
56. Bölüm: “Aile”
Bir gün korktukları uğruna, savaşacağını söyleseler güler geçerdi, gülmeyi bırak; daha çok ürperir, bunu söyleyenlerden uzaklaşırdı. Şimdi aynen öyle yapıyordu, geçmişte kendisini korkutan insanları, muhteşem bir sevgiyle sahipleniyordu. Aldığı haber, epeyce korkuturken genç kadını, olanları anlattığı ilk insan da sevdiği adam olmuştu. buldukları ilk imkanda, savcılığa giderek suç duyurusunda bulunmuşlardı. Hemen yapmaları gerekiyordu, ellerini çabuk tutmalıydılar ki, bunu kimin yaptığı ancak o zaman bulunabilirdi. İlk onunla paylaşabilmek, telefonla konuşurken yanında olması, Alper’le yaptığı konuşmaları duyması, karşısındaki adama olan güvenini sağlam duruma getirmişti. İlkti aslında, fakat bu olayın ardından devamı çoğu zaman gelmişti. Neslihan hanımın evinde kaldığı günlerde, Fatih’le aralardaki ilişki, beklemediği şekilde güçleniyordu. Anlam veremediği şekilde bağlanıyordu ona, gerçekten tuhaftı, olanları aklı almadığı gibi yaşanacakların önüne de geçemiyordu. İnsan yüreğinin önüne nasıl geçerdi zaten, kalbini sakinleştirmek istedikçe, her imkanda nabzı yükseliyordu. Böyle ummamıştı Hande, hep geçmişe takılıp kalacağını düşünmüştü, hiç geçmişten çıkamayacağını sanmıştı, yanılgılarla ilerlemişti günleri. Şimdi ise yanılgılar, yerini yoğun bir aşka bırakıyordu.
Geçmişi düşünmüyor değildi aslında, çoğu zaman yine aklında canlanıyordu eski günler. Canlanmasına canlanıyordu ama kötü Anılardan çok, güzel anılarla boğuşuyordu zihni. Sevmek istedikçe, aklında daima güzel geçen zamanlar canlanıyordu. Kendisine çoğu zaman merhamet edişi, kendi açken kadının karnını doyurmaması mesela, bu çok büyük bir vefa değil miydi? Şimdi annesinin evinde, çoğu gece aç uyurken bunları daha iyi anlıyordu. Sıcak yemeğin olmadığı evde, kimi günler ilaclarini bile alamaz olmuştu. Her gün dışardan yemek almaya, kazandığı para yetmiyordu, sürekli marketten ucuza getirerek atıştırmalıklar alıyordu. Tam bugünlerde, yine yardımına sevdiği adam yetişmişti, sanki anlamıştı yaşadığı zorlukları, nasıl olduğunu bilmiyordu ama anlamıştı. Beklemediği Sabahlardan birinde, iş için hazırlanırken evden çıkmak üzere kapıyı açtığında ansızın karşısında görmüştü onu. Şaşkınlıkla bakarken gözlerine, aklındaki tüm karmaşayı giderecek şekilde, hemen söze atılmıştı. “Kahvaltı yaptın mı?” Direkt sormuştu, hızlı girmişti konuya. Zoraki tebessüm etmeye çalıştı, insan böyle durumda, zaten çok gülemezdi. “Yapmadım ama gerek yok, okulda Atıştırırım.” Olumsuz bakışlar attı kendisine, bakışları ciddiydi aynı zamanda. “İlaç kullanıyorsun sen, ilaçlarını almadan işe geçemezsin.”
“Ama…” Yarıda kesildi sözleri, karşısındaki adam çabucak içeri girerken ardlarından kapıyı kapattı. Elinde küçük bir poşet vardı, pastaneden atıştırmalık almıştı. “Kahvaltılık aldım, yanına çay hazırlarım sana, ilaçlarını alırsın, öyle çıkarız.” çabuk kapattı kapıyı, elindeki poşeti kenara bırakırken üzerinden ceketini çıkarıp köşedeki askıya astı. Bugünlerin mutlaka geçeceğine inanarak, içindeki dirayeti artırdı. “Mutfak nerede?” yürürken önden, ilk sorusunu yönlendirmişti. Sormuştu ama yerinde durmamıştı, hızlı şekilde yürümeye devam etmiş, daha kendisi yanıtlamadan mutfağı zaten bulmuştu. İçeri geçerken poşeti mutfak masasına bıraktı, “kolaymış bulması.” diyerek kendince, dağınık olan evi küçümsemeye çalıştı. Buradan daha küçük evde oturmasına rağmen belli başlı düzen düzenleri vardı. “Geç otur sen, çay yapacağım şimdi.” Tezgaha yönelirken çaydanlığı eline aldı, içini su ile doldurup ocağa bıraktı. “Yesene canım, başla sen, zaten çay yetişecek.” konuşurken aynı zamanda düşündü de, oraya uzanamayacağını tahmin etti. Çayı ocağa bıraktığı anda, tekrar yanına gelerek poşetin ağzını açtı. Aldığı tabaklardan birine börekleri boşaltırken başka tabağa da poğaçaları bıraktı. Eli hızlıydı, o yüzden zorlanmıyordu en azından. “Seni annem çok özledi bugünlerde, buraya benimle gelecekti ama müsaade etmedim. Akşam seni yanına götüreceğim, senin için şimdiden yemekler hazırlamaya başladı.” söyledikleri karşısında yüzü güldü kadının, bunu beklemiyordu. Gerçekten kendisi de özlemişti Nurcan Hanım‘ı, kokusunu özlemişti daha çok, ona sarıldığında bir koku alırdı, kokunun adı anne kokusuydu. Kendisi konuşurken aynı anda su da kaynamıştı. Çabucak bardağı suyu boşaltırken bardağın içine attığı sallama çayın deminin çıkmasını bekledi. “Neslihan annem müsaade eder mi bilmiyorum.” derken biraz çekindi, böyle konuşursa karşısındaki adam kendisine kızar mıydı acaba? Doğru değildi annesini sayması, şimdi kendisi açken evde uyuyan kadını umursamamasını kendisi de doğru bulmuyordu.
“Zorluk çıkarmaz, merak etme.” İyi biliyordu, göz önünde bulundurarak konuştu. Zorluk çıkarmazdı, kendisi istese sevdiği kadını burada tutmamayı da başarırdı ama Hande için bunu yapmamıştı. “Ayrıca yarın annem seni buradan alır, birlikte nişan alışverişine çıkarsınız, çünkü ertesi gün nişan olacak. Annemle babam gelecekler buraya, sen sakın düşünme, bir şekilde çözeceğiz.” böyle aniden söylemesi doğru değildi ama sabahtan nurcan hanım baskıda bulunmuştu kendisine. Yüzü düştü Hande’nin, olacakları şimdiden tahmin etti. “Doğru düşünmemişsiniz aslında, Nurcan annem sizi hiç hoş karşılamayacak, istemeye geliyorsunuz ve ondan istemeye geliyorsunuz, her türlü tatsızlığı çıkaracaktır. Keşke Yeliz annemin evine gelseydiniz, orada da tatsızlık çıkarırdı ama çok kadar derin olmazdı.” Yapması gereken tüm işleri bitirdikten sonra, bir sandalye çekerek kadının tam karşısına oturdu.
“İnan şu kapıya gelmek hepimiz için çok zor, ben sabah annemle bunu çok konuştum ama dinletemedim kendimi. Benim annem, içinde Allah korkusu olan bir kadın, oldukça muhafazakar, üstelik geleneklerine çok düşkün. Ayrıca yapıcı davranmaya çalışıyor, ‘Doğurmuş, karnında taşımış, sütünü vermiş evladına. Hakkıdır söz söylemek, hakkını ihmal edip de, Yeliz’den istemek olmaz.’ deyince, bana söylenecek söz bırakmadı. Bak daha önümüzde, kocaman bir gün var. Yarın siz alışverişi halledin, ertesi gün geleceğiz zaten. Ne olacaksa olur, vereceği hiçbir tepki, birlikteliğimize engel olmayacak. Sen yaşanacak zorlukları düşünme, bana bırak, ben hepsini çözeceğim.”
“Tamam öyle olsun bakalım, Neslihan annemin yapacaklarından sonra, benden soğumandan çok korkuyorum.” söylediklerine karşılık şaşkınlık ve sitemle kaslara çatıldı genç adamın. Elini, masadaki kadının elinin üzerine bıraktı. “Senden niye soğuyayım, ben soğumam gerekenden sogudum zaten, isteme töreninde gereken tepkiyi ona göstereceğim. Ses çıkaramaz artık, merak etme.” Konuşmalarına devam ettikleri sırada, günler önce aldığı haberi hatırladı Hande. Tekrar aklına gelenlerle, işin içinden nasıl sıyırılacaklarını düşündü. Haberi aldıkları anda, savcılığa giderek suç duyurusunda bulunmuşlardı ama öncelikleri bunu yapan kişinin bulunmasıydı. Kim, niye cesaret ederdi böyle bir hamleye? “Karakoldan da haber gelmedi, içim gittikçe ürperiyor.” gelecek karanlık günleri hatırladı, karşısındaki adama hatırlatmaktan kendini alamadı. Elinde değildi, sürekli aklındaydı ve aklından çıkmıyordu. “Haber gelecek mutlaka, ben yanındayım, için rahat tut. Kim yaptıysa bulacağız, mutlaka cezasını çekecek.”
“İhsan’dan şüpheleniyorum.” dedi çok net şekilde genç kadın, olma ihtimali yüksekti. İsmini duyduğu anda, yüz hatları gerildi Fatih’in, istemsizce sinirlendi. “Bence onun yapması, hepimiz için çok hayırlı olacak. Böylelikle hapise girecek, ben de amacıma ulaşmış olacağım.” Ortam gergindi ve gerginlikler de bitmek bilmiyordu. Masanın üzerinde duran elleri tekrardan avuçladı adam, ellerini kadının parmaklarında gezdirdi, avuçları arasına aldı parmaklarını. “Geçecek, biz birlikte hepsini atlatacağız, hepsinin üstesinden geleceğiz.” Hande, uzun zamanın ardından, karşısındaki adama ilk kez sıcacık, güven bulduğunu belirtircesine tebessüm etti.
“Allah muhabbetinizi arttırsın.” Ne ara geldiğini anlayamadıkları Neslihan hanım, mutfak kapısının pervazında durmuş, kendilerine bakıyordu. Öylece olduğu yere dikilmiş, ateş saçan gözlerini üzerlerine dikmişti. Hande’nin yüzü düşerken Fatih, duruşunu hiç bozmadı.
“Amin.” Dedi imalı şekilde Fatih, karşısındaki kadının ellerini bırakmadan, dik bir duruşla konuştu. Laf sokmaya çalışan Neslihan Hanım’ı daha laf sokamadan susturmaya kararlıydı. Yüzsüzce geçip karşısına kendisine hesap sormasına izin veremezdi, evde hasta kızı varken yatıp uyuyorsa, tek kelime etmeye hakkı yoktu. “Ama bizim muhabbetimiz tamam… Siz bizi düşünmek yerine, kızınıza iki dakika ayırıp onunla muhabbet etmeyi deneseydiniz, ben bu kadar koşturmazdım.” konuşurken elinden geldiğince, karşısındaki Hande’yi incitmemeye çalışmıştı. Dahas incitecek şekilde konuşmak için çaba göstermişti. Karşısındaki kadına ne söylerse söylesin, beraberinde Hande’nin de incinceğini biliyordu, bu incinmeyi en az kıvama indirmek için uğraş gösterdi. Hande incinecek diye, aklındakileri söylemeyi erteleyemezdi.
“Daha ilk günlerden yoruldun mu, ay kıyamam ben sana? Tabii çok beklenen bir durum, önüne bir bardak çay bırakmak, benim önümden kaçırmaya hiç benzemiyormuş, öyle değil mi?” sinirle nefes alıp verdi genç adam, sabrını kontrol altına alacaktı. Karşısında Hande olmasa, şu kadına ağzının payını çok güzel verirdi ama yanındaki kadın için kendini kontrol edecekti. “Sizin önünüzden kaçırdığımda da ben bakıyordum zaten, sıkıntı olmadı yani, düşünmeyin bunları. Önceden deneyimliyim ben, tecrübem var.”
“Benimle uğraşmayı kes, kalkacaktım zaten, elimde olmadan uykuya dalmışım. Annelik etmeyecek olsam, alıp getirmezdim buraya. Kusursuz olmak zorunda değilim, görüldüğü üzere zaten sen de kusursuz değilsin. Benimle ölçünmeyi de kesmelisin, yoksa ikimiz arasındaki akım sürekli devam edecek.” üzerinde durmadı, cevap vermedi, yanıtsız bırakmak istedi. Sustu ama iğnelemekten de vazgeçmedi. “Buyrun oturun, bir çayda size doldurayım.” konuyu değiştirirken aynı zamanda, kendince lafı batırdı. Neslihan hanım ise sessiz kalmayı tercih etti. “Ben doydum, sen istersen kalkabiliriz.” Tartışma çıkmasın diye, ikisi birbirine girmesin diye hemen kalkmayı istemişti Hande, buradan gitmeleri gerekti. Yerinden, kadından önce kalkan adam, temiz su bardağına su doldurdu. İlaçlarını vermesi gerekti, ilaç almadan kalkmasına müsaade edemezdi. Doldurduğu su bardağını önüne bıraktı, ilaçları paketinden çıkararak avuçlarına döktü. Bugünü böyle atlatmışlardı, yarına da mutlaka bir çözüm bulurdu, nikaha kadar bir şekilde idare edeceklerdi.
“Cumartesi günü, annemle babam gelecek, sizin de bilginiz olsun.” karşısındaki neslihan Hanım’a dikkate alarak konuşmuştu. Zor geliyordu kendisine onunla iletişim kurmak ama bu zoru başarması gerekirdi. “Aramızda nişan yapmayı planlıyoruz, kısa isteme Töreni olacak.” Neslihan‘ın yüz hatları değişirken ilginç şekilde vereceği tepkiyi bulamamıştı. İnsanca şaşırmaydı aslında, beklemedikleri oluyordu. Bir araya geldiklerini gördüğünde çok korkmuş, geçici heves olarak görmüştü. Şimdi ise ailesinin buraya istemeye gelmesi daha çok ürpertmişti Neslihan’ı. “Ben hazırlık yapamam yalnız, bir kahve ancak hazırlarım. Evin bunun için zaten müsait değil, görüyorsun ortamı.” çevresine bakınırken içerisinde bulundukları ortamı anlatmaya çalıştı. Bir apartman dairesinin bahçeli bodrum katında oturuyordu, üstelik evleri rutubet kokusundan rahatsız olunacak kadar eskiydi. “Sizden çok beklentimiz yok zaten, ben de zamanında böyle bir evde oturuyordum, ne ben; ne de ailem, evinizi yadırgamaz, rahat olun. Ama Hande’nin sağlığı, gördüğünüz gibi bu evde yeteri kadar tehlikede. Yanıma alabilmek için geleneklerine bağlı olan ailemi bu isteme töreni ile ikna etmem gerek. Elimi çabuk tutmalıyım, beni anlayacağınızı umuyorum.”
“Tabii, elini çabuk tutmalısın bilirim, kızımı bana göstermemek gibi hayallerin vardır senin şimdi.” derken gözlerini doldurdu, boğazındaki düğümlemeye engel olamadı neslihan. Olacakları göz önünde bulundurarak, böyle konuşurken aslında kızını doldurmak istiyordu. “Yok, size niye göstermeyeyim, istediğiniz zaman gelip görebilirsiniz. Benim yanımda görmeniz, burada tutmanızdan daha sağlıklı olacak. Bana gelince iyileşiyor, size gelince dağılıyor çünkü.” Sinir olmaması mümkün değildi, karşısındaki kadın insanı delirtirdi. Olayları kendince duygusal trajediye çeviriyordu. “Böyle yaparak beni dolduruşa getiremezsin, bir kere yaptın, çok da iyi oldu. Oturdum enine boyuna düşündüm, o kapıya gelip de beni alamadan gittiğin günleri çok düşündüm anne.” araya girerken engel olamadı genç kadın, kendince manipülasyon yapmaya çalışıyordu ama kanmayacaktı ona, kararı kesindi. “İyi olmuş, çok da iyi olmuş. Düşüncelerimi ilk burada, senin gözünün önünde dile getiriyorum, çok isabetli olmuş. Keşke hiç kurtulamazsaydım, şimdi daha iyi anlıyorum, asıl esaretin nerede başladığını…”
Bu cümlelerin üzerine artık kimseden ses çıkmamıştı. Sessizce, “Kalkabilir miyiz?” demişti yanındaki adama, sesi zaten çok kısık çıkmıştı, kendi bile zor bulmuştu sesini. Biraz utanmış, yaptığı o net açıklama aynı zamanda tuhaflaştırmıştı kendisini. Açıklamayı yanında o varken yapması daha tuhaf hissettirmişti kendisine. Evden çıkmadan önce, Neslihan hanımla, tekrardan iletişime geçmesi gereken Fatih, net şekilde konuştu. “Hande akşam benimle gelecek, fark ettiyseniz gelecek dedim, sizden izin istemedim. Annem mutlaka bekliyor, evde şimdiden hazırlık yapıyor, Hande’nin sevdiği yemekleri hazırlıyor. Yarın da aynı şekilde, annem akşama doğru Hande’yi alacak, nişan alışverişine gidecekler. Ben sadece bilginiz olsun istedim, izin istemem zaten.” haber vermek istedi, habersiz iş yapıp da ortalığı karıştırmak istemedi. Söylediği gibi izin istememişti, o izin verse de, vermese de akıllarına koydukları ne varsa gerçek olacaktı. Çıkmak için hazırlandıkları sırada, öylece bakmıştı Neslihan hanım, üstelik Hande’nin yaptığı açıklamada kendisine çok dokunmuştu. Ne çok aklına girmeye çalışmıştı ama başarısız olacağını tahmin edememişti.
Hızlıca çıkmışlardı evden, çok beklemeden çıkmak istemişlerdi. Başladıkları güzel gün, zor günlerden sonra ilaç gibi geliyordu kadına, geçmişten sıyrıldıkça içindeki sevgiyle rahatlıyordu. Küçük apartman dairesinden çıktıklarında, karşıdaki arabaya doğru yürüdüler. İlerledikleri sırada, kısa süreliğine duran genç adam, kadını kendine doğru çevirerek, montunu düzeltti. Doğru düzgün montunu giyinmesine bile müsaade etmeden çıkarmıştı evden, Neslihan hanımla hiç muhatap olmak istemediği için çabucak çıkmayı tercih etmişti. “Düzeltelim önünü, sana zarar gelirse, hasta olursan; tek ben değil, çoğu kişi üzülür. Başta annem, sonra kızım, tabii beni atlamamak lazım.” söyledikleri karşısında tebessüm etti, gözlerinin içi güldü kadının. Zamanla geçmişi geride bırakırken artık ona daha sıkı bağlandığını düşündü, sadece kendisi Bağlanmıyordu aslında, karşısındaki adamın sevgisi de çoğalıyordu. “Sen sonradan mı geliyorsun yoksa, sen son planda mısın acaba?” Trip atarcasına söylediklerine dudaklarının kenarı kıvrılarak, alaycı şekilde güldü genç adam.
Fatih’in alaycı gülüşü, apartmanın loş merdiven boşluğunda ince bir ışık gibi kıvrılarak yayıldı. Hande’nin yanaklarına usulca bir sıcaklık yürüdü; utangaçlığı, sevincine karışıp gözlerinin içini parlatıyordu. Genç adam, kadının kolundan yumuşakça tuttu, ağır ağır merdivenlerden indiler. Sokakta akşamın serinliği vardı; rüzgâr, kentin içinden geçen yorgun bir türkü misali, ikisinin etrafında dolaşıyordu. Fatih, çaktırmadan bir adım öne geçti, Hande’nin önünü açıp yürüyüşünü korumak istercesine koluyla rüzgârı kesiyordu. Yüzünde, gecenin içinden yeni doğmuş gibi duran bir ciddiyet vardı; yalnızca Hande’ye sakladığı, yalnızca onun anlayacağı bir ciddiyet. Hande’nin biraz önceki cilveli çıkışını hâlâ aklında tutan genç adam, kısa bir iç çekişin ardından hafifçe eğilip kulağına doğru konuştu. “Ben mi sonradan geliyorum?” dedi sakin, ama kıvrımlı bir sesle. “Sen benim birincim olduktan sonra, geriye kalan her şey gölgede kaldı. Sırayı karıştıran sensin, ben değil.”
Hande’nin kalbi yerinden kalktı, yüzüne tatlı bir kızarma yayıldı. Yürüdüğü kaldırımlar bile onu saklamaya çalışıyor gibiydi. Bir şey diyemedi, diyemediği her şey dudaklarının kenarında bir gülümseme olup kaldı. Arabaya doğru yaklaşırken Fatih, adımlarını biraz daha yavaşlatıp kadına yan gözle baktı. Gözlerinin içindeki o ışıltı, sanki bütün günün ağırlığını sırtından çekip almıştı. Arabanın kapısına geldiklerinde durdu, elini kapının koluna götürdü ama açmadan önce yumuşak bir nefes aldı. “Güzel bir kadının arabama bineceğini söylemek kolay.” dedi hafifçe gülerek, “Ama ben bugün başka bir şey düşünüyorum. Hani, bazı günler olur ya… Hayatın boyunca beklediğin biri gelir; hem seni büyütür, hem küçültür, hem de kalbinin en kuytu yerine yerleşir. İşte bugün, benim arabama öyle biri binecek. Sen yani…” Hande’nin içi birden ürperdi; baharın kokusu gibi temiz bir mutluluk, göğsünde ince ince çiçeklendi. Ellerini nereye koyacağını bilemedi, gözleri yere doğru kaçtı. “Gerçekten mi?” dedi kısık sesle, çocukça bir sevinçle. Fatih, arabaya bindirdiği kadının emniyet kemerini bağlamak kendini eğerken gülümsedi. “Bazen insan, bir gerçeği bin kere söylemek istiyor,” dedi. “Sen de öyle bir gerçeksin işte.” Aracın kapısını hızlıca kapatırken yine hızlı adımlarla diğer tarafa yöneldi. Çabucak arabasına binerken direksiyona sarıldı, yanındaki kadının hızlı şekilde okula yetiştirmesi gerekiyordu.
