
52. Bölüm: "Sen Benim Gökyüzümsün"
Korkunun eşiğinde hızlanan kalp atışları, anında atağa geçirmişti genç kadını. İşin içinden susarak sıyrılmaya çalışacaktı, başka yolu yoktu, vicdanıyla girdiği münakaşadan, ancak böyle sağ çıkabilirdi. Kimseye yaptıklarını açıklayacak değildi, o yaşı geçeli çok oluyordu. "Ben odama geçsem daha iyi olacak, sen akşam yemeğini tek ye, içeri geçeceğim." Ardına döndü, bugün tatsızlık çıkmaması istemiyordu. Ne olacaksa olacaktı ama bu konu üzerine konuşmayacaktı. Odasına ilerlerken ardından gelen topuk sesleri çalındı kulaklarına. "Gel kaçma gel, öyle kaçıp geçerek kurtulamazsın, konuşacağız bugün. Yediğin haltın hesabını vereceksin Hande Hanım, çok seversin iyilik niyetiyle başka hayatlara burnunu sokmayı." Sinirle durdu olduğu yerde, öylece kaldı ama ardına asla dönmedi, susup bekleyecekti. Sinirinden konuştuklarının bilincinde değildi, kendince hakkı vardı konuştuklarına. Onu anlamaya çalışacaktı, zamanında annesi de kendisini daima anlamaya çalışmıştı, karşılığını vermesi gerekti. Yeniden yürümeye yeltenerek birkaç adım atmışken söyledikleriyle tekrar beklemeye başladı. Söylenenler epey ağırdı, kaldırılabilecek şekilde değildi. "Dolanıyordun ortalıkta kızım, beni örnek alacaktın hani, ne oldu şimdi, ne değişti? 'Ben diplomalı Neslihan olmayacağım' diye dolanıyordun ya ortalıkta, çok mu büyük konuştun? Sen tam da dediğin gibi diplomalı Neslihan'sın, ben ne yaparsam yapayım, daima öyle kalacaksın! Bu kaçıncı yaa, söyler misin, Allah aşkına, bu kaçıncı? Kaç kere benim anneliğimi, emeklerimi çöpe attın sen."
"Yeter, vicdanıma oynamayı kes artık, ben o vicdanı, yoğun bakım ünitesinin önünde bıraktım!" Çok ileri gidiyordu, susarsa iyice çirkinleşecekti. Konuşuyor, vicdanına tekme atıyordu madem, en önem verdiği hissini böyle ziyan etmezdi. "Sen biliyor musun, niye görüştüm o insanlarla? Bilmiyorsun, çünkü kalbinden merhamet, o kadar güzel alınmış ki, doğru bildiklerinden başkası umrunda değil. Sen sadece beni kendi doğrularınla yaşatmaya çalışıyorsun anne, katı kurallarının dışına çıkmamı istemiyorsun ama unuttuğun bir gerçek var, ben sana uymak için merhametimi kaybedemem. Fahri Bey kaza geçirdi, durumu ağır, yoğun bakımda yatıyor, oradan sağ çıkamama ihtimali çok yüksek. Gitmek zorunda kaldım, bir kere aralamış gözlerini, onda da benim adımı sayıklamış. Bana o evde, sadece kayınpederim destek oldu, daima korudu beni. Yetmedi, mahkemede bana şahitlik etti, kendi oğluna karşı, beni korudu." Konuşmalarına karşılık sinirle güldü karşısındaki kadın. Acımasızca gülüşünü izledi, umursamazlığını gördü gözlerinde. Hep böyleydi, sadece gerektiğinde acımasızlığını gösterirdi. "Öyle olmasa da bir bahane bulurdun sen, bayılıyorsun iyilik meleği gibi ortalarda dolanmaya. Kendinden başka herkes için çabalıyorsun, olan biten her haltta öendini suçluyorsun."
"Öyleyse öyle, hesap mı vereceğim sana?! Kaç yaşıma geldiğimi anla, o şekilde konuş!" Sesi, kendinden bağımsız yükseldi, artık tahammül edemiyordu. Hesap vereceğini, suç üstü yakalanacağını biliyordu ama hazırlıksız yakalanmıştı, böyle çabuk olmasını beklemiyordu. "O zaman başın dara düştüğünde, sakın bana gelerek, 'Anneciğim yardım et' deme, asla etmeyeceğim. Ben seni o adamdan kurtarmak için tüm yetkilerimi kullandım, sen benim emeğimi öylece çöpe attın, zaten çevremdekiler demişti. 'Sana o kızdan evlat olmaz, içindeki evlat hasretini kapatmaz' demişlerdi ama dinlememiş, senin için çaba göstermiştim. Bana da yazık, olmayacak duaya amin dediğimi şimdi anlıyorum." Söylediklerine karşısında içine ağrılar girerken burada durmak zor geldi kendisine, iyi hissetmiyordu. Sanki şimdi çekip gitse çok rahat edecekti. "İyi, öyleyse git, evlat acını dindirecek, daha kaliteli bir deneme tahtası bul kendine. Kendi doğrularınla büyütür, istediğin konuma getirince, süs çiçeği gibi yanında dolaştırırsın." Sinirle gerildi Yeliz Hanım, söyledikleri ağır gelmişti ona anlaşılan, Hande'nin duydukları da kendisine ağırdı. "Aaa!" dedi şaşkınlık içinde, aynı zamanda kızgınlıkla bağırırken. Ellerini saçları arasından geçirirken kızına kin içinde baktı. "Bunlar nasıl konuşmalar, insan hiç, annesiyle böyle konuşur mu? Neslihan Anana gelince kıyamazsın, ancak tüm gücün bana yetiyor."
"Kendini mukayese ettiğin insandan belli anneliğin, ikiniz de aynısınuz; tek bildiğiniz, anneliğinizi yarıştırmak, başka kabiliyetiniz yok. Ben işte bu yüzden evimi arıyorum, nereye ait olduğumu, ikinizin ortak baskıları yüzünden bulamıyorum. Senin yanında mutlu değilim anne, Neslihan Annemin yanında da değilim. Ben nereye gitsem, varamadığım yerdeyim." Çalan kapının sesi, sözleri tamamlandığı anda duyulmaya başladı. Kimin geldiğini çok merak etmedi, Alper olabilirdi, zaten onun dışında bu kapı çok çalınmazdı. "Serap kapıyı aç, bu evde bu kapı, iki kereden öte çalınmayacak, çaldığı anda açılacak." Şaşkınlığına engel olamadı. Yeliz Hanım, her dakika iyice çirkinleşiyordu. "İnsanlara biraz düzgün mü davransan acaba? Kimse senin, paralı kölen değil, para verdiğin insanlara emirler yağdıramazsın." Sabır kalmamıştı üzerinde, madem karşısındaki kadın böyle ağır konuşuyor, kendi de susmayacaktı. Ukala haraketlerinden iyice rahatsız oluyordu, bunu da dile getirecekti. "Sen konuyu saptırma, konuştuğumuz mesele bu değil, zaten başımıza ne geliyorsa, senin dağıttığın yargılardan geliyor. Bayılıyorsun vicdanının peşinden gitmeye, mantığının peşinden gitsen böyle olmaz." Güldü genç kadın, acımasız şekilde baktı annesine. Ölçülü davranmaktan sıkılmıştı, o kendisine ağır konuşuyordu madem, kendi de ileri gidecekti. "Senin mantık anlayışını da gördük, beni zindanlara kapatıp başkalarının eline verince epey mantıklı olmuşsundur."
"Dönüp dolaşıp aynı yere gelme, o olay seni etkilemedi bile, etkilese okulun içinde aşk naraları atmazdın."
"Seviyor olmam, onun hatasız olduğu anlamına gelmiyor. Sana da hâlâ 'Anne' diyorum ama yaptıklarını unutmadım. Ben, hiç kimsenin, bende açtığı yaraları unutmadım, unutmayacağım da."
"Neslihan Ananın açtığı yaraları çabuk unuttun kızım, bunları da unutursun, merak etme. Ağzına giriyorsun Neslihan'ın, 'Anneciğim' diye dolanıyorsun etrafında, unutmak; sadece Neslihan'a mı özel?"
"Ne oluyor burada?" Biraz önce çalan kapıyı kendilerine hatırlatan, içeriye topuklarını vurarak giren Neslihan oldu, anlaşılan Hande'yi ziyarete gelmişti ama Hande, şimdi buna hiç hazır değildi. Zaten en istemediği zamanlarda onunla karşı karşıya gelirlerdi. Üzerinden montunu çıkarmış, çantasıyla birlikte askıya asmış, yanlarına gelmişti. "Uzun zamandır sen gelmiyorsun diye gelmek istedim." dedi karşısındaki kızına bakan Neslihan. Düz saçlarını beline kadar salık bırakmış, önüne dökülen perçemleriyle yüzü daha küçük gözükür olmuştu. "Geldim ama bağrışlarınız karşı caddeden duyulacak neredeyse, bu ne gürültü böyle, yine neyi alıp veremiyorsunuz?" Sinirlerine engel olamadı Yeliz Hanım, geldiğinde hepsi üst üste gelirdi. Şimdi bir de bu kadınla uğraşacaktı. "Sen eksiktin zaten sadece, sen de geldin tamam olduk. İyi insan da değilsin aslında, nasıl oldu da, tam biz seni anarken geldin, orasını bilemedim."
"Sen çok iyisin ya, mukayese et şimdi kendini Neslihan Annemle, kızıştır ortalığı iyice. İkinize birden imkan doğdu, şimdi güzelce yarıştırın anneliğinizi ama benden uzakta, çünkü bunu ben olmadan yapacaksınız." Arkasına dönerek odasına gitmeye başlarken konuşulanları yine duyuyordu. Şimdi tartışacaklar, büyük ihtimalle kavga edeceklerdi. "Bak bak, şu ettiği sözlere bak! Görüyorsun değil mi Neslihan, bak bu kız senin eserin. Sen önceden öyle güzel imzanı atmışsın ki, ben ne yaparsam yapayım, değiştiremiyorum bunu. Sen şimdi ne olduğunu merak ediyorsun tabii, dur ben anlatayım sana, o da senin eserin zaten. Senin bu kızın ne yapmış biliyor musun, Fahri Bey'in kaza geçirmesini bahane ederek, hastaneye gidip eski kocasıyla kayınvalidesini görmüş. Tam senin eserin işte, en iyi okullarda okuttum ama olmadı, değiştiremedim."
"Tabii, şimdiye dek senin kızındı, bir hata yapınca, yanlışa düşünce benim kızın oldu. Sen doğru olansın, bir ben hatalıyım zaten. Ne olmuş gitmişse, oraya gidince sanki hemen eski kocasıyla mı barışacak, bitti o mesele, zaten kapandı."
"Kimin hatalı olduğu değil mesele, Neslihan bak, kızımızı o insanlardan korumamız gerek. Ben onu içeriden çıkarabilmek, o adamdan ayırabilmek için tüm yetkilerimi kullandım. Şimdi olay hangimizin hatalı olduğu değil, hataya kızımızın bulaşması oldu."
Söylenenlere aldırmadan odasına girerken kapıyı ardından kapattı, kapattığı kapıya yaslandı. Yere eğilirken ağlamamak için durdurdu kendini. Sıktı dişlerini, kendini iyice bunalttı ama ağlamamayı başardı o anda. Islaklık hissetti o anda dudaklarında, yoksa bilinçsizce ağlamış mıydı? Elini dudakları üzerine yerleştirirken parmağına gelen sıvıya baktı, kırmızı bir kandan başkası değildi. Hastalıktan olurdu, genelde ne zaman bunalsa, anında burnu kanardı. Burada kalmazdı, böyle devam ederse, haraketi kısıtlanacaktı. Burnunun kanamasının ardından, ilaçlarını düzgün alsa bile bunalmaya devam ederse, haraketi iyice kısıtlanabilirdi. Nereye gideceğini bilmemesine rağmen, gitmesi gerektiğini iyi biliyordu.
Oturduğu yerden doğrularak tamamen kalkmayı başardı. Eline telefonunu alarak rehbere girdi. Ya açmazsa? Düşünmek istemedi. Zaten açmazsa, başka seçenek kalmayacak, evden tek başına çıkacaktı. Bunu istemiyordu, tek çıkarsa, anneleri tarafından iyice bunaltılacaktı. Telefonu kulağına koyarken bekledi. Çalmaya başladı, en büyük korkusu buydu işte, çalmasına rağmen açılmamasından ürperiyordu. Kendini buna hazırlaması gerekti, uzun süredir çalıyordu, henüz açılmamıştı. Yarıya gelmişti telefonun çalışları, yine açılmamıştı. Sona gelmesini beklemedi, kapatmak istedi ama beklemediği oldu, aradığı kişi, ansızın telefonu açtı. Gürültü bir yerdeydi anlaşılan, telefon ucundan gelen uğultular, kendisine bunu anlatıyordu. "Hande." Telefonun ucundaki ses, uğultuların arasından gürültülü şekilde seslenmişti. Şimdi ona kavuşacak, sıkıntılarından kısa süreliğine arınacaktı. Sadece onunla mutluydu ama neye göre mutlu olduğunu bilmiyordu. Dinleniyordu kalbi, ürperse bile ondan, kalbinde bir rahatlık oluşuyordu. "Merhaba, bana yardım eder misin, çok zor durumdayım?" Soluğu zor çıkmasına rağmen konuşmayı başardı. Buradan kurtulması gerekti, içeriden gelen seslerle bugün burada kalamazdı. "Nerdesin sen?" dedi tereddütle konuşan Fatih. Kulağındaki telefonu aşağı indirirken ardına döndü, odanın kapısına yaklaştı. Dudaklarına yaklaştırdığı telefona konuştu. "Şu sesi bir dinlemeni istiyorum." Aşağı indirdi telefonu, ortaya tuttu. Evin ortasında, birbirlerine bağırarak konuşan iki annesinin seslerinin telefona gitmesini istedi.
"Çok mükemmel anne olacaktın ben olmasam, öyle iddaa ediyordun, gördük işte anneliğini. Sen de yetemiyorsun bak, ben günlerdir aramadım sormadım, sen yine aynı haltsın. Demek arada tek engel ben değil mişim, bahanelerin altına sığınmayı bırak artık."
