
55. Bölüm: “Geçmişin Karanlık Sayfalarından Geleceğe Uzanmak”
Akan zaman, sorunları çözmek yerine arada daha büyük sorunlar oluşturmuştu. Hande, gittikçe Fatih’ten uzaklaşırken sadece uzaklaşmakla kalmamış, kendi kabuğuna çekilmişti. Artık hastaneye, eski eşinin babasını; kayınpederini görmeye bile çoğu zaman Yeliz Hanım’la gidiyor, kimi zaman da kendisi gidiyordu. Arayan Fatih’in telefonlarını açmamakla birlikte, okulda karşılaştıklarında, yüzüne zor bakıyordu. Sadece bir kere okul çıkışı karşılaştığı Neslihan Hanım, aklını karmakarışık yapmıştı. Zamanla sanki Fatih, kendisinin neden böyle davrandığını anlamış gibi artık o da uzaklaşmıştı kendisinden. İlk zamanlar sadece neden böyle davrandığını ısrarla sormuş, yanıt alamayınca da anlamış gibi çabucak geri çekilmişti. O da kendince gururlu davranmaya başlamış, daha soğuk yaklaşmıştı kendisine. İçindeki korku, kendisinin uzaklaşmasıyla birlikte, karşısındaki adamı da ilişkilerinden uzaklaştırmıştı.
Fatih, üzerinde iş stresi, aklında Hande’nin davranışlarının verdiği etkiyle eve döndüğünde, kendini sakin tutmaya çalıştı. Üzerindeki stresi ailesine belli etmemek için çaba gösterirken annesinin gözünden kaçmamıştı. Olup bitenleri çabucak kavrarken “Endişe duymakta haklı.” demişti anne hassasiyeti içinde konuşan Nurcan Hanım. “Siz sağlıklı tanışmadınız oğlum, senden kimi zaman geçmişi hatırlayarak ürperebilir. Kendini toparlaması için ona biraz daha zaman vermelisin. İlişkiniz çok yeni, arada geçmişi hatırlayarak senden kaçabilir, sana daha çok merhamet göstermek düşer.” Acımasızca, üzerine gelen sinirle zoraki güldü genç adam, sinirine hakim olmak elinde değildi, yapamayınca olmuyordu. “İki annesiyle birden tartışmaya tutuldu, gittim ben çıkardım onu o ortamın içinden, tuttum kolundan kendi evime getirdim, burada ona sıcacık ortam açmak için sürekli çabaladım, daha ne yapayım anne? Üstelik en acısı da ne biliyor musun, Yeliz Hanım’dan öğrendim olanları, tüm bu davranışlarının tek nedeni Neslihan’mış, o doldurmuş Hande Hanım’ı, o girmiş aklına. Bunu öğrendim ya, artık iyice kendi haline bıraktım. Yine başı belaya girince koşarak arar beni, ‘Kurtar buradan’ der mutlaka.”
“Deme öyle, yakışmıyor sana böyle konuşmak.” Kucağında torunuyla ilgilenen Nurcan Hanım’ın şu sıralar keyfi yerindeydi. Kızını göndermişti, torunuyla ilgileniyordu, kendisi açısından büyük mutluluktu. “Şanslısın.” dedi konuyu değiştiren Fatih, artık bununla ilgili konuşmak istemiyordu. “Seni uğraşsız bırakmadım, hemen Yasemin’i getirdim.” Elindeki biberonu Yasemin’e uzatan Nurcan Hanım, keyifle tekrardan tebessüm etti. O varken bir başka mutlu hissediyordu kendisini. “Asıl Hande şimdi burada olmalıydı, evimiz pek bir güzelleşti, o da olsa tadından yenmezdi.” Sinirle gözlerini devirdi Fatih, elinde değildi, tahammül edemiyordu. Olacakları bilerek konuşmalarını sürdürdü. “Sen merak etme anneciğim, Hande yakında, koşa koşa geri gelecek. Kısa zamanda anneleri, birebirlerinin başını yerler, beni arar yine, yalvarır kurtar diye. Başına iş gelmeden benim değerimi anlamıyor.” Ters şekilde baktı Nurcan Hanım, ne olursa olsun, oğlunun yaptığı konuşma doğru değildi. Anne olarak bunu onaylamayacaktı. “Sakin ol biraz, saçmalamayı da kes. Dönemden geçiyor, toparlayacak mutlaka. Yaklaşımını düzelt lütfen, bu şekilde güvenini iyice sarsmış olursun. Ayrıca sen dün uyumayıp tüm gece bu yaramazla mı uğraştın, gözlerinin altı mosmor olmuş uykusuzluktan. Beni niye kaldırmadın oğlum, ben bakardım.”
“Yok annem, benim şikayetim yok. Gayet memnunum halimden, sadece ilaç içirmekte zorlandım biraz. Uzun zamandır iyiydik, hiç yaramazlığımız yoktu. Ne olduysa anlamadım, dün yine bir kaşık ilaç için tüm gece direndi. Aklında olsun, bundan sonra Düzce’ye göndermiyorum. Tamam sağ olsunlar, iyi bakıyorlar ama Yasemin’in oradan dönünce huyu değişiyor, sen şimdi şaşıracaksın, bir yaşındaki çocuğun huyu mu olur diyeceksin ama gerçekten oluyor. Oradan ne zaman gelse ya yemek yediremiyorum, ya ilaç içiremiyorum, tuhaf şekilde hırçınlaşıyor, nedenini anlayamıyorum.” Fatih konuştukça yüzündeki gülüş çoğaldı Nurcan Hanım’ın, istediği konuşmayı yapıyordu. Sadece ağırdan başını sallarken oğlunun söylediklerini onayladı. “Ben sabahtan şimdiye iki lokmayı zor yutturabildim, yememesi orada kalsın, lokmaları yutmayı unutuyor oraya gidince. Gönderme yavrum, ben herkese yeterim, sen niye başımız kalabalıklaşınca çocuğu oraya yolluyorsun. Sevinç çok sabırsız, rahmetliye de bakamıyordu ki, hep biz bakıyorduk hasta kızına, tahammül sınırı kısıtlı. Oturup çocuk bakmayı hiç yapamıyor, Birsen zaten tüm gün çalışıyor, olmuyor yani.”
“Görmek isterse bunu anlarım tabii, gelsin burada görsün ama ben bir daha oraya bırakmam. Şimdiden alışmasın, bu defa büyüdüğünde kendisi isteyecek, önüne geçmesi zorlaşacak.” Kendisinin söylemek, dile getirmek istediklerini önden Fatih’in anlaması, Nurcan Hanım’ı epeyce memnun etmişti. Söylemeye çekindiklerini oğlu, kendisi anlayarak farkına varmıştı. Böylesi daha doğruydu, bu durumdan epey keyif almıştı. “Aynen öyle, isterse gelir görür, yasaklayan yok ya canım. İstediği zaman gelsin kapım açık ama öyle alıp götüremez. Hoş, o gelince rahat durmayor, aklınca bana tripleniyor ama varsın olsun, çekerim bir şekilde ama asla alıp götüremez. Bu çocuk bizim, yeri burası, büyüyeceği ev de burası, bunu aklına yerleştirecek.” Fatih, kollarını karşısındaki annesine uzatırken kızını kavradı, sıkıca kollarıyla sararak kucağına aldı. Tüm gün annesi ilgilenmişti, şimdi sıra kendisindeydi. “Öyle ‘Bizim’ diyerek sahiplenmek ne kadar doğru, orasını bilemeyeceğim tabii ama kızım burada, bizimle beraber büyüyecek, benimle yani babasıyla kalacak. Çok görmek isterlerse elbette kapım açık ama dediğim gibi, söz konusu ne olursa olsun, bundan böyle oraya göndermeyi düşünmüyorum anne. Şimdiden alışırsa önünü almak çok zor olur, alışmasın oraya gitmeye.” Kararlıydı, tekrardan göndermeyecekti, göğsüne bastırırken bu gecenin de zor ve zahmetli geçeceğini düşündü. Buraya alışana kadar epey huysuzluk edecek, ne uyuyacak, ne de uyutacaktı.
Zamanının kalan kısmını, kızıyla ilgilenerek geçiren Fatih, arada yaşananları hatırladıkça sinirlerine engel olamıyordu. Kendisine bunca acıyı çektiren Neslihan’ın gerçek yüzünü görmesi için Hande’nin, yalnızca babasıyla ilgili gerçeği öğrenmesi gerekti ama bu da şimdi mümkün değildi. Hal ve hareketlerini hatırladıkça sinirlenmemesi çok zordu. “Güzel kızım benim.” Yavaşça salladı kollarında, saçlarını koklayarak öptü. Biraz toparlamasını, huysuzluğunun geçmesini istiyor, bunun için günlerdir çabalıyor ama sonuca ulaşamıyordu. Hasta gibi miydi, yoksa başka sıkıntısı mı vardı, orasını henüz çözememişti. “Sen bugünlerde niye böyle yaramazsın acaba?” Elindeki sütü uzatırken almamasına şaşırmadı, bugünlerde ne yapması gerekse, tam tersini yapıyordu. “Gel tamam, vermeyeceğim sakin ol.” Daha sıkı sararken kolları arasına, elindeki biberonu masanın üzerine bıraktı. İçirmekle uğraşmayacaktı, acıkınca alırdı mutlaka, üzerine durmayacaktı. Çalan telefonuna uzanırken düşünmeden aldı, ekrana göz gezdirdi sadece. Arayan Yeliz Hanım’dı, aslında hiç açası yoktu ama ihtimalleri düşündü. Hande’nin atak geçirme ihtimali vardı, kızgın bile olsa onu seviyordu, bu gerçek değişmeyecekti. “Sizi daha önce ikaz ettim Yeliz Hanım, o yüzden aramayın beni.” Telefonu açtığı anda sert çıkıştı, çünkü gerçekten bunalmıştı son zamanlarda. “Acil durum yoksa, benden yardım istemeyin, ben üzerime düşeni zaten yapıyorum.”
“Fatih tamam, haklısın ama sakin ol, Hande iyileşecek, toparlayacak kendini. Senden tek bir adım istiyorum, zor değil bunu yapması, bugün akşam bize gel, mutlaka bekliyorum seni. Sana söz veriyorum, geldiğinde tüm sıkıntılar, kalıcı olarak, bir daha ortaya çıkmamak üzere düzelmiş olacak.” Söylediklerine inanmak istemedi, tahammülü aşıldıkça inançları da yıpranıyordu. “Gerçekten gerek yok.” Soğuk şekilde konuştu, sinirleri bozulmuştu. Yaşananlara ciddi anlamda artık tahammül edemiyordu. “Sen beni dinle, sadece gel, bak sana yemin ediyorum, geldiğinde her şey tamamen düzelmiş olacak.” Telefonu kapatırken anında kapının çalması, keyif vermişti Yeliz Hanım’a, istediği oluyordu. Yaklaşarak anında araladı kapıyı, “Hoş geldin canım.” dedi büyük keyif içerisinde. Hande’yi bugün, Efsun’dan başkası toparlayamazdı. Ancak o iyileştirir, gerçekleri gösterebilirdi. İçeriye girerken üzerinden montunu çıkararak portmanto üzerine astı Efsun, bugün işi zor ve uzun olacaktı. “Hoş buldum teyzecim, sen içini rahat tut, ben şimdi ne gerekiyorsa öyle yaklaşacağım.” Sakin konuştu, Hande ile de böyle konuşması gerekti. Yavaşça işlenmesi gerekti Hande’nin. Geçmişle gelecek arasındaki perdeyi aralayarak onu aydınlığa kavuşturması gerekti.
“Göreyim kızım seni, elini çabuk tut.” Yukarıya, Hande’nin odasına uzanan merdivenleri çıkarken tebessüm etti Efsun. “Acele etme, gün içinde olay çözülecek.” Kolay bir iş yapmayacaktı, Hande’ye bildiğin, psikolog gibi yaklaşacak, konuşarak olayı çözecekti. Başarılı olacağını biliyordu, sadece zamana ihtiyacı vardı. Yukarıya uzanan merdivenleri çıkarken odanın kapısı önünde durdu. Şimdi işi zorlaşacaktı ama buradan Hande’yi, içi rahat şekilde çıkaracaktı. Odanın kapısına bir kere dokunmasıyla “Yemeğe inmeyeceğim.” sesini duyması aynı anda olmuştu. Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı genç kadın, Hande’nin inat olduğunu biliyordu ama böyle katılaşmasını beklemezdi. “Hande’ciğim, benim Efsun, teyzem aşağıda.” Açıklama yaptı, özellikle teyzesinin aşağıda olduğunu belirtti, belirtmese kendisini de içeri almazdı. “Gel.” dedi zoraki konuşan Hande, verilen imkandan ziyade, anında kapıyı aralayarak içeri sızdı Efsun. Odanın kapısını ardından kapatırken yatağın üzerinde oturan Hande’ye baktı. “Seni annemin yolladığını çok iyi biliyorum, o yüzden neden böyle düşünceli olduğumu sorma, sebebini bildiğini de gayet iyi biliyorum.” Gözlerini devirerek yatağa ilerleyen Efsun, tam karşısında oturdu Hande’nin.
“Biliyorum, sormayacaktım zaten, konuya bodoslama dalacaktım.” Söyledikleriyle bu kez Hande çattı kaşlarını, zaten düşünceleri germişti son günlerde kendisini. Şimdi Efsun’un böyle konuşması, iyice bayıyordu kendisini. “Hande niye yapıyorsun bunu, Allah aşkına söyle, amacın ne?” Zaten gergindi, Efsun’un söyledikleriyle iyice bunalmıştı. Bunu kendisine nasıl sorardı? Konuşmasına imkan tanımayan Rfsun, anında sözü tekrardan diline yerleştirdi. “Seni böyle güzel seven birinden nasıl korkarsın sen, adam senin için kariyerini bile riske attı. Eğer boşanamasaydın, hapise girmeyi göze alarak seni buralardan alıp götürecekti. Sana zarar verecek insan bunu yapar mı?”
“Yapar niye yapmasın? Zamanında da hapise girmeyi yine göze alarak beni alıkoymadı mı?” Bunları göz önünde bulundurması gerekti, annesinin söyledikleri, aklını böylesi karıştırmıştı. “Sana çok mu kötü davranıyordu da, sen ondan böyle tedirginsin? Yani merak ediyorum, o evde sana gayet iyi bakmadı mı?” Efsun’un sorduğu karmaşık sorular karşısında tek omzunu kıvırdı Hande. “Kısmen.” dedi dudakları arasından Hande. Bu sorulara nasıl cevap vereceğini tam anlamıyla bilmiyordu.
“Yani aslında, kimi zaman bana başa çıkamadığı için aşırı kötü davranırdı ama ben o zamanlarda, onun kalbindeki merhameti görebilirdim. Ne yaparsa yapsın, merhameti saklı kalamıyordu. En çok da neyi unutamıyorum biliyor musun, Neslihan Annem o eve geldiklerinde beni durdurmalarını, özgürlüğümü kısıtlamalarını unutamıyorum. İstesem de annemin yanına gidememiştim, çırpınmıştım ama ona sesimi bile hiçbir şekilde duyuramamıştım.” Şaşkınlıkla gözlerini büyüttü Efsun, aslında Hande’ye bunları anlatmanın iyi geleceğini düşündü. Anlattıkça rahatlar, hayatta her şeyin yaşanabileceğini düşünürdü. “Aa!” dedi şaşkınlık içerisinde. “Neslihan Hamım o eve geldi mi, benim haberim yoktu bundan.” Konuşturarak rahatlatacaktı, anlatmak iyi gelecekti ona. “Çok kez geldi, ilk geldiğinde kendim gitmek istemedim ama sonraki gelişlerinde, olaylar çok başka boyutlara ulaştı. Deli gibi gitmek isterken durduruldum, annem ise yaka paça kovuldu o evden. Kimi zaman ona öyle öfkeleniyorum ki, çocukluğumdan gelen kızgınlık, bana ‘İyi ki beni engellemişler’ dedirtiyor ama aynı zamanda korkuyorum yeni güvendiğim insanlardan.” Konuşurken gözleri doldu Hande’nin, zoraki yutkundu. Ağlamayacaktı, dirayetli olacaktı. “Bak bir tanem, kendin söyledin, ‘İyi ki engellemişler’ dedin. Sen o zamanlar sağlıklı düşünemiyordun Hande, teyzem zaten yoğun bakımda, ölümle yaşam arasında çizgideydi. Gitseydin Neslihan Hanım’la, başına neler geleceğini düşünmedin mi?”
“Mutlaka düşündüm ama hata yapıp yapmadığımı düşünmek de en doğal hakkım. Çaresiz kaldığım için kabul ettiğim evlilik, sanki bir hatadan kaçarken beni diğerine sürükleyecek hissi yaşatıyor bana. Şimdi Neslihan Annem sürekli, ‘Benim geldiğim ama senin benle tek kelime edemediğin günü hatırla.’ diyerek korkutuyor beni. İnsan böyle durumlarda çok tedirgin oluyor. Benim şimdi gözü kapalı güvendiğim Nurcan Annem, zamanında kendi evladını korumak için suça ortak oldu.” Dinledikleriyle uzun süre tepkisiz kaldı Efsun. Sonra aklına gelenle sözlerini toparladı. “Anlatsana biraz kuzum, hem rahatlarsın.” Şaşkınlıkla gözlerine baktı Hande. Böyle bir istekte bulunmasını beklemiyordu. “Neyi anlatacağım ki?” Dilinin ucunda geveleyerek konuştu. Şaşırırken tedirginliği çoğalmış, tepkilerini çözemez olmuştu. “O günü anlat işte, Neslihan Annen geldiğinde neredeydin, ne haldeydin, nasıl susturulmuştun? Anlat hepsini, ben buraya seni dinlemeye, sorunlarını çözmeye geldim.” Sordukları karşısında geçmişi anımsadı Hande. Bugün anlaşılan geçmişi çoğu kez hatırlayacaktı, kendini buna alıştırması gerekti. Hatırlamak belki iyi gelirdi. “Anlatayım.” derken soğuk sesle, geçmişin sayfalarını araladı…
Hande, odanın köşesinde bağlanmış hâlde oturuyordu. Ellerinin acısı bile umursamaz olmuştu artık; tek istediği annesinin sesine karşılık verebilmekti. Aşağıdan, kapının önünden gelen tartışma sesleri yüreğini parçaladı. Annesinin sesi… Çaresizce çırpındı, bilekleri iplerle daha da kesildi. Ağzı sıkıca kapalıydı; kelimeler boğazında düğümleniyor, çığlığı içinde yankılanıyordu. Tam annesine kavuşmak istediği zamandan engellenmiş, imkanlar elinden acımasızca alınmıştı. Ağzındaki kalın banttan soluk almakta zorlanırken sesinin çıkmaması çok normaldi aslında. ‘Anne’ demek istedi, ‘Anne’ diye yakarmak, koşarak annesine gitmek istedi ama bu mümkün değildi. Durdurulmuş, ürpertici şekilde, özgürlüğü elinden alınmıştı.
