıkı sarılacaktı. Bundan dün akşam vazgeçmişti ama evde rahmetlinin ailesi olduğundan, ar etmiş, sarılamamıştı sevdiği kadına. Fotoğraf makinesi düştüğünde dediklerine tepki göstermemişti, çünkü yanında okul müdürü vardı, ona belli etmemeleri gerekti. Şimdi ise böyle geveleyerek konuşması, içindeki aşkı gün yüzüne iyice çıkarırken kendini durduramamış, bilinç dışı olarak dudaklarını kıpırdatmıştı.
Herkesi sırayla toplayan Fatih, okul koridorunda kimsenin kalmamasını istedi. Tüm okulu sunum odasında toplaması gerekti. Sadece kendi çalıştıkları okul değil, diğer okullar da gelmişti izlemeye. Projeleri, Türkiye'deki tüm okullar arasında birinci seçilmişti. Bugünün hakkını, hep birlikte vereceklerdi. Sunum odasında herkes ağırdan toplanırken, eksik kalmamasına özen gösterdi. Öğrencilerden birini kamera görevlisi yapmışlardı, çekimi o çözecekti. "Dışarıda kalmayacak kimse, hadi dedim, herkes proje odasına!" Yüksek sesle koridorda son kez daha bağırdı. Dört dörtlük olmasını istiyordu, aylarca emek vermişlerdi madem, karşılığını güzel almaları gerekti. Koridorun pürüzsüzlüğünü görünce, rahatça soluk aldı. İstediği gibi herkes toplanıyordu, kıyıda köşede kalanları da, tamamen içeri topladı.
Tam kendi içeri girecekken görmek istemediği gerçekle karşılaştı. İçeriye girmeye çekinen, daha doğrusu, ağrıları tuttuğu için girmekte zorlanan Hande'nin koridorda durduğunu anladı. Ağrılarının tuttuğunu, dikkatlice baktığında anlamıştı. Zaten dikkatli kişiliği vardı, onun pelteleyerek yaptığı konuşmaları da rahatça anlardı. Ya çok dikkatli olduğundandı, ya da çok sevmekten. Son seçeneği daha mantıklı buldu. "Hande." dedi koridora seslenirken. Yaklaştı biraz ona doğru, yürümekte zorlandığını iyice anladı. "Gel." dedi elini kaldırırken, "Başlayacağız şimdi, zaman kalmadı." Yanına yaklaşan kadının beline, kaldırdığı elini doladı. Tavrı karşısında kadının şaşırdığını anlasa bile şimdi ona açıklama yapacak zamanı yoktu. Projenin sunumundan sonra ne olursa olsun ondan vazgeçemeyeceğini anlatacaktı.
Boş bir sandalyeye oturmasına yardım ettikten sonra, görevlinin yanına gitti. Küçük ağız mikrofonlarından aldı, takabilmek için biraz uğraşsa bile takmış, ardından müdürle son kez, sunum öncesi konuşmuş, ortam güvenliğini sağlamıştı. Hande'nin ağız mikrofonunu ise, ağrılarını anlayan, takamayacağını düşünen Hürrem Hanım takarken özen gösterdi. Ağzının, yani dudaklarının kenarına yerleştirdi. Kamera görevlisi ile konuşuldu, yerler ayarlandı. Genelde Fatih ilgileniyordu, her yeri ayarlamaya çalışıyor, projenin başlamasına dakikalar kalsa bile yerinde duramıyordu. Dikkatin beraberinde özenli davranıyordu. "Otur artık evladım, başlayacağız, röportaj yapacağız, böyle panik olma." İbrahim Bey'in söyledikleriyle toparlanan genç adam, ağırca başını salladı. Başlamaları gerekti bir an önce, çabuk bitsin istiyordu, çabuk bitecekti ki, sevdiği kadına kavuşacaktı.