Gün batarken umutlar doğmaya başladı, akşam güzelliklerle geliyordu. Aynı anda bir çok işi başarmıştı Nurcan hanım, kendinden beklemediği işlerle başa çıkmıştı. Yasemin’le ilgilenirken yemeklerini de hazırlamış, evini köşe bucak silmişti. Bugün kızı gelecekti, hazırlıklarini çok iyi yapmalıydı. Sadece onun sevdiği yemekleri hazırlamıştı, gerisini hiçbir şekilde düşünmemişti. Başta çorbayı, kızın sevdiği gibi şehriye çorbası olarak hazırlamak istemişti ama ardından bundan çabuk vazgeçmişti. Seviyor diye, sürekli aynısını içiremezdi. Neslihan‘ın yanında zaten yeterince vitaminsiz kalıyordu, burada onu en iyi şekilde, gerekirse yine elleriyle besleyecekti. Yasemin’i yatırırken ortada hiçbir sıkıntının kalmadığını fark etti, beşiğine düzgünce bıraktı, üşümememesi açısından üzerini yine örttü. Yorucu gününü güzel kılan sevdikleriydi sadece, değer verdikleriiydi. En değerlisi gelecekti birazdan, o yüzden her hamlesini de değerli tutmaya çalıştı. Odadan çıkarken kapıyı aralık bıraktı, uyanma ihtimaline karşı, uyanırsa sesini duyabilmek için kapının aralık kalmasını tercih etti. Ara yere geldiğinde, köşede duvar üzerinde kalan aynadan kendi görüntüsünü kontrol etti. Kendini ihmal etmeden yapmıştı işlerini, doğrusu böyleydi. Gün geçtikçe görüntüsüne daha çok özeniyordu, kızının gözünde güzel bir anne olmak istiyordu. Yüreği ile güzel olduğu gibi, görüntüsüyle de güzel gözükmek istiyordu. Kestane rengi saçlarını salık bırakmıştı, gür saçları beline uzanıyordu. Yarım kollu, diz kapaklarına uzanan saten tarzı bir elbise giymişti.
Çalan kapıya yönelirken aynadan bakışlarını çekmişti. Yüzünde tebessümle ilerledi kapıya doğru, adımlarını koşarcasına atıyordu. Küçük çocuğun sevinci vardı sanki içinde, acılarından sıyrılmış, sevinçlerde koşuyordu şimdilerde. Yöneldiği kapının tokmağını hızla indirdi, yüzündeki tebessüm çağlayan misali aktı. “Hoş geldiniz!” sesini gülüşüyle donattı, yüksek sesle, sevinç içerisinde konuştu. Karşısında hem oğluna, hem de yakında gelini olacak kıza bakarak adeta sevinç nidaları attı atmıştı. “Benim güzelim gelmiş, görmeyeli ben nasıl özlemişim kızımı.” Oysa sorsalar kendisine, çok ayrı kalmadığını söylerdi, kalmamıştı elbette… Ayrı kalmak bir yana dursun, görüşmeyeli bir hafta bile olmamıştı aslında, neden özlediğini soruyordu kendine, yanıt alamıyordu. “Tutturdu ‘Anneme hediye alacağım.’ diye, zor durdurdum. Senin böyle jestlerden hoşlanmayacağını izah etmek kolay olmadı.” Fatih’in konuşmalarıyla yüzündeki tebessüm çoğalırken Nurcan hanımın, çoğalmakla da kalmadı, tamamen kahkahaya dönüştü. Dayanamadı, eğilerek tekrar öptü kızının yanağını. “Anneler günü dışında, hiçbir şekilde hediye kabul etmiyorum Hande’ciğim. Bana kalsa ben o günün kutlanmasını da doğru bulmuyorum ama evlatlarımı kırmamak için anneler gününde biraz daha sabırlı oluyorum.”
“Ben sana demiştim.” Nurcan Hanım’ın konuşmalarının ardından Hande’ye bakarak, annesini onaylarcasına konuşmuştu Fatih. Beklemedikleri kadar güzel bir ortam vardı içeride, çevresine bakınırken evin sıcaklığına ve aynı zamanda yemek kokusuna kendini daha yoğun verdik genç kadın. “Gel.” elinden tutarak, içeriye doğru çekti kızını. Üzerinden montunu çıkarırken bugün akşamı çok güzel geçirmeleri gerektiğini tekrardan düşündü. Buraya her geldiğinde, kızını o kadar mutlu etmeliydi ki, Hande evliliği kabul ettiğine asla pişman olmamalıydı. İki annenin arasında sıkışıp kalmış kızına, burada gerçek aileyi tattırması gerekti. Görevin çoğu kendisine düşerdi, çünkü evi çekip çeviren kendisiydi. Üzerinden montunu alırken elinden çantasını da alarak portmantoya astı. “Geç bir tanem sen, geç hemen önündeki koltuğa otur, dinlen azıcık. Kendine gel ki, ardından hemen yemek yiyelim.” yüzünden tebessümünü indirmeden sıcacık gülerek konuştu. Yürüteçini köşede bırakarak, karşısındaki koltuğa destek almadan yürüyen kızına tebessüm etti. Böyle bir hastalığı olmasa, belki ona hiç bağlanamayacaktı, sevse bile evladı yerine koyamayacaktı. Kaybettiği kızı ile aynı hastalığı taşıyor olması, Nurcan Hanım’ın onu daha çok sevmesine neden olmuştu.
Kısa süreliğine mutfağa giden Nurcan Hanım, yemeklerini kontrol etmiş, tüpün altını açmış, çorbayı ısınmaya bırakmıştı. Çabuk geri dönmüştü oturma odasına, kızını çok özlemişti, çoğu işini bırakıp sadece sürekli Hande’sine, inci tanesine sarılmak istiyordu. “Benim nar çiçeğim, bak ilaçlarını getirdim sana.” Yüzünde tebessüm, bir elinde su bardağı, diğer elindeyse haplar vardı. Eliyle içirdi ilaçlarını, bunu büyük keyifle yaptı. Yuttururken ilaçları, yanlarına gelen Fatih, tam karşılarında öylece kendilerini izlemişti. “Anneciğim, şehriye çorbası da hazırladın mı?” Başını iki yana sallarken Nurcan Hanım gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Olumsuz şekilde salladı başını, bilinçli yapmamıştı. “Yapmadım bebeğim, çünkü sürekli aynı şeyi yiyerek vitamin alamazsın. Sebzeli tavuk suyu çorbası yaptım sana, yanındakileri söylemem, birazdan sürpriz olsun.” zorlansa bile haplarını yutmayı başarmıştı. Aklına takılmıştı, Nurcan hanımın elinde kendisinin ilaçları nasıl vardı? Çantasından almamıştı buna emindi, o izinsiz asla kendisinin eşyalarını karıştırmazdı. Zaten yanına da almamıştı, çantasında değildi şu an ilaçları. Daha uygun zamanda soracaktı, tahminin de yanılmıyorsa, karşısındaki insanlar kendisini ilaçlarına varana dek düşünüyorlardı. Her düzeni kuruyorlardı kendisine, yabancılık çekmemesi için özel olarak çaba gösteriyorlardı.
“Ben senin sabah kahvaltılarını çok özledim anne, özellikle reçelli tereyağlı ekmeğin var ya, en çok onu özledim ben. Sen hazırlayınca çok güzel oluyor, keşke böyle akşam yemeği yiyebildiğimiz gibi, birlikte kahvaltı edebilsek.” Bunları söylerken Nurcan Hanım’dan başka konuda ilgi beklemişti Hande. Kahvaltıya kalmasını beklemesini ummuştu, kısa süreliğine bile olsa bu sıcacık yuvadan gitmek istememişti. Konuşurken karşılarında Fatih’in olduğunu, kendilerini dinlediğini unutmuştu genç kadın. Bakışlarını biraz yukarıya kaldırdığında gördüğü sima, kendisine tekrar onun burada olduğunu hatırlattı. Biraz utandı, böyle konuşması doğru değildi. Yine eski günlerde olduğu gibi karşısındaki adamın gözlerine bakmaktan ürperdi, bakmayı istedi ama istediği kadar da çekindi. Hep böyle olurdu zaten, söz geçiremediği kalbi, ‘Artık seviyorum’ derken, bunun inadına yine çekinirdi. Gözlerine bakmak ister ama bir türlü bakamazdı. “Annesinin nar çiçeği, söz veriyorum, en kısa vakitte seni kahvaltıya da alacağım. Sana ellerimle o ekmekten hazırlayıp yine ellerimle yedireceğim.” Yanağına dudaklarını dokundururken öpmeye bile kıyamadı, kimi zaman koklamaya da kıyamazdı. Eliyle okşadı tekrardan yanağını, eğilerek kokusunu içine çekti. “Sen yapınca güzel oluyor sadece, başkasından değil sadece senden yiyebiliyorum.”
“Tabii öyle olacak, zaten benden başkası güzel yapamaz.” Kendine çekti, iyice koklarken saçlarını öpücükler bıraktı. Özellikle mutfaktan çıktığı gibi gelmiş, ilaç içirmekle beraber doya doya öpüp koklamak istemişti kızını. Çoğu temennisi gerçek olmuştu Nurcan Hanım’ın, Hande’yi o mecbur kaldığı evlilikten kurtarabilmişlerdi. Ayırmışlardı o adamdan, Fatih’le yollarını birleştirmeyi başarmışlardı, ikisini birbirine sımsıkı kalpten bağlamıştı. Şimdi geriye sadece nikahın kıyılması kalmıştı, o zaman resmi güç de kendilerinde olacaktı. “Bir tane alabilir miyim?” Köşede duran, karşılarındaki sehpada, tabağın içinde bırakılmış kurabiyelere gözü takıldı Hande’nin, bir an için karnı acıkmıştı. Başta neyden söz ettiğini anlayamayan nurcan hanım, onun baktığı yere baktı dikkatlice. Şaşkınlık içerisinde tebessüm etti, “İnci tanem benim, senin karnın mı acıktı? Kıyamam ben sana, tabii alabilirsin ama karnını onunla doyurmak yok. Senin için büyük süprizler hazırladım, kendini bununla tıkar da, hazırladıklarımdan yemezsen ben çok üzülürüm sonra.” Sehpaya uzanarak kurabiye tabağını eline aldı, yanındaki kızına uzattı. Birkaç parça alıp yemesini izlemesinin ardından tabağı tekrardan almıştı. Kendini böyle doyurmasına izin vermeyecekti. “Yemekleri kontrol edip geleyim anneciğim.” Yanından kalkarak mutfağa doğru ilerleyen kadının ardından baktı kısa süre.
Başı önünde durdu, bekledi bir müddet. Karşısında yine Fatih’in öylece durduğunu biliyordu. Yanakları kızarırken kendisini izlediğini bildiği için kızarıyordu aslında. Yanına yaklaştığını fark ediyordu, üstelik bunu başı önündeyken anlıyordu. Bakmasa bile çoğu zaman sevdiği adamın her hamlesini anlardı. Nedenini anlamıyordu ama kendisini utandıracaktı, bunu onun bakışlarından çözmüştü. Zaten çözmesinin ardından da bir daha gözlerine bakamamıştı. “Sen de Nurcan Anne’min reçelli tereyağlı ekmeğinden yedin mi daha önce?” sorarken umudu vardı, konu değişir, böylelikle kendisini utandırmaz diye düşünüyordu. Amacı sadece ortamı dağıtmaktı ama sanki karşısındaki adam, kendisini utandırmayı aklına koymuştu. “Yedim tabii, bizi onlarla büyüttü hep, annemden çok yedim.” karşısına otururken kendisini utandırmaya yemin etmiş misali duruşa sahipti. Yakınına oturmuştu, çok yakındaydı kadının. “Senden giyeceğim, bundan sonra senden istiyorum.” söyledikleri karşısında utanmayı unutan kadın, ansızın güldü.
“Yaptığım reçelli ekmek, keke benzerse görürüm ben seni. Değiştirecek kimseyi bulamazsan, onu yemek zorunda kalırsın.” söyledikleri bu defa, karşısındaki adamın yüzündeki sırıtmayı genişletmişti. Kendine doğru hafifçe çekti kadını, sağlam olmayan elini tuttu, dudaklarına yaklaştırarak öptü. Bunu beklemeyen kadın, biraz ürperse bile kendini geri çekmedi, kendini alıştırması gerekti. Başını göğsüne yasladı sadece, kızaran yanaklarını böyle gizlemeye çalıştı. “Senin ellerinle yaptığın ne varsa, hepsini yerim ben. Orada seni incitmemek için öyle davrandığımı gayet iyi biliyorsun.” gülmemek için dudaklarını birbirine bastırırken aklına gelen kelimeleri dilinde toparladı kadın. Söylemezse olmazdı, mutlaka dile getirecekti. “Yani diyorsun ki, ‘Yüzümü buluşturmama hazır ol’ doğru mu anladım?” Yabancılık hissi olsa bile içinde, başını kaldırmadı omuzundan. Bu histen ancak, böyle davranarak kurtulabilirdi. “Yani biraz hazırlıklı olsan iyi edersin.” başını hızlıca kaldır omuzundan, sinir olmuştu. Yüzüne şakacı bir küskünlük takındı, olayı eğlenceye çevirecekti. “Çok kötüsün.” Sahteden küskünlük takındı yüzüne. Aynı zamanda gülmemek için de dudaklarını birbirine bastırmıştı. Karşısındaki adam, sanki bunu anlamışcasına kadının gözlerine bakarken sözlerini sürdürdü. “İstersen gülmemek için gösterdiğin çabada ben sana yardımcı olabilirim, bedel ödemeyeli uzun zaman oldu.”
“Bence senin bu sözünün üzerine, çok güzel kaç kovalamaca oynanır, yakalarsan ödetirsin bedeli.” sözlerinin ardından utancını gizlemeye çalıştı genç kadın. Gerçekten utançtan kızarsa bile yanakları, içerisindeki ar etme duygusunu, böyle bir cümle kurarak gizlemeye çalıştı. “Güzelim, o dediğini yaparız ama şartlar eşit değil.” Sözler güldürdü kadını, üstelik çok muzip şekilde güldürdü. Karşısındaki adamın alaycı ve Çapkın şekilde gülerek söyledikleri, kadını utandırmak yerine güldürdü. Çünkü aklında eğlenceli planlar vardı.Hep o mu eğlenecekti kendisiyle? Şimdi sıra Hande‘ye gelmişti, eline geçen imkanı çok güzel değerlendirecekti. “Ben şartlara eşlerim, sen orasını düşünme.” Daha sözleri biter bitmez, karşısındaki adamın kar boşluğuna, önceden yumruk yaptığı elini sertçe geçirdi. Bunu yaparken kendini dengelemeye çalıştı, eli ağır değildi zaten. Yaptığı hamle karşısında adamın dudaklarından boğuk bir inilti çıkarken gülerek yerinden kalktığı Hande, kenardaki yürüteçini almadı, çünkü onu alırsa koşamazdı. Birkaç saniye koşabilirdi, hatta yaptığı hamleyle karşısındaki adamı oyaladığı için daha çok koşabilirdi. Kendini koşar adam mutfağa atarken kapı ardından kapatmış, soluk soluğa Nurcan Hanım’ın yanına gitmişti. Mutfakta yemek yapan kadın, ardına dönerek kızına bakarken biraz şaşırmıştı.
“Yürüteçini almadan geldim buraya, tabii bacakların acıdı, öyle değil mi kızım?” olup bitenlerden haberi yoktu elbette, bu nedenle içerisinde bulunduğu durumu farklı yorumlamıştı, çünkü farklı anlamıştı. Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırırken sadece başını sallayarak onu onayladı, aslında onaylanacak gibi değildi, durum çok başkaydı. Şimdi karşısındaki kadına anlatamazdı, utanırdı annesinden. Kapı aniden açılırken içi ürperdi Hande’nin, gülmemek için dudaklarını iyice birbirine bastırdı. Biraz çocuk gibi davranmış, yaptığı davranışla da karşısındaki adamı bile çocuksu bir kişiliğe büründürmüştü. Gelişinin gölgesini hissetti, kapı ardındaki sesi algıladı. Kapı hızlıca açılırken açıldığı hız ile de kapanmıştı. Yanına hızlı şekilde gelmişti ama içeride Nurcan hanım varken kendisini yakalasa bile elinden ne gelirdi? “Gel oğlum, sana soracaktım, unuttum sürekli.” Aklına gelenle beraber hemen içeri giren oğluna döndürdü kendini. Aynı zamanda ocaktaki yemeği ile de ugrasmaya devam etti. “Ne oldu, savcılıktan haber çıktı mı? Daha bulamadılar mı araca kimin zarar verdiğini?”
“Yok anne, henüz bulamadılar ama araştırıyorlar, kısa zamanda bulacaklar inşallah, ben inanıyorum.” uzun zamandır ses yoktu, bu da herkesi şaşırtıyordu açıkçası. Kimin neden böyle bir şey yapacağını düşünüyorlar sürekli. “Tabii bulacaklar, mutlaka ortaya çıkacak, bize düşen sabırla beklemek sadece. İnsan biraz tedirgin oluyor, bu süreçte istemsizce merak ediyorsun. Kim, neden böyle bir şeye cüret eder, anlam veremiyoruz.”
“Ben de anlamıyorum.” Biraz önce olanları unutan Hande, karşısındaki kadın kadar tedirgin şekilde cümleye girmişti. Haberi aldı alali, sürekli bunu düşünüyordu. “İhsan‘dan şüpheleniyorum ama uzun zamandır ortalıklarda görünmüyor o adam, üstelik böyle basit şekilde davranacağını da ihtimal vermiyorum. Sevmediğin birinin eşyasına zarar vermek çok çocukça geliyor bana ama tabii ben çocukça deyip geçiştiriyorum da önü alınmazsa tehlikeli bir boyuta geçebilir.” Kendince yorumladı olayı, aklına gelenleri dile getirerek sıralamıştı. İhsan‘dan şüpheleniyordu ama yine de açıkça onun yaptığını düşünemezdi. Tabii ihsan‘ın ortalıklarda görünmemesi de yapabileceği ihtimalini ortaya seriyordu. “Bulunacak kısa zamanda, her ihtimal olabilir, üzerine düşünmeyelim, zaten ortaya çıktığında yeterince düşüneceğiz.” Böyle ortalığı yatıştırsa bile Fatih de tedirgindi aslında. Yine de sakin karşılayarak ortamı yumuşatmaya çalışıyordu. Amacı ortadaki kasveti silip atmaktı ama bunu yapanı bulduğu anda kendi kesecekti cezasını. Sadece dışarıdan yapıcı gözükmeye çalışırken öfkesinin içinde saklıyordu.
“Hatırlatmak istemiyorum ama hani şu sokakta Hande’nin karşısına çıkan sarhoşlar vardı ya…” sustu, kelimenin devamını getiremedi, çok çekindi konuşmaya. Aylar öncesini hatırlatmak istemedi ama seçenekleri sunması gerekti. Nurcan Hanım için çok zordu bunu söylemek. “Hayır anne, o şerefsizler hala içerideler, mahkeme sürekli ileri atılıyor. Gereken cezayı alacaklar, adalet yerini bulacak.” hatırlamak kimseye iyi gelmemişti ama bilinmesi gerekti. Nurcan hanım bilmiyordu ama o adamlar içeridelerdi, uzun süre de çıkamayacaklardı. Bu nedenle yapmış olmaları mümkün değildi. Her ne kadar gerilse bile araya böyle konuların girmesine sevindi Hande, biraz önce yaptığı muzipliğin unutulması hoşuna gitti. Nurcan hanım oturma salonuna masayı hazırlamak için çıkarken mutfaktan kısa süreliğine Fatih’le aynı ortamda kalmak germişti kendisini.
“Boşuna sevinme.” mutfaktan çıkmak üzereyken kendisine doğru yaklaşıp hafif kısık sesle söyledikleri ürpertti karşısındaki kadını. Şaşkın bakışları arasında, karşısındaki adamın söylediklerini anlamaya çalıştı. “Yemek masasında seni öyle bir utandıracağım ki, yüzündeki kızarıklığı görünce annem, kaloriferi fazla açtığını düşünecek. Yani intikam almayı unutmadım. Annemin yanına gelmen, burada araya başka konuların girmesi, unuttuğum anlamına gelmez.” Korkudan aralanan ağzına elini kapattı kadın, gözleri istemsizce irileşti, yüzü korkudan ansızın bembeyaz oldu. “Sen utanıp önüne bakacaksın ama ben seni izlemekten hiç utanmayacağım.” şaşkınlığı henüz üzerinden atamamışken karşısındaki adam sözlerini bitirir bitirmez kapıyı aralayarak mutfaktan çıkmıştı. Orada öylece kaldı, gerçekten yapar mıydı acaba? Hiç adil değildi aslında, vurup kaçmıştı sadece, karşılığında utandırılmayı beklememişti. Fatih’in içeriden çıkmasını ardından uzun süre orada da öyle kala kalmıştı Hande. Yaşananların şokunu üzerinden atması kolay olmamıştı. Ancak Nurcan hanım yanına geldiğinde, kendisine gelmeyi biraz olsun başarabilmişti. “Gel anneciğim, gel ben seni masaya yerleştireyim, hemen yemeklerini getiriyorum meleğim.” Elini kolundan tutarak, kol bileğini avuçlayarak kendisini mutfaktan çıkarmıştı Nurcan hanım.
Hande, yanındaki kadının hafifçe koluna destek oluşuyla mutfaktan çıkarken hâlâ Fatih’in kulağına eğilip söylediği sözlerin sıcaklığını taşıyordu teninde. Kalorifer, kızarıklık, utandırmak… Bir insanın sesi bu kadar mı tenin altına işlerdi? Korkudan değil, kontrolsüz bir utanç dalgasından buz kesmişti yüzü. Sanki yeni bir dünyaya çıkmış gibi, oturma odasındaki loş ışık gözlerine hafifçe vurduğunda bile toparlanamamıştı. Yemek masasına yaklaştıklarında, Fatih çoktan sandalyelerin yerini ayarlıyor, babasının çatal kaşıkları düzelttiğini görünce hafifçe gülümsüyordu. Ne var ki o gülümseme, Hande’ye dönüp de göz göze geldiklerinde, bir anlığına alaycı bir kıvrıma dönüşüverdi. Öyle kısacık, öyle ince bir bakıştı ki; “unutmadım” der gibi, “az sonra” der gibi.
Hande, Nurcan Hanım’ın “Gel canım.” diyen sıcak sesiyle onun yanındaki sandalyeye yerleşti. Masaya ilk konan şey, mis gibi kokan sebzeli tavuk suyu çorbası oldu. Buharı hafifçe yükseliyor, evin içindeki tüm yorgunluğu, geçmişin ağırlığını bir süreliğine unutturacak kadar huzur veriyordu. Nurcan Hanım kaşığı yavaşça Hande’nin önüne bıraktı. “Sıcak sıcak iç, iyi gelir meleğim.” Rahatça soluklandı, biraz önce Fatih’in söylediklerini unutmaya çalıştı. O kadar ileri gideceğini düşünmüyordu, ihtimali vardı. Fatih sandalyesine otururken bir süre hiçbir şey söylemedi. Sanki gerçekten unuttuğunu sanabilirdi insan. Çorbasından bir kaşık aldı, babasıyla iki kelime konuştu, Nurcan Hanım’a “Ellerine sağlık.” diye hafif bir övgü sundu. Her şey olağan, her şey sakindi. Hande o anlarda kısa süreliğine de olsa kurtulacağını düşündü. Aile büyüklerinin yanında, çok ileri gidemezdi zaten, gerçi daha önce yapmıştı ama o zaman ev kalabalıktı. Ama bilmediği özellikleri vardı sevdiği adamın, bunu elbette zamanla öğrenecekti, şu anda çok bilmiyordu. Fatih, insana ne zaman dokunacağını iyi bilirdi; zamanlaması hep çarpıcı olurdu. Kaşığını ikinci kez çorbasına daldırdı, ardından Hande’ye doğru hiç acele etmeden döndü.