Bir an, gözleri cama kaydı. Kafasını kaldırıp var gücüyle cama vurdu. “Buradayım!” diye haykırmak istiyordu ama çıkan sadece donuk bir tok sesiydi. Tekrar tekrar vurdu; alnının kenarı yarıldı, ince bir kan süzüldü yüzüne. Yine de vazgeçmedi. Fısıldar gibi kendi içine söylendi:
“Anne, ben buradayım…”
Sesini yüreğimde akıttı, sessiz çığlıklar attı kalbinin içinde, öyle çaresizdi ki; belki böyle cama başını çarparsa sesini duyurabileceğini düşündü. Oysa annesi zaten burada olduğunu biliyordu ama yanına gelemiyor, tartışmalarla engelleniyordu.
Kapı sertçe açıldı. Fatih’in adımları gürledi odanın içinde. Çenesi sıkılı, bakışları öfkeyle yüklüydü. Bir an kapının önünde durdu, gözleri Hande’ye ilişti. Onu kapıya kadar sürüklenmiş hâlde bulmak, istemeden de olsa şaşırttı.
“Yüzüne ne oldu senin?” dedi, sesi sinirle karışık bir hayret taşıyordu. “Hem sen nasıl kalktın o koltuktan?” Kaşlarını kaldırıp, alayla ekledi: “Yoksa uçmayı mı öğrendin?”
Hande, bağlı ağzından boğuk bir ses çıkardı. Yüreği çırpınıyordu.
Fatih, omuzlarını gerip yaklaştı. Hande’yi hafifçe itti; kızın bedeni geriye düşüp tekrar koltuğa oturdu. “Geç şuraya,” dedi sert bir sesle. “Yerini mi beğenmedin yoksa?”
Bir süre Hande’ye baktı. Yüzündeki kan damlası gözünü rahatsız ediyordu. Elini cebinden çıkardığı mendile uzattı. Onu silerken sesini alçaltmadı:
“Seninle uğraşmak bana da işkence, haberin olsun. Hem senden hem ailenden bıktım artık. Ama ne yapalım… misafirimsin. Biraz daha katlanacağız birbirimize.” Gözlerini kısıp ekledi: “Annen geldi diye şımarma, hiçbir yere gidemezsin.”
Kapı aralandı. Nurcan Hanım içeri girdi, gözleri bir an oğluna, bir an Hande’ye kaydı. “Ne bu hâl?” dedi, endişesini gizlemeye çalışarak.
Fatih kaşlarını çattı: “Anne, sen mi çözdün bunu? Nasıl kurtardı kendini?”
“Ben dokunmadım.” dedi kadın, gözlerinde hem oğluna hem kıza karşı ikilemin gölgesi vardı. Hande’nin alnındaki kanı görünce içi burkuldu. “Çocuk bu, kendini paralıyor işte…”
Fatih sertçe arkasını döndü. “İlaçlarını getir, içirelim,” dedi. Sesi emir veriyordu ama bakışlarında belirsiz bir yumuşama vardı.
Nurcan Hanım başıyla onayladı, kısa süre sonra elinde su ve ilaçla döndü. Hande’nin ağzındaki bağı çözdü. “İç kızım, iyi gelir,” dedi anaç bir tonda.
Hande fırsatı kaçırmadı. Gözleri yaşla doldu, sesi titredi:
“Ne olur bırakın beni… Annem orada… Onunla gitmeme izin verin… Ne olur…”
Fatih bir adım öne çıktı. Yumruklarını sıktı, gözleri alev alevdi. “Kes sesini!” diye haykırdı. “Hiçbir yere gidemezsin! İlacını da zıkkımlan, sonra yine susacaksın.”
Nurcan Hanım, oğlunun sertliğini görmezden gelip Hande’nin dudaklarına bardağı dayadı. Kız direnmeye çalıştı ama gücü yetmedi; ilaç boğazından geçti. Suyu içirmesinin ardından usulca yeniden ağzındaki bantı kapattı.
Fatih derin bir nefes aldı, gözlerini kısa bir an yere indirdi. Sanki söylemek istediği kelimeler vardı ama yutkundu, içine gömdü. Sadece, soğuk bir cümle bıraktı geriye:
“Bundan sonra daha dikkatli olHande. Çaresizliğini bana değil, kaderine anlat.”
Odanın içinde sessizlik ağırlaştı. Sadece yağmurun camda bıraktığı izler, üç kalbin içindeki fırtınaya tanıklık ediyordu.
Anlatımını tamamlamasının ardından dudaklarında gülüş oluştu genç kadının. Çoğalmaya başladı gülüşleri, ağırdan çoğaldı, artan tebessümü, sesli gülüşlere dönüştü. “Ne var bunda?” dedi Hande’nin gülüşünü gören Efsun, bugün ona yaşananları hatırlatarak onu arındıracaktı. “Seni korumak istemiş Hande, öyle davranmasa, sen kendine zarar verecektin, bunu engellemeye çalışmış. Sen buna rağmen, yine kendine zarar vermişsin. Senin orada olduğunu annen zaten biliyor, ne diye çırpındın, başını cama vurmak nedir Allah aşkına?” Orada hiç sağlam psikolojide değildi, neden öyle yaptığını kendi de bilmiyordu. Gerçekten davranışlarının mantıklı yanı bulunmuyordu. Zaten o zamanlar mantıklı düşünmesi beklenemezdi kendisinden. “Bana öyle kötü davranmıştı ki, görsen halini, seri katil kurbanına bile öyle davranmazdı.” Güldü güldüler karşılıklı, öylece baktılar birbirlerine, birbirlerinin gözlerinde gördüler yaşananları. Sonra aklına gelenlerle yeniden söze girdi Efsun. “Sana orada hiç mi yumuşamadı, hep öyle mi yaklaştı?” dedi merak içerisinde. Biraz da güzel zamanları hatırlasın istiyordu. “Kimi zaman için evet ama kimi zaman için hayır. Beni o gün orada, odada elim kolum bağlı bıraktılar ya hani, annesiyle odanın dışında epey tartıştılar. Nurcan Anne onu, benim için ikaz ederken arada kalmıştı. O tartışmanın ardından Fatih epey toparladı, bana karşı daha merhametli yaklaşmaya başladı.” Anlatırken gülmemek için kendimi zor tutuyordu. Yaşadıklarını baştan sona düşündüğünde, nedense komik geliyordu kendisine. Şimdi çok çarpışmalı bir aşkın içinde, o sevdaya teslim olmaya başlamıştı.
“Yetişmese kafanı kıracaktın, buna rağmen annesinin sözüyle sana karşı yumuşamışsa, vallahi helal olsun.” Efsun’un söyledikleriyle Hande, kendini tutamayarak gülüşünü serbest bıraktı. Ardından Efsun da duramamış, gülmeye başlamıştı. Karşılıklı gümlerlerken gülüşü arasından “Anlatsana.” dedi Efsun. Nasıl yumuşadığını, o gerginliğin ardından nasıl merhamete geldiğini merak ediyordu. “Beni odada öylece bırakarak oda kapısının önüne çıktılar, işte ben konuştuklarını dinledim kısa süre, o yüzden ne konuştuklarını ve Fatih’in nasıl sakinleştiğini çok iyi biliyorum.” Kendisinin söylediklerini dinlerken şaşkınlığı çoğaldı Efsun’un, akıl alacak şekilde değildi. “Oha, odanın dışındaki konuşmaları, içeriden öyle savunmasız haldeyken dinleyip duydun mu? Kız sende ne kılı varmış, kulağın delik herhalde.” Söylediği sözler karşısında, gülüşler karşılıklı olarak çoğaldı. Karşılıklı kahkaha atarlarken yutkunarak gülüşü arasından zoraki cümle kurabildi. “Benim kadar tedirgin olan herkes, mutlaka iyi duyardı.” dediğinde tekrar anımsadı o karanlık günleri. “E anlatsana.” dedi merak içinde tekrardan Efsun, iyice meraklanmıştı. “Aralarında ne konuştular, annesi onu nasıl ikaz etti de, sana karşı sakinleşti, ayrıca nasıl sakinleşti, bunu da çok merak ediyorum.” Karanlık sayfaları zihninde tekrar aralayan genç kadın, tekrar o günleri anımsadı.
Nurcan Hanım’ın eli, kızın saçında bir an fazla kaldı. Parmak uçları, iplerin bıraktığı kızarıklıklara değdiğinde içi sızladı. Başını eğdi, kimseye göstermediği bir utançla gözlerini kaçırdı.
“Yeter artık,” diye mırıldandı neredeyse kendi kendine. “Bu kadarına da dayanamam.” Canı yanıyordu, anneden evladını saklamaya içi el vermiyordu. Kendisi de anneyken üstelik, şu kızı karşısında böyle bir halde görmek canını yakıyordu. Dışarıda tartıştıkları kadın kalpsiz bile olsa anneydi, bunu görmezden gelemezlerdi. Üstelik karşısındaki kız, böyle çırpınırken kendisinin canı iyice yanıyordu.
Fatih, duymamış gibi yaptı. Ama yüz kasları oynadı, dudak kenarı titredi. Odanın ortasına gidip ellerini başına koydu. Parmaklarının arasından nefes alırken, sesinde öfke değil; çaresizlik yankılandı:
“Anne… sen karışma. Ne kadar uzak durursak o kadar iyi.” Nurcan Hanım, oğlunun sesindeki çatlağı duydu.
“Ne kadar uzak durursak o kadar mı iyi sanıyorsun?” dedi, sesi neredeyse fısıltıya dönmüştü. “Bir insana bu kadar mesafe koymak… seni daha mı sağlam yapıyor?”
Fatih cevap vermedi. Pencereye yürüdü. Yağmur camdan süzülürken dışarıyı izledi.
“Ben… elimden gelenin en azını yapıyorum,” dedi. “Çünkü fazlasını yaparsam, elimde kalır.”
O sırada Hande, hâlâ sessiz, nefesini düzenlemeye çalışıyordu. Boğazındaki acı, kelimelere karışamayan bir dua gibi kaldı. Nurcan ona baktı — o bakışta bir anneyle bir kızın ortak yarası vardı.
Yavaşça eğildi, bantın altından duyulamayacak bir tonda fısıldadı:
“Dayan kızım… az kaldı. Ben seni oradan çıkaracağım.”
Fatih, camın önünden döndü. Sanki duymuş gibiydi, ama hiçbir şey demedi. Sadece sandalyesine oturdu, başını geriye yasladı.
Yorgun bir sessizlik çöktü odaya.
Ve o sessizlikte, Hande’nin kalbinden bir cümle geçti kendi bile duyamadı ama evren duydu: “Ben hâlâ buradayım. Sesim çıkmasa da varım.” demek istercesine baktı ama kimse görmedi kendisini, görmek istemedi. Öylece ikisinin birden odadan çıkışlarını çaresizce izledi.
Kapı ağır bir iniltiyle kapandı. İçeride kalan Hande’nin soluğu kesik kesik çıkıyordu; yağmurun cama vuruşu, onun nefesinin yerini aldı.
Nurcan Hanım, kapının hemen önünde durdu. Elini tokmağın üzerinde unuttu. Omzuna kadar süzülen saçlarının ucundan bir damla indi yere, yağmurun yankısı gibi.
“Yavrum,” dedi kısık bir sesle, “o kızın gözü annesini arıyor. Anadır o, bir çağırsa dünyayı yıkar, gider yine de bulur.”
Fatih, açılan kapıyı eliyle geriye ittirerek kapanmasını istedi, sert şekilde kapattı Hande’nin odasının kapısını. Elinde sigara yoktu ama duman gibi konuştu.
“Anne… Sen o kadını bilmiyorsun. O kadın, kendi evladının kalbine diken eken biriydi. Şimdi gelse, bir orman gibi yakar etrafını. Ben o yangını gördüm.” Sesi istemsizce yükselirken içindeki tüm kini, Hande’nin annesi olan kadına karşıydı. Nurcan Hanım, başını eğmedi, yanlış yapmadan, adil davranarak evladını ikna etmesi gerekti. Suç ortağı olabilirdi ama aynı zamanda anneydi, içerideki günahsız kıza merhamet etmesi, mutlaka onu da düşünerek adaletli davranması gereki. Yılların ağırlığıyla oğluna döndü, sesi biraz daha derinden geldi.
“Yangın dediğin, evlat kokusunu duymamış yürekten çıkar oğlum. Kadın ne etmişse etmiş, o da analıktan düşmüş belki ama… bak kız hâlâ ‘anne’ diyor içinden. Duyan olur sanıyor. Bunu susturamazsın.”
Fatih, kapıya baktı; içeriden gelen tıkırtılar, kızın hâlâ orada olduğunu hatırlatıyordu.
“Bırakırsam…” dedi, sesi çatladı, “Bırakırsam bir daha bulamam. O kadın eline geçirirse, kız bir daha ışık görmez.”
“Senin tuttuğun bu eller.” dedi Nurcan, “Şimdi onu korkutuyor. Çünkü bazen korumakla korkutmak arasındaki çizgi, bir kalp atımı kadar ince olur.”
Fatih, başını kaldırdı.
“Ben onu gerçekten koruyorum anne.”
Nurcan acı acı güldü.
“Koruyorsun, evet… ama kimi kimden? Kızı anasından mı, yoksa kendinden mi?”
Kapının öte yanında Hande’nin boğuk nefesi bir daha duyuldu. Yağmurun sesi yavaş yavaş azaldı. Koridorda yankılanan bu sözler, evin duvarlarında asılı kaldı; biri anneydi, biri evlat… ama ikisi de kendi haklılığında yaralıydı.
Geçmişi kısa süreliğine aklından çıkarırken hatırlamak biraz ürpertmişti kendisini. Hayat öyle dizilerdeki gibi değildi ki, elbette yaşadığı o ürpertici günleri anımsaması, üzerine düşünmesi gerekti. “Ne kulak varmış kız sende, maşallah sana.” Efsun’un söylediklerine gülerken aslında geçmişten şimdiye yaşadıkları da istemsizce güldürüyordu Hande’yi, normal olaylar yaşamamış, üstelik kendisine böyle günler yaşatan adamla şimdi evlilik aşamasına gelmişti. “Ben arada senin inadına sinirleniyorum, ardından konuşurken artık kulağının delik olduğunu kendime hatırlatmam gerek.” Efsun’un tekrardan söyledikleri, Hande’yi güldürürken aynı anda yine Efsun’u da güldürmeye başladı. “Ne oldu ardından, nasıl yumuşadı sana karşı?” dedi gülüşleri arasından. Gerçekten merak ediyordu, amacı başta konuşturarak rahatlatmakken şimdi meraklanmıştı. “Kendi annesi bile sakinleştirememişken onu, acaba sana karşı nasıl yumuşadı?” Sorduğu soruyu dinlemesinin ardından omzunu kıvırdı Hande. Nedenini tahmin ediyordu aslında, o zamanlar anlamamıştı ama şimdi, eski zamanlara oranla, insan psikolojisinden daha iyi anlıyordu. “Bana kalırsa, beni tuttukları odanın dışında, annesiyle yaptığı o meşakkatli tartışmanın ardından biraz kendini toparlamıştı. Ben bunu elbette o günlerde anlayamamıştım ama şimdi durup düşününce ona aşık kadın olarak anlayabiliyorum.” Hande’nin belki de farkında olmadan söylediği son ‘Aşık kadın’ demesi, epey memnun etti Efsun’u. Yavaştan kendine getiriyor, içindeki korkuyu atmasına yardımcı oluyordu.
“Karabatak’a aşık Çalıkuşu.” dedi Hande’nin son cümlesini süsleyerek tekrardan inşa eden Efsun. Yaptığı hamle, istemsizce Hande’nin bakışlarına aşıladı sevdasını. Fatih’in merhametli halini anımsayınca, gerçekten boşuna sevmediğini tekrardan anladı. “E kızım anlatsana. Çok merak ediyorum, seni o odada ne kadar bıraktılar, çok kaldın mı orada öyle tek başına? O kızgınlığının ardından nasıl sana karşı düzelerek merhamete geldi? İnsan merak etmiyor değil doğrusu.” Soruların ardından kendini toparladı Hande, düşündü odaya Fatih’in tekrardan gelişini. “Yok, dedim ya, odaya tekrar geldiğinde biraz daha sakinleşmişti. Benimle alay etmesi dışında sorun yoktu.” derken kıkırdadı Hande, hatırlayınca epey gülesi geliyordu insanın. “Daha sakindi ve biraz esprili yaklaşmıştı bana karşı. Beni bile şaşırtarak sorguya düşürmüştü. Kişiliğini çözmeye çalışmıştım, kendime sorular sormuştum onunla ilgili ama sorduğum soruların yanıtını alamamıştım tabii. Yani anlayacağın, o odada öyle çok kalmadım tek başıma.” Anlatması gerekti, böyle konuşarak olmayacaktı. Bu melankolik ama aynı zamanda ürpertici anları ancak anlatarak tekrardan yaşayabilirdi. Ancak anlatarak daha iyi aktarabilirdi. Odada savunmasız haldeyken Fatih’in tekrar içeri girdiği dakikaları anımsadı. Çıktığı gibi değildi, girişi çok başkaydı. Yine mesafeliydi kendisine karşı ama merhameti daha ön plandaydı.
Hande’nin gözkapakları kapanmak istiyordu ama o direniyordu. İlaç damarlarında ağır bir kurşun gibi dolaşsa da zihninin içi hâlâ ayaktaydı. “Uyursam annemin sesi kaybolacak… Uyursam bir daha uyanamayabilirim…” diye geçirdi içinden. Parmak uçlarını kıpırdatmaya çalıştı, bedeninin yarısı uykuyu isterken yüreği isyan ediyordu.
Kapı gıcırdayarak açıldı. İçeri Fatih girdi. Adımlarında o alışıldık sertlik vardı ama bakışlarında artık bir nebze yumuşama okunuyordu. Bir an durdu, sonra alaylı bir gülümsemeyle eğildi.
“Ne haber prenses?” dedi. Sesindeki alay, altında gizlediği bir merhameti saklayamıyordu. Hande gözlerini yarı açık, yarı kapalı halde ona çevirdi.
Fatih yanına sokuldu. “Sen hâlâ uyumamışsın. Bu inat nedir böyle?” Başını iki yana salladı. “Bağlısın işte. Uyanık olsan da bir şey yapamayacaksın. Ama sen hâlâ göz kapaklarınla savaş veriyorsun. Gücüne hayran olmamak elde değil.”
Elini uzattı, Hande’nin bileklerindeki ipleri hafifçe gevşetti. Canının acısını fark edince dudaklarını sıktı. Parmağıyla hafifçe ovaladı bileklerini. “Acıdı mı?” diye mırıldandı. Cevap beklemedi; zaten ağzı kapalıydı. Sonra derin bir nefes aldı: “Biraz daha az çırpınsan canın bu kadar yanmazdı. Kendine eziyet ediyorsun.”