"Evet artık başlayalım!" Elini, önündeki masanın üzerine vuran İbrahim Bey, başlamaları gerektiğini izah etti. Herkes toparlanmış, aileler de izlemeye başlamıştı. Büyük gün olduğu, her şekilde kendini belli ediyordu. Fatih, sevdiği kadının iyi olmadığını anlamış, sunumun çabuk bitmesini istemişti. Yanına oturmuş Hande'nin, bir ara eğilerek ağzının kenarındaki mikrofonu düzeltmişti. Şaşkın bakışlarını görmüştü kadının, kendisinin ona böyle ilgili davranmasına şaşırıyor, bunu başkalarıyla da alalade belli ediyordu. Gülmemek için kendini tuttu, şimdi sırası değildi. Sunum bitsin, bir daha bırakmamak üzere sımsıkı sarılacaktı. "Hande'nin rahatsızlığı tekrar tuttu İbrahim Bey, iyi görünmüyor. Sizden ricam, sunumu kısa tutmamızdır. Ne kadar kısa tutarsak, burada bekleyen öğrencilerimiz ve izlemeye gelen ailelerimizle arkadaşlarımız için de, o kadar akıcı olacaktır."
"Görüyorum evladım, ben de elimden geldiğince kısa tutmak için uğraş göstereceğim. Zaten çok bir olayımız yok, önce projeyi gözden geçireceğiz, ardından ben konuşacağım, sonra da sırasuyla hem sana, hem Hande Hanım'a söz hakkı vereceğim. Ardından konuşmak isteyen, düşüncesini belirtmek isteyen olursa onlar konuşacak. Bunları özet şeklinde yapacağız, içiniz rahat olsun Fatih Bey."
İşte şimdi başlıyorlardı, öncelikle proje tanıtımı olacaktı. İlk olarak ekrandan izlenilmeye başladı. Slayt modunda, hafif detaylarla süslenmiş, on beş dakikalık kısa filmi izlediler. Yine herkesin yüzünde muhteşem bir tebessüm oluştu. Biyolojik maket, İngiliz dile ile anlatılarak, tatmin edici projeye dönüştürülmüştü. Ekrandan izlenilen görüntü hakkında, gelen izleyiciler, daima olumlu yönde belirttiler düşüncelerini. İnce detaylarla ama hoş slaytla özetlenen proje, herkesin şimdiden tebriklerini kazanmıştı. Ardından açıklanması için görevli tutulan öğrenciler konuştu, onların düşüncelerinin de emeği vardı üzerinde. Tanıtım olayı onlardaydı, usulca tanıttılar. Biyolojik maketi, her zerresine dek gösteren öğrenci Fatih'e aitti, detaylarıyla göstermişti. İngilizce metni okuyarak projeyi anlatan öğrenci ise Hande'nin öğrencilerindendi. İbrahim Bey, öğrencilere baktığında bile anlamıştı projenin başarısını.
"İkinizin de ellerine sağlık, emekleriniz daim olsun. Şimdi izninizle ben konuşayım, ardından sizlerden düşüncelerinizi alacağım. Dediğim gibi sonra kapanışı yapacağız zaten." Sözü anında devir aldı İbrahim Bey, elinden geldiğince kısa konuşacaktı. Bugünün ve emeklerin karşılığını vererek konuşacaktı. "Sizler bize, bu ülkenin hâlâ yaşanır bir ülke olduğunu gösterdiniz, en çok bunun için teşekkür ederim. Bu ülke, sizin gibi aydın yüzlü gençlerin sayesinde ayakta duruyor. Öğretmenlik mesleğinin hakkını verirken asıl öğretmen Mustafa Kemal Atatürk'ün en güzel emaneti olduğunuzu da gösterdiniz. Tekrardan ellerinize sağlık, şimdi izninizle ikinizden ayrı şekilde düşünceler alacağım. Çok kısa olabilir, sorun değil. Konuklarımız da konuşunca, anında kapanış olacak. Evet, Fatih Bey siz, ne hissettiniz Hande Hanım'la çalışırken, kısa şekilde izah edebilirsiniz."