“Bir şey söyleyeceğim.” dedi. Sesi öyle sakindi ki, Hande’nin içinden minik bir alarm sesi yükseldi, ürperdi ama kendini sakin tuttu. Sıradan konuşacağını düşündü, utandıracağı hiç yoktu aklında. Nurcan Hanım hemen atıldı: “Efendim oğlum?” Fatih başını iki yana salladı. “Yok anne, Hande’ye söyleyeceğim.” Hande’nin kaşığı havada kaldı. Çorbasını iştahla içerken ansızın yarıda kesildi. Neler olacağını bilemediği gibi içindeki bu tuhaf gerilimle sıcağı soğuğu ayırt edemez hale gelmişti.
Fatih, sanki hiçbir şey yokmuş gibi konuşmaya devam etti:
“Bugün, sen mutfağa geçmeden, içeride bana bir şey sordun ya.” Hande’nin parmakları kaşığı biraz daha sıkı kavradı. Gözleri kapıya kaydı; kaçmak mümkün müydü? Değildi. “Ben mi?” dedi kısık sesle. Sanki konuşmak bile utandırıyordu onu.
“Sen.” dedi Fatih. “Hani annemin reçelli tereyağlı ekmeğinden yedim mi diye soruyordun.”
Nurcan Hanım gülümsedi: “Ay canım benim, merak etmiş demek.”
Hande hemen başını salladı, “Y—yani… sohbet olsun diye…”
Fatih o an kaşığı bıraktı. Dirseklerini masaya koymadı; görgüsünü hiç bozmadı. Ama gözlerini Hande’ye diktiği an, masadaki her eşya sessizliğe gömülmüş gibi oldu.
“Sohbet mi?” diye sordu alttan alan bir tonla. “Yoksa konuyu değiştirip utancını gizlemek için mi?”
Hande’nin kaşığı tabağa tık diye değdi. Minik, masum bir ses… ama onun için yer yarıldı sandı. “Fatih…” zoraki şekilde, sadece ismini söyleyebildi. Yüzünün yandığını hissetti, biraz daha kızarırsa kaçma isteği oluşacaktı içinde. “Yok yok, sorun değil.” dedi sırıtmaya devam eden genç adam. “Ben anlamamıştım başta, öylesine sordun sanmıştım sadece. Halbuki çok zekiceydi. Konuyu reçelli ekmeğe getirmek… Yani insanı mahcup eden şeylerden kaçmanın klasik yollarından biri.”
Nurcan Hanım gülümseyerek sordu: “Siz içeride neler konuşmuşsunuz öyle?” İma içerisinde sordu, aynı zamanda güldü. Oğlumun ne yapmaya çalıştığını anlamıştı, içten içe kızsa bile hoşuna gidiyordu. Böyle aralarında cilveleşmeleri, kızı böyle utandırması oldukça eğlenceliydi. Hande hemen araya girdi: “Hiçbir şey! Yani, çok önemli değildi…” Fatih masadaki peçeteye uzandı, hiç acele etmeden, kenarını özenle düzeltti. Sonra başını kaldırıp gözlerini Hande’ye sabitledi. “O kadar önemsizse neden yüzün şu an böyle kızardı?” Söyledikleri karşısında kadının korkudan boğazı düğümlendi. Utanç duygusu bir yerden sonra korkuya dönüşmeye başlamıştı. Sessizleştiler, kısa süreliğine suskunluk oluştu ortalıkta, bir süre kimseden ses çıkmadı. Yüzündeki kızarmanın geçmesini beklerken aynı zamanda önündeki çorbasını içmeye çalıştı.
Çorbasını çabucak içerken yanındaki el yapımı ekmeklerden yemeye başladı. Üzerindeki utanç duygusu, aynı zamanda yemeklerin çok güzel olması, kendisini iyice yoğunlaştırmıştı. Ortamda başka konulardan sohbet açılsa bile duymamaya çalıştı, kendini tamamen önündekilere verdi. Yemekleri değiştirmek için yerinden kalkan Nurcan hanım, ilk önce Hande’nin tabağını aldı elinden. Tabağın bir kenarına özenle hazırladığı alinazik kebabını yerleştirirken diğer yanına ise kuzu incik etini ilave etti. Kuzu incik etini fırına sürerek özel olarak pişirmişti, tabağın ortasına ise kaşarlı mantar dökerek özenli şekilde oluşturduk kızının tabağını. “Hadi bakalım, bu tabaktakiler bitmezse, Fatih’in utandırması kadar usta olmasa bile benim de kendimce intikam çeşitlerim var.” Herkes söylenen sözler karşısında gülerken eskisi kadar utanmamıştı genç kadın. Sadece diğerlerinin sesli gülüşünün aksine, kendisi tebessüm edebilmişti. “Ben aslında utansın diye bir şey söylemedim, utanılacak mesele de yok ama neden böyle oldu anlamadım. Bence kızarmasını da benden çok kaloriferin payı olabilir, içerisi yeterince sıcak.”
“Fatih!” Sert şekilde ikaz ederken diğerlerinin tabaklarını ellerinden aldı Nurcan hanım. Sırasıyla herkesin tabağına yemeklerden doldurmuştu ama kimseye Hande kadar çok koymamıştı. Zaten çoğunluk az yiyeceğini belirtmişti, kimseye onun kadar da özenmiyor ayrıca. İştahla yiyordu Hande, iki ev arasına sıkışıp kalmışken iki yerde de bulamadığı huzuru sanki tam anlamıyla burada yakalıyordu. “Ben böyle inci tanem kızarınca çok tatlı oluyor diye sana göz yumuyorum ama bir yere kadar… Sen benim kızımı üzersen ben sana kaynanalık ederim haberin olsun, yavrumu kimselere yedirmem ben.” Konuşmalarını sürdürürken tabakları tekrardan doldurdu, herkesin tabağını özenle yerleştirdi. Kendisinin söyledikleri karşısında Fatih’in de yüzünde tebessüm oluştu, aşk dolu tebessümdü aynı zamanda. “Sence ben öyle bir şey yapar mıyım, ayrıca benim sevdiğim kadın, üzgünken değil gülerken daha güzel oluyor.” tekrar utandırmak istememişti aslında, bugün yeterince utandırdığı için daha ileri gitmeyi tercih etmemişti ama düşüncelerini söyleyince karşısındaki kadın tekrardan kıpkırmızı olmuştu.
“Anne.” karşısındaki kadına seslenirken aynı zamanda tabağındaki yemekleri yemeye devam etti genç kadın. Aklındakini sorması gerekti, merak etmişti. “Anneciğim.” diyerek seslenmesine karşılık verdi nurcan hanım. Sevgiyle karşılık verdi, içtenlikle konuştu. “Benim ilaçlarımı getirdin ya yemekten önce, merak ettim, burada nasıl bulunuyor ilaçlarım?” hep aklındaydı, daha önce sorması gerekti ama karşısındaki adam kendisinden öyle derin intikam almıştı ki, buna imkan bulamamıştı. “Biz öyle çok tedbirli insanlarız, ben aldırdım, Fatih’e söyledim; o da bu düşüncemi çok mantıklı buldu, sonuçta burası senin de evin artık, böyle önemli ihtiyaçların burada bulunmalı.” Şaşırırken aynı zamanda böyle ince düşünmeleri, hoşuna gitmişti. Beklemiyordu bu kadar ince düşünmelerini, herkesin yapamayacağı kadar ayrıntılı düşünceydi bu. “Çok pahalı benim ilaçlarım, yanımda taşıyordum zaten, keşke zahmet etmeseydiniz.” şaşkınlığım beraberinde, hoşuna gitmişti ama aynı zamanda mahcup da olmuştu. Yüzünde mahcubiyetin belirtisi oluşurken karşısındaki adamla buluştu gözleri. Kendisine hem aşk içinde, hem de çok muzip şekilde bakıyordu. “Sorun değil, ödetiriz bedelini, sen düşünme orasını.” yüzünün her zerresi tamamen kızarırken kısa süreliğine kaçacak yer aramıştı. Gidebilecek yeri olsa, 1 dakika beklemeksizin, koşarak kaçardı şu masadan.
“Ne bedeli, anlamadım ben, ne demek oluyor bu şimdi?” Nurcan hanımın söyledikleri, olduğu yerde kaskatı bırakmıştı genç kadını. Karşısındaki kadına ne soracağını düşünmüyordu, daha doğrusu hiçbir şey düşünemiyordu. İnsan dönüp kaldığında bembeyaz olurdu ama kendisi tamamen kırmızıydı şu anda. “Biz öyle konuşuyoruz aramızda ya, siz takılmayın.” Fatih, çok rahat şekilde cevap verirken aynı zamanda çok da eğleniyordu. Aslında masada aile büyükleri olmasa, Hande’nin bu kadar utanmayacağını iyi biliyordu. Hazır masada herkes varken ortamı değerlendirmek, böylelikle intikamını almak istemişti. “Bizim konuşmalarımız arada şifreli duruma geliyor, Hande isterse anlatırım tabii ama bence çok istemez.” Şu halini gördükçe kendini durduramamış, biraz ileri gitmişti. Böyle davranırken aynı zamanda gülmemek için kendini zor tutuyordu. “Hayır.” diyebildi çok kısık sesle, sesi cızırtı misali çıkmıştı. Şu haline baktığında devam etmemesi gerektiğini anlayan Fatih, anında konuyu değiştirdi. “Bence de.” derken kadına bakarak göz kırpmıştı. Bakışlarını karşısında kıpkırmızı kesilen kadından çekerek annesine çeviren genç adam, rica edercesine baktı. “Anneciğim, senden ricam yarın, Yasemin’i alarak Sevinç anneye götürür müsün?”
“Tabii götürürüm yavrum, çok isterim ama biz yarın Hande’yle nişan alışverişine gidecektik. Biliyorsun ertesi gün isteme töreni olacak.”
“Orada kalmayacaksın zaten, Yasemin çok yıpranıyor, gönderdiğimde huyu suyu değiştiği için geri getirdiğimde beni yoruyor. Amaç tabii ki buna engel olmak, senin kontrolün altında görsünler onu mümkünse. Özellikle mama hazırlamada senin eline alışkın, senden tek ricam kontrol altında tut. Sabah gidersin, babamla beraber gidersiniz, akşamı bulmadan geri gelirsiniz zaten. Biraz geç çıkın, olur bence, çok güzel yetişir.”
“Olur olur, öyle yetişir, akşamı bulmaz inşallah. Ben sabah namazından sonra bir daha Uyumam, hemen kalkarım, kahvaltı hazırlarım, evi toparlarım, öğlen olmadan orada olurum. Biraz otururuz, Yasemin’i görürler, birkaç saatin ardından gelirim. Akşam olmadan alacağım kızımı, şöyle İstanbul içini güzelce dolaşalım, nişan alışverişimizi tarihi yerleri gezerek yapalım.”
“Birsen ablaların, buraya taşınması iyi oldu, hepimiz açısından daha kolay.” Kuzey’in araya girmesiyle ona dikkatlice bakan Fatih, gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Aklına vurmak gelmişti, aklına gelmişken bu atışı yapmadan duramazdı. Tam kızarıklığı yeni geçmiş olan kadına bakarak, bir vuruş daha yaptı. “Yani iyi oldu tabii, ben gitmek zorunda kalınca, birileri burada beni çok özlüyordu.” yeniden yanakları kırmızılaşan kadına bakarak sırıttı, atışlarını tam istediği gibi yapıyordu. Çok dikkatli vuruyordu, böylelikle kimse tam olarak anlamıyordu kendilerini. “Yine birileri yok yere üzerine alındı, ben genel konuşmuştum aslında.” Sessizliğin hakim olduğu ortamda, duyulan sesler sadece çatal ve bıçaklardan gelen gürültüler olmuştu. Kimileri çok az anlamıştı, kimileri ise hiç anlamamıştı. “Sevinç Anne ile aranızda bir sorun var mı anne, hep soracaktım sana ama imkanım olmuyordu? Yani o gün öyle konuştu ya, Hande buradayken imalı şekilde laf çarpıttı, ne yaptınız sonra, tekrar benzer bir konuşma geçti mi aranızda?” Konuyu değiştirerek annesine, aklındaki soruyu yöneltmişti. Hem konunun değişmesi gerekti, hem de bunu sorması gerekti. İntikamını yeterince almıştı, bundan ötesi sevdiği kadına kıyamazdı.
“Yok yavrum, ne sorunumuz olacak? O an biraz sinirlendim ama geçti gitti, normal karşılamak lazım, gördüğü manzarayı kaldıramayabilir. Hande gördü zaten, şahit oldu, öyle çok can sıkıcı konuşmadı ama işte insan biraz durup düşünüyor. Acaba onları incittin mi diye, kendime çok sordum. Neyse ki geçti gitti, rahmetlinin emaneti bize, herkesten önce sahip çıkmamız gerek.”
“Sözleriniz çok çelişkili anneciğim, sözleriniz ile biraz önceki düşüncelerinizi hiç uyuşmuyor.” Acımasızca laf sokmak için çabalayan Seda’nın, son zamanlarda tek isteği, annesi dahil bir çok kişinin canını yakmaktı. Gerçekleri konuşmakla kalmıyor, ailesinin canını acıtmaya çalışıyordu. “Nasıl geçip gidiyor, ben orasını anlamış değilim. Sen insanlardan çocuğu kaçırıyorsun bildiğin, bu akıla reva mı? Birinin torunu, diğerinin yegeni, ölen kızlarının, kardeşlerinin emaneti, hiç birinize yakışmıyor. Tehlikeli insanlarmış gibi artık yanlarına çocuğu tek yollamak bile istemiyorsunuz. Ben anlayamıyorum, sorunların çözülmüş hali bu mu?”
“Sen mümkünse bazı meseleleri anlamayıver kızım.” Acımasızca konuşmayı tercih ettin Nurcan Hanım, kelimelerini geri çekmek istemedi. Seda’nın değişken ruh halini anlam veremezken düşünmeden konuşması da ayrıca sinirlerini bozuyordu. “ çocuğu kaçırdığımız yok, gayet gösteriyoruz. Sadece kontrol altında tutmak istiyoruz, Yasemin hassas, yetişme çağında, istemeden zarar görmesini engellemeye çalışıyoruz. Görmelerine müsaade ediyoruz, gayet müsaade ediyoruz, daha ne yapmamız gerek?”
“Seda’cığım, annem burada haklı, üstelik kararı kendisi almadı, ben böyle olmasını istedim. Yasemin gerçekten çok hassas döneminde, diş çıkardığı için ayrıca huysuzlanıyor. Aldığı vitaminlere varana kadar, kendisini kontrol etmem gerek. Sen de epey hassassın, seni gayet iyi anlıyorum ama vuruşlarını doğru yerlerde yap, bulunduğun nokta çok doğru değil.”
“Niye hassasmış, hayır olsun neyin var yine? Benim yüzüm son günlerde fazla gülüyor ya, ondandır o senin hassaslığın. Zaten bana karşı oldu bitti kasıtlısın sen, başkası annesi mutlu olduğu için sevinir, sen elinden geldiğince mutsuzluğum için çabalarsın.”
“Yok anneciğim sen yanlış anladın beni, niye mutsuzluğuna çaba göstereyim? Sen yeter ki mutlu ol, en azından yüzün gülünce bana sarmıyorsun. Canın sıkkın olmasın ki, misafirlerin içinde çok sevgili oğlun için beni tokatlama.” Söylenenlere çok bozuldu ama geçmişten gelen o yarayı hatırladığında da susması gerektiğini düşündü Nurcan Hanım. Umursamayıp üzerinde durmamaya çalıştı, Seda’nın niye böyle sürekli o meseleyi açtığına da anlam veremedi. Oysa zamanında konuşup çözmüşlerdi, kendisi öyle hatırlıyordu. Karşısındakilerin konuşmasını izleyen Fatih, tekrardan ne yapacağını aklından geçirirken Mustafa bey ile gözgöze geldi, bu böyle olmayacaktı, baba oğul ikisi de biliyorlardı. Mutlaka çözüm üretmeleri gerekti, Nurcan hanım bir görse, zaten tüm olaylar açığa kavuşacaktı. Mühim olan onun görmesiiydi ama Seda’ya da söz vermişlerdi, bu sözü tutmamamazlık yapamazlardı. Hande, konuşulanları dinlediği sırada, aynı zamanda tabağındakileri bitirmeye çalışıyordu. Son bitirdiklerinin ardından, özenle hazırladığı keşkeği tabağına yerleştiren Nurcan hanım, keşkeğin yanına da, paçanga böreği ile yaprak sarmasından ilave etmişti. Hem onun kurallarına uyarak tabağını tamamen bitirmek isterken aynı zamanda tıka basa doyalı da çok oluyordu. Biraz daha yerse sanki çatlayacaktı, tabağındaki son kalan kalıntıları zorlukla yutkunuyordu.
Yemek masasından kalktıklarında, kendisini bir köşeye ottan Nurcan Hanım, yerinden kalkmasını söylemişti. Yapabildiklerini yapmak istemişti halbuki, ufak tabaklar taşıyarak ona yardım etmeyi tercih etmişti ama karşısındaki kadın buna müsaade etmemişti. “Sen sadece prensesler gibi otur, ben gerisini hallederim.” derken sevgi doluydu, ses çıkaramadı. Oturduğu yerde sıkılarak iç geçirirken yerinden tekrar kalktı ama yardımcı olmak için değildi, mutfaktaki annesinin yanına gitmek için kalkmıştı. Yerinden kalkarken kenardaki yürüteçini almadı yine, mutfakta iş yapan annesinin yanına gidecekti. Birkaç sarsak adımda mutfağa ulaşırken kapı ağzında durdu, sevdiği adam ile onun annesini izledi. Konuşmalarına çekildi istemsizce, içeri giremedi. Biraz bekledi orada, konuşulanları dinlemek istedi. Fatih, dikkatli şekilde annesiyle konuşurken savcılıktan çıkacak kararla ilgili olacaklardan söz ediyordu. “Hande’nin yanında söylemedim, gerilmesini istemedim ama Erkan hâlâ okulda, babasından hiç ses yok, iş için şehir dışında olduğunu öğrendim. Bence bu da yalan gibi geliyor bana, şehir dışına çıktığını öğrendim, sonra arabanın parçalandığını öğrendik, normal mi sence? Kesin İhsan‘ın parmağı var bu işte, şimdi ses çıkarmıyorum ama polisler kanıt bulduğunda cezasını kendim keseceğim. Erkan‘ın durumu hiç iyi değil, sürekli yaşıtları tarafından zorbalanıyor. Geçen annesini çağırdım okula, konuşmaya çalıştım ama görsen öyle cahil bir kadın ki, ne yapsam orta yolu bulamadım. İnsan pırlanta gibi evladını böyle harcar mı hiç, arkadaşlarının çocuğu zorbalamasının tek sebebi, ailenin çocuğu yetiştirme şekliyle ilgili.”
“Ben hiç öyle düşünmüyorum, tamam çocuğun adına çok üzülüyorum ama bunu bence İhsan falan yapmadı. Kimin yaptığını inan düşünemiyorum fakat bana kalırsa İhsan yapmadı.” Kendinden emin şekilde konuştu Nurcan Hanım, iyi biliyordu, dedikleri genelde çıkardı. Karşısındaki oğlunun şaşkın bakışlarına ithafen omzunu kaldırarak tepki gösterdi. Önündeki bulaşıklarla uğraşmaya devam ederken diğer yandan da ocaktaki çayı kontrol etti. “Sana kaç kere pişman olduğunu, vicdan azabı çektiğini anlattı, herkesin içinde mutlaka minicik bile olsa vicdan vardır. Asla samimi bulamıyorum, toprağın altındaki evladımın katilini savunmuyorum ben ama o zaten bize yapacağını yaptı. Üstelik tanıdığımız biri bile değildi, ona rağmen yapacağımı yapmışken şimdi neden devam etsin? Bilmiyorum kimin yaptığını, tahmin edemiyorum ama dediğim çıkacak, İhsan yapmadı.” Şaşkınlıkla baktı yanındaki annesine, çok değişik bir konuşma yapmıştı, bakış açısı bambaşkaydı. Bu açıdan düşünmemişti, bir yerde mantıklıydı aslında. Kapı önünde kendilerini dinleyen Hande de başını sallayarak içeriye girmişti. “Nurcan Anne haklı, yani ben de zaten sadece tahminde bulundum ama şimdi durup düşününce, söyledikleri çok mantıklı. Sen onunla uğraşmadığın sürece İhsan’ın sesi çıkmıyor ki.”
“Sana musallat olduğunda, ben onunla uğraşmıyordum yalnız Hande, çok iyi hatırlarsın. Kim olduğunu bile bilmiyordum, seninle uğraşmaya başladı, ardından oğlunu dersten geçirmedim diye bana tehditler saydırmaya başladı. Üstelik Aras’ın arkadaşı, çamur çamuru çeker bence.” Sessiz kalmayı tercih etti, ne diyeceğini bilmiyordu ama bir an önce ortaya çıksın istiyordu. Sıkılmıştı ortalıkta dolaşan bu muhabbetten, çabuk çözülmesini bekliyordu. “Fatih.” dedi konuyu değiştirmeye çalışan Nurcan Hanım, muhabbet germişti kendisini. “Şu kömürlüğe inerek, kaloriferi kontrol eder misin oğlum? İçerisi biraz soğuk geldi bana, yapabiliyorsan kömür at.” başıyla onaylarken annesini ardına dönerek mutfaktan çıktı. Kendisini utandırmadan, sağlıklı şekilde iletişim kurarak çıkmasına sevindi kadın, zaten yeterince intikam almıştı, bundan öte utandırması da ironi olabilirdi. “Anneciğim.” yanına yaklaşırken annesinin, ardından sıkıca sarıldı bulaşıklarla uğraşan kadına. Aklındakini söyleyecekti, artık burayı, buradaki evini güzelleştirmek istiyordu. “Söyle canımın içi.” İşini keyifle yaparken keyfine keyif katılmıştı, kızını gördüğü anda mutlu oluyordu. Görmesine ne hacet, sesini duyması bile yetiyordu kendisini mutlu etmeye.