Hande gözlerini kısmış, nefesini hırıltıyla alıyordu. İçinde bir ses fısıldıyordu: “Bu adam acımasız mı, yoksa merhametli mi?”
Tam o sırada Nurcan Hanım içeri girdi. Kadıncağız, koltukta hâlâ doğrulmaya çalışan Hande’ye baktı, gözleri doldu. “Yavrum… Uyumadın mı sen hâlâ?” dedi, sesi titreyerek.
Fatih annesine dönüp gülümser gibi yaptı. “Anne, görüyorsun ya… Bizim misafirimiz pek inatçı çıktı. Uykuya da söz geçiremiyor.” Alaycı sözlerinin ardında, kızın direncine duyduğu hayranlık gizleniyordu.
Nurcan Hanım’ın gözleri bileklere kaydı. “Çok sıkı bağlamışsın, morarmış elleri.”
Fatih derin bir iç çekti. “Morarmış olabilir, ama ben bağlamasam şimdiye çoktan kapıyı kırıp kaçmaya çalışırdı.” Gözlerini Hande’ye dikti, sonra kısık sesle sordu: “Peki… O kadın… Gitmiş midir?”
“Gitse bile buradadır,” dedi Nurcan. “Anne kalbi işte. Gitmiş gibi görünür ama gölgesi kapının önünde bekler.”
Fatih’in yüzü kasıldı. Bir an sertleşti, sonra eğilip yerdeki pikeyi aldı. Hande’nin üzerine dikkatlice örttü. Sessizce fısıldadı: “Titriyorsun… Halbuki düşmanın benim değil, kaderin.”
Sonra annesine döndü. “Ama annem, birazdan bizim misafirler de gelecek. Şüpheleniyorlar zaten. Bu odada tutarsak bir şey gizlediğimizi anlarlar.”
Nurcan Hanım başını salladı. “Ben kömürlüğü temizledim. Halı serdim, sobasını yaktım. Bu odadan daha sıcak, daha güvenli oldu. Orada saklamak hem kolay olur hem de gönlüm biraz rahat eder.”
Fatih bir an düşündü, alnındaki damarı belirginleşti. “Ya orada zarar görürse? Soğuk alır, hastalanırsa? Zaten güçsüz… Onun kanı benim elimde olsun istemem.”
Nurcan Hanım, oğlunun gözlerine kararlı bir bakışla karşılık verdi. “Bu odada daha çok hastalanır. Kömürlüğün toprağı, sobası, sıcağı ona iyi gelir. Benim yüreğim oraya daha çok razı.”
Fatih sustu. Sonunda başını eğdi. “Peki,” dedi. “Ama bu, senin sorumluluğun olsun.”
Koltuktaki Hande’ye yaklaştı. Ellerini onun bedenine uzattı. “Korkma,” dedi, sesi daha yumuşaktı bu defa. “Sana zarar vermeyeceğim.” Kollarını çözdü, ama hemen ardından tekrar bağladı, sadece onu kucaklayabilmek için. Yavaşça kaldırırken pikeyi üzerine sardı.
Kucağında taşıdığı kızın hafif çırpınışlarını hissetti. Dudaklarını yaklaştırıp fısıldadı: “Boşa çırpınma. Kimse seni benden alamayacak. Kimseye vermeyeceğim.”
Hande’nin kalbi çırpınıyordu. Kendi annesiyle gitmeyi ne kadar istese de, annesinin yanında da korkular büyüyordu. İçinden geçen duygular birbirine karıştı. Yabancı gördüğü bu adamın kollarında hem ürküyor hem de garip bir güven kırıntısı buluyordu.
Kömürlüğe indiler. İçerisi tertemizdi, yerde halılar serili, soba sıcacık yanıyordu. Fatih bir an durup annesine baktı. “Gerçekten güzel hazırlamışsın burayı.” Sesinde şaşkınlıkla karışık takdir vardı.
Hande’yi bir sandalyeye oturttu, iplerle yeniden sabitledi. Ardından annesine döndü: “Biraz yiyecek getir. Aç kalmasın.”
Nurcan hayretle baktı. “Hani bu gece aç kalacaktı? Hani cezalıydı? O kadar yalvardım da izin vermemiştin. Şimdi ne değişti?”
Fatih omuzlarını silkti, gözlerini Hande’ye dikti. “O zaman öyleydi. Şimdi böyle.” Söylediği basit görünüyordu ama sesinde gizli bir kırılma vardı.
Nurcan başıyla onayladı, çıkarken Fatih kızın yanına döndü. Yavaşça eğildi. “Korkma,” dedi yeniden. Parmaklarıyla ağzındaki bağı çözdü. Bant iyice ıslanmıştı.
Hande fırsatı kaçırmadı. Yorgun ama titrek bir sesle fısıldadı: “Bırak… Annemle gideyim…”
Fatih yüzünü buruşturdu. Hiç cevap vermedi. Temiz bir bant alıp dudaklarına bastırdı, yeniden kapattı. “Uslu dur.” dedi alaycı ama yumuşak bir tonda. “Ben birazdan gelirim.”
Yerinden kalktı, kapıya yöneldi. Çıkarken arkasına dönüp baktı, gözlerinde bir anlık tereddüt vardı. Sonra kapıyı dışarıdan kilitledi.
Kömürlüğün sıcağı içinde, yalnızlık ve çaresizlik bir kez daha Hande’nin üstüne kapandı.
Geçmiş zamanı tekrar geride bırakırken içi ürperdi. Korkunç durumdaydı, aşırı savunmasız bırakılmıştı. Yine çok korkması gereken zamanda korkamamıştı, çünkü kendisine, beklemediği kadar merhametli yaklaşmıştı. “Korktuğum kadar güven vermişti bana, kaçarken yakalanmak istemiştim aslında.” Söyledikleri, son cümlesi epey memnun etmişti Efsun’u. İstediği konuşmaları yapıyordu, bunu bekliyordu Hande’den. “Bunu nasıl anladın ki?” dedi merak içerisinde. “Yani kaçarken yakalanmak istediğin kanısına ne ara vardın?” Sorusunu tekrardan yineledi. Düzelterek cümlesini yeniden kurmuştu. Gözleri uzaklara dalarken sesi düştü. Soğuk sesine ürpertinin berberinde farkındalık duygusu da eklenmişti. “Anlamak zor değil aslında, ben şimdi durup üzerine düşününce anlıyorum, durdurulmam gerekti. Annemin hayatımda sebep olduklarını anımsadığımda, iyi ki beni zorla tutmuşlar diyorum.” Yanıtı tam olarak istediği şekilde aldı Efsun, böyle konuşmasını istemişti. “Neslihan annen tekrar geldi mi, onunla karşı karşıya geldin mi?” Bakışlarıyla onayladı karşısındaki kızı, anında hatırladı çok iyi anımsadı o günü. Gelmişti ve Neslihan Hanım gelince Hande, beklenmedik şekilde Fatih’e sığınmıştı. “Önce Nurcan anne tartıştı Neslihan annemle, zaten Nurcan anne evdeyken gelmişti, yani geldiği ilk vakitlerde Fatih evde değildi. Ben kimi zaman o kadına nasıl ‘Anne’ diyebildiğimi çok merak ediyorum. Kendi oğlunu korumak için o da daima bana zor kullanırdı. Gözünü bile kırpmıyordu ama aynı zamanda aşırı merhametliydi.” Anlattığı zamanı merak etti Efsun, acaba Neslihan Hanım’ın tekrardan gelişinde neler yaşanmıştı? “Yapma Hande, lütfen yapma. Kendin söylüyorsun bak, kadın daha ne yapsın senin için Allah aşkına? Hem sen anlatsana hadi, neler oldu?”
“Benim önümde Neslihan annemi, beni öldürmekle tehdit etti Fatih, buna tanık oldum.” Şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı Efsun, bunu beklememişti. “Sen yanlış anlamış olmayasın?” İnsanı merakta bırakacak kadar heyecan vericiydi Efsun açısından. “Yok, yanlış anlamadım, zaten orada anlamadım, yani ilk duyduğumda algılayamadım, anlayamadım ben. Ben anlayıp da korkmayayım diye üstü kapalı söyledi. Şimdi ansızın düştü yüreğime, ölümden söz etti, öldürmeyi ima etti. Yani bunu şimdilerde, ancak anlayabiliyorum. Ben anlamayayım, sanırım korkmayayım diye açıktan söylemedi. Neslihan annemi, kendi kapısından kovarken beni öldürmekle tehdit etti onu, ben orada olduğum için de tabii, üzeri kapalı söylemek zorunda kaldı.” Dinledikçe şaşkınlığı çoğalan Efsun’un, ansızın bakışları değişti. Başından böyle bir olayın geçtiğini bilmiyordu. “Üstelik o ‘Anne’ dediğim kadın da kendi oğlunu onayladı, ona destek oldu.” Acı içinde konuştu genç kadın. Her hatırladığında eski günleri, hep böyle olurdu. “Sen odada bağlı değil miydin, nasıl yanında söyledi?” Aklını, özellikle hafızasını zorlarken anımsadı tekrardan. “Başta odadaydım ama sonra çıkardılar beni odadan. Sana biraz önce anlattıklarım başkaydı, bu ise o olayın üzerinden iki gün geçince gerçekleşti. İki gün sonra Neslihan Annem tekrar geldi, işte ne olduysa sonrasında oldu.” İçi acıyor anlatırken, aynı zamanda ürperiyordu.
Ev, akşam güneşinin eğik ışıklarıyla kızıl bir gölgeye bürünmüş; içerden, taş duvarların içine sıkışmış ağır bir nefes sızıyordu. Sokaktan esen rüzgâr, kapının pervazında asılı kalan sessizliği bozuyor, tozları savuruyordu.
Neslihan, kapının iki yanında nefessiz kalmış bir gölge gibiydi; yüzünde korkunun çürümüş sisi, dizlerinde titreye titreye doğrulmaya çalışan bir güçsüzlük vardı.
Fatih kapının eşiğinde duruyordu. Genç adamın gözlerinde deli kanın uğultusu vardı; damarlarında gezinen o gözü kara sertlik, insanın içine işleyen bir yaz sıcağı gibi durmadan yükseliyordu. Sesindeki ağırlık, kapının pervazını bile titretiyordu.
Neslihan, dişlerinin arasından söküp çıkarır gibi konuştu:
“Ben kızımı almaya geldim. Açıl kapıdan. Bu evin içinde tutamazsınız onu.”
Fatih başını hafifçe yana eğdi. Yüzünde saklı bir öfke dalgası, dudaklarının kıyısında kıpırdanan acı bir gülümseme vardı. Acı şekilde ama alayla güldü.
O an Fatih’in omuzları, dağların gölgesini andırıyordu; sesindeki keskinlik bir bıçak ağzıydı:
“Senin elinden o kızı alıp korumayı ben seçtim. Bu eşikten içeri adımını atanın gölgesini bile içeri sokmam.” Neslihan, içinden yükselen bir yırtık öfkeyle ileri atıldı.
“Kızımı bana vermezseniz bu evi başınıza yıkarım!”
Fatih, bu sözün üzerine başını yavaşça kaldırdı. Derinlerden gelen, toprağın bağrını yarar gibi bir sesle konuştu:
“Evi yıkacağını söylüyorsun ya… Senin nefesin bu kapının tokmağını bile oynatmaz. Yıkılacak bir şey varsa, onu sen çoktan yıktın… Anlayamadın. Ben o kızı senden söküp aldım. çünkü onu harap eden rüzgârın kendisi sensin.”
Bu sözler Neslihan’ın yüzünden kan çekti; bozulan gururu, çirkinleşen hırsıyla konuştu:
“Ben anneyim! Bir anne evladını kimselere bırakmaz!”
Fatih, gözlerini kısarak, karanlık bir gülüşle yaklaştı.
“Anne mi? Sen yolunu kaybetmiş bir gölgesin. Kızının acısına bile eğilip bakmayan bir soğuk taş… O taşın altında kalmasına izin vermem.”
Tam o sırada içeriden adım sesleri duyuldu; ağır, kararlı bir kadın sesi misali, Nurcan Hanım çıkageldi… Gözlerinde dağların rüzgârını, ellerinde yılların ateşini taşıyan o sert Anadolu kadını, kapının eşiğine dikildi. Neslihan’ın göğsünün tam karşısına durdu; gözleri kamaşan bir şimşek gibi çaktı.
“Ne diye bağırıp duruyorsun, hangi yüzle gelirsin kapımıza? Sen kızına ana olmayı ne zaman düşündün? Kızının derdine değil, kendi hırsına gelmişsin buraya. Kızın senin sesini duydukça yüreği yanıyor içeride. Senin varlığın bile canını acıtıyor.”
Sözü öyle bir vurdu ki, Neslihan’ın dizleri titredi.
Öfke ile hamle yaptı, kapıdan içeri seslendi:
“Hande! Hande kızım! Ses ver bana!”
Nurcan, gözündeki ateşle ileri atıldı. Bir eliyle Neslihan’ın omzunu kavradı, acımasız bir hareketle geri itti. İtiş öyle kararlıydı ki, Neslihan’ın ayağı sendelendi, kapının eşiğinden taşlı zemine düştü.
Nurcan’ın sesi toprağın bağrından çıkan bir uğultu gibiydi:
“Seslensen ne olur? O çocuğun kolu kanadı bağlı içeride. Senin bu bağırışların, içini daha çok parçalıyor. Git buradan… Kızını düşünüyorsan gölgeni bile yaklaştırma. Her sesin bıçak gibi saplanıyor yavrunun canına.”
Neslihan’ın gözleri açıldı; tiksintiyle, incinmiş bir gururun körelmiş sesiyle konuştu:
“Sen de bir annesin… Nasıl olur da benim kızıma böyle muamele edersin?”
Nurcan, başını kaldırdı. Sesine rüzgârın tokadı karıştı.
“Ben mi? Ben onun canına kıymadım. Eğer yüreğimde merhamet olmasaydı, çoktan heder olurdu. Senin elinden iyi bakıyorum ona… Hem de senden çok daha iyi.”
Bu söz Neslihan’ın benliğinde zehir gibi aktı, yüzü çirkinleşti, nefesi düzensizleşti. Tam o an Fatih yeniden araya girdi. Annesinin omzuna küçük bir dokunuş bıraktı; sesi hırçın ama derin bir kararlılıkla aktı:
“Anne… Sen Hande’nin yanına git. Bir an bile yalnız bırakma. Buradaki hesabı ben görürüm.”
Nurcan gözleriyle oğluna baktı; başını ağır ağır eğerek onayladı. Ardından kapıya yöneldi, odadan içeri hızla geçti ve o dar koridorda kayboldu. Ardından ortamın sessizliği, taş gibi yer değiştirdi. Neslihan, dudakları kurumuş bir fısıltıyla sordu:
“Kızım nerede? Ne yaptınız ona? Duyuyorum, hissediyorum… Kıpırdayamadığını biliyorum… Ne hâlde bıraktınız onu?”
Fatih, gözlerinin içindeki sertlik hiç sönmeden konuştu. Sesi bir odanın kapısını çarpıyormuş gibi yankılandı:
“Ne düşündüğünü biliyorum. Evet… Elini kolunu bağladım. Hem de kendi iyiliği için bağladım. Çünkü seninle gidecek hâli bile yoktu. Yaralı bir kuşu kanadından tutup uçurmaya kalkarsan yere çakılır. Ben izin vermedim.”
Neslihan’ın yüzü soluverdi; boğuk bir nefesle, neredeyse çığlıklı bir tonda konuştu:
“Siz… Siz benim hasta kızımı böyle mi tuttunuz?”
Fatih, hiç kıpırdamadan gözlerinin içine baktı. Sesi buz gibi keskinleşti:
“Evet. Çünkü sen onu düşürürsün. Çünkü sen onun acısını duymuyorsun. Ben duyuyorum. Senin dokunduğun yer kanıyor; benim tuttuğum yer iyileşiyor. Bu yüzden burada kalacak.”
Ve kapı bir kez daha kapandı. Sessizlik, bir ağacın köklerine işleyen gece gibi ağırdı…
Kapının önündeki sesler ağırlaştıkça, evin içi daha da daraldı. Nurcan Hanım, oğlunun omzundan aldığı o kısa onayla birlikte koridora yöneldi. Yürürken tahta gıcırdadı; yılların ağırlığını, çekilmiş cefaları, yutulmuş sözleri hatırlatır gibi inledi. Etekleri, topuklarına dokunup geri çekilen bir rüzgâr gibi hışırdadı; omuzları dik, adımları sertti.
Koridor, taş duvarların arasına sıkışmış loş bir tünel gibiydi. Tavandan sarkan solgun ampul, sarı bir halka olup duvarlara vuruyor, her adımda yer değiştiren gölgeler yaratıyordu. Nurcan Hamım’ın gölgesi, duvarda büyüyüp küçülen, bazen bir dağ, bazen bir ağaç gövdesi gibi şekil değiştiriyordu. İçinde taşıdığı öfke, göğsüne sığmıyor, her nefesle boğazına tırmanıyordu.
Hande’nin kaldığı odanın kapısına geldiğinde, bir an bile durmadı. Kapı kolunu öyle bir kavradı ki, metal soğuğu avucunda çıtırdadı sanki. Sonra bileğindeki bütün siniri kapıya verdi; kapı, taş duvara çarpan bir tokat gibi savruldu, içerinin sessizliğini yırtan gür bir gürültüyle açıldı.
Hande, koltuğun üzerinde yarı yan, yarı sırtüstü uzanmıştı. Üzeri battaniyeyle örtülü, bilekleri koltuğun yanlarındaki ahşap kısımlara kalın iplerle bağlanmıştı. Ağzındaki bant, nefesini zorluyor, her soluğu göğsünde tıkanıp kalıyordu. Kapının böyle hiddetle açılışı, göğsüne saplanan ani bir sızı gibi ürküttü onu; battaniye, zoraki bir kıpırdanmayla hışırdadı.
Nurcan, o an Hande’nin gözlerindeki ürkekliği görmedi bile. Kapıyı geriye doğru itti, sonra aynı sertlikle kapattı; tahta çerçeve sarsıldı, duvardaki ince çatlaklar titredi. Kapının kapanma sesi, sanki Neslihan’ın yüzüne sürülmüş bir tokadın yankısıydı.
Kadın, bir adım ileri, bir adım geri atarak odanın ortasında durdu. Ellerini beline dayadı, çenesini kaldırdı. Gözlerinde hâlâ kapı önünde gördüğü kadının izi, yüreğinde yılların biriktirdiği öfke vardı.
“Ha işte.” dedi, kendi kendine söylenir gibi ama odanın duvarına çarpıp geri gelen bir sertlikle. “Yıllardır kızının sesini duymayan kadın, bugün kapının önünde gölge diye dikilmiş. Yüzünü bile görmeyen yürek, şimdi ana olmayı hatırlamış.”