"Sen varsın ama Neslihan Hanım, bedenin gitse bile düşüncelerin kalıcı. Seni kızımın aklından çıkaramıyorum, yıllarca öyle iğrenç düşünceler aşılamışsın ki ona, çıkaramıyorum aklından. Yağmur yağsa, sokak hayvanları zarar görse, onda bile kendini suçlayacak kadar hassas. Senden kurtulmamız mümkün görünmüyor."
"Kurtulamayacaksın zaten, kızımı sana bırakmaya niyetim yok. Sen benim ne hissettiğimi asla bilemeyeceksin, çünkü ben onu içimde taşıdım. Bu hissi, senin gibi ömründe hiç anne olmamış bir kadın bilemez."
"Ben sana bırakmayacağım asıl, beni ne kadar aşağılarsan aşağıla, doğuramadığımı istediğin kadar yüzüme vur, yaptıklarınla kızımdan beni uzaklaştıramayacaksın."
Aşağıda telefonu tekrar yukarı kaldırdı, kulağına yaklaştırdı. Elinde tuttuğu peçeteyle burnundaki kanı durdurmaya çalıştı. Zoraki toparlarken kelimelerini "Duyuyor musun?" dedi acı içinde. Bugün tahammülü kalmamıştı, yıllarca çektiği kavgalarını, bugün çekmek istemiyordu. "Ben kalamam burada, benim üzerimden tartışmalarını kaldıramıyorum. Nereye gideceğimi bilmiyorum, kendim çıksam zaten olaylar iyice büyür. Hastaneye gittiğimi öğrendiler, ondan böyle yapıyorlar. Yalvarırım kurtar beni, ben kalmak istemiyorum bu evde, Neslihan annemle de gitmek istemiyorum."
"Galeriyi kapatıyordum zaten, eve geçecektim. Sakın bir yere kıpırdama, ben gelene kadar odandan da çıkma mümkünse. Birkaç parça eşyanı toplayabilirsen topla, beni bekle, hemen geliyorum." Konuşmaları biterken telefon kapandı, öyle hızlıydı karşısındaki adamın hamlesi. Telefonu elinden bırakırken en küçük bog bavulu, odasının köşesinden çıkardı. Ağırca yerleştirdi içerisini, koymak istediği daha çok eşyası vardı ama birbirine dolanan kolları izin vermemişti. Bu da yeterdi, içerisinde bulunduğu evden çıkmak için şimdilik değecekti. Ağzını kapattığı bavulu yerde çevirterek zorluk içinde doğrultup dikleştirdi. Şimdi bekleme zamanı gelmişti.
Elindeki bavulu, iki koluyla birden öne ittirerek çıkarmaya çalıştı. Zorlansa bile odasının çıkış kapısına getirmeyi başardı. Kapı zaten aralıktı, dışarıya ittirdi. Yutkundu, bunalmıştı, soluğu dudaklarından zor çıkıyordu. Bavulu sağlam bacağıyla indirirken kollarıyla kapı kenarlarından destek aldı. Aksi taktirde, bacağını kaldırdığında bir yerlerden destek almazsa, olduğu gibi yere yıkılırdı. Bavulu çıkarmasının ardından kendi çıktı. Biraz durdu orada, gürültüyü dinledi acı içinde. Böyle davrandıkça ikisinden de aynı ölçüde uzaklaşıyordu. Bekledikten kısa süre sonra kapının çalma sesini duydu. Şimdi kurtuluyordu, tam zamanı gelmişti. Serap, koşarak kapıya yürürken el çabukluğuyla kapıyı açtı. İki kadın birden, kapı önünde beliren Fatih'e, neden burada olduğunu anlamazcasına baktı.
"Senin ne işin var be burada, telefonun ucunda ettiğin tehditler yetmedi, karşıma mı çıkmak istedin?" Neslihan, çok büyük nefretle baktı karşısındaki adama. Aramıştı zamanında, gelip kızını parktan almasını söylemişti, iyi hatırlıyordu o günü. "O günler geride kaldı, artık ipler benim elimde." Annesinin dedikleriyle kendi de istemsizce o günleri hatırladı Hande. Bir zamanlar kaçmak istediği adamdan şimdi yardım istiyordu, bu çok tuhaf değil miydi? Şimdi mantıklı düşünecek zaman değildi, buradan kurtulmaktan başkasını istemiyordu. "Hangi ip kimin elinde bilmem ama ben buraya Hande'yi almaya geldim. İpler nasıl elinizdeyse artık, siz varken beni aradı."
"Fatih!" Koşarak karşısındaki adamın yanına gitti. İyi görünmüyordu, iyi olmadığı zaten, ağız bölümüne ulaşan kan yığınından belliydi. "Aldın mı eşyalarını?" Soğukkanlı olmaya çalıştı, endişelenerek zaman kaybedemezlerdi. Şuradan çıktıklarında, Hande ile ancak o zaman ilgilenebilecekti. "Toparladım hepsini, bavulum orada, kapıya kadar getiremedim." Eliyle bavulu gösterdi, zoraki yutkundu. "Tamam, bekle beni, kıpırdama, geliyorum hemen." İçeriye girdi, el çabukluğuyla bavulu aldı, dışarı çıkardı. Çok durmadı, kimseyle tartışacak durumda değillerdi. Hande'nin daha çok gerilmemesi için tartışmadan uzak kalmayı tercih etti Fatih. Yeliz Hanım sessiz kalmayı tercih etti, ne tepki vereceğini bilemiyordu. İstemeden kırmıştı kızını, yine onu anlayamamıştı, gitmesi şimdilik daha doğru olabilirdi. "Bir dakika, bu adamın peşine takılamazsın sen, öyle canının istediği yere gidemezsin." Kapının önüne bavulu bırakan genç adam, hiddetle ardına dönerken elini yukarı kaldırdı. "Sakın deneme, daha ileri gitmeyi deneme, çok kötü olur." Tehdit edercesine konuştu, aslında yanlarında Hande olmasa, 'Senin ipin asıl benim elimde' demek isterdi. O anlamıştı zaten, ne demek istediğini çok iyi çözmüştü. "Tutun bana, yavaşça inmeye çalış." Elinde bavulu kavrarken aşağı sürüklemeye başladı. Biraz ilerledi, gördüğü kadarıyla kadının kendisine tutunmakta bile zorlandığından ötürü gelemediğini anladı. "Tamam kıpırdama, gelip seni tekrar alacağım."
Öylece önünden çekip giden adamı izledi. Bugünün bitmesini, buradan çıkabilmeyi istiyordu. Şimdi hızlı şekilde, kimsenin desteğine ihtiyacı olmadan şuradan çıkmak isterdi ama bunu yapabilecek kadar bile gücü kalmamıştı. Burnundan gelen kanın ardından iyice halsiz düşmüştü bedeni. "Gel tamam, hemen çıkıyoruz buradan." Yanına yaklaşan adamın başta sadece kolundan tutacağını sandı. Elini tutacağını, bundan herkesin içinde çekinirse de kolundan tutacağını düşündü ama karşısındaki adam, kendisini öne doğru çekerken kollarını uzattı, çevik haraketle bedenini kavrayarak kucağına aldı. Şaşkındı, ürpermişti ama tutunmasına gerek kalmamıştı. Kollarıyla bedenini sararak kucağına alan adam, kendisini kapı önüne getirmişti.
Yol uzundu, trafik öyle aşırı değildi. Akıp giden arabaların arasında sarıldı direksiyonu, kızı böyle almıştı ama nereye götüreceğini bilmiyordu. Üstelik Hande, hiç iyi gözükmüyordu. Kendi evine götürmekten başka seçeneği yoktu. Tutucu kadındı Nurcan Hanım, böyle ansızın yanına giderlerse nasıl tepki göstereceğini bilmiyordu. "Su." Zoraki konuştu genç kadın, yorgun çıktı sesi. "Arabada su bulunur mu?" derken çekindi, su içerse sanki iyi olacaktı. Bugün her konuda ona sığınmıştı Hande, sığınacak başka kimsesi olmadığındandı galiba ama yaptığından öyle çok rahatsız hissetmiyordu. Sessizlik oluştu ortalıkta, sorusuna yanıt vermediği gibi duymasına rağmen sessiz kaldı. Kısa hekleyişin ardından, arabayı kenara çeken genç adamın ne yaptığını anlamaya çalıştı. Zaten annesiyle telefonda konuşacaktı, benzin istasyonuna gelmişlerdi, buradan su da alabilirdi. "Geleceğim ben birazdan." derken arabadan çabucak inerek kapıları kapattı. Benzin istasyonunun önünde küçük markete girerken su beraberinde, özellikle ıslak mendille selpak aldı. Hande iyi görünmüyordu, yüzünün temizlenmesi gerekti. Benzin istasyonunda ilk bulduğu markete girerken alması gerekenleri sırasıyla kasa üzerine bıraktı. Kasadaki görevlinin geçirmesini beklerken aynı anda çıkardığı telefonla beraber annesini aradı.
"Yavrum, nerde kaldın annem sen, arayacaktım; merak ettim ama endişelendirmemek için aramadım, iyi misin?" Bu hayatta annesi olması tek başınaydı, en büyük destekçisi annesiydi. Başlarda ne kadar hatalar yaptıysa, şimdi gerek Hande'ye karşı, gerekse en çok Fatih'e karşı, vurduğu darbeleri iyileştirmek için çaba gösteriyordu. "Yok." dedi soğukkanlı davranmaya çalışırken. "Sorun yok ama benimle ilgili yok, başkasıyla ilgili büyük sorun var." Ödeme yapmak için kartını çıkardı, o sırada kelimelerini toparlamaya çalıştı. Bugün sabıra çok ihtiyaç duyarken kelimeleri kullanmak bile zorluyordu kendisini. "Nasıl olduysa bilmiyorum, Hande'nin anneleri öğrenmiş hastaneye gittiğini, benimle gittiğini bilmiyorlar büyük ihtimalle. Şimdiden sonra önemi kalmadı, bilseler bile, akıllanana kadar kızlarını göremeyecekler. İkisi birbirine girmişler, evde temiz tartışma çıkmış. Beni aradı, gelip kendisini almamı istedi. Aldım almasına ama ne yapacağımı bilemedim. Ben öyle bir adam değilim, otele yerleştirmem asla, çözüm bulacağım mutlaka. Sen kabul etmezsen Melek'e gideceğiz ama önce sana sormak istedim. Kabul edersen eve getirebilir miyim?" Sorun çıkarma ihtimali vardı annesinin, tutucu bir kadındı. Daha ilişkilerinin ismi konmamışken o eve gelerek kalmasına tepki gösterebilirdi.
"Ne Melek'i, saçmalama! Daha yeni düşük yaptı Melek, bakamaz ona, benim yavruma bakamaz. Burada odası var, bir hevesle hazırladım zaten. İlk defa gelip burada uyuyacak, sen getir hemen buraya. Sakın böyle durumlarda bana danışma, burası onun evi, ben de annesiyim, insan evladını istemez mi hiç? Hemen geliyorsunuz, zaman kaybetmeyin. Yemekler hazır zaten, içime doğdu, hepsi kızımın en sevdiği yemekler."
"Teşekkür ederim anne, bu konuda hakkını ödeyemem." Gerçekten ödenilmeyecek kadar büyük emekleri vardı üzerlerinde. En ilgili annesiydi, kimi zaman, babasının yapamadıklarını yaparak, hayatlarındaki tüm eksikleri dolduruyordu. "Ben senin de, gelinim olacak kızımın da, daima yanındayım. Kendini sakın yalnız hissetme anneciğim, ben hep sizinleyim. Başta ne kadar sevmekten kaçman için çabaladıysam şimdi, sevginin hakkını ver diye çabalayacağım." Telefonu kapattığı anda, ödeme işlemi zaten tamamlanmıştı. Aldıkları beraberinde marketten çıkarken arabasına yürüdü. Elindekileri ön koltuğa bıraktı, tekrar arabanın arkasına geçerken elindeki ıslak mendili hazırladı. Hande'nin olduğu kapıyı açarken elindeki mendille ona yaklaştı.
Yarı baygın gibi duruşu vardı. Çekip şuradan çıkarsa, soluk aldırda güzel olurdu aslında. "Gel böyle." derken kolundan sıkıca tutarak arabanın dışına çıkardı. "Hava alırsan iyi gelir, hem açılırsın." Yüzünde gezdirdi elindeki mendili. Burun altını, üst dudağının olduğu yeri, ağzını özenle sildi. Bugün yaşananların hesabını soracaktı, iki annesine de aynı anda soracaktı. Sıkılıyordu sürekli aynı olayların başa sarmasından, istemsizce bunalırken aynı zamanda sinirleniyordu. Yüzünü temizlemiş, aynı anda soluklanmasını, dışarıda hava alarak rahatlamasını istemişti. "Teşekkür ederim." Uğultulu gelen sesine rağmen zoraki konuştu genç kadın. Elindeki mendilleri kaldırım kenarındaki çöpe atan adam, tekrar kadının yanına geldi. "Hadi gir içeri, annem seni bekliyor, sen geliyorsun diye hazırlık yapmış." Arabaya geri bindirirken öncekine göre daha kendinde olduğunu anladı. İyi olmasa bile baygın değildi, kendini toparlamayı başarmıştı. Arabayı kullanmaya devam ederken düşünecek imkanının olmadığını anımsadı. Gerçekten düşünmek için imkan tanımamışlardı kendilerine. Hande'yi alarak öylece çıkmıştı ama orada haddini aşan tek kişinin, Neslihan olmadığını düşünebiliyordu Fatih. Onunla yarışan insan yine Yeliz Hanım'dı, niyeti iyi olsa bile devamlı Neslihan'la savaş halindeydi, oysa devamlı savaşmanın, haklı çıkmaya çalışmanın manası yoktu. Hande'ye verdiği sözü tutacak, zamanında söylediklerini yapacak, ikisinden de hesap soracaktı. Bunu en çok da, Hande'yi ikisinden aynı anda koruyarak yapacaktı.