“Biz İstanbul içini gezmeye gideceğiz ya seninle beraber, oralarda Pet shop bulup, uğrayalım mı beraber? Kuş istemiyorum, Yeliz annemin evinde var, ileride nikah olunca buraya zaten getiririm. Orada akvaryumum da var, sen kabul edersen ben hepsini zaten buraya getireceğim.” şaşkınlıktan yüzü beyazlarken sakin kalmayı tercih ettin nurcan hanım, yutkunmak da zorlandı. Hayvanlar kendisinin hassas noktasıydı, evde tutmayı doğru bulmazdı. İyi bakamazlarsa günahına girmiş olurlardı, üstelik kendisi aşırı titizdi. Gel gör ki çok daha büyük hassas noktası vardı, artık bir kızı vardı, yeniden anne olmuştu. Asıl hassas noktası, kendisine sarılan inci tanesiydi, onu mutlu etmesi gerekiyordu. “Olur bir tanem, buraya getirirsin, birlikte bakarız, daha güzel olur. Sen benimle beraber ne almak istiyorsun, onu söyle bakalım.” üçüncü bir hayvana daha katlanabilirdi herhalde, kızı için yapması gerekiyordu. İşlerine Yoğunlaşırken gelecek cevaba kendini hazırladı. “Köpek alalım mı?” Sorduğu soru, tamamen kaskatı kesti kadını, olduğu yerde öylece kalakaldı, en zor olanı istemişti kendisinden. “Beyaz olsun, böyle bembeyaz pamuk gibi tüyleri olsun istiyorum, biliyorsun ya ona bakmak, kuş ve balığa bakmaktan daha zordur. Ben hiç cesaret edememiştim ama şimdi sen varsın ya, seninle en zoru bile güzelleşir, buna inanıyorum.”
“Güzel kızım benim, tabii ki alabiliriz, seninle beraber seçeriz.” Kendisinin verdiği onayı, içeriye birkaç dakika önce gelen Mustafa Bey, Şaşkınlıkla karşılamış ama o an için ses çıkaramamıştı. Nurcan, kuşa ve balığa bile ikna olamazken, köpeği kabul etmişti. “Canım annem benim, izin veriyorsun yani, öyle değil mi?” Tekrardan ardından sarıldığı kadının yanağından öperken yüzünde güller açıyordu genç kadının. “Evet prensesim, izin veriyorum ama ona göre şartlarım olacak tabii ki. Bahçemizde duracak, ben şimdi onun için kulübe de ayarlayacağım, benim titizliğimi biliyorsun, ayrıca başka istekte bulunmak da yok. Sadece üç hakkımız vardı, onu da kullandık, anlaştık mı meleğim?”
“Tamam anneciğim, söz veriyorum sen nasıl istersen öyle ilerleyeceğiz. Ben bahçeye çıkabilir miyim, kulübeyi nereye koyacağımızı kararlaştırmak istiyorum.”
“Hayır Hande, beraber çıktığımızda karar veririz. Oradaki su kuyusundan çok endişe ediyorum kızım, tek çıkmanı istemiyorum.” Şaşırdı biraz ama aslında şaşırmaması gerekiyordu. Nurcan Hanım hep böyle biriydi aslında, katı ve keskindi, üstelik şimdi içinde kaybetme korkusuyla beraber sahiplenme hissi de oluşuyordu. Hoşuna gitti Hande’nin, normalde rahatsız olacağı davranışları karşısındaki kadının sergilemesi, kendisini rahatsız etmenin aksine biraz sevindirdi. Katı davranışlarını alttan almaya, idare etmeye çalıştı. “Nasıl isterseniz anneciğim, ben o zaman buradaki odama bakayım, biraz özlemiştim, izniniz olursa tabii.” Durumdan memnun şekilde başını salladı Nurcan Hanım. Biraz önce kaçan keyfini unutmaya çalıştı, burada köpekle nasıl baş edeceğini düşünürken keyfi kaçmıştı ama üzerinde durmadı, sakin olacaktı. Bir yanı öksüz ve yetim evladını mutlu etmek isterken diğer yanı kendi doğrularıyla boğuşuyordu. “Yürüteçini bıraktığın yerden al, o şekilde geç. Öyle tamamen desteksiz de yürüme bir daha, bacakların ağrırsa ya da canın acırsa anne çok kızar sonra sana.” Küçük çocuğa davranır gibi davranmasına mı şaşırsa, yoksa böyle daraltmasına içten içe kızsa, burasını bilemedi ama biraz tuhaf hissediyordu. Ses çıkarmadan kadını tekrardan öptü, mutfak çıkışına doğru yöneldi. İşleriyle meşgul olan kadının yanına gelen Mustafa Bey, üzerindeki tedirginliği henüz atamamıştı.
“Nurcan etme kurban olayım, olacak iş mi Allah aşkına? Ya bu evde namaz kılınıyor, hepsini geçtim, en azından bunu düşünmen gerek. Evin içinde köpeğin ne işi var, sen şimdi bahçeyi bahane ediyorsun ama mutlaka içeri de girecek o hayvan, şimdi bunu istedi, ileride eve almayı isteyecek. Çok şımartıyorsun, iki annesine yaptıramadığı ne varsa, senden istiyor. Hem ne o öyle, küçük çocuğa davranır gibi davranışların var. Karşındaki kocaman, yetişkin bir kadın, beş yaşında çocuk değil, böyle dayatmalarda hiç bulunamazsın. Ben seni çözdüm, sen her istediğini yaparak, karşındakini kafeslemeye çalışıyorsun. Bak bu işin sonu iyiye gitmiyor, benden söylemesi, karşındakinin bu şekilde kafeslemeye calışman, seni daha tehlikeli duruma getiriyor. İleride İnci’nin yerine koyduğun Hande, senin bu davranışların yüzünden senden soğuyacak, gittikçe uzaklaşacak.”
“Niye uzaklaşsın benden? Ben Neslihan ya da Yeliz gibi kimseyle savaşmıyorum, sadece onun iyiliğini düşünüyor, onun için çaba gösteriyorum. Evet az önce biraz katı davrandım, çünkü bahçede zarar görmesinden korktum. Kendini tek başına koruyamaz, bizim bahçe tehlikeli. Zaten onu da çözdüreceğim, o su kuyusunu düzgünce kapakla kapatacağız, Fatih’le konuşacağım, onu çözmesini söyleyeceğim. Ayrıca köpek olayına takılma, ben çözümlerini düşündüm. Sen öyle diyorsun ama benim kızım söz dinler, getirmemesini söylersem getirmez eve, ben bununla ilgili karşıma alıp konuşacağım kendisiyle. Benim ne kadar titiz olduğumu biliyorsun, kendi doğrularımın peşinden gittiğimin de bilincindesin, hepsinin farkındayım ama kendimce bildiklerim var. Evet, bu evde namaz kılınıyor, aslında hiç doğru değil ama bildiklerim var mutlaka. Allah beş vakit namazı emretmişse, öncesinde merhamet ve vicdan vermiş. Önce kalbimizden sorguya çekileceğiz, vicdanımız sorgulanacak. Ben her anlamda yarım kalmış birine annelik yapmaya çalışıyorum, önceliğim onu mutlu etmek. Siz niye el birliğiyle bana taktınız, oğlum bir yandan geliyor üzerime, sen diğer yandan geliyorsun? Ben anlamıyorum, herkes niye benim mutluluğuma kasıtlı bu evde? O Seda var ya, hepinizi o böyle yapıyor. Probleminin ne olduğunu anlamıyorum, bir anlayabilsem zaten çözeceğim. Tüm aile şu sıralar benim mutluluğuma takmışsınız?” Karşısındaki kadının söyledikleriyle duraksadı Mustafa bey, özellikle son söyledikleri çarptı kalbine. Gerçekten Seda’nın sorunun ne olduğunu çöze bilse Nurcan Hanım, ortada sorun kalmayacaktı. Şimdi sesi çıktığı kadar bağırmak isterdi ama kızına söz vermişti, anlatamazdı karşısındaki kadına. Anlamak zor değildi aslında, o bir anlasa, ortada zerre problem kalmayacaktı.
“Kasıtlı değiliz, hepimiz seni düşünüyoruz.. Böyle yaparsan zamanla senden soğur, uzaklaşır, bıktırmaman için çabalıyoruz biz sadece. Biraz önce gösterdiğin davranışlardan ben bile rahatsız oldum, o kız nasıl olmasın? Tamam köpek olayına sözüm yok, olacak şey değil ama sen madem oldurmak istiyorsun oldur o zaman, nasıl olduracaksan tabii. İleride olmadığını gördüğünde, en çok kendin rahatsız hissedeceksin. Senin titizliğini biliyorum, ben bundan ötürü uyardım seni. Sen saplantılı birine dönüştün Nurcan, farkında değilsin ama bu düpedüz saplantı. Kendini çok kaptırıyorsun, öyle kaptırmışsın ki, köpek istemesine ses çıkarmadın. Bir yanlışla kendi doğrun arasında kaldın, hayatında ilk kez kendi doğrunun üzerini çizdin, asıl hata burada başlıyor. Orada yüz ifadeni gördüm, hiç hoşuna gitmedi senden istediği şey, aşırı rahatsız hissetmene rağmen izin verdin. Sonra bahçeye çıkmak istediğinde gösterdiğin tepki, beni ürpertti resmen. İstediği köpeğe izin vermenle, bahçeye çıkmasına sergilediğin tepki, birbiriyle çok güzel uyuşuyor, saplantını açıkça gösteriyor. Ayrıca kız da rahatsız oldu senin davranışından, şimdi böyle her dediğini yaptığın için bir şekilde susturabiliyorsun onu ama ileride tepkilerini göreceksin. Bir yere kadar katlanacak, zamanla sıkılma ihtimali çok yüksek. Köpek istemesine ses çıkarmayıp izin vererek, kısa süreliğine susturmuş oldun. Bahçe olayına gösterdiğin tepkiyi o yüzden ses çıkarmamadı bence.”
“Saplantılı değilim ben, sadece anneyim, rahatsız olmadı. Niye rahatsız olsun, durumunu göz önünde bulundurarak endişeleniyorum, iyiliğini düşünüyorum. Rahatsız olamaz, hayatı boyunca onu gerçekten düşünen hiç kimse olmadı, ben gerçekten düşünüyorum. Oğlunla ikiniz, hatta bu gruba kızın da dahil, bir şeyleri ne kadar büyütüyorsunuz böyle. Bırakmıyorsunuz azıcık mutlu olayım, gerçekten siz hepiniz bana kasıtlısınız bu evde. Söylüyorum inanmıyorsunuz ama benim mutluluğuma kastınız var.” Sinirlenmeye başlamıştı, sürekli üzerine gelip kendisini uyarmalarından ciddi anlamda rahatsız oluyordu. Ne yaptığını biliyordu, aklı başındaydı, kendini gayet kontrol edebiliyordu. Neden üzerine geliyorlardı, kimsesiz birine annelik yapmanın neyi suçtu? “Senin neler yaşadığını, evladını toprağa verdiğinde nasıl büyük acılar çektiğini herkesten iyi biz biliyoruz, niye mutluluğuna kast edelim? Biz senin iyiliğin için çabalıyoruz, ileride senden soğumasın diye uğraşıyoruz. Tamam dediğin doğru, köpek olayını bir şekilde çözeriz ama böyle şartman doğru değil. Bugün köpek ister, yarın hassasiyetini kullanır, daha ileri gider. Sen kabul ettikçe baskıyı artırırsın, baskıdan sıkılınca da isteklerini kenara bırakır, senden uzaklaşır.”
“Uzaklaşamaz, o benden hiçbir zaman uzaklaşamaz, aksi olacak; kendinizi bu gerçeğe alıştırsanız çok iyi edersiniz, çünkü ben ne dersem çıkar. Bilinçli ilerliyorum, köpek istediğini ilk duyduğumda yüzüm bembeyaz olmasına rağmen ses çıkarmadım, burayı benimsesin istiyorum. İki annenin arasında gidip geliyor hayatı, nerenin kendi evi olduğunu bile bilmeyecek kadar çaresiz kalmış. Ben yanlış yapmıyorum, saplantılı değilim, sadece çok seviyor ve korumaya çalışıyorum. Saplantılı olsam onlar gibi davranırım, ben tam tersine sadece onun iyiliğini düşünüyorum. Ne isterse, nasıl isterse, hatta nasıl mutlu olacaksa, sadece kararlarını düşünüyorum. Yüzü biraz gülsün, dünyalar benim oluyor. Adı yine sizin tarafınızdan saplantı olacaksa, varsın olsun. Umrumda değilsiniz, kızımla arama girmeyin, ben başka hiçbir şey beklemiyorum sizden, düşüncelerinizi size kalsın.” Dişlerini birbirine bastırarak konuştu, sinirlenmeye başlamıştı. Evde herkes elbirliğiyle bu konuda üzerine gelirken sakin kalamazdı artık. Bildiğini okuyacaktı, kimseyi de asla dinlemeyecekti. Yüreğinin sesini dinliyordu, en doğrusu olduğuna da ayrıca inanıyordu.
Yürüteçini almıştı ama bir yerden sonra onunla yürümeye çalışmaktan bunalmıştı. Yolu yarılamasının ardından elindeki aparatı kenara bıraktı, annesine verdiği söze rağmen rahatsız hissetmişti. Gerçi böyle de çok gidemezdi, odasına geçtiği anda yatağına oturmak zorunda kalacaktı. Yürüyüşüne sarsak adımlarla devam ederken nasıl odaya varacağını bile tahmin edemiyordu. Başı önünde, kendinden emin ama bir o kadar sararsak adımlarla yürürken kendini hızlandırmaya çalıştı. Yürümesine devam etti, modunu düşürmek istemedi, odaya zaten biraz yaklaşmıştı. Kendini iyice hızlandırırken iki kolunu aynı anda tutan, güçlü eller nedeniyle adımları kesildi, olduğu yerde durmak zorunda kaldı. Kollarından tutan güçlü elleri tahmin etmişti, tahmin etmesi zaten zor değildi. “Nereye?” bakışlarını kaldıramadı, yüzüne bakmaya çekindi, zaten sesi de alaycıydı. kendisiyle eğlenmeye düpedüz, kaldığı yerden devam ediyordu. “Soru sordum sana, sorduğumda başını kaldırarak, gözlerime bakarak bana cevap vereceksin.” Kesici sese sahipti, kesin hüküm veriyordu. Tamamlaması gereken cümleyi bitirirken başını kaldırmadı konuşmaya başladı. “Buradaki odama bakacaktım.” Başını kaldırmasına gerek yoktu, her dediğini yapmak zorunda değildi. Hem kendisini utandırıyor, hem de gözlerinin içine bakmasını bekliyordu, doğru değildi.
“Birileri bana alınmış sanırım, küs müyüz bugün?” davranışlarına bakılacak olursa, kendisine ilerleyen hep karşısındaki adamdı, kendisi ise devamlı çekingenlik yapıyordu. Bunu durdurması gerekiyordu, artık kendine düzen vermesi gerekti. Elbette şimdi cesareti yoktu ama kendini hazır hissettiği ilk vakitte, sevdiği adamı şaşırtacaktı.“Karnıma yumruğu atıp kaçan sendin, bana alınmam biraz ironi olmaz mı?” başını aşağı eğerken sesini aradı, bulabilirse aklından geçenleri elbette dile getirecekti. Nasıl olacağını bilmiyordu ama söylemesi gerekti. “Ben onu kimse yokken yaptım, biz yalnızken başlattım oyunu ama sen herkesin içinde bana öyle davrandın.” yani mutlaka biraz alınması gerekiyordu, şu durumu kullanarak azıcık naz yapsa hiç de fena olmayacaktı. Ayrıca aklına takılanlar vardı, ne ara kömürlükteki işlerini bitirip buraya gelmişti? Hızlıydı anlaşılan, başka açıklaması olamazdı. “Tamam, biz alırız senin gönlünü, sıkıntı yok.”
İki elini aynı anda uzattı kendisine, şaşkın bakışlarla baktı karşısındaki adama, bu neydi şimdi? Çocuk vardı sanki karşısında, kendisine küçük bir çocukmuş gibi davranması, ansızın sinir etmişti genç kadını. “Sağ elimi seçersen barışırız, bence onu seçmelisin, çok güzel barışırız.” Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı, kendisi çocuklaşırdı kimi zaman ama şimdi sanki roller değişmişti. Çocuklaşma sırası karşısındaki adama gelmişti, böyle düşünüyordu çünkü şurada yaptığı hamle gereksizdi. Şimdi tüm bunlara ne gerek vardı, zaten küs değildi? “İyi.” Yüzünden tebessüm eksik olmadı konuşurken, utanmasını saymazsa gayet eğleniyordu. Elini, karşısındaki adamın sağ eline dokundurdu, gerçekten küs değildi. “Yüzüklü elimi seçtik, doğru mu anladım?” gülüsü çoğaldı kadının, neydi bu şimdi? Bir süre ne yapmaya çalıştığını anlayamadı, sadece çocukça davranışlarına güldü. Karşısındaki adam, kendisi olumlu anlamda başını salladığında, usulca yumruk yaptığı elini açtı. Elinde gördüğü, parlayan bilekliğe şaşkınlıkla bakarken az daha heyecandan dilini yutacaktı. Kocaman, kalın zincirlerden oluşan, kordonu ağır duran bileklik, elinin içinde parlıyordu. Dediğini yapmıştı, geçen Efsun’la konuşmaları geldi aklına. Yine aklına koyduğunu yapmış, Efsun’unkinden belki de daha pahalı bir altın bileklik almıştı.
“Niye yaptın bunu, yakınında nişan olacak, bak annemler sürekli uğraşıyorlar, bunu sen de görüyorsun. Beni düşünmen tabii ki çok güzel, beni mutlu ediyor, yüzümü güldürmeye çalışıyorsun; ben seni çok iyi anlıyorum, bana olan sevgini gördükçe de zaten yüzüm gülüyor. Beni mutlu etmek için şu zamanda bunları yapman doğru değil, daha çok masrafımız olacak. Şimdi böyle masraflara girersek, ileride gerçekten gereken masraflar olduğunda üstesinden gelmekte zorlanabiliriz.”
“Benim hepsini karşılayacak imkanım var, sen bunları düşünerek aklını meşgul etme. Süreç gördüğün kadar zor değil, hepsinin bir şekilde geleceğiz üstesinden. Sen Sevdin mi, onu söyle bana sadece.” Yüzüne tebessüm içerisinde baktı, tebessümünü dudaklarının ardına saklamış, konuşurken karşısındaki kadına olan sevgisini ancak böyle gösterebilmişti. “Sevdim tabii ama…” Sözünü kesti karşısındaki adam, diğer elini yukarı kaldırdı. Yaptığı hamle karşısında susmasını bekledi. “Öyleyse gerisinin hiçbir önemi yok, hadi gel takalım koluna.” itiraz etmişti başta ama amacı sadece masraftan kaçınmaktı, gerçekten çok hoşuna gitmişti. Böyle altın aksesuarlara ayrı ilgisi vardı zaten. Yavaş şekilde, incitmeden bileğinden geçişini izledi, özenerek takmıştı koluna. “Sana çok yakıştı, herkesten daha çok yakıştı bence.” Kimde ne görse, hemen kendisine almak istiyordu. Hoşuna giden kısım buradaydı aslında, sevgisini tam anlamıyla burada hissediyordu.
Bilekliğin ağırlığı kolunda kaldıkça, sanki altın değil de söylenmemiş cümleler taşır gibi hissetti. Parmak uçlarıyla zincirin bir halkasını yokladı; soğuktu ama garip biçimde içini ısıtıyordu. Kolunu hafifçe döndürdü, ışıkta parlayışını izledi. Abartmadı. Sevinci taşırmadı. Ama gözleri… Gözleri ele veriyordu her şeyi. Her ne kadar içten içe kızsa, masrafa girmesini istemese bile bir yerde de hoşuna gidiyordu.
“Böyle bakmamam gerekiyordu.” dedi sonunda, sesi neredeyse fısıltıya dönmüştü. “Ama bakıyorum işte.” Karşısındaki adam gülümsedi, o gülüşte zafer yoktu; sadece rahatlama vardı.
“Bak.” dedi yumuşak bir sesle. “Bak ki içim rahat etsin.”
Kadın başını hafifçe yana eğdi. Kolunu indirmedi, saklamadı da. “Ben altını seviyorum.” dedi dürüstçe. “Ama bunun altın olmasından çok… senin ‘Aklıma düştü’ demen hoşuma gidiyor.”çDurdu. Bir nefes aldı.
“İnsan sevildiğini böyle anlıyor galiba. Söylenmeyen bir vakitte, gereksiz gibi duran bir anda.”
Genç adam, bir adım yaklaştı. Bu kez kolundan tutmadı. Aralarında sadece bir nefeslik mesafe vardı.
“Ben seni tam da o anlardaki halinle seviyorum.” dedi. “Naz yaptığın, kaçtığın, sonra geri döndüğün anlarla.” Kadın gülümsedi ama bu kez dudaklarıyla değil; bakışıyla. Kolunu kendine çekti, bilekliğe son bir kez baktı.
“Odama geçiyorum,” dedi yine. Sonra ekledi, arkasını dönmeden:
“Ama bil diye söylüyorum, bu bilekliği çıkarmam biraz zaman alır.” Kendini hızlandırmadı. Aksine, bu kez daha dengeliydi. Yürüteci unuttuğu gibi o anlarda acıyı da unutmuştu. Kolundaki ağırlık, onu ilk kez aşağı değil; yerinde tutuyordu.
Gün kaldığı yerden devam etti, içerisinde bulunduğu ortamdan memnun olan genç kadın, zamanın geçmesini bile istemedi kendince. Zaman akmasın, olduğu yerde dursun istedi, sevdiği adamdan, onun kendisine sağladığı aile şartlarından sıyrılmak istemedi. Çok mutluydu, aynı zamanda keyfi çok yerindeydi, burada kalırken hiç evini aramıyordu. Evet, bu gerçekten çok ilginçti, kendinden beklemeyeceği kadar tuhaf bir şekilde, kendini yerini bulmuş gibi hissediyordu. Bulunduğu yeri, odasını kısa süreliğine inceledi, çevresine bakınarak yüreğindeki mutluluğu çoğaltmak istedi kendince. Bu evin her köşesinde ayrı bir mutluluk yaşıyordu. Hayatında devamlı, kendisini mutlu etmek isteyen bir adam vardı. Kimde ne görse, Hande’ye layık buluyordu, ne görürse hemen alıyordu. Kimi zaman bu durumdan rahatsız oluyor, masraf yapmasını istemiyordu ama düşünceli davranışlarını gördüğünde de çok mutlu oluyordu. Sürekli yüzünü güldürmek için uğraşan birine, ne kadar tepki gösterebilirdi? Sadece bu değildi üstelik, yaptıkları bununla da sınırlı kalmıyordu. Sabahın erken saatinde yanına gelmiş, kendisini düşünüp kahvaltılık hazır almış, ayrıca kendisine çay demlemişti. Uğraşıyordu, kadının rahatı için çabalıyordu, Sevildiğini kadına çok güzel hissettiriyordu.
“Kaç kere söyledim, mutfaktan çıkarken özellikle uyardım, yürüteçini almasını izah ettim ama dinleyen kim? Yine sözüm dinlenmemiş, yarı yarı yere kadar yürüteçle gelinmiş, oradan öte, yine aksayarak gelmiş.” Kolundan tutarak kendisini çıkaran, oturma salonuna doğru ilerledikleri sırada yanında söylenen annesine mahcubiyet içerisinde baktı. Haklı olabilirdi, evet biraz ihmal etmişti. Söz dinlememişti ama elinde değildi, yetişebildiği yerlere desteksiz yürümek istiyordu. Uzun süre odasında kaldıktan sonra yanına gelen Nurcan hanım, kendisini kolundan tutarak dışarı çıkarmış, çay hazırladığını söylemişti. İçeri geçmeleri gerekti artık, sıcak çaylar eşliğinde sıcak sohbetler edilecekti.
