
Geçen gün
Cem ve Berfu birlikte kahvaltı ederken Berfu, Defne'nin annesine karşı tavrını anlatıp gülümsüyordu. Cem ise kızının sonunda Feride Hanım'ın gerçeklerini görmesine seviniyordu. Berfu uzun zaman sonra abisini yine gülümserken görünce duygulandı, yeğeniyle abisinin artık arasının düzelmesini istiyordu.
"Defne gelecek akşam, söz verdi bugün için. Yavaş yavaş aramız düzelecek hissediyorum bunu." dedi Cem parlayan gözlerle. Berfu tebessüm etti ve Cem'in elini tuttu.
" Defne artık bir çocuk değil biliyorsun. Bu yüzden on altı yaşındaki gibi davranmayacaktır,olgun olacağını düşünüyorum ama sana hala çok kırgın, yakın olabilmeniz için önce affedilmen lazım abi."
Cem tebessüm edip başını salladı. Defne onun gözünde hep çocuk kalacaktı; ama artık büyüdüğünü kabullenmesi gerektiğinin de farkındaydı. Bencil kararlar aldığını kabul ediyor, gerçekten değişmeye çabalıyordu. Defne’nin kalması için alkolü bırakmıştı; onun geri döndüğü günden beri ağzına tek damla sürmemiş, bu konuda kararlıydı. Uzun süredir ihmal ettiği işlerini de toparlamaya çalışıyor, hayatını yeniden rayına oturtmak için elinden geleni yapıyordu.
Üç yıl içinde çok şey yaşamıştı; kızının yokluğu onu paramparça etmişti. Bir yanda derin bir yalnızlık, diğer yanda bitmek bilmeyen bir vicdan azabı… Hepsi üst üste gelmiş, Cem’i içten içe tüketmişti. Kızını sevdiğinden ayırdığı için kendini suçluyor, buna rağmen bunun Defne’nin iyiliği için yapıldığına inanarak ayakta kalmaya çalışıyordu.
Bu süreçte işleri de altüst olmuş, Ömer’le ortaklıklarını bitirmek zorunda kalmışlardı. Hâlâ dosttular; ancak Cem, yaşadığı çöküşün Ömer’e de zarar vereceğinden korkmuştu. Hayatını yavaş yavaş yeniden düzene sokmaya çalışırken, Defne’nin sevgisini tekrar kazanmayı umut ediyordu. Onu hayata bağlayan, kızı ve kız kardeşi dışında kimsesi kalmamıştı. Unutamadığı karısının yanına gideceği günü beklerken, kalan zamanını adeta o güne doğru sayarak yaşıyordu.
Abisinin dalıp gittiğini fark edip dürttü ve konuştu Berfu.
" Annem şirkette Defne'ye staj ayarlamış, bugün oraya gidecekti. Belki de gitmez bilmiyorum ama bu emrivakilerden bıkmış bir halde bağrındı babaannesine."
Cem şaşkın bir ifadeyle Berfu'ya baktı ve sevinmiş gibi güldü.
" Ona kafa tutması iyiye işaret ama annemi tanıyorsam eğer onu kandıracak bir ton şey bulur. Benim Defne'yi ondan kurtarmam lazım. En kısa zamanda yine benimle birlikte evimizde yaşasın istiyorum."dedi Cem, düşünceli ifadesi daha fazla şey söylüyordu. Defne'nin onu birden affetmesini beklemiyordu ama ona yeniden yakın olmayı istiyordu.
Berfu ayaklandı ve abisine sıkıca sarıldı ve gülümseyerek konuştu.
"Anlat bakalım Defnekuşla akşam ne yapacaksınız? Ona bir şey yaptın mı?"
Cem gözleri ışıldayarak gülümsedi. Geçmişten kalan, gerçekleşmesi neredeyse imkânsız bir ihtimali somutlaştırmak istiyordu; içinde hep eksik kalan bir parçayı Defne’ye hediye etmeye karar vermişti. Dilan’la birlikte çekilmiş eski bir fotoğrafa, Defne’nin bebekliğini eklettirmişti. Bu yalnızca bir ihtimaldi, belki de hiçbir zaman yaşanamamış bir anın temsiliydi. Ama yine de, ilk kez aile olarak aynı karede bir araya gelmiş olacaklardı. Bunu Defne'nin de beğeneceğini biliyordu. Eğer bu gerçek bir kare olsaydı Defne şuan yanında ve onunla çok mutlu olurdu bunu biliyordu, Defne'nin de bilmesini istiyordu.