"Ekip arkadaşım olarak projede emeği çok, asıl ben size teşekkür ederim ki, bana böyle başarılı bir öğretmen arkadaşı yardımcı olarak verdiniz. Hande olmasa, ben bunca olayı tek çözemezdim. Eğitim almama rağmen onun gibi akıcı değilim mesela, İngilizce metni, öğrencisinden anlarsınız ki, çok güzel oluşturdu." Kısa konuştu, çünkü bir an önce Çalıkuşu'na kavuşması gerekti Karabatak'ın. Sevdiği kadının yıpranmasını istemiyordu, çabuk bitmesi gerekti. "Bilmez miyim, annesi kim onun?" dedi gülerek İbrahim Bey. "Başarılı, girişken; güzel, alımlı, naif ve zekidir benim kızım." Böyle hasta haliyle yaptığı iş büyüktü, o yüzden Fatih'in ihtiyacı yoktu bu sözlere ama Hande'nin vardı İbrahim Bey'e göre.
"Şimdi gelelim sana kızım." Onun da konuşması gerekti İbrahim Bey için, kısa bile olsa konuşacaktı. Zaten çok bunaltmazdı, kısa konuşturacaktı. "Biliyorum durumunu, iyi görünmediğinin de bilincindeyim, o yüzden seni çok zorlamayacağım. Görüyorsun ki Fatih Bey'i konuşturduk, sen konuşmazsan proje eksik kalır. Zaten sen de konuşunca bitti sayılır, kısa vaktin ardından kapanışa geçeceğiz. Seni bunaltmak istemiyorum, kaç kelimeyle konuşursan konuş, bir cümle kursan bile kabul ederim. Bak gördün, Fatih Bey bana, daha doğrusu bizlere, tüm okula anlattı seninle ilgili görüşlerini. Şimdi sura sende, ne hissediyorsun Fatih Bey hakkında."
Yüreğindekilerle mantığının arasında sıkışıp kalan Hande için bu soru çok zordu. Şimdi yüreğiyle konuşsa, yeri değildi. Aklıyla konuşsa, yüreğine ayıp olmaz mıydı? Olurdu olurdu, hem de çok olurdu. Tutmaya çalıştı, tutmaya çalıştı yüreğini, içinden akan çağlayanları susturması gerekti. Ellerini birbirine yumruk yaparak iç içe almıştı. O an sanki ellerinin arasında yüreğini tutuyor gibiydi genç kadın. Tutması gerekti, bir yerlere kaçarsa burada, nasıl engel olurdu ona, rezil olurdu herkese. Gerçek hislerini anlatırsa, herkese alay konusu olabilirdi. Sussa yüreğine, konuşsa mantığına ayıp olacaktı. Şimdi İbrahim Bey öyle bir soru sormuştu ki, cevabını vermek ölümden beterdi. Susmakla konuşmak arasında gidip geliyordu yüreği. Yaşadığı çaresizlik değildi aslında, konuşmak, önündeki çarelerin en güzeliydi. Yüreğindeki çağlayanlara engel olamadı genç kadın, ansızın dilinden ucundan dökülenlere, ortam mekan bilmeksizin engel olamadı.
"Ben bilmem ki nasıl anlatılır, bana sorsalar ben aşkı da bilmem." Herkesi usuldan küçük bir şaşkınlığa bürüyen başlangıç, insanların akıllarında soru işareti oluşturdu. Şimdi aşk da neyin nesiydi, bilemedi kimseler. Oysa bir bilseler, aşkın çağlayanları akıp geliyordu genç kadının yüreğinden. "Sadece sevgiyle akan yüreğimi bilirim ben, o yüzden nasıl anlatacağımı çözemedim şu an. Fatih Bey'i anlatmak, kelimelerle pek mümkün değil. Bana onu soracak olursanız, geceyi andıran siyah gözlerinden başlarım anlatmaya. Siz gece karası dersiniz, ben aşk karası derim, sevda karası... Bakmaya korktuğum siyah gözler, kimi zaman cehennemim, çünkü bakarsam sevdadan yanacağımı düşünürüm. Aynı zamanda cennetim, insan cehennemin içinde cenneti bulur mu, ben buldum işte. Yanarak sevdim, yandıkça kavuştum cennete. Hani toprak kurumuştur, yazı yaşamıştır, güneşten bunalmıştır artık. Sonra bir yağmur yağar, sonbahar yağmurudur, toprak suya kavuşur ya hani, işte ben de öyle oluyorum onun gözlerine bakarken.