Çok mutluydu, yüreğinde anlamını bilmediği mutluluklar vardı, tek kelimeyle anlatılamayacak kadar fazla anlamlara sahipti. Aile sıcaklığında buluyordu mutluluğu, burada kaldığı sürece gerçekten evini aramıyordu. İçindeki çekişmelere burada kalırken ara veriyordu. Koltukta otururken hiç gitmek istememişti, içinde böyle hisler oluşunca, geçen akşamı hatırlamıştı. Gitmek için direndiği o akşam, unutulacak gibi değildi gerçekten. Kendisini oyalamak isteyen sevdiği adam, Taş kağıt makas oyununa kadar başvurmuştu. Tam onu gitmeye ikna ettiği sırada da, ansızın uyku bastırmıştı genç kadını. Ne ara nasıl uyuduğunu bile hatırlamıyordu, sahi o akşam nasıl uyumuştu, ne ara dalmıştı uykuya? Nasıl uykusunun geldiğini, nasıl daldığını, öncesinde ne yaptığını hatırlamıyordu. Yorgunluktandı, hastalığından ötürü aldığı ilaçlar da ayrı etki etmişti. Etkenler böyle olunca, nasıl uykuya daldığını hatırlayamayacak kadar baygın şekilde uyumuştu.
Rahat yiyebilmesi için önüne uzunca bir sehpa bırakmışlardı. Sehpa boyuna çok uzundu, sehpanın bacakları epey uzundu. Böylelikle sehpa üzerinde olan tabağın içerisinden tatlısını rahatlıkla yiyebiliyordu. Bulunduğu evde tüm düzen sadece kendisinin konforu için ayarlanıyormuş gibi hissediyordu çoğu zaman. Önündeki sehpaya bırakılan tabağın içerisinde Antep fıstıklı şöbiyet tatlısı vardı, hemen yanına da cam kase içerisinde sütlaç ilave edilmişti. Sözde Nurcan Hanım kendisi hazırlamıştı ama hazır alınmış kadar profesyonel duruyordu. Üstelik hazır alınanlardan çok daha lezzetliydi. Akşam yemeği ve sonrasında planlananların tamamı, sanki komple kendisi için organize edilmişti. Elindeki temiz çay bardaklarının bulunduğu tepsiyi masanın üzerine bırakan Nurcan Hanım, tedbirli gelmişti. Birkaç tane daha bardak bulunması gerekiyordu içeride. Elindekilerden kurtulduğu anda, tekrardan kızına doğru ilerledi. Ardından sarılırken dudaklarını yanağına uzattı. “Dayanamayacağım, bir daha öpeceğim.” yanağını birkaç kere üst üste öperken kendini geri çekti. “Benim çiçek kokulu yavrum.” ardından sarılmıştı, öpmesi bitse bile kendini geri çekmek istemedi. Dokunduğu saçlarını düzeltti, elini kızının teninde gezdirdi.
“Hadi tabağındakileri bitir, kalkalım artık, geç olmadan bırakayım seni.” yanlarına yürüyen Fatih, sakin şekilde konuştu. Karşısındaki annesini izlerken kendisi bile gerilmişti, günden güne gerek babasına; gerek ise kız kardeşi Seda’ya, ciddi manada hak vermeye başlıyordu. “Acelen ne oğlum, daha erken, ilk akşam, oturuyoruz üstelik.” Hande’nin yanından uzaklaşan Nurcan hanım, koltuğun ardından dolanarak kızının yanına geldi tekrardan, tam dibine oturdu. “Dışarısı yağmurlu, geç kalırsak trafik çoğalır, sonra bir de Neslihan’la papaz olmak istemiyorum.” Yanına oturduğu kızını izlerken oğlunu duymamıştı bile, duymak istememiş, duymazdan gelmişti. Yanındaki kızının saçlarını okşarken aynı zamanda sarılıyor, kokusunu içine çekiyordu. Elini sürekli yüzünde, saçlarında, kimi zaman yanaklarında gezdiriyordu. “Çayım bitmedi daha.” gitmek gelmemişti içinden Hande’nin, bir süre daha kalmak istemişti. Geçen gün gitmek için direnirken şimdi galiba kalmak için direnceği tutmuştu. “Tamam, bitir çayını, kalkalım güzelim.” Sakin karşılık vermişti ama tek bakışta, Hande’nin gitmek istemediğini anlamıştı Fatih. Olduğu yere daha çok yaslanıyor, başını önüne eğiyor, sanki kalmak için kendince bahaneler arıyordu.
Zaman böylece akıp giderken kalkmamak için sürekli bahaneler uydurmuştu Hande, gitmemek için çok bahanesi vardı, gitmeyi düşününce kapıdan çıkmaya bahane bulamıyordu. Sıcak sohbetler çoğalmış, konuşmalar devam etmişti. Beklemedikleri zamanda, beklenmedik şekilde kapı çaldı. Gelen Neslihan Hanım’dı, kızını almak için gelmişti, Hande’yi buradan götürecekti, verdiği vakit dolmuştu. Kendince haklıydı ama üslubunun ne kadar doğru olduğu, iki taraf için de tartışılır bir mesele haline gelmişti. “Hoş geldiniz Neslihan Hanım, içeri buyrun, çünkü gelmeseniz bile değişen bir durum olmayacak. Buraya böyle gelmiş olmanız, Hande’yi size verip göndereceğim anlamına gelmiyor. İkinizi birlikte evinize ben bırakacağım, annem hazırlıyor kızınızı.” çok kendinden emin şekilde konuşan Fatih, bugünkü sakinliğini koruyacağına dair kendine de söz vermişti. Dikkat edecekti, elimden bir kaza çıkmaması için kendini kontrol altında tutacaktı. “Gelmişken çayımızı içmiş olursunuz, biz çok misafirperver bir aileyiz.” imalı şekilde sürdürdü konuşmalarını, aslında amacı imada bulunmak değildi. Sadece sinirleniyor, sinir bedenine hükmettiğinde, ne konuştuğunu bilmiyordu.
“Hayır burada bekliyorum, annene söyle, elini çabuk tutsun.” Karşısındaki kadının sözlerine karşılık, ağırca başını sallarken öfkeyle karışık sırıtmıştı. Sakin kalmak isterken sanki inadına zorluyordu kendisini. “Annem kendisine emir verilmesinden hiç hoşlanmaz, aynı şekilde ben de, yani anlayacağınız, burada daha çok bekleyeceksiniz.” Kapıyı sert şekilde kadının yüzüne kapatırken yaptığından hiç pişman değildi. Ardına dönerken sinirle içeri ilerledi. Nurcan Hanım, o sırada Hande’nin üzerine montunu giymesine yardımcı oluyor, sıkı şekilde giydirirken kızını özenle hazırlıyordu. “Kalsın biraz orada, dünya kaç bucakmış belki anlar o zaman. Acele etmenize gerek yok, orada beklemeyi kendi tercih etti. Kapı önüne çok yakışıyor, zaten kapı önü paspasımımız eksikti, tamamlanmış oldu.” Söylenenleri dinlerken sevdiği adamın, kendi öz annesine dedikleri, gücüne gitmişti Hande’nin. Belli etmemişti ama yüreğine dokunmuştu ne olursa olsun annesiydi, bir başkasının, kendi kanından birine laf etmesi, o anlarda canını acıtmıştı. Üzerine durmadı, annesi kendisini hiçbir zaman korumamıştı, şimdi annesi için kalkıp da en çok değer verdiği insanları kıramazdı. Sessiz kaldı, zaten hazırdı artık, Neslihan Hanım, dışarıda çok beklemeyecekti. Olaylar da böylelikle uzamamış olacaktı. Kendini teselli ederken kendince böyle düşünmek istemişti. Yaşanacakların koca bir günü, hatta bir geceyi kapsayacağını tahmin edemezdi.
Kapı önünde, tahmin edilenin çok daha ötesinde tartışmalar çıkmıştı. Neslihan Hanım, sanki tartışma çıkarmak için buraya gelmiş gibiydi, duruşunu yansıtmakta da çekinmiyordu üstelik. Tek gidebileceklerini, Fatih’in gelmemesini, ısrarla söylerken canı olay çıkarmak istiyordu. Tartışma uzamasın diye annesine kolundan tutarak çekiştiren Hande, bir an önce buradan çıkmak istiyordu. “Biz gideriz tamam, hadi anneciğim, çıkalım şuradan.” cümlesini uzun süre kurmuştu, boyutlar değiştirerek sürekli konuşmaya çalışmıştı. Konuşmaları bununla kalmamış, devamlı Neslihan Hanım’ı, kolundan tutarak çekiştirmişti. Nurcan Hanım o sırada mutfağa gitmiş, kalan yemeklerden Hande için güzel bir paket hazırlamak istemişti. Tatlıdan, börekten, sarmalarlardan; masadaki aperatiflerden paket hazırlarken aynı zamanda önceden aldığı ufak hediyeleri de o paketin içerisine ilave etmişti. Kapı önünde olmaması belki de o an daha doğruydu, göreceği manzaraya hoş tepki vermeyebilirdi. Hande, çabucak gitmek için Neslihan Hanım‘ı, kolundan tutarak çekiştirirken aynı kelimeleri sıralıyor, tartışma uzamasın diye çabalıyordu. Neslihan, hırs dolu bir öfke ile ardına dönerken karşısındaki kızının hareket imkanının kısıtlı olduğunu unutmuştu. “Yeter be, kes sen de sesini!” kendimden uzaklaşarak ittirirken kızının ansızın yüz üstü yere kapaklanmasına neden olmuştu.
Şimdi herkesin gözlerinde yoğun bir şaşkınlık vardı, kimseden ses çıkmazken sanki büyük kasırgalardan önce gelen sessizlik belirtisiydi. Seda, olup bitenlerin verdiği refleksle yerdeki Hande’ye doğru ilerleyecekken kolundan tutarak onu geri çekti, o an için durdurmak istedi Fatih. Yere düşen birini, özellikle o durumdaki birini aniden kaldırmak doğru değildi. Kısa sessizliğe ihtiyaçları vardı, bu sessizlik kendisi açısından da çok sağlıklıydı. Kuracağı zemini sağlam şekilde inşa ediyordu. Genç adamın dudaklarından dökülen iki kelimelik cümle, Neslihan‘ı yerle bir etmeye yetmişti. “Bunu hatırlayın!” Soğuk sesinde büyük keskinlik vardı, bıçağın metali kadar soğuk, kesici yeri kadar da keskindi sesi. Yüzü bembeyaz olan Neslihan, korkudan titrediğini belli etmemek için ne yapacağını bile düşünemeyecek duruma gelmişti. Yerdeki kızını izledi, kendini çevirdi çaresiz kalmış kızına doğru, böyle yapmak istememişti aslında, aniden olmuştu. Elini uzattı, sadece uzattığı elle kaldı. Kaldırmak için eğileceği sırada, duyduğu sesle yer titremişti sanki, bacakları korkudan birbirine dolanmıştı. “Ne amaçlı olursa olsun, sakın sevdiğim kadına dokunma; ilk kez cüret ettin, mümkünse bir sonu denemiş ol.” Konuşmalarını tamamlarken oraya doğru yürüdü, yavaş ama çok sert adımlar attı.
Zaten ‘Bunu hatırlayın!’ cümlesini kurduğu anda korkudan deliye dönen Neslihan, şimdi sanki tamamen aklını yitirmişti. Yutkunma çalıştı ama korkudan bunu bile başaramadı. Yanlarına yürüyen Fatih’e bakarken içine korkunun en güçlü tohumları düşmüştü. “Seda, şimdi kaldır Hande’yi, benim arabama bindir.” kendisinin ürperten sesi, korkutmuştu Seda’yı, hemen harekete kalkışan genç kız, yerdeki Hande’ye ilerlerken olacaklardan çok aşırı korkuyordu. Yerdeki kızı çok zor şekilde kaldırırken dudaklarından dökülen inlemeleri duymazdan geldi. İçler acısıydı gerçekten, duya bilse kaldırmakta zorlanırdı. İnsanın kendi annesi tarafından bu hale getirilmesi, gerçekten çok içler acısıydı. Yerden tamamen kaldırmayı dik şekile getirmeyi başarmıştı. Zaten bunu tek başına yapmamış, ağabey de yardımcı olmuştu kendisine. “Ben geldim, günün son hediyelerini getirdim kızıma.” elinde özenle hazırlamış olduğu torbasıyla bahçeye çıkan Nurcan hanım, Seda ve Fatih’in ortasında kalan Handee’ye doğru yürürken ortada terslik olduğunu anlamıştı. Gerçekten ters giden meseleler vardı ama ne olduğunu çözememişti. Çok özenli bir hediye paketi tarzındaki torbanın içine eşyaları yerleştirmişti. Yiyeceklerin yanı sıra, önceden aldığı hediyeyi de paketleyip torbanın içine bırakmıştı.
Yine kız kardeşinden, annesini buradan çıkarmasın istemişti. Bunu sıradan olmayan bir bahaneyle yapmasını bakışlarıyla ima etmişti. Annesini tanırdı, bahane bulmazlarsa gitmezdi. ‘Yasemin uyanmış sanırım’ dese bile yine de Nurcan Hanım‘ı ikna edememişti Seda, kızının zoruyla çıksa da ortada terslik olduğunu anlamıştı. Neslihan ise karşısında kendisine kin dolu gözlerle bakan Fatih’le öylece kal kalmıştı.“Ben onun annesiyim, bile isteye asla zarar vermem. Durumu ortada, doğru düzgün ittirmedim, benim bile anlayamadığım bir anda düştü. Sizin şimdi ilişkiniz çok yeni, durumun ciddiyetinin bilincinde değilsin. Olduğu yerde dik bir şekilde çok zor duruyor zaten, gerçekten isteyerek olmadı, tamamen bilinç dışı oldu.” Titreyerek konuşuyordu Neslihan, her cümlesinde kendini aklamaya çalıştığı açıkça ortadaydı. Kelimeleri birbirine çarparak kekeliyordu, konuşmaya çalışmaktan yutkunamıyordu. Daha konuşmalarını sürdürecekken elini havaya kaldıran Fatih, bu şekilde susturmuştu karşısındaki kadını. Önce el işareti yapmak istemişti, şimdiyse söze girecekti. Genç adam sesini biraz alçaltmaya çalıştı, yükseltmenin manası yoktu. Alçak sesle daha güzel yerle bir ederdi, içeriden gürültünün duyulmasını istemiyordu. Bu kez konuşurken kelimeleri seçmiyor gibiydi; sanki çoktan karar verilmiş bir şeyin bilgisini aktarıyordu.
“Şimdi iyi dinleyin.” dedi. Sözlerinde sıra dışı tehdit vardı, bugünlere kolay gelmemişti, şimdi nasıl geldiyse şu zamana, konuşmalarıyla gösterecekti. Konuşmanın yasak olduğu zamanlardan geliyordu, derinliklerinde saklı günahlar vardı. Günün birinde mutlaka ortaya çıkaracağı gerçeklerin gölgesinde konuşmalarını sürdürmeye devam etti. “Ben insanları korkutarak susturmam. Korku geçer. Ama bazı sonuçlar vardır; insanın peşini bırakmaz.”
Bakışlarını bir an bile kaçırmadı.
“Bugün burada olan şey, sizin hayatınızda ‘önce’ ve ‘sonra’ diye ikiye ayrıldı. Bundan sonra bu kızla kuracağınız her cümle, atacağınız her adım, tanık olduğunuz her sessizlik… benimle ölçülecek.”
Bir an durdu, sesi neredeyse fısıltıya yakındı.
“Benim adımı anmadan, beni hesaba katmadan yaşayamayacağınız bir yerdesiniz artık. Ve inanın, bu durum sizin elinizde değil.”
Sözlerini tamamladığı anda, yanıt beklemeden arabasına ilerledi. Zaten çok emindi, ardında bıraktığı kadın da cevap verebilecek mecal kalmamıştı. Neslihan, algıladığı sözlerin ağırlığı altında ezilip paramparça olurken önden giden adamın ardı sıra devam etti, arabaya yürüdü.
Yol sessizdi, sessizliğin verdiği bir hakimiyet vardı ortalıkta. Zaman geçerken kimse birbiriyle konuşmadı, konuşmak istenmedi. Hande’nin üzerinde utanç vardı, sevdiği adamın ve onun ailesinin gözleri önünde yere savrulmuştu. Üstelik bunu kendi öznesi yapınca, kendi ailesinden değer görmeyince daha çok utanmıştı. Hareket eden arabada, sessizligi ilk bozan Fatih olmuştu. Hemen bozamaştı tabii, başlarda biraz ne konuşacağını düşünmek zorunda kalmıştı. Arabayı kullanırken dikiz aynasından, birkaç kere arka koltuktaki kadını izlemişti. Gözünün ucuyla bakmıştı sadece, utandığını anlayabiliyordu. Zaten yeterince ar edilecek manzaraydı, yaşadığı şeyi kaldıramıyor oluşu çok normaldi. “Nasılsın?” diyebildi sadece, başka kelime gelmedi dilimin ucuna. Gözünün ucuyla bakarak sormuştu yine, sorusu sakindi, Neslihan’ın yanında oturan Hande’den ayırmadı gözlerini. Yanıt bulamayan Hande, böyle bir durumda, ne şekilde davranacağını gerçekten bilmiyordu. Hayatı boyunca buna benzer çok manzara yaşamıştı, tabii en çok kendi ailesi tarafından yaşamıştı ama hiçbiri şimdi olanlar kadar kendisini utandırmamıştı. “İyi.” Kendinden bağımsız konuştu, zoraki söyleyebildi, canının acısı diline vurmuştu. Konuşmakta da güçlük çekiyordu şu an, uzun cümleler kursa sesli tökezlerdi.
Sessizlik öylece devam etti, kimse tekrardan konuşmak istemedi. Yanında neslihan hanım vardı, onunla yan yana oturmak istemişti. İstese öne de geçerdi ama annesinden çekindiği için yapamamıştı. “Hande.” kendisine seslendiğini anladığında, usulca başını kaldırdı, bakışlarına ona tam olarak yönlendirmesi çok zordu ama biraz başını kaldırabilmişti. Arabasını sürerken kendisiyle konuşmalarını sürdürdü. “Annemin davranışlarından rahatsız olduğunu biliyorum, özellikle sürekli, biz evlendiğimizde onunla beraber oturacakmışız gibi davranmaya çalışıyor. Bizim evlenmemizi, senin onunla yaşamanı istediği için daha çok onaylıyor ama biz neyi nasıl istersek öyle olacak, bunu bilmeni istiyorum. Sen ayrı evde oturmak istersen, o şekilde ilerleriz, Ataşehir‘de bir evim var, şimdilik kirada ama o gün geldiğinde düşünürüz. Yani demek istiyorum ki, annemin davranışlarına çok takılma.” Şimdi şu uzun konuşmanın üzerine, buna çok kısa bir cümle kurmak istiyor Hande, kısacık cümleye kocaman manalar eklemek istiyordu. Aklında söyleyecekleri vardı, uzun zamandır kendini bile itiraf edemediklerini bugün ona söyleyecekti. Sesini bulmaya çalıştı, kendini toparlamak için biraz uğraştı. Zoraki nefesleri alıp verdi, sesinin takılacağı tutmuştu. Oysa çok kısa bir cümle kuracaktı, kısacık konuşacak, kısa cümlesine çok büyük mana sığdıracaktı.
Araçtan indiklerinde, kelimelerini yine toparlamakta zorlanıyordu. Sürekli soluklanıyor, sert soluklar alıp veriyordu. İşin ilginç yanı, yanındaki Neslihan Hanım’ın davranışlarıydı, gözlerine kısa süreliğine bakan Hande, tuhaf bakışlarla karşılaşmıştı. Pişman mıydı, bakışlarında pişmanlık görüyordu, belki de utanıyordu sadece. Kendisi kadar utanmazdı zaten, istese bile olmazdı. Elini uzatmıştı, inerken kolundan tutmuştu. Şaşırmadı, şimdi biraz pişman olurdu, ertesi gün aynı hatanın daha ağırını yapardı. “Sen inşallah yanında astım ilacını taşıyorsundur, tutulacak gibi davranıyorsun.” Neslihan Hanım’ın söyledikleri karşısında kısa süreliğine ne tepki vereceğini bilemedi. Yanında ilacı vardı ama astım nöbeti geçirmiyordu, sadece sesini bulabilmek için sert soluklar alıp veriyordu. “Bir şey söyleyecek o, astım’dan dolayı değil bence.” Fatih yine dikkatli kişiliğiyle, olayı çabuk çözmüştü. Başını sallayabildi yalnızca, başıyla onayladı ama daha ileri gidemedi. “Öyleyse bana değil, sana söyleyecek.” Neslihan Hanım çok sakindi, olayları tevazu ile karşılıyordu. Üstelik tevazunun yanı sıra, Fatih’ten korkuyordu. Ama neden?… neydi onu bu korkuya iten şey, nasıl korkabiliyordu? Kendisi gibi sıradan bir insandan neden korkardı insan? Kim bilir, belki de sıradan değildi karşısındaki adam, sıradan olsa, gözlerine bakmaktan korkmazdı.
“Benim…” Sevdiği adamın karşısına geçerken zoraki solukları alıp verdi, güçlükle yutkundu. Sesi tıkanmıştı ama ona bunu söylemek istiyordu. Ellerini yakaladı, avuçladı ellerini, kendi elleri arasına aldı. “İlaçlarını al, toparlayınca ararız Fatih’i, o zaman söylersin.” Başını şiddetle iki yana salladı, şimdi söyleyecekti. Şu ev meselesinin üstüne, aklındakini şimdi izah etmesi gerekti. “Tamam bekleyelim biraz.” sakince konuştu genç adam, madem söylemek istiyordu karşısındaki kadın, biraz sabır gösterip dinlemeye çalışacaktı. “Nerede oturduğumun önemi yok.” kendini toparlayıp ilk cümlesini kurmayı başarmıştı. Biraz takılmıştı ama konuşabilmişti, anlatmayı başarmıştı. “Benim nerede oturduğumun önemi yok, çünkü benim evim sensin, senin olduğun her yer benim evim zaten.” Bu cümleyi kurarken kimi zaman tökezlemişti, kimi zaman sesini bulmakta zorlanmıştı. Düz söyleyememişti, çoğu kelimesini boğuk şekilde kurmuştu. Karşısındaki adam ise çok dikkatli bir kişiliğe sahipti, söylediklerini dümdüz anlamıştı. Bir süre durdu, duyduklarını idrak etmeye, aklında anlamlandırmaya çalıştı. Güldü ama öyle sıradan bir tebessüm değildi, duyduklarına karşılık gösterdi reflekslerden sadece biriydi. Daha günler önce kendisinden kaçarken devamlı geçmişi hatırlarken şimdi karşısına geçmiş bunu söylüyordu. Üstelik Neslihan Hanım’ın yanında yapması daha çok hoşuna gitmişti kendisin.