Zor zamanlarda daha çok babasını hatırlardı genç kadın, onu hatırlayınca da, buruk tebessüm oluşurdu dudaklarında. Kız çocukları, merhameti en çok babalarından öğrenirlerdi. Böyle vicdanlı davranmasının nedeni yine, kendisi hep inkar etse bile babasıydı aslında. O öğretmişti kendisine, zor durumda kalana daima merhamet etmesini, merhametini esirgememesini demişti kendisine. Arabayı uzağa park eden Fatih, eğer kendini iyi hissediyorsa, yürümelerini gerektiğini söylediğinde, anında kabul etmişti genç kadın. O temiz havaya ihtiyaç duyuyordu zaten. "İstersen arabada otur, evden tekerlekli sandalye getireyim." dese bile kabul etmedi genç kadın, sahiden şu yürüyüşe ihtiyacı vardı. Yürümeye devam ederken canını yakanların çoğunu şimdilik unutmuştu, unutmak istemişti şimdilik. Hatırladıkça canı yanıyordu, Yeliz Hanım dövse kendisini, belki o zaman daha az canı yanardı ama kurduğu cümleler, dövülmekten kötü duruma getirmişti. Şimdilik bir kenara kaldırmaya düşündü bunları, düşünmek istemedi. "Gidince kahve içer miyiz?" dedi sıcak sesle, yüzünden gülücükler eksilmiyordu. Mutluydu, yeni bir aşkın kapısının eşiğinden giriyordu, yüreği ikinci baharı yaşıyordu. "İçeriz." Yanındaki adama da keyif veriyordu bu duruşu, yine cıvıl cıvıl olmuştu sevdiği kadın. "Sen mi yapacaksın?" dedi eli, sevdiği adamın elindeyken. Şaşırdı tavrına genç adam, şaşırmakla birlikte hoşuna gitti. "Yapayım mı?" dedi gülerek kadına bakarken. Soğuktan morarmış dudaklarını izledi, böyle bile çok güzeldi. Bugün onu mutlu etmek için ilk adımı atacaktı. Geçen, Hande'yi annesine bırakırken gizlice, 'İşlerim var.' diyerek gittiğinde, ona çok seveceği bir şey almıştı. Nurcan Hanım, usulca Hande'ye hazırladığı odasını göstermek için giderken Fatih, aklındakini gerçekleştirmek için evden uzaklaşmıştı.
"Evet, sen yap istiyorum, sen yaparsan içerim." Gülerek konuşan kadının dudaklarında tekrar göz gezdirdi. Anlaşılan keyfi yerine gelmişti, önceki gibi değildi, daha iyi hissediyordu. "Yaparız biz de." dedi dudaklarında belli belirsiz sırıtma oluşan genç adam. Eli yanındaki adamın eli içindeyken yürümeye devam ettiler. Yoruldu ama yorgunluğunu belli etmedi, yürümek iyiydi çünkü, yorduğu kadar rahatlatıyordu kendisini. "Bugün sana sığınabildiğim için çok mutluyum, beni çok sevindirdin." Sessiz kaldılar, yanındaki adamdan ses gelmedi. Öylece yürümeye devam ettiler. "Ben küçükken de böyleydim, canım yanınca sığınacak birini arardım, yüreğine saklanayım isterdim. Bu yıllarca böyle süregeldi. Babama sığındım en çok, canım ne zaman acısa, onun göğsüne sakladım. Hırçın bir çocuktum küçükken, biraz saldırgandım tabii. Mahalledeki çocukların beni dövmesi gerekirken yaşımdan büyük çocuklara bile çoğunlukla ben saldırırdım. Kimilerini ısırırdım, kimilerinin etlerini ellerimle sıkardım. Yapardım ama aradan saatler geçtiğinde, içimi hüzün kaplardı, yaptığıma pişman olurdum. Zaten akşamı bulmadan, dövdüğüm çocuklar, yanında anne babalarıyla gelirlerdi. Çok nadir sinirlenirdi babam, bana kızmaya kıyamazdı. Genelde hırçınlığımın annemden kaynaklı olduğunu düşünebiliyordu. Yaptığım hatalara karşı oluşan vicdan azabımda ben hep ona sığındım. Biraz zordu benim çocukluğum, şimdi de öyleyim aslında. Şimdikimi zamanıma bakılacak olursa, çocukken daha iyiydim, sağlıklıydım, henüz felç geçirmemiştim o zamanlar. Şimdi kendim zorlandığım gibi karşımdakini de zor durumda bırakıyorum, taşımak belli süreden sonra yanımdakine ağır geliyor. Sen de öyle, bir zamanın ardından, beni taşımak sana ağır gelebilir."
"Ama bunu denemeden bilemeyiz." Yorulduğunu anladığı için konuyu değiştirmek istedi genç adam. Daha çok yürütmek istemedi. "Bir bakalım." Kendine doğru çevirdi belinden tuttuğu kadını, eliyle elini tutarak, avucunu yürüteçin tutunma yerinden kaldırmasını sağladı. Onu sonra gelerek alırdı, zaten çok yürüme yolu kalmamıştı. Hızlı hareketle kucaklayarak kaldırdı bedenini. "Aa!" Şaşkınlığını dile getirirken güldü kadın, hem bağırdı, hem gülmeye başladı. "Yok bence o kadar ağır değilsin, taşıması benim açımdan kolay." Yürürken eve doğru, kollarındaki bedenini sıkıca sardı, kısa mesafeleri kalmıştı.
İki kadının yoğun, mukayeseli tartışma oluşmuştu. Genelde Neslihan'ı idare etmeye çalışan Yeliz Hanım açısından olaylar iyice zorlaşmaya başlamıştı. Hande'nin gitmesine sevinmişti, tabii en çok Fatih'le gitmesine seviniyordu. Çok kırmıştı kızını, böyle ileri gitmek istememiş, endişesi onu bu şekilde konuşmaya mecbur bırakmıştı. Yemeklerini dolaba yerleştirirken ve ortalığı toplamaya çalışırken hep başında Neslihan vardı, ona karşı sabırlı davranmaya çalışıyordu. "Allah'ın aşkına söyle bana, kızım niye o adamla gitti, neyine lazımdı da, onu çağırdı? Yalvarırım anlat, aralarında ne olduğunu söyle, bak tahmin ettiğim gibiyse bileyim, ona göre önlem alacağım." Umursamadı, söylediklerinin üzerine durmadı. Hande'ye söz vermiş olmasa, şimdi konuşur, okul ortasında aşk yaşadıklarını anlatırdı. Neslihan'ın, olup biten hiçbir olaydan haberi olmamalıydı, okuldaki proje sunumuna bile çağırmamışlardı, bilmemesi en doğrusuydu. "Bilmiyorum, benim haberim yok, olsa da söylemem, orası ayrı mesele ama ben gerçekten bilmiyorum. Sadece tek bildiğim, Hande ne zaman bana sinirlense, benden her uzaklaştığında, gider Nurcan'a sığınır, canı ona gitmek istemiştir. Olay bu yani, ben böyle tahmin ediyorum. Senin aklında başka neden varsa orası beni bağlamaz tabii, benim bildiğim bu kadar." Çok keyifliydi, belli etmemek için çabalasa bile elinde değildi. Gittikçe araları düzeliyordu, birbirlerine olan sevgileri çoğalıyordu. "Yalan söylüyorsun, Nurcan'a gidecek olsa, onu arardı, oğlunu neden arasın. Bak eğer aklımdan geçenler gerçek olursa, iki elim yakanda olur, aklında bulunsun. O ikisi asla bir araya gelmeyecek, ben yaşadığım sürece olmayacak!"
"Tabii, sen yaşarken gerçek ortaya çıkmasın diye uğraşacaksın, neden olsa rahat yaşaman için canını aldıkların var. Toprak utandı da, sen utanmadın be kadın, hâlâ geçmiş karşıma, nelerin hesabını yapıyorsun?"
"Sus, sakın konuşma, kapanmış, üzeri örtülmüş sırları açmayacaksın bana. Bir araya gelmeyecekler anladın mı, yaklaşmayacaklar birbirlerine. Ateşle ancak su gelir yan yana, barut gelemez."
"Bir yere kadar engel olabilirsin, eninde sonunda olması gerekenler olacak. Gün gelecek, kızımız tüm gerçekleri, o senin çok korktuğun adamdan öğrenecek."
"Bana bak, sen iyice yoldan çıktın, ben seni yola getirmesini iyi bilirim!" Karşısındaki kadının üzerine doğru yürüdü Neslihan, bugün tahammülü kalmamıştı. Her gün tehlikeye daha çabuk yaklaşıyorlarsa tek nedeni, karşısındaki kadındı. "Sen kendi yolunu kaybedeli yıllar olmuş, kızını benim elime kaptırırken yolunu değişmişsin, beni nasıl yola getireceksin acaba?" Bir yanı acıyla doluydu aslında, evladına çok ağır sözler etmiş olmanın yoğun acısına sahipti. Öte yandan ise aşırı mutluydu, ölse gözü arkada kalmazdı. Artık kızını emanet edebileceği bir kapıları daha vardı, kendinden bile daha çok güvendiği adam, kızının hayatına kalıcı olarak girmişti. "Ben senin yaranı çok iyi biliyorum, kuyruk acın var senin, ondan böyle davranıyorsun sen. Hande ilk kez, senin anneliğine söz etti, ben alışkındım; bana yıllarca suçlayarak baktı, beni daima suçladı, hep kabullenemedi ama senin anneliğine yeni söz etti ya, yaranı kapatmak için ne yapacağını şaşırdın." Ardına döndü, sessiz kalmayı tercih etti. Bugün daha düzgün davranabilirdi, aynı Nurcan'ın yaptığı gibi, Hande'yi anlamaya çalışabilirdi. "Sana da gün doğdu tabii." dedi dudakları arasından mırıldanırken. İçindeki acı büyüdükçe, kor bir aleve döndü. "Ben kızımı bir şekilde geri kazanacağım, daha da kaybetmeyeceğim. Sen şimdi beni, evladımla sınamaya devam edeceksin. Gerçekleri öğrenmesiyle, benim kim olduğumu öğrenmesiyle korkutacaksın beni. Korkmuyorum, çünkü korksam bile o gerçekten kaçamam, kaçmayı da istemiyorum açıkçası. Benim kızım, tüm gerçekleri bir gün mutlaka öğrenecek ama beni yine sevecek, tüm yüreğimle inanıyorum. Ben onun kahramanıyım, senin gibi hayatını almadım elinden, ona yeni bir hayat vermeye çalıştım. Biz her zorluğun üstesinden, gerçeklere yürüyerek geleceğiz, bu hikayede yanan sen olacaksın..." Canı öyle acımıştı ki, can havliyle sürdürmüştü konuşmalarını. İçindeki acıyla, kendine söz vererek konuşmuştu.
Akşam vakti yine küçük gecekondunun bahçesi, adeta cıvıl cıvıldı, mutluydu herkes. Özellikle Hande geldiği için mutluydu Nurcan Hanım. Biraz kırgın gelmişti kendisine ama önemli değildi, bir şekilde iyileştirecekti. Bahçe masasının çevresinde herkes oturuyordu. Yasemin'i, torununu görmek için gelen Sevinç Hanım da yanlarındaydı. Uyanmasını beklemişti torununun ama ne kadar uğraşsa, uyandıramamış, uyansa bile çok kısa zaman geçirmişti. İçeriden çıkarken tekrar bahçeye giren Nurcan Hanım, sandalyede öylece oturan Hande üzerinde gezdirdi gözlerini. "Neden öyle duruyorsun anneciğim, çıkarsana üzerindekileri?" Önünde eğilerek dizini kırdı, kollarını kızının kabanına uzattı. Çıkarsa mı, böyle mi bıraksa, orasını bilemedi. "Ya da kalsın üzerinde, sen şimdi üşürsün, ben kıyamam sana." Ellerini tuttu, uzattığı elleri, kabandan vazgeçerek, elleri üzerinde birleştirdi. "Sen bugün burada kalacaksın diye, ben çok mutlu oldum. Odanda hiç kalamadın sen annem, bu geceyi orada ilk kez geçireceksin." Kendilerini öylece, buruk şekilde izleyen Sevinç Hanım, konuşmalarına engel olamadı. Biraz ileri gitmek istiyordu, kendini engellemek istese bile başarılı olamayacaktı. "İkinciye gelen gelinlerin değeri daha çok oluyor tabii." Şaşkınlıkla karşısındaki kadına kendini çevirdi Nurcan Hanım, ne diyeceğini bilemedi. Daha doğrusu, karşısındaki kadının ne amaçla konuştuğunu anlayamadı. Kendisine dolaylı yoldan laf çarpmıştı, o yüzden nasıl tepki vereceğini hiçbir şekilde bilememişti.
"Yemekleri ocakta bırakmıştım, ben bir onlara bakayım." derken eğildiği yerden doğruldu. "Sevdiğin yemekleri hazırladım anneciğim, birazdan masayı kuracağım." Hande'ye bakarak konuştu, sadece onu muhatap aldı. Şaşırmıştı ve Sevinç'e nasıl bir tepki göstereceğini o an bilememişti. "Bu arada Hande, benim gelinim değil, sadece kızım, evladım oluyor. Gelinlerime böyle hassas davranmayı tercih etmiyorum, özel durumu olan; aynı zamanda aile içi problemler yaşayan bir evlat sahibiyim, mecburen böyle davranmak zorundayım." İçeriye geçmeden önce sözlerini söylemişti. Susması gerekti aslında, sessiz kalması daha doğru olsa bile kendini durduramamıştı. İçeriye geçtiği anda, mutfağa girmeden, holde Fatih'le karşı karşıya gelmişti. "Yavrum, ben masayı kuracağım şimdi, sen de acıkmışsındır, atraksiyonlu bir gün geçirdik, hep beraber yiyelim." Bugün gerçekten öyle yorucu geçmişti ki, olanları henüz annesine, tam manasıyla anlatamamıştı. "Ben beklerim, önemli değil, Hande ilaçlarını alsın, benim için o önemli. En zor zamanları o geçirdi, ben değil." Sadece başını salladı Nurcan Hanım, olanları biraz olsun tahmin edebiliyordu. Özel olarak ilgileniyordu zaten, en hassas şekilde ilerliyordu. "Bu arada anne, akşam yemeği için masayı bahçeye kuralım. Yasemin'e baktım, tam anlamıyla uyanamadı, o kendine gelene kadar, Sevinç Anne de, bizimle beraber yemeğe kalsın. Şimdi Hande burada, ona da hassas davranmamız gerekir."