" Gerçekten yaşanmasını istediğim bir anın fotoğrafını vereceğim ona. Hak ettiği gibi bir baba olamadım ona biliyorum ama bir zamanın ihtimallerinde ben mükemmel bir babaydım. "dedi Cem duygulanarak. Berfu dudağını büktü ve abisine bakıp yanağından öptü.
"Geçmiş çoktan akıp gitti; gelecek ise ne vaat ediyor, kimse bilmiyor. Bildiğimiz tek şey, şu anın yaşandığı. Bu yüzden şimdiyi ciddiye almak zorundasın. Çünkü birazdan yaşadığın her an, gelecekte yalnızca bir hatıra olacak. Artık daha fazla pişmanlık biriktirme abi.Kendini,pişmanlığını anlatırsan Defne seni anlar. Ona dürüst ol. Bencilliği bırak ve yanında olduğunu gerçekten hissettir. Gereken tek şey bu. Ânı değerlendir; hâlâ bir gelecek varken."
Berfu bile ağzından dökülen kelimelere şaşırmıştı, Cem ise tebessüm etmekle yetinip kafa salladı.
"Bir de eğer bu evde büyüseydi muhtemelen en sevdiği yemeği yapacağım ona. Dilan ona hamileyken deli gibi karnıyarık yerdi. Öyle hızlı yerdi ki, ağzından taşardı fazlası.Öyle işte, bence Defne de en çok onu çok severdi annesiyle yaşasaydı, hoş... daha en sevdiği yemeği bile bilmiyorum. Domatesli pilavdı sanırım..."
Berfu kafa salladı ve Cem'in elini tuttu. Cem üzgün,şaşkın bir ifadeyle bakarken Berfu onun lafını düzeltti.
"Annesi ve babasıyla yaşasaydı."
Cem tebessümle kafasını salladı ve ayaklandı. İçi kıpır kıpırdı kızı gelecek diye heyecanlıydı.
"Sen de kalır mısın akşam? "dedi Berfu'ya.
"Yok abi,ben sizi başbaşa bırakmak istiyorum. Dertleşin, içinizdekileri dökün daha iyi."dedi ve gülümseyerek girişe doğru yöneldi . Cem arkasından bakarken Berfu eline eşyalarını aldı ve çıkışa yöneldi.
“Hadi, Allah’a ısmarladık, Berfu kaçar,” dedi; abisine eliyle selam verip hızlıca dışarı çıktı. Cem, onun bu deli dolu hâline gülerek el salladı, ardından arkasını dönüp içeri geçti ve mutfağa yöneldi.
Yaşadığı ekonomik kriz nedeniyle evdeki çalışan sayısı bire düşmüştü. Mutfakta yalnızca Fatma Hanım vardı; o da yakında ayrılacakmış gibi görünüyordu. Zaten eskisi gibi yatılı kalmıyordu, ihtiyaç oldukça geliyordu. İşleri yoluna koymazsa eğer bu evi bile kaybedebilirdi.
Cem, akşam için düşündüğü menüyü Fatma Hanım’a ilettikten sonra, hazırlık yapmak üzere odasına çıktı. Yıllar boyunca Defne’nin her doğum gününde yazdığı ama hiç veremediği mektupları da bulup, hevesle onları koyacağı zarif bir kutu hazırladı.
Bu kutu, eğer o ihtimal gerçekleşebilseydi nasıl mutlu bir aile olabileceklerinin sessiz kanıtlarıyla doluydu. Hiç giydirilememiş ilk patiği, Dilan’ın başlayıp da tamamlayamadığı, şişi hâlâ üzerinde duran atkı… Hepsi burada, yaşanamamış güzel bir hayalin parçaları olarak yerini almıştı. Kızının kendisini artık affedeceğine inansa da yıllardır yüzüne bakmadığını hatırlayınca yine morali bozuluyordu.