Usulca, ansızın çekti kendisine doğru, sıkıca sarıldı. Kolları arasına aldı bedenini, göğsüne bastırdı kadını. “Beni çok mutlu ettin.” kendinden bağımsız döküldü dudaklarından kelimeler. “Nerede oturduğunun bir önemi olmadığını ima etmeye çalışıyorsun ama benim için senin mutluluğun çok önemli, ne gerekiyorsa yapacağım. Ayrıca bugün eve geçmeyeceğim, hep buralarda olacağım. Rahatsızlanır, daralır, aniden ağrıların tutar da bir ihtiyacın olursa, öyle tek başına hastaneye gitmek yok. Hemen beni arayacaksın, anlaştık mı?” Kollarından ayrılan genç kadın, adama çok yakın bir mesafedeyken sonuca başını salladı. Yüzünde tebessüm vardı, mutluluğun izi duruyordu simasında. Çok mutlu olduğu bir yerden gelmişti bu eve, gelmek istememişti. Elinde olsa hep orada kalırdı, artık evlilikten korkuyordu. Eskisi gibi düşünmüyordu, evet başlarda çaresiz kaldığından kabullenmişti ama şimdi nikah gününün gelmesini bekliyordu. “Teşekkür ederiz.” Soğuk şekilde kelimelerini kısa tutan Neslihan, karşısındaki adamdan yeteri kadar ürperiyordu, bunu da belli etmek istemese bile mecbur kalıyordu. Elinde olmadan kendini ele veriyordu. “Bana boş tehditler savurmadan önce, arada benim anne olduğumu, hiçbir hamlemi bile isteye yapmadığımı hatırla. Sizin şimdi ilişkiniz çok yeni ya hani, dışarıdan beni suçlaması kolay. İlerleyen zamanlarda, bazı yükleri taşımak ağır geldiğinde, beni anlaman daha basit olacak.”
Neslihan’ın sözleri bahçenin soğuk duvarlarında asılı kaldı. Ne yere düştü ne de dağıldı. Bir anlığına, bahçenin içinden ince bir rüzgâr geçmiş gibiydi; duvarlar suskun, eşyalar yerli yerindeydi ama insanların içi yerinden oynamıştı.
Fatih, başını hafifçe kaldırdı. Gözlerini Neslihan’a dikti. O bakışta meydan okuma yoktu. Daha çok, uzun bir yolun başında durup arkasına bakmayan bir adamın hali vardı. Bir an sustu. Suskunluğu ağırdı. Sanki o susarken, evin duvarları bile kulak kesilmişti. Hande’nin eli hâlâ onun kolundaydı; Fatih o eli hissetti. O temas, yorgun bir yolcunun sırtına konan serin bir pınar gibiydi.
Sonra konuştu.
“Ben tehdit etmem, bunu biraz evvel, size kendi evimde gösterdim.” dedi, sesi alçak ama yere çarpan bir taş kadar sertti. “Tehdit etmem ama ben kalırım.”
Neslihan kaşlarını çattı, lafın nereye varacağını tartar gibi baktı.
Fatih devam etti:
“Bir insanı sevmek.” dedi, “Ona güneşli günler vaat etmek değildir. Sevmek; ağrısına nöbet tutmaktır, korkusunun başında sabahlamaktır, kaçacak yer bırakmadan ‘buradayım’ demektir.” Bir adım attı. Ne üstüne yürüdü Neslihan’ın ne de geri durdu; tam kararında, tam sınırında.
“Sen annesin,” dedi, “bunu inkâr etmiyorum. Ama bilmeni isterim ki, bu kadın yalnız kalmayacak. Yorulursa ben taşıyacağım, düşerse ben kaldıracağım. Herkes çekildiğinde, herkes ‘olmaz’ dediğinde ben burada duracağım. Onu sevdiğimi ispatlamak için kimseye hesap vermem; çünkü ben o hesabı her gece kendi vicdanıma veriyorum.”
O an Hande’nin gözleri doldu ama ağlamadı. Gözyaşları yanaklarına düşmedi; kalbinde birikti.
Fatih son cümleyi söyledi. İşte o cümle, Neslihan’ın içine işledi:
“Bir gün herkes gider.” dedi. “Anne de yorulur, dünya da. Ama ben gitmeyeceğim. Bunu bilmen yeter.”
Bahçede bir sessizlik çöktü. Öyle bir sessizlikti ki, insanın içindeki bütün itirazları sustururdu. Neslihan bir şey söylemedi. Söyleyemedi. Gözlerini kaçırdı. O kaçışta, ilk kez bir anne olarak değil, bir kadın olarak gördü karşısındaki adamı. Ve ilk kez, Hande’nin neden ona bu kadar yaslandığını anladı.
Rüzgâr dinmişti. Ama artık hiçbir şey eskisi gibi durmuyordu.
Kimsede söylenecek söz kalmamıştı, böyle konuşan birine zaten ne söz söylenirdi ki? Neslihan, yanındaki Hande’yi nazikçe içeriye doğru ilerletirken yürümesini istedi. Yorucu bir akşamı geride bırakıyorlardı, yapraklar rüzgârla beraber uğuldarken içeriye giren iki kadının ardından öylece baktı genç adam. Bu gecenin sadece kendisi için uzun olacağını sanıyordu, bahçe kapısına yönelerek arabasına doğru ilerlerken yalnızca kendisi için zor bir gece geçeceğini sanmıştı ama bu karanlık gece, herkes için çok daha zor olacaktı.
O akşam herkes saklasa bile Seda’nın ağzından kaçırması sonucu, Nurcan hanım, Hande’nin başına gelenleri öğrenmişti. Neslihan‘ın kapı önünde, bahçe girişinde, Hande’yi o şekilde yere düşürdüğünü, istemeden ağzından kaçırmıştı genç kadın. Sinirden bir anda yüzü kıpkırmızı olmuştu Nurcan Hanım’ın, yüzüne gerçekten ateş parçası düşmüş gibiydi, öyle yanıyor yüzü, yandıkça da teni kırmızıya dönüyordu. Bunun hesabını soracaktı, asla o kadının yanına bırakmayacaktı. “Benim kızıma el kaldırırsın demek, demek benim olana el uzatırsın.” dışarı kapıyı açılan Portmantoya ilerlerken oradan yağmurluğunu alarak üzerine geçirdi. Şık, kahverengi, yakası yünlü kabannı, aynı zamanda yağmurluk sayılırdı. Oldukça gür ama düz olan saçları, neredeyse beline uzanıyordu. Portmanto‘dan bir tane şemsiye ve koluna çantasını alarak dışarı kapıyı araladı. Dışarıdaki şiddetli yağmur, rüzgârla beraber yüzüne çarpmıştı kadının. “Nurcan yapma.” Yanına yaklaşan Mustafa Bey sakinleştirmeye çalıştı eşini, ne yaparsa yapsın tam anlamıyla sakinleştiremeyeceğini biliyordu. Nurcan artık iyi değildi, günden güne aklını kaybediyordu. “O senin kızın değil, sen onun annesi değilsin, hakkını savunmak sana düşmez. Bir hayaldir kaptırmışsın kendini, gidiyorsun peşinden ama gidişatın hiç iyi değil. En azından nikaha kadar sus, bak şimdi gider de o kadınla tartışırsan, çirkefleşecek, verdiği nikah iznini de geri alacak. Ettiğimiz tehditlerin bile faydası kalmayacak, hodri meydan der de, o da bize meydan okumaya kalkarsa, biz bunun üstesinden gelemeyiz.” şiddetle ardına dönüp eşine bakarken gözlerimden ateş düşüyordu yerlere. “Ben kızım için hepsinin üstesinden gelirim, hiçbir halt yapamaz, benim kızım dedim, konu kapandı. Siz kabul etseniz de, etmeseniz de o artık benim kızım.”
“Fatih orada zaten, geceyi mahallede, evin yakınlarında bir mekanda geçirecek. Gelmeyecek bu gece, senin gitmenin ne anlamı var? Zaten hepimiz ona burada gereken ayarı verdik, Fatih de verdi, bizden önce o davrandı, şimdi mahallede bekleyerek de gereken dersi yine vermiş olacak. Senin oraya gitmen, gereksiz laf kalabalığı olacak. Ne yapacaksın Allah aşkına, kadını dövecek misin?”
“Ben boş konuşmam, o yüzden laf kalabalığı benim işim değil, sözünü bil de konuş bence. Ve evet gerekirse ağzından burnundan kan akıtacağım, canı dayak istiyordu zaten, ben çok adil davranamadım, şimdi adil olmaya gidiyorum. Zaten Hande’m de gitmek istemiyordu buradan, geceyi onunla geçirmek istiyorum.” Eline bir şemsiye aldı, diğer koluna ise çantasını taktı, kapıyı çarparak çıkmayı başarmıştı. Ardında ise şaşkın yüzler bırakmıştı, bu gece her şeyin seyri değişecekti. “Annem iyi değil baba, artık ona kırılmayı bile bırakacak kadar görebiliyorum iyi olmadığını. Neslihan’la kavga etmek bahane onun için, kendine bunu bahane tutmuş, asıl amacı Hande’nin yanında olmak, tamam belki sinirlendi ama oraya gitme sebebi genel anlamda Hande’ye karşı saplantısından kaynaklı.”
“Ne yapayım kızım, söyle Allah aşkına, ne yapayım?… Ben artık bu meseleden çok yoruluyorum, bak kaç kere uyardım, sen görmedin daha; bu sadece gördüğün meseleydi, biraz önce daha ağabeyin evden çıkmadan, Hande’yi çıkarmadan önce,mutfakta annenle halimizi görmen gerekiyordu. Hande ne dese, senin anan onaylıyor, resmen hassas noktası olmuş ananın, onun için bildiğin deliriyor. Eve köpek almak istedi, annen biraz durdu, geveledi dilinde, tüm tedirginliğine rağmen kabul etti.”
“Ne?!” sesi, epeyce yükselmişti Seda’nın, korkuyla iç geçirerek bağırmıştı. “Annem köpeği kabul etmez, yanlışın var senin baba, acaba yanlış mı anladı?”
“Yok keşke öyle olsa, sordum kendisine, görsen nasıl savunmalara geçiyor. Hepsini göze almış, yapmamasını, bu evde namaz kılındığını, doğru olmayacağını anlattım ama bu defa olaya felsefi olarak yürüdü. Allah beş vakit namazı emretmişse, öncesinde merhameti emretmiş, önce vicdanımızdan sorguya çekilecekmişiz, kendini bu şekilde savundu. Farkında değil ama söyledikleriyle yaptıkları çelişmiyor. Bu kimsesiz kıza annelik yapma ritüeli vicdanla alakalı değil. Annen onu rahmetli ablanın yerine koyuyor, ablanla yarım bıraktığı yerden aynısı gibi şimdi onunla devam etmeye çalışıyor ama bunun sonunu da iyiye gitmiyor. Ben de farkındayım yani ama üstesinden nasıl geleceğimizi bilmiyorum.”
“Olsun, annen mutlu olsun, ben mutsuz olmaya razıyım. İyi değil elbette ama en azından mutlu, tabii o böyle davranınca Hande için de çok iyi oluyor. Ne kadar şanslı, bir yanında Yeliz Hanım var, şimdi diğer yanındaysa annem var. Neslihan hanım tam ortada kalıyor, ikisi tarafından paylaşılamıyor. Yerinde olmayı çok isterdim, daha doğrusu hep sorarım kendime, Hande ile aynı durumda olsam, ya da rahmetli ablam gibi olsam, annem bana da onlara verdiği değeri verir miydi?” yüreği titredi Mustafa Bey’in, içinin derinliklerinde ürpertici bir sarsılma oluştu. İçi acıdı, baba olarak evladının durumuna göz yummak gerçekten korkunçtu, artık bunun çaresini bulması gerekiyordu. Bu soruyu soracak kadar günden güne kırılıyordu, üstelik Nurcan‘ın durumunu düzeltmek de buna bağlıydı. Seda’yı görürse Nurcan, ancak o zaman iyileşmeye başlar, yanlış yaptığını anlardı. “Allah etmesin kızım, hepsinin başı sağlık. Yeter ki sağlığın yerinde olsun, Rabbim can sağlığı versin, ancak tüm zorluklara öyle aşılır. Duymayayım bir daha böyle sözler, annen seni mutlaka görecek. Ayrıca annen hepimizi eşit sevdi, sadece ablanın özel durumundan dolayı ona daha çok ilgi göstermek zorunda kaldı.
Şimdi ise Hande’yi bir yerde ablan gibi görüyor, az önce kendin de söyledin, annen iyi değil. Kendinde olmayan birine kırılarak böyle sözler etme, iyileştiğinde seni de görecek inşallah.” Mustafa Bey’in söylediklerinin ardından Seda’nın yüzünde zoraki, ayrıca burukça tebessüm oluştu. sessizlik hakim oldu ortama, babasına içten içe hak verdi. Nurcan Hanım gerçekten iyi değildi, sanki günden güne deliriyor, aklını kaybetme aşamasına geliyordu. Annesinin kendisini görmesi için ettiği duaların yanı sıra, artık iyileşmesi için de dua edecekti. Durumu iyiye gitmiyordu, kötüye gitmeye başlamıştı. Akıllı davranmıyordu, kontrol altına alınması gerekiyordu. Eğer nurcan Hanım‘ı kontrol altına alamazlarsa, kontrol hastası birine dönüşmesine göz yummuş olacaklardı. Evet, gittikçe kontrol hastası oluyordu, hükmünü Hande’nin üzerinden kurmaya çalışıyordu. Böyle devam ederse Hande de ondan sıkılacak, kaçmaya çalışacaktı. Gerçekten annesinin en kısa zamanda kontrol altına alınması gerekiyordu, bunu başarmaları gerekti. Yoksa işler iyice çıkmaza sürüklenecek, yaşanacakların önüne geçemeyeceklerdi. Durumun ürperticiiliğini düşününce, annesine kırılmayı kenara bırakan Seda, onu nasıl kontrol altına alacaklarını düşünmeye başladı.
“Gerçekten iyi değil, sen anlamadın sanırım ama ben fark ettim, başını örtmedi. Ben başta gördüklerime inanmak istemedim, başörtüsünü yanına almıştır dedim ama hayır almadı, evden saçı açık çıktı.” Mustafa Bey, karşısındaki kızının söyledikleriyle başını iki yana salladı, beklediği manzaraydı. Nurcan uzun zamandır bunun çabasını veriyordu, biraz önce ilk kez Başıaçık dışarı çıkmıştı. Öncesinde de zaten başını açmak istiyordu, kaç kere denemiş, bahçeye başörtüsü olmadan çıkmıştı. Önden bunun denemelerini yapmıştı, çoğu zaman ayna karşısında saçlarını salarak kendini izlemiş, kimi zaman bahçeye öyle çıkmıştı. “Yanına almıştır belki baba, biz görememiş olabiliriz.” Seda kendince, annesinin bazı davranislarini kabullenmek istemiyordu. Son zamanlarda çoğu zaman bahçeye başı açık çıkan Nurcan Hanım, belki şimdi de öyle yapmıştı. Önce bahçeye öyle çıkmış, sonra bahçede örtünmüş, o şekilde yola çıkmış olabilirdi. “Yok kızım yok, almadı yanına, ben gördüm ama refleks olmadığını bildiğim için ses çıkarmadım. Zaten ona varana dek, annenin öyle büyük yanlışları var ki, anneni bu günaha sürükleyen de şimdi yaptığı yanlışlar. Kendini Hande’ye kaptırdı kaptırlı, başka birine dönüştü. Boyut değiştirdi, farklı bir evreye geçti, inşallah kontrol altına alabiliriz ama çok zor gözüküyor.”
“Evet sanki uzun zamandır istiyordu, bunu fark etmiştim ama tam anlamıyla başını açacağını düşünmemiştim. Zaten Hande‘ye yakın olmaya başladı başlayalı, durusu çok değişmişti. Tarzını değiştirdi, kendine yeni kıyafetler almaya başladı, kendisi için çabalamaya da aynı anda başladı. Ah keşke, Hande kadar başarılı olabilseydim, annemi bu konuma ben getirmiş olmayı çok isterdim.”
“Güzel kızım benim, Hande bir şey yapmadı ki ona, bu bir saplantı, kime denk geleceği belli olmaz. Sana da denk gelebilirdi, hastalık meselesi değil ayrıca, yani Hande’nin hastalığı değil anneni etkilemeye sebep olan, tamamen kader. Herkese denk gelebilirdi, kader onu seçti, umarım kaderde bu süreci, hasar almadan atlatabilmek de vardır…” hayat çok karışık bir bilmeceden ibaretti, beklenenlerle beklenmeyenler arasında, karmaşa haline gelmiş bulmacanın kendisiydi. Karmaşa doluydu hayatları, korkularla umutlar birbirine karışmıştı. Kırgınlıklar araya saklanmıştı, kimsenin göremeyeceği kadar küçük kalıyordu kırgınlıklar, korkuları tetikleyen de kırgınlıklardı, bunu kimseler göremiyordu. Nurcan hanımın başörtüsünü tamamen açması herkesin dudaklarını uçuklatmıştı, değişerek bambaşka birine dönüşüyordu.
Değişiyor elbette, büyük acıların yüzünü, daha büyük acılarla kapatıyordu. İki tane annesi olmasına rağmen, asla anne sevgisini alamamış bir kıza annelik ederken yine acılar çekiyordu. Ailesini karşısına alıyordu Nurcan Hanım, hepsinin karşısına geçerek ailesiyle savaşıyordu. Yağmurlu havada rüzgarda savrulan saçlarını ıslanmaktan elindeki şeffaf şemsiyesi koruyordu. Evden çıkması ile kendini caddeye atması aynı anda olmuştu. Yıllar sonra ilk kez saçları serbestti, yaptığının büyük günah olduğunu biliyor neden yaptığını kendisi bile hiçbir şekilde anlayamıyordu. Saçları serbestti, günahların ise ulu ortada savruluyordu, tıpkı dalgalanan saçları gibi açıkça saçılıyordu etrafa. Yürüdü yağmurda, arabaların ışıkları, gece karanlığında caddeyi süslerken caddeninortasında ilerledi. Nefsi ile verdiği mücadeleyi kaybetmiş, türbanını başından bugün ilk kez tamamen çıkarmıştı. Yaptığı asla doğru değildi, büyük günahtı ama yapmak istemişti. Nefsinin önüne geçememişti, güzel gözükmek istiyordu. Yeniden anneydi, evladının gözlerinde güzel olmak istiyordu. Yürümeye devam ederken Neslihan‘ın evine doğru epey yaklaşmıştı. Büyük bir hesaplaşma olacak, Neslihan’la çok ağır tartışmalar yapacak, ardından kızına sarılarak uyuyacaktı.
Neslihan açısından çok zor bir akşam başlamıştı, vicdanı ile mantığının arasında sıkışıp kalmak, yüreğinden devrilerek gözlerine çarpan yaşları akıtmasına sebep olmuştu. Anne olarak yüreği sızlıyordu, yüreğindeki acıları ise gözyaşları olarak kendisine iade ediliyordu. Daha kapıdan girdikleri anda, kendisine ardı dönük kızının önünde kalmıştı. Bir anda kolundan tutup kendine çevirirken sımsıkı sarılmıştı. “Özür dilerim annem.” böyle yapmak istememiş, böyle olmasını istemediğini de sesine değdirmişti. “Ben seni bile isteye incitir miyim hiç, asla yapmam, yavrum sen orada öyle; beni sürekli çekiştirince, anne gidelim deyince, ansızın sinirlerim bozuldu. Karşındakinin sen olduğunu bile unuttun ben, ben seni çok seviyorum kızım, senin için mahkemeye kadar geldim, sana şahitlik ettim ben. Biliyorum buna çok geç kaldım, çünkü evlendiğin adamın gerçekten beş kuruş etmediğini anlamam zaman aldı, Yeliz’den bana hiç imkan kalmadı ki, o benim seni sevmeme hiç imkan tanımadı.” Gerçekten canı acımıştı, kızını o adama kaptıracak olmanın verdiği hırsla, yapmaması gereken bir hamlede bulunmuştu. Çünkü o adama kaptırırsa, babasına yaklaştırmış olacaktı, bunu asla istemiyordu. İşlediği günahlar ortaya çıkacak diye, aklını kaybetme noktasına geliyordu.
Şaşırdı, kendisine bu şekilde yaklaşmasını beklemiyordu, epey afalladı. Ses çıkarmadı, tepki göstermek istemedi, güvenmek de istemedi. Karşısındaki kadına sürekli güveniyor, ardından güvenip boşa çıkıyordu, hayal kırıklığına uğramaktan çok yorulmuştu. “Uykum var benim.” soğuk şekilde söyledi, sesinde soğukluktan öte yorgunluk vardı gerçekten, kendini yorgun hissediyordu. Karşısındaki kadının kollarından kibarca sıyrıldı, normalde olsa geri ittirirdi onu ama sevgisine karşı koyamammıştı. “Tamam bir tanem, ilaçlarını içireyim, sonra hemen yatırırım seni.” Söylediği sözlerin ardından hızlı davranmıştı Neslihan Hanım, ilaçlarını vermiş, kızını elleriyle yatağına yerleştirmişti. Uyuyana kadar başında beklemişti, uykuya dalmadan bırakmamıştı kızını. Uykuya daldığında bile tam anlamıyla bırakamamıştı, bırakmak istememişti. İstemeden yapıyordu, istemeden can yakıyordu; kırıyor döküyor, toparlamaya geldiğim zaman, çok geç kalmış oluyordu. Hep mi böyle olurdu, insan hep mi geç kalırdı? Geç kalınan hiçbir hayatın hayatı olmadığını bildiği halde, neden canı acıttığını kendisi de bilemiyordu, sevmediği birinin acısını kızından çıkaramazdı. Kızının babasını sevmediği için çoğu zaman acısını ondan çıkarıyordu. Kendi doğrularına göre büyütmeye çalışmıştı ama başaramamış, Hande yine, babasından onu nefret ettirse bile dönüp dolaşıp huyunu babasından alıyordu.