"Ben senin o eski kayınvalideni iyi idare ediyorum zaten, bahçede az önce bana lafı yapıştırdı, neye uğradığımı şaşırdım vallahi." Öyle huyları yoktu ki Sevinç Hanım'ın, nereden çıkmıştı bu şimdi? Duydukları karşısında biraz afalladı. "Sen yanlış anlamış olmayasın." İnanmak bile istemedi. Neyin lafını yapıştıracaktı hem, ortada ne vardı? "Yok oğlum, yanlış anlamadım, öyle yanlış anlaşılacak gibi değildi zaten, çok açık konuştu. İkinci gelinler her zaman daha değerli oluyormuş, bana aynen böyle söyledi. Ben susmadım tabii, hiç altında kalmadım. Onun benim gelinim olmadığını, evladım olduğunu belirttim."
"Öyle demeseydin keşke, içlenmiş olabilir. Yani durumu ortada, o varken, Hande'yi buraya getirmem doğru değildi. Hüzne kapıldı, belki eski günleri hatırladı."
"Ne yapalım yani şimdi, ben bilmiyor muyum hüzünlenmeyi? Benim acım bana yetiyor, ben iki evladımı, elimle koydum toprağa, en çok ben katıydım, ben meyilliydim mutsuzluğa ama olmadı işte, sürekli yas tutarak hayatta kalamayız. O hâlâ bizim ailemizin bir bireyi, senin ikinci kez evlenecek olman, bu gerçeği değiştirmez ki." Tatsızlık çıkmasını istemiyorlardı, tüm aileler için geçerliydi aslında. Herkesin birbirini idare etmesi gerektiğini, Fatih de çok iyi biliyordu, Nurcan Hanım da... "Tamam uzatmayalım, ben söylerim kendisine, o da kalsın yemeğe." Nurcan Hanım'a kalsa, daha uzatacaktı ama kendisi, Sevinç Hanım'ın nasıl düşüncelere sahip olduğunu düşünebildiğinden ötürü, onu anlamaya çalışacaktı.
Zor bir akşamı geride bırakıyorlardı, herkes için çok zordu hem de, kimse açısından kolay değildi. Yemekleri dağıtan Nurcan Hanın, herkesin tabağına belli miktarda koymasının ardından, rahatça soluk aldı, oturmak istemedi. Bekleyerek herkesi tekrar kontrol etmeyi istedi. Ev kalabalık olunca, masayı ve çevreyi devamlı kontrolde tutmak isterdi. "Herkes aldı sanırım." dedi karşısındaki Fatih'e bakarken, kendisine yardım eden oğluna, tüm tabakların dolu olduğunu izah etti. Yardım istememişti aslında, oldu olası kendisine yardım ederdi oğlu. Her zaman yemek masasına geldiklerinde, 'Sen otur oğlum, işten geliyorsun, yorgunsundur' demesine rağmen dinletemezdi kendisini. Yetiştirirken kalbine sadece merhameti koymaya çalışmıştı Nurcan Hanım, merhameti öğreterek annelik etmişti evlatlarına, o öğretirken merhameti, diğer güzel özellikler de kendiliğinden gelmişti. "Tabağına salatadan da koyayım mı anneciğim?" Bakışlarını yukarıya kaldıran Hande, içeri girdi gireli Nurcan Hanım'a bakacak gücü kendinde ancak bulabilmişti. Geldi geleli, kendisiyle yakından ilgilenen kadına bir kere olsun bakmamıştı. Her zaman gördüğü Nurcan Hanım değildi, duruşu değişmese bile görüntüsü farklıydı. Başında tülbenti yoktu. Bahçe, evin arkasına baktığı için genelde bahçede açardı başını. Uzun siyah, gür, belini aşan saçlarını salık bırakmıştı. Yüzünde hafif bir makyaj vardı. Dudakları, pembe alt tonlu bir rujla boyalı, göz kapaklarında ise mavi sürme vardı. "Beni yeni fark etti sanırım." dedi karşısında Sevinç'e hoş tebessümle bakan Nurcan Hanım. Yemeğe kalması için çok ısrar etmişti, söylediği söz doğru değildi, alttan alması gerekti sonuçta. Yaptığını, akşam yemeği için ısrar ederek örtbas etmeye çalışmıştı. "Senin en sevdiğin salatadan yaptım, kendimi de senin için böyle hazırladım." Ortadaki borcamı eline alarak salata tabağını kızın önündeki yemek tabağına yaklaştırdı. Yoğurtlu mayonezli tavuk salatası hazırlamıştı, kızının çok sevdiğini biliyordu. "Annelerin önceliği evlatlarını güzel karşılamaktır. Sevdiği yemeklerden hazırladım kızıma, en sevdikleri nelerse, onları yaptım. Fatih bana, sizin geleceğinizi haber etti, yarım saatte de burada oldu, yarım saatin içinde hazırlık yaptım. Sadece yemekle olmaz, biraz da kendimi hazırlayayım dedim, senin için, meleğime güzel gözükmek için böyle giyinip süslendim."
Öylece, elinde en sevdiği salata tabağını tutan Nurcan Hanım'da göz gezdirdi. Gözleri dolmaya başladı, bu salatayı genelde Yeliz annesi yapardı. Bugün kendini, sözleriyle döven annesine benziyordu Nurcan Hanım. Saldığı saçlar ve makyajlı yüz hatları, özenli giyimiyle çok benziyordu. Elinde ise daima Yeliz annesinin yaptığı salata tabağını tutarken burnunun direği sızlamış, ağlamasına ramak kalmıştı. "Koyalım mı tabağına canım?" derken elindeki servis kaşığını uzattı. İçinde turşu ve mısır taneleri olan bol yoğurtlu, mayonezli tavuk salatası çok güzel koksa bile şu an onu umursayacak durumda değildi. Başını yukarı kaldırdı, kendini engellemeye çalıştı ama ne kadar uğraşsa bile başarılı olamadı. "N'oldu annem?" Sesini sıcacık tuttu, ağlamasını anlayabiliyordu. Zor zamandan geçiyordu, elinden tabağı, masanın üzerine bırakırken önünde eğildi. Yanaklarını avuçladı elleriyle, yaklaşarak saçlarını öptü. Şaşkınlıkla olduğu yerden yanlarına gelen Fatih, anında yaklaştı Hande'nin yanına. Biliyordu böyle olacağını, mutlaka ağlayarak kendini rahatlatmayı isteyeceğini tahmin ediyordu. "Hande." Seslenirken yanında durdu, elini çenesine dokundurdu. Yanlarındaki annesine çevirdi önce bakışlarını. "Tamam anne, olur bazen, sen bana bırak, ben ilgileneyim." Yerinden el birliğiyle doğrulturlarken ellerini üzerinden çekti Nurcan Hanım, aralarının daha iyi olması için mecburen ikisini yalnız bırakacaktı. İyice birbirlerine alışmaları, evlilik aşamasına gelmeleri gerekti. Evlilik olayına ne kadar yaklaşırlarsa, Hande'nin burada kalma ihtimali çoğalırdı, kızıyla daha iyi vakit geçirirdi.
"Gel sen benimle." Yürüteçini kavrayarak kadının kolunun altına yerleştirmesine yardımcı oldu. Ağlaması çoğalmıştı, bu iyiye işaretti aslında, rahatlayacaktı böylece. Buna ihtiyaçları vardı. "Evimizin ardında bir çeşme var, daha önce görmüşsündür mutlaka." Yaklaştılar oraya doğru, yürürlerken konuşmalarını sürdürdü. "Olur böyle, hemen ağlayamaz insan, ardından tepki verir." Anlayışlı yaklaşmaya çalışırken elini musluğa uzattı. Birazdan moralini yerine getirecekti zaten, şimdilik sadece sakinleştirmesi yeterli olacaktı. Yüzünü yıkamasını beklerken bir ara cebindeki telefonunu çıkararak kontrol etti. Delirmiş gibi kendisini arayan Yeliz Hanım'ı yanıtlamamak için telefonunu sessize almıştı. Ekranda yaklaşık elli kere aradığı gözüküyordu. Attığı mesaja bakmak bile istemedi, bakmamak daha doğruydu. Konuşmak istemiyordu, uğraşacak durumda değildi. En az Neslihan kadar suçluydu, hatalarını kabul ettiğinde, belki o zaman iletişime geçmeyi tercih edebilirdi. Yüzünü yıkama işlemini bitiren kadını izledi. Eliyle musluğu kapatmış, kendisine bakıyordu. Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı, kadının ağlamaya direnen duruşu, istemsizce hoşuna gidiyordu genç adamın. "Gel buraya." dedi kısık sesle, çok az gülerken. Kendine çekti, kollarının arasına aldı. "Ağlama seansı bitti Çalıkuşu, yüzünü yıkamadan önce kotanı doldurdun." İçine çektiği kokusu, hasretini çoğaltırken dayanamadan saçlarına öpücükler ekledi. Kendinden biraz uzaklaştırırken net gördüğü kehribar gözlere aşk içinde baktı.
"Ben seni tanıdığımda sen ağlamayı beceremeyen, herhangi yüz ifadesi kullanamayan, sevimsiz bir cadıydın, aşık olunca mı gözüme sevimli gelmeye başladın acaba?" Sinirle kaşlarını çattı genç kadın, şefkatli davranırken bile kendini sinir etmeyi başaran adamın siyah gözlerine, ürperse bile hiddetle baktı. Böyle davranınca sinirlenmeden yapamıyordu. Kendisini gıcık eden konuşmalara girmesine tahammül edemedi. "Ben her zaman sevimliydim, sen değişince, gıcık yönümü bırakıp, sevimli halimi göstermeye başladım." Söyledikleriyle karşısındaki adamın bakışları değişmeye başlarken yüzündeki sırıtan ifade çoğaldı, dudakları kenara iyice kıvrıldı. Yüzünü yaklaştırdı kadına, dudaklarıyla arasında kalan küçük mesafeyi kapatmak istedi ama şimdi çok yeri değildi. "Hımm..." dedi sesi boğuk şekilde çıkarken, yaklaştırdığı dudaklarını, kadının dudağının tam kenarına dokundurdu. "Sen ağlamayı beceremiyordun ya, biraz önce onu kastettim, yendik sanırım biz bunu, beraber aştık gibi hissediyorum." Söylediği sözler karşısında, dolu gözlerinin yerini, ışıldayan gözleri almıştı. Karşısındaki adam iyi geliyordu kendisine. "Senin yanındayken açıldı benim gözyaşlarımın düğümü, sen varken iyileşmeye başlamıştım. Çok moralimin bozuk olduğu zamanda, beni dışarı çıkarmıştın hani, orada yerde, kuş ölüsüne bakarken ağlamaya başlamıştım. Ağladığım, acımasızca öldürülen, ya da orada ölüme terk edilen kuş gibi gözükse bile başka nedenleri vardı. Teması kuştu ama ağladığım tam olarak o değildi. Bugün beni, asla düşünmeden kırarak paramparça eden anneme ağlamıştım."
"Tamam, bunlara ağlamıyoruz artık, çözeceğiz bir şekilde." Üzerine durarak konuşmak istemedi, kollarından tutarak doğrulmasına yardımcı oldu. "Gel içeri geçelim, annem merak etmesin bizi." Bahçenin önüne yürürlerken biraz olsun yanındaki kadının toparlandığını anladı. İçeriye girdikleri anda, beklediği masanın kenarından kalkarak yanlarına ilerledi Nurcan Hanım. Çabuk gelmelerine sevindi, yemekler soğusun istemiyordu. "Yemeğe başlayacaktım, özellikle kızım gelsin istedim, meleğim geldiğine göre içim rahat yiyebilirim." Yiyecek halde değildi ki, yemek bir kenara dursun, burada bekleyecek durumda değildi. Yalnız kalmaya ihtiyaç duyuyordu, dinlenmesi gerekti. Aklını dinlendirirken aynı zamanda, tek başına ağlamak istiyordu. "Anne." Sarsılarak yürüdü karşısındaki Nurcan Hanım'a, mahcubiyetle uzatırken kollarını, sıkı şekilde sarıldı. "Canımın içi." Sarılmasından keyif aldı Nurcan Hanım, öylesine sarıldığını sanmıştı. Oysa Hande, ona yemek yiyemeyeceğini söyleyeceğinden ötürü kendini daha kötü hissediyordu. "Anne ben, yemek yiyemeyeceğim, uyumak istiyorum sadece. Biliyorum doğru değil, çok çabaladın, zahmet gösterdin ama benim yalnız kalmam gerek, yalnız kalarak uyumak istiyorum." Sarılmayı bırakmadı, iyice kollarını sıkarak kavradı kızını, iyice bastırdı kendine kızını. Kokladı doyasıya, koklarken öptü saçlarını. İki lokma yedirmeden asla yatırmayacaktı. "Hande'ciğim, benim kehribar bakışlım, bu kadar ileri gitmeyelim, olur mu canım? Ben seni bırakmam, yatırırım ama en kötü ihtimal iki lokma yediririm." Gözlerinden akan yaşları eliyle sildi, yüzünü eliyle temizledi kızının. Yüzünü sildikçe tekrardan öptü, koklamaya doyamıyordu. "Ne yapalım biliyor musun, biz seninle orta yolu bulalım. Odanda zaman geçirmek istiyorsun madem, oraya geçelim. Yemeğini odana getiririm, orada devam ederiz." Dediği gibi yapacaktı, başka yolu yoktu, olmasına izin vermeyecekti. Odasında yemeğini yedirecek, öyle yatıracaktı.
Zor bir günü tamamen geride bırakmayı başarmışlardı. Herkes için uğraş dolu, zorluklar içerisinde geçmişti. Nurcan Hanım, elleriyle doyurduğu kızını yatağına yatırmış, ilaçlarını içirmiş, uyuması için odasında bırakmıştı. Oturma odasında toplandıklarında, Fatih de kendi işlerini halletmiş, sınav sorularını yanıtlamış, sözlülerini kontrol etmiş, ardından odaya gelerek annesinin yanına oturmuştu. "Hande nasıl oldu?" dedi sakin şekilde, kendi işlerinden ona yetişememişti ama birazdan giderek bakacaktı. Bugün de dahil olmak üzere gelecek günlerde, daima yüzünü güldürmeye çabalayacaktı. "Yemeğini verdim, bıraktım odasında, gelmek istemedi. Ne yapsam boş, kendine getiremedim kızımı. Anlatsana, ne oldu o evde, neden buraya getirmek istedin? Yani anlayamadığım şu ki, ne yaşadı da, bu duruma geldi."