Akşam olunca Fatma Hanım sofrayı hazırlayıp çıktı. Cem salonda heyecanla çok özlediği kızını beklemeye başladı. Zaman hızlı ilerliyordu ama gelen giden yoktu. Zaman geçtikçe içindeki heves de azalıyordu. Defne'yi telefonla aradı ama Defne reddetti. Sonra yine aradı yine açan olmadı. Tüm hevesi bir balon gibi sönmüş, kalbi kırılmıştı. Onun ne olursa olsun geleceğini düşünüyordu ama Defne onu tamamen silmiş, artık umursamıyordu.
Evin içinde volta atarken kolundaki saate bakıp duruyordu. Saat önce 8,sonra 9 en son da 10 olduğunda Cem hayal kırıklığıyla pes etti. Onun gelmeyeceğini anlayınca gözleri doldu ve sofraya hiç dokunmadan yukarıya çıktı. Defne'nin hiç giymediği bebeklik eşyalarının olduğu odaya girip yere çökerek ağladı. Onu hak etmediğini biliyordu çok yanlış yapmıştı ve her şey gün geçtikçe daha da zorlaşıyordu. Pişman olduğu şeyleri geri alamazdı ama kızını çok özlüyordu. Onu yeniden kazanmak için ne yapabilirdi? Çaresiz ve perişan bir halde hiçbir zaman kullanılmayan bu odaya baktı.
Dilan olsaydı, her şey bambaşka olurdu. Defne yanında mutlu ve huzurlu olurdu. Affedeceği hiçbir şey olmazdı, belki de babası onun kahramanı olurdu.
Cem çaresizdi ve ne yapacağını bilmez halde hüngür hüngür ağlıyordu. Yıllarca onu kendinden korumak istemişti ama şimdi kendisi ona muhtaçtı. Defne'nin evindeki varlığına, sevgisine ve sıcaklığına... Bir baba evladından başka neyi isteyebilirdi ?
Ayaklandı ve küçük bir aynadan yansıyan yüzüne iyice baktı. Yaşlanıyordu, kendi yarattığı cehenneminde yapayalnız bir evde ölmeyi mi bekleyecekti? Gerçi Defne yokken de yalnızca nefes alıyordu ama kızının şefkatini, sevgisini tadınca bir başka bakıyordu dünyaya. Yaşayacaksa kızının yanında , ölecekse karısının huzurunda olmak istiyordu. Belki de Allah ona bir ceza veriyordu, kızını yıllarca görmediği ve ona babalık yapmadığı için onu kahrediyordu.
Elleriyle buruşmaya başlayan yüzünü kapattı ve derin bir melankoli içinde boğulur gibi sesler çıkarttı. Adımları hızlı ve kararsızdı, neredeydi, ne yapıyordu onu bile anlamamıştı. Birkaç gündür ağzına sürmediği alkolü kuvvetli bir yoksunlukla arıyordu. Susamış gibi...
Ne ara aşağı indiğini anlamadı ama eline aldığı ilk şişeyi hızlıca açtı ve kadehe bile koymadan kafasına dikti. Günlerdir kızı için anmadığı bu mereti bugün hayal kırıklığıyla içiyordu. Kızının yokluğundan başka bir şey zarar veremezdi ona, bu şişenin içindeki bile.
Defne'ye kırgındı, gelmediği için kırgındı ama kendinden de nefret etmeye başlamıştı. Ona layık bir baba olamadığı için kendinden nefret ediyordu. Hızlıca içtiği içki içini gerçek anlamda yakarken ağlayarak kendini yere attı. Bir deli gibi davranıyordu. Hiçbir şeyi hak etmiyordu, kızına verdiği sözü tutmaktan bile acizdi. Zavallıydı. Ne karısına verdiği sözü ne de kızına verdiği sözleri tutabilmişti zaten, başarısız,bencil,yetersiz zavallı bir adamdı. Kendisi hakkında içten içe dedikleri bunlardı.
Şişeyi kafaya dikerken hem ağlıyor hem de ölmeyi diliyordu. O aklıyla Defne için doğru olanın bu olduğunu sanıyordu.
***
Defne yorgun ve bitkin bir halde eve girdiğinde Berfu 'ya rastlamıştı. Berfu onun Cem ile olduğunu sanarak gülümsedi. Yeğeninin yüzündeki üzüntüyü anlamlandıramamıştı.