Odanın duvarlarına konuşuyor gibiydi; Hande’yi, koltuğun üstünde sessiz bir gölge sanıyordu sanki. Gözleri, karşı duvardaki ince örümcek ağlarına takıldı, sonra tavandaki su lekelerine. Sözü, Neslihan’a değil, Neslihan’ın ardında bıraktığı boşluğa savuruyordu.
“Ne yüzle geldin de diz çöktüğün yerin, kapı pervazı oldu?” diye homurdandı. “Yıllarca çocuğunu gözünün ucuyla görmeyen yürek, şimdi kapımızda feryat ediyor. Geleceksen vaktinde gelecektin. Şimdi değil… Bundan sonra da olmaz. Bir dahaki gelişinde, bu avludan içeri gölgen bile süzülmeyecek. Arkana bakmaya fırsat bulmadan çekip gideceksin bu evden.”
Son cümlesini söylerken sesi kalınlaştı, boğazındaki ince damarlar gerildi. Sanki dışarıdaki kapının önünde duran kadını hâlâ karşısında görüyordu; gözlerinin içine bakıyor, gecikmiş bir pişmanlığın üstüne basar gibi ezip geçiyordu.
¶ Hande, koltuğun üzerinde, göğsüne bastırılmış bir taş gibi hissediyordu kendini. Kapının gürültüsüyle birlikte yüreği ayağa fırlamış, iplerin altında sıkışıp kalmıştı. Bileklerindeki ip, her tedirgin nefeste biraz daha etine gömülüyor, göğsünün ortasında bir kuş çırpınıyordu sanki. Ağzındaki bant, diliyle ittikçe daha da yapışıyor, sesini boğazına geri itiyordu. Korkusu, sadece kapının şiddetinden değil; dışarıda annesinin sesiyle, içeride Nurcan’ın öfkesinin buluşmasından doğan o ağır, karanlık havadandı. ¶
Nurcan, birkaç nefes daha ağır ağır iç çekti. Sonra, odanın içindeki o sessiz sızıyı, battaniyenin altındaki kıpırtıyı fark etti. Bakışları yavaşça koltuğa döndü. Hande’nin iri, ıslak gözleriyle karşılaştı. Çocuğun gözlerinde, korkudan çok daha derin bir şey vardı: boğulmuş bir sitem, saklanacak yer bulamayan bir utanç, annesinin kapı önündeki haline karışmış bir acı.
Nurcan’ın yüzündeki kaslar hafifçe gevşedi. Kaşlarının ortasındaki çizgi bir anlık çözüldü. İçinden, ‘Yeter artık!’ diye bir ses geçti; kime söylediğini kendi de bilemedi. Kapının önündeki kadına mı, yoksa kendi içine sinen öfkeye mi?
Koltuk yanındaki sandalyeye yürüdü. Her adımda eteği hafifçe savruluyor, yürüdüğü halı yumuşak bir nefes alıp veriyordu. Sandalyeyi koltuğa doğru çekti; sandalyenin ahşap bacakları, yere sürtünürken kısa, ince bir inilti çıkardı. Sonra ağır bir yorgunlukla sandalyeye oturdu; sanki bütün yıllar, bir anda omuzlarına binmişti.
Elini, dizlerinin üzerinde kenetledi, bir an öylece kaldı. Hande’ye baktı; Hande, bantlı ağzının üstüne kadar uzanan o bakışlarla, sadece izliyordu. Kızın gözleri, ağlamaktan kızarmıştı; kirpik diplerinde birikmiş yaşlar, kurumaya yüz tutmuş tuz çizgileri bırakmıştı.
Nurcan Hanım, dudaklarının kenarında hafif, alaycı ama içinde merhamet taşıyan bir kıvrımla konuştu:
“Duydun değil mi kapının önünü?” dedi, sesi bu kez daha düşük, ama hâlâ tok. “Anan yine ortalığı ayağa kaldırdı. Ne zaman gelse, bir fırtına getiriyor yanında. Ne sözü var, ne hesabı… Sadece bir gürültüsüyle gelip, sessizliği burada bırakıyor.”
Hande’nin göğsü hızlandı, gözleri kısıldı. Bant, dudaklarının üstünde hafifçe oynadı; söylemek isteyip de söyleyemediği kelimeler, boğazında düğümlenip gözlerine vurdu. Nurcan, bu bakıştaki sitemi gördü; omuzlarıyla küçük bir hareket yapıp başını salladı.
“Hani sanırsın,” diye devam etti, cümlelerini ağır ağır seçerek, “İçeri girip kızının başını okşayacak da öyle gidecek. Yok… O, kapının önünde bağırıp çağırmaya alışmış. Eli boş gelir, eli boş gider. Ardında bıraktığı tek şey, senin yüreğine çöken ağrı.”
Bir anlığına sustu; odanın içinde, sadece Hande’nin düzensiz nefesi duyuldu. Nurcan, bu nefesin ritmine kulak verdi; kızın göğsü her iniş kalkışta battaniyeyi hafifçe kaldırıp indiriyordu. Hande, gözlerini kaçırmak ister gibi tavana kaydırdı, ama ipler yüzünden bedenini kıpırdatamamanın utancını daha çok hissetti.
Nurcan, başını hafif yana eğdi; bakışlarını tekrar kızın yüzüne sabitledi. Sesi tatlı sert bir tona büründü:
“Sen de inatçı çıktın,” dedi, hafif bir küçümseme gibi görünen ama altından şefkat sızan bir gülüşle. “Ananın sesini duydun ya… İçin kıpır kıpır oldu. Sanırsın kalkıp peşine gideceksin. Hâlin yok, nefesin dar… Yine de kafanın içinde, ‘Ben giderim,’ diyorsun.”
Hande, gözlerini Nurcan’a çevirdi. Bakışları bu kez daha keskin, daha vardıran bir öfke taşıyordu. Kaşlarının arasındaki çizgi derinleşti; bant, dudaklarının üstünde gerildi. “Haksızsın,” demek ister gibiydi; ama dili, bantla birlikte susmaya mecburdu.
Nurcan bu bakışı görünce, kısa, kısık bir kahkaha attı; kahkahasında acı da vardı, sevgi de:
“Hah,” dedi, gülüşü sönerken. “Gözlerinle konuşuyorsun şimdi. ‘Ben giderdim,’ diyorsun. Kızım, sen şu hâlinle ayağa kalksan, iki adım atmadan yere düşersin. Biz seni çözsek, ananın yanına koşacağım diye yüreği duracak ilk kişi sensin. O da seni tutacak mecali bulamaz zaten. Sonra ikinizi de yerden toplarız.”
Bir an sustu, gözlerinde gölgelenen bir hüzün belirdi. Sandalyeyi koltuğa biraz daha yaklaştırdı, eli battaniyenin kenarına uzandı. Parmakları, battaniyenin kabarık dokusunu boydan boya sıvazlayarak Hande’nin omzuna doğru ilerledi. Sonra başının yanından dolaşıp saçlarına uzandı.
Avucuna dolan saçları, yavaş yavaş okşamaya başladı. Kızın saçları, parmaklarının arasında ince bir su gibi süzülüyordu. O sert Anadolu kadını, bir anda içinden çıkan anne sesini susturamadı. Dudakları, fark etmeden yumuşadı; yüzüne buruk bir tebessüm oturdu.
“Güzel kızım.” dedi sessizce, ama odanın her köşesine değen bir şefkatle. “İçin yanıyor biliyorum.”
¶ Hande, bu dokunuşla birlikte bütün bedeninin ürperdiğini hissetti. Saçlarına değen her parmak, içindeki düğümü biraz daha çekiyor gibiydi. Yıllardır kimsenin eli, ona böyle anne misali bir yerden değmemişti. Annesinin dokunuşu bile, çoğu zaman aceleci, çoğu zaman uzak, çoğu zaman kendi derdine gömülmüş bir telaştan ibaretti. Şimdi, onu iplerle bağlayan ellerin sahibi olan bu kadın, saçlarını bir anne gibi okşuyordu. İçinde tuhaf bir acı kabardı; hem ağlamak, hem bu eli bırakmamak istedi. ¶
Nurcan, kızın gözlerindeki dalgalanmayı görür gibi oldu. Parmakları saçlarının arasında gezinirken, konuşmasını sürdürdü:
“Bak şimdi.” dedi, sözlerini ağır ağır tartarak. “Biz seni çözsek… Ne olacak? Kafanın içinde kurduğun bütün yollar, kapının eşiğinde bitecek. Bacağını, kolunu sürüyerek ananın peşine düşeceksin, biliyorum. Ama yolun daha kapının önünde tükenmiş. O kadın seni taşıyamaz, sen kendini taşıyamazsın. Boş yere kendini tüketeceksin.”
Başını yana eğip kızın bantlı ağzına, sonra bileklerine baktı. İplere gömülmüş morluklar, deri üzerinde solgun halkalar bırakmıştı. İçinde bir yer, bu görüntüye dayanamadı; yutkundu.
“Şimdi canın yanıyor, farkındayım,” diye devam etti, sesi iyice yumuşarken. “Bileklerin sızlıyor, ağzın kapanmış, nefesin dar. Ama bil ki… Burada kötülüğün ortasında değilsin. Fırtınanın dışarıda estiği bir yerde, biz seni içeride saklıyoruz. Dışarıda kopan gürültüyü duymayasın diye sana zulmediyor gibi duruyoruz; ama asıl zulüm, seni o gürültünün içine teslim etmek olurdu.”
Hande, bu cümleleri dinlerken gözleri buğulandı. Nurcan’ın sözleri, içindeki düğümün etrafında dolaşıyor, düğümü hem sıkıyor hem gevşetiyordu. Kız, bir an için gerçekten güvende olup olmadığını ayırt edemedi; bildiği tek şey, annesinin kapının önündeki nefesiyle bu odadaki ipler arasında sıkışıp kaldığıydı.
Nurcan, saçlarını okşamayı bırakmadan hafifçe gülümsedi. Kızın gözlerindeki, “Yine de haksızsın,” diyen bakışı fark etmişti.
“Ne öyle ateş ateş bakıyorsun?” dedi, gülüşünü hafifçe büyüterek. “Sanki seni keyfimizden bağlamışız gibi. Kendi evladım için… seni ananın eline bırakmadım diye kızgınsın bana. Ama şunu bil: Ben seni çözsem bile, şu kapının dışında bekleyen bir delikanlı var. O, seni hiç bırakmaz. Benim ellerim çözer, onun yüreği bir daha bağlar.”
Oğlunu düşününce gözlerinde hem gurur hem endişe parladı. Bir an için Fatih’in yüzünü, o kapının ardında gergin çenesiyle hayal etti; içinden, “İkisini de korumak zorundayım,” diye geçirdi.
“Arada kalmaktan yorulmadım mı sanıyorsun?” diye mırıldandı, daha çok kendine konuşur gibi. “Bir yandan evladımı ateşten çekiyorum, öbür yandan seni oradan buradan toparlıyorum. Hem günahını alıyorum, hem günahını siliyorum gibi… Ama ana yüreği böyle işte. Kendi çocuğumu harcatmam, seni de ateşe atmam.”
Kısa bir kahkaha daha attı, bu kez daha kısık. Gülüşü bittiğinde odada ince bir sızı kaldı.
Elini, Hande’nin bileklerine doğru indirdi. İplere gömülmüş morluklara parmak uçlarıyla dokundu; ipi çözmeden, morarmış yerleri hafifçe ovaladı. Sanki elinde merhem varmış da sürüyormuş gibi yumuşak hareketlerle, deriyi okşadı.
“Bak şu haline.” dedi, hüzünle karışık bir kızgınlıkla. “Bağlı dururken bile kendine acı çektiriyorsun. Bir de çözdüğümüzü düşün… Kim bilir ne fırtınalar koparacaksın. Zaten bu ipler olmasa, anan geldiğinde bu evin içinde seni tutmak da mümkün olmayacak.”
¶ Hande, bileklerine değen bu yumuşak parmaklarla birlikte boğazına bir şeyler tırmandığını hissetti. Ağlayamıyordu; bant, gözyaşını boğazına geri itiyordu sanki. Korkuyla öfkenin, utançla minnetin birbirine karıştığı o yerde, kendine bir isim bulamayan bir his serpildi içeri. Hem kaçmak, hem kalmak istiyordu. Kaçsa annesinin kucağına düşecek, kalsa bu evin bilinmez ağırlığı altında kalacaktı. ¶
Tam o sırada, dışarıdaki koridordan adım sesleri geldi. Ağır, kararlı adımlar… Nurcan, başını kapıya çevirdi. Hande’nin gözleri kocaman açıldı. Kapının tokmağı yavaşça döndü; bu kez, öncekinden farklıydı. Öfkeyle değil, ama içten içe kaynayan bir gerginlikle açıldı kapı.
Fatih içeri girdi. Omuzları gergindi, çenesi kilitlenmiş gibiydi. Gözlerinin kenarında, kapı önündeki tartışmanın izleri duruyordu. Odanın içine, bir insanın değil, üzerinde tartışma kokusu taşıyan bir rüzgârın girdiği hissediliyordu.
Bakışı önce Hande’ye takıldı. Koltuğun üzerinde, elleri bağlı, ağzı bantlı, gözleriyle konuşmaya çalışan o kız… Sonra annesine döndü; annesinin hâlâ kızın saçlarını okşayan elini görünce, içinde bir yer hem yumuşadı hem daha da gerildi.
Kapının yanından birkaç adım içeri attı. Dudaklarının kenarında, öfkeyi saklamaya çalışan ince bir alay belirdi.
“Güzel.” dedi, gözlerini Hande’den ayırmadan, kelimelerini nazikçe ama keskinlikle dizerken. “Dışarıda biri bağırıyor, içeride bir başkası sessiz sessiz gözleriyle ateş saçıyor. İnsan, bakınca anlıyor aynı kökün suyunu içtiklerini. Sesleri benzemese de, bakışları aynı yerden vuruyor.”
Cümlesinin sonu, Hande’nin yüzüne işaret eden hafif bir baş hareketiyle bitti. İma açıktı; Hande’nin bakışlarında annesinin gölgesini görmüştü. Ama sözleri, doğrudan “annene benziyorsun” demeyi seçmemiş; bunun yerine, okların ucunu inceltmişti.
Nurcan, sandalyede hafifçe doğruldu. Gözleriyle oğlunu süzdü; yüzüne, “Yeter,” diyen bir ifade oturdu. Sözleri kısa, ama yerini bulan bir uyarı oldu:
“Yüreğin zaten kapıda kavruldu,” dedi, sesi alçak ama tok. “İçeri girince de ateşi buraya saçma. Kızın bakışına söz geçirmenin bir hayrı yok. Önce kendi öfkeni dizginle.”
Fatih, annesinin bu cümlesiyle başını azıcık yana eğdi. Gözlerinde parlayan sertlik, bir tık geri çekildi. Derin bir nefes aldı; göğsü hafifçe indi, çıktı. Omuzlarındaki gerilim, az da olsa dağıldı.
Koltuk yanındaki boşluğa doğru yürüdü. Sandalyeyi biraz çekip Hande’nin karşısına geçti. Sakin kalmaya çalışarak koltuğa eğildi; göz hizalarını birbirine yaklaştırdı. Hande, nefesini tutmuştu; gözlerinde hem korku, hem merak, hem bıkkınlık vardı.
Fatih, bu kez daha yumuşak ama hâlâ ciddi bir sesle konuştu:
“Bak bana.” dedi, kelimeleri tane tane. “Dışarıda kopan gürültü yetmiyormuş gibi, sen de buradan yangına odun taşıma. Ananın gölgesi kapıdan sızmaya çalıştıkça, senin yüreğin oraya kayıyor, biliyorum. Ama şimdi eli kolu çözülmüş bir Hande’yi dışarı salmak… en çok sana zarar verir. Buna izin vermem.”
Kızın gözlerinde anlık bir kıvılcım gördü; “Yine beni umursamıyorsun,” diyen bir kıvılcımdı bu. Fatih, dudaklarının kenarını hafifçe yukarı kaldırdı; alayla karışık bir merhametle ekledi:
“Merak etme,” dedi. “Annen kapıdan uzaklaşır uzaklaşmaz, burada böyle durmayacaksın. Onun gölgesi bu evin eşiğinden çekildiğinde, seni bu iplerle bağlı bırakacak değilim. Ama önce fırtına dinecek. Sonra şu düğümleri çözeceğim.”
Bir an durdu, gözlerini kısıp Hande’ye baktı. “İnanmıyor,” diye geçirdi içinden. Kızın bakışı hâlâ şüpheyle doluydu. Fatih, bu bakışa karşı, hafifçe gülümsemeyi seçti.
“Şu haline bak.” dedi, ince bir takılma payıyla. “Ses çıkaramıyorsun ama yine de bütün odanın ipini elinde tutan sen olmuşsun. Kapıda annen, içeride annem, ortada ben… Herkes senin etrafında dönüyor. Yine de sırf inat olsun diye gözlerinle bile kavga etmeye kalkıyorsun.”
Nurcan Hanım, sandalyeden hafifçe güldü; oğlunun bu son sözündeki mizah, odanın havasını az da olsa yumuşattı. Yine de gözlerinde dikkatli bir ifade vardı.
Fatih’in bakışları, o anda Hande’nin yüzünün sağ kenarına takıldı. Şakağından yanağına doğru inen kızarıklık, önceki darbenin izi gibi parlıyordu. Derinin hemen yanında ince bir kabuk oluşmuş, etrafı kızarmıştı.
Fatih’in içinden, kısa, sessiz bir küfür geçti; yüzüne yansımadı ama gözlerinde rahatsızlık anlamak mümkündü. Biraz daha yaklaşarak baktı.
“Yaran büyümüş.” dedi, sesi bu kez daha ciddi ve yumuşak. “Sabahki halinden beter görünüyor. Böyle kendi kendine geçecek gibi değil.”
Nurcan Hanım, hemen araya girdi; dudaklarını büktü, gözlerini oğluna dikti:
“Ben sana demedim mi?” dedi, hafif sitemle. “Bu yaranın üstü öylece bırakılmaz. Zamanında bir baktırmak, bir pansuman ettirmek lazımdı. Sen ‘idare eder’ deyip durdun. Bak şimdi, kızın yanaklarına ateş düşmüş. İnat ettikçe suç da büyüyor.”
Fatih, annesinin haklılığını kabul eden bir tavırla başını hafifçe salladı. Kısa bir iç çekişten sonra kararını seslendirdi:
“Böyle kalamaz.” dedi. “Hem misafir gelecek birazdan, hem de o kadın aklına her estiğinde yine kapının önüne dikilecek belli. Bu odada kalırsa, her bağırışını duyar. Yarası da, yüreği de kabuk bağlayamaz.”