"Bilmiyorum anne, sen ne biliyorsan, ben de o kadarını öğrenebildim. Hastaneye gittiğimizi öğrenen Yeliz Hanım, bir temiz olay çıkarmış. Sonradan Neslihan gelmiş o eve, bir de onunla tartışmışlar. Evde büyük kavgalar, olaylar çıkmış. Ben oraya sadece Hande'yi almaya gittim, gerisine hakim değil, umrumda değil zaten. Sebebi ne olursa olsun, hiçbir anne, evladını böyle duruma düşürmez. Arayıp benden yardım istediyse, düşün ne kadar perişan olmuştur."
"Orasını tahmin edebilirim zaten, onların ikisinin de anne olmadığını iyi biliyorum. Annelik bu değil, anneysen her zorluğu göze alacaksın. Evladının huyunu biliyorsun madem, yanlışlarıyla sahip çıkacaksın. Ben bilmiyor muyum sanki hastaneye gitmesinin doğru olmadığını, hepsinin farkındayım. Sustuysam kızımı kaybetmemek için susmayı tercih ettim. İkisini al, birbirine vur, gerçekten hiç değişmeyecekler. Ben sanırdım ki Yeliz, bir parça düşünceli, nerede nasıl davranacağını iyi bilir ama yok, o da aynı. Neslihan'la savaşmaktan anne olmaya imkan bulamıyor. Başkalarıyla yarışarak, kendini mukayese ederek annelik yapıldığı nerede, kimde görülmüş."
"Hastaneye benimle gitmeyi tercih ettiğini bilseler belki tepkileri değişir ama bundan böyle, kızlarını uzun süre göremeyecekler. Hande şimdilik burada kalacak, ardından ona kalacak yer ayarlayacağım. Sürekli bizimle kalması yakışık almayabilir. Biz beraber nikah tarihi alana, o tarihin gelmesini bekleyene kadar sürekli burada duramaz. Yani aslında Melek'e de bırakırım ama doğru değil, onlar aile sonuçta, Hande buna ne der, rahatsız olur mu, şu an hiç bilmiyorum. Benim için de sıkıntı, Özcan çok yakın arkadaşım, hatta kardeşim gibi olsa bile orada durmasını uygun görmüyorum. Ayrı ev tutarım belki, yanına yardımcı tutarım ayrıca, kısa süreliğine öyle idare ederiz."
"Yardımcıya ne gerek oğlum, ben bakarım, bir süre ben kalırım o evde. Sen bayağı evlenmeyi düşünüyorsun yani, ciddisin sanırım." Ses çıkarmadı, susmayı tercih etti. Kendisine kalsa acele etmezdi, daha birbirlerini yeni tanıyorlardı ama şu bir gerçekti, evlenmezlerse koruyamazdı. Önlerindeki her zorluktan, her engelden koruması için çabucak evlenmeleri gerekti. Önlerinde Neslihan Hanım gibi büyük engel varken bunu nasıl başaracaklarını bilmiyordu. Karşısındaki annesinin keyifle söylediklerine nasıl tepki vereceğini o anda bilemedi. "Beni hayatında nereye koyduğunu bilmiyorum ama evlenmeye mecburuz. Neslihan'dan bir şekilde, nikah için onay imzası alacağım, epey zamanımızı alacak."
"Bu senin için bir mecburiyet mi ağabey, merak ettim, Hande'yi; zamanında babasına verdiğin sözden, babasına olan minnet borcundan ötürü mü seviyorsun yoksa?" Elinde, içerisi çaylar ve magnolia tabaklarıyla dolu tepsiyle beraber girdi Seda, can sıkıntısından mutfağa girmiş, sevdiği tariflerinden olan magnoliayı hazırlamıştı. Elindeki tepsiyi, içindeki tatlı tabağıyla çayı alması için ağabeyine uzattı. "Ben sadece merak ettim, çünkü bilirim, insan kendini mecbur hissedince, öyle yaşam geçmez." Kardeşinin uzattığı tepsiden çay bardağı ile tatlı tabağını alırken şaşkınlığını üzerinden atamadı genç adam. Seda'nın böyle huyları yoktu, mutfağa girmezdi çok, masa hazırlamaya yardım bile etmek istemezdi. "Hayır, kendimi mecbur hissetmiyorum, hissetsem ilerlemezdi zaten." Kendisiyle konuşan ağabeyinin önünden tepsiyi kaldırırken annesine ilerledi. Ona çok kırgın olsa bile yine getirmişti. Kendisini anlayana, kırgınlığını görene kadar böyle soğuk davranacaktı. Anlamasını istiyordu, Nurcan Hanım anlasın istiyordu ama onun gözü, Hande'den başkasını hiçbir şekilde görmüyordu. "Sağ ol kızım." dedi sessizce karşısındaki kadın. Ondan uzaklaşırken elindeki tepsiyi masaya bıraktı, kendine ait olan tabakla bardağı alarak koltuğa oturdu. "Sanki sevince rahatladın ağabey, ben sen de bunu gördüm, üzerine bir rahatlık geldi, haklısın da rahatlamakta tabii. Kim olsa aynı durumda, sevdiğinde yükü azalır, sevdiğin birini korumakla, çok mesafeli olduğun birini ya da arkadaşını korumak aynı değildir."
"Elbette şimdi çok rahatım ama zorla sevmedim. Hiçbir şart, beni sevmeye zorlayamaz. Sevmek istedim, seversem rahat edeceğimi anladım ama sevgimi göstermeden önce kendime, aşka dair tüm soruları sordum. Nasıl birini sevmek istediğimi sordum önce, kalbi güzel birini istedim. Hande zaten çok güzel kalbe sahipti. Düşünceli olsun istedim, merhametli olsun, düşünce olarak benim düşüncelerime yakışsın istedim; Hande'de bunların hepsi vardı, benimle çalışırken beraber aynı projeyi yaptığımızda gördüm onda hepsini. Aklı, bilgisi, düşünceleri, tavrı ve duruşuyla, bilgisiyle yanıma yakışsın istiyorum. Ben hayatım boyunca hep okudum, çok okudum. Rahmetlinin gidişinin ardından Yasemin'i tek başıma büyütmek kaldığında kaderime, hep kitaplara sığındım. Okumayı sevmeyen, eğitimden uzak, hayatı tanımayan bir insanla anlaşamazdım. Hande, benim bu açıdan tüm isteklerimi karşılayacak kadar eğitimle dolu bir kadın. Sonra tekrar sordum kendime ne istediğimi, güzel olmasını isterdim. Yüreğinin güzelliğini yüzünde taşıyor Hande, belki de yüreğini bu kadar yüzü güzel geliyor bana, bilmiyorum ama bir kadın ne kadar sevilebilirse, o kadar seviyorum ben onu."
"İstediğim yanıtları almış bulundum, yaptığın açıklamanın ardından soracak sorum kalmadı." Seda'nın sözleri karşısında istemsizce tebessüm etti Fatih. Herkesi aydınlatacak şekilde konuştuğunu anlamıştı. "Eline sağlık, çok güzel olmuş." dedi tabaktan tekrardan magnoliaya kaşığı batırarak, gerçekten sevmişti. Normalde tatlıdan çok hoşlanmazdı ama sevdirmişti kendisine. Seda'da bir hal vardı, dikkatini çekmişti Fatih'in, kısa zamanda ilgilenecekti. "Eline sağlık, bayağı güzel olmuş ama kızım, keşke zahmet etmeseydin. Ben revani yapmıştım, onu yemiştik, yeterliydi aslında." Sinirle kaşlarını çattı Seda, ne yapsa sevdiremiyordu kendini, annesini mutlu edemiyordu. Sessizce homurdandı, 'Hande getirse aşkla yer, methiyeler sıralardın.' derken öyle kısık sesle konuşmuştu ki, duyulma ihtimali çok düşüktü. Yaptığı iş gereği daima kişiliği dikkatli olan Fatih, karşısındaki kardeşinin sessizce söylediğini duymuştu. Son günlerde tuhaflığıyla dikkatini çeken Seda'nın asıl sorununu çözmesine ramak kalmıştı. "İstemiyorsan yeme anne, ben sana değil, ağabeyime hazırladım zaten." Dilinin ucundaki cümleyi, ok gibi batırmıştı karşısındaki kadına. Kendisini görmezden gelmesine tahammülü kalmamıştı. "Aa!" dedi şaşkınlık içinde Nurcan Hanım, neden böyle ters davrandığını anlayamıyordu. "Bir şey demedim zaten kızım, senin derslerin var, yorulma diye söyledim." Son günlerda daima tersti, üstelik soğuktu kendisine karşı. Anlamaya çalışıyordu ama ne kadar uğraşsa bile bir türlü çözemiyordu.
"Eline sağlık canım, ben çok beğendim, çok da güzel olmuş." Konuyu değiştirmeye çalıştı, şimdilik tartışma çıksın istemiyordu. Kısa zamanda, Seda'nın sorununun tam olarak ne olduğunu anladığı anda çözecekti. "Bu arada anne, öyle zor akşam geçirdik ki, sormaya imkan bulamadım, çok karışıktı ortalık, kendim anlayamadım. Öyle aniden, Sevinç Anne nereye kayboldu, bahçeye tekrar yemek yemeye döndüğümde göremedim."
"Ne bileyim ben, o da bir ayrı ironiydi zaten, sana anlattım işte bana laf soktuğunu, kendini kaybetti iyice. Ben gördüm, Hande'yi odasına geçirdim, bahçeye geldim yemek almaya, o sırada kalktı. 'Sizin uğraşınız size yeter, ben kalabalık etmeyeyim' dedi, konuşturmadı beni. Ben gelecektim yanına, yine oturacaktım onunla, niye böyle davranıyor, anlayabilmiş değilim. Her zaman elimden geldiğince, onları ailemizde tutmaya çalıştım ben, neyin tribini atıyor? Hiç kimse aynı kalmaz ki, bu eve yeni bir gelin gelmiş olması çok normal, bunu kabullenmesini beklerdim. Bırak oğlum, sen takılma, onun triplerini çekmek zorunda değilim."
"Kadın üzülüyor anne, ağabeyimden önce senin anlamanı beklerdim oysa." Araya girerken kendine engel olamadı Seda, birinin anlatması gerekirdi. Anlatmak ancak kendisine düşmüştü, öfke içinde anlatacaktı. "Senin gözün, Hande'den başkasını görmediği için idrak edememen çok normal. O şimdi en çok Yasemin için endişeleniyor, Sevinç Teyze'nin yaşadığını, evladını kaybetmiş anne olarak sen anlamalısın."
"Sen kendinde misin acaba, bir kendine mi gelsen, benimle ne dediğini bilerek mi konuşsan?... Problemin ne kızım senin, canını sıkan ne ise söyle, birlikte çözelim. Ne demek gözüm Hande'den başkasını görmüyormuş, bu çok saçma itham! Yıllarca acı çektim ben, ızdırabımın ardından gün ışığı doğdu, Allah bana, tekrar mutlu olabilme imkanı verdi, kaybettiğim evladımın acısını dindirmek için imkan tanıdı. İzin verin mutlu olayım, bu kadarını çok görmeyin bana. Ben elimden geldiğince onu anlamaya çalışıyorum zaten, bugün daha ilk geldiğinde, Yasemin uyanmıyor diye, bana kapris yaptı. Gündüz yatırmam doğru değilmiş, gece uyumazmış, düzeni bozulurmuş. Ben ondan öğrenecek değilim çocuk bakmayı, ben de evlat büyüttüm sonuçta, neyin ne olduğunu çok iyi biliyorum."
"İyi, sen evlat acını Hande'nin çevresinde dolaşarak dindirmeye devam et, umarım bu tutumların seni zor durumda bırakmasın. Yaptığın yanlışları anladığında, çevrendeki çoğu önemli insanları kaybedebilirsin." Yerinden kalkan Seda'ya şaşkınlık içinde baktı Nurcan Hanım. Artık iyi biliyordu, kendisiyle büyük sorunu vardı. Seda'nın sorunu annesinden kaynaklıydı ama neden dolayı olabilirdi, orasını anlamamıştı. Yerinden kalkarak odasına yürüyen Seda'nın ardından kendi de gitmek üzere kalktı Nurcan Hanım. Onunla sorunun ne olduğu hakkında konuşacaktı. Oraya doğru hızlıca giderken aniden kolundan tutarak durdurdu Fatih. "Şimdi değil anne, biraz bekleyelim." dedi kendinden emin şekilde konuşurken. Bunu önce kendi çözecekti, ortadaki problemi tam olarak anlayacaktı, zaten anlamaya yaklaşmıştı. "Sen bana güven, ben sabah konuşacağım, sorunu seninle ilgili, ben konuşup tam olarak öğreneceğim. Ardından geri kalanı sen halledersin." İyice şaşırırken gözleri doldu Nurcan Hanım'ın, kızını istemeden üzmüş müydü? İnsan bazen bilinçsizce karşısındakini üzebilirdi, yapmış mıydı yoksa? "Ben ona ne yaptım oğlum, zarar vermedim asla, günlerdir o benden uzaktı, ben hep yakın olmaya çalıştım." Sadece başını salladı genç adam, kendi de biliyordu bunları ama tahmin edilmesi zor meseleler vardı. Seda aslında kimsenin anlayamayacağı kadar derin meselelere kırgındı. "Ben sabah konuşacağım onunla, şimdi sakın üzerine gitme." Sesi durgundu, Seda'nın günlerdir üzerinde olan kırgınlığı ağırca çözeceklerdi.
"Şu Sevinç'i ne yapacağız, Yasemin'i göremeyince, iyice tribe girdi? Seda'nın anlayamadığım sorunlarını çözmekle uğraşırken bir de o çıktı başımıza."
"Ben onu da çözeceğim, alırım gönlünü. Gelsin, istediği kadar görsün Yasemin'i, bizim kapımız ona her zaman açık. Hayatımda bir başkasının olmasının, onu sildiğim anlamına gelmediğini, kendisine düzgünce izah edeceğim. Hadi şimdi takılma bunlara, hepsini çözeceğim, önce bir Hande'ye bakmam gerek."