Fatih, benim içimde sana doğru uzanan aydınlık bir deniz var, engel olamıyorum dalgalarına. Yüreğimde akan çağlayanlar kadar derin bir deniz, mavisi berrak, senin siyah gözlerin kadar berrak. Kaçtın ya benden hani aylarca, sevgimi görmek istedin, işte burada, herkesin içinde itiraf ediyorum, ben seni denizin, martılara olan aşkından bile daha derin seviyorum. Biraz önce dediğim kurak toprağın, yağmura kavuşmayı beklediği gibi ben hep sana kavuşmanın hayalini kurup bekledim. Susturamadım içimdeki mavi denizi, aldım onu sana geldim, ben senin için her zorluğa hazırım. Burada herkesin içinde kendimi rezil etme pahasına bile olsa duygularımı sana, cesaret gelmişken açmak istedim. Seni mavi denizlerin dalgaları kadar hırçın seviyorum, deniz anlatıyor mu sana beni, ben sana sevdalandım, söylüyor mu bunu da? Bende sen varsan, ben kattım sana biraz, öyle sevdim seni. Dünümde, bugünümde, yarınımda; yediğim lokmada, içtiğim suda, attığım adımda bile sen varsın. Benim geleceğim sensin, deniz anlattıysa sana bunları, var mısın sen de benimle sevdamızı yaşamaya?"
Bölüm Sonu...
Tabii, hiçbiriniz Hande'den böyle itiraf beklemediğiniz için epey şaşırdınız. Dudaklar aralanmış, eller ağızlara kapanmış durumda, ben hissettim. Okulun ortasında gelen aşk itirafı, herkesi şok etti. Hande bunu biraz delice yapsa bile aslında utanacak durumu olmadığını insanlara kanıtlamaya çalıştı. Yaptığı hem doğru, hem yanlış. Bunu farklı da kanıtlayabilirdi ama anlık gelen refleksle böylesini tercih etti.
Tabii hepinizin aklında, bundan sonra neler olacağı var. Özellikle okuldakilerin tepkilerini merak ediyorsunuz. Olayın herkes tarafından nasıl karşılanacağına dair merakınız çok büyük. Bakalım, bunu hep birlikte göreceğiz, şimdilik benim de pek bilgim yok. Okuldakiler ne şekilde durumu karşılar bilmem ama Hande ve Fatih'i artık başka bir yol bekliyor, bundan böyle başka boyuta geçecekler.
Birsen'e sonunda Yeliz bildirdi haddini, çok ileri gitmişti, birinin ikazına ihtiyacı vardı ama bununla durmayacak, Yeliz'in imalarından son derece rahatsız oldu. 'Eniştene ilgi duyuyorsun' imasını aşıladı, çünkü Yeliz, bunu en başından anlamıştı. Sevinç Hanım'a gelecek olursak, uyumlu biri gibi gözükse bile aslında Hande'yi, içten içe o da pek sevmedi. Bunu zaten birçoğunuz fark ettiniz.
Önümüzdeki bölüm, Hande ile Fatih'in, yeni çıktığı yolu göreceğiz, yeni başlangıçlarını okuyacağız. Bundan böyle hiçbir şey, asla eskisi gibi olmayacak ama olaylar da bitmeyecek, daha felaket başlayacak. Aras'ın hikayesini bitirme zamanı geldi, artık bunun üzerine çalışacağız. Gelecek bölümde görüşmek üzere, esen kalın...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 970 Okunma |
77 Oy |
0 Takip |
56 Bölümlü Kitap |