Bakışlarını Hande’den çekmeden devam etti:
“Evin arkasında ekmek evi var,” dedi, sanki Hande de odanın bütün planlarını biliyormuş gibi. “Sabah erkenden orayı yokladım. Kömürlük yanında, duvarları kalın, içerisi daha sessiz. Misafir gelse bile sesi oraya az gider. Senin için daha güvenli. Yüzündeki yaraya da orada bakarız. Gerekirse Turgut’u çağırırım; gözü alışkındır, bir bakar. Öyle basit sanıp geçeceğimiz bir şey değil bu.”
Nurcan Hanım, bu sözlere sessizce başını sallayarak katıldı. Yüzüne hafif bir yorgun gülümseme yerleşti.
“Sabahtan beri içim orada.” dedi, sesi yumuşamış, hafif yöresel bir tınıya bürünmüştü. “Ekmek evini toparladım, köşeye de bir yatak hazırladım. Bu kız burada böyle ortada duracağına, orada dursun. Hem rüzgârı az, hem gürültüsü. Gelen giden olursa da gözden ırak kalır. Günah şuncağıza, herkesin gözü önünde böyle bağlı kalmasın.”
Fatih, annesinin bu cümlelerine saygıyla baktı. Kaşlarının arasındaki çizgi biraz daha açıldı.
“İşte,” dedi, sakin ama kararlı bir sesle. “Doğru söz… Ben de bunu söylüyorum. En iyisi, misafir gelmeden yerini değiştirelim. Yüzündeki yaraya da orada bakarsın anne. Kabuk bağlamadan iz bırakmasın.”
Sonra tekrar Hande’ye döndü. Dudaklarının kenarına hafif, alaycı ama bu kez daha masum bir gülümseme yerleşti:
“Sen de,” dedi, gözlerinin içine bakarak. “Şimdi bana öyle bakıyorsun ki, sanki seni zindana götürüyoruz. Oysa bilsen… Bu evde en sakin köşe orası. Hem gürültüden uzak durursun, hem benim misafirlerin bakışlarından. Aileni görmeye meraklı gözler yok orada, merak etme.”
Nurcan, hafifçe öne eğildi, oğlunu dinledikten sonra Hande’nin yüzüne baktı. Gözlerinde, içi dolu bir şefkat vardı. Sesi, Anadolu’nun yumuşak taşlarını hatırlatan bir sıcaklık taşıyordu:
“Haydi,” dedi, ince ama kararlı bir tonda. “Daha fazla bu koltuğun üzerinde ziyan olmasın bu kız. Hem hasta, hem ürkek… Bir de böyle ortada bağlı kalmasın. Günahtır. Alalım, arka tarafa geçirelim. Orada içi daha rahat eder.”
Fatih, annesinin bu son cümlesiyle harekete geçti. Koltuğun yanına tam anlamıyla yaklaştı. Önce Hande’nin bakışlarını yakaladı; göz göze geldiler. Kızın gözlerinde, “Ne yapacaksın?” diyen bir tedirginlik vardı.
“Korkma, sana zarar vermeyeceğim, bunu bilmene rağmen korkmayı bırakmalısın.” Ellerini uzattı; düğümleri çözerken, parmakları iplerle birlikte morarmış deriye değdi. Hande, kısa bir an için nefesini tuttu; bileklerindeki baskı hafifledikçe, uyuşmuş sinirleri sızlamaya başladı. İpler açıldığında, bilekleri özgürlüğün acı veren ilk dokunuşunu yaşar gibi sızladı. Fatih, çözülen elleri hemen serbest bırakmadı. Kızın bileklerini nazik ama kararlı bir hareketle göğsünün önünde bir araya getirip tuttu; tekrardan bileklerini birbirine bağlayarak sımsıkı sabitledi. Üzerine örtülü pikeyi kaldırmadı, ellerini pike içine yerleştirerek tüm bedenini ince örtüye sarmaladı. Korkudan çırpınan bedenini, koltuktan kolay bir hamleyle kavrayarak tamamen kucağına aldı. Önce çırpınmasını, etkili sözlerle engellemesi gerekti. “Bak,” dedi, dudaklarının kenarında hafif bir gülümsemeyle. “Şimdi kollarımda çırpınıp uğraşarak bağlı bileklerine zarar vermeye kalkarsan, seni inadına, ortalık durulsa bile çözmem. Bileklerin daha çok acır. Sen de biliyorsun ki bu evde sana el kalkmayacak. Ben sana dokunursam, bağırmayı bırak, dünya da şahit olur bunun hesabına. O yüzden… böyle abartılı çırpınmalarla dikkat çekmeye çalışma. Gerektiği kadar ses ettin zaten.”
Nurcan Hanım, sandalyeden kalktı. Eteklerini düzeltti, Hande’nin yüzüne son bir kez sevgiyle baktı. Elini uzatıp kızın omzuna hafifçe dokundu.
“Korkma bir tanem.” dedi, sesi bu kez neredeyse fısıltı. “Arkada kalacağın yer, buradan daha sıcak. Kömürlük yanı orası; taş duvarları ısıyı tutar. Sana orada güzelce yer edeceğim. Üstünü başını örterim, daha rahat yatarsın. Karnını doyuracağım orada, yaranı saracağım. Gürültü de az gider oraya. Yüreğin, dışarıdaki gürültüyle değil, kendi içinde dinlenir.”
Hande’nin anlattıklarını dinlerken neredeyse ağzı açık kalmıştı Efsun’un, akıl alır misali değildi. Her ne kadar Hande’yi sakinleştirmeye çalışsa bile karşısındaki kızın yaşadıkları hiç normal gözükmüyordu. “Hep öyle bağlı mı kaldın?” dedi ürperti içinde Efsun, elinde değildi ürpermemek. “Yok, çözdüler sonradan ama Neslihan Annemle karşı karşıya geldiğimde bağlıydım. Üstelik Fatih’in kollarında, yani bildiğin kucağında, savunmasız bir vaziyetteydim. Ben böyle özgürlüğüme düşkün bir kadınken zamanında beni bağlamalarını unutamam Efsun, sevdiğim adam ve ‘Anne’ dediğim kadın yaptı bunları Efsun. Ama aynı zamanda, bağladığı ellerimi öyle güzel okşuyordu ki Nurcan anne, ben o tedirginliğin ve korkunun içinde, gerçekten anne merhameti görürdüm.” Yüzündeki ürpertinin gölgesinde gülümsedi Efsun, böyle söylemesi güzeldi. Onu ancak böyle toparlayabilirdi, iyi yanları göstererek. Kötü başlangıçların ardında yeşeren güzellikleri göstermesi gerekti.
“Fatih, orada Neslihan Annemi, benim hayatımla tehdit ederken onun kollarındaydım. Benim yanımda ima içinde söyledi, şimdi idrak edebiliyorum ama olsun, geç de olsa anladım. Üstelik iyi hatırlıyorum, Nurcan Anne de onayladı kendi evladını.” Şaşırsa bile şaşkınlığını belli etmemesi gerekti Efsun’un, Hande’yi sakinleştirmek için artık soğukkanlı olması gerekiyordu. Hayatta her şey olabilir, insan isterse her şeye alışabilirdi. Üstelik şunu iyi biliyordu, güzel seven adamlar bazen can yakabilirdi, kırmadan sevemezdi. Şimdi bunu Hande’ye de, doğru yöntemlerle anlatması gerekti. “İkisi de seni orada korumuş Hande, bunu görmelisin. Anneni bence sadece gitmesi için boş tehditle başından atmaya çalışmış, ben daha dinlemeden bunu anladım. Sen anlatsana hadi, dinleyip karar vereyim, merak ettim.” Efsun’un söyledikleriyle tekrardan o günleri anımsadı Hande, o karanlık geçmiş aralandı. “Çok zor ama anlatayım hadi.” dedi kendini zorlarken, anlatmak yaşamaktan bile zordu kimi zaman.
Kömürlük merdivenlerinin başında gece, ince bir perde gibi Hande’nin omuzlarına iniyor; pikenin liflerine dolanan soğuk, hasta bedeninin üzerinden usul usul içeri sızıyordu. Fatih, onu iki koluyla göğsüne yakın tutmuştu; pikenin kenarı Hande’nin yanaklarına kadar çekilmiş, bantla susturulmuş dudaklarının üzerine nemli bir buğu bırakıyordu. Bilekleri, pikenin içinde, kendine bekçilik eden o dar düğüme mahkûmdu; yine de yorgun bir rüyanın içinden kalkmış gibi kıpırdıyor, bir yerlerde bir anne sesi duyulacak olursa nereye yetişeceğini bilmez bir çocuk gibi, kalbi daha hızlı vuruyordu. Toprağın ve turşu bidonlarının, ıslak tahtanın ve eski kışların kokusu, kömürlüğe inen taş basamaklarda kümelenmiş; rüzgâr, bahçeden bir haber taşıyacaksa önce o kokuları yokluyordu.
Bahçe kapısının çıtası, geceyi ikiye bölen bir çizgi gibi karanlıkta duruyordu. O çizginin ardında, kapıya yüzü dönük, gölgesi sert bir kadın vardı: Neslihan. Kapının metaline parmakları vurulmuş, sinirli bir sabırla beklemenin sesi, rüzgârın uğultusuna arada bir sert, kısa heceler gibi karışıyordu.
Fatih bahçeye çıkınca durdu; kollarındaki ağırlığı biraz daha kendine çekti, pikenin bir ucunu Hande’nin üzerine iyice çekerek yerleştirdi. Başını kapıya kaldırdı. Sesini alçaltmadı, yükseltmedi; ama sözün omurgasını kalınlaştırdı, sözcüklerin arkasına bir duruş koydu:
“Burası sınır. Bir adım daha atarsan, adımın yetmez.”
Neslihan’ın çenesinde kaslar gerildi; gözleri kapının demirlerinden Fatih’in kollarındaki pike yumruğuna kaydı.
“Kızımı nereye götürüyorsun?”
“Uzak, çok uzağa.” Kendinden emin konuştu, kollarındaki kızı, karşısındaki kadına vermemeye kararlıydı. Bunun için tüm yasal ve kişisel haklarını kullanacaktı. “Benden uzaktaysa mı güvenli?”
“Senden uzakta değil, kötülükten uzakta.”
Hande, annesinin sesini duyunca pikenin içinde birden kıpırdadı; bileklerine ince bir sızı yürüdü. Sanki bant yırtılacak, kelimeler içinden dökülecek; sanki pike bir anda seccadeye dönüşecek ve dua olup koşacak… O kadar. Bedenin izin verdiği kadar. Fatih, kollarını biraz daha sıktı, sesini neredeyse fısıltıya indirerek, yakından, kulak hizasından:
“Sakin… Bileklerini incitme. Ben buradayım.”
Neslihan, kapının sürgüsüne parmaklarıyla hızlıca iki kez vurdu; metalin tınısı bahçeyi çınlattı.
“Zorla tutamazsın yanında, aç kapıyı.” Sesi dirayetliydi kadının, kendince kararları da kesindi, tüm gücünü toplayarak gelmişti. Bugün buradan kızını almadan gitmeyecekti. “Tutuyorum. Neden tuttuğumu da benden iyi biliyorsun.” Yanında, kollarında Hande varken öyle çok açık konuşmak istemiyordu ama elinde değildi Fatih’in, karşısındaki kadın, kendisine yaşattığı sinirle istemsizce konuşuyordu. “Yeliz yoğun bakımda. Belki çıkamayacak. Sen hâlâ kızı kafeste tutmaya çalışıyorsun.” Neslihan’ın sözleri karşısında, kendini durdurmadan, tek hamlesini gerçekleştirerek konuştu Fatih: “Kafes değil. Siper.”
Söz, kısa ve taş gibi düştü. Neslihan ileri atıldı, kapının demirine gövdesini yaklaştırdı.
“Sana onu büyüten annesi verdi. Ben geri alıyorum. Öz annesi benim.”
Fatih başını çok az yana eğdi; gözlerinde soğukkanlı bir açıklığın parıltısı vardı. Birkaç adım kapıya yaklaştı, ama çizgisine basmadı; kelimeleri cebinden kâğıt çıkarır gibi sakince çıkardı:
“Yeliz Hanım, Hande’nin korunma ve gözetimine dair tüm hakkını bana tek bir sözleşmeyle devretti. İmzası burada, tarihi burada. Kâğıt, kağıttır; ama bu, canın emanet kâğıdı. O kâğıt durdukça kimse bu emanete el süremez.” Cümlenin sonundaki “kimse”, geceyi de bahçeyi de kendine büküp bir halka yaptı sanki. Neslihan’ın yüzünden bir sıcaklık çekildi; yine de geri durmadı. Eli kapı aralığından pikenin üzerine uzandı—o hamlede hem anneydi hem öfke. Fatih, Hande’yi göğsüne daha sıkı bastı, sesini sertleştirip sözü kısalttı: “Dokunma. Yaklaşma. Çok kötü olur.”
Hande ürperdi; annesinin öne atılışındaki gölge, çocukluğundan kalma soğuk bir rüzgâr gibi içinden geçti. Bileklerini daha fazla zorlamadı; bedenini pikenin içinde, yüzünü Fatih’in göğsüne biraz daha yasladı. Kokusunda, tuhaf bir sıcaklık bulur gibi; dışarının dikenini içerde bir yumuşak kuma dönüştürür gibi. ‘İnsan düşerken.’ diye geçirdi içinden, ‘Bir dala değil bir nabza tutunur.’
Fatih, kollarındaki bu sığınışı fark edince başını çok az kaldırdı; kelimeleri parmaklarını yakmadan tuttu:
“Kızın benden ürküyor, farkında mısın?”
Neslihan dudaklarını büzdü, alayla ama titreyen bir öfkeyle:
“Cesaretin varsa bantı çıkar. Kendisine soralım kimden korkuyor.” dedi.
Fatih bir an sustu; sonra, sesi öylesi sert, sürtünerek ama parçalanmadan aktı:
“Dil bazen kalbe engel olur. Bu gece kalbi konuşsun diye dili susturdum. Böyle daha iyi duyuluyor.”
Kapı eşiğine bir gölge düştü; Nurcan Hanım elinde kalın, yün bir örtüyle bahçeye girdi. Rüzgârın içinden gelen bir anne sesi gibi acele etmedi, ama vakit kaybetmedi; örtüyü Fatih’in kollarındaki Hande’nin üzerine doğru yayarken gözlerini Neslihan’a dikti:
“Nasıl anneliktir bu? Çocuğun ürperiyor, sen metal sürgüye abanıyorsun. Gözünü kapıya dikmişsin, kızının nabzına değil. Korkuyu büyütüp sevdayı küçültmek annelik midir?”
Neslihan geri adım atmadı; çenesini kaldırdı, sözü dikleştirdi:
“Annelik senden mi öğrenilecek?”
Nurcan’ın sesi soğuk değildi; ama ateşin kenarındaki taş kadar netti:
“Benden değil. Zamandan öğrenilir. Zaman, annenin diline merhamet, eline mesafe öğretir. Kızın üşüyor, senin öfken ısıtmıyor.”
“İzahı bırakın. Açın kapıyı.” dedi Neslihan, avuçlarını demire bastırarak.
“Kapı açık kalsın diye değil; dışarısı dursun diye var, dedi Nurcan Hanım.
Fatih, kısa bir bakışla teşekkür edercesine baktı annesine, sonra kapıya yeniden döndü. Sözünü bu kez yalnız Neslihan’ın anlayacağı derinliğe indirdi; kelimeleri öyle bir kıvama getirdi ki, Hande’ye sıradan bir “çekil” gibi duyulacak, ama Neslihan’ın içine buzlu bir uyarı gibi inecekti:
“Şimdi geri çekil. Bir adım daha atarsan bu gece, kızınla hayat arasında duran tek kapıyı kapatırım. Sabahı olmaz.”
Cümle, rüzgârın içinden geçti; bahçedeki limon ağacının yaprakları bile kıpırdamamaya çalıştı. Neslihan’ın gözlerinde bir anlık boşluk, sonra ince bir ürperti; dişlerinin arasından kaçan kısık bir nefes. Nurcan, yanına yaklaşıp hiç yükseltmeden ama tereddütsüz ekledi: “Duydun. O dediğini yapar; ben de durduramam. Senin yanında gölgeye düşeceğine, sabahına kavuşmasın daha iyi.”
Hande, sözü bütünüyle anlamadı; ama seslerin altındaki karanlık akıntıyı sezdi. Başını Fatih’in göğsüne daha da gömdü; sanki göğüs kafesinin altında saklanan bir fırın vardı ve oradan çıkan sıcaklık, bileklerindeki sızıyı yavaşça dağıtıyordu.
Neslihan, bir hamle daha yapmak ister gibi oldu; Nurcan elini bileğinden tuttu. Tutmak değildi yalnız; bir kapının tokmağını son kez çevirmek gibiydi o dokunuş. Sözü uzatmadı; kolundan hafifçe çekip kapının dışına çıkardı, iki adım, üç adım… Sonra caddeye doğru itti; itiş değil, uzaklaştırma: ‘Bugün burada kalmayacaksın’ diyen bir mesafe.
“Çekil şu kapıdan.” dedi Nurcan Hanım, kapıyı ardlarından kapattı. “Kızın korkuyor ve üşüyor.”
Kapı kapandı. Demirin oturduğu yuvadan kısa, tatmin olmuş bir ses geldi. Hande, annesinin ayak sesleri caddeye karışınca yeniden kıpırdandı; bantlı dudaklarının altından anlaşılmaz bir inleyiş çıktı. Fatih, onu bir an daha sıkıca kavradı; sesi yavaş, kısa, bitişe yakın:
“Bitti. Geçti.” Korktuğunu bildiğinden ötürü böyle teskin etti. “Seni birazdan kurtaracağım şu iplerden.”
Söz sıradan değildi; dizgin gibi, siper gibi, tepe gibi bir sözdü. Hande’nin omuzları pikenin altında biraz indi; gözlerini kapadı. İçinden geçen cümle uzun, ağır ve sessizdi. İnsanın en güvenli yeri bazen bir kolun içi olurdu, bazen bir kapının eşiği… Hande’nin yanına gelen Nurcan Hanım, örtünün ikinci ucunu da onun sırtında düzeltti; saçlarının enseye dökülen yerini avuç içiyle gölge gibi okşadı: “Hadi oğlum. Çok üşüdü. Uzaklaştıralım buradan. Kömürlük sıcacık.” Sonra Hande’ye döndü tekrardan, sesi şefkatle bükülmüş bir hitapla:
“Geçti kızım. Birazdan sıcak olur. Nefesini sakın zorlama.”
Bahçede rüzgâr durdu; kapı, demir diliyle bir daha kıpırdamadı. Gece, çizgisini yerine koydu. İçeride, kömürlüğün koyu sıcaklığında, Hande’nin titremesi seyreldi; pikenin içinde bileklerine bakan düğüm, sanki birkaç milim gevşedi. Fatih, onu bir taburenin kenarına dikkatle oturturken, kısa, tok bir cümle daha koydu aralarına kalkan gibi, söz gibi: “Geçti.” dedi bileklerindeki ipi gevşelterek çözerken…
Dışarıda gecenin büyük kapısı kapalıydı; içeride küçük bir kapı daha vardı: bir göğüs, bir nefes, bir sığınak. O kapıyı o gece kimse kapatmadı.