"Ne yaptınız bakalım baba-kız?"dedi tebessümle.
Defne zaten kötü bir haldeydi, bir iki saat önce sevgilisle ilgili gerçekleri öğrenmişti, kafası bunu anlayabilecek gibi değildi. Berfu'ya anlamayan gözlerle bakıp mırıldandı.
"Ne babası ne kızı anlamadım"
Berfu şaşırdı ve Defne'nin iyi olmadığını fark etti,üzerinin kirlendiğini görüp onun kolunu tuttu. Bir şeyleri çözmeye çalışır gibi bakıyordu.
" Dün babana söz vermişsin bu akşam için ... Gitmedin mi? Çok uğraşmıştı sen geleceksin diye" dedi. Defne'nin şiş göz altlarını incelerken ondan cevap almayı bekliyordu. Defne şaşkın şaşkın baktı ve sonra hatırlayarak yüzünü buruşturdu.
"Unuttum onu ben ya... Yarın uğrarım merak etme gönlünü alırım " deyip geçiştirdi. Berfu kaşlarını çattı ve Defne'nin kolunu sıktı.
"Bir şey olmuş sana, ne oldu anlat ağlamışsın sen..." dedi ve Defne'nin vücudunu inceledi, biri bir şey yaptı sanmıştı. İçten içe korkmuştu çünkü abisi ona emanet ediyordu Defne'yi.
"Sadece duş alıp uyumak istiyorum,çok yoruldum. Ne olur soru sorma kendim yaşadıklarımı hazmedeyim , sonra konuşuruz. Panik olmana gerek yok ben." dedi ağlamaklı bir şekilde. Berfu daha çok endişe etmişti ama yine de Defne'yi üzmemek için sustu.
"Tamam bu konuyu sonra konuşacağız. Yarın babana gitmeyi unutma, çok üzülmüştür sen onu ekince... "dedi. Defne umursamaz görünmeye çalışarak hızlıca kafa salladı ve hemen yukarı çıktı. Odasının kapısını kilitleyip odadaki banyosuna girdi. Üzerindekileri çıkartırken bugün ne kadar çok şey yaşadığını düşünüyordu. Bugün Caner ağzından kaçırmasaydı belki de Ege'yi kalbine gömüp geçecekti ama şimdi yeniden umut vardı hayatında aşkını yaşatmak için.
Duş alırken bugün ona gelen mesajı hatırladı. Michael Cox, Ege olabilir mi, diye düşündü. Heyecanlıydı çünkü onun olmasını istiyordu. Gizli saklı da olsa onunla bir bağ kurmayı bekliyordu. Konuşup en azından o olduğunu bilmeyi istiyordu, hissetmeyi ve nefes aldığını bilmeyi. Hızlıca duşunu bitirip bornozunu giydi , koşar adımlarla telefonunun yanına gitti. Babasından gelen cevapsız çağrılara ufak bir göz gezdirip ona yazan kişinin profiline girdi. Mesaj yerine girip gizlice onun olduğunu anlayabileceği bir yol düşünmeye çalıştı. Hem o,hem Ege kimsenin anlamayacağı şekilde kendilerinin kim olduğunu öğrenip o şekilde konuşabilirlerdi. Böylece Ege'nin de kimliği ifşa olmazdı, en azından hesapları takip ediliyorsa bu şekilde anlaşılmazdı. Gerçi bu kadar da ileri gidebilirler miydi bilmiyordu, yine de ona zarar vermekten korkuyordu.
Defne heyecanla odasında turlarken dudağını ısırarak bir yol aradı. Ne dese Michael'in Ege olduğunu anlayabilirdi? Aynı zamanda bunu sadece ikisi fark etmeliydi. Dudağını ısırmaya devam ederken aklına gelen fikirle kafasının üzerindeki hayali ampul parladı.
"Tabii ya..."diye mırıldandı ve heyecanlı bir şekilde önce normal bir mesaj attı.
Defne Arslan
I'm sorry, I couldn't answer you. There was a question you asked today, and my answer to it was: Yes, love forgives.
(Kusura bakma sana cevap veremedim. Bugün sorduğun soru vardı ya, ona cevabım:Evet, aşk affeder.)