Hande’nin odasından çıkan Neslihan, yağmurun şiddetini arttırdığını fark etti, gök gürültüsüyle karışık yağıyordu. Gittikçe artan yağmuru, gök gürültüsü bastırıyordu. Hande şimdi uyanık olsa, çığlık çığlığa kendisine sarılırdı, öyle korkuyordu gök gürültüsünden. Neyse ki uyuyordu ve uyumadan önce içirdiği ilaçlardan ötürü uykusu çok ağırdı. Kullandığı ilaçların yan etkisi, ölü gibi uyumasına neden oluyordu. Normalde çok hafif olan uykusu, ilaçları aldığında aynı ölçüde ağırlaşıyordu. Şiddetle çalan kapının sesini algıladığı anda, ürpererek olduğu yerde iç geçirdi. Kapı neden böyle şiddetli vuruyordu, gök gürültüsü bile bastıramıyordu kapının sesini. Yeliz mi gelmişti acaba, Hande’ye yaptıklarını, ona mı anlatmışlardı? Gerçi o böyle şiddetle kapı çalmayı bilmezdi, sinirlense bile bu şekilde göstermezdi. “Neslihan aç kapıyı!” kapı ardından algıladığı ses tanıdıktı, Fatih’in annesi olan, nurcan hanıma aitti bu ses. Şaşkınlıkla gözleri irileşti, Yeliz’le uğraşması bitmemişken şimdi bu kadın çıkmıştı başına. “Neslihan, aç kapıyı!” Sesi, yağmurun sesine karışamadı, öyle güçlüydü. Yağmura meydan okuyordu sesi, suların arasında, gök gürültüsünden daha keskin çıkıyordu. Geri gitmeye çalıştı Neslihan, olduğu yerde geri durmaya çabaladı, kapının hiddetini duyduğunda, birkaç adım gerilemişti. Kapının demiri bir daha titredi. Sanki yalnız tahta değil, evin içindeki bütün suskunluk da silkelenmişti. Neslihan, koridorun loşluğunda bir an durdu; elini kapı koluna uzatmadan önce, aklının içinde iki ayrı ses birbirine çarpıp kıvılcım çıkardı: Açma. ve Aç.
Açmamak, bazen bir duvar sanılır; oysa bazı geceler duvar dediğin şey, insanın kendi vicdanına ördüğü bir perdedir. Neslihan o perdeyi yıllardır her sabah yeniden asmıştı; kızının gözlerine bakmamak için, kendi yüzüne bakmamak için, başkasının diline sığınmak için… Dışarıdan gelen ses yeniden yükseldi: “Neslihan… Aç kapıyı!”
Bu sesin içinde rüzgâr yoktu, yağmur yoktu; fakat rüzgâr kadar keskin, yağmur kadar ısrarcı bir hakikat vardı. Neslihan, bir an istemsizce saçlarını düzeltti. Kendi kendine bile yakalanmak istemeyen bir kadının küçük telaşı… Sonra kapıyı açtı. Eşik, iki kadını birbirine çarptıran bir sınır gibiydi. Dışarıda Nurcan duruyordu. Şeffaf şemsiyenin altından yüzüne damlalar koşuyor, iri saçları omuzlarına ve sırtına ıslak bir ağırlıkla yapışıyordu. Başında örtü yoktu. Gecenin en büyük günahı sanki bu değilmiş gibi, en çok bu çarptı Neslihan’ın gözüne. Şaşkınlığını saklayamadı; gözleri, Nurcan’ın açık saçlarına takıldı. Güzel olmuş. diye geçti içinden, istemsiz ve öfkeli. Sonra o güzelliğe kızdı. Çünkü bir muhafazakâr kadını, kendi kafasındaki kalıba sığdıramadığı her an, içinde bir şey kırılıyordu. Kırılan şey, Nurcan değil; onun kibriydi. “Vay vay…” dedi, dudakları küçümsemeyle kıvrıldı. “Siz de mi modern oldunuz? Türban ağır mı geldi?” Nurcan, şemsiyeyi kapının eşiğine doğru hafifçe eğdi; su, kapı önüne ince bir çizgi halinde döküldü. Bir şey söylemeden önce, nefes aldı. Nefesindeki bu düzen, bir dua gibi değildi sadece; bir kararın, bir fermanın, bir annenin içinden geçen selin dizginlenmiş hâliydi. İçinden geçenleri kimse duymadı: ‘Ya Rabbi… Dilimi değil, niyetimi koru. Beni haklı çıkarma, beni doğru çıkar.’
Sonra başını kaldırdı. Sesini yükseltmedi. Yükseltmeden de insanın içine çökebilen o tonda konuştu:
“Hoş bulduk.” dedi. “Modernlik dediğin şey saçın görünmesi değil, vicdanın görünmesidir. Sen benim saçımı görmüşsün. Ben senin vicdanını görmeye geldim.”
Neslihan bir an dondu. Bu cümle, bir tokat gibi değil; bir kapı gibi çarpmıştı yüzüne. Tokat acır geçer; kapı, insanı kapalı bir yerde bırakır. Karşısındaki kadına bakarken kendini toparlamak ister gibi güldü.
“Vicdan mı?” dedi. “Siz vicdanı çok severek söylersiniz. Sonra da insanları onunla döversiniz.”
“Geç şimdi bunları, kendini aklamak için sürekli benim geçmişimi öne sürme, bizim geçmişimizden daha önceleri var, mesela senin geçmişin. Ben senin işlediğin günahları gün yüzüne çıkarırsam, bu kapıda büyük kavga çıkar.” karşısındaki kadın kendisine geçmiş günahlarla vuracakken Nurcan Hanım daha önce davranarak daha büyük geçmişlere gitti, Neslihan’ın günahlarnı, geçmişini ortaya attı. “Hande nerede?” sözü hemen başka noktaya çekti, zaten şu kurduğu cümlenin üzerine Neslihan‘ın sesinin çıkmayacağını çok iyi biliyordu. Kendisi günahkardı elbette, birini zamanında zorla alıkoymuştu ama karşısındaki kadın ise katildi, bir cana kıymıştı. Kendisi zarar vermemek için alıkoyarken, Neslihan ise düpedüz katil olmuştu. “İlacınız zıkkımlandı, yatıp zıbardı sonra da, ilaç içince uykusu ağır oluyor, annecilik oynadığın için sen bilirsin zaten, benim söylememe gerek yok.” konuşmaların ardından güldü neslihan, acımasız gülüş misafir oldu dudaklarına, karşısındaki kadına hafifçe eğilildi. Gülüşündeki alay çoğaldı, kısık sesle güldü. “Yani demek istiyorum ki, senin gibi ellerini bağlamadım. Gelemiyorsa, uykusunun ağırlığından, içini rahat tut.” konuşmasınlar ardından gulusu daha çok çoğaldı, kendi söylediği ile eğlenmişti düpedüz. “Bana yakışmaz, insanları alıkoymak, ancak sana yakışır deli Nurcan!”
“Aynen öyle, o ancak bana yakışır. Sen sıkıyorsa yap bakalım, bak o zaman ben seni bu evin enkazına diri diri gömmüyor muyum?!” Nurcan, eşiğin tam önünde durdu. İleri adım atmadı. Geride de durmadı. Sınırı bilen bir kadındı; sınırı bilmek, taşkın olmamak demek değildi. Taşkını, doğru yere boşaltmaktı. “Öyle tehditkar konuşuyorum ama damarıma bastığın için yapıyorum, bil isterim. Buraya geliş amacım sana zarar vermek değil, sen kendin kaşınıyorsun, o ayrı bir mesele.Ben kimseyi dövmeye gelmedim. Ben bu gece, benim kızımın başına geleni duydum. Benim kızım…” Kelime ağzından çıkarken, boğazının içinde bir şey titredi. O titreme, yıllar önce mezar toprağına karışmış bir ismin yankısıydı. Nurcan, bir an gözlerini kapadı; gözkapaklarının ardında, toprağa verdiği evladının yüzü belirdi. Evlat toprağa girince, anne toprağın üstünde yaşamayı öğrenemez. Öğreniyormuş gibi yapar. Güler, çay koyar, misafir ağırlarmış gibi yapar. Ama içindeki boşluk, her gece Allah’a bakar da “Neden?” der.
Gözlerini açtı. “Benim kızım.” Sözünü yeniden söyledi; bu kez daha net, daha sahiplenici. “Benim kızımın canı yandı.”
Neslihan’ın yüzü gerildi. “Kızın mı?” dedi. “Ne zaman senin kızın oldu? Kızımın annesi benim. Sen bunu benim kadar asla sevemezsin, bak yeliz de sevemiyor benim kadar, kırıp döküyor sürekli. Benden daha çok kırıyor onu yeliz, aynı şekilde sen de benden daha çok kırdın. Ben ağlayarak o kapıda beklerken siz kızımı benden kaçırdınız, şimdi geçmişsin karşıma bana annecilik taslıyorsun. O işlere öyle değil nurcan hanım, annelik öyle olmuyor, sen zamanında ona yapmadığını bırakmadın. Benden kaçırbilmek için bagladin, benim gözyaşlarımimi hiçe sayıp onun özgürlüğünü elinden aldın.”
“Evet yaptım!” Çığlık atarak, sesini son ses yükselterek bağırdı Nurcan Hanım, karşısındaki kadın irkildi onun bu tavrından, böyle bağırarak söylemesini beklemiyordu. Birkaç adım geriye gitti, korkusunu belli etmemeye çalıştı. “Yaptım anladın mı, evet yaptım! Ben onu bile isteye alıkoydum, senin önünden kaçırbilmek için sürükledim çoğu zaman, sen sesini duyamayasın diye, ağzını bağladım! Senin sesini duyduğumda deliriyordu, canı öyle yanıyordu ki, yerinden kalkıp da kendine zarar veremezsin diye ellerini bağladım. Yaptım, oh çok da iyi yaptım, canıma degsin! Benim vicdanım çok rahat, senin acımasızlıklarını gördükçe, benim vicdanım rahatlıyor. Yaptığın her kötülükle, bana kendimi aklatmış oluyorsun. Keşke daha sıkı bağlasaydım, sana gelmek istediği o son günde sana vermek yerine, sımsıkı bağlasaydım. Bugün bunca acıyı çekmemiş olacaktı, senin pisliklerini gördükçe tam da böyle düşünüyorum.” Konuşurken bir an olsun alçaltmadı sesini, bağıra çağıra, yüksek sesle konuştu.
“Sen bunları benim kızımı korumak için değil, kendi oğlunu aklamak için yaptım, hepimiz biliyoruz zaten. Amacın sadece oğlunu korumak, onu adalete kurban etmemekti, zaten bu ülkede adalet mi var? Kendi adaletinizi sağladınız, bizim gibi kimsesizler ise istediğini alamadı. Tabi benim kızım salak olunca, sizden şikayetçi olmak istemeyince, adalet kavramı tamamen sizin elinize kaldı. Şimdi geçip karşıma bana vicdanlı anne rolleri oynama, senin vicdanın, başında tutamadığın türbin kadar tutarsız.” Nurcan, bu sözlerin ardından bir an sustu. Sustukça ağırlaştı hava. Yağmur bile sesini kıstı sanki; gök gürültüsü, bu suskunluğun yanında edepsiz kalırdı. Sonra Nurcan başını hafifçe yana eğdi, Neslihan’a bakmadı bile önce; sanki onu artık bir muhatap değil, teşhir edilmiş bir hakikat olarak görüyordu. Konuşmaya başladığında sesi ne bağırıyordu ne titriyordu; tam tersine, insanın içine işleyen o sakinlikteydi—ölümden sonra kalan sessizlik gibi. “Ben oğlumu aklamak için değil, bir canı kurtarmak için yaşadım bu hayatı,” dedi. “Sen hâlâ niyetleri karıştırıyorsun Neslihan. Çünkü senin dünyanda herkes senin kadar kirli olmak zorunda. Oğlumu korudum mu? Evet. Ama onu saklayarak değil, yüzüne bakarak korudum. Sen ne yaptın? Kızının yüzüne bakamadın. Bakamadığın için de öldürdün onu—ellerinle değil belki ama susarak, inkâr ederek, ‘ben bilmem’ diyerek öldürdün. Senin cinayetin bıçakla değil; ihmalle işlendi. Senin suçun kanlı değil; sessiz. En ağır suçlar da zaten sessiz işlenir.” Bir adım attı, eşiği geçti; artık aralarında mesafe kalmamıştı. “Benim başımdaki örtü değil mesele,” dedi, gözlerini Neslihan’ın gözlerine ilk kez bu kadar net dikerek. “Ben onu çıkarırım, takarım; ama sen vicdanını ne zaman çıkarıp nereye bıraktın, onu bilmiyorsun. Türban diyorsun… Sen kızının üstüne kefen biçtin Neslihan. Yeliz diyorsun… O da senin eserin. Kıran da sensin, kırılan da. Sen anne olmadın; sen sahip oldun. Evladına kalp değil, zincir verdin. Şimdi kalkmış ‘benim kızım’ diyorsun. Hayır. Senin kızın yok. Sen onu çoktan toprağa verdin de farkına varmadın.” Sesi bir an daha da sertleşti, kelimeler çivi gibi çakıldı. “Benim vicdanım tutarlı, çünkü ben yaptığım her kötülüğün arkasında durdum. Sen iyilik yaptığını sanarak kötülükten kaçtın. Kaçtıkça da daha derine battın. Bugün karşımda dikilen sen değilsin Neslihan; senin korkaklığın, kibrin ve inkârın dikiliyor karşımda. Ve şunu iyi bil: İnsan bazen örtüsünü çıkarır, bazen sesini yükseltir; ama sen ruhunu çoktan kaybettin. Onu ne yağmur temizler, ne de bu kapı ardında kurduğun yalanlar. Sen paramparça değilsin—sen zaten bütünüyle dağıldın. Ben sadece üstündeki örtüyü kaldırdım.”
“Yeter kes şunu artık, benim kapıma gelip benim anneliğimi eleştiremezsin. Sen sadece anneliğime söz etmiyorsun, kelimelerin ucu çok başka yerlere dokunuyor. Tamam bir hata oldu, kapınızda o şekilde davranmamam gerekiyordu, ileri gitmiş olabilirim ama hesabına oğlun yeterince sordu, sen de gelip burada kapımda haneme tecavüzde bulunamazsın. Ben anneyim, ben onu içimde taşıdım, siz bu hissi asla bilemezsiniz.” Nurcan, dudaklarının ucunda çok kısa bir tebessümle başını salladı. O tebessüm, sevinçten değildi; acının kendini tutma biçimiydi. “Anne olmak.” dedi, “Doğurmakla başlamaz bazen. Bazen bir çocuğun yere düştüğü yerde başlar. Bazen bir çocuğun ‘aman sus’ diye büyütüldüğü yerde başlar. Bazen de bir annenin, kendi elini evladının omzundan çektiği yerde başlar.” Bir adım attı. Eşiği geçti mi geçmedi mi belli değildi; ama Neslihan, sanki üstüne yürünmüş gibi geri çekildi. “Sen bugün, kızını yere düşürdün.” dedi Nurcan. “İster bilinç dışı de, ister sinir de… Sonuç değişmez. Bir evladın canı, annenin sinirine emanet edilemez.”
Neslihan’ın gözleri büyüdü. “Ben bilerek yapmadım!” dedi, sesi yükseldi. “Ben onu mahkemeye kadar getirdim, ben şahitlik ettim. Ben…” Sözleri birbirine dolandı. Savunma, bazen hakikatin önüne geçen bir perde olur; Neslihan o perdeyi hızla çekiyordu. Nurcan’ın sesi yine aynı düzende kaldı:
“Ben ‘neden yaptın’ diye sormuyorum.” dedi. “Ben ‘bir daha’ kısmına bakıyorum.” Şemsiyeyi tamamen kapının yanına yasladı, yağmur damlaları saçlarından süzülerek yakasına indi. “Bir daha,” diye devam etti, “Hande’nin canına kasteden bir hareketin ucunu görürsem… bunun hesabını benimle değil, kendi aynanla ödersin. Ben seni dövmem. Ben seni tehdit etmem. Ama ben seni durdururum.”
“Nasıl?” diye kesti Neslihan alayla. “Duanla mı durduracaksın beni?”
Nurcan’ın gözleri bir an parladı. Öfke değil sadece; öfkenin arkasındaki iman, arkasındaki merhamet, arkasındaki yemin… “Dua.” dedi, “Kimine kalkan olur, kimine ayna. Senin duadan rahatsız olman, duanın suçundan değil; aynaya bakmaya mecbur kalmandan.”
“Çok güzel konuşuyorsun.” dedi Neslihan, dudaklarını bükerek. “Hepiniz çok güzel konuşursunuz. ‘Merhamet’ dersiniz, ‘vicdan’ dersiniz. Sonra da hayatı insanların başına geçirirsiniz. Şimdi de geldin bana annelik öğreteceksin. Yeliz bitti, sen mi başladın?” Nurcan’ın içi, Neslihan’ın ağzından çıkan “Yeliz” ismiyle bir an burkuldu. Çünkü o isim, Hande’nin yarasına değen bir el gibiydi. Ama Nurcan, burkulmayı göstermedi. Göstermek, yenilmek değildi; fakat bu gece yenilmeyi kendine yasaklamıştı. “Ben sana annelik öğretmeye gelmedim.” dedi. “Ben senin anneliğini hatırlatmaya geldim.”
“Benim anneliğimden sana ne?” diye hırladı Neslihan. “Sen git kendi…” Cümle yarım kaldı. Çünkü Nurcan’ın bakışı, yarım cümleleri bile tamamlayan cinstendi. Nurcan, tam orada, tam kapı eşiğinde, sesini bir santim bile yükseltmeden, ama kelimelerin ağırlığını iki katına çıkararak konuştu: “Ben kendi evlatlarımı toprağa verdim.” dedi. Bu cümle, yağmurun sesini bile bastırdı. Neslihan’ın yüzünde küçümseme bir anlığına sarsıldı; yerine kısa bir şaşkınlık oturdu. Çünkü bazı acılar, insanın dilini kilitlerdi. Nurcan devam etti: “Toprağın ne demek olduğunu bilirim.” dedi. “Toprağa evlat koymak ne demek, bilirim. Mezara bir isim fısıldayıp eve dönmek ne demek, bilirim. Senin evine dönüp kızının yüzüne bakmaktan kaçtığın geceleri de bilirim. Çünkü bazı anneler, evladın başında sabahlamayı değil, evladın üstünde hüküm kurmayı seçer.” Neslihan, kendini toparlamak istercesine sertleşti. “Benim kızım hasta!” dedi. “Her şeyin farkında değilsin. O kızın babası var, geçmişi var, travması var. Sen şimdi çıkmış ‘benim kızım’ diyorsun. Sana mı kaldı?” İçindeki öfke, inanan insanlara duyduğu o eski düşmanlığa karıştı.
“Hem…” dedi, Nurcan’ın saçlarına bakarak, “Çok komik değil mi? Şimdi bana günah sevap anlatıyorsun ama kendin… Hani türban? Hani tesettür? Hani muhafazakârlık?” Nurcan, o an gözlerini yere indirdi. Bir saniye. Sadece bir saniye. Ve içinin derinliklerindekiler, kalbin en dip yerinden çıkıp dilin kıyısına kadar yürüdü: Ya Rabbi… Ben bugün örtümü açtım diye değil; niyetimi yoldan çıkardım diye korkuyorum. Ben güzel görünmek istedim, evet. Bir evladın gözünde yeniden anne olmak istedim. Bu günah, benimle Senin aranda. Ama bir başka günah var ki, o kul hakkı…
Başını yeniden kaldırdı.
“Bak,” dedi. “Ben başımı açtım diye sevap defterim kapanmaz. Sen kızını yere düşürdün diye günahın hafiflemez.” Karşısındaki kadının söylediklerinin ardındanNeslihan’ın gözleri kısıldı. Nurcan, sözlerinin arasına insanı çivilenmiş gibi bırakan o toplumsal ağırlığı yerleştirdi:
“Bazı kadınlar,” dedi, “Evlat diye dua eder. Bazı kadınlar, evlat diye geceleri uyanır. Bazı kadınlar, ‘Allah’ım bana bir can emanet et’ diye ağlar. Sonra bazı kadınlar… emanet edilen canı, öfkesine kurban eder. Ben, bir masumun daha ziyan olmasına izin vermeyeceğim. Senin öfken, benim kızımın kemiğine değmeyecek.”
Neslihan’ın sesi çatallaştı: “Senin kızın değil!” dedi zoraki şekilde. Nurcan’ın sesi, bu kez bir tık sertleşti; sertlik bağırmak değildi, cümleyi taş gibi koymaktı:
“Benim kızım,” dedi. “Çünkü ben onun gözlerine bakabiliyorum. Sen bakamıyorsun.”
“Ben bakıyorum!” diye bağırdı Neslihan. “Ben az önce ona sarıldım, özür diledim, ilaçlarını verdim!”
“Özür.” dedi Nurcan, “Bazı annelerin ağzında şeker gibidir; tatlıdır ama beslemez. Özür, bir daha aynı şeyi yapmayacağına dair bir irade taşımıyorsa, sadece kendini rahatlatma çabasıdır.” Söylenenlerin ağırlığı altında ezilen Neslihan’ın dudakları titredi. O titremede pişmanlık vardı; çünkü gerçekten korkmuştu, gerçekten utanmıştı. Ama pişmanlık, kibirle yan yana durunca saldırganlaşabiliyordu.
“Sen kimsin?” dedi Neslihan. “Benim hayatıma giriyorsun. Benim kızımın hayatına giriyorsun. Bir de gelip burada bana meydan okuyorsun. Hem… bakıyorum da…” Gözleri Nurcan’ın saçlarında dolaştı. “Başın açıkken daha da güzel olmuşsun. Demek ki içeriden içeriye sen de istiyormuşsun bunu. Hani inancın? Hani Allah?” Cümlesinin sonunda sırıttı. Sırıtmaya mecburdu; çünkü Nurcan’ın cümleleri onu duvara yaklaştırıyordu. Nurcan, bir anlık sessizlikten sonra, eşiği tamamen geçti. İçeri girdi. Bu bir saldırı gibi değil; bir karar gibi oldu. Neslihan geri çekildi; sırtı, kapının iç yüzüne değdi. Nurcan’ın beden dili, “kavga” değil, “hüküm” taşıyordu. Yaklaştı. Omuzları dik, çenesi kararlı… Saçlarından damlayan su, sanki her damlada bir yemin gibi yere düşüyordu.
“Allah,” dedi Nurcan, “Senin alayına sığmaz. Benim örtüm de senin diline meze olmaz.” Neslihan karşılık vermek için ağzını açtı; Nurcan, o anda sözünü bıçak gibi koydu:
“İnancım,” dedi, “beni iyi yapmaz; beni sorumlu yapar. Sorumluluk da önce evlada iner.”
Sonra, Neslihan’ın o küçümseyen bakışına karşı, bir cümleyi daha bastı: “Sen başımı açtın diye dilini sivriltmişsin. Dilin sivriliğiyle annelik olmuyor. Annelik, evladının üstüne basmamaktır. Benim kızıma ilgi göstermek isterken toprağın altındaki evladını unutmuşsun, kendi değerini, benim evladımın üzerine yüklemişsin. Kendini benim kızımın varlığına bağlamışsın, kadınlık öyle olmuyor. Bir kadının değeri evladıysa, sen kendini kurtarmak için çocuğunu öne süren bir annesin sadece.”
Neslihan’ın gözleri karardı. “Kes!” dedi, eli havalandı; Nurcan’a doğru bir hamle yapacak gibiydi, yaklaşarak geriye ittirmek istedi karşısındaki kadını ama Nurcan Hanım, buna izin vermeyerek bir adım daha attı; Neslihan’ın sırtı kapıya yapıştı. İşte o an, Nurcan’ın içindeki sabır ipi koptu. Kopunca bağırmadı; fakat kelimesini küfre yasladı. Çünkü bazen insan, karşısındaki taş kalbi kırmak için, diliyle de taş atmak zorunda kalır. “Sütyeninin kopçasını mı bağlayamadın da…” dedi, sesi alçak ama keskin, “Kadınlığını evladının canı üzerinden ispat etmeye çalışıyorsun, orospu!”