Anlatımı son bulurken titriyordu genç kadın, her kelime; biraz daha ürpertiyordu bedenini. Gözlerinin dolmamasıyla beraber gelen ağlama hissini bastırmak için sürekli yutkunuyordu. “Şimdi böyle korkudan ağlamaklı oluyorsun ama orada ona sığınmışsın Hande.” Karşısındaki Efsun’un söyledikleriyle güldü. Küçümser gülüş firar etti dudakları arasından. “Hah.” dedi küçümsercesine konuşarak. “Denize düşen yılana sarılırmış, benimkisi de o hesaptı işte. Şimdi yine düştüm ben o denize, bir yanda Neslihan annem; diğer yanda Yeliz annemle olan tartışmalarım, tabii ayrı hayat kurma isteğim de var, kalktım çaresizlikten evlenmeyi kabul ettim.”
“Sevmesen yapmazsın canım, hiç inkar etme, deliler gibi seviyorsun. Günün birinde evliliği kabul edeceğin, o zamanlar ona sığınmandan belliymiş. Ayrıca tehdit etmiş bence sadece, kimseye zarar verecek biri değil o. Anneni göndermek için sıradan tehdit bu, korkacak durum yok.” Kendince haklıydı ama ne olursa olsun, içindeki tedirginlik geçmiyordu. “Kızım sen proje sunumunun ortasında aşkını itiraf etmedin mi, şimdi neyin gururundasın? Sana bundan böyle zarar vermez Hande, sen de şu inadı bırak artık, sana zarar verecek insan, zaten öyle davranmaz. Seni her annen geldiğinde ortadan kaldırma nedenlerinden biri de, hep senin zarar görmemeni istemesi olmuş.” Bunu biliyordu, kendisi de düşünebiliyordu aslında. Zarar verecek olsa bağlamaz, tehdit eder, istediklerini tehditle ya da şiddetle yaptırırdı ama öyle biri olmuştu. “Hande.” dedi aklına gelenlerle seslenen Efsun, bunu sorarak onu toparlaması gerekti. “Onun nasıl biri olduğuna emin olsan, evleneceğinden ötürü hiç tedirginliğin olmazdı, öyle değil mi?” Şimdi bunu sorarsa, biraz daha onu rahatlatabilirdi. Efsun’un söylediklerini düşünürken yanıtın hazır olduğunu anımsadı. Gülümseme oluştu dudaklarında, “Ben onun nasıl biri olduğunu zaten biliyorum.” derken kendinden çok emindi. Yüzünde gülüş oluştu, onu iyi tanıyordu. Buna rağmen niye tedirgin olduğunu bilemezdi ama onu tanıyordu. “Ben onun sarhoşluğuna denk geldim, insan sarhoşken, gerçekte neyse ona dönüşür. Gerçekte nasıl olduğunu gördüm, şimdi emin olabiliyorum. O bodrum katında, beni ilk zorla alıkoyduğu günlerdeydi. Yine depo şeklindeki sığınakta, elim kolum bağlı ve aşırı savunmasız durumdaydım. Yani istese bana orada, o haldeyken çok rahat zarar verebilirdi. Buna rağmen bana zarar vermemişti. Söyleyecek sözleri vardı, dilinin ucuna gelenler vardı ama bunları bile geri yutmuştu.”
“Nasıl anladın sarhoş olduğunu, anlayınca korktun mu, ne hissettin anladığın zaman?” Efsun’un söyledikleri karşısında ağırdan başını sallayan Hande, o günleri anımsadı. “Alkol kokusuna kendi kokusu karışınca, ortaya aşık okunacak bir koku çıkıyordu.” Söyledikleri, yaptığı itirafın ardından yüzü kızardı genç kadının, bunu nasıl dile getirdiğini kendi bile anlamakta zorlanmıştı. “Utanma utanma, hadi anlat. Sen az değilsin, çoktan aşık olmuşsun, neyin korkusunu yaşıyorsun? Can yakmadan sevmek olmaz Hande, bunu bilmen gerekiyor. Hatasız insan mı var, güzel seven adamlar kimi zaman can yakarlar. Kalmış ki o, hata yapmamak için sana böyle davranmış. Anlat bakalım, neler yaşandı o gün, merak ettim.” İyice yanakları kızarırken geçmişi anımsadı. Usulca anlatmaya başlarken beraberinde kendi de anımsadı ilk zamanları.
Oda, dışarıdan gelen rüzgârın uğultusuyla titreşiyordu. Karanlık, duvarlara sinmişti; küçük bir pencerenin gerisinden sızan loş ışık, koltuğun ucunda oturan genç kadının yüzüne düşüyor, gölgesini paramparça ediyordu. Hande’nin elleri koltuğun başlığına bağlanmıştı; bilekleri, iplerin altında soluk bir ağrının yankısıyla sızlıyordu. Ağzındaki bant, hem nefesini hem kelimelerini hapsetmişti. Çırpındıkça yalnızlığı büyüyor, her nefesle birlikte korku daha da yerleşiyordu göğsüne.
Kapı gıcırdadı.
Bir gölge, sessizliğin içinden ayrıldı.
Fatih’ti gelen.
Adımları sertti, ama ölçüsüz değildi; yorgun bir gururun, uzun bir gecenin yankısını taşıyordu ayak sesleri. Elinde şişe yoktu; alkolün kokusu, yalnızca nefesinde hafif bir buğu gibi geziniyordu. Gözleri karanlığa alışmaya çalıştı. Birkaç adım yaklaştı.
“Yine kendine iş çıkarmışsın,” dedi alayla, sesi yorgun bir kahkaha gibi tınladı. Hande, önce sesin tonundan, sonra kelimelerin titremesinden anladı sarhoş olduğunu. Fakat bu sarhoşluk, ne sokakların taşkınlığına benziyordu ne de kendinden geçmişliğe; daha çok içe gömülmüş, düşünceye bulanmış bir dalgınlıktı. Yine de ürperticiydi, kendisine zarar vermesinden ürküyordu. Tanımadığı, kendisi için yabancı sayılan bir adam tarafından zorla alıkonuluyordu, üstelik o tanımadığı yabancı, karşısına sarhoş, biraz kendinden geçmiş şekilde gelmişti. Elinde olsa refleksle birkaç adım geriye bile gitmek isterdi ama bağlı bedeni, buna müsaade etmiyordu.
Fatih, koltuğun karşısına geçerek oturdu. Gözleri bir süre kadının ellerinde, bileklerinin etrafındaki iplerde gezindi. Sonra başını yana eğip, acı bir tebessümle sordu:
“Senin ailende kimse seni dinlemez miydi? Her şeyi bağırarak anlatmaya çalışıyorsun.” Sesinde iğneleyici bir ton vardı ama öfke değil, yorgunluk taşıyordu. Hande’nin kalbi hızla çarptı. ‘Acaba bana zarar verecek mi?’ diye tekrardan düşündü.
Bilekleri acıyla sızlarken, gözlerindeki yaşları zoraki bile olsa durdurdu, şimdi asla ağlamayacaktı. Korkmasına rağmen korktuğunu hiçbir şekilde belli etmeyecekti.
Fatih, başını geriye yasladı, derin bir nefes aldı.
“Sessiz ol biraz.” dedi, sesi yumuşak ama emredercesineydi. “Dinleneceğim.”
Oda bir anlığına tamamen susturan, bıçak açmayan sessizliğe gömüldü. Yalnızca duvarların içindeki rüzgârın uğultusu kaldı.
Fakat birkaç dakika sonra Hande yeniden kıpırdandı, ipler bileklerine biraz daha battı. Bu kez Fatih’in bakışları sertleşti.
“Dur be kızım,” dedi, sesi daha keskin çıktı. “Gürültü etmeden anlamıyor musun? Hep mi böyleydin sen, susturulmayınca daha çok bağıranlardan mısın?”
Cümle iğneli gibiydi ama ardından dudakları titredi, gözleri uzaklaştı. Bir şey söyleyecekmiş gibi oldu, sustu.
Sanki söyleyeceği her söz, geçmişindeki bir yara izine dokunuyordu. Başını eğdi, alçak bir sesle mırıldandı, ama Hande o kelimeleri duyamadı. Kelimeler dudaklarından düşmeden, boğazında kayboldu.
Sonra yeniden baktı Hande’ye; gözlerindeki sertlik dağılmış, yerine sönük bir merhamet yerleşmişti.
“Korkma…” dedi alçak sesle, neredeyse duyulmayacak kadar. “Ben… Sana zarar vermem.”
Hande’nin gözlerinde korku, biraz daha çoğalırken ağlamamak için tekrardan tuttu kendisini. Korkusu azalmıştı ama yorgunluğu ağır basıyordu genç kadının. Azalan korkusuna rağmen çekiniyordu karşısındaki adamdan. Fatih, başını koltuğun arkasına dayadı; göz kapakları usulca kapandı. Bir süre sonra nefesi düzene girdi, sarhoşluğun uykusuna daldı. Odanın içi yeniden sessizliğe gömüldü.
Hande, bağlı elleriyle koltuğa yaslanırken, göğsünde hafif bir huzur kıpırdadı. Sarhoş bile olsa, onun içindeki o sert adamın özünde bir merhamet vardı; bunu ilk kez o gece, sessizliğin ortasında hissetti.
Anlatımının ardından sessizleşti Hande, susmak istedi, uzun süre konuşmamayı tercih etti. Anlattıkça ürperiyor ama aynı zamanda ciddi manada rahatlıyordu. “Bak gördün mü, kendin zaten görmüşsün, daha niye korkuyorsun ondan Hande? Bunu kendine yapma, yaşatma kalbine bunca acıyı.” Şimdi karşısındaki kız böyle diyordu ama kendisinin elinde değildi. İyi bir insan olduğunu biliyordu, fakat geçmişte yaşananlar çok travmatikti, olanları düşündükçe çileden çıkıyordu. “Yakında evleneceğim adam bana bunları yaşattı. Herkesten çok sevdiğim, ‘Anne’ dediğim kadın da daima o adama destek oldu. Ama şu da bir gerçek ki, beni bağlayan o kadının elleri, aynı zamanda ben korkunca, şefkatle saçlarımı okşuyordu.”
“Seni bağlayan eller, şefkatle saçlarını okşadığı gibi aynı zamanda, seni gürültüden uzaklaştırmaya çalışıyordu.” Gayet kendinden emin şekilde konuştu Efsun, artık Hande’nin aklındaki karmaşıklığa son vermesi gerekti. “Aa!” dedi aklına ansızın gelenlerle, bunu çözmesi gerekti. Hande, bunu nasıl unuttuğunu düşünmek istemedi, aklı böyle karışıkken unutması çok normaldi. “Benim Fahri Hocayı ziyarete gitmem gerek. Bugün tekrar gidecektim, ben nasıl unuttum, hemen çıkmam gerek.” Yerinden hızlıca doğrulurken dolabına doğru ilerledi. Bugünlerde, kendini bile unutacak kadar yorgun ve karmaşık zihne sahipti. “Hande.” dedi aklına gelenlerle ansızın Efsun, yanında gitse iyi olacaktı. “Seninle geleyim, daha sağlıklı olacak.” Dolabından kıyafet seçerken diğer yandan Efsun ‘u dinlemeye devam etti.
“Teyzem seni oraya tek göndermez, siz şimdi tartışmayın diye araya ben gireceğim mecburen. O yüzden seninle geleceğim, birlikte geçeriz hastaneye. Görürsün, ziyaret ederiz, sonra geri geliriz. Bugün seni yalnız bırakmak istemiyorum, yanında olayım. İstersen dönerken gider bir yerlerde otururuz, çay kahve içeriz ama istemezsen de hemen geliriz. Sadece yanında olmama müsaade etmen yeterli.” Düşünceleri cazipti, zaten bugün Efsun‘la olmak, ona geçmişi anlatmak rahatlatmıştı kendisini. Bu dediklerinin gerçekleşmemesi için bir neden yoktu, tek gitmeye de zaten cesaret edemiyordu.
…İki kadın, hastane koridorunda çaresizce beklerken durum ortadaydı aslında. İyileşemeyecekti, eskisi gibi olamayacaktı Fahri Bey. Durumunu açıklayan doktorlar, bunu çok net şekilde anlatmışlardı. Yanına gitmiş, odasına girmiş, ellerinden tutarak konuşmuştu onunla; kendi içinde bir miktar bile umut kalmamışken, Fahri Bey’e umutlar vermişti. “İyileşeceksiniz.“ demişti. İyi olacağına kendini de inandırmak istemişti doğrusu, insan zaten inançları olmasa, neye tutunabilirdi ki bu hayatta? İnanarak umut etmek istiyordu şimdilerde, karşısındaki adamın iyi olmaya ihtiyacı vardı. Biliyordu, şu zavallı adamcağız, evlatlarının zerre umrunda değildi. İnsan, işte en çok böyle durumlarda hayatta kalmalıydı, kendisi için yaşaması gerekti; kendi hayalleri, kendi umutları, kendi kaderi için yaşamalıydı. İçi acıyordu, sokaktaki sokak köpeğine bile merhamet ederken, böyle bir vicdana sahipken, şimdi çok büyük vefa borçlu olduğu, eski kayınpederi karşısında öylece yatıyordu. Belki bir gün iyileşebilecekti, belki de hiç iyileşemeyecekti. Buraya geldiğinde, böyle bir manzarayla karşılaşacağını bilemiyordu. Geldiğinde buralara, kendisine acı bir sürpriz olmuştu. Bazı sürprizler acı olurdu. Her zaman hayat bize güzel sürprizler yapmaz, her zaman da mucizeler sunmazdı. Durumu kesinleşmişti en azından, artık içerisinde bulunduğu durum belliydi, bundan sonraki yaşamını buna göre sürdürecekti. “Bizi çok korkuttunuz ama Allah sizi evlatlarınıza bağışladı.” böyle söylerken yüreğinde bir acı oluşuyordu, büyük eşsiz bir acı... içinin derinliklerine taş bastırıyorlardı sanki, her yutkunmaya çalıştığında nefesi kesiliyor daha adeta. Konuşurken devamlı umutlu konuşmaya çalışıyordu, böyle Konuştuğunda Fahri Bey iyileşmeyecekti ki, bunun bana bir faydası olmayacaktı aslında…
Yorgun gönüllere ne iyi gelirdi, neyle geçerdi gönül yorgunluğu? Gönül ilacı olsaydı şimdi, yüreğin de bir ilacı olsaydı mesela, içseydi ve iyileşseydi. Aslında varolmasına vardı da, kendisi kaçıyordu o ilaçtan. Yarasına merhem olan şifasını almamak için kaçıyordu adeta, sevdiği adama haksızlık ediyordu. İçeriden çıktığında hastane koridoruna, koridora bakmasına rağmen, Fahri Bey’in görüntüsü gitmemişti gözleri önünden. Çaresiz bakışları, sanki gözbebeklerinin içine işlemiş o derin acı dolu hüznü, yalnızlığı; hepsi toplanmış, genç kadının kalbine saldırı düzenlemişti adeta. Artık yoğun bakımda değildi, normal odaya almışlardı ama ne fayda; aynı zamanda, daima bağımlı bir hale gelmişti. Odanın kapısı önünde, kapıya ardı dönük bir şekilde öylece beklemişti. Gösterecek tepki bulamamıştı, koridorda bekleyen Aras‘la buluştu gözleri, istemsizce baktı ona, elinde olmadan tabii. Yıkılmış bir görüntü vardı üzerinde, o zaten hep öyleydi aslında, zavallı ve çaresizdi. Kendisine yaptıklarını hatırladı, yaşattıklarını, çektirdiği ızdırabı hatırladı. Hepsi onun kendi zavallılığıydı, bunu anladığında çok ağır bedeller ödemişti ama geç bile olsa anlamıştı işte. Koridorda oturmuş, sandalye üzerinde öylece etrafa bomboş şekilde bakıyordu Aras. Ağlamaktan gözleri mosmor olmuştu, özellikle gözlerinin altı morarmıştı.
“Efsun.” duraksadı, koridorda; kapının önünde, Efsun’un ismini söylerken, gözleri onu aradı. Zaten burada olan genç kadın, anında Hande’nin yanına gelerek, gözlerini onun üzerinde gezdirdi. “Ben biraz fenalaştım, azıcık su içsem kendime gelebilirim aslında, su bulabilir misin?” Arkadaşına seslenmeden önce, devamlı etrafına bakınmıştı zaten, bakınmıştı ama su sebili görememişti. Uzun zamandır koridorda beklemekten kendini tuhaf hisseden Efsun, Hande’yi anlamaya çalıştı, söylediklerini idrak etmek için çabaladı. “Sen beni bekle canım, hastane kantininde alıp geleyim.” Bekleyip biraz dinlenmeden gidemezdi, aslında elimde olsa eve geri dönmeyi tercih ederdi. Efsun‘u kırmamak için güzel bir gece geçirme teklifini kabul etmişti ama şimdi nedense canı istemiyordu. Yeliz Hanım’a kalsa gözü kapalı izin vermişti, hatta yanında Efsun olduğu için mutlu bile olmuştu aslında. “Git eğlen.” demişti büyük bir keyifle. Neslihan Hanım’ın suratla karşı çıkacağı bir çok şeye, Yeliz hanım gözü kapalı izin verirdi. Üstelik Yeliz hanımın güvendiği iki kişi vardı bu hayatta, ilki Efsun’du, ikincisi ise Fatih. Bunların bilincindeydi artık, Yeliz annesine eskisi kadar kırgın da değildi üstelik. Kendisine eski kocasının büyük umutlarla baktığını gördüğünde, Yeliz Hanım’ı tekrardan haklı buldu.
“İçmedin mi ilaçlarını?” Efsun gittikten sonra sessizliğin hakim olduğu ortamda karşısındaki adamın sesi çınladı. Şaşkınlıkla, gözlerini irileştirerek baktı ona, yerini ne zaman öğrenecekti bu adam? Herkesin durması gerektiği bir yer vardı bu hayatta, sınırını bilse insanlar belki de hayat daha iyi yaşanabilirdi. “Seni ilgilendirmez.” Böyle fenalaşmasından dolayı, ilaçlarını düzenli almadığını düşünmüştü. Kendisini zamanında düşünecekti, vaktinde çaba gösterecekti. Şimdi ilaçlarının hesabını yapıyordu ama zamanında çantasından ilaç parasını da çalıyordu, bunları unutmamak gerekirdi.“Haklısın, beni elbette ilgilendirmez ama babam bu haldeyken, bir de sen zarar görme istedim. Sevdiklerim böyle kayıp giderken ellerimin arasından, uzakta da olsan iyi ol istedim. Benden uzakta ol ama çok mutlu ol istiyorum.” Söylediği hiçbir kelimeyi samimi bulmuyordu. Sanki o her konuştuğunda, kelimelerinden samimiyetsizlik akıyordu. Umursamadı, üzüldü ona sadece, sadece merhamet etti... Yerinden kalkarak kendisine doğru gelen Aras karşısında istemsizce ürperdi. Kendisine her yaklaştığında eski günleri hatırlıyordu Hande. Şimdi sırası değildi aslında, her buraya geldiğinde onunla yüzleşmek istemiyordu. “Canım çok yanıyor.” Yanına otururken söylediği sözler bunlar oldu, oysa yanına oturmasını bırak; aynı havayı solumaktan korkacak kadar ürperiyordu ondan, yaşadıkları bir an olsun çıkmıyordu genç kadının aklından.