"Ben de geleyim." Kendisiyle gelmek isteyen Nurcan Hanım'ı eliyle durdurdu, yol yakınken bunu da konuşsa iyi olacaktı. "Sen kal olduğun yerde." Bu konuşmayı artık yapması gerekti. Gözlerinin içine dikkatle bakarak durdurdu annesini. "Hande'yi çok seviyorsun, bunu anlıyorum, görebiliyorum ama senden sıkmadan, bunaltmadan sevgini gösterneni rica ediyorum." Hande'ye sözü vardı, geçen gün bununla ilgili konuşmuşlardı. Geçen fark ettiğini ve Hande'ye bu konuda söz verdiğini, ancak şimdi hatırlayabildi. "Geçen gözümün önünde, elinle ağzına lokmaları doldurdun, sevgini biraz ölçülü kullan, olur mu anneciğim? Hasta bir kadın, sen bu davranışlarınla, kendini tamamen muhtaç hissederek rahatsız olabilir. Hassasiyetinin ölçüsüne göre davranmamız daha doğru olacaktır." Söyledikleri karşısında yine şaşırdı ama üzerine durmadı Nurcan Hanım, mantıklı olabilirdi karşısındaki oğlunun dedikleri. Sadece başını salladı, "Dikkat etmeye çalışırım oğlum." dedi dudakları arasından. Hande için her zorluğu göze alırdı Nurcan Hanım, daima onu mutlu etmeye çalışabilirdi, gerisine önem vermiyordu.
"Gelebilir miyim?" Araladığı kapıya elini dokundurarak vurdu. Diğer elinde küçük tepsiyi tutuyordu. Yanına gelmeden önce çayla birlikte, küçük magnolia tabağını hazırlayarak tepsiye koyarak eline vermişti annesi. Yatağında üzerine yorgan çekili genç kadın, cenin pozisyonunda, uzanır vaziyette oturuyordu. Başını kaldırdı, biraz şaşkındı, yanına gelmesine şaşkındı ama içten içe hoşuna gitti. "Tabii." Kendi bile zor buldu sesini, bulmakta aşırı zorlandı. Bugün kırıktı, yüreğindeki kırıklar, sanki konuştukça sesine batıyordu. "Uyumadın mı daha?" derken elinde tepsiyle içeri girdi. Küçük sunum tepsisi olduğundan ötürü, tek eliyle getirmişti. Büyük tepsi taşımaya hiç katlanamazdı, sevmiyordu tepsi taşımayı. "Uyku tutmadı diyelim." Sesi acılardan nasibini almış kadar soğuktu, soğukluğu kendineydi aslında. Bugün annesi, kendisini dövmekten beter etmişti. Canını dövse, daha az acıtırdı ama dövmemiş, öldürücü sözler söylemişti. "Annem sana yolladı, mutlaka yemen konusunda beni sıkıca ikaz etti." Canı yemek istemiyordu, zaten akşam yemeğini de Nurcan Hanım'ın zoruyla yemişti. "Canım istemiyor." Soğuk şekilde konuştu, soğukluğu karşısındaki adama değildi, kendine karşıydı. Elindekileri kenarda bulunan konsola bırakırken yatağın ucuna oturdu genç adam. "Orası beni ilgilendirmiyor, yiyeceksin, bitecek getirdiklerim." Tam karşısına, epey yakınına otururken gözlerine dikkatlice baktı, kırgınlığı bakışlarına yansıyan kadın karşısında ne yapacağını bilemedi. Artık ona aklındaki hediyesini verse güzel olacaktı, zamanı çoktan gelmişti. "Senin şu, olmazsa olmazın, olmadan uyuyamadığın uğurlu kolyen nerede?" Büyük merakla sordu, konuyu istediği kısıma getirme zamanı gelmişti. "Yok, bilmiyorum, sabah takmamıştım, ondan bunları yaşadım zaten." Soğuk, aynı zamanda sitemli tavırları karşısında şaşırsa bile ses çıkarmadı. O kehribar gözleri birazdan güldürecekti. "Uyumak da bundan dolayı istemiyorum zaten, kolyemin yokluğundan uyku tutmuyor."
"Bana da öyle geldi biraz, bence biz bu geceyi, başka kolyeyle çıkaralım, ne dersin?" Yüzünde alaycı gülüş oluşan genç adam, kadının gözlerine sevgi içinde baktı. Ne dediğini anlamamakla birlikte düşünmeye çalışan kadın, sadece espri yaptığını düşündü. "İstemem." Yine soğuk çıktı sesi, tavırlarına karşı gülmemek için kendini tuttu Fatih. Normalde böyle davranışlara katlanmayı tercih etmezdi ama karşısında sevdiği kadın vardı, üstelik zor zamanlardan geçmişti, biraz nazını çekecekti. "Bence böyle peşin konuşmayalım Çalıkuşu, önce kolyeyi görelim." Söylediklerini anlamakta zorlanırken bakışlarını yukarı kaldırarak adama sabitledi. Sevmesine ve bunu itiraf etmesine rağmen gözlerine bakmaktan yine çekiniyordu. Karşısındaki kadının şaşkınlığına daha çok sırıtırken cebinden usulca, günler önce aldığı kutuyu çıkaran genç adam, merakla uzattı kadına. Göstereceği tepkiyi merak ediyordu. "Aç bakalım, beğenecek misin?" Şaşırdı Hande, bugün üzüntünün beraberinde ne çok şaşkınlık yaşamıştı. Eline kadifemsi, kırmızı, kuyumculardan alınan o klasik takı kutusunu alırken neredeyse dilini yutacaktı. Titreyen eliyle kutunun kapağını kaldırırken gördüğü manzara, tekrardan şaşırtırken kendisini, adeta şaşkınlıktan deliye dönecekti. "Bu kolye." dedi çiçek desenli altın kolyeye bakarak. Tanımıştı, anında tanumıştı hem de. "Hastanede, danışmadaki kızın boynunda görmüştüm, sormuştum ona altın olup olmadığını. Bu o kolye." Tanıdığını sözlerle belli ederken başını tamamen kaldırdı. Bakmaya korktuğu siyah gözlere, minnete karışmış sevdayla, ilk kez dikkatlice baktı. Sanki yanarak kül olacaktı ama varsın olsun, bu gözlere değerdi. "Ben böyle süprizlerle doluyum işte, o gün, seni buraya bıraktığım gibi çıkmıştım ya hani, bu beğendiğin kolyeyi almak için gitmiştim. Evden çıkarken aklımdaydı, seni mutlu etmeyi düşünerek çıktım evden."
"Teşekkür ederim." Sarılmak istedi ama çekindi, sevgisini iki kelimeden oluşan cümlenin içine sığdırmak istedi. Yetmedi, kelimeler de yetmedi, cümleyi de yetiremedi sevdasına. "Ben seni çok seviyorum." Elindeki kutuyu kenara bıraktığı anda dudaklarından, nasıl olduğunu bilmeksizin dökülüverdi sözcükler. Kollarıyla beraber kendini kaldırdı, çekingen şekilde boynuna doladı kollarını. Öylece kalmak istedi, kokusu burnuna dolduğu anda, ayrılmak istemedi kollarından. Biraz afalladı genç adam, duyduğu kelimeler karşısında kalbindeki acılar silindi, yüreğinde baharın çağlayanları aktı. "Ben de seni çok seviyorum." derken içinde akan çağlalar karıştı sanki sesine. Saçlarını öptü kollarındaki kadının, kendinden biraz uzaklaştırarak diğer yana çevirdi, göğsüne bastırdı, koklayarak öptü. Uzaklaştı tekrardan, kadının yüzüne gelen saçları eliyle ittirdi, yüzünün açılmasını istedi. "Takalım mı kolyeni?" dedi aşkla kadının gözlerinde gözlerini gezdirirken. Yüzünde oluşan sevinçle başını salladı genç kadın. Çiçek desenli altın kolye, çok mutlu etmişti kendisini. Kenardaki kutuyu eline alırken içinden kolyeyi çıkardı, eliyle zincirini açtı, kadına yaklaştırdı. Saçlarını boynundan kaldırarak rahat takması için yardımcı olmak istedi. "Sana bence, o gördüğün kadından daha çok yakıştı." Tebessüm etti sadece, kendisini motive etmeye çalışması iyice hoşuna gidiyordu. "İltifat ediyorum farkındaysan, bunu göz önünde bulundurarak hareket et, sakın ilk tanıştığımız zamanlarda olduğu gibi gözümü morartma." Söyledikleri karşısında ansızın gülerken gülüşleri kahkahaya dönüştü genç kadının. O günü hatırlamak, istemsizce ikisini aynı anda güldürdü. "O hakkı bana sen vermiştin." dedi gülüşleri arasından. "Tamam biraz abartmış olabilirim ama abartmayı seviyorum, doğamda var bu benim." Eliyle kolyesini incelerken o günü tekrar aklından geçirdi. Karşısındaki adamın ne kadar iyi bir insan olduğunu, o zaman anlamıştı. Kendisini istemeden yere ittirmiş, ardından ise bunu bilinçli yapmadığını belli etmeye çalışarak, merhametiyle kadının korkusunu almaya çalışmıştı.
"Ben şimdi abartırsam sana aşık olmayı, sen görürsün abartmanın nasıl olduğunu. O aldığım kolye, ilaçlarından daha pahalı, farkı kapatıp bedel ödetmesi ayrı keyifli olur, yani demem o ki; seni öpmeye kalkarsam, saatler sürer, kimse elimden alamaz seni." Söyledikleri karşısında yanakları kızarırken bu kez cezaevi günlerini anımsadı. O zamanlar sevdiği adam olmasa yanında, onun desteğini hissetmese üzerinde, kolay toparlanamayacaktı. "Şey." dedi yanakları kızarırken, başını önüne eğerek konuşmalarını sürdürdü. "Ben artık getirdiklerini yesem iyi olacak." Karşısındaki adamın sırıtan yüz hatları, alaycı bakışları arasında yandaki komidine döndürdü kendini. Uzanmasına müsaade etmedi yanındaki adam, kadından önce uzanarak tepsiyi kaldırdı. "Al bakalım." Tepsiyi dizleri üzerine bırakırken tabakla bardağı düzeltti. "Sen ye, ben yanındayım, ihtiyacın olursa seslen." Oturduğu yataktan kalktı, tepsiyi eliyle, kadına iyice yaklaştı, ardından tamamen doğruldu. Odadan çıkmayacak, uyuyana kadar yanında bekleyecekti. Giderse sanki kadın tekrar üzülecekti, yaşananları tekrar hatırlayacaktı, öyle hissediyordu. Pencere kenarına ilerleyen genç adam, perdeyi aralayarak dışarıyı izledi. Zamanında kız kardeşinin kaldığı odada, şimdi sevdiği kadın kalıyordu. Hayat, hiçbir olup biteni yerinde bırakmıyordu, bildiklerimiz ve doğrularımız, zamanla mutlaka değişiyordu. Yerinde kalmıyordu kimse, yaşamlar birbirine karışarak değişiyordu.
Uzun süre bekledi orada, sevdiği kadının yanından ayrılmak istemedi. Yanında durmak, yaralarını iyileştirmek istedi. Önündekileri bitirmiş, öylece bekliyordu Hande. Yediği tatlı, acımadan canını yakan annesini hatırlatmıştı kendisine. "Yeliz annem daha güzel yapardı." Uzun zaman sonra konuşurken gözlerinin dolmasını engelleyemedi. Boş tabağa bakarken eski günlerini hatırlamamaya çalıştı. Her anne bir gün terk ediyordu işte, Yeliz annesi de gitmişti kendisinden, tamamen uzaklaşmıştı. "Bizde de Seda çok güzel yapar, o hazırlamıştı; biz yedik, sana da getirdim ama tabii, annelerin yaptığı başkadır." Yanına yaklaştı, önündeki boş tepsiyi aldı, uzanarak komidine bıraktı. Tekrar ardına döndü, dışarıyı gösteren cama yaklaştı, gökyüzünü kontrol etti. Bir tane bile yıldız görünmüyordu, anlaşılan yarın hava iyi olmayacaktı. Yarın günlerden pazardı zaten, okulda işleri olmayacaktı. Boş durmazdı yine de, gider galerideki işleri kontrol ederdi, boş kalmayı sevmiyordu. "Uykun geldi mi?" dedi ilgi içinde sorarken. Bekledi, kadından yanıt alamayınca, ona dönerek yeniden, yanna yürüdü. "Uyu sen hadi, sabah olsun, yorgunluğun çıkınca, yaşananlara daha az aldıracaksın." İyice dolan genç kadın, yanına yaklaşarak, üzerine yorganı örten genç adam karşısında, ansızın serbest bıraktı, kirpikleri ardında kalan gözyaşlarını. Terk edilmesine ramak kala, kendi gitmişti bugün, ardına bile bakmadan gitmek zorunda kalmıştı. "Sen gelmesen bugün." İçini çekti, ağlayışları arasında konuşmaya çalıştı. "Sen gelmesen o beni kovacaktı belki, görsen halini, bana öyle ağır sözler etti ki..." Bugün gücü yoktu, kendini psikolojik açıdan çok harap olmuş hissediyordu. Konuşmaları sürerken iç çekti, ağlamalarını azaltmaya çalıştı ama elinde değildi. "Beni terk etti, zaten etmese bile benim etmem gerekti, öyle sözlerin ardından, bana kal dese bile ben o evde kalamazdım. Ben inanmamıştım, dünyada her kötülüğe inanmıştım ama Yeliz annemin beni terk etmeyeceğine çok inanmıştım. Zamanında fizik tedaviye giderken benim durumumda bir arkadaş vardı. Aile içi durumu da benimle aynıydı, koruyucu aile tarafından küçük yaşta alınmıştı. Evlenmiş, ailesinden hoş olmayacak şekilde ayrılmıştı. Sevdiği adam için ailesini karşısına aldığında, bana söylediği sözü hiç unutamam. 'Her anne bir gün mutlaka terk eder' demişti bana, ben hep bu korkuyla yaşamıştım. Şimdi gün geldi, kortuğumun aynısını yaşadım."