Defne mesajı gönderdi ve gülümsedi, gözlerine yeniden ışık gelmişti. İçi rahatlamış gibi, Ege ile uzun zaman sonra bir temas kurmuş olmanın heyecanıyla yazmasını bekledi.
Telefonu komodine bırakıp pijamalarını giyerken içindeki kıpırtıya engel olamıyordu. Ya oysa? Ya mesajlaştığı kişi hasretlik çektiği sevgilisi ise? Üç yıl ondan nefret etse bile beklemişti onu, bir üç yıl daha bekleyebilir miydi? Beklemesi gerekir miydi? Uçup gitse yanına bir şey olur muydu? Kafasındaki soru işaretlerini susturmaya çalışarak yatağına uzandı.Ve bir mesaj bildirimi almayı bekledi. Bir saate yakın bekledi ama cevap alamayınca güçsüz düşerek kendini uykuya teslim etti.
Sabah gözlerini açtığında gülümseyerek etrafa bakındı , sonra hızlıca telefonunu eline aldı. Gelen mesajı açıp hemen okudu.
Michael Cox
Good morning. I'm glad for your answer. Have you ever been in love? ( Günaydın.Cevabına sevindim. Hiç aşık oldun mu? )
Defne parlak gözlerle ekrana bakıp gülümsedi. Bu yazan kişinin Ege olmasını istiyordu. Belki bir şekilde kavuşabilirlerdi.
Defne Arslan
Good Morning:) Yes, I fell in love with someone. Can I ask you questions too?(Günaydın :) Evet, birine aşık oldum. Ben de sana soru sorabilir miyim? )
Michael Cox
You can ask, of course(Sorabilirsin tabii)
Defne Arslan
What do you do when you really miss someone?(Birini çok özlediğinde ne yaparsın?)
Michael Cox
I watch the sky, the brightest star.(Gökyüzünü izlerim, en parlak yıldızı. )
Defne bunu okuyunca emin olmuştu, kesinlikle bu kişi Ege'ydi. Onun olduğunu anladığında içinde tarifsiz bir duygu hissetti. Mutluluk ve hüznün birleşimi gibi ama içinde biraz da umut vardı. Eli ayağı titredi ve ne yapacağını bilemedi.
Defne Arslan
We're doing the same thing. I just watched that thing last night. I'll watch it again because there's someone I miss...( Aynı şeyi yapıyoruz. Daha dün gece onu izledim. Yine izleyeceğim çünkü özlediğim biri var... )
Defne saate baktı ve mesajı beklerken hazırlanmaya başladı. Ege'yle mesajlaşıyor olduğuna hala inanamıyordu. Onu deli gibi özlerken nasıl yerinde durabilirdi ki?
Michael Cox
I miss her too, so soon everything will be fine. ( Ben de özledim, çok yakında her şey iyi olacak.)
Defne Arslan
I'll wait for the day when it'll be good. So where are you now? (İyi olacağı günü bekliyorum. Peki neredesin şimdi?)
Michael Cox
I'm in a place where I can see the stars right now... goodbye for a while. (Şu anda yıldızları görebildiğim bir yerde... Hoşça kal bir süre daha )
Defne, yatağının kenarında oturmuş, telefonuna gülümseyerek bakıyordu; gözleri ışıl ışıldı. Yıllar sonra onunla yeniden konuşmak, ruhuna iyi gelmişti. Uzun zamandır özlediği duyguları kalbinin derinliklerinde yeniden buluyor, içi hafifliyordu.
Aşağı indiğinde babaannesiyle karşılaştı. Onun boş sözlerine gözlerini devirip, babasının yanına gitmek üzere evden çıktı. Cem’in ne durumda olduğunu, nasıl bir ruh hâlinde olduğunu bilmiyordu. Garajdaki arabalardan birini aldı ve saf bir mutlulukla yola koyuldu. Radyoda çalan şarkılar artık ona daha umutlu geliyordu. Sevdiği adam her an çıkıp gelebilirdi; gelmeliydi… Babasıyla buluştuktan sonra, Ege'ye gizlice ne zaman döneceğini sorabilirdi. Her şeyin yavaş yavaş düzeleceğine inanıyordu; bunu derinden hissediyordu.