Kelime kapının içinden yankılandı. Neslihan’in yüzü bir anda beyazladı, sonra kıpkırmızı kesildi. Öfke, utanç, şaşkınlık… hepsi aynı anda.
“Ne dedin sen?!” diye çığlık attı Neslihan. Bir an gerçekten saldıracaktı. Parmakları Nurcan’ın yakasına uzandı; ama Nurcan, bileğini yakaladı. Kavga tekniği değil bu; bir annenin, bir başka annenin eli daha fazla günaha bulaşmasın diye tuttuğu sert bir durdurma.
“Dokunma.” dedi Nurcan. “Ben sana dokunmuyorum. Ben seni durduruyorum.”
Neslihan, bileğini çekip kurtarmaya çalıştı, gözleri doldu. Dolan yaş, merhametten değil; yenilmekten geliyordu.
“Sen kimsin de… benim evimde… bana…!”
Nurcan, Neslihan’ın cümlesini tamamlamadı. Çünkü laf kalabalığı onun işi değildi. Sadece son noktayı koydu:
“Ben.” dedi, “Bu evin duvarına yaslanmaya geldim. Çünkü bu evde bir kız yatıyor. Üstüne titrediğin için değil; üstüne düştüğün için ağrısı var. Bu gece, onun kapısının önünde duracağım. Seninle tartışmak için değil. Onu yalnız bırakmamak için.” Neslihan, nefessiz kaldı. Tam bağıracakken koridorun ucundan bir gıcırtı geldi, içeride bir kapı aralandı.
Ağır bir uyku, bir ilaç, bir gök gürültüsü… ve şimdi bu gürültü. Hande, çabucak sabahlığını üzerine geçirmiş, saçları dağılmış, yüzünde hem korku hem merak, kapının eşiğine kadar gelmişti. Gözleri iki kadının arasında gidip geldi. Nurcan Hanım’ı görünce, kalbi bir an yükseldi: sevinç gibi ama sevinci hemen şaşkınlık kesti. Çünkü Nurcan’ın başı açıktı; Nurcan’ın gözleri yanıyordu; Nurcan’ın sesi hâlâ havada asılıydı. Başının açık olmasına takılmadı büyük ihtimal buraya geldiğinde açmıştı saçlarını, yağmurda ıslanmış bir hali vardı üstelik.
“Nurcan Anne!” dedi Hande, sesi uykulu ama titrek. “Siz… burada ne…” Cümle yarım kaldı. Çünkü o anda, gecenin asıl hesabı başlıyordu. Kendini toparlayan Nurcan Hanım, karşısında kendisine şaşkınlıkla bakan kızına doğru ilerledi. Yüz ifadesini toparlarken simasındandaki öfkeyi silmeye çalıştı. Bunda yeterince başarılı oldu, çünkü kızını görmek tüm sıkıntılarını silip atmıştı üzerinden.
“Meleğim.” Yüzünde bambaşka bir gülüş oluşurken karşısındaki kızına yürüdü, tam yanında durdu. Hande anlamıştı, buraya hesap sormaya geldiğini, Neslihan Hanım’la ağır bir tartışmaya tutuldularını, evde büyük hesapların görüldüğünü kavramıştı. Üstelik kendisini gördüğü anda tüm tartışmayı unutan Nurcan Hanım, sadece kendisine yönelmişti. Şimdi Fatih’i tekrardan haklı buluyordu, Nurcan Hanım gerçekten kendisini, tuhaf saplantı haline getirmişti. Bunu kimi zaman doğru bulmazken aynı zamanda bundan keyif alıyordu Hande, hiç böyle sevilmemişti. Gerçekten bu şekilde düşünüyordu, kendisini bu şekilde seven olmamıştı. Doğru değildi sevgisine böyle tutulması, izin vermemesi, kendisinden uzaklaştırması gerekti ama yapamıyor, gösterdiği sevgiye kapılıp gidiyordu.“Sana geldim ben, yapamadım sensiz, izin verirsen ben bu gece seninle uyumak istiyorum.” Yanlarında bekleyen, oldukça sinirli ve darmadağın edilmiş Neslihan Hanım’ı konuşturmaya fırsat bile tanımadı Nurcan Hanım, sanki onun iplerini tamamen kesmişti. “Sen öyle bizim evde benim tereyağlı reçelli ekmeğimi övünce, dayanamayıp sana gelmek istedim. İstiyorum ki bu gece seninle uyuyayım, yarın sabah da sana kahvaltı hazırlayayım, reçelli tereyağlı ekmek yapayım, olur mu bir tanem? İznin var mı buna, eğer kabul edersen, seninle zaman geçirmek istiyorum. Bana buradaki olanı gösterir misin, beraber uyuyalım.”
Davranışları cidden sağlıklı değildi, konuşmalarından bile kendinde olmadığını anlıyordu. Fatih daha önce çok bahsetmişti kendisine, başlarda ciddiye almamıştı ama şimdi görüyordu Hande, psikolojisi hiç iyi değildi. Yorgundu, ilaçların etkisiyle çok derin uyumuştu, kim bilir neler olmuştu bu evde, tahmin etmesi zor değildi. Ne hesaplar görülmüştü kendisi uykudayken, ne kavgalar edilmişti belki de, üzerinde durmak istemedi. “Gösteririm tabii ki.” Elinden tuttu karşısındaki kadının, odasına doğru ilerletti Nurcan Hanım‘ı. Nedenini bilmiyordu, sadece onun bu normal olmayan davranışlarının içinde kaybolmak istiyordu. Nurcan Hanım çok başkaydı, iki annesine de benzemeyecek kadar farklıydı, bunu gördükçe, sevgisinin boşuna olmadığını hissediyordu. Kendisine düşüncelerini soruyordu, kendisinin duygu ve hislerini önem veriyordu, ne istediğini soruyordu sürekli. Hande’yi kalıplara yerleştirmek için uğraşmıyor, kimseyle yarışmadan önüne bakıyor, sadece Hande mutlu olsun diye uğraşıyordu. Böyle bir insan nasıl sevilmezdi, elinde değildi.
“Anneciğim bak, bana aldığın hediyeyi açtım. Ben bana evden çıkarken verdiğin o torbanın içinde, sadece yiyecekler var sanmıştım, meğer sen bana hediye de almışsın. Sen mi seçtin, yani parfümün kokusunu sen mi seçtin?” Kendisi ona sorusunu yönlendirirken Hande’nin yatağında karşılıklı oturuyorlardı. Hande’yi uzandırmış, üzerini örtmüş, kendi de karşısına oturmuştu Nurcan Hanım. Kendisiyle konuşan kızına hayranlıkla bakıyordu, yüzünün her zerresini umutla inceliyordu. Kendisine ne zaman seslense, ne zaman ‘Anne’ dese onun için deliriyordu. Şimdi karşısındaki yavrusu, sadece anne değil, ‘Anneciğim’ demişti kendisine. Karşısında kaybettiği evladı varmış gibi hissediyordu. “Ben seçtim.” Sesi çok alçak konuştu, baktı sadece kızının gözlerine, baktıkça Rabbi’ne şükredesi geliyordu. Teşekkür borçlu olduğu Rabbine, teşekkür edemediği gibi günah işlemişti, türbanını koruyamamıştı. Elini yatağının köşesinde bulunan komidine uzatan genç kadın, çok beğendiği parfüm şişesini aldı eline. Kapağını araladı, birkaç kere boynuna ve kıyafetine sıktı. “Canım annem, çok güzel seçmişsin. Ben senin için hiçbir şey yapamıyorum, ben de sana hediye alacağım, bana ne, senin yaptıklarının önünde hediye almak biraz basit kalacak ama senin gibi güzel yemekler yapamıyorum ben, senin kadar güzel sevmeyi de bilmiyorum, sen öğretiyorsun ama olsun.”
Nurcan Hanım, duydukların ardından daha fazla dayanamadı, zaten parfümü üzerine sıktığı anda, aklını kaybedecek noktaya gelmişti. Hayattayken kızının kullandığı parfümü almıştı Hande’sine, hep merak etmişti onun üzerinde nasıl duracağını. Kendine çekti, sımsıkı sarılırken burnunu omuzuna dayadı, koklaması gerekiyordu.
“Sen çok güzel seviyorsun zaten yavrum, asıl bana sevmeyi, sevebilmenin güzelliğini sen öğrettin inci tanem.” Dayanamıyor artık, yüreğini kavuran evlat hasretini, karşısındaki kıza sarılarak azat ediyordu. Kokladı, kokladı, kokladı… Doymak istedi, doyamadı, acısı dinsin istedi, dindiremedi, aksine iyice çoğaldı. Üzerine parfümü sıkmasını değerlendirdi, yine ölen evladını karşısında hissedercesine, doyasıya kokladı. “Anneciğim benim.” dedi tekrardan koklamaya devam eden Nurcan Hanım. Sevdikçe sevesi geliyordu, sürekli öpüp koklamak istiyordu. Biraz öptü, biraz kokladı… Üst üste öpücükler kondurdu her yerine, aynı anda kokusunu da ciğerlerine kadar aldı. Uğraştı ama uğraştığıyla kaldı, doyamadı, ne yapsa doyamıyordu yavrusuna. Üzerine sıktığı şeker kokusu tadındaki parfümü kokladı kadın, sarılmasını bitirmedi, ayırmadı kollarından, daha sıkı sarıldı, iyice kokladı ve koklarken öpmeyi de ihmal etmedi. “Anneciğim.” Dedi tekrardan yinelerken hitabını, burnunun omzuna dayadı, öperken kokladı aynı zamanda tekrardan. Koklamasını daimi kılabilmek için burnunu omzuna yerleştirdi.”Anneciğim, nar çiçeğim, annesinin nar çiçeği…” yine tekrarladı kelimelerini, delirmiş misali davranıyordu. Kokladı öptü, saçlarını; omuzlarını, öperken kokladı aynı zamanda. “Anne, iyi misin sen?” biraz ürperen Hande, kendini geri çekmeye çalıştı. Neden parfümümü sıktıktan sonra böyle davranmıştı, kendisini koklayarak öpüyordu.
“İyiyim meleğim, çok iyiyim, sana gelince iyileşiyorum ben zaten, senin yanında kötü olamam ki. Sana verdiğim hediye, benim hep kızıma aldığım parfümdü, çok severdi bu kokuyu. Onu benden alan Allah, bana seni verdi, ben de sana almak istedim bu defa, sen böyle önümde sıkınca o kokuyu, ben çok duygulandım.” söylediklerini algıladıktan kısa süre sonra kendisi de aynı şekilde duygulandı. Karşısındaki kadının ellerine uzandı, iki elini de tutarak dudaklarına yaklaştırıp öptü. “Oy bir tanem benim, çiçek kokulu yavrum.” yaptığı hamleden mutlu olan nurcan hanım, böyle tepki göstererek gülmüştü. “Çok yorgunum anne, sen gelince, böyle bana sarılınca ben biraz iyileştim ama hâlâ kolumla bacağım çok ağrıyor, çok uykusuzum.”
“O zaman ben de meleğimimi yatırırım, kollarımda uyuturum.” Karşısında otururken hemen doğruldu, dönerek yan tarafa ilerledi. Yorganı kaldırarak hemen yanına uzandı, kendine doğru çekerken başını boyun girintisine yasladı. “Şimdi benim prensesim uyumadan önce, bana söylesin bakalım, ben sabah ona neler hazırlayayım? Tereyağının reçelli ekmeği zaten yapacağım, başka ne istiyormuş, bir düşünsün bakalım. Pişi olmaz, onu çok yaptım daha önce, başka seçeneklere bakalım. Yumurtalı ekmek yapayım mı veya börek de yapabilirim sana, kıymalı ya da patatesli, peynirli de olur. Hadi söyle meleğim, canın ne istiyorsa anlat bana.”
“Küçükken Neslihan Annem çok yapardı, ilerleyen zamanlarda Yeliz Annem de yapmaya başladı. Sen bilir misin bilmiyorum, ben senin elinden yemeyi daha çok istiyorum anne, sen yapınca nasıl olacağını çok merak ediyorum. Buna krep yapar mısın, senden daha önce hiç yememiştim. Hatta yeliz annem krep hep kaşar peynirle yapardı, sen de öyle yapamaz mısın?”
“Tabii yaparım, sen demek onların yaptığını, bende denemek istiyorsun. Benden nasıl olacağını merak ediyorsun, biz de merakını gideririz. Sabah olsun, hemen hazırlarım kızıma. Şimdi canının istediği bir şey var mı yavrum, ballı süt yapayım mı sana?” Kollarını sıkıca sarılırken üzerlerini örttü Hande, yarıda kalan yorganı tam haline getirerek üzerlerine tamamen çekti. Karşısındaki kadını dünyalara değişmeyecek kadar çok seviyordu, sevmeyi öğreniyordu ondan her gün biraz daha, sevmenin güzelliğini görüyordu gözlerine bakarken. “Yok anneciğim, ben şu an sadece sana sarılıp uyumak istiyorum.” Yüreğindeki tüm içtenliği ile konuştu, sıkıca sarılıldı, bu kez kendisi kokladı kadını, öylece kapattı gözlerini. İki yaralı yürek, aynı anda, aynı acılardan geçerken birbirlerine şifa oluyorlardı. Birinde evlat hasreti vardı, derin bir evlat acısının içinde boğuluyordu, diğeri ise gerçek bir anne sevgisine ihtiyaç duyuyordu.
Gözlerini sabaha, aldığı telefonla araladı genç kadın, erken kalkmak zorunda kaldı. Beklemediği bir haber almıştı, aslında bekliyordu ama belki de hazır değildi. Ne çok şansı vardı bilmediği, üzerini değiştirirken tekrardan hatırladı. Uyuyan Nurcan Hanım’ı uyandırmadı, kıyamadı uyandırmaya. Yanında kendisini çok seven büyük şansı vardı. Üzerini değiştirdi, aynanın karşısında saçlarına şekil verdi. El çabukluğuyla makyajını tamamladı, yeni parfümünü sıkarken kendini kontrol etti. Alelacele hazırlandığı sırada tek temennisi Nurcan Hanım’ın uyanmaması olmuştu. Geceyi mahallede geçiren Fatih’le buluşacak, oradan emniyete geçeceklerdi. Arabasına saldıran bulunmuştu, bulunmasına bulunmuştu ama kendisi kim olduğu gerçeğiyle yüzleşmekten ürperiyordu. Başlarında büyük sıkıntılar vardı, birazdan yüzleşeceği gerçeklerle de, sıkıntılar belki tamamen artacak, üzerlerine iyice gelecekti. Yerinden doğrularak, yatakta hala uyumakta olan Nurcan Hanım’a doğru ilerledi, olup bitenleri hatırlarken en büyük şansının karşısında olduğunu düşündü Hande. Kahvaltı sözü vardı kendisine ama tutmasına izin vermeden çıkacaktı evden. Şimdi uyandırsa bir sürü soru sorardı, sormakla kalmaz, kahvaltısız asla bırakmazdı. Aynı zamanda kıyamıyordu da uyandırmaya, uyumasını istiyordu.
Üzerine eğildi annesinin, yanağına uzattı dudaklarını, usulca dokundurdu dudaklarını. Elini kadınım gür ama ipeksi saçlarında gezdirdi, yüz hatlarını inceledi kısa süreliğine. Kararını doğru vermişti, uyandırmaması gerekiyordu. Üzerini örterken kalktı, kapıya ilerledi. Çabucak kapıya yürürken sessizce çıktı odadan. Kapıyı ardından örttü, salona girerken tam karşısında Neslihan Hanım‘ı gördü, ona açıklama yapmaya mecburdu, görmüştü sonuçta kendisini. Dün yaşananların ardından doğru düzgün konuşmamışlardı, kendisinden ne kadar özür dilerse dilesin, yaptıklarını unutacak değildi Hande. Kimsenin hatasını kolay kolay sinesine çekmezdi, zamanında yaptıklarından dolayı Yeliz Hanım’a hala çok soğuk davranıyordu, bir an durup düşündü de, iki annesi de aynıydı. İkisi de Hande’yi değil, kendi doğrularını düşünüyorlardı. İçeride uyuyan Nurcan Hanım’dan başka, kendisinin fikirlerine, duygu ve düşüncelerine değer veren yoktu. Ne kadar özür dilerse dilesin, yaşananları bir anda kestirip atamaz, Neslihan Hanım‘ı öyle kolay bağışlamazdı.
“Emniyetten çağırıyorlar, arabama zarar vereni bulmuşlar. Fatih’le beraber gideceğiz zaten, sen burada kalsan daha iyi. Nurcan anne içeride uyuyor, uyandırmak istemedim. Sorarsa sen söylersin, Fatih’le gittiğini söyle endişelenmesin.”
“Gelseydim kızım, beni o deliyle yalnız bırakmasaydın. Kiminle gidersen git, ben yol boyu ses etmezdim.” Davranışlarına zoraki tepkisiz kalırken yine de gözlerini devirmeden duramadı. Gerçekten çekilir gibi değildi bazı hareketleri. “Konuşmalarına dikkat et, o deli dediğin kadının benim üzerimde büyük emeği var. Dün olanların ardından sana zaten güvenemem, o yüzden burada kalman daha hayırlı. Emniyete gidip kimin yaptığını öğrenip gereken şikayette bulunup geriye de geleceğim zaten.” Olup bitenleri hızlıca aktarırken hemen çıkmak istiyordu. Birazdan yüzleşecek gerçeklere koşar adım gitmesi gerekti. Normalde tedirgin olması, gitmekten korkması gerekirken tam tersine, tüm karmaşalarına koşar adım gidiyordu. Bir an önce her şey olup bitsin istiyordu, belirsizlikle yaşamaktan rahatsız oluyordu. “Ben merak ederim, mutlaka haber ver bana. Eve gelmeni bekleyemem, kesinlikle beni arıyorsun.” kapıya yönlendirirken kendini, montun üzerine geçirdi, saçlarınımı montunun altından çıkararak geriye doğru savurdu. “Tamam.” derken evin kapısını araladı. Hayatın kendisinin neler getireceğini bilmeden çıktı evden, geri döndüğünde kim bilir ne halde olacaktı, düşünmemeye çalışarak çıktı kapıdan.
Emniyet binasının duvarları Hande’ye bakmıyordu; zaten kimse kimseye bakmıyordu burada. Duvarlar yalnızca susuyordu. Suskunluk, en çok da betonun yakıştığı bir dildi. Soğuktu. İçerideki hava, dışarıdan daha ağırdı. Bir odanın içinde değil de, sanki bir gerçeğin içinde bekliyordu Hande. Kaçamayacağı bir gerçeğin.
Ekran açıldığında kalbi durmadı. Çünkü kalp, bazen durmayı bile reddeder. Atmaya devam eder; yalnızca acıtır. Görüntü bulanıktı, geceydi, far ışıkları titrek bir gölge gibi kayıyordu kadrajın içinde. Araba… onun arabası. Camın kırılış sesi yoktu ama Hande kulağının içinde o sesi duydu. Metalin metale vurduğu anı, camın çatlayarak dağılmasını. Sanki o anı yeniden yaşatmak ister gibi görüntü ağır ağır ilerliyordu.
Ve sonra… bir siluet. Omuzların tanıdık eğimi. Yürüyüş. O öfkeyle bile kendini ele veren bir yürüyüş. Hande önce inkâr etmek istedi. İnsan en çok bildiğini inkâr eder çünkü. Ama inkâr, mobese kayıtlarının karşısında güçsüzdü. Gerçek, sabırlıydı; beklerdi. Ve kendini gösterirdi.
Eski kocası.
İsmi içinden bile geçmedi. Çünkü bazı isimler, telaffuz edilince yeniden zarar verir. Uzun zaman önce terk ettiğini sandığı bir adam, meğer içinden hiç çıkmamıştı. Sadece şekil değiştirmişti. Kırık bir cam gibi. Sessiz ama keskin.
Savcının sesi uzaktan geliyordu. “Fail tespit edildi.” Kelimeler düzgündü, resmi ve sakindi. Ama Hande’nin içinde bir şey düzensizce çöktü. Sanki yıllardır ayakta tuttuğu bir duvar, yanlış yerden yük almıştı da bir anda yıkılmıştı. Öfke değildi bu. Nefret de değildi. Daha kötüsüydü: Tanıma duygusu. “Ben bunu biliyordum” hissi. İçten içe, sessizce.
Fatih’in varlığını, eli omzuna değdiğinde fark etti. O ana kadar yalnızdı. Kalabalığın içinde, kameraların karşısında, devlet dairesinin ortasında yapayalnızdı. Fatih’in eli sert değildi; tutmuyordu da. Oradaydı sadece. Kaçmayacağını anlatan bir dokunuştu bu.
“Bakmak zorunda değilsin,” dedi Fatih. Sesi kısık ama kararlıydı.
Hande gözlerini ekrandan ayırmadı. “Zaten bakmıyorum,” dedi. “Hatırlıyorum.”
Burada aslında hatırlamaktan kasti, onun nasıl biri olduğunu düşünebilmekti. Yani hatırlamaktan söz ederken biraz metaforik konuşmuştu, imalı söylemişti. Ekranda gördüğü görüntüler genç kadına, zamanında evli olduğu adamın nasıl biri olduğunu çok rahat şekilde, tekrardan hatırlatmıştı. Nasıl da düşünememişti, böyle bir davranış ancak ona yakışırdı zaten. ‘Hatırlıyorum’ derken daha önce hatırlamayışlarına isyan etti. Bu son kurduğu cümle, içinden kopup gelmişti. Çünkü mesele görmek değildi. Mesele, bir zamanlar sevmiş olmanın bedelini ödemekti. İnsan, en çok sevdiği yerden yaralanırdı; bu bir klişe değil, bir hakikatti.
Görüntü kapandığında odada bir sessizlik oldu. Resmi bir sessizlik. Dosyalar kapandı, kayıtlar durdu. Ama Hande’nin içindeki görüntü kapanmadı. Eski kocasının arabasına vurduğu her darbe, geçmişte ona vurulmuş bir cümlenin yankısıydı sanki. Küçük düşüren bakışlar, susturan sözler, kırılan güvenler… Hepsi aynı yerde birleşmişti.
Fatih yanına biraz daha yaklaştı. “Buradayım,” dedi sadece.
Hande başını ona çevirdi. Gözlerinde yaş yoktu ama yüzü sanki ağlamış gibiydi. “Beni hâlâ sahip sanıyor,” dedi. “Bir eşya gibi.”
Fatih’in sesi bu kez daha sertti. “Yanılıyor.”
Hande derin bir nefes aldı. İlk kez. Acı hâlâ oradaydı. Ama artık yalnız değildi. Gerçek can yakıyordu, evet. Ama bu defa, gerçeğin yanında duran biri vardı. Ve bazen bu, insanı hayatta tutmaya yetiyordu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 970 Okunma |
77 Oy |
0 Takip |
56 Bölümlü Kitap |