"Hande." Yanına tekrardan oturdu, tam yanı başında yer aldı. Kollarını uzattı, kadına sarılmak istedi. Usulca çekti kolları arasına. "Gel böyle sen önce, seninle biraz konuşalım." Kollarına iyice çekerken başını göğsüne bastırdı. Saçlarını kokladı kısa süreliğine, tahammül edemeden dudaklarıyla, kokladığı saçlarını öptü. "Anneler evlatlarını asla terk etmezler." Söyledikleri karşısında daha çok hıçkırarak iç çekti, iyice adamın göğsüne başını bastırdı. "O bırakır, ben anladım onu bugün, bıraktı beni. Bana, 'Çevremdekiler haklıymış, sen benim evlat hasretimi dindiremezsin.' dedi. Daha neler dedi görecektin, sürekli, 'Diplomalı Neslihan'sın' dedi. Canımı yakarken sanki eğlenir gibi hali vardı." Konuşmalarını sürdürürken kendisine sarılan adam, eliyle saçlarını okşuyordu kadının, arada koklayarak okşuyordu. "Olur mu hiç öyle, hangi anne evladına acı çektirmekten mutlu olur? Sana öyle gelmiştir, belki çok sinirliyken düşünmeden konuşmuştur ama asla canını acıtmak istememiştir. Bana kalırsa annen, birkaç güne gelecek, senden özür dileyecek. Ben senin Neslihan anneni tanımıyorum, tanımayı da tercih etmem açıkçası. Tanımadığım için onu sorsan, sana bilgi veremezdim ama Yeliz anneni yakından tanıyorum. Yönettiği şirketin çay ocağında, üniversite yıllarında, harçlığımı çıkarmak için çalışmıştım. Dünyada tanıdığım tanıyabileceğim en merhametli insandı, mütevazi, aklı başında, zorluklarla mücadele eden insanların yanındaydı. Öyle bir insan, incinen karıncaya merhamet eden insan sana, yani evladına bile isteye kötülük yapmaz. Biraz zaman verelim ona, bekleyelim biraz, olacakları izleyelim. Ben onun sana olan sevgisine çok inanıyorum, sinirleri yatışınca gelecek bence, çünkü sana haksızlık ettiğini anlayacak."
"Gelmez o." dedi burnunu çekerken. "Gelse bile tek amacı beni geri götürmek olacak, tabii pişman olduğu için değil, şimdi vesayet hakkım Neslihan annemde ya, bu onu çok korkutuyor. Kendi egosunu rahatlamak için onunla dönmemi isteyecek ama asla dönmeyeceğim. Senin için burada kalmam sorun olmaz, öyle değil mi?" Ne diyeceğini bilemedi kısa süreliğine, çabuk yanıt vermezse, Hande kötü hissedebilirdi kendini. Daima burada kalmazdı, Yeliz Hanım gelmezse, onu kısa süreliğine, bir eve yerleştirecekti, en azından nikah olana kadar, burada kalamazdı. Fakat bunu ona hemen şimdi, şu dakikada anlatamazdı. "Yok olmaz." dedi sadece. Üzerine çok konuşmak istemedi, zamanı gelince anlatacaktı zaten. Kollarından ayırmadı, öylece uyumasını bekledi. İç çekişleri azalırken bedeni yorgunluktan ezilmeye başlamıştı. Sessizlik hakim olurken uyumaya başladığını anladı. Kapısı çalınırken çalınmanın beraberinde ağırca aralandı. "Ağabey." dedi kısık sesle Seda. Gördüğü manzara karşısında tebessüm ederken ne tepki vereceğini bilemedi. "Sessiz ol." dedi sadece kısık sesle. Zor uyutmuştu, uyanıp tekrar ağlamasına razı gelmezdi yüreği. "İçeri geç, geliyorum birazdan." Karşısındaki adamın dediklerinin ardından sessizce kapıyı kapatan Seda, ardına dönerek içeriye ilerledi. Yüzünde güller açmıştı, gördüğü manzara iç açıcıydı. Odasında kasvet basınca, ağabeyinin yanına gitmek istemişti ama o manzarayı bölemezdi. Yarın için mutfakta hazırlık yapan annesinin yanına doğru ilerledi. Kendisini gören Nurcan Hanım, o anlarda ne tepki vereceğini bilememiş şekilde duruyordu. "Bana olan, sebebini bilmediğim kinin geçti mi kızım, biraz rahatladın mı anneciğim?" İğneli şekilde kendisiyle konuşan kadına göz devirmeden edemedi. Öyle ilgisizdi ki, neden bu şekilde davrandığını bile anlamak istemiyordu. "Sana içimde kin barındırdığım yok, bu söylediğini bile sinir olamayacak kadar keyfim yerinde." Şaşkınlıkla kaşlarını çatarken derin dondurucudan çıkardığı kıymanın ardından dondurucunun kapağını kapattı. "Hayr olsun, neye borçluyuz bunu?"
"Ağabeyimin yanına gideyim dedim, Hande'nin odasında olduğunu biliyordum, oraya gittim. Kapıyı araladığımda gördüğüm manzara karşısında ağzım kulaklarıma vardı, Hande'yi kollarında uyutuyordu." Kızının söyledikleri karşısında yüzü sararan Nurcan Hanım, "Nasıl?" dedi kendinden bağımsız, refleks içerisinde. Bunu beklemiyordu, ne anlama geldiğini çözmeye çalıştı. "Kollarında uyutuyor derken, beraber aynı yatakta yatmıyorlar, öyle değil mi?" Dudakları aralanırken anında kahkaha attı, annesinin davranışı komik geldi kendisine. Sorgulama şekli çok komikti. "Hayır tabii ki. Yatağın yanına oturmuştu, sarılmış, göğsünde yatırıyordu. Ben beraber uyuyorlar demedim ki, sen niye öyle endişeye kapıldın? Ayrıca zaten evlenmeyecekler mi, bu neyin endişesi?" Elindekileri masanın üzerine bırakırken rahatlamış misali duruşu vardı, endişelenmesi anormal değildi, çok normaldi aslında. "Eee, ben kız tarafı sayılırım, kızımı korumak zorundayım, oğlumdan önce onu düşünmem gerek." Sinirle gerilse bile bunu belli etmemeye çalıştı Seda. Öyle düşkündü ki Hande'ye, başka kimseyi gözü görmüyordu. "Sen kendini anneliğe çok kaptırmışsın, Allah sonunu hayr etsin." Sinirinden, gıcık olduğu için böyle konuşuyordu ama annesi bunu anlamayacak kadar kendinden geçmişti. "Oyun oynamıyorum ben, gayet ciddiyim. İki tane anne vermiş Allah, ikisi de birbirinden sorunlu. Ben onlar gibi olmayacağım, onlardan bana sığınacak." Soluğunu sinirle dışarı üfledi, söylediklerinden, Hande'ye olan sevgisinden, iyice rahatsız olmaya başlamıştı. Yanında böyle konuşan annesi, iyiden iyiye kendisini sinirlendiriyordu. Konuşma gereksiniminde bulunmadı, tek kelimelik bile olsa yanıtlamak istemedi.
"Anne!" İçeriye çabucak giren Fatih, sert ve hızlı yürümüştü. Bugün Hande'den duyduklarının ardından sinirleri atmıştı. "Yarın sabah, o Yeliz Hanım, bu kapıya gelir mi, orasını bilmiyorum ama gelse bile boş gidecek. Kapıya koymayacaksınız, zaten yaptıklarının ardından geleceğini asla sanmıyorum." Karşısındaki oğlunun söyledikleri karşısında, acı şekilde tebessüm etti Nurcan Hanım. Bir anne olarak çok iyi biliyordu, Yeliz mutlaka gelecekti. "Gelecek oğlum, iyi biliyorum, sabah pişman şekilde kapıya yapışacak. Sen niye böyle sinirlisin hem, neler olduğunu anlayabildin mi?"
"Ne olduysa oldu, bir anne, evladına böyle acımasızca konuşabilir mi? 'Çevremdeki herkes haklı, senden evlat olmazmış' demiş, bu kadar da olmaz, olur ama böyle olmaz, böyle ağır konuşulmaz. Gelir mi bilmiyorum, umrumda değil ama bu kapının önünden geçmeyecek o kadın, sıkıldım onun günahlarına ortak olmaktan. Hande içeride, ağlayarak zor uykuya daldı, o kadar gözyaşı döktü ki, ilaç almasına rağmen iyi değil, kollarını kıpırdatamıyor, umarım mutlu olmuştur şimdi, yara açmayı çok seviyor."
"Gerçekten bu kadarı çok fazla, haklısın, biz idare ettikçe, o kadın hep kendini haklı gördü. Senden evlat olmaz ne demek, hangi anne bunları söyleyebilir? Neler yaptı, hepimizi ne günahlara ortak etti, Hande yine bağışladı onu, insan nasıl böyle nankör olabilir? Senin istediğin kurallarda yaşayıp o kuralları uygulamıyor diye böyle katı davranılmaz. Olmuyor madem ondan evlat, ben çoktan kazandım zaten, ben kendisinin bıraktığı yerden çok güzel devam ederim."
"Bu kapının önünden geçmeyecek, olur da geçerse, içeri bile asla alınmayacak. Konu kapansın, akıllanana kadar onunla iletişim kurulmayacak." Çok katıydı, kendi sevdikleri zarar görünce, daima böyle olurdu. Bu konuda kesimini net şekilde kesmişti. "Hadi herkes yatağına geçsin, anneciğim sen de uyu, ben bakarım Yasemin'e, zaten özledim kızımı." Gündüz çok uyuduğu için gece mutlaka uyanacak olan kızıyla ilgilenecekti. Uyumamaktan şikayetçi değildi, sert bir kahve aldıktan sonra kızıyla sabaha kadar zaman geçirerek ilgilenebilirdi. Yasemin genelde gündüz hep uyuyor olduğundan, bu gece böyle hep uyanık olacaktı. Bu akşamı böyle geçirmeye razıydı, sinirli olsa bile Hande böyle yakınında olduğundan ötürü mutluydu ve keyfinden zaten uykusu gelmiyordu. "Zorlandığın yerde beni uyandır oğlum." dedi Nurcan Hanım. Yarın evleri kalabalık olacağı için o da çok mutluydu. "Aynı şekilde bana da seslenebilirsin ağabey, zaten hemen uyumayıp, sımav için tekrar yapacağım." derken annesiyle beraber kendi odasına ilerledi Seda. Herkes için zor ve yorucu bir gün olmuştu.
Sabahı huzur içerisinde görmüşlerdi, herkes tekrardan, büyük umutlar ile uyanmıştı yeni güne. Erkenden kendini mutfağa atan Nurcan Hanım, kızının en sevdiği kahvaltılıkları hazırlamaya başlamıştı. Sırasıyla hepsini yapmakla uğraşırken aynı zamanda çay suyunu koymuştu. Yumurtalı ekmek, menemen, kıymalı, patatesli ve peynirli olmak üzere üç çeşit rulo börek yapmıştı. Sevip sevmeyeceğini tam olarak bilmiyordu ama öylesine, çeşit olması için sucuklu yumurta da yapmış, hepsini bitirmesinin ardından fırına, meşhur tereyağlı kurabiyelerinden sürmüştü. Birkaç kere gece kalkmış, kızını kontrol etmiş, eliyle su içirmeye ve diğer özel ihtiyaçlarına kendi kaldırmıştı. Öyle kötü durumdaydı ki, tekerlekli sandalyeyle hareket ettirebilmişti. Gerçekten dün gece dediklerinde hakkı vardı Fatih'in. Kapıya koymayacaktı o kadını, hakkı yoktu gelmeye. Özenli bir masa hazırladı, çeşitlerin bol görünmesiyle birlikte, masanın da şık görünmesine önem verdi. Bugün kahvaltı masası, bayram sabahlarını andırmalıydı, çünkü kızına güzel bir yuva olarak hissettirmeliydi burayı.
"Günaydın anne." İçeriye çabucak giren Fatih, gördüğü masa karşısında şaşkınlıkla gözlerini devirdi. Beklemişti ama bu kadarını asla beklememişti. "Döktürmüşsün." Dudaklarıyla ıslık çalarken şaşkınlığını böyle belli etmeye çalıştı. "Kendi çapımızda uğraştık işte biraz, sen ne yaptın yavrum, günaydın bu arada." Durumu açıklamak için tebessüm ederek konuştu Nurcan Hanım. Yaptığı çeşitler az geliyordu, kızı uyanana kadar, yenilerini hazırlayacaktı. "Çok iyiyim, Yasemin'le uğraştım ama uykusuz değilim, bir ara sesi çıkmayınca yanında sızıp kapattım gözümü. Erkenden kalktım tabii, siz uyurken galeriye gittim, orayı kontrol ederek geri döndüm."
"Ooo, sen benden erken kalkmışsın annem, dinlenseydin ya, ne diye izin gününde yordun kendini. Gece gördüm ben senin uyuduğunu, Hande için kalktım, bir bakmak istedim kızıma, onu kontrol ettim. Ardından yanına geldim, üzerini örttüm."
"Üzerimi sen mi örttün, ben aslında Seda geldi sanmıştım, sabah üzerimde örtüyü görünce sen hiç aklıma gelmedin. İyiyim ben, bilirsin, yerimde duramam zaten."
"Bilmez miyim, sen oluşundan çok hareketlisin. Ben de gördüğün gibi işte, dünyanın en güzel kahvaltısını hazırlamaya çalışıyorum. Bu gece kızım ilk kez, burada, ona hazırladığım odada kaldı, dün çok yoruldu, onu mutlu etmem gerek. Ben gideyim de, kaldırayım artık, kıyamadım uyandırmaya, en son çok yorgun uyuyordu. Normalde bu kadar uyumazdı, düşün bak, dün nasıl yıpranmış."
"Sen onu bana bırak anne, ben uyandıracağım." Kahvaltı masasındaki küçük sandviçlerden birini ağzına atarken hazır doldurulmuş portakal suyundan yudumladı. "Fatih bozma şurayı, sanat eseri gibi olsun diye uğraştım. Hadi git uyandır da gel madem. Sizi evlendirmeye çalışmam ne kadar doğru, orasını bilemedim, şimdiden kızımla arama giriyorsun."