Çok kısa sürede babasının evine vardığında, yüzünde bir gülümsemeyle, hevesle bahçeden içeri girdi. Ancak karşılaştığı manzara adımlarını yavaşlattı. Bahçedeki solgunluk ve bakımsızlık, Cem’in ruh hâlini ele veriyordu. Defne etrafına şöyle bir göz gezdirip derin bir nefes aldı ve zile bastı. İlk seferde kapı açılmadı. Duraksamadı; kararlı bir şekilde zile basmaya devam etti.
Kapı aralandığında Defne neredeyse çığlık atacaktı. İçeriden yayılan ağır alkol kokusu yüzüne çarpmıştı adeta. Midesi bulanır gibi ağzını kapattı, kaşlarını çatarak babasına hayal kırıklığıyla baktı.
“Bana söz vermiştin!” diye bağırdı.
Cem, kan çanağına dönmüş gözlerle, yarı sarhoş bir hâlde güldü. Bu gülüş Defne’yi daha da öfkelendirdi; çünkü babasından en azından bir pişmanlık, bir çaba görmeyi bekliyordu.
“Sen de bana geleceğim demiştin,” dedi Cem, kırgın bir sesle.
Defne, babasının üste çıkmaya çalıştığını düşünerek daha da sinirlendi ve sesini yükseltti.
“Dün gelemedim. Benim için çok önemli bir şey öğrendim; ancak bugün kendime gelebildim. Sen de benim gelmememi fırsat bilip alkol mü aldın? Gerçekten mi ya?”
Cem’in mağdur bakışları ve rol kesen hâli Defne’nin sinirlerini daha da geriyordu. İlk kez, geç kalan tarafın kendisi olmasına içerliyordu ama içinden kendini savunmaktan da vazgeçmiyordu. Bu adam babalığa tam on altı yıl geç kalmıştı; hâlâ da gecikmeye devam ediyordu. Ama bir gün gelmedi diye kızına hesap sorabileceğini sanıyordu.
“Senin için çok hazırlık yaptım, içeri geç; içeride konuşalım,” dedi Cem.
Defne öfkeyle içeri girerken bağırdı:
“Ben sadece bir gün geç kaldım. Senin gibi on altı yıl bekletmedim. Bir de bana hesap soruyorsun!”
Cem düşünmemeye, karşılık vermemeye çalıştı. Sessizce masanın üzerindeki toplanmamış yemekleri boş şişeleri ve kutuyu işaret etti.
“Seni anlıyorum ama ben sensiz bu evde çok bunaldım. Gel istiyorum artık. Dön evine istiyorum. Ben senin babanım; senin yerin benim yanım. Sen bana kırgınken ölmek istemiyorum, kızım,” dedi. Sesi, hayattan bıkmış gibiydi.
Bu hâli Defne’yi çileden çıkarıyordu. Ajitasyonla onu yanında tutabileceğini mi sanıyordu? En azından Feride Hanım bunu açık açık yapmıyor, hissettirmeden, gizlice beceriyordu. Cem’in ise ne rol yeteneği vardı ne de inceliği. Sadece istekleri vardı; merkezinde her zaman kendisi.
Defne, sinirle karışık alaycı bir gülüş takındı. Gerçekten pişman mıydı, yoksa yalnızca vicdanı mı sızlamıştı? Onu affedip geri dönerse, her şeyin yine aynı şekilde tekrarlanacağını biliyordu.
“Kalbime oynayıp kötü şeyler söyleme, baba. Dönmemi istiyorsan önce değişmelisin. Yoksa beni tamamen kaybedeceksin!” dedi.
Cem ağlayarak konuştu:
“Senin için iyi bir baba olamadım, bunu biliyorum. Ama annenle bir zamanlar kurduğumuz hayallerde, mükemmel bir babaydım.”
“Baba…” dedi Defne, sesi sert ama netti. “Bunlar bahane. Annem olsaydı belki bunlar yaşanmazdı, bunu ben de biliyorum. Ama asıl mesele onun yokluğunda ne yaptığın. O yok diye beni de yok saydın. Bunu anla artık!”