“Gidenler geri gelmiyor. Sen gittin bak, geliyor musun? İşte babamda da aynı böyle oldu, gitti ve gelmiyor, belki bir gün tamamen gidecek.” Öylece durdu, yanındaki adamın söylediklerini dinledi. Ardından kendi geçmişini anımsadı, dönüp dolaşıp kendi yaşantısına çarpıyordu bu hayatta. Hastane koridorlarında az mı beklemişti? Annesi için çok büyük gözyaşları dökmüştü ama umudunu da hep diri tutmak istemişti. Şimdi yanındaki adamı daha iyi anlıyordu, kendi yaşadıklarını hatırlayınca anlaması kolay oluyordu.“Baban yaşıyor, az da olsa iyileşme ihtimali var.” diyebildi zoraki şekilde. Konuşmak istemiyor oysa, sesini duymak istemiyordu; yanında olmasını istemiyordu, onun yaşantısına dair hiçbir şey bilmek istemiyordu ama işin içinde vicdanı vardı.“Yaşamak sadece nefes almak değildir ki, insan nefes alırken de ölebilir; sen şimdi babama soluk alırken gördün diye, yaşıyor mu sandın?” Yüzünü buruşturdu. Hep böyle bir insan olmayı tercih etmişti, onunla beraberken yüreğinde ne kadar tohumu varsa daima telef olurdu. “Aynısını ben de yaşadım, biliyorsun geçti başımdan.” Kendinden örnek vermesi ne kadar doğruydu, orasını kestirememişti. Örnek vererek teselli etmesi gerekirdi.
“Ama bak, şu an annem hayatta. Benimle konuşuyor, soluk alıyor, hatta buraya gelmeme de son sürat karşı; baban için geldiğimi bildiğinden ötürü, az bile olsa anlayış gösteriyor.” konuşurken laf çarpıtmadan duramamıştı. Elinde değildi, annesine çok kızgındı ama ona içten içe hak da veriyordu.“Bilmez miyim, bizim bir araya gelmemizi istemeyen de oydu zaten.” Yüzünü tekrardan buruşturdu, bugün yüzünü buruşturmaya çok alışmıştı anlaşılan. “Biz bittik artık, diye bir şey kalmadı. Beni günah işlemeye mecbur bıraktığın gün, biz çoktan bittik. Sen beni öldürecektin, ben hayatta kalabilmek için sana zarar vermeye kalktım.” Geçmişten konuşacaklardı madem, kendisinin söyleyecekleri daha yoğundu, karşısındaki adama imkan tanımayacaktı. İmkan olsa zaten hiç konuşmamayı tercih ederdi, buraya zamanında kendisine destek olan kayınpederi için gelmişti, bir daha mecbur kalmadan buraya gelmeyecekti. “Deme böyle, canımı acıtıyorsun, ben sana yaptıklarımı vicdan azabıyla uyku uyuyamıyorum.” Kendisine iyice yaklaştırmıştı bedenini, rahatsız oluyordu. Yaklaştıkça, kendisi geri çekiliyordu. “Ben iyi değilim Hande, günden güne yok oluyorum. Çıkıyor yaptıklarımın acısı benden, babamla imtihan oluyorum.” yaklaştı tamamen kendisine doğru, başını omuzuna bıraktı. İşte o an tamamen Ürpermişti, bedeninde her yer titremeye başlamış, korkudan kaskatı kesilmişti. İrkilerek kalkmaya çalışmıştı ama bunda pek başarılı olamamıştı. Yanındaki adam anında anlamıştı korkusunu.
“Yapma ne olur, izin ver kalayım göğsünde, biraz böyle kalmama izin ver. Sen iyi bir insansın, beni artık sevmediğini biliyorum; benden iğrendiğinin de farkındayım ama kalbinin güzelliğinden de bir o kadar eminim, şimdi teselli olacak bir omuza ihtiyacım var, özellikle sende teselli olmak istiyorum.” Kaldı öylece, zaten hareket edecek gücü yoktu. Bedensel olarak onu üzerinden atıp, aniden kalkması mümkün değildi. Kaldı öylece, bedeni ve vicdanın arasın gidip geldi. Yapamadı işte, kalkamadığı gibi sesini de yükseltemedi. “Üzülme.” başka kelime çıkmadı dilinden, çıkamadı; bekledi sadece. Ardına sığındığı bir kelime vardı, o da ‘Üzülme’ olmuştu, başka ne denirdi zaten. Öylece kaldılar bir süre, sonra geçmiş geçti gözleri önünden, şimdi şu yaptığıyla sevdiği adama ihanet ettiğini düşündü. Kendisine zamanında sahip çıkan, evli olmasına rağmen kocasından daha çok destek olan adama ihanet ediyordu, üstelik sadece vicdanı uğruna değer miydi? “Ben teselli bulmazsan iyi gelmeyecektir; çünkü kalbim de, yüreğim de artık bir başkasına ait.” Canını acıtmak istedi, böylece kendisinden uzaklaşmasını istiyordu. Ama bilinenin aksine, sözleri yanındaki adamı güldürdü.
“Yapma Allah aşkına, kandırma kendini. Sana bunca acıyı çektirmiş birinin ellerine bırakarak emanet edemezsin kalbini.” Bu kez kendisi güldü, üstelik acımasız bir gülüş oluştu dudaklarında. Beklentiler ne kadar büyüktü kendisinden, oysa kadının kalbinde zarar ve beklenti kalmamıştı karşısındaki adamdan ötürü. İnsan kendine bakmadan, başkası hakkında nasıl böyle rahat konuşabilirdi? “Bunları sen mi söylüyorsun?” Aslında kahkaha atılması gereken konuşmaydı ama kendisi acı şekilde gülmüştü sadece, daha ötesine gücü yetmemişti. “Seni sevmekten çok daha kolay oldu. Bana yaptıkların ne kadar çabuk unutuyorsun sen? O bana hiçbir zaman zarar vermedi, zarar vermemek için alıkoydu, incinmeyeyim diye gürültüden uzakta tuttu beni. Sen ise yaşamın en acımasız yerine, gürültünün ortasına saldım kalbimi. Kendini onunla mukayese etmeyi kes, sen onun yanından geçemeyecek büyüklükte hatalar yaptın.” Geri çekilmeye çalıştı, bedenindeki engel izin vermiyordu aslında, yoksa şimdiye çoktan geri çekilmişti. İğreniyordu, buraya gelmeye iyi tarafından baktı o anda. Yaşananları unutalı çok olmuştu, şimdi bu adamı gördükçe, sevdiği adamın değerini daha iyi anlıyordu. “İyi ki benimle böyle konuşuyorsun da, ben senden iyice nefret ediyorum. Şimdi daha iyi anlıyorum Fatih’in yaptıklarını, keşke hiç kurtulmasaydım onun elinden, hayatım boyunca; onun ellerinde, zincirlere vurulmuş olarak kalmayı tercih ederdim. İşte o vakit, seninle yolum tekrar kesişmezdi.”
Öyle konuşmuştu ki, arada bulunan; minicik umut bağını, kalan bir miktar umudu, sanki tek bıçakta kesip atmıştı. Çok acımasız davranmak istemişti, bedeninde gücü yoksa, onu kendisinden kelimeleriyle uzaklaştıracaktı. “Ben veda bile edemedim sana, şimdi şu sarılmayı çok görme bana.” Şimdi böyle konuşuyordu ama içten içe çıldırıyordu da aynı zamanda Aras. Konuyu saptırıyordu, duymamış gibi yapıyordu ama karşısındaki kadın bu şekilde konuştuğunda delirmemek için kendini zor tutuyordu. “Hayat sana, bana veda etmen için bile zaman verdi aslında, sen ise kırıp dökmeyi tercih ettin o zaman bile, sürekli hırpaladım beni. Bedenimi hırpaladığın yetmedi, sen benim yüreğimi de hırpaladın, darmadağın ettin beni. Sana ben o zamanlar da söylerdim daima, çabalamak sadece ‘Seviyorum’ demekle olmaz. Çabalamadın, hastaydım ben, ilaçlarımı bile almadın benim. Bana zarar verdiğini düşündüğün adam ise alın teri ile çalışıyordu, yeri gelince ilaç paramı ödüyordu. Şimdi söyler misin bana, hangisi daha önemli? Bir kere zarar verip defalarca kez koruyup kollamak mı, yoksa bir iyilik yapıp da bin defa kırıp dökmek mi?”
“Hande.” dedi Aras, zoraki yutkunarak konuştu. Kelimeler boğazına takılıyordu, düğümleniyordu gırtlağı, veda etmek istediği zamanlarda bile canını yakıyordu karşısındaki kadın. Kendisini sevmiyordu, başkasını seviyordu, gözleri başkasına gülüyordu. “Uzak dur benden.” diyerek kendini geriye çekmeye çalıştı. Başlarda vicdanın buna izin vermezken şimdi o her konuştuğunda daha çok geri çekilmek istiyordu. Kendi güçlerle kendini uzaklaştırmaya çalıştığında, yanındaki adam da, usulca doğruldu kadının omuzundan. “Çok kısa bile olsa sana sarılmama izin verdığin için teşekkür ederim.” Oturduğu sandalyeden zoraki doğrulduğunda kin içinde baktı karşısındaki adamın gözlerine. Acımasız, öfke dolu bir gülüş belirdi dudaklarında.“Ben sana izin vermedim, çok kısa vicdanım sızladı, sen de bunu kendince fırsata çevirdin.” Gözlerinde ansızın ateş fışkırmaya başladı, başlarda gayet sakinken, şimdi delici bir öfke vardı bakışlarında. “Sakın!” Elini yukarı kaldırdı, baştan sınırını çizmediği için, karşısındaki adamdan çok kendine kızgındı. “Senden her pisliği beklerim ben, olur ya; bunu değerlendirmeye kalkarsın, bana fark ettirmeden görüntü alıp birine göstermeye kalkarsan, seni mahvederim.” Yaptığı konuşma, karşısındaki adama epey şaşırtmıştı. Hande, kendisinden ayrıldığında, daha da değişmişti. Zaten çok güçlü bir kadınken, şimdi kendisinden ayrılınca, daha temkinli bir kişiliğe bürünmüştü.
“Ne saçmalıyorsun Hande, elimde telefon yoktu ki, sen de gördün zaten. Nereden çıkarıyorsun böyle şeyleri, korkma, sevdiğini sandığın adamla, arana nifak tohumları ekmeyeceğim.” Yaptığı konuşmaya iyice sinirlendi genç kadın, hala kendisine laf vurma peşindeydi, hiç değişmiyordu. Görmeyeli huyundan pek kayıp vermemişti. “Sevdiğimi sandığım değil, evleneceğim adam olarak tanımlıyorum ben onu, sen de kendini bu gerçeğe alıştırsan çok iyi edersin.” Kurduğu cümle, kırbaçlar savurdu adamın yüreğine. Kelimelerle canını acıtmak istiyordu, bunda başarılı da oluyordu kendince. Sözleri bittiğinde, elinde su şişesi ile yanına gelmişti Efsun. Ortada sıkıntı olduğunu anlarlarken durumu uzaklardan gördüğünde, adımlarını hızlandırarak gelmişti genç kadın. “İyi misin?” dedi zoraki şekilde, ortada ters giden durum olduğunu anlamıştı. Zaten buraya geldiklerinde normal olaylar yaşamayacaklarını biliyordu Efsun. “Gayet iyiyim.” Karşısındaki adama buz gibi bakmaya devam etti. Bakışlarında delici şiddet de vardı aynı zamanda. Artık tahammülü kalmamıştı, söz konusu Fahri bey olsa bile hiçbir şekilde gelmeyecekti. Yerinden kalkan Aras, kendilerine sadece iki adım atabildi. “Gidiyoruz bir daha gelmemek üzere.” dedi kadın, içindeki siniri ancak bu şekilde atabiliyordu.
“Tamam canım, sakin ol sen, zaten gidiyoruz.” Kendisinin koluna sıkıca girerken doğrulmasına yardımcı oldu yanındaki arkadaşı. Kendilerine doğru, birkaç adım zoraki atabilmiş Aras, konuşacak kelime aradı dudaklarında. Çekindi ama aklındakileri söylemekten vazgeçemedi. “İsterseniz sizi bırakabilirim.” Çok zorlanarak kurdu cümlesini, Hande’nin son söylediklerinin ardından iyice çekinmişti. Giderlerken sadece bir kereliğine ardına dönen genç kadın, “Sen düşünme orasını, benim arabam var, buraya benim arabamla geldik. Alper ağabey, senden kurtulmamın şerefine, bana doğum günümde araba aldı.” Evet, gerçekten buraya, Hande’nin arabasıyla gelmişlerdi. Kendisi kullanmamıştı tabi, Efsun kullanmıştı. Sözleri bittiği anda tekrar önüne döndü. Yaptığı son konuşma, ilk konuşmaların da, öfkesini beraberinde getirmişti karşısındaki adama. Alper’den oldu olası hoşlanmazdı Aras, sevdiği kadına araba hediye etmiş olması, kendisini epey sinirlendirmişti. Tabii, sadece buna sinirlenmemişti, Hande’nin önceden söyledikleri de çok ağırdı. Şimdi söyledikleri de üstüne gelince, iyice çileden çıkmıştı. İki kadın, kol kola hastane koridorundan uzaklaşırken ardlarında öfkeden deliye dönmüş bir adam bırakmışlardı. Aras’ın neler yapabileceğini kestirememişlerdi. Ne kadar ileri gidebileceğini ne Hande düşünebilmişti, ne de Efsun düşünmüştü.
Planladıkları gibi ilerlemişlerdi, ziyaret tamamlanır tamamlanmaz, anında yola çıkmışlardı. Herhangi bir yere gitmek istemeyip direkt eve dönmeyi istemişti Hande, bu da zaten Efsun‘un işine gelmişti. Güzel bir planı vardı çünkü, planladığı şekilde de ilerliyordu. Genelde olanlardan konuştular, hastane koridorunda yaşananları anlattı karşısındaki kadına. Yol boyunca da olanları izah etti, orada geçen her dakikayı anlattı, olanlarla beraber aktardı. Omzuna yaslanmasını, kollarında ağlamasını anlattı. Zaten birine anlatmasa bu yaptıklarını kesin delirirdi. Başlarda tedirginlikle kendisini dinleyen Efsun, yavaştan sakinleşmişti. “Bunları yaşaman iyi oldu, çok iyi oldu hem de, güzel tarafından düşün. Şimdi anladın mı kim iyi, kim kötü? Sen hep seni tedirgin eden noktalara takılıp kalıyorsun, oysa bir bilsen, o korktuğun adam, senin gözlerinin içine bakıyor. Sen istesen, dünyaları serecek senin önüne, görmüyor musun Allah aşkına?” Ansızın Efsun’nun söyledikleri ile yüzü ışıldadı genç kadının, bunun bilincindeyi aslında. Sadece sürekli geçmişte olanları düşünmekten, bunu görmeye imkan bulamıyordu. Elini boynundaki kolyesinde gezdirdi, “Benim için almış.” derken yüzü gülüyordu yine, kendisine kolyeyi hediye ettiği günü hatırladı, hatırladıklarını da anlatmaya başladı. “Yine böyle Fahri hocayı ziyarete geldiğimiz zaman, aynısını danışmada bekleyen, hastanedeki danışman kızın boynunda görmüştüm. Çok beğendiğimi anında fark etmiş, hemen bana bunu aldı. Anneme kırgın olduğum gün, beni kendi evine getirmişti hani, o gece yanıma uğurlu kolyemi almamıştım. Fark ettiği anda, bana bu hediyeyi verdi. Ben artık bu boynumdakini daha çok seviyorum.”
“Geçen tanıştık, şu kolumdakini gördü.” Elini yukarı kaldıran Efsun, kolundaki altın bilekliği gösterdi. Her halkasında birer altın vardı, oldukça iri, kelepçe tarzı, sapsarı ve gösterişli bir bileklikti. “Bana altın olmadığını sordu, altın olduğunu söylediğimde, ‘Tahmin ettim, ben de Hande için düşünüyorum böyle bir şey, o yüzden sordum.’ dedi bana, şaşırdım doğrusu. Yani tamam, senin onunla başından geçenleri duyduğumda; biraz şaşırmıştım ama ne yalan söyleyeyim, o gün senin çok şanslı olduğunu düşündüm, sürekli seni mutlu etmek için çabalayan biri, zamanında ne kadar canını acıtmış olabilir ki? Zaten Nurcan Hanım dememiş mi sana, gürültünün ortasında, seni acıdan ve kalp kırıklığından sakladıklarını anlatmış. Senin canın çok yanacakken onlar seni korumuşlar, canını çok daha az yakmışlar bence.” Yanındaki kadının anlattıkları karşısında, yüzündeki tebessüm genişlemişti. Elini kolyesinde gezdirirken dudaklarındaki tebessüme engel olamamıştı doğrusu. Kendisini böyle düşündüğünü başkasının ağzından duymak daha büyük arttırmıştı yüreğindeki sevdayı. “Kaç kere dedim, annelerimiz böyle nişan yapmak için tuttururken çok masraf yapmamasını, önlerinde uzun zaman olduğunu izah ettim. Bana boynumdaki kolyeyi aldığında da bunları söyledim ama anlamıyor işte.” Sözleri karşısındaki kadını epeyce güldürdü, dudaklarındaki gülüsü çoğalttı. “Çok seviyor ya seni ondandır, bunlar hep çok sevmekten işte.” Yanındaki Efsun‘un söyledikleriyle bu kez ikisi aynı anda gülmeye başlamıştı. Hande’nin tedirginliğini almak bugünkü görevidiydi Efsun’un. Bunun çoğunu başarmıştı, üstelik olacakların tamamı, teyzesiyle önceden planladığı şekilde ilerliyordu. Birazdan Hande, tamamen kendine gelmiş olacaktı.