"O kızınsa, ben de oğlunum, senin evladın olan benim aslında, çünkü o senin gelinin oluyor. Şimdi böyle konuştuğunda kırıcı oluyorsun. Sen tarafını çok farklı belirlemişsin, benim cephemde olman gerek." Şakayla karışık söylediklerine göz devirdi Nurcan Hanım. Kendisiyle alay ederek eğleniyordu. Biraz önce Nurcan Hanım'ın esprili konuşmalarının altında kalmamış, karşılığını vermişti. "Yersiz şakalarımızı daha ileriki zamanlara bırakalım, git çabuk uyandır kızımı, çaylar soğumadan burada olun."
Yüzünde sırıtan gülüşüyle oradan uzaklaşırken Hande'nin odasına doğru yürüdü Fatih. Yılların ardından bugün, anlamını çözemediği mutluluk vardı içinde. Tam anlamıyla mutlu olsa, sanki geçmişteki acılarına ihanet edecekti. Yaşadığı acılarla birlikte, onları unutmadan mutlu olmak istiyordu. Buruk mutluluklar, ezelden gelen sevinçlere göre daha samimiydi. Odanın kapısı önüne gelirken orada durdu, eliyle kapıyı çok az vurdu. Uyuyordu anlaşılan, uyuması devam ediyordu. Üzerini değiştiriyor olmasından çekindi ama parmağını bile zor oynatıyordu, mümkün değildi. Yavaşça araladı odanın kapısını, yatakta baygın uyuyan kadını uzaktan izledi. Çok yorgun uyuyordu, kapıyı ardından kapatarak oraya ilerledi. Yaklaşırken yatağın baş ucuna oturdu, bir süre öylece uyuyan bedenini izledi. Uyurken daha güzel oluyordu, daha masumdu, cadılık yapamadığı için böyle hissettiriyordu.
Elini usulca kaldırdı, kadının elmacık kemiğinde gezdirdi baş parmağını. Amacı uyandırmak değildi aslında, sadece dokunmak istemişti. Yanağına dokunulmasıyla, yeterince uyumuş olan kadın, ağırca araladı gözlerini. Zamanın kavramını unutmuştu, nerede olduğunu bile hatırlamayacak kadar derin uyumuştu. "Günaydın." dedi uykulu sesiyle, doğrulmaya çalıştı ama her yeri taş kesilmiş gibiydi, doğrulması gerekti. "Günaydın denilecek saatte değiliz ama hiç sıkıntı yok." Karşısındaki adamın eğlenircesine söyledikleri karşısında şaşkınlıkla kaşlarını çattı. Saati merak etti istemsizce, ne kadar uyumuş olabilirdi ki? Hayatta hep erken kalkmaya alışmıştı, çok geç olduğunu sanmıyordu. "Öğlen oldu, saat bire doğru yaklaşıyor." Karşısındaki adamın söyledikleriyle gözleri kocaman açılırken neye uğradığını şaşırdı. Yerinden doğrulmak, saati duyduğunda daha kolay oldu sanki genç kadına, anında kendini sağlam tarafına çevirirken çabucak oturur pozisyonu aldı. "Neden uyandırmadın sen beni?" Şaşkınlığı sesine yansıdı, ömründe böyle uyuduğunu bilmezdi. Oldu olası erken kalkar, uyuması saat onu bulsa, kendini o zaman bile suçlu hissederdi. Saat onda kalkmak sorun olurken saat bire kadar uyumuştu. "Hadi sen zaman bulamadın diyelim, Nurcan anne daha erken kalkıyor, o neden uyandırmadı? İnsan hiç böyle tembelce uyur mu öğlen bire kadar?"
"Bugün zaten pazar Hande, hem dün çok zor zamanlardan geçtin, yorgun düştün. Uyuyacaksın tabii ki, annem bu evin kraliçesi, sen de prensesisin." Söyledikleri tebessüm ettirdi genç kadına, annesiyle kendisini ayrı yerlerde, çok güzel ayırıyordu. "Siz hepiniz benim canımsınız, sen; Yasemin ve Nurcan anne, sizler benim ailemsiniz. Ben sizin yanınızdayken evimi hiç aramıyorum, ancak size sığınabiliyorum, dinlendiğim limanımsınız siz benim. Bu arada kolye beni öyle güzel uyuttu ki, belki bu saate kalma sebebim, bana aldığın kolyenin rahatlığıdır." Eliyle kolyesini tutarak oynadı, çiçek deseniyle öyle güzel parlıyordu ki, öyle büyüktü ki, danışmada gördüğü kızın boynunda olan kolyeyle tamamen aynıydı. "Yine de doğru bir şey yapmadın Fatih, niye aldın sen bunu, bak ailemiz tutturdu nişan diye, kendin gördün. Şimdi masraflar çoğalacak, doğru zaman değildi."
"Sen düşünme bunları, durma üzerine, bir şekilde çözeriz." Konuşurken kendinden emin olan adama bakan kadın, aklına gelenler karşısında başını aşağı eğdi. Yine içinden geldiği gibi davranarak, kurduğu cümle karşısında kendi kendini utandıracaktı. Umursamıyordu, içinden geldiği şekilde konuşacaktı. "Çok pahalıdır şimdi, farkı kapatabilirsin istersen." Dilinden dökülenler, daha cümleyi bitirmeden kendisini kıpkırmızı yapmıştı. Karşısındaki adamın kahkakası, iyiden iyiye yüzünü aşağıya eğmesine neden oldu, ne zaman içinden geldiği şekilde davransa, sürekli utanırdı. Yanındaki adam da kendisini utandırmak için ayrıca çaba gösteriyordu. Karşısındaki kadının bedenini kendine çeken genç adam, dudaklarını yüzüne yaklaştırdı. Yüzünün her zerresine öpücükler bırakmaya başladı. Sırasıyla değil de, karmakarışık öperken yüzünü, her yerine dokunduruyordu dudaklarını. Alnını, burnunun ucunu, dudaklarını, yanaklarını, elmacık kemiklerinin olduğu yanak çukurlarını öperken kadının gülüşleri iyice hoşuna gitti. "Tamam ödeştik!" Yükselirken sesi, gülüşleri arasından ancak duyurabildi kendini. Geriye çekerken kendini adamdan, kollarını kaldırarak ona sarıldı, ardından başını göğsüne kapattı. Utancı sevdiği adama karşıyken utancını gizlemek için ise yine onun göğsüne saklanmıştı. "Sıkıysa ödeşmeyelim, çok kötü olur." Saçlarını koklayarak öperken tehditlerini savurdu. Karşılıklı tebessüm ederlerken aşkları karıştı odanın içine, yeni başlayan sevdanın filizleri yeşerdi ortamda. "Ben kendim hazırlanamayacağım, iyi hissetmiyorum, Nurcan anneyi çağırsan, olur mu acaba? Şu pijamalardan kurtulayım, tekerlekli sandalyeyle hareket edeceğim bugün."
"Giydirsin seni annem, ardından ben tekrar gelir, sandalyene oturturum seni." Başını göğsünden kaldıran Hande, bakışları aşağıda dururken öylece bekledi. Oturduğu yerden kalkmak üzere olan adamın elini tutarken sanki gitmesini istemeyen duruşu vardı. Elini bırakmadı, bırakmak istemedi, bu durumu gören Fatih ise biraz şaşırarak kalkmaya çalıştı. "Gitmeyeyim mi?" derken bir an ne yapacağını bilemedi. "İçeriye gelmekten vazgeçmedin, öyle değil mi?" Sorduğu soruya şaşırırken belli belirsiz tebessüm etti. Tuttuğu elini bırakırken dilindeki cümleyi nasıl toparlayacağını bilemedi. "Sana sarılabilir miyim?" Söyledikleri karşısında şaşırırken başta nasıl tepki göstereceğini bilemedi. Hande bugünlerde, neye nasıl tepki veremeyeceğini bilemeyecek kadar, aşırı hassastı. Zor zamanlardan geçen kadının davranışları ayrıca hoşuna gidiyordu. "Tabii ki." derken kollarını aralayıp, kendisine yaklaşmasını bekledi. Sarılan bedenini kollarıyla sarmalayan adam, kadının saçlarına öpücükler bıraktı. "Sen çok iyi bir insansın Fatih, bunu seni severken anladım." Sesi sıcacık çıkan kadının söyledikleri, genç adamın iyice hoşuna gitti. "İyi bir insansın, çünkü çok güzel seviyorsun. Aynı zamanda evladına iyi bir babasın, yüreğin merhamet dolu. Sadece kendi evladına değil, ağabeyinin yetim evlatlarına da sahip çıkıyorsun. Ailene karşı çok iyi evlatsın, Nurcan anne; çok seviyor seni, sana çok değer veriyor. Çünkü senin hayırlı evlat olduğunu biliyor. İyi ki sevmişim seni, yüreğimi sana açmayı iyi ki denemişim."
"Ben de öyle, iyi ki sevdim ben de seni." Kollarından ayırmadan önce kokladı, tekrardan öptü yüzünün her yerini. Yüzünün tüm zerrelerine kondurduğu öpücüklere tekrardan kısık sesle kahkahalar atan kadın, ne yapacağını bilemedi. "Sen benim başıma gelen en tatlı belasın." İyice utanan kadın, ömründe ilk kez böyle tuhaf sevinçler yaşıyordu. Sevilmemişti hiç böyle, bu sevilmek çok başkaydı, karşısındaki adamı sevmek de yine bambaşkaydı. Yeniden sıkı şekilde sarılırken karşısındaki adamın boynuna, koklamak istedi onu, kokusunu içine çekerken bekledi öylece, yaptığından utandığı için onun kollarına sığınmıştı, orada kalmayı istedi. "Şeyyy." dedi çekinerek, söze nasıl başlayacağını bilemedi. Konuyu değiştirmesi, artık şu odadan çıkması gerekti. "Nurcan Anneye gelmesini söyler misin artık?" Bunu söylerken bile nedenini anlamadığı şekilde yüzü kızarıyordu. Normalde böyle utangaç bir insan değildi aslında, bunu neden yaşadığını bilmiyordu. "Çağıracaktım, sen beni bırakmadın." Söyledikleri karşısında dudakları hayretle aralanırken kısık sesle güldü. Gerçekten gitmesini istememiş, içinden ona sarılmak gelmişti. Bulundukları odanın kapısı tıklatıldığında, ansızın ürperirken kadın, karşısındaki adamın kollarından ayrılmak istedi. O ise daha sıkı yapıştırdı bedenini kendisine, kollarını sararak ayrılmaması için çaba gösterdi. Çalınan kapı aralanırken ayrılmak istediği kollarına, karşısındaki adamın baskısıyla öylece yapışıp kaldı.
"Yavrum, ne yaptınız annem siz, gelmediniz, ben gelip bakmak istedim." İçeri, Nurcan Hanım'ın girmesi sonucu, iyice kızaran Hande, başını karşısındaki adamın boynundan indirerek göğsüne bastırdı. Geldiği zaman, çok doğru değildi aslında, şimdi ona rezil olacaktı. Fatih, aklına gelenlerle sırıtırken yapmanın çok doğru zaman olduğunu düşündü. Şimdi yaparsa epey eğlenmiş olacaklardı. "Geldiğin iyi oldu, ben de tam seni çağırmaya gelecektim anne, müstakbel gelinin üzerini değiştirecek, bir el atsan iyi olur." Karşısındaki adamın dedikleriyle olduğu yerde yüzü kıpkırmızı kesilirken başını tekrardan adamın göğsüne kapattı. Yüzünün bile gözükmesini istemeyecek kadar kızardığını, yanaklarında hissettiği yanmadan iyi anlıyordu. "Yaa, işte ben böyle utandırırım insanı." Kulağına fısıldadıklarıyla gülse mi, yoksa yüzünü iyice mi saklasa, orasını o anda bilemedi... "Öyle utandırırım ki, utanınca da yine bana sığınırsın." Kendini, karşısındaki adamın söyledikleriyle ondan geri çeken genç kadın, kırmızı yanaklarına rağmen onun siyah gözlerine dikkatle baktı. "Sana sığınmak, kuşları gözlemleyerek rahatlamaya eş değer, çünkü sen benim gökyüzümsün." Dilindeki cümleyi kurduğu gibi başını tekrardan aşağı eğdi, kendini çok zorlamıştı ama değmişti, yeri gelince sevgisini gösterecek cesurluğa sahip olabileceğini göstermişti. Yanlarına yürürken Nurcan Hanım, ilk atağını yaparak konuşmaya başladı. "O benim gelinim değil, kızım oluyor, ayrıca kızımı utandırma, hoşlanmıyorum bu durumdan. Sen çık hadi, biz hazırlanır, birazdan geliriz."
"Bana haber verin hazır olunca, buraya gelip sandalyesine alacağım." Yerinden kalkarken kapıya doğru ilerledi genç adam. Odanın kapısından çıktığı anda nereye gideceğini bilemedi. Orta yere, masaya bıraktığı telefonuna takıldı gözü, anında yaklaşarak telefonunu alırken gelen mesajları kontrol etti. İşlerini, özellikle galeriden kalan işlerini, gelen mesaj ve maillerini kontrol ederken çalan kapının sesiyle bakışlarını telefondan kaldırdı. Pazar sabahı, bu saatte kimin geleceğini düşünürken merak içinde oraya ilerledi. Kapıyı araladığı anda, gördüğü manzara karşısında öfke içinde sırıttı, bunu bekliyordu ama böyle çabuk beklemiyordu. "Beklenen senaryo." dedi kızgınlık içinde karşısındaki Yeliz Hanım'a bakışlarını gönderen Fatih. Ağlamaktan gözleri şişmiş gibi duruyordu, yorgun gözüküyordu, göz altları kızarmış duruyordu. Son pişmanlığın çare etmediği bir dünyada yaşadığını anımsadı, o gün; bu kadın yüzünden Hande'yi kaybedebilirdi. Hastalığından ötürü ağır atak geçirse, hastaneye bile yetiştirmesi mümkün olmayabilirdi, sonuçta durumu riskliydi ve özel bakım gerektiriyordu. "Ama ben hiç beklediğiniz gibi davranmayacağım." Konuşurken sevdiği kadını koruması gerektiğini iyi biliyordu, onu asla bu kadınla göndermeyecekti.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 970 Okunma |
77 Oy |
0 Takip |
56 Bölümlü Kitap |