Defne masanın üzerindekilere baktı ve gözlerini devirdi. Kalbini paramparça ettikten sonra böyle sofralar kurmanın hiçbir anlamı yoktu. Cem bir süre sustu; ardından vicdanı daha fazla susmasına izin vermedi ve konuştu.
“Seni üzdüm, hem de çok. Yıllarca hayatında yoktum. Sonra geldin ama yine hak ettiğin hayatı veremedim sana. Seni kazanmaya çalıştıkça kaybettim. Korumak isterken, en büyük zararı yine ben verdim. Sana yemin ederim ki… Her şeyi sen üzülme, zarar görme diye yaptım,” dedi Cem.
Defne, babasının gözlerinin içine bakıp başını iki yana salladı. Artık bazı şeylerin düzelmesi için çok geç olduğunu biliyordu. Yine de onu sevmekten bir an bile vazgeçemiyordu.
“Ben seni çok affetmeye çalıştım, baba. İlk geldiğimde yüzüme bile bakmadın. Oysa geçmişi unutup gelmiştim yanına. ‘Neyse’ dedim, sustum; kendi içime ağladım. Sonra bağırarak, kısıtlayarak baba olmaya çalıştın; onu da başaramadın. Bir ara iyi olduk sandım, ‘gerçekten artık bir babam var’ dedim…”
Defne’nin gözleri doldu. Dudaklarını yaladı, duraksadı. Elleri titriyor, zihni karmakarışık hâle geliyordu.
“Sonra ne yaptın? Hep ‘sen’din mesele. Sen haklıydın, sen bilirdin, sen doğrudun. Sevdiğim insana bile neler söyledin… Öyle kırdın ki beni. Her şeyi affetmiştim, baba; seni affetmeye başlamıştım. Ben yeni hayatımla boğuşurken, anneannemin hastalığını benden gizledin. Onunla geçireceğim fazladan zamanlarımı çaldın. On altı yılımı çaldığın gibi!”
Cem, kızına bakarak ağlıyordu. Sözler onu iyice küçültmüş, omuzlarına ağır bir pişmanlık çökmüştü. Hatalar yapmıştı ve artık hiçbirini geri alamıyordu. İçindeki korku giderek büyüyor, onu ele geçiriyordu. Kendini tutamamaktan korkuyordu. Ağzını bir şey söylemek ister gibi araladı ama buna yetecek cesareti bulamadı.
“Başka neler çaldın benden? Gülümsememi mi, sevgimi mi, huzurumu mu? Ne olur, bir kez baba ol ve hatanı kabul et. Sebeplerini duymak istemiyorum; sadece yanlış yaptığını kabul et,” dedi Defne.
Yüzündeki ıslaklığı elinin tersiyle sildi. Çenesi titreyerek Cem’e baktı; onda da durum farklı değildi. Gözyaşları, tutamadığı bir akarsu gibi yanaklarından akıyordu. İçinde birikenleri söylemek, bu yükten kurtulmak istiyordu.
“Çok hata yaptım… senin için. Sen zarar görme diye yaptım. Seni de onu da korumak istedim. Bir geleceğiniz olsun istedim. Üzülmeni değil,” dedi Cem.
Defne, söylediklerini anlamlandırmaya çalıştı ama zihni buna direndi. Onu asıl duymak istediği şeye getirdi:
“Ne yaptın? Kimi korudun?”
“Söyleyemem,” dedi Cem, sesi kısıktı. “Gidersin ve bir daha asla geri gelmezsin. Başını belaya sokmanı istemiyorum.”
Defne’nin çenesi daha da titredi. Bitkin bir sesle mırıldandı:
“Ege’nin gitmesine sen de yardım ettin… değil mi?”
Cem gözlerini kapadı ve başını salladı. Artık cesur olabilirdi; çünkü az sonra Defne’nin onu tamamen terk edeceğini biliyordu.
“Sadece yardım etmedim,” dedi. “O mektubu ona yazdıran bendim. Hayatını yaşamana engel olsun istemedim. O şerefsiz adamın peşine düşmesini istemedim, kızım. Bana bağır, haklısın; ama ben babayım, korumalıyım. Seni üzmek ister miyim? Sadece onu bekleyerek ömrünü heba etmenden korktum. Benim gibi sonsuz bir acıyla yaşamanı istemedim.”