“Ben senin tüm olanları geçmişte bıraktığına inanıyorum, inanmasan nasıl öyle konuşacaktın hastanede, nasıl meydan okuyacaktın o adama? Geride bırakmış olmayan bunları yapamazdı.Hastanede Aras’a söylediklerini bana anlattığında ben zaten anladım. Sen onları sadece eski işini delirtmek için söylemedin, dilinden dökülenler senin düşüncelerindi.” İlk girişini yaptı Efsun, artık onu tamamen toparlaması gerekiyordu. Bilinmesi gereken gerçeklere inandırması gerekti yanındaki kadını. “Çok güzel delirttim, bunu biraz geç yaptım ama başardım, şimdi yine kendimi suçluyorum. Efsun, ben sence ona umut vermiş oldum mu, kendimi sevdiğim adama ihanet etmiş gibi hissediyorum?” Söylerken kendini suçlarcasına konuştu, biraz ileri gitmişti, kendisine ilk yanaştığı zaman izin vermeyecekti. “Yok aslında öyle değil, yani sonradan suçlu değilsin, bedensel engelin araya girmiş tamamen. Suçlu değilsin değilsin de, kızım sen niye başta izin verdin, kendini geri çekebilirdin?”
“Bilmiyorum, başta kendimin bile anlam veremediği, ilginç bir vicdana kapıldım. Zamanında annemin hastalandığı vakitler, yaşadıklarımı hatırladım. Onu asla sevmiyorum, içimdeki sevgi kırıntıları nefrete dönüşeli çok oluyor. Ben hiç sevmedim o adamı, başlarda sevgi sandığım duygunun adı da, aşk değildi aslında, sadece aşk sandım. Çok çaresiz zamanlarımdı, kalbimin aşka ihtiyacı vardı, ben isterdim ki şimdi; keşke Fatih karşıma o vakitler çıksaydı.”
“Sen deliler gibi seviyorsun onu, sevmesen şu cümleyi kurar mısın Allah aşkına? Karşına ilk kez çıkmasını isteyebilecek kadar seviyorsun hem de, bu büyük bir ayrıntı.”
“Sevmesine seviyorum ama unutamıyorum işte, annem öyle sözler etti ki aklım karmakarışık oldu. Bana hep o kapıya gelişlerini hatırlattı Neslihan annem, kapıdan boş dönüşlerini söyledi. Kendisi boş dönerken benim ona kısıtlanışımı anlattı, yanına gidemeyişlerimi söyledi. Bana özellikle Nurcan annenin yaptıklarını hatırlattı, ‘Anne’ dediğim kadının, göründüğü kadar güvenilir olmadığını izah etti. Gerçekten öyle; tamam o benim sevdiğim adam ama ya o kadının yaptıkları, ben bunları nasıl sineme çekerim?”
“Canım arkadaşım, ben seni çok iyi anlıyorum ama sen olayları çok büyütüyorsun.” Efsun’un dediklerini dinlerken sokağa doğru girdiklerini gördü. Eve yaklaşıyorlardı, çok zaman kalmamıştı gelmelerine. Oysa çok çabuk bitmesi gereken hastane ziyareti, vakitleri mühürlemişti sanki, bitmek bilmemişti. Her gittiğinde ziyaret uzardı, kısa sürmesine rağmen uzardı üstelik, duygusal olarak çok zordu o ziyareti yapmak. Sadece bir hastayı ziyaret etmiyor, geçmişiyle de yüzleşiyordu oraya gittiği zamanlar, travmalarla dolu geçmişi daima zihninde çığlıklar atıyordu. “Sana demesi kolay, yaşa da gör bakalım. Görecektin, orada olman gerekti, kadın gözümün yaşına bakmıyordu.”
“İyi yapmış, gözünün yaşına bakanları da gördük, Neslihan annen çok güzel harcadı seni, o mu baktı gözünün yaşına? Ayrıca ne yaptı sana, dövdü mü; sövdü mü, hakaret mi etti, işkence mi etti, söyler misin ne yaptı? Yaptığı tek şey, hareketin kısıtlamaktı, onu da sen zarar görme diye yaptı zaten. Bunu da sana açıkça izah etmiş, ne yalan söyleyeyim, ben onun yerinde olsam, böyle açıklama yapmaya bile gerek duymazdım. Sen zaten anlamıyorsun açıklamadan, kendince doğrular tutturmuşsun, onların peşinden gidiyorsun; doğrular da doğruya benzese hani, ona yanmam.”
“Ben bunları yaşarken sen yanımda olsan, şimdi ansızın merak ettim, yine böyle mi tepkiler gösterirdin acaba?” Konuşurken sinirli değildi, gayet sakindi. Sadece merak etmişti, böyle konuşmak kolaydı, ya yanında olsa? Söylemekle, anlattıklarını dinlemekle olmazdı, görmesi gerekirdi. “Aynı tepkiyi verirdim, seni korumayı başardıkları için kendilerine teşekkür ederdim. Sen asıl tehlikenin bilincinde değilsin, gerçek tehlike o kapıya gelen ailen.”
“Beni korumaktan ziyade, kendi işlerini kolaylaştırmak için beni paketleyip ortadan kaldırırlardı. Sadece annemle uğraşmak istiyorlardı, ortadan kaldırabildikleri zayıf insan bendim.” Duraksadı Efsun, böyle konuştuğuna göre Hande’nin aklına acı bir anı gelmiş olabilirdi. Genelde aklında anılar birikince, daha çekilmez olurdu. “Zayıf insandın diye seni ortadan kaldırmış olmasınlar. Yapma ne olur, şunu etme kendine, kabullen artık.” Zayıftı ya, öyle çaresiz bırakılmıştı o zamanlarda, şimdi hak veriyordu anne bildiği kadına. “Sen bilmiyorsun tabii, beni çok güzel sevdi, sevmeye de devam ediyor elbette.” Aklına evli olduğu zamanlar geldi, ansızın hatırladığı o günleri, yanına gelişlerini, kendisine daha o zamanlardan anne sıcaklığı ile yaklaştığını anımsadı. “Beni bağlayan eller, aynı zamanda çok güzel okşuyor saçlarımı.” Yüzünde oluşan tebessüme engel olamazken artık geçmişi ugurlaması gerektiğini düşündü. Kendisi, aklındakileri ugurlarken araç durmuş, yanındaki Efsun, arabayı özenle park etmişti.
Park ettikleri araçtan indikleri sırada, kimseden destek almadan inmeyi tercih etti genç kadın. Usulca örttü ardından arabanın kapısını, evin bahçesine doğru baktı, göz gezdirdi uzaklardan. Bahçede gördüğü sima ile tebessüm ederken aynı zamanda tam karşılarında gördüğü, bir başka araba da, gördüklerinin doğru olduğunu kendisine onaylattı. Lacivert arabanın sahibi olan, sevdiği adam karşısında duruyordu. Yüzünde oluşan tebessümle ona doğru ilerledi, severek mutlu olmak için geçmişi geride bırakması gerektiğini tekrardan düşündü. Kaybedecek neyi kalmıştı, kimsesizdi; hayatta kimsesiz kalmamıştı ki, riske atarak şans tanımasında fayda vardı. “Hoşgeldin.” dedi yüzündeki tebessümü indirmeden. Sıcacık bakıyordu gözleri, yırtıcı kehribarları, şimdi akşama yakışır bir gün batımına dönmüştü adeta. Yaklaştı tamamen yanına, o da yeni gelmişti anlaşılan, mahalleye aynı anda girmişlerdi bildiğin. Karşısındaki adamın ellerini tutarken, “Ben günlerdir arayamadım seni ama çok özledim.” Sesi çekingendi, günlerdir içerisinde bulunduğu kaçışın çekingenliğini yaşıyordu şimdi. İstemsizce ürperiyor, kendisine ne tepki vereceğini bilmiyordu.
“Gel buraya.” Kendisini çekerken kolları arasına aldı, onun sarılmasını karşılıksız bırakmadık genç kadın. Kaçamadılar birbirlerinden, yeniden yenildiler birbirlerine. “Buraya aslında seni ziyaret etmek için gelmiştim ama şimdi nedenlerim değişti. Aynı zamanda bir krizi yatıştırmak amacıyla gelmiş olabilirim.” Karşısındaki adamın kollarından ayrılıp da ardına döndüğünde, neler olduğunu az çok anlamıştı. Ardında gördüğü Neslihan hanım, kendisini büyük bir şaşkınlığın pençesine kıstırmıştı. Öylece, şaşkın gözlerle baktı annesine, gelmişti ama hiç kasırga koparmamıştı. “Seni almaya geldim, belli oldu sen akıllanmayacaksın, öyleyse nikaha kadar benimle kal. Burada durman değil, benim yanımda durman yakışık alır.” Konuşmalarını, dikkatlice sürdürdü Neslihan hanım, öncekilere göre çok dingindi. Sakinleşmeye çalışır gibi bir hali vardı, yapıcı olmaya çalışan bakışlar gördü kendisinde. Bunca yarayı açtıktan, hayatını darmadağın ettikten sonra ne kadar yapıcı olabilirdi. “Ben nikah için gereken izni verdim, çok kızgın olsan bile üzerime düşeni yaptım, şimdi sıra sizde. Ben ortalığı dinginleştirmek için uğraşırken sizden de biraz çaba bekliyorum. Düzen sahibi olacağız, en azından nikah gerçekleşene kadar, aile kurallarımıza yakışır şekilde yaşayacağız.”
“Benim kapımın önünde fırtına koparırken siz de benim aile kurallarımı darmadağın etmiştiniz. Kusura bakmayın, bana samimi gelmiyorsunuz Neslihan hanım.” Konuşmalarını, kin içinde sürdürdü genç adam, bugün bazı düzenler değişecekti. Zaten nikah işlemlerini hızlandırıyordu, çok zaman kalmamıştı. “Sen de bana samimi gelmiyorsun ama mecburen katlanıyorum.” derken Fatih’e karşı imada bulundu. Kendisini tehditlerle nikaha ikna ettiğini anlatmaya çalıştı. “Ben gideyim, mesele uzamasın, yine görüşürüz mutlaka.” Araya girerek durgunluk oluşturmaya çalıştı genç kadın. Bir şekilde mecburen gidecekti annesiyle, nikaha kadar düzen kurmaları gerekti. Gitmek istemiyordu ama istiyormuş gibi yaparak ortamın gerginliğini alması gerekiyordu. Böyle zamanlarda çok yoruluyordu, kalbi yorgun düşüyordu. “İstemediğin sürece kimse seni, istemediğin yerde tutamaz.” Fatih’in sözleri çok keskindi aslında, olay uzarsa, yapabileceklerini tehditkar şekilde izah ediyordu. Kısık sesle gülmeye başladı Neslihan hanım, elinde olamadı, gülüşünü durduramadı. “Söyleyene bak.” derken gülüsü devam etti.
“Şimdilik gitsem daha iyi olur, bizim görüşmemizde kimse engel olamayacak zaten, sen hiç merak etme.” konuşurken aynı zamanda annesine de gözdağı vermeye çalışmış Hande, ortadaki karmaşanın son bulmasını istiyordu. “Bırakalım nikaha kadar onun dediği olsun, zaten artık kimseye kanmıyorum.” Bunu söylerken karşısındaki annesine imada bulundu, doğru kararı verdiğini şimdi daha iyi biliyordu, artık geçmişi sinesine çekecekti. “Biz hiç ayrılmayacağız.” derken karşısındaki adamın tekrardan ellerini tuttu. Karanlıkta ışıldayan kehribar gözleriyle baktı onun gözlerine, sıcacıktı bakışları. “Ben çok düşündüm, artık aramıza kimsenin girmesine izin vermeyecegim. Bize şans verdim, sen de bana güven ki, hayatımızı düzen içinde yaşayalım. Gideyim ben, inan bana, kendi annemle dönmüş olmam, senden kopacağım anlamına gelmeyecek, bu defa daha sıkı sarılacağım sana ve kuracağımız ailemize.” Davranışlarına inanmak istedi genç adam, onu zaten hiçbir zaman samimiyetsiz bulmamıştı. Karşısındaki kadın, ne düşünürse, düşüncelerini davranışlarına yansıtırdı.“Şüphem yok zaten, daha çok görüşeceğiz. Neslihan hanım kendine bakmaktan aciz olduğu için senin ilaçlarını bile ihmal edecek, elim hep üzerinde olacak, ancak böyle ikna olabilirim zaten.” Fatih konuşurken yeliz hanım da Hande’nin eşyalarını getirmişti. Büyük bir bavul hazırlamıştı kendisine, en çok onun davranışlarına şaşkındı Hande, eskisi gibi değildi çünkü Yeliz hanım. Kendisi soğuklaştıkça, Yeliz annesi de gittikçe uzaklaşıyordu kendisinden. Normalde böyle davranmaz üstelik, sanki kendisinden sakladığı sorunları vardı. Üzerine durmadı, şimdi ona kırılacak ya da alınacak zaman değildi, onu sorgulayacak vakit hiç değildi…
“Ben bırakacağım sizi, hadi sen arabaya doğru ilerle, eşyalarını alıp geliyorum.” Öne doğru atılıp bavulu alırken Hande’nin rahatlaması açısından olayı sakin tutmaya çalıştı Fatih, şimdilik kabullenmiş gibi yaptı. Sevdiği kadın orada olduğu sürece, sorumlulukları daha çok artacaktı, bunu iyi biliyordu. Şimdiden aklı yorulmaya başlamıştı bile, yaşanacak tüm sıkıntıları göz önünde bulundurdu. Kavuşmuşlardı, biraz olsun Hande, kendisine olan önyargılarını geride bırakmıştı. Şimdi geriye sadece, bundan böyle yaşanacakları izlemek kalmıştı, kolay olmayacaktı elbet, bu hayatta ne kolaydı ki zaten? Zaman geçtikçe hayatları daha zorlaşacaktı ama umudu vardı ki, sevgileri çoğalacaktı. Zamana bırakacaklar da olacakları, akıp giden zamanda göreceklerdi olanları.
… Yeni yaşamı böylece başladı, ilerlemeyeceğini sandığı günler, gerçekleri kendisine öğreterek ilerledi. Zamanında korktu ne varsa ,başı olduğumu şimdi tekrar anlıyordu. Neslihan hanımla yaşamak en büyük korkuydu zaten, bunu yaşadıkça çok iyi anlıyordu. Ne zaman onunla kalsa, bedensel olarak çok yıpranırdı. Öncelerden alışkındı bu duruma, çok yabancı karşılamamıştı aslında. Artık ne sevdiği adama karşı, ne de onun ailesine karşı önyargılar kalmıştı aklında. Daha iyi anlıyordu, korkması gereken insan kendisine çok yakın olanlardan annesiydi, kaçması gereken insan da oydu. Şimdi hep ‘Keşke’ diyordu sürekli, “Keşke beni daha sıkı bağlasanlardı da, Neslihan anneme hiç kavuşamazaydım.” Düşüncesi aklında dönüp duruyordu. Geçmişi yine düşünüyordu odasına kapandığı günlerde, düşünmediği gün yoktu. Eskiden yaşadıklarını, o evde zorla tutulduğu dönemde başından geçenleri hep düşünürdü ama bu defa yaşanan güzel olayları göz önünde bulunduruyordu. Kendisine çok güzel bakmışlardı o evde, bunu asla inkar edemezdi. Bir yanda kendi oğlunu korumak için uğraşan Nurcan hanım, diğer yanda kendisine çiçek gibi bakıyordu. Çoğu zaman elini kolunu bağlasa bile, bunu yaparken merhametinden elden bırakmıyordu. Kabullenmesi gerekti, bazı insanlar için sevmek farklıydı, herkes aynı sevemezdi. Kimi insanlar biraz zarar verirlerdi ama aynı zamanda çok da sağlam severlerdi.
Annelerin sevgisi, şüphesiz sınırsız sevgi ve merhametten ibaretti. Nurcan Hanım’ın gözlerinde, bunu çok rahat görebiliyordu Hande. İki annesinden göremediği sevginin toplamını ondan görmüştü. Bundan böyle geçmişin üzerinde çok durmayacaktı, düşüncelerini daima temize çekerek yapıcı olmaya çalışacaktı. Düşünceler ile buluştuğu günlerde, işi ve ailesi arasında kalmıştı. Yeni düzenine alışmaya çalışırken aynı zamanda, işleri çok yoğunlaşmıştı. Üst üste gelen toplantılar, verdiği ek özel dersler, diğer yanda ise sergisini açma hayali kendini hatırlatırken sanki ruhu daralıyordu. Dersten çıktığı o gün, soluğu okul koridorunda alırken ısrarla çalan telefonuna yöneldi. Dersteyken sessize almıştı ama cevap vermediği halde yine çalıyordu. Ekranda gördüğü isimle tebessüm ederken uzun zamandır görüşmediği Alper’in aradığının farkına vardı. “Ağabey.” dedi telefonu açarken, şaşkındı ama araması aynı zamanda hoşuna gitmişti. “Nasılsın?” konuşmayı ilk girişi kendisi yapmıştı, çünkü epeydir görmediği için onu özlemişti. “Canım ben iyiyim ama sen öğrendiklerinden sonra ne kadar iyi olabilirsin bilmiyorum.” söylediklerine karşılık şaşırdı, kötü bir durumla karşı karşıya gelmekten endişe etti. Geçmişin gölgesinden geleceğe uzandığı vakitlerde, artık kötülüklerle uğraşmak istemiyordu. Çevresine bakındı, kendisinden beş dakika sonra dersten çıkan Fatih de, hızlı adımlarla merdivenlere inerek genç kadına doğru yürüyordu.
“Seni endişelendirmek istemiyorum, biliyorum böyle söylenmez ama çabucak anlatmam gerek. Gerçeği ne kadar çabuk öğrenirsen, çözümüne o kadar çabuk ulaşırız. Öncelikle sakin ol, mutlaka çözeceğimizi bilerek tepki ver. Sabah annem beni aradı, senin birkaç gündür Neslihan Hanım’da kaldığını söyledi bana, zaten olanları bilememe sebebin de, şu an orada kalmıyor oluşun.” Şaşkınlıkla kasları çatılırken dudakları arasında söyleyecek kelime aradı. Biraz korkuyordu, tüm sıkıntıları geride bırakmaya çalışırken şimdi ne yaşanmış olabilirdi? “Neler oluyor ağabey, korkmaya başlıyorum.” Ürpermesini durduramadı, engelleyemedi kendisini, sakin kalmaya çalışsa bile yutkunmakta zorlanıyordu. “Bana annem söyledi, benim sana aldığım araba var ya hani, o şu an hiç iyi durumda değil. Annem evde yokken, çalışanların evde olmadığı vakitte, ne olmuşsa olmuş, orasını bilmiyorum. Eve annem döndüğünde, benim sana almış olduğum arabayı, parçalanmış halde bulmuş.” Hande’nin içinden bir şey koptu.
Boğazına oturan o eski acı, yıllardır kapalı tuttuğu kapının aralığından yeniden sızıyordu. Dizlerinin bağı çözüldü, soğuk bir korku omurgasına doğru tırmandı. Geçmiş, yine nefesini kesmek için geri dönüyordu. Korkunun tohumu yüreğinin derinliklerine kadar salındı, bir korku, içinde binlerce korkuya yol açarken olduğu yerde öylece kalmıştı…
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 970 Okunma |
77 Oy |
0 Takip |
56 Bölümlü Kitap |