Defne ellerini yüzüne kapatıp koltuğa yaslanarak ağladı. Ne diyeceğini bilmiyordu; ne yapacağını da… Yalnızca, babasının hayatından daha kaç yıl çaldığını düşünüyordu. Üç yılı, bir yalan yüzünden mahvolup gitmişti. Evet, belki hiç gelmeyecek birini sonsuza kadar bekleyecekti ama onu sevmekten utanmayacaktı. Aşkını kendine zehir etmeyecekti. Uzaktan da sevebilirdi; onu görmenin bir yolunu mutlaka bulurdu.
Sinirden tüm bedeni titriyordu. Bir anda ayağa kalktı ve hızla Cem’in üzerine yürüdü.
“Daha kaç yılımı çalacaksın sen benim? Bunu bana nasıl yaptın? Ben orada acı çekerken, anneannemi yeni kaybetmişken Ege’nin gidişini bana nasıl yaşatabildin? Nasıl acı çektim biliyor musun? Göz göre göre kendi kızına kıydın!”
Defne öfkesini ve nefretini haykırırken, Cem acıyla elini kalbine götürdü. Defne gitmek üzere çıkışa yöneldi; Cem de sendeleyerek arkasından gitti.
“Kızım…”
Defne son kez Cem’e döndü ve bağırdı:
“Artık senin bir kızın yok! Senin gibi baba olmaz olsun. Çık git hayatımdan! Hiç girmemişsin gibi git. Defol!”
Sözler Cem’in kalbine saplandı. O an göğsünde şiddetli bir sancı hissetti; elini kalbine bastırdı. Acı giderek artıyor, dalga dalga yayılıyordu. Kalbinden koluna, oradan sırtına sızlayan bir ağrıydı bu. Defne’nin hızla uzaklaşan adımlarına seslenmek istedi ama sesi güçsüz çıktı; sanki biri nefesini çekip alıyordu. Bir anda bütün gücü tükenmişti.
“Defne… Gitme, dur,” diyebildi kısık bir sesle.
Bir yere tutunmaya çalıştı ama başaramadı. Bacakları onu taşımayı reddetti; dengesi bozuldu ve yere kapaklandı. Düşüşüyle birlikte evin içinde sert bir gürültü yankılandı.
Defne kapının kolunu tutmuşken bu sesle irkildi. Korkuyla arkasına döndüğünde Cem’i yerde, hareketsiz yatarken gördü ve donup kaldı. Her şey o kadar hızlı olmuştu ki, yaşananları zihninde oturtamıyordu. Birkaç saniye boyunca kapının koluna tutunmuş hâlde babasına baktı. Sonra söyledikleri aklına geldi. Onun hayatından çıkmasını istemişti… ölmesini değil.
“B-baba…” diye mırıldandı Defne. Ne yapacağını bilemez hâlde, bütün öfkesini bir kenara bırakıp yanına koştu. Cem, kızının yaklaştığını hissedince güçlükle gülümsedi.
Defne,onun başını dizlerine aldığında, Cem gözlerini kızına çevirip kısık bir sesle mırıldandı:
“Özür dilerim… s-seni…”
Defne, gözünden düşen bir damla yaşı hızla sildi ve panikle babasına baktı. Ne yapacağını bilmiyordu.
“Konuşma şimdi,” dedi ve babasının elini tuttu.
Cem acıyla inledi, yine de konuşmaya çalıştı.
“Kalbim…”
Defne titreyen elleriyle telefonunu çıkarıp 112’yi tuşladı. Korku içinde, kekeleye kekeleye adresi vermeye çalışıyordu. Babası kollarında birden sessizleşip hareketsiz kalınca içindeki dehşet daha da büyüdü. Az önce hayatından çıkmasını istediği babası, şimdi kalp krizi geçiriyordu. Acı çektiği her hâlinden belliydi.
Onu birkaç kez sarstı. Cem gözlerini güçlükle araladı ve son bir nefesle yeniden mırıldandı:
“Affet…”
.
.
.
Okuduğunuz için teşekkürler lütfen yorum yapmayı unutmayınız ♡♡♡
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 24.65k Okunma |
1.68k Oy |
0 Takip |
56 Bölümlü Kitap |